Karnındaki karanlık manolyanın
Kimseler anlamadı kokusunu.
Acıttığını kimseler bilemedi
Dişlerinle sıktığın o aşk kuşunu.
Binlerce Acem tayı uykuya yattı
Alnının ay vurmuş alanında,
O senin kar düşmanı göğsünü
Kucaklarken dört gece kollarımla.
Bakışın, tohumların solgun dalıydı
Alçılar, yaseminler arasından.
Aradım vermek için yüreğimde
O fildişi mektupları her zaman diyen,
Her zaman: acımın bahçesi benim
Gövden her zaman, her zaman şaşırtıcı
Damarlarının kanıyla dolu ağzım,
Ağzın ölümüm için söndürdü ışığını.
Federico Garcia Lorca
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
▼
30 Nisan 2012
Değirmen
Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?..
Görülecek şeydir o… Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı… Sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar… Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar…
Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır…
Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?.. Yukarıdaki tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgarı gibi uğuldar, taşların kah yükselen, kah alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır… Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdar.
Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, ama bir daha görmek istemem.
Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?
Çoook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu… Ve onu herhalde çok kucakladın… Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa..
Yahut sevgilin seni sevmiyordu… O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?.. Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?..
Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvela kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor.
Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?..
Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?
Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim…
Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisine? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?.. Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?.. Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır. Kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun… Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun…
Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz.
Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingene’ler.
Dinle adaşım, sana bir Çingene’nin aşkını anlatayım…
..
Bir gün -karların erimeye başladığı mevsimdeydi- bütün çergi, -otuza yakın kadın, erkek ve çocuk, dört beygir ve iki defa o kadar da eşek- Edremit tarafına doğru göçüyorduk.
Can sıkan ve bize hiç uymayan bir kıştan sonra ısıtıcı güneş ve yeni belirmeye başlayan yeşillikler hepimize tuhaf bir oynaklık vermişti. Sırtlarında beyaz ve kısa bir gömlekten başka bir şeyleri olmayan küçük çocuklar hiç durmadan koşuyorlar, bağırıyorlar ve şose yolunun kenarındaki hendeklerde yuvarlanıyorlardı.
Delikanlılar keman ve klarnet çalarak yürüyorlar, genç kızlar parlak sesleriyle su gibi türküler söylüyorlardı.
Ben de etrafı gözden geçirerek bir köy, bir çiftlik, yanında kalabileceğimiz bir yer araştırıyordum.
İkindiye doğru siyah zeytin ağaçlarının arasında yükselen açık renkli çınar ve kavaklar gözüme ilişti. Burası küçük bir değirmendi. Suyu bol bir çay küçük söğüt ağaçlarının arasından geçtikten sonra dar ve taş bir mecraya giriyor, oradan da dört tane tahta oluğa taksim oluyordu.
İhtiyar çınarlar çukura gömülen eski değirmenin siyah kiremitli çatısını örtüyorlar ve ön tarafındaki geniş meydanı gölgeliyorlardı.
Ağaçların hışırtısını bastıran bir gürültüyle değirmenin altından fıkırdayıp çıkan köpüklü sular iki sıra taze kavağın ortasından geçip ilerideki sazlıkta kayboluyordu.
Burada çergilemek hiç de fena değildi. Yüklü eşeklerle sık sık gelip giden köylülerden, değirmenin işlek olduğu anlaşılıyordu. Ve bir kurşun atımı ötede beyaz minaresiyle bir köy görünüyordu.
Daha çadırları kurmadan Atmaca, klarnetini alarak, kanatlarının biri açık duran kocaman kapıya yanaştı, çalmaya başladı.
İçeride sesi duyan köylüler, oraya birikerek dinliyorlardı. Değirmenci de bunların arasındaydı, beyaz sakalını karıştırarak lakayt gözlerle bakıyordu.
Bilir misin adaşım, bu köylüler tavuk ve oğlak çaldığımızı söyleyerek bizden şikayet ettikleri halde bizi gene severler.
Aralarında bir kileye yakın buğday toplayarak Atmaca’ya verdiler. Ve değirmenci buna iki çömlek de yoğurt ilave etti.
Biz bu güzel kabulden cesaret alarak, biraz ötedeki zeytin ağaçlarının arasında çadırlarımızı kurduk.
..
İşler iyi gidiyordu. Kadınlar taze söğütlerden yaptıkları sepetleri yakın köylerde satmakta güçlük çekmiyorlardı. Çalgıcılarımız yarım gün uzaktaki köylerden bile düğüne çağırılıyorlardı.
Atmaca tabii en baştaydı…
Sen bu Atmaca gibisine daha rastlamamışsındır.
Bir kere heybetli delikanlıydı: Yağız derisi, yüzüne delice dökülen simsiyah saçları ve koyu gözleri…
Sonra burnu… Uzun, sivri, ucu biraz aşağı kıvrık burnu…
Bunun için biz ona Atmaca derdik…
Başı, geniş omuzlarının üstünde bir arapatındaki gibi dik dururdu ve bir arapatı ondan daha çevik değildi…
Bütün çergilerde onun cesareti, onun güzelliği, onun çalgısı söylenirdi.
Başka Çingene’ler gibi çalmazdı o, adaşım: Bir kere nota bilirdi. Şehir mektebini okumuş, bitirmişti; sonra içliydi… Sanırdın ki, klarneti çalarken, havayı ciğerlerinden değil, doğrudan doğruya yüreğinden veriyor.
Geceleri tek başına bir ağacın dibine çekilirdi. Biz de çadırların önüne çıkıp yüzükoyun yatar, çenemizi toprağa dayayarak onu dinlerdik.
Hiçbir sevgilisi yoktu. Ne geçtiğimiz Türkmen köylerindeki al yanaklı güzeller, ne de ince dudaklı Çingene kızları onun bakışlarını bir andan fazla üzerlerinde alıkoyabilirlerdi…
Halbuki çalgı çalarken büyük gözlerde -oradaki kıvılcımları söndürmek ister gibi- bir nem belirdiğini, esmer yanaklarında -bir ateşe rastgelmiş gibi derhal kuruyan- birkaç ufak damlacığın yuvarlanmak istediğini görmüştük.
Çok konuşmaz, konuştuğu zaman da içindekilerden bize bir şey sezdirmezdi. Neler hisseder, neler düşünürdü? Onu bu dünyaya bağlayan şey neydi? Hiçbirimiz bilmezdik. Acaba birisini sevdiği için mi, yoksa hiç kimseyi sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar derinden çalıyordu?..
Ara sıra uzun müddet kaybolur, başka çergilerde dolaştığı, şehirlere inip büyük beylerin meclisine girdiği söylenirdi.
Kasabadaki efendiler ona akran muamelesi ederlerdi, fakat o davarlardan bizimle beraber koyun uğrular, düğünlerde bizimle beraber çalgı çalardı.
..
Hemen her akşam değirmenin önündeki meydanlıkta toplanıp ahenk yapıyorduk. Şimdilik bir şey anaforlamadığımız için değirmenci de memnundu. Kızıyla beraber büyük çınarın altına bir hasır atıyor, bağdaş kurup oturarak bizi dinliyordu.
Değirmencinin kızı tam bir köy güzeliydi.
Yuvarlak bir yüzü, kalın dudakları, kalçalarına kadar uzanan ince örgülü saçları vardı.
Ama yüzü hep soluktu. Etrafındaki şeylere, kendisiyle alışverişi yokmuş gibi, dümdüz bir bakışı ve dudaklarının kenarından dökülüyormuş gibi, isteksiz bir gülüşü vardı.
Bu kızcağız sakattı adaşım, küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmıştı.
Şimdi onun yerinde şalvarının beline iliştirilen boş bir yen sallanıyordu.
Ve bu onu insanlardan ayırıyordu.
Düşünebilir misin, güzel bir kızın bir kolu olmazsa bu ne demektir? Derenin üst başında çıpıl çıpıl yıkanan genç kızlara karışamıyordu. Vücudunu ve ondaki ayıbı her zaman örtmeye mecburdu.
Geceleri birbirlerinin evinde toplanıp cümbüş yapan kızlarla da birleşemezdi, çünkü ne tef çalmak, ne de parmaklarının arasına tahta kaşıklar alarak oynamak elinden gelirdi…
Belli ki onun bütün çocukluğu bitmez tükenmez bir hasretle geçmiş; belli ki zeytin dallarına sincap gibi tırmanan, birbiriyle alt alta, üst üste güreşen, değirmenin önünde erkek çocuklarla su fışkırtmaca oynayan akranlarına bir duvara yaslanarak istek dolu gözlerle bakmıştı.
Şimdi bütün bunlara alışmış görünüyordu. Başka insanların yaptığı birçok şeyleri yapmak hakkının kendisinde olmadığını biliyor ve hiçbir şey istemiyordu.
Değirmenin kapısı yanındaki taş sedire saatlerce oturup meydanda eşelenen tavuklara, yahut kocaman çınarın kıpırdayan yapraklarına yarı yumuk gözlerle bir bakışı vardı ki, adamı ağlamaklı ederdi.
Geceleri babasıyla beraber gelir, onun yanında diz çöküp oturarak bize bakardı…
..
Sözü kısa keselim adaşım, bizim mağrur ve insafsız Atmacamız, değirmencinin bu sakat kızına vuruldu.
Tavuslara, sülünlere bakmaya tenezzül etmeyen yabani kuş, kanadı kırık bir çulluğun, şikarı (avı) oldu.
Eyvah bana ki meselenin çok geç farkına vardım. Ben anladığım zaman alev saçağı sarmıştı… Yoksa çoktan çergiyi toplar, başka yere göçerdim…
Atmaca hiç kimseyle konuşmuyor, düğünlere gitmiyor, zeytinlerin altında tek başına çalıyordu. Ama geceleri çınarın altında adamakıllı coşar, gözlerini kıza diker, üfler, üflerdi…
Ve biz titrediğimizi, bağırmak, konuşmak, yahut yerlere atılıp ağlamak istediğimizi hissederdik…
Onun çalışında, bir ateş yığını etrafında haykıran ateşe tapanların, yahut batmakta olan bir gemiye çarpan dalgaların feryadı ve inleyişi vardı.
Atmaca’nın kanatları düşmüştü adaşım. Sarardıkça sararıyordu. Değirmencinin köye indiği günler kapının yanındaki taş sedirde kızla beraber oturduğunu ve tırnaklarını, parçalamak ister gibi, iki tarafındaki sert kayada gezdirdiğini görünce, bu işin böyle gitmeyeceğini anladım…
Bir gece onu çağırdım, derenin alt başına gittik, kavak fidanlarının arasına oturduk.
Çakıllarda acele acele seken sulardan ve uzaklardan gelen bir kurbağa sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu.
Atmaca önüne bakıyor, niçin çağırdığımı, ne söyleyeceğimi sormuyordu.
Elimi omuzuna koydum, gözlerini bana kaldırdı:
-Seviyorsun!..- dedim.
-Öyle…- dedi.
-Ne yapacaksın?..-
Bu sualin cevabını bulmak ister gibi gözlerini yukarıya, yıldızlı göğe çevirdi; uzun uzun baktı, birdenbire:
-Sen bizim çeribaşımızsın- dedi, -gezdiğin yerler benden çok, tecrübelerin fazla, aklın, dirayetin bütün Çingene’lerden üstündür. Sana açılmalıyım…-
Gözlerini hiç indirmeden, sanki yıldızlara anlatıyormuş gibi, söylemeye başladı:
-Onu seviyorum, ne yapacağımı da hiç düşünmedim. Sen benim sevmemin nasıl olacağını bilirsin… Ben ki, arkamdan uşaklarını koşturan konak sahibi hanımlara başımı çevirmedim; yedi köye hükmeden eşraf bana gelip: ‘Kızım senin için yataklara düştü, Çingene olduğunu unutup seni evlat gibi sineme basacağım, yalnız gel, gel de kızımızı kurtar!..’ diye yalvardılar da, gene cevap vermeden yoluma gittim; işte şimdi bu bir kolu olmayan kızı seviyorum.
Onu alamam, onu kaçıramam… Halbuki o da beni seviyor.
Bunu bana evvelisi gün ağlayarak söyledi. ‘Gel; dedim, ‘beraber kaçalım.’ Acı acı güldü, ‘Ağam,’ dedi, ‘ben senden noksanım, bana sadaka mı veriyorsun?..’ Onu nasıl sevdiğimi anlattım: ‘Bana kolunun yerine kalbini veriyorsun,’ dedim, ‘bir kalp bir koldan daha mı az değerlidir?’
-Tekrar gözyaşları boşandı: ‘Olmaz’ dedi, ‘düşün ki, her karşına çıktığımda senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle zelil etmek ister misin? Bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar babamın yanında kalayım, sen de bir daha buralara uğrama. Bana sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar gördürdün, seni ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere beni inandırmaya kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen buralardan git!..-
Atmaca burada bir nefes aldı ve gözlerini yere indirdi:
-Düşünüyorum, birleşirsek bu ikimiz için de sahiden azap olacak. Aramızda anlaşılmaz, boğucu bir havanın dolaştığını hissedeceğiz. Eğer o bana açılamaz, bana naz edemez, bana içinden geldiği gibi sarılamazsa, gözleri her zaman: ‘Ne diye gençliğini benim için nara yaktın, sana yazık değil mi?’ demek isterse, ben ne yaparım? Her sözümden, her tavrımdan alınır; kızsam ona dokunur, sevsem ona acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider…
Ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende artık kuvvet yok, akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. Mavzer kurşunu gibi çarptığını yere seren bir aşk… Senin Atmacan artık kanatlarını kımıldatacak halde değil!..-
Sustu, son sözler öyle acınacak bir tavırla ağzından dökülmüştü ki, fazla bir şey sormaya, hatta teselli etmeye kalkışmadım; ona bu halde ne söz söylenebilir, ne de o söyleneni duyardı.
Koluna girip çadıra kadar götürdüm.
İşler gittikçe sarpa sarmıştı adaşım, Atmaca’nın hali beni korkutuyordu. Fakat yapılacak hiçbir şey yoktu. Şimdilik işi oluruna bırakmaya karar vererek yattım. Bütün gece, büyük çınarın altında kollarını açarak sabırsızca bekleyen Atmaca’yı ve dudaklarının kenarında geniş bir sevinç, soluk yanaklarında görülmemiş bir pembelikle ona doğru koşan değirmencinin kızını gördüm. Fakat birbirinin kucağına atılacakları zaman şekli belli olmayan tuhaf bir cisim ikisinin arasına giriyor, bir çark gibi fırıl fırıl dönerek ve gittikçe büyüyerek onları ayırıyordu.
..
Günler, kuvvetli bir rüzgarın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi birbiri arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz, bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk. Herkes müthiş bir şeyden korkuyor gibiydi. Bütün çergiyi ağır bir durgunluk kaplamıştı.
İhtiyar ve tecrübeli Çingene karıları bildikleri afsunları okuyorlar, bütün iyi ve fena ruhları zavallı Atmaca’nın imdadına çağırıyorlardı. O, gittikçe çöken yanakları, nereye baktığı belli olmayan şaşkın gözleriyle geçerken delikanlılar başlarını yere eğiyorlar, genç kızlar ölü gibi sararan benizleri ve titreyen dudaklarıyla arkasından bakıyorlardı.
Kadın, erkek, genç, ihtiyar hiçbir şeye karar veremeyerek bekliyorduk. Sanki serseri bir rüzgar kafalarımızdan her düşünceyi silip süpürüyor, bizi şaşkın ve meyus buralarda bırakıyordu.
..
Bir gün Atmaca yanıma sokuldu.
-Bu akşam değirmende ahenk yapacağım, ben ihtiyarla konuştum!..- dedi.
Hafif yağmur çiseliyordu. Akşama kuvvetli bir yaz sağanağı gelmesi çok mümkündü. Bunu ona da söyledim.
-Değirmenin içinde çalacağım!- dedi.
-Değirmen geceleri de işliyor, o gürültüde mi?-
Tuhaf tuhaf güldü:
-Korkma!- dedi, -Klarneti o gürültüde de size duyururum. Nefesim daha o kadar kuvvetten düşmedi.-
Yağmur akşama doğru sahiden arttı. Karşı tepedeki palamut ormanına birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla oynatıyordu.
..
Hepimiz değirmenin içine dolduk. Tavlada sallanan iki tane gaz lambası etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar, tozlu kayışlar dönüyorlar, dönüyorlardı.
Hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak tavandaki kesik hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök gürültüleri bu korkunç ahengi tamamlıyordu.
Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. Sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu.
Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi: Kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmaya başlamıştı.
Adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile unutamam.
Dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgar ıslak kamçısını kerpiç duvarlarda gezdiriyordu. Yükselen sular tahta oluklardan taşıyor, haykıra haykıra yerlere dökülüyordu.
İçeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın gibi dönen kayışlar şaklıyor; birbirine geçen tahta çarkların dişleri ağlar gibi gıcırdıyordu. Ve bunların hepsini bastıran deli bir ses kah yalvarıyor, kah hiddetle kıvranıyor, susacak gibi olduktan sonra tekrar yükseliyordu.
Alacakaranlıkta Atmaca’nın siyah ve parlak gözleri hiç kıpırdamadan genç kıza bakıyorlardı, genç kızın acınacak bir perişanlıkla çırpınan büyümüş gözlerine…
Ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmaya bizim kullandığımız kelimelerin takati yoktur…
Bazan okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi… Fakat derhal yüzümüzü yırtan, gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi gibi etrafa saçan bir çöl fırtınası oluyor, yahut bağrımıza işleyen bir bıçak haline geliyordu.
..
Son ve keskin bir çığlıktan sonra Atmaca’nın ayağa kalktığını gördüm. İki üç adım ilerledi ve klarneti bir köşeye fırlattı.
Herkes doğrulmuştu. Üzüntülü gözlerle ona bakıyorlardı. O, yüzüne büsbütün dökülen kara saçlarını eliyle geriye attı. Birdenbire çukura gitmiş gibi görünen gözlerle etrafını araştırdıktan sonra onları değirmencinin kızına dikti, uzun uzun baktı…
O dakikayı ömrümde unutamam adaşım; dışarıda fırtına arttıkça artmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler uçuyordu. Ve değirmen, azgın bir hayvan gibi homurduyor ve dönüyordu. Ve o, lambanın sönük ışığında, olduğundan daha büyük, adeta bir gölge gibi duruyordu. Gözleri genç kızın üzerindeydi. Tahammül edilmez bir acı yüzünün şeklini tanınmayacak hallere sokmuştu. Kah esmer derisini şişiren bir kan gözlerinin kenarına kadar fırlıyor, kah dişlerinin arasında ezilen dudakları bile bembeyaz oluyordu. O dudaklar ki, bir şey söylemek ister gibi kıpırdıyorlardı ve kenarları ağlayacak gibi aşağıya çekiliyordu.
Bu bakış ancak bir an kadar sürdü. Sonra gözkapakları yavaşça düştüler ve o, yere yıkılacak gibi sallandı. Fakat hemen kendisini topladı. Bir kere daha etrafına bakındı. Sanki bir imdat bekliyor gibiydi: Kendisini bu kahredici; bu parçalayıcı ağrılardan kurtaracak bir imdat… Nihayet kafasına bir şey vurulmuş gibi inledi. Gerisingeriye dönerek değirmenin öbür başına, çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye doğru atıldı.
Bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra delice bağırarak arkasından koştuk…
Heyhat adaşım, çok geçti. Atmaca yerinden fırlayan ve –iş işten geçti- demek isteyen gözlerle bize doğru geliyordu.
Sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu. Birkaç adımdan sonra sendeledi, ayaklarımızın dibine yıkıldı.
..
İşte adaşım, sana seven bir Çingene’nin hikayesi.
Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir…
Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, -söz aramızda- gene hoş şeydir.
Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.
Sabahattin ALİ
Görülecek şeydir o… Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı… Sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar… Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar…
Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır…
Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?.. Yukarıdaki tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgarı gibi uğuldar, taşların kah yükselen, kah alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır… Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdar.
Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, ama bir daha görmek istemem.
Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?
Çoook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu… Ve onu herhalde çok kucakladın… Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa..
Yahut sevgilin seni sevmiyordu… O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?.. Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?..
Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvela kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor.
Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?..
Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?
Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim…
Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisine? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?.. Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?.. Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır. Kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun… Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun…
Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz.
Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingene’ler.
Dinle adaşım, sana bir Çingene’nin aşkını anlatayım…
..
Bir gün -karların erimeye başladığı mevsimdeydi- bütün çergi, -otuza yakın kadın, erkek ve çocuk, dört beygir ve iki defa o kadar da eşek- Edremit tarafına doğru göçüyorduk.
Can sıkan ve bize hiç uymayan bir kıştan sonra ısıtıcı güneş ve yeni belirmeye başlayan yeşillikler hepimize tuhaf bir oynaklık vermişti. Sırtlarında beyaz ve kısa bir gömlekten başka bir şeyleri olmayan küçük çocuklar hiç durmadan koşuyorlar, bağırıyorlar ve şose yolunun kenarındaki hendeklerde yuvarlanıyorlardı.
Delikanlılar keman ve klarnet çalarak yürüyorlar, genç kızlar parlak sesleriyle su gibi türküler söylüyorlardı.
Ben de etrafı gözden geçirerek bir köy, bir çiftlik, yanında kalabileceğimiz bir yer araştırıyordum.
İkindiye doğru siyah zeytin ağaçlarının arasında yükselen açık renkli çınar ve kavaklar gözüme ilişti. Burası küçük bir değirmendi. Suyu bol bir çay küçük söğüt ağaçlarının arasından geçtikten sonra dar ve taş bir mecraya giriyor, oradan da dört tane tahta oluğa taksim oluyordu.
İhtiyar çınarlar çukura gömülen eski değirmenin siyah kiremitli çatısını örtüyorlar ve ön tarafındaki geniş meydanı gölgeliyorlardı.
Ağaçların hışırtısını bastıran bir gürültüyle değirmenin altından fıkırdayıp çıkan köpüklü sular iki sıra taze kavağın ortasından geçip ilerideki sazlıkta kayboluyordu.
Burada çergilemek hiç de fena değildi. Yüklü eşeklerle sık sık gelip giden köylülerden, değirmenin işlek olduğu anlaşılıyordu. Ve bir kurşun atımı ötede beyaz minaresiyle bir köy görünüyordu.
Daha çadırları kurmadan Atmaca, klarnetini alarak, kanatlarının biri açık duran kocaman kapıya yanaştı, çalmaya başladı.
İçeride sesi duyan köylüler, oraya birikerek dinliyorlardı. Değirmenci de bunların arasındaydı, beyaz sakalını karıştırarak lakayt gözlerle bakıyordu.
Bilir misin adaşım, bu köylüler tavuk ve oğlak çaldığımızı söyleyerek bizden şikayet ettikleri halde bizi gene severler.
Aralarında bir kileye yakın buğday toplayarak Atmaca’ya verdiler. Ve değirmenci buna iki çömlek de yoğurt ilave etti.
Biz bu güzel kabulden cesaret alarak, biraz ötedeki zeytin ağaçlarının arasında çadırlarımızı kurduk.
..
İşler iyi gidiyordu. Kadınlar taze söğütlerden yaptıkları sepetleri yakın köylerde satmakta güçlük çekmiyorlardı. Çalgıcılarımız yarım gün uzaktaki köylerden bile düğüne çağırılıyorlardı.
Atmaca tabii en baştaydı…
Sen bu Atmaca gibisine daha rastlamamışsındır.
Bir kere heybetli delikanlıydı: Yağız derisi, yüzüne delice dökülen simsiyah saçları ve koyu gözleri…
Sonra burnu… Uzun, sivri, ucu biraz aşağı kıvrık burnu…
Bunun için biz ona Atmaca derdik…
Başı, geniş omuzlarının üstünde bir arapatındaki gibi dik dururdu ve bir arapatı ondan daha çevik değildi…
Bütün çergilerde onun cesareti, onun güzelliği, onun çalgısı söylenirdi.
Başka Çingene’ler gibi çalmazdı o, adaşım: Bir kere nota bilirdi. Şehir mektebini okumuş, bitirmişti; sonra içliydi… Sanırdın ki, klarneti çalarken, havayı ciğerlerinden değil, doğrudan doğruya yüreğinden veriyor.
Geceleri tek başına bir ağacın dibine çekilirdi. Biz de çadırların önüne çıkıp yüzükoyun yatar, çenemizi toprağa dayayarak onu dinlerdik.
Hiçbir sevgilisi yoktu. Ne geçtiğimiz Türkmen köylerindeki al yanaklı güzeller, ne de ince dudaklı Çingene kızları onun bakışlarını bir andan fazla üzerlerinde alıkoyabilirlerdi…
Halbuki çalgı çalarken büyük gözlerde -oradaki kıvılcımları söndürmek ister gibi- bir nem belirdiğini, esmer yanaklarında -bir ateşe rastgelmiş gibi derhal kuruyan- birkaç ufak damlacığın yuvarlanmak istediğini görmüştük.
Çok konuşmaz, konuştuğu zaman da içindekilerden bize bir şey sezdirmezdi. Neler hisseder, neler düşünürdü? Onu bu dünyaya bağlayan şey neydi? Hiçbirimiz bilmezdik. Acaba birisini sevdiği için mi, yoksa hiç kimseyi sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar derinden çalıyordu?..
Ara sıra uzun müddet kaybolur, başka çergilerde dolaştığı, şehirlere inip büyük beylerin meclisine girdiği söylenirdi.
Kasabadaki efendiler ona akran muamelesi ederlerdi, fakat o davarlardan bizimle beraber koyun uğrular, düğünlerde bizimle beraber çalgı çalardı.
..
Hemen her akşam değirmenin önündeki meydanlıkta toplanıp ahenk yapıyorduk. Şimdilik bir şey anaforlamadığımız için değirmenci de memnundu. Kızıyla beraber büyük çınarın altına bir hasır atıyor, bağdaş kurup oturarak bizi dinliyordu.
Değirmencinin kızı tam bir köy güzeliydi.
Yuvarlak bir yüzü, kalın dudakları, kalçalarına kadar uzanan ince örgülü saçları vardı.
Ama yüzü hep soluktu. Etrafındaki şeylere, kendisiyle alışverişi yokmuş gibi, dümdüz bir bakışı ve dudaklarının kenarından dökülüyormuş gibi, isteksiz bir gülüşü vardı.
Bu kızcağız sakattı adaşım, küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmıştı.
Şimdi onun yerinde şalvarının beline iliştirilen boş bir yen sallanıyordu.
Ve bu onu insanlardan ayırıyordu.
Düşünebilir misin, güzel bir kızın bir kolu olmazsa bu ne demektir? Derenin üst başında çıpıl çıpıl yıkanan genç kızlara karışamıyordu. Vücudunu ve ondaki ayıbı her zaman örtmeye mecburdu.
Geceleri birbirlerinin evinde toplanıp cümbüş yapan kızlarla da birleşemezdi, çünkü ne tef çalmak, ne de parmaklarının arasına tahta kaşıklar alarak oynamak elinden gelirdi…
Belli ki onun bütün çocukluğu bitmez tükenmez bir hasretle geçmiş; belli ki zeytin dallarına sincap gibi tırmanan, birbiriyle alt alta, üst üste güreşen, değirmenin önünde erkek çocuklarla su fışkırtmaca oynayan akranlarına bir duvara yaslanarak istek dolu gözlerle bakmıştı.
Şimdi bütün bunlara alışmış görünüyordu. Başka insanların yaptığı birçok şeyleri yapmak hakkının kendisinde olmadığını biliyor ve hiçbir şey istemiyordu.
Değirmenin kapısı yanındaki taş sedire saatlerce oturup meydanda eşelenen tavuklara, yahut kocaman çınarın kıpırdayan yapraklarına yarı yumuk gözlerle bir bakışı vardı ki, adamı ağlamaklı ederdi.
Geceleri babasıyla beraber gelir, onun yanında diz çöküp oturarak bize bakardı…
..
Sözü kısa keselim adaşım, bizim mağrur ve insafsız Atmacamız, değirmencinin bu sakat kızına vuruldu.
Tavuslara, sülünlere bakmaya tenezzül etmeyen yabani kuş, kanadı kırık bir çulluğun, şikarı (avı) oldu.
Eyvah bana ki meselenin çok geç farkına vardım. Ben anladığım zaman alev saçağı sarmıştı… Yoksa çoktan çergiyi toplar, başka yere göçerdim…
Atmaca hiç kimseyle konuşmuyor, düğünlere gitmiyor, zeytinlerin altında tek başına çalıyordu. Ama geceleri çınarın altında adamakıllı coşar, gözlerini kıza diker, üfler, üflerdi…
Ve biz titrediğimizi, bağırmak, konuşmak, yahut yerlere atılıp ağlamak istediğimizi hissederdik…
Onun çalışında, bir ateş yığını etrafında haykıran ateşe tapanların, yahut batmakta olan bir gemiye çarpan dalgaların feryadı ve inleyişi vardı.
Atmaca’nın kanatları düşmüştü adaşım. Sarardıkça sararıyordu. Değirmencinin köye indiği günler kapının yanındaki taş sedirde kızla beraber oturduğunu ve tırnaklarını, parçalamak ister gibi, iki tarafındaki sert kayada gezdirdiğini görünce, bu işin böyle gitmeyeceğini anladım…
Bir gece onu çağırdım, derenin alt başına gittik, kavak fidanlarının arasına oturduk.
Çakıllarda acele acele seken sulardan ve uzaklardan gelen bir kurbağa sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu.
Atmaca önüne bakıyor, niçin çağırdığımı, ne söyleyeceğimi sormuyordu.
Elimi omuzuna koydum, gözlerini bana kaldırdı:
-Seviyorsun!..- dedim.
-Öyle…- dedi.
-Ne yapacaksın?..-
Bu sualin cevabını bulmak ister gibi gözlerini yukarıya, yıldızlı göğe çevirdi; uzun uzun baktı, birdenbire:
-Sen bizim çeribaşımızsın- dedi, -gezdiğin yerler benden çok, tecrübelerin fazla, aklın, dirayetin bütün Çingene’lerden üstündür. Sana açılmalıyım…-
Gözlerini hiç indirmeden, sanki yıldızlara anlatıyormuş gibi, söylemeye başladı:
-Onu seviyorum, ne yapacağımı da hiç düşünmedim. Sen benim sevmemin nasıl olacağını bilirsin… Ben ki, arkamdan uşaklarını koşturan konak sahibi hanımlara başımı çevirmedim; yedi köye hükmeden eşraf bana gelip: ‘Kızım senin için yataklara düştü, Çingene olduğunu unutup seni evlat gibi sineme basacağım, yalnız gel, gel de kızımızı kurtar!..’ diye yalvardılar da, gene cevap vermeden yoluma gittim; işte şimdi bu bir kolu olmayan kızı seviyorum.
Onu alamam, onu kaçıramam… Halbuki o da beni seviyor.
Bunu bana evvelisi gün ağlayarak söyledi. ‘Gel; dedim, ‘beraber kaçalım.’ Acı acı güldü, ‘Ağam,’ dedi, ‘ben senden noksanım, bana sadaka mı veriyorsun?..’ Onu nasıl sevdiğimi anlattım: ‘Bana kolunun yerine kalbini veriyorsun,’ dedim, ‘bir kalp bir koldan daha mı az değerlidir?’
-Tekrar gözyaşları boşandı: ‘Olmaz’ dedi, ‘düşün ki, her karşına çıktığımda senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle zelil etmek ister misin? Bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar babamın yanında kalayım, sen de bir daha buralara uğrama. Bana sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar gördürdün, seni ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere beni inandırmaya kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen buralardan git!..-
Atmaca burada bir nefes aldı ve gözlerini yere indirdi:
-Düşünüyorum, birleşirsek bu ikimiz için de sahiden azap olacak. Aramızda anlaşılmaz, boğucu bir havanın dolaştığını hissedeceğiz. Eğer o bana açılamaz, bana naz edemez, bana içinden geldiği gibi sarılamazsa, gözleri her zaman: ‘Ne diye gençliğini benim için nara yaktın, sana yazık değil mi?’ demek isterse, ben ne yaparım? Her sözümden, her tavrımdan alınır; kızsam ona dokunur, sevsem ona acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider…
Ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende artık kuvvet yok, akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. Mavzer kurşunu gibi çarptığını yere seren bir aşk… Senin Atmacan artık kanatlarını kımıldatacak halde değil!..-
Sustu, son sözler öyle acınacak bir tavırla ağzından dökülmüştü ki, fazla bir şey sormaya, hatta teselli etmeye kalkışmadım; ona bu halde ne söz söylenebilir, ne de o söyleneni duyardı.
Koluna girip çadıra kadar götürdüm.
İşler gittikçe sarpa sarmıştı adaşım, Atmaca’nın hali beni korkutuyordu. Fakat yapılacak hiçbir şey yoktu. Şimdilik işi oluruna bırakmaya karar vererek yattım. Bütün gece, büyük çınarın altında kollarını açarak sabırsızca bekleyen Atmaca’yı ve dudaklarının kenarında geniş bir sevinç, soluk yanaklarında görülmemiş bir pembelikle ona doğru koşan değirmencinin kızını gördüm. Fakat birbirinin kucağına atılacakları zaman şekli belli olmayan tuhaf bir cisim ikisinin arasına giriyor, bir çark gibi fırıl fırıl dönerek ve gittikçe büyüyerek onları ayırıyordu.
..
Günler, kuvvetli bir rüzgarın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi birbiri arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz, bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk. Herkes müthiş bir şeyden korkuyor gibiydi. Bütün çergiyi ağır bir durgunluk kaplamıştı.
İhtiyar ve tecrübeli Çingene karıları bildikleri afsunları okuyorlar, bütün iyi ve fena ruhları zavallı Atmaca’nın imdadına çağırıyorlardı. O, gittikçe çöken yanakları, nereye baktığı belli olmayan şaşkın gözleriyle geçerken delikanlılar başlarını yere eğiyorlar, genç kızlar ölü gibi sararan benizleri ve titreyen dudaklarıyla arkasından bakıyorlardı.
Kadın, erkek, genç, ihtiyar hiçbir şeye karar veremeyerek bekliyorduk. Sanki serseri bir rüzgar kafalarımızdan her düşünceyi silip süpürüyor, bizi şaşkın ve meyus buralarda bırakıyordu.
..
Bir gün Atmaca yanıma sokuldu.
-Bu akşam değirmende ahenk yapacağım, ben ihtiyarla konuştum!..- dedi.
Hafif yağmur çiseliyordu. Akşama kuvvetli bir yaz sağanağı gelmesi çok mümkündü. Bunu ona da söyledim.
-Değirmenin içinde çalacağım!- dedi.
-Değirmen geceleri de işliyor, o gürültüde mi?-
Tuhaf tuhaf güldü:
-Korkma!- dedi, -Klarneti o gürültüde de size duyururum. Nefesim daha o kadar kuvvetten düşmedi.-
Yağmur akşama doğru sahiden arttı. Karşı tepedeki palamut ormanına birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla oynatıyordu.
..
Hepimiz değirmenin içine dolduk. Tavlada sallanan iki tane gaz lambası etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar, tozlu kayışlar dönüyorlar, dönüyorlardı.
Hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak tavandaki kesik hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök gürültüleri bu korkunç ahengi tamamlıyordu.
Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. Sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu.
Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi: Kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmaya başlamıştı.
Adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile unutamam.
Dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgar ıslak kamçısını kerpiç duvarlarda gezdiriyordu. Yükselen sular tahta oluklardan taşıyor, haykıra haykıra yerlere dökülüyordu.
İçeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın gibi dönen kayışlar şaklıyor; birbirine geçen tahta çarkların dişleri ağlar gibi gıcırdıyordu. Ve bunların hepsini bastıran deli bir ses kah yalvarıyor, kah hiddetle kıvranıyor, susacak gibi olduktan sonra tekrar yükseliyordu.
Alacakaranlıkta Atmaca’nın siyah ve parlak gözleri hiç kıpırdamadan genç kıza bakıyorlardı, genç kızın acınacak bir perişanlıkla çırpınan büyümüş gözlerine…
Ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmaya bizim kullandığımız kelimelerin takati yoktur…
Bazan okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi… Fakat derhal yüzümüzü yırtan, gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi gibi etrafa saçan bir çöl fırtınası oluyor, yahut bağrımıza işleyen bir bıçak haline geliyordu.
..
Son ve keskin bir çığlıktan sonra Atmaca’nın ayağa kalktığını gördüm. İki üç adım ilerledi ve klarneti bir köşeye fırlattı.
Herkes doğrulmuştu. Üzüntülü gözlerle ona bakıyorlardı. O, yüzüne büsbütün dökülen kara saçlarını eliyle geriye attı. Birdenbire çukura gitmiş gibi görünen gözlerle etrafını araştırdıktan sonra onları değirmencinin kızına dikti, uzun uzun baktı…
O dakikayı ömrümde unutamam adaşım; dışarıda fırtına arttıkça artmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler uçuyordu. Ve değirmen, azgın bir hayvan gibi homurduyor ve dönüyordu. Ve o, lambanın sönük ışığında, olduğundan daha büyük, adeta bir gölge gibi duruyordu. Gözleri genç kızın üzerindeydi. Tahammül edilmez bir acı yüzünün şeklini tanınmayacak hallere sokmuştu. Kah esmer derisini şişiren bir kan gözlerinin kenarına kadar fırlıyor, kah dişlerinin arasında ezilen dudakları bile bembeyaz oluyordu. O dudaklar ki, bir şey söylemek ister gibi kıpırdıyorlardı ve kenarları ağlayacak gibi aşağıya çekiliyordu.
Bu bakış ancak bir an kadar sürdü. Sonra gözkapakları yavaşça düştüler ve o, yere yıkılacak gibi sallandı. Fakat hemen kendisini topladı. Bir kere daha etrafına bakındı. Sanki bir imdat bekliyor gibiydi: Kendisini bu kahredici; bu parçalayıcı ağrılardan kurtaracak bir imdat… Nihayet kafasına bir şey vurulmuş gibi inledi. Gerisingeriye dönerek değirmenin öbür başına, çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye doğru atıldı.
Bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra delice bağırarak arkasından koştuk…
Heyhat adaşım, çok geçti. Atmaca yerinden fırlayan ve –iş işten geçti- demek isteyen gözlerle bize doğru geliyordu.
Sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu. Birkaç adımdan sonra sendeledi, ayaklarımızın dibine yıkıldı.
..
İşte adaşım, sana seven bir Çingene’nin hikayesi.
Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir…
Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, -söz aramızda- gene hoş şeydir.
Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.
Sabahattin ALİ
Seni Bırakıyorum
seni bırakıyorum
seni bırakıyorum
duvarlarda kurutulan anemon ellerimle
içimdeki sulara
içimdeki sazlıklara
içimdeki bataklıklara
seni bırakıyorum
seni bırakıyorum kendine kapanmış
kollarımın anarşik güzelliğiyle
içimdeki yosun yeşili sulara
içimdeki tehlikeli kıyılara
içimdeki siyah ışığa
seni bırakıyorum
seni yatıracağım ellerimde
bir ıhlamur yaprağı gibi
seni yatıracağım göğüslerimde
menekşeler gibi
seni yatıracağım gözlerimde
bir yağmur suyu gibi...
Lale Müldür
Çocukların uçurtmalarına benziyorsun
Çocukların uçurtmalarına benziyorsun
Biliyor musun...
Rüzgârı hiç dinmeyen bir mavilikte
Güneşli sular gibi gülümsüyor yüzün.
Ve ben çok aşağılarda
Katı ülkesinde toprağın
Tutulmuş heyecanına
Titreyerek izliyorum süzülüşünü...
Bir hazin hızla uzaklaşıyor her şey . . .
Şükrü Erbaş
Biliyor musun...
Rüzgârı hiç dinmeyen bir mavilikte
Güneşli sular gibi gülümsüyor yüzün.
Ve ben çok aşağılarda
Katı ülkesinde toprağın
Tutulmuş heyecanına
Titreyerek izliyorum süzülüşünü...
Bir hazin hızla uzaklaşıyor her şey . . .
Şükrü Erbaş
29 Nisan 2012
Rahatı Kaçan Ağaç
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın.
Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsim, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı.
Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.
Melih Cevdet Anday
İş Olsun Diye
Bütün güzel kadınlar zannettiler ki;
Aşk üstüne yazdığım her şiir,
Kendileri için yazılmıştır.
Ben ise daima üzüntüsünü çektim,
Onları iş olsun diye yazdığımı bilmenin...
Melih Cevdet Anday
Aşk üstüne yazdığım her şiir,
Kendileri için yazılmıştır.
Ben ise daima üzüntüsünü çektim,
Onları iş olsun diye yazdığımı bilmenin...
Melih Cevdet Anday
Üç Kez Seni Seviyorum Diye Uyandım
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut almış başını gidiyordu görüyordum
Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün
Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum
Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün
Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum
Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun
İlhan Berk
Ayrığın Yüreği
En küçük birşeyden çoşardı
Mesela bir kuş uçmasın Kızılırmak'a doğru
Köklerine su yürümüş gibi sevinirdi.
Bir bulut geçsin üstünden
Ayrıklıktan çıkardı.
Dünyayı, derdi, dünyayı
Hiç birşeye değişmem.
Şimdi yaşamak istemiyor.
İlhan Berk
Mesela bir kuş uçmasın Kızılırmak'a doğru
Köklerine su yürümüş gibi sevinirdi.
Bir bulut geçsin üstünden
Ayrıklıktan çıkardı.
Dünyayı, derdi, dünyayı
Hiç birşeye değişmem.
Şimdi yaşamak istemiyor.
İlhan Berk
Yalnızca Kanatlarına Güven
sırt çantalı bir duman gibi
bir melekle çarpışan kelebeğin kanadından dökülen toz
bir çağlayanda sürüklenen bir dal parçası gibi
istemediğimiz yerlere giderse aşkımız
sevgilim
yalnızca kanatlarına güven
kendi yarattığımız boşluğun ucunda
sıkı sıkı tuttuğumuz bir kapı koludur yaşam
ve aşk, en derin kuyumuza düşen keman
yürüdüğümüz yollar daralırken
çökerken altımızdaki merdivenler
sevgilim
yalnızca kanatlarına güven
sevdalılar bilir
bir kuş yağmurudur ilkbahar
sevmeyi beceremeyenlerin koyduğu yasaklar
çözülüp gider çocuk gölgelerinde yazın
ve ağzımızın içinde dağılır aşk
sapsarı bir şeker gibi erirken sonbahar
bitmeyen bir kıştan söz açılırsa sevgilim
sevgilim
yalnızca kanatlarına güven
elimi uzattığımda sana gemileri göstermek için
dümende kan kokusuyla bayılmış bir kaptan
ateşin yüreğine sürüklenen bir ülke ufukta
ve çekirge sürüleri yolcu bavullarından çıkan
sevgilim
dökülürken tüyleri
savaş uçaklarına çarpan güvercinlerin
her gün değişen atlasların içinde tara saçlarını
ve yalnızca kanatlarına güven
götürürlerse bir gün beni ellerim iplerle bağlı
şiirlerimin bilmediği yerlere ve hiç kimsenin
alnımdan fırlayacak göçmen bir kuş gibi dur
dünyanın paslanmış sırtında
ve bensizliğe havalanırken
korkma sevgilim
sevgilim
yalnızca kanatlarına güven
Akgün Akova
Seni Düşündüğüm Türkü?
Benim bir canla sevip bin özlemle andığım,
Bari gölgeni bırak bana
Su çiçeklerinin en güzel yanları budur,
Giderken gölgelerini verirler suya
Benim bir canla sevip bin özlemle andığım,
Bari gölgeni bırak bana
Su çiçeklerinin en güzel yanları budur,
Giderken gölgelerini verirler suya.
Güz akşamları dal kıpırdamazken,
Suda halkalanan gözleridir
Sen de gölgeni bırak bana.
Gönlümün bin güzelliğiyle inanıp sevdiğim,
Güzelliğini burada ince ince aratma.
Bir kıyıya, bir gün inen fırtına gibi
Birdenbire bir şeyler bırak.
Birşeyleri soğut, birşeyleri yak,
Dağıt birşeyleri, birşeyleri kur.
Kendini hiç yokmuşsun gibi bırakma
Kafamın her yanıyla bir şeyler öğrendiğim,
Sonsuza uzanan sevinç, güzele vurgun tasa
En azından bin yılda arayıp bulduğum,
Bana aşk şiirleri yazdırma artık
Beni burada gölgen gibi bırakma
Afşar Timuçin
Bari gölgeni bırak bana
Su çiçeklerinin en güzel yanları budur,
Giderken gölgelerini verirler suya
Benim bir canla sevip bin özlemle andığım,
Bari gölgeni bırak bana
Su çiçeklerinin en güzel yanları budur,
Giderken gölgelerini verirler suya.
Güz akşamları dal kıpırdamazken,
Suda halkalanan gözleridir
Sen de gölgeni bırak bana.
Gönlümün bin güzelliğiyle inanıp sevdiğim,
Güzelliğini burada ince ince aratma.
Bir kıyıya, bir gün inen fırtına gibi
Birdenbire bir şeyler bırak.
Birşeyleri soğut, birşeyleri yak,
Dağıt birşeyleri, birşeyleri kur.
Kendini hiç yokmuşsun gibi bırakma
Kafamın her yanıyla bir şeyler öğrendiğim,
Sonsuza uzanan sevinç, güzele vurgun tasa
En azından bin yılda arayıp bulduğum,
Bana aşk şiirleri yazdırma artık
Beni burada gölgen gibi bırakma
Afşar Timuçin
28 Nisan 2012
Bana Yalan Söylediler Issız Adam
Bir aleme indim yalnız,
Yerde toprak, gökte yıldız.
Bir yan susuz bir yan deniz.
İki el, bir baş verdiler,
Bir çift göz ağlar da güler.
Dört bir yanda benim gibiler.
Doğru söz içinmiş diller,
İşte kalbin sev dediler.
Bana yalan söylediler,
Bana yalan söylediler;
Kaderden bahsetmediler.
Varsın böyle geçsin ömrüm,
Neşeyle dolsun bari her günüm.
Hani benim sevdiklerim?
Hani gönül verdiklerim?
Hasret gider, ben giderim.
Öyle Yukarıdan Değil
Arada sırada ve uzaklarda,
kendi mezarında bir banyo yapmak gerek.
Şüphesiz, her şey çok iyi,
her şey çok kötü, şüphesiz.
Yolcular gelip geçiyor,
büyüyor çocuklar ve sokaklar,
sonunda alıyoruz dükkanda
tek başına ağlayan o gitarı.
Her şey çok iyi, her şey çok kötü.
Bardaklar doluyor ve tekrar
boşalıyor, doğal olarak
ve bazen tan vaktinde
ölüyorlar sırra kadem basarak.
Bardaklar ve içenler.
O kadar büyüdük ki artık
selam vermiyoruz komşumuza
ve öyle çok kadın seviyor ki bizi
anlamıyoruz bile nasıl olduğunu.
Ne güzel elbiselerimiz var!
Ne önemli düşüncelerimiz!
Portakal rengi olduğuna inanan
sarı bir adam tanıdım
ve bir siyahi, sarışın giysiler içinde.
Öyle şeyler, öyle şeyler görülüyor ki.
Kusursuz beyefendilerin şölen
verdiği hırsızlar gördüm,
İngilizce oluyordu tüm bunlar.
Ve onurlular, açlar gördüm,
çöplüklerde ekmek ararlar.
Kimsenin inanmadığını biliyorum bana.
Kendi gözlerimle gördüm bunları ama.
Kendi mezarında bir banyo yapmak gerek
arada, ve o kapanmış topraktan,
aşağıdan bakmak şu gurura.
O zaman öğrenilir tartmak.
Konuşmak öğrenilir, var olmak.
Belki bu kadar çılgın olmayız o zaman,
bu kadar ihtiyatlı olmayız belki.
Ölmeyi öğreniriz.
Çamur olmayı, gözleri olmamayı.
Unutulmuş bir isim olmayı.
Bazı büyük şairler var,
kapılardan geçmezler,
ve bazı işadamları,
yokluğu hatırlamazlar.
Kadınlar var
gözü soğandan yaşarmamış,
daha neler var, neler,
böyleler ama böyle olmayacaklar.
İsterseniz inanmayın bana.
Sadece bir şey öğretmek istedim size.
Hayat profesörüyüm ben,
serseri öğrencisi ölümün
ve bildiklerim eğer, işinize yaramıyorsa,
hiçbir şey demedim size; her şeyden başka.
Pablo Neruda
Saklı Ceylan
Cheng bölgesinde bir oduncu kırda otların arasında ürkmüş bir ceylan bulmuş ve öldürmüş. Başkaları gelip bulmasın diye de, ormana gömüp üzerini yapraklar ve dallarla kapamış. Bir süre sonra sakladığı yeri unutunca tüm bunların bir düş olduğuna inanmış. Ve bunu, sanki bir düşmüş gibi, herkese anlatmaya başlamış. Anlattıklarını dinleyenlerden bir tanesi ormana saklı ceylanı aramaya gitmiş ve bulmuş. Ceylanı evine götürüp karısına şöyle demiş:
― Bir oduncu düşünde bir ceylanı öldürüp nereye gömdüğünü unutmuş, ben de bugün gidip onu buldum. Adamın rüyaları gerçekten de çıkıyor.
― Bence düşünde bir ceylan öldüren bir oduncu gören sensin. –demiş karısı. ― Nasıl oduncu olduğunu düşünürsün? Ve madem ki ceylan burada, rüyaları gerçek çıkan da sensin.
― Ceylanı bir düşte bulduğumu varsaydıktan sonra -diye yanıtlamış koca- benim düşümde ya da onun düşünde olmasının ne önemi var?
O gece oduncu, aklı hâlâ ceylan meselesiyle meşgul, evine dönmüş ve bu sefer gerçekten de düşünde ceylanı sakladığı yeri ve onu bulan adamı görmüş. Şafak vakti adamın evine gittiğinde öldürüp sakladığı ceylan da orada yerde yatıyormuş. Adamla epey tartışmışlar ve sonundan meseleyi çözmesi için yörenin hakimine gitmişler. Hakim oduncuya şöyle demiş:
― Gerçekten bir ceylan öldürdün ve bunun düş olduğuna inandın. Sonra gerçekten bir düş gördün ve düşünün gerçek olduğuna inandın. Bu adam ise ceylanı ormanda buldu ve şimdi sana inanmıyor, seninle tartışıyor. Ama karısı da kocasının düşünde başkasının öldürdüğü bir ceylanı bulduğunu gördüğünü düşünüyor. O halde, gerçekte kimse bir ceylan öldürmedi. Ama ortada da gerçekten bir ceylan var; bu durumda en iyisi onu eşit olarak bölüşmeniz.
Olay Kral Cheng’in kulağına kadar gitmiş, vakayı duyan Kral Cheng şöyle demiş:
― Sakın bu hakim, ceylanı düşünde paylaştırmış olmasın?
Lao Tse (İ.Ö. 300 civarı)
― Bir oduncu düşünde bir ceylanı öldürüp nereye gömdüğünü unutmuş, ben de bugün gidip onu buldum. Adamın rüyaları gerçekten de çıkıyor.
― Bence düşünde bir ceylan öldüren bir oduncu gören sensin. –demiş karısı. ― Nasıl oduncu olduğunu düşünürsün? Ve madem ki ceylan burada, rüyaları gerçek çıkan da sensin.
― Ceylanı bir düşte bulduğumu varsaydıktan sonra -diye yanıtlamış koca- benim düşümde ya da onun düşünde olmasının ne önemi var?
O gece oduncu, aklı hâlâ ceylan meselesiyle meşgul, evine dönmüş ve bu sefer gerçekten de düşünde ceylanı sakladığı yeri ve onu bulan adamı görmüş. Şafak vakti adamın evine gittiğinde öldürüp sakladığı ceylan da orada yerde yatıyormuş. Adamla epey tartışmışlar ve sonundan meseleyi çözmesi için yörenin hakimine gitmişler. Hakim oduncuya şöyle demiş:
― Gerçekten bir ceylan öldürdün ve bunun düş olduğuna inandın. Sonra gerçekten bir düş gördün ve düşünün gerçek olduğuna inandın. Bu adam ise ceylanı ormanda buldu ve şimdi sana inanmıyor, seninle tartışıyor. Ama karısı da kocasının düşünde başkasının öldürdüğü bir ceylanı bulduğunu gördüğünü düşünüyor. O halde, gerçekte kimse bir ceylan öldürmedi. Ama ortada da gerçekten bir ceylan var; bu durumda en iyisi onu eşit olarak bölüşmeniz.
Olay Kral Cheng’in kulağına kadar gitmiş, vakayı duyan Kral Cheng şöyle demiş:
― Sakın bu hakim, ceylanı düşünde paylaştırmış olmasın?
Lao Tse (İ.Ö. 300 civarı)
Taktik ve Strateji
Benim taktiğim
sana bakmak
nasıl olduğunu öğrenmek
nasılsan öyle sevmek seni
benim taktiğim
seninle konuşmak
seni dinlemek
aramızda kelimelerden
yıkılmaz bir köprü kurmak
benim taktiğim
senin anılarına karışmak
nasıl ve ne sebeple
bilmiyorum ama
seninle karışmak
benim taktiğim
samimi olmak ve
senin de samimi olduğunu bilmek
seninle hiç -mış gibi
yapmamak, bu sayede
aramızda bir perdeye
ya da uçurumlara
izin vermemek
stratejim ise
taktiğimden biraz farklı
çok daha derin
çok daha basit
stratejim
nasıl ve ne sebeple
hiç bimiyorum ama
sonunda beni yanında
isteyeceğin o günü beklemek.
Mario Benedetti
sana bakmak
nasıl olduğunu öğrenmek
nasılsan öyle sevmek seni
benim taktiğim
seninle konuşmak
seni dinlemek
aramızda kelimelerden
yıkılmaz bir köprü kurmak
benim taktiğim
senin anılarına karışmak
nasıl ve ne sebeple
bilmiyorum ama
seninle karışmak
benim taktiğim
samimi olmak ve
senin de samimi olduğunu bilmek
seninle hiç -mış gibi
yapmamak, bu sayede
aramızda bir perdeye
ya da uçurumlara
izin vermemek
stratejim ise
taktiğimden biraz farklı
çok daha derin
çok daha basit
stratejim
nasıl ve ne sebeple
hiç bimiyorum ama
sonunda beni yanında
isteyeceğin o günü beklemek.
Mario Benedetti
İletişim
Adam : Canın bir şeye sıkılmış gibi? Bir şey mi oldu?
Kadın : Bir şey yok. Lütfen kafanda tuhaf şeyler kurup durma.
Kısa bir sessizlik.
Adam: Söylediğim bir şey yüzünden mi?
Kadın: Hayır.
Adam: Söylemediğim bir şey yüzünden mi?
Kadın: Hayır.
Adam: Yaptığım bir şey yüzünden mi?
Kadın: Hayır.
Adam: Yapmadığım bir şey yüzünden mi?
Kadın: Hayır.
Uzun bir sessizlik. Derin bir nefes alıp kelimeleri dikkatle seçerek
Adam: Hiç söylememem ya da yapmamam gerekirken ya da en azından senin duygularını da dikkate alarak başka bir şekilde yapmam ya da söylemem gerekirken kendi bildiğim gibi yaptığım bir şeyle ilgili yanlışlıkla söylediğim bir şey yüzünden mi ?
Kadın: Evet öyle bir şey. Ama yeter artık. Kapatalım bu konuyu.
Pablo Urbanyi
Tango
Adam aşık olduğu kadını unutmak için içiyordu, kadın içen adamı unutmak için aşık oluyordu.
Mario Goloboff
Mario Goloboff
27 Nisan 2012
Oysa aşk, biz kadınlar için, hayatın kendisidir
SAŞA: Erkeklerin anlayamayacağı pek çok şey var. Zavallı bir başarısız, başarılı bir adamdan daha kolay girebilir bir genç kızın yüreğine. Çünkü her genç kızın yüreğinde gerçek bir aşk duygusu yatar. Anlıyor musun; gerçek bir aşk! Erkeklerin başlıca sorunu işleridir, aşk üçüncü derecede bir şeydir onlar için. Kadınla konuşmak, onunla bahçede dolaşmak, hoşça bir zaman geçirmek ve onun mezarında ağlamak… İşte bir erkeğin aşktan anladığı. Oysa aşk, biz kadınlar için, hayatın kendisidir. Bir kadın “seni seviyorum” diyorsa, bu, “senin tasalarını gidermek istiyorum, seninle dünyanın öbür ucuna nasıl gidebileceğimizi tasarlıyorum, eğer sen cehenneme gideceksen ben de seninle cehenneme geleceğim” demektir. Sözgelimi, bütün bir gece senin notlarını temize çekmek, ya da kimse uyandırmasın diye sabaha kadar sana gözcülük etmek, seninle yüzlerce kilometre yürümek büyük mutluluk olurdu benim için. Üç yıl önce harman zamanıydı; güneşten yanmış, yorgun ve toz içinde bize geldiğini, içecek bir şey istediğini anımsıyorum. Getirdiğim şeyi içmiş, sonra da vurulmuş gibi uyuyup kalmıştın divanda. Yarım gün uyudun orada, ve ben bütün bu süre boyunca sana gözcülük ettim. Ne kadar hoşlanmıştım bundan! Aşk kendisi için harcanan emek oranınca güzeldir, yani, anlıyor musun, o kadar güçlü duyulur…
İvanov III. Perde, Sahne XI
Anton Çehov, Bütün Oyunları I
İvanov III. Perde, Sahne XI
Anton Çehov, Bütün Oyunları I
Ben Yokum
Eğer türkümü kesmemi diliyorsan
Yüreğin kanatlanıyorsa eğer
Yüzüne bir daha bakmam
Bir yana çekilir yolumu değiştiririm
Senin olsun bunca geçtiğin yollar
Bir başına mutlu kal bahçende
Çiçeklerini ayıkla, örgünü ör
Ben yokum
Eğer sularını köpürtüp delirtiyorsa kayığım
Ben yokum kayığım yok...
R.Tagore
Çöller
sevmek ve sevilmek için.
Ne yazık ki yaşamım
sevgisiz geçti nerdeyse.
Bu nedenle bağışlamayı öğrendim:
Aştığım çölleri bile
Hiç küçümsemiyorum.
Yalnızca soruyorum onlara
şaşkın gözlerle:
Ne bahçeler olmaya doğmuştunuz kim bilir?
Blaga Dimitrova
Asla Uğraşma Aşkını Anlatmaya
Asla uğraşma aşkını anlatmaya,
Aşk varolur yalnızca dile gelmeden;
Nasıl hareket ederse soylu rüzgâr
Sessizce, görünmeden.
Anlattım aşkımı, anlattım aşkımı,
Anlattım ona tüm yüreğimdekileri;
Titreyerek dehşetli korkularla, buz gibi,
Ah! yanımdan ayrıldı.
Uzaklaştıktan az sonra benden,
Bir gezgin onu elde etti,
Sessizce, görünmeden:
Ah, bu inkâr edilemezdi.
William Blake
Aşk varolur yalnızca dile gelmeden;
Nasıl hareket ederse soylu rüzgâr
Sessizce, görünmeden.
Anlattım aşkımı, anlattım aşkımı,
Anlattım ona tüm yüreğimdekileri;
Titreyerek dehşetli korkularla, buz gibi,
Ah! yanımdan ayrıldı.
Uzaklaştıktan az sonra benden,
Bir gezgin onu elde etti,
Sessizce, görünmeden:
Ah, bu inkâr edilemezdi.
William Blake
Bu Gece En Hüzünlü Şiiri Yazabilirim
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu
Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta
Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.
Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece
Kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında
Sevdi beni o ben de bir ara onu sevdim
O durgun, iri gözler sevilmez miydi ama
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yokluğunu düşünüp, yitmesine yanmakla
Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi.
Ota düşen çiy gibi, düşmekle şiir cana
Ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa.
Gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana
Hepsi bu. uzaklarda şarkı söylüyor biri.
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca
Gözlerim arar onu, yaklaştırmak ister gibi
Yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana
Artık sevmiyorum ya nasıl, nasıl sevmiştim
Sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona
Ellere yar olur. öpmemden önceki gibi.
O ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla
Artık sevmiyorum ya severim belki yine
Ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda
Böyle gecelerde kollarıma aldım çünkü
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca
Belki bana verdiği son acıdır bu acı
Belki son şiirdir bu yazdığım şiir ona
Pablo Neruda
Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu
Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta
Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.
Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece
Kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında
Sevdi beni o ben de bir ara onu sevdim
O durgun, iri gözler sevilmez miydi ama
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yokluğunu düşünüp, yitmesine yanmakla
Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi.
Ota düşen çiy gibi, düşmekle şiir cana
Ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa.
Gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana
Hepsi bu. uzaklarda şarkı söylüyor biri.
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca
Gözlerim arar onu, yaklaştırmak ister gibi
Yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana
Artık sevmiyorum ya nasıl, nasıl sevmiştim
Sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona
Ellere yar olur. öpmemden önceki gibi.
O ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla
Artık sevmiyorum ya severim belki yine
Ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda
Böyle gecelerde kollarıma aldım çünkü
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca
Belki bana verdiği son acıdır bu acı
Belki son şiirdir bu yazdığım şiir ona
Pablo Neruda
Duyumsadığım Her Şeye
Duyumsadığın her şeye
En küçük önemi ver.
Söylemişti sensiz yaşayamayacağını
Unutma bunu, yeniden rastlarsan ona
Tanıyacaktır seni.
Bana bir iyilik yap, bu kadar çok sevme beni
Son kez sevildiğimde
Duymamıştım en küçük bir sevinç bile.
Bertolt Brecht
En küçük önemi ver.
Söylemişti sensiz yaşayamayacağını
Unutma bunu, yeniden rastlarsan ona
Tanıyacaktır seni.
Bana bir iyilik yap, bu kadar çok sevme beni
Son kez sevildiğimde
Duymamıştım en küçük bir sevinç bile.
Bertolt Brecht
Yalnız
Biz hepimiz tarifsiz yalnızlıklar içindeyiz,
Çünkü derinliğimiz bilinmez başkasınca,
Duyulmaz sesimiz seslensek de bir dosta,
Büyür içerlere doğru benliğimiz.
Çoktan bırakılmış tanıdıklar gecemizde
Yürürüz bu dar çevrenin ortasından.
Soluk yüzleri düşlerimizde ağaran
Onlar ki kuytu sokaklar gibidir çok zaman
Bilmeyiz sırlarını o kadar geçeriz de.
Başkaları ne halde bilmeyiz hiçbirimiz.
Sayan kim komşusunun dilsiz gözyaşlarını?
Gören kim gecede pencereye dayalı,
Dalgın kendi aleminde sessiz ağladığını?
Biz hepimiz tarifsiz yalnızlıklar içindeyiz.
Dagmar Nick
Çünkü derinliğimiz bilinmez başkasınca,
Duyulmaz sesimiz seslensek de bir dosta,
Büyür içerlere doğru benliğimiz.
Çoktan bırakılmış tanıdıklar gecemizde
Yürürüz bu dar çevrenin ortasından.
Soluk yüzleri düşlerimizde ağaran
Onlar ki kuytu sokaklar gibidir çok zaman
Bilmeyiz sırlarını o kadar geçeriz de.
Başkaları ne halde bilmeyiz hiçbirimiz.
Sayan kim komşusunun dilsiz gözyaşlarını?
Gören kim gecede pencereye dayalı,
Dalgın kendi aleminde sessiz ağladığını?
Biz hepimiz tarifsiz yalnızlıklar içindeyiz.
Dagmar Nick
Çiçeğimde Gizliyorum Kendimi
Göğsünde taşıdığın, habersizce,
Beni de taşıdığından kuşku duymadan-
Ve melekler biliyor ötesini.
Çiçeğimde gizliyorum kendimi.
Vazonda soldukça,
Benim yerime hissediyorsun, kuşku duymadan
Neredeyse bir kimsesizliği.
Emily Dickinson
Elveda
Elvada diyor çiçekler bana,
Başlarını eğiyorlar aşağı,
Yarin yüzünü ve baba ocağını
Ebeddiyen görmeyeceğim bir daha.
Sevgili ne! Ne çıkar!
Gördüm bunları,dünyayı gördüm
Üzerimde mezar ürpertisi kıpırdıyor,
Yeni bir okşayış gibi benimsiyorum.
Bütün yaşamı kenardan gülümsemeyle
Geçerken bu yüzden öğrendim
Daima,daima şunu söylerim,
Bu dünyada bir eşi vardır her şeyin.
Nasıl olsa gelir bir başkası,
Gideni geri getirmez keder,
Kalan sevgiliye son şarkısı,
Yeni gelen daha güzel ezgiler söyler.
Ve dinler şarkıyı sessizlikte
Ellere yar olan sevgili,
Bir gün anımsar beni belki de
Anımsar gibi eşşiz bir çiçeği.
Sergey Yesenin
Başlarını eğiyorlar aşağı,
Yarin yüzünü ve baba ocağını
Ebeddiyen görmeyeceğim bir daha.
Sevgili ne! Ne çıkar!
Gördüm bunları,dünyayı gördüm
Üzerimde mezar ürpertisi kıpırdıyor,
Yeni bir okşayış gibi benimsiyorum.
Bütün yaşamı kenardan gülümsemeyle
Geçerken bu yüzden öğrendim
Daima,daima şunu söylerim,
Bu dünyada bir eşi vardır her şeyin.
Nasıl olsa gelir bir başkası,
Gideni geri getirmez keder,
Kalan sevgiliye son şarkısı,
Yeni gelen daha güzel ezgiler söyler.
Ve dinler şarkıyı sessizlikte
Ellere yar olan sevgili,
Bir gün anımsar beni belki de
Anımsar gibi eşşiz bir çiçeği.
Sergey Yesenin
Kalbim Unutacağız Onu
Kalbim, unutacağız onu,
Bu gece, sen ve ben.
Ben ışığı unutayım,
Onun sıcaklığını sen.
Unuttuğun vakit, söyle bana,
Ola ki düşüncem donar.
Acele et, oyalanırken sen,
Hatırlayabilirim onu tekrar.
Emily Dickinson
Bu gece, sen ve ben.
Ben ışığı unutayım,
Onun sıcaklığını sen.
Unuttuğun vakit, söyle bana,
Ola ki düşüncem donar.
Acele et, oyalanırken sen,
Hatırlayabilirim onu tekrar.
Emily Dickinson
Reading Zindanı Baladı
I
Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!
Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.
Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.
(…)
V
Yasaların yargısı doğru mudur
Ya da yanlış mıdır bunu bilemem;
Bildiğim tek şey bu hapishanede
Demir gibi sağlamdır tüm duvarlar,
Bir yıl kadar uzundur her geçen gün
Yıl bitmek bilmez, uzadıkça uzar.
Kabil'in Habil'i öldürdüğü
Günden beri hiç dinmedi acılar
Çünkü insanların insanlar için
Koymuş olduğu bütün yasalar
Tıpkı adaletsiz bir kalbur gibi
Taneyi eleyip samanı tutar.
Bildiğim başka bir şey daha var
-Ki bilmeli benim gibi herkes de-
İnsanın kardeşlerine ettiğini
İsa Efendimiz görmesin diye
Utanç tuğlalarıyla, parmaklıklarla
Örüldü yapılan her hapishane.
Parmaklıklar güneşi engelledi,
Kararttılar tatlı ay ışığını,
Cehennemi böyle ört bas ettiler
Yaptıkları bütün iğrenç şeyleri
İnsanoğlundan, tanrının oğlundan
Gizlemeyi ustaca başardılar.
Zehirli otlar gibi kötülükler
Büyür hapishanenin havasında,
Yok olur burada harcanıp gider
İyi olan ne varsa insanda:
Kapıyı tutar soluk bir keder
Umutsuzluk bekçiliğini yapar.
Oscar Wilde
Çeviri: Tozan ALKAN
Senin Bir Ceylan Gibi O Mahsun Bakışını
Senin bir ceylan gibi o mahzun bakışını
Ve ne varsa,öylesine yürekten sevdiğim o bakışta
Unutmadım,üst üste yığılan hüzünlü yıllarda
Fakat görüntün,zihnimde gitgide dumanlandı
Gün gelir,yürekte hüzün de söner artık;
Ne mutluluğun,ne acıların olduğu bir yerde
Düşler de anımsayışlar da silinir gitgide
Kalır sadece,her şeyi bağışlatan bir uzaklık
Ivan Bunin
Ve ne varsa,öylesine yürekten sevdiğim o bakışta
Unutmadım,üst üste yığılan hüzünlü yıllarda
Fakat görüntün,zihnimde gitgide dumanlandı
Gün gelir,yürekte hüzün de söner artık;
Ne mutluluğun,ne acıların olduğu bir yerde
Düşler de anımsayışlar da silinir gitgide
Kalır sadece,her şeyi bağışlatan bir uzaklık
Ivan Bunin
Bir Zamanlar Ve Şimdi
O zamanlar henüz duvağının çevresinde oynarken,
Sana bir çiçek gibi tutkunken
Kalbimi ince titreyişlerle saran
Her seste kalbini duyarken senin,
İnançla ve özlemle henüz
Zengin,senin gibi,resminin önünde dururken,
Yerini gözyaşlarım için
Bir dünya aşkım için buluken.
O zamanlar kalbim henüz güne dönerken
Sanki o duyarmışçasına sesini,
Ve yıldızları kalbimin kardeşi sayarken
Ve baharı Tanrı'nın ahengi,
O zamanlar,koruyu titreten rüzgarda
Henüz senin ruhun,senin sevinç ruhun
Kalbin sessiz dalgalarında kıpırdarken,
İşte o zamanlar altın gibi günler sarardı beni.
Yok şimdi,beni yetiştiren,doyuran
Yok şimdi o genç dünya,
Bu, bir zamanlar yeri,göğü dolduran bağır,
Ölü ve cılız bir anızlık gibi;
Ah! Bahar benim derdimi okuyor
Hala,eskisi gibi,şen,teselli edici bir türkü,
Ama yok artık hayatımın sabahı,
Kalbimin baharı soldu benim.
Sonsuza kadar acı çekecek o en sevimli sevgili,
Bizim sevdiğimiz şey,bir gölgeden başkası değil,
Gençliğin altın düşleri öldüğünden
Öldü benim içinde sevimli tabiat;
Neşeli günlerde anlamamıştın
Yurdunun sana böylesine uzak olduğunu,
Zavallı kalbim onu hiç öğrenmeyeceksin sen
Eğer sana yetmiyorsa bu tek düşü.
Friedrich Hölderlin
Sana bir çiçek gibi tutkunken
Kalbimi ince titreyişlerle saran
Her seste kalbini duyarken senin,
İnançla ve özlemle henüz
Zengin,senin gibi,resminin önünde dururken,
Yerini gözyaşlarım için
Bir dünya aşkım için buluken.
O zamanlar kalbim henüz güne dönerken
Sanki o duyarmışçasına sesini,
Ve yıldızları kalbimin kardeşi sayarken
Ve baharı Tanrı'nın ahengi,
O zamanlar,koruyu titreten rüzgarda
Henüz senin ruhun,senin sevinç ruhun
Kalbin sessiz dalgalarında kıpırdarken,
İşte o zamanlar altın gibi günler sarardı beni.
Yok şimdi,beni yetiştiren,doyuran
Yok şimdi o genç dünya,
Bu, bir zamanlar yeri,göğü dolduran bağır,
Ölü ve cılız bir anızlık gibi;
Ah! Bahar benim derdimi okuyor
Hala,eskisi gibi,şen,teselli edici bir türkü,
Ama yok artık hayatımın sabahı,
Kalbimin baharı soldu benim.
Sonsuza kadar acı çekecek o en sevimli sevgili,
Bizim sevdiğimiz şey,bir gölgeden başkası değil,
Gençliğin altın düşleri öldüğünden
Öldü benim içinde sevimli tabiat;
Neşeli günlerde anlamamıştın
Yurdunun sana böylesine uzak olduğunu,
Zavallı kalbim onu hiç öğrenmeyeceksin sen
Eğer sana yetmiyorsa bu tek düşü.
Friedrich Hölderlin
Kaldırım Çiçeği
Nasılsa kaldırımda bitmiş bir çiçeğim,
Nasılsa kaldırımda bitmis bir çiçek o
Tozları, sesten, ilgisizlikten bunaldığım bir gün
Tuttum aşık oluverdim
Ben kaldırımın bir ucunda,
Tâ öteki ucunda o
Cesare Pavese
Nasılsa kaldırımda bitmis bir çiçek o
Tozları, sesten, ilgisizlikten bunaldığım bir gün
Tuttum aşık oluverdim
Ben kaldırımın bir ucunda,
Tâ öteki ucunda o
Cesare Pavese
Ölüm Gelecek Ve Senin Gözlerine Bakacak
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak-
sabahtan akşama dek,uykusuz,
sağır,eski bir pişmanlık
ya da anlamsız bir ayıp gibi
ardını bırakmayan bu ölüm.
Bir boş söz,bir kesik çığlık,
bir sessizlik olacak gözlerin:
Böyle görünür her sabah
yalnız senin üzerinde
kıvrımlar yansıtırken aynada.
Hangi gün ey sevgili umut,
bizler de öğreneceğiz senin
yaşam olduğunu,hiçlik olduğunu.
Herkese bir bakışı var ölümün.
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.
Bir ayıba son verir gibi olacak,
belirmesini görür gibi
aynada ölü bir yüzün,
dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.
O derin burgaca ineceğiz sessizce.
Cesare Pavese
sabahtan akşama dek,uykusuz,
sağır,eski bir pişmanlık
ya da anlamsız bir ayıp gibi
ardını bırakmayan bu ölüm.
Bir boş söz,bir kesik çığlık,
bir sessizlik olacak gözlerin:
Böyle görünür her sabah
yalnız senin üzerinde
kıvrımlar yansıtırken aynada.
Hangi gün ey sevgili umut,
bizler de öğreneceğiz senin
yaşam olduğunu,hiçlik olduğunu.
Herkese bir bakışı var ölümün.
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.
Bir ayıba son verir gibi olacak,
belirmesini görür gibi
aynada ölü bir yüzün,
dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.
O derin burgaca ineceğiz sessizce.
Cesare Pavese
Bilmiyorum, Yaşamakta mısın Öldün mü?
Dünyada bir yerlerde bulabilir miyim seni
Yoksa,akşamın yaslı karanlığında
Bir ölüyü mü düşünmeli...
Her şey senin için:Gün boyunca dualarım.
Uyuşturan ateşi uykusuz gecelerin;
Şiirlerimin beyaz sürüsü,
Ve mavi yangını gözlerimin...
Hiç kimse daha yakın olmadı bana,
Hiç kimse böylesine üzmedi beni,
Acıya salıp gidenler bile,
Okşayıp bırakanlar hatta.
ANNA AHMATOVA
Yalnızlık
Yalnızlık bir yağmura benzer,
Yükselir akşamlara denizlerden
Uzak, ıssız ovalardan eser,
Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir
Ve kentin üstüne göklerden düşer.
Erselik saatlerde yağar yere
Yüzlerini sabaha döndürünce sokaklar,
Umduğunu bulamamış, üzgün yaslı
Ayrılınca birbirinden gövdeler;
Ve insanlar karşılıklı nefretler içinde
Yatarken aynı yatakta yan yana:
Akar, akar yalnızlık ırmaklarca.
Rainer Maria Rilke
Çeviri: Behçet Necatigil
Yükselir akşamlara denizlerden
Uzak, ıssız ovalardan eser,
Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir
Ve kentin üstüne göklerden düşer.
Erselik saatlerde yağar yere
Yüzlerini sabaha döndürünce sokaklar,
Umduğunu bulamamış, üzgün yaslı
Ayrılınca birbirinden gövdeler;
Ve insanlar karşılıklı nefretler içinde
Yatarken aynı yatakta yan yana:
Akar, akar yalnızlık ırmaklarca.
Rainer Maria Rilke
Çeviri: Behçet Necatigil
Duyum
Mavi yaz akşamları, patikalarda, dalgın,
Gideceğim sürtüne sürtüne buğdaylara.
Ayaklarımda ıslaklığı küçük otların
Yıkasın, bırakacağım başımı rüzgara.
Ne bir şey düşünecek, ne bir laf edeceğim;
Ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi;
Göçebeler gibi uzaklara gideceğim;
Mes'ut sanki yanımda bir kadın varmış gibi.
Arthur Rimbaud
Çeviri: Orhan Veli
Gideceğim sürtüne sürtüne buğdaylara.
Ayaklarımda ıslaklığı küçük otların
Yıkasın, bırakacağım başımı rüzgara.
Ne bir şey düşünecek, ne bir laf edeceğim;
Ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi;
Göçebeler gibi uzaklara gideceğim;
Mes'ut sanki yanımda bir kadın varmış gibi.
Arthur Rimbaud
Çeviri: Orhan Veli
Yürek Müzikali
Oda siyaha yığılır
Ve ruhumuz öpülür kirli dudaklarıyla yalnızlığın
Gecedir, özlem bir köşeye atılmış eşya
Terkedilmiş odalara sıçrar müziğin kırgın kanı
Kırık görüntüler devşirilir, kırık bebekler
Bu sonsuz gece kafilelerinden, ana
Yuvaları yumuşatmaz sakat demirler
Dondurur hayata taze akışları
Bu bitimsiz ve kırıcı tablo
Uzat ellerime ana bahardan ellerini
Bir metal sevinciyle kulaklarımda
Büyüdü koro
Bastırarak ağzımızın kervanlarında seslerimizi
Artık bütün yakınlıkları bariyerler yutuyor
Piknik kokularını anaların
Duvarlar eritiyor taştan kucağında
Gözlerden düşen gökkuşağı hatıralarını
Yürek fotoğraflarda mı kalacak
Fotoğraflar hüzün yırtığı
Övgü boşluklara mı
Nedir bu kasvet, bu duvar bunalımı
Bu demirden marşları beşiklerin
Nedir taşlarını bile ürküten bu şato
Bu heykel kibri yeter ana, bu körlük ağı
Ben sitemdeyken masadan kayan vazo
Getirsin ağlamağı
Uyan ana uyandır uykuna gömülen
Baharlar ülkesini
Süzdür şefkat peteklerinden sıcaksözcüklerini
Düşür sıcaklığını bakışlarından satır satır
Ve beni geceleri sesine yatır
Yüzümü ov visalinde yüzüme dokun
Ruhumu okşa
Yanaştır sevgini alnımın kıyısına
Bana ruhunun ezgisini emzir kucaklarında
Boğuk sesimi erit sesinde bir çırpıda
Dışarda kalsın günışığı
Yüzün günışığıdır yanaklarımızda
Sen yaklaş sözcüklere ana, oda kovulmuş eşya
Terkedilmiş beşiklere sıçrar bebeğin bitkin canı
Sığınak değil burası
Bir mikrop yuvası
Kalpler mumyalanır mı burda
Kalpler mumyalanır mı burda!
Çekilsin çelik örtüler yüzden
Sopsoğuk demirler ve buzlu yorganlar arasında
Gözlerini göreyim
Ana indir beni beşikten
Beni ayaklarında salla
Şeyh Galip
Ve ruhumuz öpülür kirli dudaklarıyla yalnızlığın
Gecedir, özlem bir köşeye atılmış eşya
Terkedilmiş odalara sıçrar müziğin kırgın kanı
Kırık görüntüler devşirilir, kırık bebekler
Bu sonsuz gece kafilelerinden, ana
Yuvaları yumuşatmaz sakat demirler
Dondurur hayata taze akışları
Bu bitimsiz ve kırıcı tablo
Uzat ellerime ana bahardan ellerini
Bir metal sevinciyle kulaklarımda
Büyüdü koro
Bastırarak ağzımızın kervanlarında seslerimizi
Artık bütün yakınlıkları bariyerler yutuyor
Piknik kokularını anaların
Duvarlar eritiyor taştan kucağında
Gözlerden düşen gökkuşağı hatıralarını
Yürek fotoğraflarda mı kalacak
Fotoğraflar hüzün yırtığı
Övgü boşluklara mı
Nedir bu kasvet, bu duvar bunalımı
Bu demirden marşları beşiklerin
Nedir taşlarını bile ürküten bu şato
Bu heykel kibri yeter ana, bu körlük ağı
Ben sitemdeyken masadan kayan vazo
Getirsin ağlamağı
Uyan ana uyandır uykuna gömülen
Baharlar ülkesini
Süzdür şefkat peteklerinden sıcaksözcüklerini
Düşür sıcaklığını bakışlarından satır satır
Ve beni geceleri sesine yatır
Yüzümü ov visalinde yüzüme dokun
Ruhumu okşa
Yanaştır sevgini alnımın kıyısına
Bana ruhunun ezgisini emzir kucaklarında
Boğuk sesimi erit sesinde bir çırpıda
Dışarda kalsın günışığı
Yüzün günışığıdır yanaklarımızda
Sen yaklaş sözcüklere ana, oda kovulmuş eşya
Terkedilmiş beşiklere sıçrar bebeğin bitkin canı
Sığınak değil burası
Bir mikrop yuvası
Kalpler mumyalanır mı burda
Kalpler mumyalanır mı burda!
Çekilsin çelik örtüler yüzden
Sopsoğuk demirler ve buzlu yorganlar arasında
Gözlerini göreyim
Ana indir beni beşikten
Beni ayaklarında salla
Şeyh Galip
26 Nisan 2012
Yalnız İnsan
Yalnız insan merdivendir
Hiçbir yere ulaşmayan
Sürülür yabancı diye
Dayandığı kapılardan
Yalnız insan deli rüzgar
Ne zevk alır ne haz verir
Dokunduğu küldür uçar
Sunduğu tozdur silinir
Yalnız insan yokki yüzü
Yağmur çarpan bir camekan
Ve gözünden sızan yaşlar
Bir parçadır manzaradan
Yalnız insan kayıp mektup
Adresimi yanlış nedir
Sevgiler der fırlatılır
Kimbilir kim tarafından
Louis Aragon
Hiçbir yere ulaşmayan
Sürülür yabancı diye
Dayandığı kapılardan
Yalnız insan deli rüzgar
Ne zevk alır ne haz verir
Dokunduğu küldür uçar
Sunduğu tozdur silinir
Yalnız insan yokki yüzü
Yağmur çarpan bir camekan
Ve gözünden sızan yaşlar
Bir parçadır manzaradan
Yalnız insan kayıp mektup
Adresimi yanlış nedir
Sevgiler der fırlatılır
Kimbilir kim tarafından
Louis Aragon
Kimsesiz Akşam
Boş şişeyle bardakta
Titremekte mum alevi;
Oda soğuk buz gibi.
Dışarıda otlara yağmur yağmakta.
Yatıyorsun kısa bir zaman için
Üşüyerek üzgün, yatağına.
Yine sabah olacak, akşam daha sonra,
Sabahlar, akşamlar gelecek tekrar,
Ama sen hiç gelmeyeceksin.
Hermann Hesse
Titremekte mum alevi;
Oda soğuk buz gibi.
Dışarıda otlara yağmur yağmakta.
Yatıyorsun kısa bir zaman için
Üşüyerek üzgün, yatağına.
Yine sabah olacak, akşam daha sonra,
Sabahlar, akşamlar gelecek tekrar,
Ama sen hiç gelmeyeceksin.
Hermann Hesse
Kimbilir Kaç Kişi Sevdi Seni
Ocağın başında, eline al bu kitabı
Ve oku yavaş yavaş düşleyerek bir zamanki
Yumuşak bakışlarını ve gölgelerinin tatlılığını.
Kaç kişi senin o mutlu inceliğini sevmişti,
Kaç kişi güzelliğini, yalan ya da doğru.
Ama bir kişi senin o gezgin ruhunu
Ve değişen yüzünün hüznünü sevdi.
Şimdi eğil de korlaşmış kütüklere,
Mırıldan biraz üzgün bir sesle,
aşk nasıl alıp başını dağlara gitti
Ve gizledi yüzünü sayısız yıldızlarla diye.
William ButlerYeats
Çeviri: Cevat Çapan
Seviyordum Sizi
Seviyordum sizi ve bu aşk belki
İçimde sönmedi bütünüyle.
Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.
A.S.Puşkin
İçimde sönmedi bütünüyle.
Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.
A.S.Puşkin
Örtü
İnsan işte; geriye dönük düşününce hayal kırıklıkları geliyor aklına. Acımaya başlıyor canı, nasıl olur diye sormadan edemiyor kendine. Kötü bir şey bu hafıza; eliyor eliyor, canını yakan sözleri saklıyor, sonra bir gece ansızın bir örtü yapıyor üstüne.
Azize Su
Güvercin Gerdanlığı
Güvercin Gerdanlığı Sevgiye ve Sevenlere Dair İbn-i Hazm
Güvercin Gerdanlığı[1] 10 ve 11.yy.larda yaşamış, hukuk, hadis, metod, milletler, dinler, tarih, soybilimi, siyaset, ilâhiyat, edebiyat… alanlarında uğraşmış, 400 eser yazmış olan Endülüslü şair, mezhep imamı, filozof, polemikçi ve hukuk bilgini İbn Hazm’ın en önemli eserlerinden biridir. İbn Hazm’ın künyesi Ebû Muhammed, lakabı İbn Hazmdır. Döneminde İbn Hazm ez-Zâhirî olarak ünlenmiştir. 994 yılında Kurtuba sarayında doğan Hazm, 1064 yılında Ment Lisem köyünde vefat etmiştir.
İbn Hazm’ın bu eseri İspanyolca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Rusça, Fransızca, Japonca, Felemenkçe ve Kazakça’ya çevrilmiş; bizde 1979 - 1980 yılları arasında bazı bölümleri Diriliş dergisinde yayınlanmıştır.
Güvercin Gerdanlığı, Klâsik İslâm edebiyatında, boyna geçen ve ölünceye kadar çıkmayan ‘aşk zinciri’ anlamına gelen bir semboldür. Birçok şair tarafından kullanılan bu sembol, Hazm’ın eserinin de adı olmuş ve bu sembolle Hazm, aşkı, aşkın insan üzerindeki etkilerini, kendi deyişiyle arazlarını anlatacağını belli etmiştir.
İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı (Tavku’l-hamâme fi’l-ülfe ve’l-ullâf) adlı eseri, Mahmut Kanık’ın çevirisi esas alınarak incelenmiştir. Eser, Kanık tarafından iki bölüm olarak hazırlanmış; birinci bölümde Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı eseri verilirken diğer bölümde Endülüs Edebiyatı ve Hazm’ın hayatına dair bilgiler verilmiştir. İnceleme bu iki bölüm esas alınarak yapılacaktır.
Birinci Bölüm: GÜVERCİN GERDANLIĞI
İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı’nı giriş bölümünden hemen sonra, alt bölümlerle birlikte, aşkı otuz başlık altında inceler.
On tanesi: Aşkın kaynakları ve belirtilerini işler.
On iki tanesi: Aşkın arazlarını, iyi-kötü yanlarını işler. Yardımsever dost, birlik, sır saklama, sır söyleme, itaat, muhalefet; sonra herhangi bir şeyi sevip artık başka hiçbir şeyi sevmeyecek âşık, arzuların ılımlaştırılması, sadakat, ihanet, bitkinlik, hastalık ve son olarak ölüm.
Altı tanesi: Aşkla içeriden gelen belâlar ve âfetleri işler. Eleştirmeci, gözetleyici, gizli-kötü haberci, kaçınma, ayrılık ve unutma.
İki tanesi: Günahın çirkinliği, iffete dair güzel sözleri işler.
Teknik ve içerik anlamda esere baktığımızda:
Düzyazı, kısa öyküler, kendisine ve başkalarına ait uzun-kısa şiirler karşımıza çıkar. Düzyazılarda secili üslubu seçen şair, şiirlerin büyük çoğunluğunu kendisine ait şiirlerden seçmiştir. Nazım birimi olarak, beyit ve kıtalar; nazım şekli olarak özellikle kaside; ölçü olarak değişik aruz kalıplarını tercih etmiş, bu çeşitlilik şiirlerini monotonluktan kurtarmış; şiirlerinde bolca söz sanatı kullanarak (benzetme, istiare…) şair yönünün ustalığını ispatlamıştır. Düzyazılarda kendi hayatından, çevresindeki insanlardan kimi de tanık olmasa bile kendisine anlatılan olaylardan örnekler vererek eserini gerçeklikle ilişkilendirmiş, bir nev’i savunduğu tezi bu açıklamalarla kanıtlamıştır. Gerçek hayata ait kısımlarda olayları yaşayan kişilerin isimlerini vermiş, hatta çok cesur sayılabilecek örnekleri ve yaşantıları anlatmaktan çekinmemiştir.
Güvercin Gerdanlığı’nın türüne şudur şeklinde teknik bir sınırlandırma yapılması mümkün değildir. Ne öykü ne kasidedir, ne düzyazı ne de şiirdir. Tüm bunların toplamıdır. Hatta içinde ayet, hadis, dinî bilgi, naaslar, siyasi olaylar, dönemin sosyal, kültürel ve edebi yapısı, soyut bilginin tümevarım yöntemiyle incelenmesi, psikolojik tahliller ve mantıkî önermeler… içerir. Anlatıcı kişi kendisidir ve öznel yargılar eserin birçok yerinde karşımıza çıkar ama bunu destekleyen örnekler, Kuran’dan, Tevrat’tan, Eski Yunan’dan alıntılar, kanıtlar ve içeriklerle.
Eserin yazılış sebebi, Hazm’ın kıramayacağı kadar değer verdiği ve sözünü emir telâkki ettiği bir dostunun kendisinden “aşkı, çeşitli anlamlarını, nedenlerini, a’razlarını, değişikliklerini, onu kuşatan elverişli durumları tasvir eden”(s:34) bir eseri tamamen gerçeğe bağlı kalarak, dıştan bir şey katmadan kaleme almasını istemesidir.
Eserin teknik anlamdaki kusuru ise, kimi yerlerde şairin konu dışına çıkarak konu bütünlüğünü bozmasıdır. Konu dışına çıktığının farkındadır yazar. Şöyle der bu yerlerden birinde: “Gerçi bütünüyle konumuzla ilgili değil; önceki paragrafla şu paragraf ne kitabın ne de bölümün çerçevesine giriyor; fakat yukarda belirttiğimiz koşullara uygun bir biçimde yaklaşıyor, der (s:130) ve misafirliğe gittiğinde kendisine kaba davranan ve kendisini önemsemeyen arkadaşının yaptıklarını anlatır. Başka bir yerde de : “Kuşkusuz bu iki durum, bu bölümün dışına çıkıyor.”(s:203) der.
Tekniğindeki en güzel kısımlarsa benzetmelerinin orjinalliği ve güzelliğidir ki burada şair yaratılışının heyecanını, güzele olan aşkınlığını, hassasiyetini mübalağa ve teşbihlerin ardından ortaya çıkarttığını gözlemleriz:
“Ayrılığın pek yakın olmasından mı korkuyorsun? Binek hayvanlarının adımlarının hızlanışını görmekten yüreğin mi burkuldu ne?… Ayrılık, üzerimize çökünce, bir ölüm kılavuzudur.”
“O gün kısır bir kadının ilk kez bir çocuk dünyaya getirişi gibi, hep karavana atarken ilk kez hedefi vuran ok gibi oldu.” (s:148)
Mugis Sarayı’ndaki evleri anlattığı bir düzyazıda: “Bir zamanlar erinç dolu yerler iken, şimdi artık tanınmayacak bir hâlde, virân olmuş; bir zamanlar aşk ve ülfet yeriyken, şimdi ıssız çöl olmuş; vaktiyle sıra sıra zarif, güzel görüntülü evler iken şimdi korkunç, ürkütücü harabelere dönmüş; önceleri güvence yerleriyken şimdi uğursuz, şom, engebeli dar yollar ve çukurlara dönmüş. Bir zamanlar oralarda, aslan gibi adamlar, ellerinden bin türlü maharet akan heykel kadar güzel bakireler dolaşırken; şimdi kurtların uluduğu yuvalar, şeytanların bağırdığı alanlar, cinlerin çılgınca eğlendiği aralıklar, gulyabanilerin dolaştığı korkulu yerler, vahşi hayvanların barınakları olmuş… O güzelim salonlar, güzel görüntüleri üzüntü ve kederi dağıtan o güneş gibi parlayan süslü gelin odaları şimdi harabeye dönmüş, tamamen yıkılmış, açık aslan ağzına benziyor… ” (s:149)
Güvercin Gerdanlığı’ndaki Bölümler:
Aşkın Mahiyeti
Önce burada aşk nedir’e cevap verir Hazm: “İnsanlar aşkın mahiyeti hakkında tam anlamıyla anlaşamadılar. Üzerinde kafa yordular ve uzun incelemeler yaptılar. Benim düşünceme göre aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme onların en yüksek temel öğelerinden meydana gelir… Beraberlik ve ayrılığın ruhların birleşimi ve ayrışımıyla ilgili olduğunu biliyoruz. Her şekil kesinlikle kendine uygun olan şekli çağırır, onu arar bulur. Her şey misli mislinedir. Birbirine yakınlık duygusal bir iştir ve apaçık etkileri vardır. Aramızda karşıtların birbirini ittiğini, benzerlerin birbirlerini çektiğini, hemcinslerin birbiriyle uyum sağladığını bilmeyen yoktur. Niçin aynı durumlar ruhlar için söz konusu olmasın? Oysa onların âlemi saf ve temiz bir alemdir. Özü ahenkli bir şekilde yüceliğe dayanır ve kendisini oluşturan ilke onu eğilimlere, yaklaşımlara ve uzaklaşımlara, sevgiye ve nefrete yaraşır hale getirir. Yüce Allah şöyle diyor: “Sizi bir candan (Adem’den) yaratan bundan da gönlü kendisine yatıp ısınsın diye eşini yapan O’dur, Allah’tır.” Demek oluyor ki, böylece Allah, Adem’in eşinde bulacağı ısınmanın nedenini Havva’nın kendisinden bir parça olmasında kılmıştır. Eğer aşkın nedeni bedenin biçimsel güzelliği olsaydı, daha az güzel olandan bir şeyler geri tepilmiş olurdu kesinlikle. Öyleyse şu sonuca varıyoruz: Pek çok kimse, iç güzelliğe sahip şeyleri ya da varlıkları yeğliyorlar; çünkü ötekilerden bunların üstün olduğunu ve gönlün bunlardan hiç yüz çevirmeyeceğini biliyorlar. Öte yandan, eğer aşkın nedeni huyların âhenkliliğinde olmuş olsaydı; hiç kimse kendisine hoş görünmenin yollarını aramayan ve kendisiyle uyuşmayan kimseleri sevmezdi. Buradan şu sonuca varıyoruz:
Aşk bizzat ruhta oluşan bir şeydir. Kimi zaman olur ki gerçekten aşkın nedeni dışarıdan bir neden olur. Ama o zaman nedeni yitince, aşk da biter ve yiter. Öyleyse siz herhangi bir nedenden dolayı seviliyorsanız, bu neden ortadan yok olunca, sizden kolaylıkla yüz çevrilecek ve artık sevilmeyeceksiniz.” (s:39/40)
Nedenler yok olunca yok olan sevgi türüne şair, ruhu kucaklayan sevgiyi ve Allah’a olan sevgiyi dahil etmeden açıklamalarına devam ediyor. Yine bu bölümde aşkta benzeşmelerin çokluğunun sevginin sağlamlığı için gerekliliğinden bahseder. Aşkın dış güzelliğe bağlanmasının nedeni ona göre ruhun kendisinin güzel olması ve güzel olan şeye tutulmasıdır. Burada şöyle der:
“…ruh güzel olan her şeye hemen tutulur; güzel ve hoş motiflere karşı bir eğilim gösterir. Güzel bir şey gördüğünde hemencecik ona bağlanır; biçimin ötesinde, kendisiyle uyuşan bir çizgi ayrımsarsa, işte o zaman birleşme meydana gelir. Gerçek aşk da budur zaten. Şayet, görünenin ötesinde kendisiyle uyuşabilen en ufak bir nitelik göremezse, sevgisi bu dış biçimden ileriye geçmez. Sadece bedensel bir arzu olarak kalır. ” (s:43)
Bu bölümde ayet, hadis, fetva, şiir ve öyküler, Hipokrat’tan alıntı, Eflatun’dan bir anekdot, Tevrat’ın birinci bölümünden bir mesel, bir fizyonomi uzmanının başına gelenler… açıklamalarına kanıt olarak karşımıza çıkar.
Aşkın mahiyetine ait dikkat çekici tespiti ise aşkın kişi üzerindeki değişimini dile getirmesidir. Bu kısmı daha sonra ayrıntılı olarak ele almak için kısa keser:
“…aşk göz açtırmayan bir derttir. Bu derdin ilâcı, acısıyla orantılı olmasıdır. Bu öyle bir hastalıktır ki, hasta zevk alır. Öyle bir acıdır ki dert sahibi arzu eder. Bu derde kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise, bu acıdan kurtulmayı dilemez. Aşk insana, vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.”(s:45)
Aşkın Belirtileri
Aşkın belirtilerini maddelersek şunlarla karşılaşırız:
1. Sevgiliyi derinden derine seyre dalmak.
2. Sevdiği nesneden başkasına söyleyemeyecek şeylere sahip olmak.
Bu kısımda aşkın belirtilerini açar şair: Sevgilinin sözünü can kulağıyla dinlemek, ileri sürdüğü şeylerden dolayı hayret etmek, bütünüyle saçma sapan konuşsa, yalan söylese bile ona hak vermek, haksız olduğu anlarda dahi onu doğrulamak, büyük haksızlıklar karşısında bile ona tanıklık etmek, ne yaparsa yapsın, ne ederse etsin bütünüyle onu izlemek, sevgilinin bulunduğu yere gitmekte ivedilik etmek, onunla oturmanın yollarını aramak, ona yakın olmaya çalışmak, onu bırakmasını gerektiren her türlü uğraşıdan kurtulmaya çalışmak…
3. O zamana kadar başkalarına vermekten kaçındığı malının tümünü bir anda dağıtmaya başlamak.
4. Sevgiliyle dar yerde buluşmadan haz duymak, geniş ve açık yerde buluşmadan canı sıkılmak.
5. Önemsiz nedenlerden dolayı birbirinden kaçmak, konuşmalarında bilerek ve isteyerek zıtlaşmak. (Bunun sebebini şair, birinin öteki hakkında neler düşündüğünü öğrenmeye çalışma olarak belirtmiştir.)
6. Sevdiğinin adını kendi kendine tekrarlamaktan hoşlanmak.
7. İştahla yemek yerken sevgilisinin hatırına gelmesiyle iştahtan kesilmek, yemek yiyememek.
8. Yalnızlığı sevmek, inzivaya çekilmenin yollarını aramak, zayıflamak.
9. Uykusuzluk çekmek.
10. Sevgiliyle karşılaşmayı umduğu bir anda beklenmedik engel çıkmasından korkmak ve iki sevgilinin birbirine karşı yakınmaları sonucu ortaya çıkan durumun yarattığı kaygıyı yaşamak.
11. Sevgili kendisinden yüz çevirdiğinde büyük bir sıkıntı yaşamak.
12. Sevgilinin ailesine, yakınlarına ve çevresine bazen kendi ailesinden fazla ilgi ve yakınlık duymak.
13. Gözyaşı dökmek.
14. Sevgiliye olan ilgi; önemli-önemsiz hiçbir şeyi gözden kaçırmamak, onun bütün hareketlerini izlemek.
Düşünde Sevenler
Bu bölüm şairin aşkın nedenlerini bahsettiği bölümdür. Bu nedenlerden en şaşılacak olanı sevgiliyi rüyada görerek âşık olmaktır.
Basit Bir Tasvir Üzerine Âşık Olanlar
Bu kısım da âşık olmanın tuhaf usûlleri arasında sayılır. Çünkü kişi burada sevdiği nesneyi görmeden, basit bir anlatım, mektup ya da aracı kişiyle âşık olur. Şair şöyle der bu durumu açarak:
“…zihni görmediği bir varlığın tutkusuyla meşgul olan bir kişi, düşünceleriyle baş başa kaldığında, kafasında hayâlinden doğan bir biçimi ve gönlünde beliren bir nesneyi canlandıracaktır. Düşüncelerinden başka bir şey tasarlayamaz. Hayali durmadan oraya yönelir. Şayet bir gün gerçekten sevdiği nesneyi görecek olursa, o zaman iki durum ortaya çıkabilir: aşkı ya artar, çoğalır ya da büsbütün yok olur.” (s:57)
Bir Bakışta Âşık Olanlar
Çoğu kez aşk kalbe sade bir bakış üzerine yerleşir diyen şair bunun iki görünümde oluştuğunu söyler. Biri -ki çoğunlukla olan budur- sevgilinin kim olduğunu, adının ne olduğunu, nerede oturduğunu bilmeden âşık olmadır; diğeri kişinin adını sanını, soyunu sopunu ve nerde oturduğunu bilerek âşık olmadır.
Ancak tek bakışla âşık olmak şaire göre kıt sabırlılığın kanıtıdır; bu durum o kişinin çabuk unutulacağının habercisi, sevgide kararsızlığın ve oynaklığın belirtisidir. Çünkü “büyüme, gelişme ne kadar hızlı ise yok oluş, bitiş de o kadar çabuk”(s:61) olacaktır. Şair bir sonraki bölümde bu tarz aşka inanamadığını ve bunun bedensel arzularla karıştığını düşündüğünü; ancak cinsel arzunun ötesine geçilir ve manevi bir birleşme meydana gelirse bunun aşk olarak değerlendirilebileceğini söyler.
Uzun Görüşmeler Sonucu Sevenler
Şairin en çok desteklediği ve kendi içinde olduğu durumun da bu olduğunu belirttiği aşk hâlidir. Bu sevgi; uzun konuşmalar, sık sık görüşmeler ve zamanla elde edilen sıcak ilgiden sonra gerçekleşen bir sevgidir. Zorlukla elde edildiği için elden çıkması da kolay olmayacaktır.
Bu kısımda dinî kitaplardan edindiği şu bilgiyi vererek aşkla bir kişiye derinden bağlanan insan karakterini açıklar:
“Azîz ve Celîl Allah ruha, Hz. Adem henüz balçık iken, Adem’in cesedi içerisine girmesini buyurdu. Ama ruh bundan ürktü, tedirgin oldu, yıkıldı âdeta. O zaman Allah ona, ‘Oraya zorla gir ve oradan zorlukla çık!’dedi… Bu türden insanlar gördüm. Kendilerinde bir tutkunun olduğunu hissedince, ya da herhangi bir dış güzelliğe eğilim gösterdiklerinde edindikleri zevke göre böyle bir tutkunun doğabileceğini sezince, hemen tüm ilişkilerini kesiyorlar. Hissettikleri duygunun daha fazla büyümemesi için artık sık sık görüşmekten kaçınıyorlar. Çünkü kendilerine egemen olamayacaklarından ve kaçınılmaz bir durumun içine düşeceklerinden korkuyorlar. Bu açıkça kanıtlıyor ki aşk, böyle karakteri olan kişilerin gönlüne çıkmamacasına girer, oraya yapışır kalır. Benzeri kişiler birbirine tutulduklarında, ne pahasına olursa olsun ona sonsuza değin bağlı kalırlar.” (s: 62)
Birini Sevdikten Sonra, Artık Asla Başka Birini Sevmeyenler
Bir kişiyi sevdikten sonra, unutma, ayrılık, ilgilerin kesilmesi veya farklı bir nedenden dolayı ilişkisi bitse de kaybolmuş sevgilisinin özlemiyle yaşayan, ölene değin bu hâli sürdüren insanlardır. Hatta bu hâl, diğer ilişkilerinde de etkili olur ve kadın olsun erkek olsun, herkesi sevgilisindeki o beğendiği özellikle yargılamaya kadar ilerler. Kısa boylu birini seven bir tanıdığının uzun boyluları güzel saymaması; genişçe ağızlı bir kıza tutulan birinin ağzı küçük olan kadınları çirkin bulması; küçüklüğünde sarışın bir kızı seven kendisinin sarışınları sevmesi… gibi.
Sözle İma Etme
Biriyle dostluk kurmanın ya da birbirini sevenlerin duygularını ifâde etmek için kullanacakları ilk yöntem ima etmektir. İma; şiir söyleme, benzetme ve istiareler yapma, dizenin anlamını esnetme, bilmece sorarak ya da nükteler yaparak gerçekleştirilir. Sözle imanın diğer çeşidi de -ancak sevgi ortaya çıktıktan sonra, sevgililer arasında- diğerlerinin anlayamayacağı, farklı anlamlar çıkarabileceği sadece sevgililerin gerçek anlamları bilebileceği imalardır.
Göz İşaretleri
Göz işaretleri de imadır ve ancak sevgililer arasındaki karşılıklı anlayış ve onaylayış belirginleştikten sonra gerçekleşir. Göz işaretleri birçok sonuca neden olabilirler. Bunlar: Ayrılık ya da birleşme, sözleşme ya da birbirlerine diş bileme, bencilleşme ya da cömertleşme, emir ya da yasaklama, güldürme ya da ağlatma, soru ya da cevap… ancak göz işaretleri sevgililer arasında anlam taşıdığı için işaretler kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Şair birkaç bakışı tanımlamış. Bunlardan birkaçı: Kaşları çatmak, yasaklama; uzun uzun bakmak, acı çekmek ve umutsuzluk; göz kapağını indirmek, o işi onaylamak…
Bu kısımda gözün algılama gücü, göz-ayna ilişkisi, göz-duyma ve koklama duyularının karşılaştırması da yapılmış, burada ünlü fizyonomi bilgini Pelemon(tez) ve Ebu İshak en-Nazm’ın öğrencisi Salih’in görüşleri(anti-tez) dile getirilerek kendi düşüncelerini açıklamıştır.
Mektuplaşma
Sevgililer tek sevgide karar kılınca mektuplaşmaya başlarlar ama mektuplaşma pek çok yıkıma da neden olabilir; yıkım, skandal gibi.
Bu mektupların en güzeli nükteli olandır ve mektubun sevgiliye varması ve okunması, âşık için büyük bir zevktir hele de mektubuna cevap gelirse bu, sevgiliyle buluşma gibi bir neşe kaynağıdır.
Aracı
Sevgililer arasında güven oluştuktan sonra aracı gönderme işi başlar ve alıcı sevginin yaşaması ya da ölmesi, âşıkların onurunu koruması ya da şereflerini iki paralık etmesi gibi bir duruma neden olabileceğinden dikkatle seçilmelidir. Bu yüzden aracı, bu işte ehil, kurnaz, işi tam olarak yerine getirecek düzeyde kabiliyetli, sır saklayan, ölçülü, ağzı sıkı, sadık, ahde vefalı, alçakgönüllü, güzel sözlü… olmalıdır. Aynı zamanda aracı, dikkat çekmeyecek ve saygınlığı olan yüksek düzeyde biri olmalıdır. Genellikle bu görev; kadın doktorlar, kan alıcılar, bohçacılar, tellâllar, berberler, ölümlerde ağlayan kadınlar, şarkıcılar, falcılar, öğrenciler, hizmetçiler, örgücüler, dokumacılar… kısaca işi gereği insanlara kolayca yaklaşabilecek insanlara verilir.
Sır Saklama
Sır saklama, ağzı sıkı olma âşığın özelliklerinden biridir. Aşkını açık etmemeye, onu dile dökmemeye çalışsa da âşık hareketlerinden ve gözlerinden onu açık eder. Ağzı sıkı olmanın nedeni toplum gözünde küçük görülmemek ve işsiz güçsüz, eli boş dolaşanlardan biri olarak görülmemek içindir. Oysa şair, bu hareketi doğru bulmaz ve kişinin haramlardan kaçındığı ve bilerek büyük bir günah işlemediği sürece aşka kendini kaptırmasının doğal olduğunu söyler. Sır saklama sadece bu durumda ortaya çıkmaz, bazen nedeni âşığın sevgiliyi koruması, onu güç durumlardan kurtarmasıdır. O zaman bu sır, yiğitlik ve aşkına bağlılık simgesidir. Bazen de aşırı hayâ sır saklama nedenidir. Bir başka durumsa, sevgilisi kendisinden uzaklaşan âşığın bunu saklamasıdır.
Sır Söyleme
Sırların söylendiği durumlar da vardır. Bunlar:
1. Sırrını açığa vuranın kendisini âşıklık süsü vermek ve kendisini öyle kabul ettirmek istemesidir. Bu kabul edilemez bir aldatmaca ve çirkin bir küstahlıktır. Âşık, sahte bir âşıktır.
2. Aşkın açığa vurulması, çoğu kez aşkın hayâya galebe çalması, aşkını ilan etme gereksinimidir. Bu noktada ağırbaşlılık yok olur ve insan kendisine hâkim olamaz. Bu aşkın son kertesidir. Ancak skandallara neden olma, değerden düşme ve insanların diline düşme sonucu vardır.
3. Âşık sevgilisinin kendini aldattığı inancına vardığında, kendisinden bıkıp usandığını ya da kendisine karşı bir soğukluk duyduğunu anladığında sırrını açıklar ki bu, öç almadır ve büyük bir utanmazlık, en kaba rezillik, en kötü akılsızlık, şuursuzluktur.
4. Sır, bazen herkese yayılan bir konuşma ya da dedikodu yüzünden de açığa çıkabilir. Bu durum da aslında âşığın işini kolaylaştırır ve onun içten içe sevinmesine neden olur.
İtaat
Sevenin sevgilisine boyun eğmesidir itaat. Karakterini, şahsiyetini sevgilisinin karakterine zorla bağlar ve karakterlerinde değişime neden olur. Hırçın, söz anlamaz, dikkafalı, inatçı, gururlu… kişilerin huylarının yumuşatır, kibirlilerin alçakgönüllü olmalarına yol açar. Âşık, sevgilinin eziyetlerine, sitemlerine, işkencelerine katlanır. Bunlar âşığın onurunu kırmaz, bu boyun eğiştir.
Kendi yaşadığı bir öyküyü anlatır burada:
Kayravanlı Ebû Abdullah Muhammed b. Küleyb çenesi düşük birisiydi; çeşitli konularda sorular sormaya çok meraklıydı. O zamanlar ben Kurtuba’da oturuyordum. Çeşitli konularda sohbet ediyorduk; aşktan söz ederken bana, “Eğer sevdiğim kişi benimle karşılaşmaktan iğreniyor ve benden kaçıyorsa, ne yapmalıyım ?” diye sordu. Ben de şöyle dedim: “Seninle karşılaşmaktan tiksinirse bile, sevgilinle karşılaşmayı deneyerek gönlünü yatıştırıp sevindirmeye zorlamalısın kendini.”
”Ben aynısını düşünmüyorum.”dedi, “tam tersine onun aşkını kendi aşkıma, onun arzusunu kendi arzuma tercih ederim. Kendim için, öleceğimi bilsem bile, sabrederim, sabredeceğim de.”
“Bense” dedim, “ancak kendi nefsim için severim onu ve sevgilinin suretinden canımın hoşlanması için, haz alması için severim. Ben kendi mantığıma uyarım; kendi ilkelerime göre davranırım…”
“İşte” dedi, “tam bir mantık zulmü. Ölümden daha güçlü olan şey bize ölümü göze aldıran şeydir; candan daha kıymetli olan, canın kendisi için feda edildiği şeydir.”
“Eğer canını feda ettiysen, onu istediğinden dolayı değil, fakat gerektiği için.” dedim. “Eğer başka türlü yapabilseydin, onu feda etmezdin. Kendi isteğinle sevgilinle karşılaşmaktan kaçındığını kabul edecek olursak o zaman kınanacak biri olursun; çünkü canına haksızlık etmiş ve bizzat kendi elinle onu öldürmüş olursun ?” O zaman bana şöyle dedi:
”Sen kıyasçı bir adamsın dedi. Aşkta kıyasa yer yoktur.”
”Bu durumda âşığın başı büyük bir derttedir” dedim.
”Aşktan daha büyük dert var mı ki ?” dedi. (s:88-89)
Bu kısımda sadece itaat’in ne olduğu değil, Hazm’ın kişiliği de yansır cümleleri ardından. Derece derece ispatını güçlendiren, soru-cevap yoluyla karşısındakine görüşünü ispat eden, mantığı güçlü, aşka dair hâllerde bile düşüncenin, sorgulamanın, analizin satırlarından sızdığı bir felsefeci olarak karşımıza çıkar. Öyle güçlü bir analizcidir ki eleştirel bakışının ardındaki neden budur. Olay ve olguları akıl süzgecinden geçirir, onları daha önceki bilgileriyle ve tecrübeleriyle analiz eder ve ardından bir senteze ulaşır ve bunu sonuna kadar savunur Hazm.
Muhâlefet
Âşığın kafasına göre hareket edip, sevgiliye istediği her şeyi yaptırması ve sevgili kızsa, sinirlense bile kendi arzularını yerine getirmesi, üzüntü, tasa ve kaygılardan uzaklaşmasıdır.
Eleştirmeci
Aşkın engellerinden biridir ve çeşitli şekillerde görülebilir. Bunları sıralarsak:
1. Samimi dosttur; isteklendiren, sakındıran, nefsi frenleyen kişidir.
2. Âşığı durmadan azarlayan ve kınayanlar.
Yardımsever Dost
Aşkta en çok arzu edilebilecek şeylerden biri, kişinin her şeyi onunla paylaştığı dosttur ki bu dostun özelliklerinden birkaçı şunlardır: Samimi, hoş sözlü, itibarlı, konuşması dokunaklı, keskin zekalı, bilgili, az muhalefet eden, yardımsever, sabırlı, ahlâkı övülen, güzel huylu, kin tutmayan, cömert, sır tutan, güvenilir, ihânet etmeyen, olgun, vefalı, inancı sağlam, dostunun acılarını dindiren…
Dost âşığın dertlerini dindiren olmak zorundadır çünkü “…acılar kalpte birikip düğümlenince, kalbi sıkıştırır. Eğer birine diliyle bir şeyler söyleyip acılarını dindirmezse, pek fazla gecikmez üzüntüden mahvolur, umutsuzluktan ölür gider.”. Bu noktada yardımseverlikte en ileri olanlar şaire göre, kadınlardır. Sır saklamada kadınlar erkeklerden daha üstündürler. Hele de yaşlılar, gençlerden daha titizdir bu noktada, şefkatlidirler, çünkü gençlerde görülebilecek kıskançlık onlarda olmaz.
Gözetleyici
Aşkın afetlerinden biridir. Gözetleyiciler de eleştiriciler gibi çeşit çeşittir:
1. Kasıtsız olarak âşığın sevgiliyle birlikte olduğu anlarda orada bulunanlardır, sevgilileri tedirgin etseler de tez ortadan kaybolurlar.
2. Âşıkların meselesinden kuşkulanıp bundan emin olmak için âşıkların her hareketini gözetleyen kişilerdir ki, tehlikeli tiplerdir.
3. Yalnızca sevgiliyi gözetleyenler ki bunların da gönüllerine girilirse çok iyi destekçi olurlar ve aşkın bekçiliğini yaparlar.
4. Vaktiyle başından aşk macerası geçiren ve zarar uğrayan gözetçiler. Bunlar da sevgiliyi korumak adına daha büyük sorunlara neden olurlar.
Jurnalci
Aşkın afetlerinden biridir ve iki tipi vardır: Birincisi, sevgililer arasında bozuşma olmasını isteyen; ikincisi ise, sevgililer arasında kopukluk oluşturup, sevgiliyi ele geçirmeyi amaçlayandır. Jurnalciler asılsız yalanlarla arayı bozmaya çalışırlar. Aşıkların sırlarını etrafa yaydığını, âşığın birden fazla sevgilisi olduğunu, sevenin sevgisinin gerçek olmadığını… etrafa yayarlar. Bu bölümde yazar nasihat verir: “Kiminle istersen arkadaş ol, ama şu üç kişiden sakın: Aptal, çünkü faydalı olayım derken sana zarar verir; kararsız, senin uzun ve sağlam dostluğun nedeniyle kendisine tam güvendiğin anda, seni ortada bırakır; ve yalancı, çünkü, senin aklının ucundan bile geçmeyecek bir tarzda, senin aleyhinde bulunacak, sana kıyacaktır; oysa sen ona en ufak güvensizlik belirtisi göstermezsin.” (s:99)
Yazar, bu kısmın ardından yalan hakkında detaylı bilgi verir, gene bu bölümü ayet, hadis, nakil, öykü ve şiirlerle destekler. Bir şiirinde şunu der:
“Serabı görünce matarasındaki suyu yere döken kişi gibi olma; böylece bomboş ve uçsuz bucaksız çölde başına belâ açarsın.” (s:102)
Kavuşma
Aşkın görünümlerinden biri olan kavuşma, büyük bir zevk, çok tatlı bir dönem, şafaktan doğan mutluluk, diriliş, yüce bir varoluş, sürekli sevinç hâli, Allah’ın büyük bir bağışıdır. Dünyanın hiçbir tadı, kavuşmanın bıraktığı etkiyi veremez. Özellikle de kavuşma uzun sürmüş ve zor gerçekleşmişse. Bu kısımdaki şiirler gerçekten göz alıcıdır.
“Kaç kez pervâne gibi aşk ateşinin çevresinde dönüp dolaştım; öyle ki sonunda o küçük kelebek gibi o ateşin içine düştüm.” (s:113)
Kaçınma
Aşkın afetlerinden biridir ve bunun da türleri vardır. İlki, bir gözetleyicinin varlığından dolayı çekinmedir. İkincisi, nazlanmadan ötürü ortaya çıkan kaçınmadır. Üçüncüsü, âşığın herhangi bir suçundan meydana gelen kaçınmadır. Eğer kınama ve kaçınma yan yana gelirse ve ciddiyse, bu, ayrılma bahanesi ve kopukluk belirtisidir. Dördüncüsü, jurnalciler nedeniyle ortaya çıkan kaçınmadır. Beşincisi, usanmadan doğan bezginlik ve bıkkınlıktan ötürü ortaya çıkan kaçınmadır. Bu kısımda ayrıca, sevmede hızlı olan, fakat sevdiklerine ve nefret ettiklerine tahammül etmeye sabırsız insanlardan bahseder. Bu tarz insanlardan uzak durmalı ve gönlü o insanla oyalamamalıdır. Altıncısı, âşığın ortaya çıkardığı kaçınmadır. Âşık sevgilisinde bir soğukluk sezer ve onun yanından hiç ayrılmayan can sıkıcı birini görürse köşeye çekilir, kalbi kırılır ve ondan kaçınır. Son olarak da, kinden dolayı meydana gelen kaçınma. Başa geldiğinde sevdiğinin sevdiği şeylere yönelerek, onun hoşlanacağı şeyleri yaparak durum düzeltilmelidir. Ancak, bunun değerini bilmeyecek biriyse, karşılık beklememelidir. Çünkü sizin güzel davranışlarınız onun gözüne çirkin gelecektir. Bu durumda da en iyisi o kişiyi unutmaya çalışmaktır.
Kasidesinde kaçınmanın yol açtığı ayrılık için şöyle der:
“Bu saat sana veda etme saati mi, bu saat kıyamet saati mi?
Bu gece senden ayrılışımın gecesi mi, bu gece diriliş gecesi mi?” (s:126)
Vefa
İnsanın aslının temiz, soyunun iyi olduğunu gösteren bir delil, güzel huy ve erdemli davranışlardan biridir. İnsandan insana değişen bir niteliktir. İnsanın niteliği için:
“İnsanın ne olduğunu ancak edimleri öğretir bize; gözümüzle, hakkında başka bilgiler araştırmamıza gerek kalmaz… Hiç zakkum ağacının üzüm verdiği ya da bal arılarının kovanlarına, acı balözü biriktirdikleri görülmüş müdür?” (s:128) şiirini söyler.
Vefa, bağlılık demektir ve bunun birinci derecesi, insanın önce kendisine bağlı olana içten bağlı olmasıdır. Bundan ancak soyu kötü, ahlâkı bozuk ve hayırdan yoksun olan kişiler uzaktır. İkinci derecesi, size hainlik edene vefakâr olmaktır. Ama bu sevgili için değil, âşık için söz konusudur. Hainliğe aynıyla karşılık vermek ayıp değilse de vefalı olmanın değeri daha yüksektir. Çünkü vefa, güçlülerin, dayanıklıların, emin akıllıların, güzel ahlâklıların, temiz niyetli kişilerin dayanabileceği bir durumdur. Vefanın en yüksek aşaması, elden geldiğince dostluk bağını koparmamaya çalışmaktır. Eğer umutsuzluk belirmiş, hınç ağır basmışsa, o kişiden kurtulmak gerekir. Hıncın giderilmesi için, geçmişin anısı anımsanmalı, geçmişe hayıflanmamalı, olup biteni ve zamanın dolduğunu unutmamak gerekir.
“Gizlenmesi gereken bir sırrı gizlemek o kadar önemli değil; asıl önemli olan birinin açığa vurduğunu gizlemektir.” der şiiriyle.
Vefanın üçüncü derecesi, tüm umutlar yittiğinde, sevgili ölse ya da dünyadan beklenmedik bir felâketle göçse bile vefakâr olmaktır.
Unutmamalıdır, vefa âşığın zorunluluğudur, sevgili âşığı reddetmekte ya da kabul etmekte özgürdür. Reddedildiği hâlde sevgili için uğraşmaya devam etmenin vefayla ilgisi yoktur.
İhanet
Vefa nasıl iyi niyetin, soylu davranışın göstergesiyse, ihanet de tam tersi kınanacak ve tiksinilecek bir sıfattır. Daha çok sevgililerde görülür. İhanet edene karşılık ihanet kınanmaz, onunki ihanet sayılmaz. Sevgiliye ait sırları söylemek de ihanet kabul edilir.
Ayrılık
Her birleşen bir gün ayrılır, her yaklaşan bir gün uzaklaşır. Bu, Allah’ın kanunlarından biridir. Öyle büyük bir felakettir ki, kardeşi ölümdür. Çeşitleri vardır: İlki geçici ayrılıktır, sevgilinin dönüşüyle âşığın derdi biter. İkincisi, âşığın sevgilisini görmeyi yasaklayanın neden olduğu ayrılıktır. Üçüncüsü, dedikoducuların dedikodusundan kaçınmak amacıyla sevgilinin istediği ayrılıktır. Dördüncüsü, birtakım nedenlerden dolayı sevenin kendiliğinden sürüklendiği ayrılıktır. Beşincisi, yolculuğun veya evlerin uzak olmasının neden olduğu ayrılıktır.
Bu bölümde vedalaşmadan da bahsedilir. İki türlüdür: Birincisi, sadece bakışlarla ve göz işaretleriyle vedalaşılır. İkincisinde ise kucaklaşma ve birbirine sarılma mümkündür.
Altıncısı, iki sevgili arasında meydana gelen darılmalardan ötürü ayrılmadır ve en elem verici olanıdır ayrılığın. Son ayrılık ise, ölümden kaynaklanan ayrılıktır ki bu, tam anlamıyla ayrılıktır. Buradan sonra yazar kaçınma ile ayrılığı karşılaştırır ve bu kısımda birbirinden güzel benzetme ve betimlemelerle konuyu detaylıca işler.
Kanaat
Âşığın aşkına yakalanışı ve aşkın etkisinde kalışı oranında kanaatin dereceleri ortaya çıkar. İlki, ziyarettir. İkincisi, sevgilinin eşyalarıyla sevinme ve ona razı olmadır. Üçüncüsü, sevgiliyi düşte görmek ya da hayâlinin selamıyla yetinmektir. Dördüncüsü, sevgilinin yaşadığı yeri izleme ya da uzaktaysa yaşadığı yerden gelen biriyle karşılaşmak da kanaattir. Şairlerin kanaat anlayışı ise, niyetlerini şiirleriyle dile dökmektir. Bu, dil üstünlüğüne dayandığı için ve çoğunlukla şairler dillerinin güzelliğini ispatlamak için şiirlerini uzatırlar ki, bu, doğru değildir. Burada kendi şiirlerini över, onlardan daha güzelini söylemek imkânsızdır, diyerek şiirlerindeki kavrayışın doruk noktasına ulaştığını ispatlamak için örnek verir ve şiirini açıklar. Altıncısı, kıskançlığın dahi ortadan kalktığı ve sevgiliyi başkalarıyla paylaşmaya rıza gösteren kanaattir ve kanaatin en çirkinidir.
Vücuddan Düşme
Bir ayrılık ya da bir nedenden dolayı aşkını gizli tutmak zorunda kalan âşık hastalığa tutulur ve yatağa düşer. Âşık eriyip tükenir, rengi sararır, aklı başından gider, zihni karışır. Aşk saplantı hâline gelirse, melankolik mizaç baskın çıkarsa, bu artık aşk değil, akıl bozukluğudur. Tek tedavi, sevgiliye kavuşmaktır.
Teselli
Her sevginin sonu ya ölümdür ya da yerine konabilecek bir tesellidir. Teselli iki türlüdür: Doğal teselli (umut) ve yapmacık teselli (sabır gösterme). Sabır göstermekle unutmak aynı şey değildir. Unutma, insanın yaratılışı, ilgisi, kabul ve reddi, aşkın kalp üzerindeki etkisinin azlığı ve çokluğu ile ilgilidir. Bıkkınlık, değişiklik isteği, başka biri için ilgisini koparma(ihanet), sevgilisini unutma ayıplanacak durumlardır. Burada üçü sevenden kaynaklanan, bıkkınlık, değişiklik isteme duygusu ve hayâ; dördü ise sevgiliden kaynaklanan, sürekli kaçınma, nefret, cefa ve ihanettir. Sekizinci ise Allah’tan gelen ölüm, ayrılık ya da sürekli ayrılığın nedeni olan umutsuzluktur.
Ölüm
Aşk insanı inceltir, onu duygusallaştırır, acıma üste çıkar ve bu, ölüme neden olur. Özellikle ölüm, kavuşulması imkânsız aşklarda karşımıza çıkar. Ölüm, sevgiliye kavuşmak için bir yoldur.
Günahın Çirkinliği
Allah insana iki karşıt mizaç vermiştir, biri iyilik önerir sadece iyi ve güzele yöneltir; diğeri sadece şehevi duyguları ister ve insanı yıkıma sürükler. Bu iki duygu sürekli olarak birbiriyle çarpışır, eğer akıl nefsi yenerse, ona üstün gelirse insan ayakta kalır, Allah’ın nuruyla aydınlanır; nefs akla egemen olursa, ileri görüşlülük, uzak görürlülük ölür, iyi ile kötü arasındaki fark ayırt edilemez. İnsan tehlikeli durumlara, derin uçurumlara, gayya kuyularına düşer, yok olur. İnsan diline, midesine ve cinsel organına dikkat etmelidir. Birbirlerinin yanında kadın ve erkekler davranışlarını değiştirir, ziynetlerini göstermeye çalışır, lüzumsuz söz ve hareketler yapar. Bu yüzden gözler harama bakmaktan korunmalıdır. Şeytana uyan çoğu nefis, zühd ve takva giysisini çıkarıp çapkın olmuş, dizginleri İblis’e bırakmıştır. Bu kısımda takvayı, emirlere uymayı, günahlardan sakınmayı uzun uzun nasihatlerle anlatır yazar.
İffet
Aşkta gözetilmesi gereken en önemli şey iffettir. Cinsel eğilimlerde kendini tutma, günahları bırakma ve fuhuştan sakınma, Allah’a asi olmama, O’nun emir ve yasaklarına uymadır iffet. İnsan nefsini frenlemeli, helal yoldan ayrılmamalı, bunun için aşkı bahane etmemelidir.
İkinci Bölüm: ENDÜLÜS EDEBİYATI ve İBN HAZM
Bu bölümde Endülüs Edebiyatı başlığı altında; Endülüs edebiyatının kuruluşu, şiiri, şiir tarzı ve şairleri hakkında bilgi verilmiştir. İbn Hazm ve Edebi Kişiliği başlığı altında da ailesi, doğumu, hayatı, edebi kişiliği, aşk anlayışı ve aşkları, eserleri, dönemin siyasal hareketleri ve dönemin bilimsel ve düşünsel hareketleri verilmiştir.
Endülüs edebiyatındaki (9.yy. - 14.yy.) şairler şunlardır: İbn Abdi Rabbih, İbn Hanî el-Endülüsî, İbn Hamdis, İbn Zeydun, İbn Kuzman, İbn Hazm, İbn Hafâce el-Endülüsî, Ebû ishâk İbrahim İbn Sehl, Ebû Hayyân el-Ceylânî, Lisânüddin bin el-Hatib
Endülüs edebiyatında Klâsik şiir tarzı, muvaşşaha, zecel kullanılmıştır. Muvaşşaha ve zecel, Kastilya halk şiirindeki villancico denilen türü doğurmuş, yeni yıl ilahi ve türkülerinde de kullanılmıştır.
İbn Hazm, 994 yılında Kurtuba sarayında doğmuştur. Ergenlik çağına kadar bu sarayda kalan Hazm, iyi bir eğitim görmüş, siyasi nedenlerden dolayı Kurtuba’yı terk edip Elmeriye’ye gitmiş, burada kaldığı dört yılın ardından Emeviler’e olan yakınlığı yüzünden hapse atılmış, birkaç ay sonra da sürgüne gönderilmiştir. Hasan el-Kasra’dan sonra Valensiya’ya gitmiş, burada IV. Abdurrahman’ın hizmetine girmiş, 1018′de siyasi mücadelelerin ardından yeniden hapse düşmüş, bir süre sonra hapisten çıkarılmıştır. Altı sene sonra Kurtuba’ya dönmüş, 1023-1024′te yedi haftalık süren bir vezirlik yapmış, tekrar hapse düşmüştür. 1027′de Şatibe’ye giden Hazm, Tavku’l Hamâme’sini burada yazmış, kendisini ilme vererek tamamen siyasetten uzaklaşmıştır. Hukuk ve ilâhiyatla uğraşan Hazm, Zâhirî ekolünün üstadı olmuş, mizacı ve bilginlere karşı koyma arzusu birçok düşman kazanmasına neden olmuş, kaleminin keskinliği onun, “Haccac’ın kılıcı, İbn Hazm’ın dili” sözü ile şöhret bulmasına neden olmuştur. Zahiriyye mezhebinin yayılması ve açıklanması için eserler kaleme almış; hukuk, hadis, metod, milletler, dinler, tarih, soybilimi, edebiyat alanlarında seksen bin yapraklı dört yüz cilt eser vermiştir. Düşmanlarının çok olması, eserlerinin gözlerinin önünde yakılmasına neden olmuş ama o, bundan yılmamış ve şunları söylemiştir:
“Kağıtları yaksanız bile, onların içeriklerini yakamayacaksınız; çünkü onlar benim kalbimdedir.
Ayaklarım nereye yönelse, onlar da benimle gelir; benimle biner, benimle iner, benimle kabre girer.” (s:257)
Şiirlerini bir divanda toplamış, genellikle kaside şeklinde yazmıştır. Şiirlerinde, tezat, benzetme, istiare, ima vb. tüm sanatları ustalıkla kullanmıştır. Secili üslûbu dikkati çeken yönüdür. Doğaçlama şiir söyleyebilen Hazm, imge ve çarpıcı tasavvurlarla coşkun bir şiir anlayışına sahiptir. Şiirlerinde derin bilgisi göze çarpar ve özellikle Kuran ve hadisler onun şiirlerinin temel aldığı iki kaynak olarak karşımıza çıkarlar.
Hazm, sevgide üç mertebeden bahsetmiş; bunu Tabiî sevgi (avamın sevgisi, bedenî sevgi), Rûhânî sevgi (sevilenin rızasını gözeten, sevilene benzemeyi esas alan sevgi), İlâhî sevgi (Allah’ın kullarına, kulların da Allah’a olan sevgisi) olarak tasnif etmiştir.
İbn Hazm, 1064 yılında Ment Lisem köyünde, ailesinin kır evinde 16 Ağustos’ta vefat etmiştir
Eserlerinden bazıları şunlardır:
Kitabü’l-fasl fi’l-milel ve ve’l-avhâi ve’n-nihâl(İslam hakkında mütâlaalar); Kitabü’l-ahlâk ve’s-siyer fî müdâvâti’n-nüfus(ahlâk); Risâle fî fadli’l-Endülüs(Endülüs edebiyatı); Kitabü’l-muhalla fi’l fıkh (Zâhiri meshebine göre fıkh bilgileri); Et-Takrîb fî hudûdi’l-kelâm(kelâm ve mantık)…
Güvercin Gerdanlığı sadece aşka bakışı değil (mecazi-hakikî) dönemini sosyal, kültürel, siyasî ve edebî yönlerden yansıtması, kadın erkek ilişkileri hakkında bilgi vermesi, farklı dalları bir araya getirmesi, Endülüs’ün geçmişle dönemindeki hayatla kurduğu ilişkiyi yansıtması açısından da önemli bir eserdir. Türk edebiyatının ilk yazılı İslâmî ürünlerinin verildiği dönemde, Hazm’ın çok yönlü bu eseri, medeniyet kültürü oluşturmuş bir dönemin ispatı anlamına da gelmektedir. Bu dönemde, sadece Hazm’ın dört yüz eseri olması bile, bunu açıkça göstermektedir. Dönemin siyasî karışıklıklarına, yönetim kavgalarına rağmen, bilim ve edebiyatın kesintisiz devam ettiği 10. ve 11.yy. Endülüs’ünü her yönden tanımak ve aşka ve kadın’a bakışını; Hazm’ın heyecanlı, polemikçi, mantığı esas alan, sanata düşkün, eleştirel… yanlarını da öğrenebilmek için Güvercin Gerdanlığı mutlaka okunması gereken bir eserdir.
[1] Güvercin gerdanlığı, İbn Hazm, çev: Mahmut Kanık, İnsan Yayınları, İstanbul, 17.baskı,2011.
Güvercin Gerdanlığı[1] 10 ve 11.yy.larda yaşamış, hukuk, hadis, metod, milletler, dinler, tarih, soybilimi, siyaset, ilâhiyat, edebiyat… alanlarında uğraşmış, 400 eser yazmış olan Endülüslü şair, mezhep imamı, filozof, polemikçi ve hukuk bilgini İbn Hazm’ın en önemli eserlerinden biridir. İbn Hazm’ın künyesi Ebû Muhammed, lakabı İbn Hazmdır. Döneminde İbn Hazm ez-Zâhirî olarak ünlenmiştir. 994 yılında Kurtuba sarayında doğan Hazm, 1064 yılında Ment Lisem köyünde vefat etmiştir.
İbn Hazm’ın bu eseri İspanyolca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Rusça, Fransızca, Japonca, Felemenkçe ve Kazakça’ya çevrilmiş; bizde 1979 - 1980 yılları arasında bazı bölümleri Diriliş dergisinde yayınlanmıştır.
Güvercin Gerdanlığı, Klâsik İslâm edebiyatında, boyna geçen ve ölünceye kadar çıkmayan ‘aşk zinciri’ anlamına gelen bir semboldür. Birçok şair tarafından kullanılan bu sembol, Hazm’ın eserinin de adı olmuş ve bu sembolle Hazm, aşkı, aşkın insan üzerindeki etkilerini, kendi deyişiyle arazlarını anlatacağını belli etmiştir.
İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı (Tavku’l-hamâme fi’l-ülfe ve’l-ullâf) adlı eseri, Mahmut Kanık’ın çevirisi esas alınarak incelenmiştir. Eser, Kanık tarafından iki bölüm olarak hazırlanmış; birinci bölümde Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı eseri verilirken diğer bölümde Endülüs Edebiyatı ve Hazm’ın hayatına dair bilgiler verilmiştir. İnceleme bu iki bölüm esas alınarak yapılacaktır.
Birinci Bölüm: GÜVERCİN GERDANLIĞI
İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı’nı giriş bölümünden hemen sonra, alt bölümlerle birlikte, aşkı otuz başlık altında inceler.
On tanesi: Aşkın kaynakları ve belirtilerini işler.
On iki tanesi: Aşkın arazlarını, iyi-kötü yanlarını işler. Yardımsever dost, birlik, sır saklama, sır söyleme, itaat, muhalefet; sonra herhangi bir şeyi sevip artık başka hiçbir şeyi sevmeyecek âşık, arzuların ılımlaştırılması, sadakat, ihanet, bitkinlik, hastalık ve son olarak ölüm.
Altı tanesi: Aşkla içeriden gelen belâlar ve âfetleri işler. Eleştirmeci, gözetleyici, gizli-kötü haberci, kaçınma, ayrılık ve unutma.
İki tanesi: Günahın çirkinliği, iffete dair güzel sözleri işler.
Teknik ve içerik anlamda esere baktığımızda:
Düzyazı, kısa öyküler, kendisine ve başkalarına ait uzun-kısa şiirler karşımıza çıkar. Düzyazılarda secili üslubu seçen şair, şiirlerin büyük çoğunluğunu kendisine ait şiirlerden seçmiştir. Nazım birimi olarak, beyit ve kıtalar; nazım şekli olarak özellikle kaside; ölçü olarak değişik aruz kalıplarını tercih etmiş, bu çeşitlilik şiirlerini monotonluktan kurtarmış; şiirlerinde bolca söz sanatı kullanarak (benzetme, istiare…) şair yönünün ustalığını ispatlamıştır. Düzyazılarda kendi hayatından, çevresindeki insanlardan kimi de tanık olmasa bile kendisine anlatılan olaylardan örnekler vererek eserini gerçeklikle ilişkilendirmiş, bir nev’i savunduğu tezi bu açıklamalarla kanıtlamıştır. Gerçek hayata ait kısımlarda olayları yaşayan kişilerin isimlerini vermiş, hatta çok cesur sayılabilecek örnekleri ve yaşantıları anlatmaktan çekinmemiştir.
Güvercin Gerdanlığı’nın türüne şudur şeklinde teknik bir sınırlandırma yapılması mümkün değildir. Ne öykü ne kasidedir, ne düzyazı ne de şiirdir. Tüm bunların toplamıdır. Hatta içinde ayet, hadis, dinî bilgi, naaslar, siyasi olaylar, dönemin sosyal, kültürel ve edebi yapısı, soyut bilginin tümevarım yöntemiyle incelenmesi, psikolojik tahliller ve mantıkî önermeler… içerir. Anlatıcı kişi kendisidir ve öznel yargılar eserin birçok yerinde karşımıza çıkar ama bunu destekleyen örnekler, Kuran’dan, Tevrat’tan, Eski Yunan’dan alıntılar, kanıtlar ve içeriklerle.
Eserin yazılış sebebi, Hazm’ın kıramayacağı kadar değer verdiği ve sözünü emir telâkki ettiği bir dostunun kendisinden “aşkı, çeşitli anlamlarını, nedenlerini, a’razlarını, değişikliklerini, onu kuşatan elverişli durumları tasvir eden”(s:34) bir eseri tamamen gerçeğe bağlı kalarak, dıştan bir şey katmadan kaleme almasını istemesidir.
Eserin teknik anlamdaki kusuru ise, kimi yerlerde şairin konu dışına çıkarak konu bütünlüğünü bozmasıdır. Konu dışına çıktığının farkındadır yazar. Şöyle der bu yerlerden birinde: “Gerçi bütünüyle konumuzla ilgili değil; önceki paragrafla şu paragraf ne kitabın ne de bölümün çerçevesine giriyor; fakat yukarda belirttiğimiz koşullara uygun bir biçimde yaklaşıyor, der (s:130) ve misafirliğe gittiğinde kendisine kaba davranan ve kendisini önemsemeyen arkadaşının yaptıklarını anlatır. Başka bir yerde de : “Kuşkusuz bu iki durum, bu bölümün dışına çıkıyor.”(s:203) der.
Tekniğindeki en güzel kısımlarsa benzetmelerinin orjinalliği ve güzelliğidir ki burada şair yaratılışının heyecanını, güzele olan aşkınlığını, hassasiyetini mübalağa ve teşbihlerin ardından ortaya çıkarttığını gözlemleriz:
“Ayrılığın pek yakın olmasından mı korkuyorsun? Binek hayvanlarının adımlarının hızlanışını görmekten yüreğin mi burkuldu ne?… Ayrılık, üzerimize çökünce, bir ölüm kılavuzudur.”
“O gün kısır bir kadının ilk kez bir çocuk dünyaya getirişi gibi, hep karavana atarken ilk kez hedefi vuran ok gibi oldu.” (s:148)
Mugis Sarayı’ndaki evleri anlattığı bir düzyazıda: “Bir zamanlar erinç dolu yerler iken, şimdi artık tanınmayacak bir hâlde, virân olmuş; bir zamanlar aşk ve ülfet yeriyken, şimdi ıssız çöl olmuş; vaktiyle sıra sıra zarif, güzel görüntülü evler iken şimdi korkunç, ürkütücü harabelere dönmüş; önceleri güvence yerleriyken şimdi uğursuz, şom, engebeli dar yollar ve çukurlara dönmüş. Bir zamanlar oralarda, aslan gibi adamlar, ellerinden bin türlü maharet akan heykel kadar güzel bakireler dolaşırken; şimdi kurtların uluduğu yuvalar, şeytanların bağırdığı alanlar, cinlerin çılgınca eğlendiği aralıklar, gulyabanilerin dolaştığı korkulu yerler, vahşi hayvanların barınakları olmuş… O güzelim salonlar, güzel görüntüleri üzüntü ve kederi dağıtan o güneş gibi parlayan süslü gelin odaları şimdi harabeye dönmüş, tamamen yıkılmış, açık aslan ağzına benziyor… ” (s:149)
Güvercin Gerdanlığı’ndaki Bölümler:
Aşkın Mahiyeti
Önce burada aşk nedir’e cevap verir Hazm: “İnsanlar aşkın mahiyeti hakkında tam anlamıyla anlaşamadılar. Üzerinde kafa yordular ve uzun incelemeler yaptılar. Benim düşünceme göre aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme onların en yüksek temel öğelerinden meydana gelir… Beraberlik ve ayrılığın ruhların birleşimi ve ayrışımıyla ilgili olduğunu biliyoruz. Her şekil kesinlikle kendine uygun olan şekli çağırır, onu arar bulur. Her şey misli mislinedir. Birbirine yakınlık duygusal bir iştir ve apaçık etkileri vardır. Aramızda karşıtların birbirini ittiğini, benzerlerin birbirlerini çektiğini, hemcinslerin birbiriyle uyum sağladığını bilmeyen yoktur. Niçin aynı durumlar ruhlar için söz konusu olmasın? Oysa onların âlemi saf ve temiz bir alemdir. Özü ahenkli bir şekilde yüceliğe dayanır ve kendisini oluşturan ilke onu eğilimlere, yaklaşımlara ve uzaklaşımlara, sevgiye ve nefrete yaraşır hale getirir. Yüce Allah şöyle diyor: “Sizi bir candan (Adem’den) yaratan bundan da gönlü kendisine yatıp ısınsın diye eşini yapan O’dur, Allah’tır.” Demek oluyor ki, böylece Allah, Adem’in eşinde bulacağı ısınmanın nedenini Havva’nın kendisinden bir parça olmasında kılmıştır. Eğer aşkın nedeni bedenin biçimsel güzelliği olsaydı, daha az güzel olandan bir şeyler geri tepilmiş olurdu kesinlikle. Öyleyse şu sonuca varıyoruz: Pek çok kimse, iç güzelliğe sahip şeyleri ya da varlıkları yeğliyorlar; çünkü ötekilerden bunların üstün olduğunu ve gönlün bunlardan hiç yüz çevirmeyeceğini biliyorlar. Öte yandan, eğer aşkın nedeni huyların âhenkliliğinde olmuş olsaydı; hiç kimse kendisine hoş görünmenin yollarını aramayan ve kendisiyle uyuşmayan kimseleri sevmezdi. Buradan şu sonuca varıyoruz:
Aşk bizzat ruhta oluşan bir şeydir. Kimi zaman olur ki gerçekten aşkın nedeni dışarıdan bir neden olur. Ama o zaman nedeni yitince, aşk da biter ve yiter. Öyleyse siz herhangi bir nedenden dolayı seviliyorsanız, bu neden ortadan yok olunca, sizden kolaylıkla yüz çevrilecek ve artık sevilmeyeceksiniz.” (s:39/40)
Nedenler yok olunca yok olan sevgi türüne şair, ruhu kucaklayan sevgiyi ve Allah’a olan sevgiyi dahil etmeden açıklamalarına devam ediyor. Yine bu bölümde aşkta benzeşmelerin çokluğunun sevginin sağlamlığı için gerekliliğinden bahseder. Aşkın dış güzelliğe bağlanmasının nedeni ona göre ruhun kendisinin güzel olması ve güzel olan şeye tutulmasıdır. Burada şöyle der:
“…ruh güzel olan her şeye hemen tutulur; güzel ve hoş motiflere karşı bir eğilim gösterir. Güzel bir şey gördüğünde hemencecik ona bağlanır; biçimin ötesinde, kendisiyle uyuşan bir çizgi ayrımsarsa, işte o zaman birleşme meydana gelir. Gerçek aşk da budur zaten. Şayet, görünenin ötesinde kendisiyle uyuşabilen en ufak bir nitelik göremezse, sevgisi bu dış biçimden ileriye geçmez. Sadece bedensel bir arzu olarak kalır. ” (s:43)
Bu bölümde ayet, hadis, fetva, şiir ve öyküler, Hipokrat’tan alıntı, Eflatun’dan bir anekdot, Tevrat’ın birinci bölümünden bir mesel, bir fizyonomi uzmanının başına gelenler… açıklamalarına kanıt olarak karşımıza çıkar.
Aşkın mahiyetine ait dikkat çekici tespiti ise aşkın kişi üzerindeki değişimini dile getirmesidir. Bu kısmı daha sonra ayrıntılı olarak ele almak için kısa keser:
“…aşk göz açtırmayan bir derttir. Bu derdin ilâcı, acısıyla orantılı olmasıdır. Bu öyle bir hastalıktır ki, hasta zevk alır. Öyle bir acıdır ki dert sahibi arzu eder. Bu derde kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise, bu acıdan kurtulmayı dilemez. Aşk insana, vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.”(s:45)
Aşkın Belirtileri
Aşkın belirtilerini maddelersek şunlarla karşılaşırız:
1. Sevgiliyi derinden derine seyre dalmak.
2. Sevdiği nesneden başkasına söyleyemeyecek şeylere sahip olmak.
Bu kısımda aşkın belirtilerini açar şair: Sevgilinin sözünü can kulağıyla dinlemek, ileri sürdüğü şeylerden dolayı hayret etmek, bütünüyle saçma sapan konuşsa, yalan söylese bile ona hak vermek, haksız olduğu anlarda dahi onu doğrulamak, büyük haksızlıklar karşısında bile ona tanıklık etmek, ne yaparsa yapsın, ne ederse etsin bütünüyle onu izlemek, sevgilinin bulunduğu yere gitmekte ivedilik etmek, onunla oturmanın yollarını aramak, ona yakın olmaya çalışmak, onu bırakmasını gerektiren her türlü uğraşıdan kurtulmaya çalışmak…
3. O zamana kadar başkalarına vermekten kaçındığı malının tümünü bir anda dağıtmaya başlamak.
4. Sevgiliyle dar yerde buluşmadan haz duymak, geniş ve açık yerde buluşmadan canı sıkılmak.
5. Önemsiz nedenlerden dolayı birbirinden kaçmak, konuşmalarında bilerek ve isteyerek zıtlaşmak. (Bunun sebebini şair, birinin öteki hakkında neler düşündüğünü öğrenmeye çalışma olarak belirtmiştir.)
6. Sevdiğinin adını kendi kendine tekrarlamaktan hoşlanmak.
7. İştahla yemek yerken sevgilisinin hatırına gelmesiyle iştahtan kesilmek, yemek yiyememek.
8. Yalnızlığı sevmek, inzivaya çekilmenin yollarını aramak, zayıflamak.
9. Uykusuzluk çekmek.
10. Sevgiliyle karşılaşmayı umduğu bir anda beklenmedik engel çıkmasından korkmak ve iki sevgilinin birbirine karşı yakınmaları sonucu ortaya çıkan durumun yarattığı kaygıyı yaşamak.
11. Sevgili kendisinden yüz çevirdiğinde büyük bir sıkıntı yaşamak.
12. Sevgilinin ailesine, yakınlarına ve çevresine bazen kendi ailesinden fazla ilgi ve yakınlık duymak.
13. Gözyaşı dökmek.
14. Sevgiliye olan ilgi; önemli-önemsiz hiçbir şeyi gözden kaçırmamak, onun bütün hareketlerini izlemek.
Düşünde Sevenler
Bu bölüm şairin aşkın nedenlerini bahsettiği bölümdür. Bu nedenlerden en şaşılacak olanı sevgiliyi rüyada görerek âşık olmaktır.
Basit Bir Tasvir Üzerine Âşık Olanlar
Bu kısım da âşık olmanın tuhaf usûlleri arasında sayılır. Çünkü kişi burada sevdiği nesneyi görmeden, basit bir anlatım, mektup ya da aracı kişiyle âşık olur. Şair şöyle der bu durumu açarak:
“…zihni görmediği bir varlığın tutkusuyla meşgul olan bir kişi, düşünceleriyle baş başa kaldığında, kafasında hayâlinden doğan bir biçimi ve gönlünde beliren bir nesneyi canlandıracaktır. Düşüncelerinden başka bir şey tasarlayamaz. Hayali durmadan oraya yönelir. Şayet bir gün gerçekten sevdiği nesneyi görecek olursa, o zaman iki durum ortaya çıkabilir: aşkı ya artar, çoğalır ya da büsbütün yok olur.” (s:57)
Bir Bakışta Âşık Olanlar
Çoğu kez aşk kalbe sade bir bakış üzerine yerleşir diyen şair bunun iki görünümde oluştuğunu söyler. Biri -ki çoğunlukla olan budur- sevgilinin kim olduğunu, adının ne olduğunu, nerede oturduğunu bilmeden âşık olmadır; diğeri kişinin adını sanını, soyunu sopunu ve nerde oturduğunu bilerek âşık olmadır.
Ancak tek bakışla âşık olmak şaire göre kıt sabırlılığın kanıtıdır; bu durum o kişinin çabuk unutulacağının habercisi, sevgide kararsızlığın ve oynaklığın belirtisidir. Çünkü “büyüme, gelişme ne kadar hızlı ise yok oluş, bitiş de o kadar çabuk”(s:61) olacaktır. Şair bir sonraki bölümde bu tarz aşka inanamadığını ve bunun bedensel arzularla karıştığını düşündüğünü; ancak cinsel arzunun ötesine geçilir ve manevi bir birleşme meydana gelirse bunun aşk olarak değerlendirilebileceğini söyler.
Uzun Görüşmeler Sonucu Sevenler
Şairin en çok desteklediği ve kendi içinde olduğu durumun da bu olduğunu belirttiği aşk hâlidir. Bu sevgi; uzun konuşmalar, sık sık görüşmeler ve zamanla elde edilen sıcak ilgiden sonra gerçekleşen bir sevgidir. Zorlukla elde edildiği için elden çıkması da kolay olmayacaktır.
Bu kısımda dinî kitaplardan edindiği şu bilgiyi vererek aşkla bir kişiye derinden bağlanan insan karakterini açıklar:
“Azîz ve Celîl Allah ruha, Hz. Adem henüz balçık iken, Adem’in cesedi içerisine girmesini buyurdu. Ama ruh bundan ürktü, tedirgin oldu, yıkıldı âdeta. O zaman Allah ona, ‘Oraya zorla gir ve oradan zorlukla çık!’dedi… Bu türden insanlar gördüm. Kendilerinde bir tutkunun olduğunu hissedince, ya da herhangi bir dış güzelliğe eğilim gösterdiklerinde edindikleri zevke göre böyle bir tutkunun doğabileceğini sezince, hemen tüm ilişkilerini kesiyorlar. Hissettikleri duygunun daha fazla büyümemesi için artık sık sık görüşmekten kaçınıyorlar. Çünkü kendilerine egemen olamayacaklarından ve kaçınılmaz bir durumun içine düşeceklerinden korkuyorlar. Bu açıkça kanıtlıyor ki aşk, böyle karakteri olan kişilerin gönlüne çıkmamacasına girer, oraya yapışır kalır. Benzeri kişiler birbirine tutulduklarında, ne pahasına olursa olsun ona sonsuza değin bağlı kalırlar.” (s: 62)
Birini Sevdikten Sonra, Artık Asla Başka Birini Sevmeyenler
Bir kişiyi sevdikten sonra, unutma, ayrılık, ilgilerin kesilmesi veya farklı bir nedenden dolayı ilişkisi bitse de kaybolmuş sevgilisinin özlemiyle yaşayan, ölene değin bu hâli sürdüren insanlardır. Hatta bu hâl, diğer ilişkilerinde de etkili olur ve kadın olsun erkek olsun, herkesi sevgilisindeki o beğendiği özellikle yargılamaya kadar ilerler. Kısa boylu birini seven bir tanıdığının uzun boyluları güzel saymaması; genişçe ağızlı bir kıza tutulan birinin ağzı küçük olan kadınları çirkin bulması; küçüklüğünde sarışın bir kızı seven kendisinin sarışınları sevmesi… gibi.
Sözle İma Etme
Biriyle dostluk kurmanın ya da birbirini sevenlerin duygularını ifâde etmek için kullanacakları ilk yöntem ima etmektir. İma; şiir söyleme, benzetme ve istiareler yapma, dizenin anlamını esnetme, bilmece sorarak ya da nükteler yaparak gerçekleştirilir. Sözle imanın diğer çeşidi de -ancak sevgi ortaya çıktıktan sonra, sevgililer arasında- diğerlerinin anlayamayacağı, farklı anlamlar çıkarabileceği sadece sevgililerin gerçek anlamları bilebileceği imalardır.
Göz İşaretleri
Göz işaretleri de imadır ve ancak sevgililer arasındaki karşılıklı anlayış ve onaylayış belirginleştikten sonra gerçekleşir. Göz işaretleri birçok sonuca neden olabilirler. Bunlar: Ayrılık ya da birleşme, sözleşme ya da birbirlerine diş bileme, bencilleşme ya da cömertleşme, emir ya da yasaklama, güldürme ya da ağlatma, soru ya da cevap… ancak göz işaretleri sevgililer arasında anlam taşıdığı için işaretler kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Şair birkaç bakışı tanımlamış. Bunlardan birkaçı: Kaşları çatmak, yasaklama; uzun uzun bakmak, acı çekmek ve umutsuzluk; göz kapağını indirmek, o işi onaylamak…
Bu kısımda gözün algılama gücü, göz-ayna ilişkisi, göz-duyma ve koklama duyularının karşılaştırması da yapılmış, burada ünlü fizyonomi bilgini Pelemon(tez) ve Ebu İshak en-Nazm’ın öğrencisi Salih’in görüşleri(anti-tez) dile getirilerek kendi düşüncelerini açıklamıştır.
Mektuplaşma
Sevgililer tek sevgide karar kılınca mektuplaşmaya başlarlar ama mektuplaşma pek çok yıkıma da neden olabilir; yıkım, skandal gibi.
Bu mektupların en güzeli nükteli olandır ve mektubun sevgiliye varması ve okunması, âşık için büyük bir zevktir hele de mektubuna cevap gelirse bu, sevgiliyle buluşma gibi bir neşe kaynağıdır.
Aracı
Sevgililer arasında güven oluştuktan sonra aracı gönderme işi başlar ve alıcı sevginin yaşaması ya da ölmesi, âşıkların onurunu koruması ya da şereflerini iki paralık etmesi gibi bir duruma neden olabileceğinden dikkatle seçilmelidir. Bu yüzden aracı, bu işte ehil, kurnaz, işi tam olarak yerine getirecek düzeyde kabiliyetli, sır saklayan, ölçülü, ağzı sıkı, sadık, ahde vefalı, alçakgönüllü, güzel sözlü… olmalıdır. Aynı zamanda aracı, dikkat çekmeyecek ve saygınlığı olan yüksek düzeyde biri olmalıdır. Genellikle bu görev; kadın doktorlar, kan alıcılar, bohçacılar, tellâllar, berberler, ölümlerde ağlayan kadınlar, şarkıcılar, falcılar, öğrenciler, hizmetçiler, örgücüler, dokumacılar… kısaca işi gereği insanlara kolayca yaklaşabilecek insanlara verilir.
Sır Saklama
Sır saklama, ağzı sıkı olma âşığın özelliklerinden biridir. Aşkını açık etmemeye, onu dile dökmemeye çalışsa da âşık hareketlerinden ve gözlerinden onu açık eder. Ağzı sıkı olmanın nedeni toplum gözünde küçük görülmemek ve işsiz güçsüz, eli boş dolaşanlardan biri olarak görülmemek içindir. Oysa şair, bu hareketi doğru bulmaz ve kişinin haramlardan kaçındığı ve bilerek büyük bir günah işlemediği sürece aşka kendini kaptırmasının doğal olduğunu söyler. Sır saklama sadece bu durumda ortaya çıkmaz, bazen nedeni âşığın sevgiliyi koruması, onu güç durumlardan kurtarmasıdır. O zaman bu sır, yiğitlik ve aşkına bağlılık simgesidir. Bazen de aşırı hayâ sır saklama nedenidir. Bir başka durumsa, sevgilisi kendisinden uzaklaşan âşığın bunu saklamasıdır.
Sır Söyleme
Sırların söylendiği durumlar da vardır. Bunlar:
1. Sırrını açığa vuranın kendisini âşıklık süsü vermek ve kendisini öyle kabul ettirmek istemesidir. Bu kabul edilemez bir aldatmaca ve çirkin bir küstahlıktır. Âşık, sahte bir âşıktır.
2. Aşkın açığa vurulması, çoğu kez aşkın hayâya galebe çalması, aşkını ilan etme gereksinimidir. Bu noktada ağırbaşlılık yok olur ve insan kendisine hâkim olamaz. Bu aşkın son kertesidir. Ancak skandallara neden olma, değerden düşme ve insanların diline düşme sonucu vardır.
3. Âşık sevgilisinin kendini aldattığı inancına vardığında, kendisinden bıkıp usandığını ya da kendisine karşı bir soğukluk duyduğunu anladığında sırrını açıklar ki bu, öç almadır ve büyük bir utanmazlık, en kaba rezillik, en kötü akılsızlık, şuursuzluktur.
4. Sır, bazen herkese yayılan bir konuşma ya da dedikodu yüzünden de açığa çıkabilir. Bu durum da aslında âşığın işini kolaylaştırır ve onun içten içe sevinmesine neden olur.
İtaat
Sevenin sevgilisine boyun eğmesidir itaat. Karakterini, şahsiyetini sevgilisinin karakterine zorla bağlar ve karakterlerinde değişime neden olur. Hırçın, söz anlamaz, dikkafalı, inatçı, gururlu… kişilerin huylarının yumuşatır, kibirlilerin alçakgönüllü olmalarına yol açar. Âşık, sevgilinin eziyetlerine, sitemlerine, işkencelerine katlanır. Bunlar âşığın onurunu kırmaz, bu boyun eğiştir.
Kendi yaşadığı bir öyküyü anlatır burada:
Kayravanlı Ebû Abdullah Muhammed b. Küleyb çenesi düşük birisiydi; çeşitli konularda sorular sormaya çok meraklıydı. O zamanlar ben Kurtuba’da oturuyordum. Çeşitli konularda sohbet ediyorduk; aşktan söz ederken bana, “Eğer sevdiğim kişi benimle karşılaşmaktan iğreniyor ve benden kaçıyorsa, ne yapmalıyım ?” diye sordu. Ben de şöyle dedim: “Seninle karşılaşmaktan tiksinirse bile, sevgilinle karşılaşmayı deneyerek gönlünü yatıştırıp sevindirmeye zorlamalısın kendini.”
”Ben aynısını düşünmüyorum.”dedi, “tam tersine onun aşkını kendi aşkıma, onun arzusunu kendi arzuma tercih ederim. Kendim için, öleceğimi bilsem bile, sabrederim, sabredeceğim de.”
“Bense” dedim, “ancak kendi nefsim için severim onu ve sevgilinin suretinden canımın hoşlanması için, haz alması için severim. Ben kendi mantığıma uyarım; kendi ilkelerime göre davranırım…”
“İşte” dedi, “tam bir mantık zulmü. Ölümden daha güçlü olan şey bize ölümü göze aldıran şeydir; candan daha kıymetli olan, canın kendisi için feda edildiği şeydir.”
“Eğer canını feda ettiysen, onu istediğinden dolayı değil, fakat gerektiği için.” dedim. “Eğer başka türlü yapabilseydin, onu feda etmezdin. Kendi isteğinle sevgilinle karşılaşmaktan kaçındığını kabul edecek olursak o zaman kınanacak biri olursun; çünkü canına haksızlık etmiş ve bizzat kendi elinle onu öldürmüş olursun ?” O zaman bana şöyle dedi:
”Sen kıyasçı bir adamsın dedi. Aşkta kıyasa yer yoktur.”
”Bu durumda âşığın başı büyük bir derttedir” dedim.
”Aşktan daha büyük dert var mı ki ?” dedi. (s:88-89)
Bu kısımda sadece itaat’in ne olduğu değil, Hazm’ın kişiliği de yansır cümleleri ardından. Derece derece ispatını güçlendiren, soru-cevap yoluyla karşısındakine görüşünü ispat eden, mantığı güçlü, aşka dair hâllerde bile düşüncenin, sorgulamanın, analizin satırlarından sızdığı bir felsefeci olarak karşımıza çıkar. Öyle güçlü bir analizcidir ki eleştirel bakışının ardındaki neden budur. Olay ve olguları akıl süzgecinden geçirir, onları daha önceki bilgileriyle ve tecrübeleriyle analiz eder ve ardından bir senteze ulaşır ve bunu sonuna kadar savunur Hazm.
Muhâlefet
Âşığın kafasına göre hareket edip, sevgiliye istediği her şeyi yaptırması ve sevgili kızsa, sinirlense bile kendi arzularını yerine getirmesi, üzüntü, tasa ve kaygılardan uzaklaşmasıdır.
Eleştirmeci
Aşkın engellerinden biridir ve çeşitli şekillerde görülebilir. Bunları sıralarsak:
1. Samimi dosttur; isteklendiren, sakındıran, nefsi frenleyen kişidir.
2. Âşığı durmadan azarlayan ve kınayanlar.
Yardımsever Dost
Aşkta en çok arzu edilebilecek şeylerden biri, kişinin her şeyi onunla paylaştığı dosttur ki bu dostun özelliklerinden birkaçı şunlardır: Samimi, hoş sözlü, itibarlı, konuşması dokunaklı, keskin zekalı, bilgili, az muhalefet eden, yardımsever, sabırlı, ahlâkı övülen, güzel huylu, kin tutmayan, cömert, sır tutan, güvenilir, ihânet etmeyen, olgun, vefalı, inancı sağlam, dostunun acılarını dindiren…
Dost âşığın dertlerini dindiren olmak zorundadır çünkü “…acılar kalpte birikip düğümlenince, kalbi sıkıştırır. Eğer birine diliyle bir şeyler söyleyip acılarını dindirmezse, pek fazla gecikmez üzüntüden mahvolur, umutsuzluktan ölür gider.”. Bu noktada yardımseverlikte en ileri olanlar şaire göre, kadınlardır. Sır saklamada kadınlar erkeklerden daha üstündürler. Hele de yaşlılar, gençlerden daha titizdir bu noktada, şefkatlidirler, çünkü gençlerde görülebilecek kıskançlık onlarda olmaz.
Gözetleyici
Aşkın afetlerinden biridir. Gözetleyiciler de eleştiriciler gibi çeşit çeşittir:
1. Kasıtsız olarak âşığın sevgiliyle birlikte olduğu anlarda orada bulunanlardır, sevgilileri tedirgin etseler de tez ortadan kaybolurlar.
2. Âşıkların meselesinden kuşkulanıp bundan emin olmak için âşıkların her hareketini gözetleyen kişilerdir ki, tehlikeli tiplerdir.
3. Yalnızca sevgiliyi gözetleyenler ki bunların da gönüllerine girilirse çok iyi destekçi olurlar ve aşkın bekçiliğini yaparlar.
4. Vaktiyle başından aşk macerası geçiren ve zarar uğrayan gözetçiler. Bunlar da sevgiliyi korumak adına daha büyük sorunlara neden olurlar.
Jurnalci
Aşkın afetlerinden biridir ve iki tipi vardır: Birincisi, sevgililer arasında bozuşma olmasını isteyen; ikincisi ise, sevgililer arasında kopukluk oluşturup, sevgiliyi ele geçirmeyi amaçlayandır. Jurnalciler asılsız yalanlarla arayı bozmaya çalışırlar. Aşıkların sırlarını etrafa yaydığını, âşığın birden fazla sevgilisi olduğunu, sevenin sevgisinin gerçek olmadığını… etrafa yayarlar. Bu bölümde yazar nasihat verir: “Kiminle istersen arkadaş ol, ama şu üç kişiden sakın: Aptal, çünkü faydalı olayım derken sana zarar verir; kararsız, senin uzun ve sağlam dostluğun nedeniyle kendisine tam güvendiğin anda, seni ortada bırakır; ve yalancı, çünkü, senin aklının ucundan bile geçmeyecek bir tarzda, senin aleyhinde bulunacak, sana kıyacaktır; oysa sen ona en ufak güvensizlik belirtisi göstermezsin.” (s:99)
Yazar, bu kısmın ardından yalan hakkında detaylı bilgi verir, gene bu bölümü ayet, hadis, nakil, öykü ve şiirlerle destekler. Bir şiirinde şunu der:
“Serabı görünce matarasındaki suyu yere döken kişi gibi olma; böylece bomboş ve uçsuz bucaksız çölde başına belâ açarsın.” (s:102)
Kavuşma
Aşkın görünümlerinden biri olan kavuşma, büyük bir zevk, çok tatlı bir dönem, şafaktan doğan mutluluk, diriliş, yüce bir varoluş, sürekli sevinç hâli, Allah’ın büyük bir bağışıdır. Dünyanın hiçbir tadı, kavuşmanın bıraktığı etkiyi veremez. Özellikle de kavuşma uzun sürmüş ve zor gerçekleşmişse. Bu kısımdaki şiirler gerçekten göz alıcıdır.
“Kaç kez pervâne gibi aşk ateşinin çevresinde dönüp dolaştım; öyle ki sonunda o küçük kelebek gibi o ateşin içine düştüm.” (s:113)
Kaçınma
Aşkın afetlerinden biridir ve bunun da türleri vardır. İlki, bir gözetleyicinin varlığından dolayı çekinmedir. İkincisi, nazlanmadan ötürü ortaya çıkan kaçınmadır. Üçüncüsü, âşığın herhangi bir suçundan meydana gelen kaçınmadır. Eğer kınama ve kaçınma yan yana gelirse ve ciddiyse, bu, ayrılma bahanesi ve kopukluk belirtisidir. Dördüncüsü, jurnalciler nedeniyle ortaya çıkan kaçınmadır. Beşincisi, usanmadan doğan bezginlik ve bıkkınlıktan ötürü ortaya çıkan kaçınmadır. Bu kısımda ayrıca, sevmede hızlı olan, fakat sevdiklerine ve nefret ettiklerine tahammül etmeye sabırsız insanlardan bahseder. Bu tarz insanlardan uzak durmalı ve gönlü o insanla oyalamamalıdır. Altıncısı, âşığın ortaya çıkardığı kaçınmadır. Âşık sevgilisinde bir soğukluk sezer ve onun yanından hiç ayrılmayan can sıkıcı birini görürse köşeye çekilir, kalbi kırılır ve ondan kaçınır. Son olarak da, kinden dolayı meydana gelen kaçınma. Başa geldiğinde sevdiğinin sevdiği şeylere yönelerek, onun hoşlanacağı şeyleri yaparak durum düzeltilmelidir. Ancak, bunun değerini bilmeyecek biriyse, karşılık beklememelidir. Çünkü sizin güzel davranışlarınız onun gözüne çirkin gelecektir. Bu durumda da en iyisi o kişiyi unutmaya çalışmaktır.
Kasidesinde kaçınmanın yol açtığı ayrılık için şöyle der:
“Bu saat sana veda etme saati mi, bu saat kıyamet saati mi?
Bu gece senden ayrılışımın gecesi mi, bu gece diriliş gecesi mi?” (s:126)
Vefa
İnsanın aslının temiz, soyunun iyi olduğunu gösteren bir delil, güzel huy ve erdemli davranışlardan biridir. İnsandan insana değişen bir niteliktir. İnsanın niteliği için:
“İnsanın ne olduğunu ancak edimleri öğretir bize; gözümüzle, hakkında başka bilgiler araştırmamıza gerek kalmaz… Hiç zakkum ağacının üzüm verdiği ya da bal arılarının kovanlarına, acı balözü biriktirdikleri görülmüş müdür?” (s:128) şiirini söyler.
Vefa, bağlılık demektir ve bunun birinci derecesi, insanın önce kendisine bağlı olana içten bağlı olmasıdır. Bundan ancak soyu kötü, ahlâkı bozuk ve hayırdan yoksun olan kişiler uzaktır. İkinci derecesi, size hainlik edene vefakâr olmaktır. Ama bu sevgili için değil, âşık için söz konusudur. Hainliğe aynıyla karşılık vermek ayıp değilse de vefalı olmanın değeri daha yüksektir. Çünkü vefa, güçlülerin, dayanıklıların, emin akıllıların, güzel ahlâklıların, temiz niyetli kişilerin dayanabileceği bir durumdur. Vefanın en yüksek aşaması, elden geldiğince dostluk bağını koparmamaya çalışmaktır. Eğer umutsuzluk belirmiş, hınç ağır basmışsa, o kişiden kurtulmak gerekir. Hıncın giderilmesi için, geçmişin anısı anımsanmalı, geçmişe hayıflanmamalı, olup biteni ve zamanın dolduğunu unutmamak gerekir.
“Gizlenmesi gereken bir sırrı gizlemek o kadar önemli değil; asıl önemli olan birinin açığa vurduğunu gizlemektir.” der şiiriyle.
Vefanın üçüncü derecesi, tüm umutlar yittiğinde, sevgili ölse ya da dünyadan beklenmedik bir felâketle göçse bile vefakâr olmaktır.
Unutmamalıdır, vefa âşığın zorunluluğudur, sevgili âşığı reddetmekte ya da kabul etmekte özgürdür. Reddedildiği hâlde sevgili için uğraşmaya devam etmenin vefayla ilgisi yoktur.
İhanet
Vefa nasıl iyi niyetin, soylu davranışın göstergesiyse, ihanet de tam tersi kınanacak ve tiksinilecek bir sıfattır. Daha çok sevgililerde görülür. İhanet edene karşılık ihanet kınanmaz, onunki ihanet sayılmaz. Sevgiliye ait sırları söylemek de ihanet kabul edilir.
Ayrılık
Her birleşen bir gün ayrılır, her yaklaşan bir gün uzaklaşır. Bu, Allah’ın kanunlarından biridir. Öyle büyük bir felakettir ki, kardeşi ölümdür. Çeşitleri vardır: İlki geçici ayrılıktır, sevgilinin dönüşüyle âşığın derdi biter. İkincisi, âşığın sevgilisini görmeyi yasaklayanın neden olduğu ayrılıktır. Üçüncüsü, dedikoducuların dedikodusundan kaçınmak amacıyla sevgilinin istediği ayrılıktır. Dördüncüsü, birtakım nedenlerden dolayı sevenin kendiliğinden sürüklendiği ayrılıktır. Beşincisi, yolculuğun veya evlerin uzak olmasının neden olduğu ayrılıktır.
Bu bölümde vedalaşmadan da bahsedilir. İki türlüdür: Birincisi, sadece bakışlarla ve göz işaretleriyle vedalaşılır. İkincisinde ise kucaklaşma ve birbirine sarılma mümkündür.
Altıncısı, iki sevgili arasında meydana gelen darılmalardan ötürü ayrılmadır ve en elem verici olanıdır ayrılığın. Son ayrılık ise, ölümden kaynaklanan ayrılıktır ki bu, tam anlamıyla ayrılıktır. Buradan sonra yazar kaçınma ile ayrılığı karşılaştırır ve bu kısımda birbirinden güzel benzetme ve betimlemelerle konuyu detaylıca işler.
Kanaat
Âşığın aşkına yakalanışı ve aşkın etkisinde kalışı oranında kanaatin dereceleri ortaya çıkar. İlki, ziyarettir. İkincisi, sevgilinin eşyalarıyla sevinme ve ona razı olmadır. Üçüncüsü, sevgiliyi düşte görmek ya da hayâlinin selamıyla yetinmektir. Dördüncüsü, sevgilinin yaşadığı yeri izleme ya da uzaktaysa yaşadığı yerden gelen biriyle karşılaşmak da kanaattir. Şairlerin kanaat anlayışı ise, niyetlerini şiirleriyle dile dökmektir. Bu, dil üstünlüğüne dayandığı için ve çoğunlukla şairler dillerinin güzelliğini ispatlamak için şiirlerini uzatırlar ki, bu, doğru değildir. Burada kendi şiirlerini över, onlardan daha güzelini söylemek imkânsızdır, diyerek şiirlerindeki kavrayışın doruk noktasına ulaştığını ispatlamak için örnek verir ve şiirini açıklar. Altıncısı, kıskançlığın dahi ortadan kalktığı ve sevgiliyi başkalarıyla paylaşmaya rıza gösteren kanaattir ve kanaatin en çirkinidir.
Vücuddan Düşme
Bir ayrılık ya da bir nedenden dolayı aşkını gizli tutmak zorunda kalan âşık hastalığa tutulur ve yatağa düşer. Âşık eriyip tükenir, rengi sararır, aklı başından gider, zihni karışır. Aşk saplantı hâline gelirse, melankolik mizaç baskın çıkarsa, bu artık aşk değil, akıl bozukluğudur. Tek tedavi, sevgiliye kavuşmaktır.
Teselli
Her sevginin sonu ya ölümdür ya da yerine konabilecek bir tesellidir. Teselli iki türlüdür: Doğal teselli (umut) ve yapmacık teselli (sabır gösterme). Sabır göstermekle unutmak aynı şey değildir. Unutma, insanın yaratılışı, ilgisi, kabul ve reddi, aşkın kalp üzerindeki etkisinin azlığı ve çokluğu ile ilgilidir. Bıkkınlık, değişiklik isteği, başka biri için ilgisini koparma(ihanet), sevgilisini unutma ayıplanacak durumlardır. Burada üçü sevenden kaynaklanan, bıkkınlık, değişiklik isteme duygusu ve hayâ; dördü ise sevgiliden kaynaklanan, sürekli kaçınma, nefret, cefa ve ihanettir. Sekizinci ise Allah’tan gelen ölüm, ayrılık ya da sürekli ayrılığın nedeni olan umutsuzluktur.
Ölüm
Aşk insanı inceltir, onu duygusallaştırır, acıma üste çıkar ve bu, ölüme neden olur. Özellikle ölüm, kavuşulması imkânsız aşklarda karşımıza çıkar. Ölüm, sevgiliye kavuşmak için bir yoldur.
Günahın Çirkinliği
Allah insana iki karşıt mizaç vermiştir, biri iyilik önerir sadece iyi ve güzele yöneltir; diğeri sadece şehevi duyguları ister ve insanı yıkıma sürükler. Bu iki duygu sürekli olarak birbiriyle çarpışır, eğer akıl nefsi yenerse, ona üstün gelirse insan ayakta kalır, Allah’ın nuruyla aydınlanır; nefs akla egemen olursa, ileri görüşlülük, uzak görürlülük ölür, iyi ile kötü arasındaki fark ayırt edilemez. İnsan tehlikeli durumlara, derin uçurumlara, gayya kuyularına düşer, yok olur. İnsan diline, midesine ve cinsel organına dikkat etmelidir. Birbirlerinin yanında kadın ve erkekler davranışlarını değiştirir, ziynetlerini göstermeye çalışır, lüzumsuz söz ve hareketler yapar. Bu yüzden gözler harama bakmaktan korunmalıdır. Şeytana uyan çoğu nefis, zühd ve takva giysisini çıkarıp çapkın olmuş, dizginleri İblis’e bırakmıştır. Bu kısımda takvayı, emirlere uymayı, günahlardan sakınmayı uzun uzun nasihatlerle anlatır yazar.
İffet
Aşkta gözetilmesi gereken en önemli şey iffettir. Cinsel eğilimlerde kendini tutma, günahları bırakma ve fuhuştan sakınma, Allah’a asi olmama, O’nun emir ve yasaklarına uymadır iffet. İnsan nefsini frenlemeli, helal yoldan ayrılmamalı, bunun için aşkı bahane etmemelidir.
İkinci Bölüm: ENDÜLÜS EDEBİYATI ve İBN HAZM
Bu bölümde Endülüs Edebiyatı başlığı altında; Endülüs edebiyatının kuruluşu, şiiri, şiir tarzı ve şairleri hakkında bilgi verilmiştir. İbn Hazm ve Edebi Kişiliği başlığı altında da ailesi, doğumu, hayatı, edebi kişiliği, aşk anlayışı ve aşkları, eserleri, dönemin siyasal hareketleri ve dönemin bilimsel ve düşünsel hareketleri verilmiştir.
Endülüs edebiyatındaki (9.yy. - 14.yy.) şairler şunlardır: İbn Abdi Rabbih, İbn Hanî el-Endülüsî, İbn Hamdis, İbn Zeydun, İbn Kuzman, İbn Hazm, İbn Hafâce el-Endülüsî, Ebû ishâk İbrahim İbn Sehl, Ebû Hayyân el-Ceylânî, Lisânüddin bin el-Hatib
Endülüs edebiyatında Klâsik şiir tarzı, muvaşşaha, zecel kullanılmıştır. Muvaşşaha ve zecel, Kastilya halk şiirindeki villancico denilen türü doğurmuş, yeni yıl ilahi ve türkülerinde de kullanılmıştır.
İbn Hazm, 994 yılında Kurtuba sarayında doğmuştur. Ergenlik çağına kadar bu sarayda kalan Hazm, iyi bir eğitim görmüş, siyasi nedenlerden dolayı Kurtuba’yı terk edip Elmeriye’ye gitmiş, burada kaldığı dört yılın ardından Emeviler’e olan yakınlığı yüzünden hapse atılmış, birkaç ay sonra da sürgüne gönderilmiştir. Hasan el-Kasra’dan sonra Valensiya’ya gitmiş, burada IV. Abdurrahman’ın hizmetine girmiş, 1018′de siyasi mücadelelerin ardından yeniden hapse düşmüş, bir süre sonra hapisten çıkarılmıştır. Altı sene sonra Kurtuba’ya dönmüş, 1023-1024′te yedi haftalık süren bir vezirlik yapmış, tekrar hapse düşmüştür. 1027′de Şatibe’ye giden Hazm, Tavku’l Hamâme’sini burada yazmış, kendisini ilme vererek tamamen siyasetten uzaklaşmıştır. Hukuk ve ilâhiyatla uğraşan Hazm, Zâhirî ekolünün üstadı olmuş, mizacı ve bilginlere karşı koyma arzusu birçok düşman kazanmasına neden olmuş, kaleminin keskinliği onun, “Haccac’ın kılıcı, İbn Hazm’ın dili” sözü ile şöhret bulmasına neden olmuştur. Zahiriyye mezhebinin yayılması ve açıklanması için eserler kaleme almış; hukuk, hadis, metod, milletler, dinler, tarih, soybilimi, edebiyat alanlarında seksen bin yapraklı dört yüz cilt eser vermiştir. Düşmanlarının çok olması, eserlerinin gözlerinin önünde yakılmasına neden olmuş ama o, bundan yılmamış ve şunları söylemiştir:
“Kağıtları yaksanız bile, onların içeriklerini yakamayacaksınız; çünkü onlar benim kalbimdedir.
Ayaklarım nereye yönelse, onlar da benimle gelir; benimle biner, benimle iner, benimle kabre girer.” (s:257)
Şiirlerini bir divanda toplamış, genellikle kaside şeklinde yazmıştır. Şiirlerinde, tezat, benzetme, istiare, ima vb. tüm sanatları ustalıkla kullanmıştır. Secili üslûbu dikkati çeken yönüdür. Doğaçlama şiir söyleyebilen Hazm, imge ve çarpıcı tasavvurlarla coşkun bir şiir anlayışına sahiptir. Şiirlerinde derin bilgisi göze çarpar ve özellikle Kuran ve hadisler onun şiirlerinin temel aldığı iki kaynak olarak karşımıza çıkarlar.
Hazm, sevgide üç mertebeden bahsetmiş; bunu Tabiî sevgi (avamın sevgisi, bedenî sevgi), Rûhânî sevgi (sevilenin rızasını gözeten, sevilene benzemeyi esas alan sevgi), İlâhî sevgi (Allah’ın kullarına, kulların da Allah’a olan sevgisi) olarak tasnif etmiştir.
İbn Hazm, 1064 yılında Ment Lisem köyünde, ailesinin kır evinde 16 Ağustos’ta vefat etmiştir
Eserlerinden bazıları şunlardır:
Kitabü’l-fasl fi’l-milel ve ve’l-avhâi ve’n-nihâl(İslam hakkında mütâlaalar); Kitabü’l-ahlâk ve’s-siyer fî müdâvâti’n-nüfus(ahlâk); Risâle fî fadli’l-Endülüs(Endülüs edebiyatı); Kitabü’l-muhalla fi’l fıkh (Zâhiri meshebine göre fıkh bilgileri); Et-Takrîb fî hudûdi’l-kelâm(kelâm ve mantık)…
Güvercin Gerdanlığı sadece aşka bakışı değil (mecazi-hakikî) dönemini sosyal, kültürel, siyasî ve edebî yönlerden yansıtması, kadın erkek ilişkileri hakkında bilgi vermesi, farklı dalları bir araya getirmesi, Endülüs’ün geçmişle dönemindeki hayatla kurduğu ilişkiyi yansıtması açısından da önemli bir eserdir. Türk edebiyatının ilk yazılı İslâmî ürünlerinin verildiği dönemde, Hazm’ın çok yönlü bu eseri, medeniyet kültürü oluşturmuş bir dönemin ispatı anlamına da gelmektedir. Bu dönemde, sadece Hazm’ın dört yüz eseri olması bile, bunu açıkça göstermektedir. Dönemin siyasî karışıklıklarına, yönetim kavgalarına rağmen, bilim ve edebiyatın kesintisiz devam ettiği 10. ve 11.yy. Endülüs’ünü her yönden tanımak ve aşka ve kadın’a bakışını; Hazm’ın heyecanlı, polemikçi, mantığı esas alan, sanata düşkün, eleştirel… yanlarını da öğrenebilmek için Güvercin Gerdanlığı mutlaka okunması gereken bir eserdir.
[1] Güvercin gerdanlığı, İbn Hazm, çev: Mahmut Kanık, İnsan Yayınları, İstanbul, 17.baskı,2011.








































