Bahar geldi, gördün mü? Ben gördüm.

“(…)

Bahar geldi, gördün mü? Ben gördüm. Bir Çingene kızının göğsünde idi. Bir insan kokusu duydum Mürüvet’te. İsmi Mürüvet’ti. Çayırlara uzanmıştı. Dişlerinin koyu, sarıya çalar bir beyaz rengi vardı. Bir mahalle kızının arkadaşına ağzından çıkarıp al sen çiğne dediği sakızının renginde…

Ağzı ot kokuyordu. Gözleri siyah bir çiçekti, insanlarda açan. Ne çiçek açmış erik ağacına, ne yeşil kafasını kundaktan çıkarmış incir yapraklarına, sümbüllere, ne de şebboylara imrendim. Hepsi, tahta havaleler, çalılar, çitler ve tel örgüleri arasından bakıyorlar insana. Erikler, sümbüller, şeftaliler bile insanoğlunun bir tanesinin elinde. Mürüvet’in hiçbir şeyi yoktu. Dudaklarından öptüm onun. Yirmi beş kuruş mukabilinde…

(…)”

(İnsanlığın Haline Doğru başlıklı dizinin IV numaralı son yazısından )


“(…)

Her yerde belki yaşamadan yaşadım. Bir evde doğdum. Komşuda esmer bir kız sevdim. Sabahleyin uyandığım zaman onun belirsiz hayaliyle uyanırdım. İçimde o vardı. Nereye gidersem beraber giderdi. İşimde karşımdaydı. Onu akşamleyin komşu kızlarıyla kapı önünde gördüğüm zaman; ne vakit bütün mahrumiyetlerine, kederine, sevincine, derdine, dertsizliğine katılacağımı; onunla nasıl beraber üzüleceğimi, sonra nasıl gülüşeceğimizi, ellerini, yüzünü, dudağını, gözünü, dizkapağını, dirseğini, boynunu, kulağını, dişini nasıl öpeceğimi bir saniye içinde düşünmeden görür gibi olur, duyardım. Herkeste olduğu gibi bende de bir şey olurdu. Kalbim tak eder, durur gibi olur, sonra başlardı hızlı hızlı atmaya… Kim böyle söylemez? Hangi insanoğlu, içinde bu acayip, bu tatlı duraklayıp koşuşmayı duymadı?

(…)”

(Yorgiya’nın Mahallesi adlı öyküden)


***


“(…)

Gün oldu ki, halkla bu çarşıları, sefil dükkânları, pis aşçıları, kışlaları ve tezgâhları dolduran halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Kocaman kahvelerde kravatları düzgün, boğazları tok gençlerle bilardo oynadım. Öyle lokantalarda yemek yedim ki, bir öğle yemeği parasıyla beş kişi bir hafta doyardı. O tiyatrolarda, o koltuklarda oturdum ki, etrafımda beyaz kadınlar dünyanın en kokulu lavantasını sürmüşlerdi, erkeklerin yüzlerindeyse bir tek kıl yoktu. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük mütevazı köşeler aradım? Dostlarımı, sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Bir tiyatronun galerisinde tanıştığım birisi, en iyi arkadaşım oldu. Bir tezgâhta tülbent dokuyan narin bir kıza âşık oldum. Onun ayaklarını ellerimin içine aldım. Onu paltomun içine saklayarak kış geceleri tenha sokaklarda yürüdüğüm zaman saadeti, ilk defa vücuduma bir 36,5 derece hararetle sindirdiğimi hissettim. En çok zevki kasabanın bayram yerlerinden, halkın tatil günü serpildiği çayırlıklardan aldım. Kayalara, dağlara, baharın ve yabani kokuların rüzgârla beraber dolaştığı tepelere tırmanıp küçük çoban çocuklarıyla konuştum. Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum. Dert dinledim. Onların sefaletiyle kederlendim. Saadetleriyle coştum.

(…)”

(Sarnıç adlı öyküden)

***

“(…)

Şoseden ayrılan yolların güzel, harikulade yerlere, bilinmedik, hep arzulanmış yerlere gittiklerini zannetmeyen bir yaradılışta kaç insan vardır, bilmem. Varsın olsun! Mademki her zaman insanların içinde bir cennet yaratmak hulyası hakikat kadar kuvvetlidir. Şoseden ayrılan, etrafında kara ve kocaman böğürtlenlerin olduğu ıslak gibi toprak yolda istediğiniz kadar cennet köyler, sevişen insanlar, mahsuldar topraklar, şarap içilen kahveler tahayyül edebiliriz. Mademki bugün evimizden çıkarken kırlara çıkmayı, çobanlarla konuşmayı, şoseden yürümeyi, böğürtlen yemeyi ve su kenarındaki çimenlere uzanmayı düşündük.

Bırakın beni ey hakikatler! Yürümek istiyorum. Cennetlerin olduğu yere doğru. Ne açıkları, ne açları, ne beni kızına münasip görmeyen zengin tüccarı, hiçbir şeyi düşünmeyeceğim. Dertlerimden kime ne?

Bırakın beni harpler… Kadınlar… Çocuklar… Açlar… Deliler. Yürümek. Şoseden ayrılan yoldan bir cennete doğru yürümeye bırakın.

(…)”

(Çelme adlı öyküden)

***

“(…)

En revaçta şarkıların bedava söylendiği Yüksekkaldırım, İstanbul’un mütevazı şekilde meşhur bir yeridir. Ondan ne Nişantaşı, ne Maçka, ne Adalar, Modalar gibi söz açılabilir, ne de paralı taşralıların hayal ettiği Doğru Yol gibi şehvetli, zevklidir. Yüksekkaldırım, gören olursa, acayiplerin yokuşudur. Yan sokakların isimleri pek güzeldir. Bir Alageyik Sokağı vardır hele… Akşam olunca kalın sesli bir kadının gramofonda söylediği “Bir ihtimal daha var” şarkısını, Alageyik Sokağı’nın başındaki kahveci ile beraber mırıldanan “6” numaranın Aysel’inin korkunç kaşları, yanan gözleri bir dakika insanoğlunun kitaplara, konferanslara, mekteplere, gazetelere, siyasi müzakerelere, her şeye girmiş halini düşündürür, yine unutturur. Alageyik Sokağı’ndan Yüksekkaldırım’a keskin bir insanlık kokusu fırlar. Aşağıya doğru karanlık insanların saadete doğru gittikleri görülür. Âdem oğlunun Havva kızına en kavuşamadığı yerde, kavuşmak istenilen saadete Alageyik Sokağı’ndan girilir. Sonra yine Yüksekkaldırım’a çıkılır.

(…)”

(Bacakları Olsaydı adlı öyküden)

***

“(…)

Birdenbire viyaklayarak bir çocuk doğuyor. Birdenbire saniyelerle seneler birbirine karışmış bir halde büyüyor. On beş, on altı yaşlarında güzel bir erkek çocuk oluyor. Elleri fildişinden… Avuçlarını açıyor; dört nasırı var.

“Kürek çekmeden oldu” diyor “küreği bırakırsam bir ay içinde nasır namına bir şey kalmaz.”
Fildişinden uzun parmaklı ellerini çeviriyor. Kıpkırmızı, tütüyorlar. “Kartopu mu oynadın?” diyorum.

Dişlerindeki aydınlığı gözlerinin ve kaşlarının karası kesiyor. Alnının sakin mermerinin soğuk, buz gibi, yapışan buz gibiliğinden kabarmış dudağının çatlamış kırmızısını elime sürüyor.
“Babacığım” diyor, “beni affet!”

(…)”

(Çatışma adlı öyküden)

***

“(…)

İlk defa bir okuyucu mektubu alan yazıcının hali, ilk defa içki içenin sarhoşluğuna pek benzer. İnsan bir garip oluyor, gönlü bulanıyor, başı dönüveriyor. Her taze heyecan, zevkine doğru dürüst varılamayan bir güzellik taşır. Sonradan gelir şarabın hümarı. O zaman da alkole alışılmış demektir. Artık bir huzursuzluğu gidermek için içilir. Her gün mektup alan yazıcılar bir nevi alkolik olmuşlardır. Onlar bu tadı tadamazlar. Ben ilk okuyucu mektubu ile sarhoş olduğum için şimdilik ne âlâ! İnşallah ne fazla mektup alır da kanıksarım, ne de hiç almaz, o zevki bir daha tatmaktan geri kalırım.

(…)”

(İlk Okuyucu Mektubu başlıklı yazıdan)

***

“(…)

İstanbul’un meşhur yokuşları vardır: Şişhane yokuşu, Kumbaracı yokuşu, Eşek çatlatan, Deve bağırtan… Her türlüsü. Kimi dikliği, kimi uzunluğu, kimi tatlılığı ile anılır. Babıâli yokuşuna gelince insanı ne çıkarken, ne inerken yormaz ama oranın insanları boğuşa boğuşa, didine didine ekmek paralarını çıkarırlar. Yokuşa ayağınızı bastınız mı altınızdaki karpuz kabuğuna dikkat etmezseniz kaydığınız gündür. Burası öyle bir yokuştur ki kimler inmiş, kimler çıkmıştır. Ne eşek anırtan yokuşu, ne de Kumbaracı yokuşu, bu yokuş kadar zalim değildir.

Küçük muhbirinden büyük muhabir, büyük muharririnden kalpazan, başmuharririnden hain, musahhihinden vatanperver, dâhi şairinden lâfazan, üç mısraı binlerce beyte bedel insan burada yetişmiştir.

Babıâli’de isim yapmak, para kazanmak hem zordur, hem kolay. Nicelerin yüz binleri burada güneş görmüş kar gibi erimiştir. Nicelerin cebindeki on kuruşları yüz binlere çevrilmiştir. Burada İstanbul satışı 300’den 30.000’e kadar aykırılık gösteren gazeteler çıkar. Umutlarla gelinir, umutsuzluklarla dönülür.

(…)”

(Şair Gazeteci başlıklı yazıdan)

***

“(…)

Özdemir’e gelince, rahatını arıyordu. Ben onun için bir jilet gibi, bir tıraş sabunu gibi, kolonya gibi bir şeydim. Ekmeği bile değildim. Tıraş olup kolonya bulamazsa nasıl tedirgin oluyorsa, ben olmazsam öyle tedirgin oluyordu. Ben olursam rahattı. O kadar rahattı ki, arasıra bir başka kadınla da yatabilecekti. Elbette bana bir lüzumlu eşya muamelesi göstermiyordu. Şimdiden sonra belki kul köle de olacaktı. Ama istemem. Ona bu huzuru vermek için dünyaya gelmedim.

Eve dönmeme de imkân yok. «Konsolosun kızı» ile «Balıkçı Cemal’in aftosu» arasında mekik dokumak için sinirlerim müsait değil. Bu sıfatlara karşı koymak da boş. Kimseye, hiç bir söze önem vermeden hakkımızda söylenenlere kafa tutarak insanlar arasında dolaşmak da bir nevi ukalalık, bir nevi kendini beğenmişlik. Yalnız başıma, tek başıma kötü bir şekilde yaşayacağımı sanma. Buna derim ve gururum müsaade etmez. Böyle bir yaşayışın zevksizliğini, hastalığını hiç sevmedim. Onun için üzülme. O şekilde yaşayacak olsam İstanbul daha müsaittir.

Dün nüfus kağıdıma baktım, orada bir de Ayşe ismi var. Biraz da o isimle yaşamak istiyorum. Mektup yazar mıyım, yazmaz mıyım? Birkaç sene sonra döner miyim? Dönmez miyim? Şimdilik Türkiye’de bir yere tren bileti aldım. Trenime beş dakika var. Belki trende devam ederim…

(…)”

(Kayıp Aranıyor’dan)


***

“(…)

Şiir, muhakkak ki yazının ta kendisi… Orman, deniz, çiçek, yemiş, böcek, kuş, güzel insan olur da şiir olmaz olur mu? Yazıdan evvel, sanırım, resim vardı. Yazı çok sonraları icat edilmiştir diye bir şey söylemeyeceğim. Beni âlim sanırlar da alay ederler! Yazı üzerine hiçbir deneme okumadım. Onun üzerine düşünmek istiyorum. Demek söylemekten usandığımız, konuşmak istemediğimiz bir gün, gizlice -bakın bu gizlice kelimesini iyi buldum- kendimiz hitap ettiğimizin yanında bulunmadan, sesimiz işitilmeden söylemek zorunda kalmışız. Bu iş nasıl olur diye düşünmüşüz. Yazıyı belki binlerce, milyonlarca insan okuyor. Ama yazı bunun için uydurulmuşa benzemiyor pek… Olamaz, ilk defa birçokları için yazmadık. Kendimiz olmadan, sesimiz duyulmadan başka birisine, bir tek kişiye bir şeyler söylemek için bir takım şifreler düşündük. Yazı sizin için yazıldı. Bu yüzden uyduruldu. Bir türlü “Seviyorum!” diyemedik.

(…)

Biz artık yazının canına okuduk. Onu nelere alet etmedik. İçimizin, beynimizin, güzel, tashihli taraflarını söyleyemediğimiz, söylemeye sıkıldığımız, utandığımız, hem temiz hem de güzel olduklarına inandığımız şeyleri anlatmak için uydurduğumuz bu işaretleri artık kepaze ettik. Yalan söylemek için, birini aldatmak için, bir kötü fikri müdafaa etmek için kaleme sarılanlarımız oldu. Bak gör ki, şu insanoğlunun elinde kala kala yine hep güzelleri kaldı. Onun için yazı yazmaktan korkmamalı. Kötüsü üç günlük, üç seneliktir. İyisi tarih olduğundan beri bize kalıyor. Kaybolan yalnız, sevgiliye yazılmış, uydurulmuş ilk mektup… Merak ettiğim hep o ilk ve en güzel yazı.

(…)”

(Mektup adlı öyküden)

***

“(…)

Nahiyede birdenbire tuhaf bir değişiklik oldu. Hemen hemen bir nahiyeye hücum! Yazın havası güzelmiş, arsaları ucuzmuş diye bir zevksizler akını başladı. Bir yapı merakıdır aldı milleti.

(…)

Nahiyeye gelince, gitgide, troid guddesi çok faal oğlan çocukları gibi biçimsiz bir şekilde uzuyor, büyüyordu. Zevksiz ama muhteşem villalar, köyümün köy, Korent Gölü manzarasını Juan les Pins karikatürüne benzetebilmek gayretiyle didinmesine rağmen bir acayip, adeta topraktan doğan bir mukavemet, köyümden o balıkçı köyü havasını bir türlü gideremiyordu. Yine yeşil yosunlu, insan ayağı değmemiş gibi yokuşlar nar ağaçlı, mimoza sarılı, kocayemiş dallı, yabaninane kokuluydu. Yine atkestanelerinden pırıl pırıl kahverengi meyveler, tenha yollarda potinlerimizin ucuna düşüyor, çocuklar, yine onlarla saatlerce futbol oynuyorlardı.

Birdenbire günlük kokulu serin avlulara düşüyor. Birdenbire bir kır kahvesinin kuyu çemberinde Bizans yazısı okunuveriyor, yine bir dönemeçten dönünce asırlık minicik bir kilisenin bahçesine giriyor, ihtiyar, kambur, boğum boğum bir zeytin ağacında bir çan asılı duruyordu.

(…)

Çamların, zeytinlerin –o defne ve kocayemişler, naneler, devedikenleri, kartopları filan, adam yerine sayılmaz- bile birçoğu, yapılara zarar vermesin diye önce diplerine kireç kuyusu açılarak, buna mukavemet edince bin senelik dallar yer yer budanarak, yine canını muhafaza eder de kurumazsa üç beş gün kötü kötü, düşman düşman bakılarak ve bir gece gövdesine bir halat bağlanıp inim inim inletilerek, ne olursa olsun devrildi.

Böylece birçok şeyler oldu.

Ama dediğim gibi, bütün bunlara rağmen tabiat; toprak, bin senelik ağaçlar, küçük kiliseler, çan kuleleri, çanlar, manastırlar, koylar, çamurdan kendilerini koruyabilmiş yosunlu yollar, sanki ayaklanmışlardı. Hiçbir şey değiştirtmiyorlardı. Bu mukavemet hareketine sükûn içinde gülümseyerek karışmış gitmişlerdi. Onlara iştirak eden ben vardım, Balıkçı Komyanos vardı. Dul madam Hrisopulos vardı. İşte birkaç kişi daha vardı, o kadar.

(…)”

(Korentli Bir Hikâye adlı öyküden)

***

“(…)

― Ben mektebe gitmiyorum ki.

― Neden?

― Öğretmen beni dövüyor.

― Neden?

― Yaramazlık ediyorum da ondan.

― Sen de yaramazlık yapma.

― Ben yaramazlık nedir bilmiyorum ki.

― Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.

― Belli olmuyor ki! Bir gün arkadaşımın biri, “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de dövdüm onu. Öğretmen de beni dövdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi dövmedim. Yaramazlıkmış diye. Birkaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye dövdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem dövdüler, hem mektepten kovdular.

― Çok fena yapmışsın.

― Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.

(…)”

(Plajdaki Ayna adlı öyküden)

***

“(…)

— Hikâyeyi nasıl yazarsınız? demiştim.

— Bilmem, diyebildim.

Düşündüm: Setin üstündeki kahvenin altından körün sesi geliyordu. Sadık Efendi ile bağıra bağıra konuşuyorlardı.

— Bilmem, dedim yine, işte böyle körü körüne. İşte mesela şimdi bir hikâye yazıyorum. Hem ismini bile koydum, dedim.

— Nedir ismi? Demek önce ismini koyarsınız hikâyenin, demedi.

— Yok ama bu isim hoşuma gitti de onun için, demedim.

— Nedir? diye sormadı.

— “Eftalikus Kahvesi.” Hatta kahvesini de bir kenara atıp yalnızca “Eftalikus” da olur. Hem de hikâye ile münasebeti de ikinci derecede olabilir.

O demediklerimi anlamış gibiydi:

— Demek böyle yazarsınız siz hikâye, dedi.

— Nasıl? diye bu sefer ben sordum.

— Ne bileyim, dedi. Evvela ismini korsunuz. Sonra bir defa kurarsınız. Bir neticeye bağlarsınız.

— Yok yahu, dedim. Öyle yapmam. Doğrusunu ister misiniz? Ben hikâyenin nasıl yazıldığını da pek bilmem, dedim.

(…)”

(Eftalikus’un Kahvesi adlı öyküden)

***

“(…)

Sirkteki bütün numaraları bir küçük çocuk heyecanıyle seyrediyoruz, ellerimiz bir küçük çocuğun elleri gibi çırpınıyor. Küçülüyoruz, miniminileşiyoruz. Bizimle beraber belki bine yakın kocaman insan, çocukluğunu yeniden buluyor.

Çocukluk insana o kadar çabuk geri geliyor ki, âdeta onu içimizde gizli bir yerde saklıyor gibiyiz. İstediğimiz zaman o, bir saniyede bizi buluveriyor. Onu kaybeden, onu kendimizden defeden biz olduğumuz halde, o sadık bir köpek şammesiyle bizi arayıp bulacak. En ümit etmediğimiz zaman ona, bizi bulmak fırsatını vereceğiz. Eğer sizde bu çocukluğa dönüş kabiliyeti büsbütün söndüyse o zaman sirk sizin için manasız; sirkte gülen, eğlenen, heyecanlanan insanlar acayip, basit mahlûklardır. Çünkü saçlı sakallı insanlara çocuk diyemezsiniz. Halbuki o heyecana kapılmışsanız, arasıra kendinize gelip etrafınıza baktığınız zaman, çocukluğu bir yetmiş yaşında ihtiyarın gözlerinde, ellerinde, hatta bembeyaz sakalında buluverir, siz eğer yetmiş yaşında değilseniz, büsbütün küçülürsünüz. Sirkte büyük küçük yok, sirkte büyük küçük mevcut değildir. Sirkte bütün insanlar dokuz yaşındadır.

(…)”

(Gauthar Cambazhanesi adlı öyküden.) 

***

“(…)

Tam saatinde buluştular. Üsküdar’a indikleri zaman, Halit:

—İstersen sen beni şurada bir kahvede bekle —dedi—, Suat’ların evi epey uzaktır.

Saffet:

—Yok, geleyim ben de seninle. Çoktan… Senelerdir geçmedimdi Üsküdar’a. İstanbul’un bozulmamış bir semtidir. İnsanları namuslu fıkaradır. Bir tatlıca İstanbul köylüsüdürler. Bazen İstanbul’da meyhanede, kahvehanede başka türlü bir delikanlıya rastlarım. «Ulan» derim, kendi kendime, «şu oğlan ne Çeşmemeydanlı, ne Edirnekapılı, ne de Karagümrüklü; olsa olsa Üsküdarlıdır.» Doğru çıkar.

—Hakkın var, Saffet, Üsküdarlı bir başka şehirliye benzer. Bana öyle gelir ki, Üsküdar’da hiç zengin oturmaz. Üsküdar’ın külhanbeyi olur ama zıpırı, edepsizi olmaz. Sanki burada ne haine, ne nanköre, ne de kancık adama rastlanır. Üsküdar’ın delisi bile sakin, zararsız olur, gibime gelir.

—Üsküdar, İstanbul’dan Diyarbakır kadar uzaktır.

—Vallahi öyle. Meselâ Kadıköylüde de, Kadıköylüyüm diyen bir taraf vardır ama, ne olsa Beyoğlu tarafı, İstanbul tarafı insanıdır. Halbuki adam, Üsküdarlı ile iki kelime konuşur konuşmaz «Hemşerim, sen Üsküdarlısın» deyiverir. Kendine has bir konuşuşu, gülüşü, giyinişi vardır Üsküdarlının. Nasıl biz, Karadenizliyi lisanından hemen çakarsak, kendim için söylemiyorum ama, adamı, Üsküdarlıyı daha iki lakırdı eder etmez, anlayıverecek sanırım.

Arnavut kaldırımlı, minimini mescitli, sakin, karışık sokaklar… Cumbalı, kafesli, şahnişli, içleri tertemiz evler… İnsan bu evlerin içine burnunu soksa; çamaşır, sabun, ödağacı, nefis bir çamur kokusu duyar.

— İşte Yedi İncirler, işte Akzadeler, işte Borazancıbaşı, işte Salihpaşa Çeşmesi, işte Dört Yetimler, Sancak Sokağı, Deli Mehmet Çıkmazı, Hasan Almaz, Kirazlı Çeşme, İki Ahmetler, Baba Cafer, Belâlı Dede…

— Ne söylenip duruyorsun, Halit?

— Ben çocukken bu sokakların isimleri böyleydi.

— Şimdi değişti mi?

— Bilmem.

— Baksana tabelalara…

— Bakamam. Korkarım, değiştirdiler diye.

— Tuhaf! İnsan şu isimlerin hepsinin tarihini çabucak, kendine göre yazıveriyor.

— Hem de herkes başka bir masal.

İsimlerin bir acayip tadı var.

— Şeftali gibi isimler.

— Karpuz gibi.

— Kavun gibi.

— Ünnap gibi.

— Döngel gibi.

— Yok, anasının gözü gibi!

Üsküdar’da bir Anasının Gözü sokağı muhakkak vardır.

Gülüşerek yürüdüler.

(…)”

(Kumpanya adlı öyküden.) 

***

“(…)

Altımızdaki mavi âlemden derin, sağır bir ses çıkıyordu. Bildiğimiz insan, hayvan, düdük, makine, tahta, rüzgârda, tel, ağaç, böcek… Yeryüzü seslerinden başka türlü bir ses, derinden, kulaç kulaç derinden bir ses işitiyordum. Bu ses, bu mavi âlemin nefes alıp verişinin sesidir gibi geldi bana. Bir karıncanın bizim bütünümüzü değil, milyonda bir parçamızı duyması gibi, ben de bu kocaman, deniz denilen canlı, muhteşem mahlukun bir parçasının sesinin, sağır, derin gürültüsünün milyarlarla eksilmiş bir parçacığını işitiyordum. Şakaklarım zonkluyor, kulaklarım vınlıyordu. Açıklarda bu durgun, derin, sesi gelmeyen sesten hep ürkmüşümdür. Konuşmak istiyorum. Bu sesi duymamak için içimden haykırmak geçiyordu. Şimdi pek yaklaştığımız Sivriada’ya kadar yüzsem, karaya ayağımı bassam, bağıra bağıra bir türkü söylesem diye içimden geçti.

(…)”

(İki Kişiye Bir Hikâye adlı öyküden)


Kaynak: newalaqasaba



Yorum Gönder