Biz dertleri yalnızca unutkanca izliyor ve duyuyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanı, Merhaba!

Bugün Tahran’ın etrafında bir mezarlıktaki kabirlerde soğuk Tahran gecelerini sabah eden erkek, kadın ve çocukların hayatlarına dair sarsıcı bir haber okudum. Şu an tüm vücudum utanç ve buğz ile dolu. Size yazdığım bu mektup vesilesiyle, bu coğrafyada otuz küsur yıldır sorumluluk üstlenmiş herkesi bu utanca ortak etmek niyetindeyim.

Biliyorum ki birtakım siyasetçiler bu haberleri siyaset ve seçim odaklı tandırı harlamak için bir bahane olarak kullanacaklar. Ancak bu tandırın sıcaklığı gece mezar köşelerinde, parklardaki ağaç diplerinde ve köprü altında uyuyan çocukların, kadınların ve erkeklerin yorgun bedenlerini ısıtmayacak.

Bu haberde insanın iliğine işleyen soğuk geceleri bir kabir köşesinde sabah eden kişinin, muhabirin acı tabiriyle “ölümü yaşayan” kişinin adı “Arman (Değer)”dı. Bu isim beni bırakmıyor. Kaybolan “değeri” mezarda buldular. Utanç olsun bizlere!

Tarihte muktedirlerin, tebdil-i kıyafet bir şekilde, korumalarından, maiyetinden ve kendilerine biat edenlerden uzak, onların dertlerini ve yaşadıkları zorlukları bir nebze de olsa aracısız görüp anlamak için halkın arasına karıştığını okuduk. Şaşkınlıkla okunacak bugünün tarihinin yazılmasında çeşitlilik yaratmak için yetkililerin en azından, yalnız ve tanınmayacak biçimde halkın arasına karışmasını öneririm. Köylere ve uzak şehirlere gitsinler. Bu mümkün değilse eğer; bu civara, Tahran’ın kenar mahallelerine gitsinler ki canlarını ve gençliklerini bu iklime kurban eden, tokat yemekten yüzleri kızarmış onurlu yoksulları görsünler. Eğer bu da mümkün değilse; bir gün şehrin acil servislerine uğrasınlar, gizlice hayatı harcanmış bir hastayı hastaneye yetiştirmeye çalışan bir ambulansa binsinler, yolda bir hastanın canını kurtarmak için yol vereceklerine, insanların gidecekleri yere daha çabuk ulaşmak için nasıl ambulansın arkasına geçmek için yarıştıklarını ve bunu sonuna kadar nasıl sömürdüklerini görsünler.

Bu, basit, acı ve tekrar eden bir örnek ama bugünkü durumumuzun bir özetidir. Bu gizli acımasızlığın hesabını kim verecek? Biz neden ve ne zaman böyle olduk? Biz insanlar artık vatandaş sevgisini unuttuk, küçük ve gizli şiddeti kendi kilimimizi sudan çekmek için günlük davranışlarımız ve söylemlerimizde bir araç yaptık, yalan söylemeyi evdeki ve dışarıdaki hayatımızı sürdürmek için bir yeti olarak öğrendik ve çocuklarımıza da öğretiyoruz.

Biz dertleri yalnızca unutkanca izliyor ve duyuyoruz. Mirdamad yaya geçidi üzerinde kendini asan ve boş cebinde “gözlerimi tedavi ettirecek param yoktu” notu bulunan babadan kim bahsediyor? İçi yanarak bunları dile getiren azınlık da karalamaya maruz kalıyor. Karalayan bu leke, yetkililerin karanlıkların sorumluluğundan firar edişidir. Bu mu müjdelenen şehir? Değerler şehri bu mu?

Asghar Farhadi



Hasan Ruhani ise Farhadi’nin mektubuna cevap olarak şunları söyledi: “Dün bir sanatçı tarafından kaleme alınmış acı dolu bir mektup okudum. Köprülerin altında karton içinde uyuyanları daha önce duymuştuk; ama mezarda uyuyanları bilmiyorduk. İran gibi muazzam bir ülkede biri nasıl yurttaşların bir kısmının çaresizlikten mezarlara sığındığına tanık olabilir? Bu durum kabul edilemez.”
Yorum Gönder