Yazarın parayla imtihanı / Şaheserler yazdılar ama yoksul öldüler

Günümüzde kitapları çok satan kimi yazarların milyonluk serveti konuşulsa da böylelerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Yazar milletinin başı öteden beri ‘para’yla daime dertte. Tanpınar, “Ya Rabbim, bana bir 5000 lira lütfet.” diye yalvarıyordu. Para ve parasızlık yazarları nasıl etkiledi, istemedikleri işlerde çalışmak zorunda kalınca neler yaptılar, bol parası olanlar nasıl harcıyordu? Dünyada ve Türk edebiyatında yazarın para ile imtihanını araştırdık. Sonuç mu? Varlığı bir dert paranın, yokluğu bin…

Yazarın ezeli derdi

Edebiyat severler, yazarların parayla handan olmaktansa fakirlikten nalan olmasını tercih ederler. Böylesi, dünyevi hazlara ve hırslara sırt çevirmiş yazar imgesine daha uygun düşer. Oysa yazarlar da modern dünyada yaşamayı becerebilen her insan gibi paranın kıymetini pekala bilirler ya da acı acı öğrenirler. Türk ve dünya edebiyatında yazarın para ile olan ilişkisini inceledik.

Mehmet H. Doğan, Şimdi Uzaklardasın adlı kitabında, Cemal Süreya’yı ilk gördüğünde nasıl şaşkına döndüğünü anlatır. Şair, Doğan’ın kafasındaki şair imgesinden ziyade, “Eskiden orta büyüklükteki hemen her işyerinin duvarında asılı duran ‘peşin satan-veresiye satan’ levhasındaki peşin satana, kasasında deste deste banknotlar olan şişman, göbekli, bir koltuğa yan gelmiş, ayak ayak üstüne atmış, elinde kalın bir puro, belinden saatinin kösteği sarkan adama…” benzemektedir.

Eğer Süreya tablonun diğer yarısındaki avurdu avurduna çökmüş, elindekini avucundakini hesapsızca havaya savurmuş, kara kara yarın ne yiyeceğini düşünen “veresiye satan”a benziyor olsaydı Doğan’ı muhtemelen bu denli şaşırtmayacaktı. Çünkü edebiyat severler, yazarların parayla handan olmaktansa fakirlikten nalan olmasını tercih ederler. Böylesi, dünyevi hazlara ve hırslara sırt çevirmiş yazar imgesine daha uygun düşer.

Müsriflik ya da pintilik…

Laurence Sterne, Duygu Yolculuğu adlı eserinde, iki şişe şarabı yuvarladıktan sonra malını mülkünü diğer insan kardeşleriyle pay etme romantik heveslerine kapılır. Tam da o sırada kapıdan, manastırı için iaşe toplayan bir keşiş girer. Sterne hemen para kesesini cebine atıp üstünü ilikler. Nihayet hiç kimse, “erdemlerinin tesadüflerin elinde oyuncak olmasından hoşlanmaz”.

Erdemlerini sonuna kadar götürme konusunda daha hırslı olan Tolstoy, evinin önünde biriken dilenci güruhunun arasından geçebilmek için bir para küpü edinir yaşlılığında. Küpten paralar, ağzından İncil’den alıntılar dökülürken bile kimsecikleri memnun edemez. Sadakayı beğenmeyen bir dilenci arkasından bağırır “Bana bir de iyi biri olduğunu söylemişlerdi!”. Ne var ki yazarımızın gençlik hali bu denli cömert değildir. Kan kardeşi olduğu Kazak genci ona bir para kesesi, gümüş bir dizgin, yüz ruble değerinde bir Doğu kılıcı hediye eder ve beş rublelik kumar borcundan da kurtulmasını sağlar. Genç cimri Tolstoy ise bunların karşılığında ona ancak bir tabanca, altı kurşun ve küçük bir müzik kutusu verir; ki kutuda da gözü kalır.

Yahya Kemal ise yaşlılığında bile parasının kıymetini had safhada bilenlerdendir Mina Urgan’a göre. Annesi Şefika, Kemal’den aldığı borcu ödemek için evindeki halıyı sattığında Urgan, ünlü şairin eski dostlarından bu sıkışık dönemlerinde para almayacağını düşünür. Ancak şair “acelesi nedir canım, ne gereği vardı” gibi sözlere bile lüzum görmeden alacağını cebine indirir.

Pintiliğiyle nam salmış Patricia Highsmith, 18 yaşında aldığı kıyafetleri ünlü ve iyi kazanan bir yazar olduğu zamanlarda bile giymeye devam eder. Yıkılmış binalardaki keresteleri toplayıp evindeki şöminede yakar. Tek çocuğu olduğu annesinin bakımevi masrafları gözüne batar “Annemin faturaları, yiyecek, kılık kıyafet gibi gündelik masraflarımdan daha pahalıya patlıyor bana”. Nedir ki Highsmith, boğazından arttırdığı paraların bir kısmını düzenli olarak, Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını destekleyen örgütlere bağışlar.

Herkes para için yazar…

Çehov ise ömrü boyunca gık demeden bakar ailesine. Çehov’un ataları çağdaşı Rus yazarların tersine toprak kölesidir. Büyük dedesi kendisi ve dört oğlunun özgürlüğü için adam başı yedi yüz ruble sayar efendisinin eline; parasının çıkışmadığı kızını ise efendiye hediye eder. Çehov’ların yıllarca iki yakaları bir araya gelmez. Müflis bir tüccar olan babaları oğullarının eline bakmaktadır ve azıcık sızlanacak olsalar sakalını okşayarak “Babanın ve ananın yemesi lazımdır” der. Yıllar sonra onu fazla eser üretmekle suçlayanlara karşı Çehov’un cevabı hep bu olacaktır “Siz de biliyorsunuz ki ananın babanın yemesi lazım”.

Yoksulluk Çehov’u bir yazı makinesine dönüştürür. Hızlı ve satılabilir eserler üretme zorunluluğu hep ensesindedir. İngiltere’de onunla aynı kaderi paylaşan yazarlar, Grub Street’i mesken tutarlar; yiyecek sokağı. Burada yazarlar açlıktan ölmemek için önlerine gelen her şeyi yazmak zorundadırlar; ansiklopedi maddeleri, gazete makaleleri, müstehzerat ilanları… Sokağın mezunlarından Samuel Johnson buruk bir alaycılıkla “Enayiler bir yana, herkes para için yazar” der.

Orhan Kemal “enayi” değildir ama pazarlık payı olmadığından çok ucuza çalışır. Diğer senaristlerin 5000 aldığı yerde o sadece 500 alabilmektedir. Çünkü Yeşilçam esnafı, Kemal’in çocuklarının evde ekmek beklediğini bilir ve eserlerini ucuza kapatır. Tıpkı romanları gibi

Katherine Mansfield da Johnson’ın enayi sınıfına koyduklarından değildir. Bir hikâye kitabı üzerinde didinirken günlüğüne şu notu düşer: “Hem sonra bu kitabı bitirirsem gerçek kitaba başlamak için özgür olacağım. Hem sonra, bir para sorunu bu”. Mansfield hayranı olduğu Çehov gibi yoksulluğun ve veremin pençelerinde kıvranmaktadır ve hikâye para, para refah demektir. “Bu yıl için iki dileğim var; yazmak, para kazanmak. Düşün, paramız olursa dilediğimiz yere gidebilirdik, Londra’da bir oda tutar, gönlümüzce özgür, beş para etmez kişilerden bağımsız, onlara karşı onurlu olurduk. Bizi böyle kıskıvrak bağlayan, yoksulluktan başka bir şey değil pekala”.

George Orwell da yoksulluğun insanı onursuzluğa ittiği kanaatindedir. “Yoksulluk, daha işin başında sizi bir yalan ağının içine alır. Yine de o yalanlara karşın, yoksullukla zor baş edersiniz. Yıkanacak çamaşırlarınızı çamaşırhaneye gönderemezsiniz. Çamaşırcı kadın yolunuzu kesip ne oldu, diye sorar. Ağzınızın içinde bir şeyler gevelersiniz. Kadın, başka bir çamaşırcı bulduğunuzu sanarak can düşmanınız kesilir. Tütüncü neden sigarayı bıraktığınızı sorup durur”. Parizyen yoksulluğun tadına baktıktan sonra memleketine dönen Orwell, Londra’da yoksullara bedava yemek ve yatak veren kurumların eksperi olacak kadar düşer bir aralık “Rowton Evleri çok görkemli binalardır”, “Onlardan sonra, temizlik bakımından, sıralamada Selamet Ordusu’nun konukevleri yer alır”.

Bana zengin bir dul bulun!

Geçim gemisinin kalemle yüzmediği yerde yazarlar daha pratik çözüm yollarına da sapabilirler. Oscar Wilde fecaat halindeki mali durumunu toparlamak için zengin bir kıza evlenme teklif eder. Ret cevabı alınca da üzüntüsünü şöyle kağıda döker “Charlotte, kararına üzüldüm. Senin paran ve benim beynimle öyle uzaklara ulaşabilirdik ki!”. Balzac kızkardeşine yıllarca “Bana zengin bir dul bulun” diye başlayan mektuplar döşenir. Zengin dulu bulup kırk yılın başı zevk için kitap yazma hayaliyle öyle gözü döner ki kadın hayranlarından gelen mektupları yanıtlarken önceliği pahalı kağıtlara yazılmış olanlara verir. Yöntem öyle bilimseldir ki hayatının aşkı ve ömrünün son demlerinde karısı olacak Madam Hanska’yla bu sayede tanışır.

Dostoyevski o kadar uyanık değildir; ikinci ve nihai evliliğini bir steno kızla yapar. Nedir ki Anna’nın fakirliğini telafi edebilecek bir ev idaresi yeteneği vardır. Para konusunda karakterlerine rahmet okutacak denli safça kocasını çekip çevirmeyi bilir. Dostoyevski’nin tek para saçma yöntemi kumar değildir; tüm yoksul akrabalarının geçimini temin etmeyi boynuna borç bilir. İnsanlara olan sonsuz güveni yüzünden defalarca kez dolandırılır. Sıcak paraya olan ihtiyacını açık ettiği için yayınevleri tarafından sömürülür. Kapısına gelen hiçbir dilenciyi geri çeviremez vs… Tuhaftır ki bunca eli açık olan yazarın en ünlü anekdotlarından biri, verdiğine değil aldığına dairdir. Yazarımız Avrupa’dayken Turgenyev ve Herzen’e mektuplar yazarak borç ister. Herzen onu başından savar (Dostoyevski kindarca Herzen’in sosyalistliğiyle birlikte para sevgisinin de keskinleştiğini yazacaktır sonraları); Turgenyev ise 50 thaler gönderir. Borç bir müddet sonra ödenir ancak yıllar sonra Turgenyev alacağının 50 değil 100 thaler olduğunu iddia eder. Şu durumda Dostoyevski borcuna sadık olmayan bir yalancı durumuna düşmüştür. Eski mektupların bulunmasıyla sorun çözülür ancak edebi dedikoducular bir yüzyıl sonra bile bu olayı kapatmamakta direnecektir.

Yoksulluk, müsriflik ve pintilik nihayetinde aşırı durumlardır ve her aşırılık gibi yazara yakışır. Yazarın imgesini asıl bozan şey; hesaba kitaba bulaşmaktır.

Hesap kitap adamı olarak yazar

Bir kadının geçimini mutlaka kocasının temin etmesi gerektiğini savunan ve geliri kocasının gelirini katladığı zamanlarda bile meslek hanesine “ev kadını” yazmakta direten Agatha Christie için kitap demek hesap demektir. Christie “yazar” olduğunu ancak gelir vergisi müdürlüğü kapısına dayanınca idrak eder “Şaşırmıştım. Yazdıklarımdan elde ettiğim geliri yazarlıktan elde edilmiş bir kazanç olarak görmüyordum”. Yazacağı kitap sayısını bile gelir vergisi oranlarına göre planlar “Yılda bir kitap yazmam yeterli olacaktı. Eğer yılda iki kitap yazarsam, elimde kalacak para aşağı yukarı bir kitaptan alacağım paraya eşitti”. Yakınlarına doğum günlerinde ya da bayramlarda çek yerine kitap gelirini verme cinliği de Christie’ye aittir. Hâlâ çok satanlar listesinden inmeyen yazarın hediye çekleri bir nevi altın yumurtlayan tavuklar gibidir.

Hisseler ve romanlar…

Gelmiş geçmiş en hesapçı yazar olan Balzac da terzisine olan borçlarını, romanlarında onu öve öve göklere çıkararak öder. Ünlü olmadan önce sayısız takma isimle sayısız ucuz roman yazarak para kazanır. Yazdıklarından kazandığı paraları inanılmaz ticari spekülasyonlarda yer. Zengin olma hırsı öyle gözünü karartır ki romanlarındaki karakterlerin saçmalık addettiği ticari spekülasyonlara atılacak kadar mantıksızlaşır. Yaptığı en akıllıca yatırım, Madam Hanska’yla birbirlerine aşık olduklarında evlenebilmek için kadının zengin kocasından boşanmasına karşı durmasıdır. Zaten Mösyö Hanska’nın sağlık durumu hiç de parlak değildir, şu dünyada geçireceği topu topu kaç yıl kalmıştır… İki rasyonel âşık zengin kocanın ölmesini beklerler yıllarca. Vuslat biraz fazlaca gecikecek; Balzac nihayet zengin dula kavuştuktan birkaç ay sonra ölüp gidecekmiş ne gam… Balzac’ın hesap yapma arzusu o kadar keskindir ki müstakbel nişanlısını görmek üzere ilk defa Ukrayna’ya gittiğinde, devasa ağaçlarla kaplı uzayıp giden korulara bakarken romantik düşlere dalacağına ağaç ticaretine dalar “Şu sıralar Fransa’da demiryolu döşemeleri için araziler dolusu meşe odununa ihtiyaç var ve o kadar meşe odunu yok”.

Dünyadan geçmiş yazarların simgesi Kafka ise sağlıksız çalışma koşulları içine dokunan bir asbest fabrikasının sahibidir. Yine de onbeş yıl garantili ve vergisiz yüzde 5,5 kâr vadeden savaş tahvillerine kayıtsız kalamaz. Vakti zamanında Daniel Defoe da batık gemileri çıkartıp içindeki altınları pay etme iddiasındaki bir şirketin hisselerine kayıtsız kalamamış ve birkaç silah ve gemi bacasıyla evinin yolunu tutmuştur. Sonrasında, “Bir patent tacirinin oldukça eğlenceli hikâyesini yazabilirdim. Oradaki enayi de bizzat kendim olurdum” diye yazacaktır. Bu “enayilik” Defoe’nun iflasına sebep olacak müflis tüccar borçlarını ödeyebilmek için roman yazmaya başlayacaktır.

İngiltere’deki bir diğer finansal kriz ise şair Alexander Pope’u vurur. Güney Denizi adlı şirketin hisselerine para yatıran şair mutluluktan dört köşedir başlarda “Her gün şu ya da bu hissenin kazandıracağına dair haberleri dinliyorum, zenginleşme arzusu içinde iki misli keyfim yerine geliyor”. Ne var ki işler umduğu gibi gitmez ve hisseler elinde patlar. Bir vakitler zengin olma fikriyle içi kıpır kıpır olan şair buruk bir ahlakçılığa çark eder “Tanrı’nın açgözlüleri de tıpkı günahkarlara yaptığı gibi kendi yöntemleri ile cezalandırdığını düşünüyorum. Düşlerinde düş gördüler ve uyandıklarında ellerinde hiçbir şeyin olmadığını anladılar. Güney Denizi’nin tufanı, eski tufanın tersine birkaçı dışında tüm günahkarları boğdu…”.

Parasını boş çıkan altın madeni hisselerinde yiyip edebiyata sığınan Mark Twain, “İnsanın yaşamında spekülasyon yapmaması gereken iki dönem vardır. Biri bunu yapamayacağı dönem, diğeri de yapabileceği dönemdir” sözleriyle ifade eder son pişmanlığını. Borsadan öyle dili yanmıştır ki “Ekim, hisse spekülasyonu yapmak için özellikle tehlikeli aydır. Ondan sonra kasım, aralık, ocak, şubat, mart, nisan, mayıs, haziran, temmuz, ağustos, eylül gelir” diye uyarır kendisiyle aynı hırsı paylaşanları. Bu isimlerin tersine Emily ve Anne Bronte borsadan pekala da para kaldırmayı bilirler.

Roman daha çok para getirir

Yusuf Ziya Ortaç, ‘Portreler’inde şiirlerine nasıl paralar aldığını ballandıra ballandıra anlatır. Daha gencecik bir ‘şair adayı’ iken Abdülhak Hamid’ler, Cenap’lar, Ziya Gökalp’lerle tanışıp onların meclislerine bağdaş kuran Yusuf Ziya, iki üç yıl içerisinde ‘yazıları para eden’ bir adam oluvermiştir. İlk ‘telif ücreti’ni aldığında 18 yaşındadır. Hece vezniyle yazdığı ilk manzumesini Bilgi Derneği toplantısında anlı şanlı şairler içinde okumuş, Ziya Gökalp de bu şiiri beğenip Türk Yurdu’nda yayınlamıştır. Dergiden sapsarı bir altın lira almıştır ki bu onun kalemiyle kazandığı ilk paradır. Artık Türk Yurdu Mecmuası’nda çıkan her şiirine bir sarı altın alıyordur.

Onca romanın yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar, edebiyatçıların daima maişet bunaltısı içinde yaşadıklarını söylemiş ve şöyle demiştir: “Mesleğin bugünkü besleyiciliği, öldürmeyecek kadardır.” Musahipzade Celal de, “Edebiyat, yazı yazmak, umdurup, undurmayan bir iştir. Kaleminizle bir çığır açıp ne kadar çalışsanız, ne kadar yorulsanız, ün alıp parmakla gösterilseniz, sonu bir hırka bir lokma bile değildir.” der. Reşat Nuri Güntekin ise ‘geçinmek’ten geçinmeye fark olduğunu söyledikten sonra şöyle diyecektir: “Geçinmekten maksadınız, kendiniz ve çoluk çocuğunuz için oldukça rahat bir hayat temin etmekse bugün için yalnız edebiyatla geçinemezsiniz. Mutlaka dışarıda bir iş aramaya mecbursunuz. Fakat açlıktan, soğuktan ölmemeye yaşamak, geçinmek derseniz, mümkündür.” Geçinmek meselesi elbette yazılan yazının türüne göre değişmektedir. Reşat Nuri de bunu söyler ki haklıdır. “Mesela roman, şiirden daha çok okunur, satılır ve muharrire nispeten daha fazla para getirebilir. Bu itibarla bugünkü romancı, bugünkü şairden çok daha zengin bir insan sayılır.”

‘Hiçbir zaman bu kadar sefil olmadım’

Şair Asaf Halet Çelebi de parasızlıktan az çekmemiştir. 1953 tarihli Akşam Gazetesi’nde yayımlanan röportajında, “Sizce şair için en iyi yardımcı iş nedir?” sorusuna Çelebi, şu cevabı veriyor: “Herhâlde memuriyet değildir. Meselâ ben memurum. Şefim benden on yaş küçük olduğu hâlde bir şaire gösterilmesi gereken saygıyı göstermiyor bana. Yanında sigara içmemi bile aykırı buluyor. Her şair memura öteki memurlardan daha çok saygı gösterilsin demiyorum. Ama yazılariyle, kitaplariyle memleket sanatında gerçek değeri tanınmış bir sanatkâra sıra memuru muamelesi yapmak ayıptır. Bir memleket sanatkâra gösterdiği saygı ölçüsünde yükselir.” Devrinde ‘Kırtıpil’ lakabıyla anılan Ahmet Hamdi Tanpınar kadar parasızlıktan şikayet eden yazar azdır. Profesör yapılarak üniversitede görevlendirilmiş ve milletvekili seçilmiş olmasına rağmen hep parasızlıktan yakınan bir yazar olmuştur. Öyle ki zaman zaman kumara ve piyangoya bel bağlar Tanpınar. Prof. Dr. İnci Enginün ve Prof. Dr. Zeynep Kerman’ın yayına hazırladığı Günlük’lerindeki şu cümleler tüm yaşadıklarını özetliyor “(…) Remzi’den 150 istedim, 50 aldım. Şerif’ten hiç ümit yok (…) Hiçbir zaman bu kadar sefil olmadım, bu kadar biçare, haysiyetsiz ve acınacak. Yarabbim bana bir 5000 lira lütfet. (…) Bir kere şu para işlerinden kurtulabilsem, son derece zeki, dikkatli ve soğukkanlı olurum. Bu meseleyi halletmem lâzım. Yarabbim Türk münevverinin tali’i! Ve bütün Türkiye’nin tali’i. Fakat bizler hakikaten bedbahtız. (…) Cebimde yalnız bir lira var. Kendimi dün akşamdan beri küçülmüş, biçare buluyorum. Parasızlığım bazı hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı, beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve bu borç beni çıldırtacak.”

Ey okur haberin var mı?

Evet; yazarlar da modern dünyada yaşamayı becerebilen her insan gibi paranın kıymetini bilirler. Bazen tatlı tatlı bazen de acı acı öğrenirler bunu. Ne var ki bu tecrübeler onların edebiyatını da doğrudan etkiler. Ya para kazanmak için takma adla ucuz romanlar yazarlar ya da insanüstü bir çalışma temposuyla eserlerini yayınevlerine yetiştirmek zorunda kalırlar. Bütün bunlardan okurun haberi var mıdır peki? Ya da şöyle diyelim: Yazarın yoksulluğu, parasızlıkla imtihanı okurun ne kadar umurundadır? Bizim zevk içinde, hülyalara dalarak okuduğumuz harikulade romanların kaçı acaba rahat ve huzurlu bir yazarın elinden çıkmıştır?  Edebiyatla paranın ilişkisi aslında sandığımızdan daha derin ve çetrefillidir. Parasızlık da para hırsı da sonuçta sadece niceliği değil, edebiyatın ‘kalite’sini etkileyebilmektedir. Bugün değişen bir şey var mıdır? Eserleri çok satan ve iyi kazanan birkaç yazar dışında edebiyatçı milleti yine maişet motorunu yürütebilmenin derdindedir. Balzac’ın zengin bir dul bulma rüyasına kapılmayan kaç yazar sayabiliriz?

Yelda Eroğlu


Edgar Allan Poe 3 dolar olan ev kirasını ödeyemiyordu

Şiirleri ve gizemli hikâyeleriyle Amerikan edebiyatının en değerli yazarlarından birisi olarak gösterilen Edgar Allan Poe, kumar ve içkiye düşkündü. İçecek bir şey bulamadığında saf ispirto içiyordu. Pek çok meslektaşı gibi sağlığında kıymeti takdir edilmedi. Eserlerini karın tokluğuna satmak zorunda kaldı. Erken dönem eserlerinden Ligeia'yı on yılda tamamlayabildi. Bu eserini sadece 10 dolara satabildi. Kuzgun (The Raven) isimli eseri 1845 yılında yayınlandığında kendisine sadece 9 dolar verildi. Aylık 3 dolar olan ev kirasını ödeyemiyordu. Karısı Virginia gıdasızlıktan verem hastalığına yakalandı. Kuzgun'un yazarı Poe parasızdı. Günlerce bir şey yemeden aç oturuyordu. Poe ailesinin açlıktan ölmek üzere olduğunu anlayan komşuları sepetlerle yiyecek getirdi. Eşi Virginia öldüğünde Poe'nun cebinde cenazenin kaldırılmasına yetecek para yoktu. Meyhanede fenalaştıktan dört gün sonra 40 yaşında öldü. Sonsözü, "Tanrım benim zavallı ruhuma yardım et." oldu. Ölümünden sonra Poe'nun satılığa çıkarılan birkaç sahifelik el yazısına 10 bin dolar verilecekti.

Peyami Safa telefonunu satılığa çıkardı

Peyami Safa, 27 Mayıs darbesinden sonra sıkıntılı günler geçirdi. İlan bulmakta zorlandığı Türk Düşüncesi dergisinin yayını durduruldu. Türk Edebiyatçılar Birliği'nden ve Türk Dil Kurumu'ndan çıkarıldı. Son yıllarında Adnan Menderes'e yakın olduğu için ağır saldırı ve hakaretlere maruz kaldı. Milli Birlik Komitesi'nin baskılarıyla Havadis'teki yazılarına da son verildi. Yaklaşık 300 cilt tutan çalışması vardı; ama işsizdi ve maddi sıkıntı içerisindeydi.

Bir gün yayıncısının yanına giderek ev kirasını ödeyebilmek için telefonu satılığa çıkardığını söyler. Yayıncısı, Sultanhamamı esnafından telefon ücreti kadar para toplayarak Safa'ya teslim eder. Basıldığını göremediği Doğu-Batı Sentezi isimli kitabını bu borcuna karşılık yayınevine teslim eder. 62 yaşında vefat eden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun yazarı, son dönemini şöyle özetler: "Kitaplarımı basıp da büyük paralar kazanmamış, beni yazı kadrosuna alıp da muazzam servetler yığmamış editör, gazete sahibi zor gösterilir. Fakat benim gayret payımın mükâfatı, yarım asır süren uzun bir mahrumluk, hastalık ve işkence hayatından başka bir şey olmamıştır."

Tanpınar'ın Günlüğü'nden: Hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm

Türk Edebiyatı'na Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi eşsiz eserler kazandıran Ahmet Hamdi Tanpınar da son yıllarında hem sağlık hem de maddi sorunlarla boğuştu. 1962 yılında 61 yaşındayken geçirdiği kalp krizi sonucu aramızdan ayrılan Beş Şehir'in yazarı, içinde bulunduğu sıkıntıları günlüğüne şu şekilde kaydetmiş: "26 Teşrin-i Sani (Kasım) 1958. Bugün karaciğer muayenesi için hastaneye gidiyorum. İçimde her şey alt üst. Bittabi hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm. Cebimde yalnız bir lira var. Parasızlığım büyük hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve borç beni çıldırtacak. Kurtulmak için her teşebbüsüm yeni borca sebep oluyor. Yahut da bir yığın edebi proje (...) parasızlığın mutlak ve şaşmaz tecellileri ve komplikasyonları. Abdülhâk Şinasi'den borç para alıyorum. Kemal'den para bulamıyorum..."

Mehmet Akif Ersoy Ankara soğuğunda paltosuz dolaştı

İstiklal Marşı'nın yazarı Mehmet Akif Ersoy da son yıllarını ıstırap içinde geçirdi. Dostu Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine kışı geçirmek için Mısır'a gitti. Daha doğrusu gitmek zorunda kaldı. Maaşsızdı, işsizdi. Ancak onu esas üzense polis takibi altında olmasıydı. Takriri Sükûn'un çıktığı, İstiklal Mahkemeleri'nin yoğun mesai yaptığı 1920'li yılları Mısır'da geçirmek zorunda kaldı. Bin bir güçlükle çıkardığı Sebil'ür-Reşad dergisi kapatıldı. Mısır'da ciddi maddi sıkıntı içerisindeydi. Durumuna üzülüp, yiyecek ve ev eşyası getirmesinler diye oturduğu adresi değiştirdi. Hastalanınca Lübnan, Antakya üzerinden Türkiye'ye giriş yaptı. Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'nda hayatını kaybetti. Cenazesine resmi protokol katılmadı. Mezarı iki yıl sonra üniversiteli gençlerce yapıldı. Siyasi atmosfer nedeniyle Safahat'ın basımı ise 1943 yılına kadar yapılamadı.

Ersoy, yazdığı İstiklal Marşı'nın Meclis'te okunup ayakta dinlenmesinin ardından 12 Mart 1921'de milli marş olarak kabul edilmesi sebebiyle ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer (Kızılay) bünyesinde cepheye elbise diken Dar'ül Mesai vakfına bağışlamıştı. Safahat yazarının İstiklal Marşı'nın yazdığı dönemde sırtında paltosunun olmadığı, Taceddin Dergâhı'ndan Meclis'e paltosuz yaya olarak gittiği söylenir. Akif, çok sevdiği milletine İstiklal Marşı ve Çanakkale Destanı gibi kıymetli eserlerini; yakınlarına ise dürüst ve onurlu bir şahsiyet bıraktı.

24 Ocak 1967'de gazetelerin iç sayfalarında yürekleri sızlatan şöyle bir haber dikkatleri çekti: "Beşiktaş'taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif'in oğlu Emin Ersoy'un ölüsü bulundu!" Yıllar sonra Çetin Altan, bir yazısında Emin Ersoy'a yer verdi, bir gün Mehmet Akif Ersoy'un oğlu olduğunu söyleyen bir kişinin odasına gelerek para istediğini, bu olaydan iki hafta sonra da ölü bulunduğunu yazdı.



Yorum Gönder