Bir çaydanlık gibi gri akşam
Adam olmaktan yorulsam,
düğümlesem bağlarını
bütün ayakabıların
senin evine kadar yoluma çıkan,
O zaman seni aramaya başlasam
elde bir fırçayla
ve bütün kadehlerimi ödemeye zorlasam seni.
Adam olmaktan yorulsam
ellerimi kessem
ve diğerlerini-önlenemez bir biçimde büyüyen her şeyi-
sana baktığımda telaşlanmayasın diye;
insan gövdesinde bir karınca izdihamı
örslere ve çapalara kendimi bırakmamı zorluyor,
bana her baktığında yeniden ortaya çıkıyor.
Adam olmaktan yorulsam
genç olmaktan yorulsam
ve kendimi çok yaşlı hissetsem
benden gözlerini taşımamı istemeden gidersen.
Yorulmaktan yorulsam
gülmekten her kezinde daha azalmış dişlerle.
Adam olmaktan yorulsam,
yorulsam ki yoruluyorum
kendimden, senden, kanayan
ve temiz bir biçimde kesilemeyen her şeyden,
her şeyden sökülüp gidemeyenbir iz bırakmaksızın koyu ve kirli.
Adam olmaktan yorulsam
(yorulsam, yorulsam,yorulsam ve yorulsam ki yoruluyorum),
şairlerin dizelerini çalsam
vakti geçmiş, savunmasız, kartondan
bir deriyle kalmış, kitaplar gibi;
onlara şık giysiler giydirsem,
çok itinalı bir biçimde, çizgileri yerli yerine oturtsam,
ve o zaman, bozguna uğramış,
gururlu bir yerli gibi,
ağır kirli gözyaşlarıyla süslensem.
Antonio Lopez
Çeviren: Olcay Öztunalı
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
▼
30 Ekim 2012
Yüzük
İçimde hâlâ yıldırım gibi gürleyen,
o sessizce gelişin için yanıma senin,
verdiklerin için geriye istemeden,
senli sensizliklerimdeki özrün için,
o sözlerin için,
boşa sarfetmediğin,
şefkatlerin için,
dağıttığın sevgiyle,
damarlarıma akıttığın sonsuz güç için
kendinin o en güçsüz anlarında bile
benimkine benzediği için
adının yanımda olduğun için
hiç çekinmeden
yüzük yerine senin parmağına,
kadınım,
ateşli dudaklarımı koyuyorum ben.
Veselin Hançev
Türkçesi: Cevat Çapan
o sessizce gelişin için yanıma senin,
verdiklerin için geriye istemeden,
senli sensizliklerimdeki özrün için,
o sözlerin için,
boşa sarfetmediğin,
şefkatlerin için,
dağıttığın sevgiyle,
damarlarıma akıttığın sonsuz güç için
kendinin o en güçsüz anlarında bile
benimkine benzediği için
adının yanımda olduğun için
hiç çekinmeden
yüzük yerine senin parmağına,
kadınım,
ateşli dudaklarımı koyuyorum ben.
Veselin Hançev
Türkçesi: Cevat Çapan
Masal
Yaprakları gizlice öpen yağmur altında
yürüyoruz biz bize ve öylesine.
Ne bir ormancı sesi,
ne bir yol var yakında,
tek rüzgâr inliyor kendi kendine.
Sessizce tutuyorum soğuk ve beyaz elini,
bir güvercin gibi yağmurdan kaçmış.
Sanki mekân tutmuş da saçının tellerini
damladan bir yıldız orda göz açmış.
Dur öylece, öylece kal.
Yansın yıldızın temiz.
Aydınlatsın yolumuzu ormanda.
Kim bilir,
salt onunla bulacağız belki biz
mucizeler yapan çiçeği burda.
Diyeceğiz ki ona:
"Sakın ayırma bizi.
Bizi ilgisizlik suyuna gömme.
Duymazdan gel ekmekle örtü isteğimizi,
salt sıcaklığını bize çok görme.``
O da ne, parlamıyor saçında damla yıldız.
Sessiz yürüyoruz eskisi gibi.
Ah, biz şimdi nerede
ve nasıl bulacağız
mucizeler yaratan o çiçeği?
Veselin Hançev
Türkçesi: Cevat Çapan
yürüyoruz biz bize ve öylesine.
Ne bir ormancı sesi,
ne bir yol var yakında,
tek rüzgâr inliyor kendi kendine.
Sessizce tutuyorum soğuk ve beyaz elini,
bir güvercin gibi yağmurdan kaçmış.
Sanki mekân tutmuş da saçının tellerini
damladan bir yıldız orda göz açmış.
Dur öylece, öylece kal.
Yansın yıldızın temiz.
Aydınlatsın yolumuzu ormanda.
Kim bilir,
salt onunla bulacağız belki biz
mucizeler yapan çiçeği burda.
Diyeceğiz ki ona:
"Sakın ayırma bizi.
Bizi ilgisizlik suyuna gömme.
Duymazdan gel ekmekle örtü isteğimizi,
salt sıcaklığını bize çok görme.``
O da ne, parlamıyor saçında damla yıldız.
Sessiz yürüyoruz eskisi gibi.
Ah, biz şimdi nerede
ve nasıl bulacağız
mucizeler yaratan o çiçeği?
Veselin Hançev
Türkçesi: Cevat Çapan
Güzellik
O kadar çok,
o kadar çok aradım ki seni,
yeryüzü boydan boya
sana benzedi.
O kadar çok,
o kadar çokistedim ki seni,
adını verdim
tüm eşyalarıma.
Var mısın sen?
Yoksa ben mi uydurdum seni?
Böylesi belki de daha iyi.
Belki de ben uydurduğum için seni,
benimle birlikte en fazla kalacaksın,
en son nefret ettiğim
sen olacaksın,
istemeyerek de olsa birisiyle sana
ihanet ettiğim an,
canım en çok yanacak
inan.
Veselin Hançev
Türkçesi: Cevat Çapan
o kadar çok aradım ki seni,
yeryüzü boydan boya
sana benzedi.
O kadar çok,
o kadar çokistedim ki seni,
adını verdim
tüm eşyalarıma.
Var mısın sen?
Yoksa ben mi uydurdum seni?
Böylesi belki de daha iyi.
Belki de ben uydurduğum için seni,
benimle birlikte en fazla kalacaksın,
en son nefret ettiğim
sen olacaksın,
istemeyerek de olsa birisiyle sana
ihanet ettiğim an,
canım en çok yanacak
inan.
Veselin Hançev
Türkçesi: Cevat Çapan
Anılarla Yüklü
Anılarımdan uzak düştüğüm zaman,
düşlere dalarım içlerinden gülücüklerin, hüzünlerin, aşkların
ve suskunlukların yükseldiği.
Barış içinde sakin bir mekânda kalmak istiyorum,
aya yakın, yıldızların üstünde
bizi mutlu kılacak
her şeyden uzak.
Bir düşüm var:
her zaman yükseklerde olmak,
hatta yaşamım boyunca sonsuza dek,
düşlerim gerçekleşmesini dilerim umutla.
Ah biliyorsun hayat boş ve yalnız bir çukurdan ibarettir
iki uzaklık olarak kaldık öyle
delirecek düzeyde kalplerimizin duygusunu taşırken.
Kovulurken, anılarını yüklendim
duru bir nehirle,
seni düşledikçe mutluluğu düşünürüm.
Sen ki kalbimden daha yakınsın bana
ancak uzaktasın,
sonsuza kadar sürmeyecek umarım
düşen ayın ışığıyla adımı göz yaşlarımla anarım
inci gibi akan suyla.
Kendimle vedalaşmak istiyorum yeniden.
Günlerle birlikte büyür sana olan aşkım,
Umutsuz,
kendi kendime soruyorum
aşkım benim gibi mi solacak?
Mari Nasır
Çeviren: Metin Fındıkçı
düşlere dalarım içlerinden gülücüklerin, hüzünlerin, aşkların
ve suskunlukların yükseldiği.
Barış içinde sakin bir mekânda kalmak istiyorum,
aya yakın, yıldızların üstünde
bizi mutlu kılacak
her şeyden uzak.
Bir düşüm var:
her zaman yükseklerde olmak,
hatta yaşamım boyunca sonsuza dek,
düşlerim gerçekleşmesini dilerim umutla.
Ah biliyorsun hayat boş ve yalnız bir çukurdan ibarettir
iki uzaklık olarak kaldık öyle
delirecek düzeyde kalplerimizin duygusunu taşırken.
Kovulurken, anılarını yüklendim
duru bir nehirle,
seni düşledikçe mutluluğu düşünürüm.
Sen ki kalbimden daha yakınsın bana
ancak uzaktasın,
sonsuza kadar sürmeyecek umarım
düşen ayın ışığıyla adımı göz yaşlarımla anarım
inci gibi akan suyla.
Kendimle vedalaşmak istiyorum yeniden.
Günlerle birlikte büyür sana olan aşkım,
Umutsuz,
kendi kendime soruyorum
aşkım benim gibi mi solacak?
Mari Nasır
Çeviren: Metin Fındıkçı
29 Ekim 2012
Ekmek Arası Patates
Defolu gençliğinin ucuz pavyonlarında,
–Git başımdan mı– sandın hayatı.
Günde sekiz litre alkol vermesi için doktorun
Şizofren olmalı ilkin.
Senin dünya sandığın yuvarlak
–Annenin güvelerini beslediği çeyiz sandığı–
Senin dünya sandığın yuvarlak,
Hâlâ öküzün başındaki bela.
Bir denge tutturmuş o da,
Dönüyor canı sıkıla sıkıla.
Azrail'i kan tutsa da,
Sen yine de ortalıkta kesme bileklerini.
Olur da kurtarırsa seni emniyet şeritleri,
Ahiret için vazgeçtiğin şeyler kalmaz
Kapışılırsa bileziklerin.
Ayrılık bu,
Nanik yapılmaz sevgilinin ardından,
Gör sol meleğinin kırmızı kartını.
Ortalığı sulamaktan başka işe de yarasın,
Gerilla korkuluğu gözlerin.
En sıkıcı çelişkiler bedeninde,
Kibrit cebinde muhtar çakmağı
İstanbul'u ilk kez görmüş bir çevre mühendisi
Garip garip bakınma ortalıkta.
Disney'de kahkaha gazıyla ağlayan çocukluğuna,
Amasya'da çürük elmalarla büyüyen gençliğine,
Çiçek bozuğu kadın felçlerini de ekleme.
Özge Dirik
–Git başımdan mı– sandın hayatı.
Günde sekiz litre alkol vermesi için doktorun
Şizofren olmalı ilkin.
Senin dünya sandığın yuvarlak
–Annenin güvelerini beslediği çeyiz sandığı–
Senin dünya sandığın yuvarlak,
Hâlâ öküzün başındaki bela.
Bir denge tutturmuş o da,
Dönüyor canı sıkıla sıkıla.
Azrail'i kan tutsa da,
Sen yine de ortalıkta kesme bileklerini.
Olur da kurtarırsa seni emniyet şeritleri,
Ahiret için vazgeçtiğin şeyler kalmaz
Kapışılırsa bileziklerin.
Ayrılık bu,
Nanik yapılmaz sevgilinin ardından,
Gör sol meleğinin kırmızı kartını.
Ortalığı sulamaktan başka işe de yarasın,
Gerilla korkuluğu gözlerin.
En sıkıcı çelişkiler bedeninde,
Kibrit cebinde muhtar çakmağı
İstanbul'u ilk kez görmüş bir çevre mühendisi
Garip garip bakınma ortalıkta.
Disney'de kahkaha gazıyla ağlayan çocukluğuna,
Amasya'da çürük elmalarla büyüyen gençliğine,
Çiçek bozuğu kadın felçlerini de ekleme.
Özge Dirik
Kalabalık
“İpek böceği attım
Eşarp düştü içime...”
Uyandım
Rüyamda kanamış dilim
Belki kıtlama jiletle bağırılan
Yaşam öyküleri anlatmışımdır çocuklara.
Çocuklar dedim de
Onlar da kanadılar
Kanınca bana.
Kalktım
Bir eşkıya rica etti yüklerimi
Güzel de bir kadın
Çocuğunu öleceği yaşa büyütemeden giden
Bir anneyi uğurlamış olsa da
Onyedi kalp kriziyle
Yürüdüm
Adımlarım nasıl da uyarılıyor
Kapıyı çalan biri olduğunda
İsterse bir hırsız olsun
Kapıyı çalmaya yeltenen
Öldüm
Ve yarın üşüştüler başıma; yaşlar, ayaklar, gözler
Ve yarı yaşam yakınmaları sürdü adıma
Ve yar uzun saçlı bir adamla geldi mezarlığa
Veya bir kadınla...
Ve
Gömdüler beni,
Öldürdükleri gibi
Özenle.
Özge Dirik
Eşarp düştü içime...”
Uyandım
Rüyamda kanamış dilim
Belki kıtlama jiletle bağırılan
Yaşam öyküleri anlatmışımdır çocuklara.
Çocuklar dedim de
Onlar da kanadılar
Kanınca bana.
Kalktım
Bir eşkıya rica etti yüklerimi
Güzel de bir kadın
Çocuğunu öleceği yaşa büyütemeden giden
Bir anneyi uğurlamış olsa da
Onyedi kalp kriziyle
Yürüdüm
Adımlarım nasıl da uyarılıyor
Kapıyı çalan biri olduğunda
İsterse bir hırsız olsun
Kapıyı çalmaya yeltenen
Öldüm
Ve yarın üşüştüler başıma; yaşlar, ayaklar, gözler
Ve yarı yaşam yakınmaları sürdü adıma
Ve yar uzun saçlı bir adamla geldi mezarlığa
Veya bir kadınla...
Ve
Gömdüler beni,
Öldürdükleri gibi
Özenle.
Özge Dirik
Bir Aşkın Başlaması
bir aşkın başlaması:
ruhla yontulması sert bir ağacın
bir anahtar sessizce açar doğayı
bir la sesi başlatır fırtınayı
çeker bıçağını hırçın rüzgâr
hızla çevirir yıpranmış sayfayı:
bir aşkın başlaması
ne süzülürse içine ince bir dalın
serinlikler onu gezdirir yüreğinde
son ışığın peşinde olan yolcular
yaşamı asarlar günün ucuna
kısık bir sesle başladıkları şarkı:
bir aşkın başlaması
kendini ıssız zamanlarda yitirip
ışığın sonunu arayanlar
yağmuru sevinçle karşılarlar her zaman
bütün bildiği budur hayatı anlayanların
yırtılmış sayfanın yerine yapıştırılması:
bir aşkın başlaması
unutulan her güzellik geçmişe karışmaz
yeni güzelliklere eklenir bazısı
bu yüzden en güzeldir en son sevilen
bütün güzellikleri kendinde birleştiren
ırmakları, okyanusları, bitimsiz yağmurları
bir güz sabahı kapınıza getiren!
böyle zamanlarda güzeldir bir şarkıyla uyanması
uykunuzu titretir uzadıkça la sesi ince
kadının ayakları suya değince:
bir aşkın başlaması
ipekler altında kabaran göğüslerin tadıyla
gizine erilmiş sevişmelerin yeni zamanları
bütün bir hayatı içerecek,
o garip hışırtının böceği aranacak her köşede
anlamsız sayılacak sonra
ışıkların kırgınlıklara kırılarak yansıması...
eşyalar birbirine karışmış
mutluluk kendini mahzende unutmuş olacak,
böyle bir tablonun usulca indirilmesi duvardan:
bir aşkın başlaması
yeni şeyler ezberlemenin yanlışlığı
bilgiye sığınmak ve kutsamak katılığı
gümüş bir gemiyi getirmek diplerden
savrulan bir uçurtmayı gökte unutmak
doğayı değiştirmek temiz sulara eğilirken
gümüş bir gemiyi diriltmenin yanılsaması
zamanın akışını hızlandırmak:
bir aşkın başlaması
en sonra:
birdenbire eski yağmurları anımsamak
kırmızısincapların eskimeyen sıçrayışlarında
okyanusun esnek akışlarında
altın renkli bir balığın sırtında dalgalanmak
en eski çağların güne kavuşan hızında
yırtık albümlerin yeni resimlerle yamanması
kalbin yenilgileri kanıksaması
enginlere açılması gülümseyerek
titrek günler
Baki Ayhan T.
ruhla yontulması sert bir ağacın
bir anahtar sessizce açar doğayı
bir la sesi başlatır fırtınayı
çeker bıçağını hırçın rüzgâr
hızla çevirir yıpranmış sayfayı:
bir aşkın başlaması
ne süzülürse içine ince bir dalın
serinlikler onu gezdirir yüreğinde
son ışığın peşinde olan yolcular
yaşamı asarlar günün ucuna
kısık bir sesle başladıkları şarkı:
bir aşkın başlaması
kendini ıssız zamanlarda yitirip
ışığın sonunu arayanlar
yağmuru sevinçle karşılarlar her zaman
bütün bildiği budur hayatı anlayanların
yırtılmış sayfanın yerine yapıştırılması:
bir aşkın başlaması
unutulan her güzellik geçmişe karışmaz
yeni güzelliklere eklenir bazısı
bu yüzden en güzeldir en son sevilen
bütün güzellikleri kendinde birleştiren
ırmakları, okyanusları, bitimsiz yağmurları
bir güz sabahı kapınıza getiren!
böyle zamanlarda güzeldir bir şarkıyla uyanması
uykunuzu titretir uzadıkça la sesi ince
kadının ayakları suya değince:
bir aşkın başlaması
ipekler altında kabaran göğüslerin tadıyla
gizine erilmiş sevişmelerin yeni zamanları
bütün bir hayatı içerecek,
o garip hışırtının böceği aranacak her köşede
anlamsız sayılacak sonra
ışıkların kırgınlıklara kırılarak yansıması...
eşyalar birbirine karışmış
mutluluk kendini mahzende unutmuş olacak,
böyle bir tablonun usulca indirilmesi duvardan:
bir aşkın başlaması
yeni şeyler ezberlemenin yanlışlığı
bilgiye sığınmak ve kutsamak katılığı
gümüş bir gemiyi getirmek diplerden
savrulan bir uçurtmayı gökte unutmak
doğayı değiştirmek temiz sulara eğilirken
gümüş bir gemiyi diriltmenin yanılsaması
zamanın akışını hızlandırmak:
bir aşkın başlaması
en sonra:
birdenbire eski yağmurları anımsamak
kırmızısincapların eskimeyen sıçrayışlarında
okyanusun esnek akışlarında
altın renkli bir balığın sırtında dalgalanmak
en eski çağların güne kavuşan hızında
yırtık albümlerin yeni resimlerle yamanması
kalbin yenilgileri kanıksaması
enginlere açılması gülümseyerek
titrek günler
Baki Ayhan T.
Yanıma yakışır mıydın? Bilmiyorum
Yanıma yakışır mıydın,bilmiyorum
Ama hiç denemedin
Halbuki benim yanıma yakışmak,su içmek kadar basitti
Bir vazo bile yakışırdı yanıma
Beğenmeyenler bile olabilirdi
Vazonun yanındaki beni
Yakışmıyor,taşıyamıyor vazoyu diye
Yanıma yakışır mıydın,bilmiyorum
Ama hiç denemedin
Deneseydin mesela
Ben,biraz uğraşırdım kendimle
Böyle atıl,bakımsız ve çirkin olmamayı denerdim
Sense biraz çirkinleşirdin
Orta yolu bulurduk
Çok ideal bir ikili olmasak ta
Yakışıksızlığımızla da olsa
Çevremizdekileri hakkımızda konuştururduk
Yanıma yakışır mıydın,bilmiyorum
Yakışır mıydık birbirimize
Çok beğenilesi biri değildim,farkındayım
Ama etkileyebilirdim seni
Fikirlerimle,hayatla savaşımla
Ya da birilerini hatırlatabilirdim sana
‘Yılmaz’ ı mesela yürüyüşümle
‘Deniz’ i mesela boyumla,ya da anlaşılmazlığımla
Sevdiklerimi sevmezsin biliyorum
Deniz,senin için tuzlu su birikintisidir sadece
Ama hiç denemedin
Ne beni sevmeyi,ne sevdiklerimi
Ne de yanıma yakışmayı…
Volkan Özkaraman
Ama hiç denemedin
Halbuki benim yanıma yakışmak,su içmek kadar basitti
Bir vazo bile yakışırdı yanıma
Beğenmeyenler bile olabilirdi
Vazonun yanındaki beni
Yakışmıyor,taşıyamıyor vazoyu diye
Yanıma yakışır mıydın,bilmiyorum
Ama hiç denemedin
Deneseydin mesela
Ben,biraz uğraşırdım kendimle
Böyle atıl,bakımsız ve çirkin olmamayı denerdim
Sense biraz çirkinleşirdin
Orta yolu bulurduk
Çok ideal bir ikili olmasak ta
Yakışıksızlığımızla da olsa
Çevremizdekileri hakkımızda konuştururduk
Yanıma yakışır mıydın,bilmiyorum
Yakışır mıydık birbirimize
Çok beğenilesi biri değildim,farkındayım
Ama etkileyebilirdim seni
Fikirlerimle,hayatla savaşımla
Ya da birilerini hatırlatabilirdim sana
‘Yılmaz’ ı mesela yürüyüşümle
‘Deniz’ i mesela boyumla,ya da anlaşılmazlığımla
Sevdiklerimi sevmezsin biliyorum
Deniz,senin için tuzlu su birikintisidir sadece
Ama hiç denemedin
Ne beni sevmeyi,ne sevdiklerimi
Ne de yanıma yakışmayı…
Volkan Özkaraman
Karakamu
Kardeşine kaç el ateş ettin diye soracaklar sana
ve kınayacaklar demek düştüğü yerde bıraktın onu
gömseydin keşke hazır alacakaranlıkken
elin ayağın tutuyorken hani derin olmasa da
bir mezar kazsaydın ya da atsaydın bir uçurumdan
gelip ağıdını yakardık seninle o zaman acını paylaşırdık
yüz yırtardık tuz ekmek hakkı için yarana tuz basardık
Göz göze geldiniz ve hiçbir şey söylemedi sana öyle mi
keşke bunu anlatmasaydın bize toprağın dağın
gökyüzünün tanıklığından haberdar olmasaydık hiç
saçtığımız tohumun bizi gözetlemek için çatladığını bilmeseydik
ağırlaşan uykular getirdin kazınacak rahimler
öyle geniş tuttun ki bir bakışla suçun atlasını
hiçbir ceza saramaz artık dünyanın yarasını
Herşeykontrolaltındacılar bak neler de biliyorlar
ama yine de hatırlat bişeyyokçulara olurböyleşeycilere
herşeyinbirkolayıvarcılara başı olan korksun başından
işte kardeşimin kanı işte benim kanım işte kim elini yıkarsa
saçtığı tohumda kilitlediği kapıda yürüdüğü yolda izi kalacak
seyircidir çünkü halk merhameti vurgun yemiştir
kimi zaman akıttığı kanda kimi zaman suskun bir bakışta
B ö y l e b ö y l e i n e r b a ş ı n ı z a b a l t a
Mehmet Can Doğan
ve kınayacaklar demek düştüğü yerde bıraktın onu
gömseydin keşke hazır alacakaranlıkken
elin ayağın tutuyorken hani derin olmasa da
bir mezar kazsaydın ya da atsaydın bir uçurumdan
gelip ağıdını yakardık seninle o zaman acını paylaşırdık
yüz yırtardık tuz ekmek hakkı için yarana tuz basardık
Göz göze geldiniz ve hiçbir şey söylemedi sana öyle mi
keşke bunu anlatmasaydın bize toprağın dağın
gökyüzünün tanıklığından haberdar olmasaydık hiç
saçtığımız tohumun bizi gözetlemek için çatladığını bilmeseydik
ağırlaşan uykular getirdin kazınacak rahimler
öyle geniş tuttun ki bir bakışla suçun atlasını
hiçbir ceza saramaz artık dünyanın yarasını
Herşeykontrolaltındacılar bak neler de biliyorlar
ama yine de hatırlat bişeyyokçulara olurböyleşeycilere
herşeyinbirkolayıvarcılara başı olan korksun başından
işte kardeşimin kanı işte benim kanım işte kim elini yıkarsa
saçtığı tohumda kilitlediği kapıda yürüdüğü yolda izi kalacak
seyircidir çünkü halk merhameti vurgun yemiştir
kimi zaman akıttığı kanda kimi zaman suskun bir bakışta
B ö y l e b ö y l e i n e r b a ş ı n ı z a b a l t a
Mehmet Can Doğan
Üçkağıtçı Şaman
Ben içimden bakıp sesleniyorken ona hatta seslenirken onunla
yazdığım her sözcük efsun ve tütsü bıraktı bana
bir armağan diye inleyişten – her inleyiş bir armağandır ya-
dağılsın diye dağa vurulan kalp gibi bir yurttan
ayrı düştüm ben sözün büyüsüyle efsunlanmışken
yaklaştığım da oldu inkâr edemem mağarasında yatıp kalktığım
ateş yaktığım kemik attığım geleceği açtığım o dağın
evet o dağın uçurumuna kuş saldığım kurduna ağladığım
kartal uçtu kurt öldü kartaldır uçar gerçi ama kurt
neden ölsün hem de neden ölsün yalnızlıktı tek bildiği
yerinde kaldı hepsi yazıklanmalı mıyım hayıflanmalı mıyım
Kim kimde ne bıraktığını nerden bilebilir
ve kişi kendisinden ne kaldığını ve dahi ne kalacağını
yoklar belki hatırlamasa da kimden aldığını
ağrılarını iç sızılarını yıkılışın şerhettiği mânâyı
elbette ah elbette çiçek toplamayı
ömür bahçesinden uçmaya kararlı
bir güvercinin boynunu koparmayı düşünürken
Güvercin Gerdanlığı’nı ah evet belki bunun için sevdim ben
İp attım kemend oldu şeytanım boynuma
dolanmıştı nasılsa çocukluğumda ayağıma
sen sallayacaksın ipi diyen kimdi mutlaka vardı biri
kimdi beni bir ipin dişlerine ve kuyruğuna bırakan
kandır akan izle ve çık yarana yosun sarmayan ormandan
Öyleyse ormanlar kahrolsun kahrolsun çocukluğum
tarlalar da biçilmiş ekinler de bir yere götüren yollar da
Ah nasıl bir yerler çekti de beni ah nasıl yollarda yoruldum ben
dağlara da baktım içime eğilirken ama çöllere düştüm erken
hep erken ama ne diyorum hep erken düştüm çöllere ben
akrebi gördüm dişisini de gördüm erkeği oldum öldüm
erkek oldukça hep öldüm hep öldüm
ne kılıç kullanmak korudu beni ne kalkan tutmak
yani dünyanın zulmüne ortak olmak baba olmak
Ağıtlar dinledim kimin kimde gömüldüğünü anlamak için
inanmak için herkesin birbirini aldattığı oyunlar izledim
ah ne acı herkesin herkes için herkese soyunduğunda
derinine daldığı denizinde adamın kadının kızıyla boğulduğunda
boğulduğunda her kuyunun bir uğultuya yurt olduğunda
ama inanmak için
dümdüz inanmak için yaşandığını öğrendim sonunda
Salladım ipi şeytanım içinde atlasın atlayabilirse
coğrafya dersinde kimse ama kimse kalmayınca yanımda
anladım şeytanın vâkidir ayna olduğu da – çoğalma yakın olma-
yakın olma diyorum sana ama yine de yine de inandım ona
inandığım gibi cürüme ve cezaya ve adama ve kadına
Hayır atları değil adamları da vururlar belki başında belki sonunda
kaba bir şehvetle ya kurşunla olur yahut küfürle
geçerler üstünden daima evet daima haklı bir mazeretle
sevişmenin mazereti vardır olduğu gibi ayrılmanın
acımanın kan dökmenin lâkin dalgalanmanın ve durulmanın
denize iyi geldiğini kim söyleyebilir dahası kim kime ne söyleyebilir
hangi söz kimin elinden tutar ve kimi sözün söz olduğuna ikna edebilir
Biri bana kalbi sökülmüşleri hatırlatmasın dağlardan ot toplamaya gidenleri
gidip de şarkılarıyla geri dönmeyenleri dönemeyenleri
hayaları burulan atları cübbelere inat merhem yapmayı
hatırlatmasın inat etmeyi iman etmeyi
aklımın boğulduğum düğümünü çözüp kırbaç oluyor yoksa yılan
aktıkça kırbaç aktıkça kan cennet ile cehennemi birleştiriyor arada kalan
yazık cennetini silahında taşıyana yazık cehennemin eksik olan silahına
hem de nasıl yazık kendini cennet ile cehennemin birliğinde tanımlayana
varlığında cenneti ve cehennemi taşıdığı için vurulmayı o hak eder ilkin
Yasını mı tutayım hayır yarasından mı alnından mı öpeyim hayır
kokmasın çürümesin iğrenilmesin diye mezarını mı kazayım hayır
ama kışkırtılmış her hayırın bir evet olduğunu nasıl anlatayım
hayır hayır hayır hayır
Mehmet Can Doğan
yazdığım her sözcük efsun ve tütsü bıraktı bana
bir armağan diye inleyişten – her inleyiş bir armağandır ya-
dağılsın diye dağa vurulan kalp gibi bir yurttan
ayrı düştüm ben sözün büyüsüyle efsunlanmışken
yaklaştığım da oldu inkâr edemem mağarasında yatıp kalktığım
ateş yaktığım kemik attığım geleceği açtığım o dağın
evet o dağın uçurumuna kuş saldığım kurduna ağladığım
kartal uçtu kurt öldü kartaldır uçar gerçi ama kurt
neden ölsün hem de neden ölsün yalnızlıktı tek bildiği
yerinde kaldı hepsi yazıklanmalı mıyım hayıflanmalı mıyım
Kim kimde ne bıraktığını nerden bilebilir
ve kişi kendisinden ne kaldığını ve dahi ne kalacağını
yoklar belki hatırlamasa da kimden aldığını
ağrılarını iç sızılarını yıkılışın şerhettiği mânâyı
elbette ah elbette çiçek toplamayı
ömür bahçesinden uçmaya kararlı
bir güvercinin boynunu koparmayı düşünürken
Güvercin Gerdanlığı’nı ah evet belki bunun için sevdim ben
İp attım kemend oldu şeytanım boynuma
dolanmıştı nasılsa çocukluğumda ayağıma
sen sallayacaksın ipi diyen kimdi mutlaka vardı biri
kimdi beni bir ipin dişlerine ve kuyruğuna bırakan
kandır akan izle ve çık yarana yosun sarmayan ormandan
Öyleyse ormanlar kahrolsun kahrolsun çocukluğum
tarlalar da biçilmiş ekinler de bir yere götüren yollar da
Ah nasıl bir yerler çekti de beni ah nasıl yollarda yoruldum ben
dağlara da baktım içime eğilirken ama çöllere düştüm erken
hep erken ama ne diyorum hep erken düştüm çöllere ben
akrebi gördüm dişisini de gördüm erkeği oldum öldüm
erkek oldukça hep öldüm hep öldüm
ne kılıç kullanmak korudu beni ne kalkan tutmak
yani dünyanın zulmüne ortak olmak baba olmak
Ağıtlar dinledim kimin kimde gömüldüğünü anlamak için
inanmak için herkesin birbirini aldattığı oyunlar izledim
ah ne acı herkesin herkes için herkese soyunduğunda
derinine daldığı denizinde adamın kadının kızıyla boğulduğunda
boğulduğunda her kuyunun bir uğultuya yurt olduğunda
ama inanmak için
dümdüz inanmak için yaşandığını öğrendim sonunda
Salladım ipi şeytanım içinde atlasın atlayabilirse
coğrafya dersinde kimse ama kimse kalmayınca yanımda
anladım şeytanın vâkidir ayna olduğu da – çoğalma yakın olma-
yakın olma diyorum sana ama yine de yine de inandım ona
inandığım gibi cürüme ve cezaya ve adama ve kadına
Hayır atları değil adamları da vururlar belki başında belki sonunda
kaba bir şehvetle ya kurşunla olur yahut küfürle
geçerler üstünden daima evet daima haklı bir mazeretle
sevişmenin mazereti vardır olduğu gibi ayrılmanın
acımanın kan dökmenin lâkin dalgalanmanın ve durulmanın
denize iyi geldiğini kim söyleyebilir dahası kim kime ne söyleyebilir
hangi söz kimin elinden tutar ve kimi sözün söz olduğuna ikna edebilir
Biri bana kalbi sökülmüşleri hatırlatmasın dağlardan ot toplamaya gidenleri
gidip de şarkılarıyla geri dönmeyenleri dönemeyenleri
hayaları burulan atları cübbelere inat merhem yapmayı
hatırlatmasın inat etmeyi iman etmeyi
aklımın boğulduğum düğümünü çözüp kırbaç oluyor yoksa yılan
aktıkça kırbaç aktıkça kan cennet ile cehennemi birleştiriyor arada kalan
yazık cennetini silahında taşıyana yazık cehennemin eksik olan silahına
hem de nasıl yazık kendini cennet ile cehennemin birliğinde tanımlayana
varlığında cenneti ve cehennemi taşıdığı için vurulmayı o hak eder ilkin
Yasını mı tutayım hayır yarasından mı alnından mı öpeyim hayır
kokmasın çürümesin iğrenilmesin diye mezarını mı kazayım hayır
ama kışkırtılmış her hayırın bir evet olduğunu nasıl anlatayım
hayır hayır hayır hayır
Mehmet Can Doğan
Son Kitabı Gelmiştir
Hoca ahmed'e Teke Zortlatması olarak
Aynı ruhuz tarîkın yol olduğunu söyleyeli beri
hep bir türküde sarılır kanadımız kolumuz
Antalya'ya bizden evvel varışına şahit olduğumuz
yapraklarda yeşili özlerim Karac'oğlan'ın kardeşini
Öyle bir içki sunar bana düze inerken yakar içimi
Doğu Türkistan'dan bir medrese kubbeleri çini çini
halk hikayelerinde Şah İsmail'in bıyıksız tek resmi
sesinde saydım alabalıklar gülüşü gönülden üzengi
Sevdiğimi söylemezsem sevgim beni boğar
diyen Türkçe'nin süt dişleri hem de dertli dolap
keçeciler loncasında yazgıları dövülmüş iki kardeş
açmışlar da ellerini akar fütüvvetnâmeler yalap yalap
Sevdikleri bir arslan da vardı sevdikleri ekber çiçek
dururdu bir başka kubbenin içinde temsili bezek
yürü denildi ona uçup kondu Tahtakuşlar diyârına
dünya diyar-ı gurbet deyi yasta kaldı bir zaman gönül evi
Dağlar derd ile bezendi hasretlik arttı hoca
alçak gönül- bilinirse dağlardan da yüce
bir bozlak mesafedeyken Muharrem'e, veysel'e, Çekiç'e
Konya'da bir başağa gömdük Alman bir Çekiç'i de
Arap harfleriyle çocuk tahtana yazarsın bunu da ince ince
ben okumuştum on beşinde donmuş bir mezar taşında
"Dünya bir gölgelik her gelen baktı geçti"
cânım efendim düşümde yüzün yüzüme aktı geçti
Mehmet Can Doğan
Aynı ruhuz tarîkın yol olduğunu söyleyeli beri
hep bir türküde sarılır kanadımız kolumuz
Antalya'ya bizden evvel varışına şahit olduğumuz
yapraklarda yeşili özlerim Karac'oğlan'ın kardeşini
Öyle bir içki sunar bana düze inerken yakar içimi
Doğu Türkistan'dan bir medrese kubbeleri çini çini
halk hikayelerinde Şah İsmail'in bıyıksız tek resmi
sesinde saydım alabalıklar gülüşü gönülden üzengi
Sevdiğimi söylemezsem sevgim beni boğar
diyen Türkçe'nin süt dişleri hem de dertli dolap
keçeciler loncasında yazgıları dövülmüş iki kardeş
açmışlar da ellerini akar fütüvvetnâmeler yalap yalap
Sevdikleri bir arslan da vardı sevdikleri ekber çiçek
dururdu bir başka kubbenin içinde temsili bezek
yürü denildi ona uçup kondu Tahtakuşlar diyârına
dünya diyar-ı gurbet deyi yasta kaldı bir zaman gönül evi
Dağlar derd ile bezendi hasretlik arttı hoca
alçak gönül- bilinirse dağlardan da yüce
bir bozlak mesafedeyken Muharrem'e, veysel'e, Çekiç'e
Konya'da bir başağa gömdük Alman bir Çekiç'i de
Arap harfleriyle çocuk tahtana yazarsın bunu da ince ince
ben okumuştum on beşinde donmuş bir mezar taşında
"Dünya bir gölgelik her gelen baktı geçti"
cânım efendim düşümde yüzün yüzüme aktı geçti
Mehmet Can Doğan
Kiraz Devşirmeye Gitmiştin Hani
Nerden gelirsen gel, yolu uzatma;
Kavli erteleme, gönlüm kan ağlar.
Her gamzeni sapan yapıp taş atma
Camlar şangır-şungur, canda can ağlar.
Hortuma dönüşür her toz bulutu,
Gölgemin sırtında aşkın tabutu
Vadiyi kucaklar görkemli dağlar,
İntizarım yoktur, inkisarım var.
Nasıl girersen gir, yüreğim senin;
Deri geçir davul, tel takarsan tar.
Çiy düşse üstüne ürperir tenin,
Ay doğarken göle iner kuğular.
Islığıma uladığım ezgiler,
Yüreğime belediğim ezgiler,
Hicranla tanıştım ah u zarım var
İntizarım yoktur, inkisarım var.
Ne dersen de, dinlemeye hazırım
Yüreğim mekiktir, sesini sarar
Bakışında parlar beyaz huzurum
Bir karınca yuvasına yol arar
Bekletme, nazlanma, konuş ne olur,
Sensizlik bir çöldür ölümü solur,
Geç kalan gelişler ne işe yarar
İntizarım yoktur, inkisarım var.
Adınla yaklaşsa bana birisi
Havalar değişir, yer-gök gül kokar.
Bir aşk mağduruyum umut dirisi,
Dilekçem cebimde elimi yakar.
Kiraz devşirmeye gitmiştin hani
Çilek kokuyorsun vakte yabani
Unutma sana bergüzarım var
İntizarım yoktur, inkisarım var.
Bahaettin Karakoç
Kavli erteleme, gönlüm kan ağlar.
Her gamzeni sapan yapıp taş atma
Camlar şangır-şungur, canda can ağlar.
Hortuma dönüşür her toz bulutu,
Gölgemin sırtında aşkın tabutu
Vadiyi kucaklar görkemli dağlar,
İntizarım yoktur, inkisarım var.
Nasıl girersen gir, yüreğim senin;
Deri geçir davul, tel takarsan tar.
Çiy düşse üstüne ürperir tenin,
Ay doğarken göle iner kuğular.
Islığıma uladığım ezgiler,
Yüreğime belediğim ezgiler,
Hicranla tanıştım ah u zarım var
İntizarım yoktur, inkisarım var.
Ne dersen de, dinlemeye hazırım
Yüreğim mekiktir, sesini sarar
Bakışında parlar beyaz huzurum
Bir karınca yuvasına yol arar
Bekletme, nazlanma, konuş ne olur,
Sensizlik bir çöldür ölümü solur,
Geç kalan gelişler ne işe yarar
İntizarım yoktur, inkisarım var.
Adınla yaklaşsa bana birisi
Havalar değişir, yer-gök gül kokar.
Bir aşk mağduruyum umut dirisi,
Dilekçem cebimde elimi yakar.
Kiraz devşirmeye gitmiştin hani
Çilek kokuyorsun vakte yabani
Unutma sana bergüzarım var
İntizarım yoktur, inkisarım var.
Bahaettin Karakoç
Aşk
Andolsun bütün örtülere, andolsun bütün örtünenlere ki,
Kar altında terleyerek uyanmaktır aşk.
Yanmış iki cesedin kına gibi külleri arasından
Fışkın sürerce dirilip yeniden yanmaktır aşk.
Cümle ağaç kapıları, cümle demir kapıları aşıp,
Bir gönül kapısına dayanmaktır aşk.
Sevgilinin otağını gökkuşağına boyayıp gece-gündüz,
Hüznün safran sarısıyla boyanmaktır aşk.
Yaratmaktır ya da sevgilinin toprağından yaratılmak,
Her nefes alıp verişte yanmaktır aşk.
İsmaili bir gönülle teslim olmaktır bıçağa,
Birini kandırmak değil, bilerek kanmaktır aşk.
Diline arılar konar, koynunda karıncalar gezer,
Sevgilinin ölçeğiyle her zaman sınanmaktır aşk.
İsrafil’in Sur’unu ruhunda duymaktır aşk,
Suyu suyla yumak gibi aşka inanmaktır aşk.
Bahaettin Karakoç
Kar altında terleyerek uyanmaktır aşk.
Yanmış iki cesedin kına gibi külleri arasından
Fışkın sürerce dirilip yeniden yanmaktır aşk.
Cümle ağaç kapıları, cümle demir kapıları aşıp,
Bir gönül kapısına dayanmaktır aşk.
Sevgilinin otağını gökkuşağına boyayıp gece-gündüz,
Hüznün safran sarısıyla boyanmaktır aşk.
Yaratmaktır ya da sevgilinin toprağından yaratılmak,
Her nefes alıp verişte yanmaktır aşk.
İsmaili bir gönülle teslim olmaktır bıçağa,
Birini kandırmak değil, bilerek kanmaktır aşk.
Diline arılar konar, koynunda karıncalar gezer,
Sevgilinin ölçeğiyle her zaman sınanmaktır aşk.
İsrafil’in Sur’unu ruhunda duymaktır aşk,
Suyu suyla yumak gibi aşka inanmaktır aşk.
Bahaettin Karakoç
Öyle Böyle Değil
Diyor ki Allah paraların ve masaların belasını versin…
(şimdi seni yayımlatmazsam yayabilirim sadece, öyle mi?
şu kadar sözcük eksilt yok burayı komple at, bağla, kısalt
geriye mi düştüm, çok mu ironik, tekrarlar mı var
kaç bir kaç çok kaç yani, falan…
öyle değil. Öyle böyle değil.)
bütün bunlar uyuyamamış
toprağı, aşkı, savaşı ve mesai saatlerini aynı anda yazmak isteyen
denize dili dönmeyen saçları uzun ve dalgalı
üzgünümü düz olmayacak birinin yarıklarıdır
kapılara ilgisi artmış, her şeyin yasını tutabilecek kadar sünger
duvarlar ve sıvalarının, bıçaklar ve saplarının
darbuka çalıcılarının…
esmerliğin acıyla direk ilgisi var
gördüm o adamlar kocaman kocamanlardı
göbekleri, yüzleri, masaları ve rakıları
karıları ve çocukları bilmiyoruz nasıl nasıllardı
İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliklerden biri konuşabilmesidir.
inkar etmem ağızlarında bomba patlatmak isteğimi
ve sallandırmak nerelerinden nerelerinden
darbukacı kızı kucaklarlarken…
şimdi yazık diyen dili kemirmekten başka
şarkısını söyleyen o kızı yazan ellerimi
kaç şiirle kaç durum bilgisiyle anlatabilirim
çağrıldıkça gelmeyen sevgili
ödendikçe bitmeyen borç
söylemekle olmayacak barış
sözcük olarak ne kadar sevimli
ve ne kadar sevimli yapıyor söyleyenini
kontrolsüz bir öfke bu insana ve tarihine
yazmak nasıl bir vicdan muhasebesi
nasıl bir ayaklanma, savaş ama kendine
kan gelmiyorsa ellerden birden
kör olmuyorsa gözler, dil parçalanıp düşmüyorsa kağıda
ah ve ey diye seslenilen nedir
ve neden küfretmeyeyim ki şimdi, burada
o fos kocamanlığa
güceniyorum çaresizliğe ve acizliğe
iç kafiye bile yaptım çok içten
daha neler neler yaparım istersem
seferler düzenlerim, dayılanırım, dayılık yaparım
tutar kaldırır daha şiddetli çarparım. Şimdi, şu anda
akrabayla iş yapmamalı diyen akla yanayım
inansam bir işe yaradığına
8-9 paket sigara içtim -şiir başına, ortalama
işe geç kaldım, oğluma ve eşe dosta
baktım adamlar ve darbuka, orada, masada
baktım, ben burada, masada
inansam bir işe yaradığına, sabah akşam
Allah paranın ve masaların belasını versin yazardım
ben senin bildiğin kızlardanım kerem
alıcı gözle seyrederim kendimi vitrinlerde
ışığı kapatman yeter bozulmam kotla sevişebilirim
beni hep sev onlar da sevsin -göz çıkarmaz-
acıtırsa fermuarım yarın sevmeyebilirim
işte söyledim, nihayet söyledim, oh be söyledim
ben senin bildiğin kızlardanım sevgilim
karşıma çıkacağını mesela üç vakte kadar
ela olduğunu gözlerinin şöyle omuz genişçe
-nasıl da biliyor ölmeyesice-
doktor olsun mühendiz… öğretmenler aç
kızım gözlerini aç benim gibi olma kaç
mesela sensiz yaşayamam sevgilim
güzel ve nassı farklı olduğumu;diğerlerinden-
hayvan isimleri koy bana
;küçüktavşanımcicikuşum- günde üç defa
benden önce yoktun di mi sevgilim?
işte söyledim, nihayet söyledim, oh be söyledim
ben senin bildiğin kızlardanım sevgilim
bütün kızlar gibi aşka şiir
verebilirim…
Aslı Serin
(şimdi seni yayımlatmazsam yayabilirim sadece, öyle mi?
şu kadar sözcük eksilt yok burayı komple at, bağla, kısalt
geriye mi düştüm, çok mu ironik, tekrarlar mı var
kaç bir kaç çok kaç yani, falan…
öyle değil. Öyle böyle değil.)
bütün bunlar uyuyamamış
toprağı, aşkı, savaşı ve mesai saatlerini aynı anda yazmak isteyen
denize dili dönmeyen saçları uzun ve dalgalı
üzgünümü düz olmayacak birinin yarıklarıdır
kapılara ilgisi artmış, her şeyin yasını tutabilecek kadar sünger
duvarlar ve sıvalarının, bıçaklar ve saplarının
darbuka çalıcılarının…
esmerliğin acıyla direk ilgisi var
gördüm o adamlar kocaman kocamanlardı
göbekleri, yüzleri, masaları ve rakıları
karıları ve çocukları bilmiyoruz nasıl nasıllardı
İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliklerden biri konuşabilmesidir.
inkar etmem ağızlarında bomba patlatmak isteğimi
ve sallandırmak nerelerinden nerelerinden
darbukacı kızı kucaklarlarken…
şimdi yazık diyen dili kemirmekten başka
şarkısını söyleyen o kızı yazan ellerimi
kaç şiirle kaç durum bilgisiyle anlatabilirim
çağrıldıkça gelmeyen sevgili
ödendikçe bitmeyen borç
söylemekle olmayacak barış
sözcük olarak ne kadar sevimli
ve ne kadar sevimli yapıyor söyleyenini
kontrolsüz bir öfke bu insana ve tarihine
yazmak nasıl bir vicdan muhasebesi
nasıl bir ayaklanma, savaş ama kendine
kan gelmiyorsa ellerden birden
kör olmuyorsa gözler, dil parçalanıp düşmüyorsa kağıda
ah ve ey diye seslenilen nedir
ve neden küfretmeyeyim ki şimdi, burada
o fos kocamanlığa
güceniyorum çaresizliğe ve acizliğe
iç kafiye bile yaptım çok içten
daha neler neler yaparım istersem
seferler düzenlerim, dayılanırım, dayılık yaparım
tutar kaldırır daha şiddetli çarparım. Şimdi, şu anda
akrabayla iş yapmamalı diyen akla yanayım
inansam bir işe yaradığına
8-9 paket sigara içtim -şiir başına, ortalama
işe geç kaldım, oğluma ve eşe dosta
baktım adamlar ve darbuka, orada, masada
baktım, ben burada, masada
inansam bir işe yaradığına, sabah akşam
Allah paranın ve masaların belasını versin yazardım
ben senin bildiğin kızlardanım kerem
alıcı gözle seyrederim kendimi vitrinlerde
ışığı kapatman yeter bozulmam kotla sevişebilirim
beni hep sev onlar da sevsin -göz çıkarmaz-
acıtırsa fermuarım yarın sevmeyebilirim
işte söyledim, nihayet söyledim, oh be söyledim
ben senin bildiğin kızlardanım sevgilim
karşıma çıkacağını mesela üç vakte kadar
ela olduğunu gözlerinin şöyle omuz genişçe
-nasıl da biliyor ölmeyesice-
doktor olsun mühendiz… öğretmenler aç
kızım gözlerini aç benim gibi olma kaç
mesela sensiz yaşayamam sevgilim
güzel ve nassı farklı olduğumu;diğerlerinden-
hayvan isimleri koy bana
;küçüktavşanımcicikuşum- günde üç defa
benden önce yoktun di mi sevgilim?
işte söyledim, nihayet söyledim, oh be söyledim
ben senin bildiğin kızlardanım sevgilim
bütün kızlar gibi aşka şiir
verebilirim…
Aslı Serin
Yangın Yer Yer Devam Ediyordu...
bırak sevgilim yol senden geçsin
önce davranan, sevgilim, bu kez bağışla
kalanları, biz gidenleri kutlamak için
alkış arıyoruz kimin elinde kaldıysa
bırak sevgilim bu yangını sen bağışlama
bunca iz, işaret bağışladın dünyaya
Dikkat Çocuklar! bıraktın, biz geçtik
biz geçip gitmek için bırakılanlar
kimsem çok, gidenim yok! demek içindik
sevinmek içindik; göç gidiyordu işte,
sır kalıyordu, kurtulan kurtulana gibiydik
birbirimize katılıyorduk ama: -yangın bizden
kurtuldu! diyenimiz de yoktu, ateşin tersine
dönmesinden korkan en duyarlımız bile:
-yangından ben kurtuldum, ruhum kül oldu!
çaprazında tutuşmuştu: -hangi yangını seçsem
iki ateşin arasındayım, ruh ve ten!
yangın yer yer devam ediyordu…
bırak sevgilim şimdi yangın şehirdir
sana bıraktığım sessizlikten birkaç kelime
kalmıştır hâlâ yangından konuşmak için,
şimdi erdem herkesle sır olmakta değil,
hangi kışa rastlasan konuk olmakta!
kuşlar gördüm ne kuşu ne kış konuğu
kuşlar gördüm bir dalı bir dal için kırıyorlardı
öyle üşüdüm ki kafesimde onlardan çok…
şimdi kuş ateşe düşmemiş olmaz
ateş beslemeli ağzında, kanat düşürmeli
yangına, altın tüy dökülmeli, kuş oluşmalı,
bu kuş olabilir misin, sır böyle taşınır
sevgilim, sır arayan sende ateşiyle tanışır!
bırak sevgilim yol senden geçsin
kayıkta göl var, kuşta gökyüzü
ama kimse beklemiyor kimseyi
hem gidince ne olacak bir şeyi
vardın, oldun, kayboldun
şimdi ortasındasın
ne kayık göle dahildir artık
ne kuş gökyüzünde seferi
yangının içi şehir
yol senin içindedir
ya yol senden geçmeli, ya yol senden geçmeli!
sen dönmelisin geri, sen dönmelisin geri!
Haydar Ergülen
önce davranan, sevgilim, bu kez bağışla
kalanları, biz gidenleri kutlamak için
alkış arıyoruz kimin elinde kaldıysa
bırak sevgilim bu yangını sen bağışlama
bunca iz, işaret bağışladın dünyaya
Dikkat Çocuklar! bıraktın, biz geçtik
biz geçip gitmek için bırakılanlar
kimsem çok, gidenim yok! demek içindik
sevinmek içindik; göç gidiyordu işte,
sır kalıyordu, kurtulan kurtulana gibiydik
birbirimize katılıyorduk ama: -yangın bizden
kurtuldu! diyenimiz de yoktu, ateşin tersine
dönmesinden korkan en duyarlımız bile:
-yangından ben kurtuldum, ruhum kül oldu!
çaprazında tutuşmuştu: -hangi yangını seçsem
iki ateşin arasındayım, ruh ve ten!
yangın yer yer devam ediyordu…
bırak sevgilim şimdi yangın şehirdir
sana bıraktığım sessizlikten birkaç kelime
kalmıştır hâlâ yangından konuşmak için,
şimdi erdem herkesle sır olmakta değil,
hangi kışa rastlasan konuk olmakta!
kuşlar gördüm ne kuşu ne kış konuğu
kuşlar gördüm bir dalı bir dal için kırıyorlardı
öyle üşüdüm ki kafesimde onlardan çok…
şimdi kuş ateşe düşmemiş olmaz
ateş beslemeli ağzında, kanat düşürmeli
yangına, altın tüy dökülmeli, kuş oluşmalı,
bu kuş olabilir misin, sır böyle taşınır
sevgilim, sır arayan sende ateşiyle tanışır!
bırak sevgilim yol senden geçsin
kayıkta göl var, kuşta gökyüzü
ama kimse beklemiyor kimseyi
hem gidince ne olacak bir şeyi
vardın, oldun, kayboldun
şimdi ortasındasın
ne kayık göle dahildir artık
ne kuş gökyüzünde seferi
yangının içi şehir
yol senin içindedir
ya yol senden geçmeli, ya yol senden geçmeli!
sen dönmelisin geri, sen dönmelisin geri!
Haydar Ergülen
Kadın
Kadın :
senin için ölüyorum. sana olan sevgimden
bir yanım eksik uyandığımı görmüyor musun?
senin için ölüyorum,
kararsızlığın içine düşüyorum.
benliğimi duyumsamadan, bedenimi duyumsamadan,
nerede yaşadığımı bilmeden bu güzel
bedenimin ardında.
her şeyi.. neden, oysa, neden açığa vurmuyorum :
oysa hayatın eşsiz olmasını istiyorum
neden, oysa, neden insan gibi doğal yaşayamıyorum, ölümüm
söylediğim her yerde : sen vatanım olmasan
zamanın düşmanı olan şey dostum olur mu?
(sessizlik..)
böylece ey aşkın bedeni sesimi sana bırakıyorum
bana, yolumdaki zerreciklerin yarasını ellerinle sunman için
kuldum- belki de tanrı diye kocamın aşkını bildim.
kocam- şimdi tapınağım diye bildiğimdi.
isteklerimizden başka hiçbir şey gidip gelmez aramızda.
(sessizlik..)
ey gurbet seni yeryüzünün her köşesinde seviyorum,
çocuğuma ne söyleyebilirim
kendi beşiğinde gurbetteyken?
babasının yatağını unuttum, bana şehvet olan şeyi de,
yıllardır kullanıldığımı bilerek arıyorum şimdi,
söylesem mi? günahkarlığı onaylar gibi. iştahla,
güzelliğiyle yağarken gökyüzü ve yeryüzü bardağımıza.
gökyüzü inlediğinde peygamberler bilir ne olduğunu
görüyor musun, filinta
damatların mutluluğunu? ancak
aydınlatana bedenini ver bana, ey sen, koynuna al beni, esiri
olayım beni büyüleyen organlarının.
(sessizlik..)
bağrından ve boğazından gelen bir kokun var senin, son
buluşmamızdan damla damla damlayan, içine
boşaldığın ve boşaldığım. açılırken
içime akan bir şelale olan. gecemin ışığında şeffaf.
yarılan – yerde
depremi kendine kardeş yapan
göbeğimde gizli,
saldırganlığını ve savunmasını yalnızlaştıran.
iyileşeceksin, içindekini yeter ki uyandır. benliğimle ve
ölümümle yüzleşmeme
sen neden olacaksın, özgürlüğüm gibi.
günahlarımla selamlaşacağız
bu sürecin sonunda.
ölümüm. ecelimle
kısmetim benliğinle. resim ve şiiri gibi bir iklimdir sende
ve içimde yitenle,
içindeki zerreciklerle daha da çoğalırım, orman gibi.
içinde görmediğim mevsimlerim bile olacak, içinde – ne ateşim
ne toz. ot
su birikintileri gibi fışkırır topraktan,
içinde yitişini görüyorum, yitişimi, al beni.
bedenim aşkın çamurudur, işte benliğimi sana
teslim ediyorum.
(sessizlik..)
Adonis
senin için ölüyorum. sana olan sevgimden
bir yanım eksik uyandığımı görmüyor musun?
senin için ölüyorum,
kararsızlığın içine düşüyorum.
benliğimi duyumsamadan, bedenimi duyumsamadan,
nerede yaşadığımı bilmeden bu güzel
bedenimin ardında.
her şeyi.. neden, oysa, neden açığa vurmuyorum :
oysa hayatın eşsiz olmasını istiyorum
neden, oysa, neden insan gibi doğal yaşayamıyorum, ölümüm
söylediğim her yerde : sen vatanım olmasan
zamanın düşmanı olan şey dostum olur mu?
(sessizlik..)
böylece ey aşkın bedeni sesimi sana bırakıyorum
bana, yolumdaki zerreciklerin yarasını ellerinle sunman için
kuldum- belki de tanrı diye kocamın aşkını bildim.
kocam- şimdi tapınağım diye bildiğimdi.
isteklerimizden başka hiçbir şey gidip gelmez aramızda.
(sessizlik..)
ey gurbet seni yeryüzünün her köşesinde seviyorum,
çocuğuma ne söyleyebilirim
kendi beşiğinde gurbetteyken?
babasının yatağını unuttum, bana şehvet olan şeyi de,
yıllardır kullanıldığımı bilerek arıyorum şimdi,
söylesem mi? günahkarlığı onaylar gibi. iştahla,
güzelliğiyle yağarken gökyüzü ve yeryüzü bardağımıza.
gökyüzü inlediğinde peygamberler bilir ne olduğunu
görüyor musun, filinta
damatların mutluluğunu? ancak
aydınlatana bedenini ver bana, ey sen, koynuna al beni, esiri
olayım beni büyüleyen organlarının.
(sessizlik..)
bağrından ve boğazından gelen bir kokun var senin, son
buluşmamızdan damla damla damlayan, içine
boşaldığın ve boşaldığım. açılırken
içime akan bir şelale olan. gecemin ışığında şeffaf.
yarılan – yerde
depremi kendine kardeş yapan
göbeğimde gizli,
saldırganlığını ve savunmasını yalnızlaştıran.
iyileşeceksin, içindekini yeter ki uyandır. benliğimle ve
ölümümle yüzleşmeme
sen neden olacaksın, özgürlüğüm gibi.
günahlarımla selamlaşacağız
bu sürecin sonunda.
ölümüm. ecelimle
kısmetim benliğinle. resim ve şiiri gibi bir iklimdir sende
ve içimde yitenle,
içindeki zerreciklerle daha da çoğalırım, orman gibi.
içinde görmediğim mevsimlerim bile olacak, içinde – ne ateşim
ne toz. ot
su birikintileri gibi fışkırır topraktan,
içinde yitişini görüyorum, yitişimi, al beni.
bedenim aşkın çamurudur, işte benliğimi sana
teslim ediyorum.
(sessizlik..)
Adonis
Adam
O şehre davrandığın gibi davran bana da
O şehre gittiğin gibi bana da git uçarak
bana da in, bana da kon ve el salla geride
bıraktığına: Elveda benim küçük adamım!
ufacıktan bir şehri nasıl adam ettinse,
Sevdinse adam gibi, beni de o şehir gibi
sev! Korkma sakın, adam etmez aşk beni,
geç benden, benim de köprülerim var,
aşkı seyret oradan, dalgın günüm geçiyor,
benim de gecelerim var, danset, eteklerin
fırdönsün, sen bana dön, bana eşlik et,
benim de sabahlarım var, uyanmaya ne saat,
ne telefon, ne kapı: bisikletin zilini
dizlerini kanatan bir deli kız çalsın yeter ki!
Benim de parklarım var, uzanıver salkımsaçak
üstüme, dalımdan tut, benim de yapraklarım var
güneşli gövdene müjde eli kulağında bahar,
benim de şiirlerim var, aşk konulu, senin
o şehri sevmene benziyor, seni sevmeye
benziyor adamakıllı serserin olana kadar
Bir şehri kıskanıyorum, benim böyle neyim var?
Haydar Ergülen
O şehre gittiğin gibi bana da git uçarak
bana da in, bana da kon ve el salla geride
bıraktığına: Elveda benim küçük adamım!
ufacıktan bir şehri nasıl adam ettinse,
Sevdinse adam gibi, beni de o şehir gibi
sev! Korkma sakın, adam etmez aşk beni,
geç benden, benim de köprülerim var,
aşkı seyret oradan, dalgın günüm geçiyor,
benim de gecelerim var, danset, eteklerin
fırdönsün, sen bana dön, bana eşlik et,
benim de sabahlarım var, uyanmaya ne saat,
ne telefon, ne kapı: bisikletin zilini
dizlerini kanatan bir deli kız çalsın yeter ki!
Benim de parklarım var, uzanıver salkımsaçak
üstüme, dalımdan tut, benim de yapraklarım var
güneşli gövdene müjde eli kulağında bahar,
benim de şiirlerim var, aşk konulu, senin
o şehri sevmene benziyor, seni sevmeye
benziyor adamakıllı serserin olana kadar
Bir şehri kıskanıyorum, benim böyle neyim var?
Haydar Ergülen
Her Şiirin Uyaksızı
İki yalnız bir adaya yakışır
Burgaz’ın mavisinde unut beni
Martların düşlerine teyelle
Tenhaydık, tarumardık hayat valsinde
Çocuk gülüşlerine ilikli iki haylazdık
Viran günleri susuyorduk denize baka
İnatla elma şekeri bir sabaha birikiyorduk
Bütün kediler bencileyin uzak atlas
Tüm dalgalar sencileyin bahar hecesi
Eksik bir yağmurdu kalbimize yağan
Sokaklar koşar adım kedere açılıyordu
Biz bir susuyorduk üç gülüyordu halimize kargalar
Kimselerin bayramında adımız anılmıyordu
Alargaydık alengirli sürüye, künt seslere yankısızdık
Kavruk harflerle yazılı bir ömrü sürüklemekten bıkkın
Her şiirin uyaksızı olmaktan kırgındık
İki yalnız bir adaya yakışır cancağızım
Gel Burgaz’ın mavisine göm beni
Serkan Engin
Burgaz’ın mavisinde unut beni
Martların düşlerine teyelle
Tenhaydık, tarumardık hayat valsinde
Çocuk gülüşlerine ilikli iki haylazdık
Viran günleri susuyorduk denize baka
İnatla elma şekeri bir sabaha birikiyorduk
Bütün kediler bencileyin uzak atlas
Tüm dalgalar sencileyin bahar hecesi
Eksik bir yağmurdu kalbimize yağan
Sokaklar koşar adım kedere açılıyordu
Biz bir susuyorduk üç gülüyordu halimize kargalar
Kimselerin bayramında adımız anılmıyordu
Alargaydık alengirli sürüye, künt seslere yankısızdık
Kavruk harflerle yazılı bir ömrü sürüklemekten bıkkın
Her şiirin uyaksızı olmaktan kırgındık
İki yalnız bir adaya yakışır cancağızım
Gel Burgaz’ın mavisine göm beni
Serkan Engin
Taşa Sarılmış Şiir
Defterleri yakılmış adamlardır
Sonuçları yazılmamış kadınlardır
Şiir sana dur artık diyor
Ölsen durmayacaksın
Anımsamak isterken unutursun
Daha derin daha derin unutursun
Ruh sömürgesinde yaşayan insanlardır
Sömürge! diye bağırırsın
Bir bellek boyunca uyur
Bir bellek boyunca ölür
Bir bellek boyunca yazarsın
Kalsın için
Taşa sarılmış
Şiir
Hulki Aktunç
Sonuçları yazılmamış kadınlardır
Şiir sana dur artık diyor
Ölsen durmayacaksın
Anımsamak isterken unutursun
Daha derin daha derin unutursun
Ruh sömürgesinde yaşayan insanlardır
Sömürge! diye bağırırsın
Bir bellek boyunca uyur
Bir bellek boyunca ölür
Bir bellek boyunca yazarsın
Kalsın için
Taşa sarılmış
Şiir
Hulki Aktunç
Şikayetler Gazeli
Yaşadığımız hayattan alacağı varsa yaşanmayanın
ne anlamı kalır yalnızca yaşadığını hatırlamanın
Kimse taşınacak kadar uzak değilse birbirine
dur, yine senden yakınını bulamazsın kendine
Şiirden daha siyah bir şey olmalı kelimelerde
yoksa küfür kafiyeli söylenecek şehirde
Sesini gölgeden çek, kül gibi yoksul kalsın da
güneşin altında mırıldanacak şeyler bulunur hala
Bakmanın sonu yok gözlerin nereye yetişebilir
dünyada yalnızca körlerin gözleri temiz kalabilir
Yeni doğanın kulağına fısıldayacak neyimiz var
vakitsiz gidenin ardından dökecek neyimiz var
Hepimizin yerine balkondan düşeni hatırla
şiir bazen öyle de çarpabilir hayata
Ne gam gazel olmuş olmamış, şikayet sayılsın da!
Haydar Ergülen
ne anlamı kalır yalnızca yaşadığını hatırlamanın
Kimse taşınacak kadar uzak değilse birbirine
dur, yine senden yakınını bulamazsın kendine
Şiirden daha siyah bir şey olmalı kelimelerde
yoksa küfür kafiyeli söylenecek şehirde
Sesini gölgeden çek, kül gibi yoksul kalsın da
güneşin altında mırıldanacak şeyler bulunur hala
Bakmanın sonu yok gözlerin nereye yetişebilir
dünyada yalnızca körlerin gözleri temiz kalabilir
Yeni doğanın kulağına fısıldayacak neyimiz var
vakitsiz gidenin ardından dökecek neyimiz var
Hepimizin yerine balkondan düşeni hatırla
şiir bazen öyle de çarpabilir hayata
Ne gam gazel olmuş olmamış, şikayet sayılsın da!
Haydar Ergülen
Kuşbakışı
senin bakışın sevgilim
senin bakışın
bulutlarla yanak yanağa gezen kırlangıç
uçurumların anlamını bilen albatros
yağmurlu günlerde güneş devrimi yapan güvercin
senin bakışın
telefon kulübesinde sesimle sevişen kumru
gökgürültüsünün üstünden geçen turna
emeğin kavgasına kanat veren kartal
senin bakışın sevgilim
senin bakışın
"çok uzaklara gitmeliyim kendimi bulmak için" diyen leylek
"uzaklara gidersen yitirirsin yakınındakileri" diyen serçe
baştankara, içimdeki yazı bahçesine dadanan
sevgilim
senin bakışın
kısa otlara uzun dalların öykülerini anlatan çalıkuşu
çocukluğumun şeytan uçurtmalarıyla yarışan saka
aynanın önünden yavaşça geçen tavuskuşu
sevgilim
ışığın yırtıldığı yerde gökyüzünü bekleyen ispinoz senin bakışın
gökdelenin bodrumunda yuvasını arayan tarlakuşu
odun kafalıları hırpalayan ağaçkakan
sevgilim
savaş gemilerinin üzerine yağan martı senin bakışın
senin bakışın
geceyi, seviştikçe kanadı kanayan geceyi
---------boşluğun ıslığıyla aralayan yabankazı
gerçeküstü pelikan,
---------gökyüzünde su kanalları açan pelikan
"yakaladığım en büyük balık sensin" diyen yalıçapkını senin bakışın
sevgilim
senin bakışın
konduğu ağaçlara bir bir sarıldığım ardıçkuşu
sürüden erken ayrılan bıldırcın
cerenin sırtında uyuyan keklik
sevgilim
senin bakışın yağmurkuşlarının nem bolluğu
yıldızların felsefesini bilen kukumav
cennet papağanı, yatağımda gökkuşağını uyutan
kuşların müzik öğretmeni bülbül
senin bakışın
ezilenler başkaldırdıkça sevinçle öten kızılgerdan
sinema karanlığında dudak çırpan İstanbul kuşu,
öyle bir kuş varsa eğer
geceyle gündüzü tüylerinde eşitleyen saksağan
sevgilim
senin bakışın
mutsuzluğa gagasıyla gülümseme biçen kayaşakrağı
yapraktan çimene haber götüren ötleğen
Van Gölü'ne gölgesi vuran atmaca
Aladağlar'da iç geçiren şahin
senin bakışın
denizcilerin unuttuğu bahri
gemicilerin unuttuğu suyelvesi
sevgilim
hiç unutmadığım yelkovankuşu senin bakışın
yüzümdeki gökyüzü
bakışlarındaki kuşlarla tanıdı kendini
sevgilim senin yüzün
senin yüzün
eski kuşların yeni seyir defteri
Akgün Akova
senin bakışın
bulutlarla yanak yanağa gezen kırlangıç
uçurumların anlamını bilen albatros
yağmurlu günlerde güneş devrimi yapan güvercin
senin bakışın
telefon kulübesinde sesimle sevişen kumru
gökgürültüsünün üstünden geçen turna
emeğin kavgasına kanat veren kartal
senin bakışın sevgilim
senin bakışın
"çok uzaklara gitmeliyim kendimi bulmak için" diyen leylek
"uzaklara gidersen yitirirsin yakınındakileri" diyen serçe
baştankara, içimdeki yazı bahçesine dadanan
sevgilim
senin bakışın
kısa otlara uzun dalların öykülerini anlatan çalıkuşu
çocukluğumun şeytan uçurtmalarıyla yarışan saka
aynanın önünden yavaşça geçen tavuskuşu
sevgilim
ışığın yırtıldığı yerde gökyüzünü bekleyen ispinoz senin bakışın
gökdelenin bodrumunda yuvasını arayan tarlakuşu
odun kafalıları hırpalayan ağaçkakan
sevgilim
savaş gemilerinin üzerine yağan martı senin bakışın
senin bakışın
geceyi, seviştikçe kanadı kanayan geceyi
---------boşluğun ıslığıyla aralayan yabankazı
gerçeküstü pelikan,
---------gökyüzünde su kanalları açan pelikan
"yakaladığım en büyük balık sensin" diyen yalıçapkını senin bakışın
sevgilim
senin bakışın
konduğu ağaçlara bir bir sarıldığım ardıçkuşu
sürüden erken ayrılan bıldırcın
cerenin sırtında uyuyan keklik
sevgilim
senin bakışın yağmurkuşlarının nem bolluğu
yıldızların felsefesini bilen kukumav
cennet papağanı, yatağımda gökkuşağını uyutan
kuşların müzik öğretmeni bülbül
senin bakışın
ezilenler başkaldırdıkça sevinçle öten kızılgerdan
sinema karanlığında dudak çırpan İstanbul kuşu,
öyle bir kuş varsa eğer
geceyle gündüzü tüylerinde eşitleyen saksağan
sevgilim
senin bakışın
mutsuzluğa gagasıyla gülümseme biçen kayaşakrağı
yapraktan çimene haber götüren ötleğen
Van Gölü'ne gölgesi vuran atmaca
Aladağlar'da iç geçiren şahin
senin bakışın
denizcilerin unuttuğu bahri
gemicilerin unuttuğu suyelvesi
sevgilim
hiç unutmadığım yelkovankuşu senin bakışın
yüzümdeki gökyüzü
bakışlarındaki kuşlarla tanıdı kendini
sevgilim senin yüzün
senin yüzün
eski kuşların yeni seyir defteri
Akgün Akova
Maske
Bana aldanmayın!
Yüzüm bir maskedir,
Sizi aldatmasın.
Binlerce maskem var,
Çıkarmaya korktuğum,
Ve,
Hiçbiri ben değilim…
Olmadığımı göstermek
İkinci doğam oldu.
“Kendinden emin biri” dersiniz,
Sanki güllük gülistanlık
Benim için herşey…
Adım güven belirtir,
Ve,
Oyunumun adı
“Ağırbaşlılıktır”.
İçimde ve dışımda denizler sakin,
Her şeyin kumandanı ben…
Kimseye gereksinme duymayan
Ben…
Fakat, inanmayın bana,
Lütfen!…
Herşey dışta düzgün ve cilalı,
Hiç yıpranmayan, her zaman saklayan
O maske!..
Altta ne güven ne de rahatlık…
Altta,
Karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan
Gerçek ben!…
Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla…
Kimsenin bilmesini istemem…
Zayıf taraflarımı düşündükçe
Titrer ve sararırım…
Ya başkaları görürse iç dünyamı…
Gerçek ben ve yalnızlığımı!
İşte,
Maskelerimi onun için takarım…
Onun için, arkalarına saklanacak
Maskeler yaratırım…
Onlar,
Gösterişte kullanabileceğim
Parlatılmış yüzlerim.
Beni korur, bakan gözlerden…
Beni olduğum gibi kabul edecek,
Sevecek
Bakışları bulamazsam,
Solacak kuruyacak gerçek ben…
Ve,
Ben bunu biliyorum.
Beni kendi maskelerimden kurtaracak,
Kurduğum hapishaneden kaçıracak
Diktiğim engellerden aşıracak,
Beni seven,
Beni anlayan
Bakışlar olacak. Bana,
“Sen değerlisin” diyecek,
“Maskesizken daha bir insansın”
“Daha yakın, daha bir dostsun”
Diyecek bir bakışa
Beni gören bir bakışa
Muhtacım…
Benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır!…
Uyarırım seni dost!…
Uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben,
Sana kendini kolayca açamayacaktır…
Bütün gücümle tutunacağım maskelerime
Ne kadar sokulursan yakınıma,
O denli şiddetli geri iteceğim seni…
Kim olduğumu merak ediyor musun?
Hiç merak etme…
Ben çevrendeki
Her erkek ve kadınım…
Maske takan her insanım…
Charles C. Finn
Yüzüm bir maskedir,
Sizi aldatmasın.
Binlerce maskem var,
Çıkarmaya korktuğum,
Ve,
Hiçbiri ben değilim…
Olmadığımı göstermek
İkinci doğam oldu.
“Kendinden emin biri” dersiniz,
Sanki güllük gülistanlık
Benim için herşey…
Adım güven belirtir,
Ve,
Oyunumun adı
“Ağırbaşlılıktır”.
İçimde ve dışımda denizler sakin,
Her şeyin kumandanı ben…
Kimseye gereksinme duymayan
Ben…
Fakat, inanmayın bana,
Lütfen!…
Herşey dışta düzgün ve cilalı,
Hiç yıpranmayan, her zaman saklayan
O maske!..
Altta ne güven ne de rahatlık…
Altta,
Karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan
Gerçek ben!…
Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla…
Kimsenin bilmesini istemem…
Zayıf taraflarımı düşündükçe
Titrer ve sararırım…
Ya başkaları görürse iç dünyamı…
Gerçek ben ve yalnızlığımı!
İşte,
Maskelerimi onun için takarım…
Onun için, arkalarına saklanacak
Maskeler yaratırım…
Onlar,
Gösterişte kullanabileceğim
Parlatılmış yüzlerim.
Beni korur, bakan gözlerden…
Beni olduğum gibi kabul edecek,
Sevecek
Bakışları bulamazsam,
Solacak kuruyacak gerçek ben…
Ve,
Ben bunu biliyorum.
Beni kendi maskelerimden kurtaracak,
Kurduğum hapishaneden kaçıracak
Diktiğim engellerden aşıracak,
Beni seven,
Beni anlayan
Bakışlar olacak. Bana,
“Sen değerlisin” diyecek,
“Maskesizken daha bir insansın”
“Daha yakın, daha bir dostsun”
Diyecek bir bakışa
Beni gören bir bakışa
Muhtacım…
Benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır!…
Uyarırım seni dost!…
Uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben,
Sana kendini kolayca açamayacaktır…
Bütün gücümle tutunacağım maskelerime
Ne kadar sokulursan yakınıma,
O denli şiddetli geri iteceğim seni…
Kim olduğumu merak ediyor musun?
Hiç merak etme…
Ben çevrendeki
Her erkek ve kadınım…
Maske takan her insanım…
Charles C. Finn
Nereye Kadar Gençsiniz
Gençlik ömrün bir parçası değildir o bir akıl ve anlayabilme durumu bir irade derecesi, bir hayal yeteneği heyecanların kuvveti ve dinçliği cesaretin korkaklığa galebesidir… … hiç kimse yalnız birkaç onyıl fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan ideallerin gömülmesidir. Seneler cildi kırıştırabilir, oysa ruhu ancak heyecanların feda edilmesi buruşturur üzüntü, şüphe, kendine güvensizlik, korku ve endişe … Bütün bunlar başları eğen ve ilerleyen ruhu, gerisin geriye mezara götüren, uzun, çok uzun yıllardır… … hepiniz inancınız kadar genç, şüpheniz kadar ihtiyar kendine güveniniz kadar genç,korkunuz kadar ihtiyar ümidiniz kadar genç, endişeniz kadar ihtiyarsınız. kalbiniz dünyadan, insanlardan ve sonsuzluktan güzellik,sevinç, cesaret, büyüklük ve kuvvet haberleri aldığı müddetçe gençsiniz.. … Bütün bunlar yıkılmış ve kalbiniz kötümserlik kararları ve tutuculuk buzları ile örülmüşse, işte o zaman artık ihtiyarlamışınızdır..
Samuel Ullman
Samuel Ullman
Zulümler yağmur gibi yağmaya başladığında
Paydostan sonra gişeye önemli bir mektup getiren biri gibi:
Gişe çoktan kapalıdır.
Yaklaşan bir sel felaketi karşısında kenti uyarmak
isteyen biri gibi:
Ama başka bir dilde konuşan. Kimse anlamayacaktır onu.
Dört kez kendisine bir şey verilen bir kapıyı
beşinci kez çalan bir dilenci gibi:
Beşinci kez aç kalır.
Yarasından kan boşanan ve doktoru bekleyen biri gibi:
Kan durmaz, hep boşanır.
Biz de ortaya çıkıyor ve bize yapılan zulümleri haber
veriyoruz.
İlk kez arkadaşlarımızın yavaş yavaş katledildiğini
bildirdiğimizde
çığlıklar göklere ağdı.
Yüz kişiydi katledilen. Ama bin kişi katledildiğinde
ve ölümlerin sonu gelmediğinde bir sessizlik
kapladı ortalığı
Zulümler yağmur gibi yağmaya başlayınca
“dur!” diyen olmaz artık,
Cinayetler üst üste yığılmaya başlayınca görülmez
oluverirler.
Çekilen acılar dayanılmaz olunca duyulmaz artık
hiçbir çığlık.
Çığlıklar da yaz yağmuru gibi yağar.
Bertolt Brecht
Gişe çoktan kapalıdır.
Yaklaşan bir sel felaketi karşısında kenti uyarmak
isteyen biri gibi:
Ama başka bir dilde konuşan. Kimse anlamayacaktır onu.
Dört kez kendisine bir şey verilen bir kapıyı
beşinci kez çalan bir dilenci gibi:
Beşinci kez aç kalır.
Yarasından kan boşanan ve doktoru bekleyen biri gibi:
Kan durmaz, hep boşanır.
Biz de ortaya çıkıyor ve bize yapılan zulümleri haber
veriyoruz.
İlk kez arkadaşlarımızın yavaş yavaş katledildiğini
bildirdiğimizde
çığlıklar göklere ağdı.
Yüz kişiydi katledilen. Ama bin kişi katledildiğinde
ve ölümlerin sonu gelmediğinde bir sessizlik
kapladı ortalığı
Zulümler yağmur gibi yağmaya başlayınca
“dur!” diyen olmaz artık,
Cinayetler üst üste yığılmaya başlayınca görülmez
oluverirler.
Çekilen acılar dayanılmaz olunca duyulmaz artık
hiçbir çığlık.
Çığlıklar da yaz yağmuru gibi yağar.
Bertolt Brecht
Buda'nın Yanan Ev Kıssası
Gotama Buda,
bağlandığımız hırs çarkını verdi
ve şunu öğütledi:
Bırakın bir yana tüm hırslarınızı
ve girin Nirvana dediğim hiçliğe
tüm isteklerden arınarak.
Sonra bir gün öğrenciler ona sordu:
Neye benzer bu hiçlik üstat?
Öğütlediğin gibi, bütün hırslarımızı
hepimiz bir bir atabiliriz bir yana,
ama söyle bize,
bu içine girdiğimiz hiçlik
tüm yaradılışla bütünleşmek gibi bir şey mi acaba?
Yatarken suyun içinde, bedeniniz ağırlıksız, öğle vakti,
tembel tembel yatarsınız suda, hiçbir şey düşünmeden hani,
olamadan battaniyeyi,
kendinizden geçerken hızla-
hiçlik bu tür mutlu bir şey mi acaba,
tatlı bir hiçlik mi yani,
yoksa duygusuz, soğuk, boş bir hiçlik mi bu hiçliğin senin?
Uzun süre sessiz kaldı Buda,
sonra, umursuz, dedi ki:
Yanıtı yok sorunuzun.
Ama onlar gittikten sonra, akşamüstü,
meyvaları ekmek olan ağacın altında oturuyordu Buda hala,
ve öbürlerine, soru sormayanlara, anlatıyordu şu öyküyü:
Geçenlerde bir ev gördüm. Yanıyordu.
Alevler çatısını yalıyordu evin.
Yanına vardım, baktım içinde hala insanlar var.
Açtım kapıyı, seslendim onlara,
dedim, yanıyor çatı, ve buyurdum,
haydi, çıkın dışarı çabuk.
Ama insanlar hiç oralı değil gibiydiler.
İçlerinden biri, sıcaklık kaşlarını kavurdu kavuracak,
dışarısının nasıl olduğunu sordu bana,
dışarda yağmur yağıyor muydu, yağmıyor muydu,
rüzgar esiyor muydu, esmiyor muydu,
dışarda bir başka ev var mıydı başlarını sokacak,
ve buna benzer
daha bir sürü soru.
Bir şey demeden ayrıldım ordan.
Bu evdeki insanlar, dedim, kendi kendime,
soru sormaktan vazgeçmeden önce yanıp ölmeyi
hak etmişler.
Doğrusu, dostlarım, bir insan,
bastığı yerin ne denli kızdığının farkında değilse
ve orada durmaktansa, neresi olursa olsun
başka bir yere gitmek zorunluluğunu duymuyorsa
söyleyecek hiçbir sözüm yok o insana.
İşte, Gotama Buda buraya kadar.
Ama bizler de, artık bundan böyle,
boyun eğme zaatıyla değil de
boyun eğmeme zaatıyla ilgilenen bizler de,
somut öneriler öne sürerek
etten kemikten işkencecileri alaşağı etsinler diye
insanlara ders veren bizler de,
inanıyoruz ki
yaklaşan bombardıman filoları karşısında parababalarının,
yok şu sorunu nasıl çözeceğimizi,
yok şu konuda ne önerdiğimizi,
ve devrimden sonra,
biriktirdikleri paraların ve bayramlıklarının ne olacağını
durup durup soranlara
fazla bir sözümüz yok söyleyecek.
Bertolt Brecht
bağlandığımız hırs çarkını verdi
ve şunu öğütledi:
Bırakın bir yana tüm hırslarınızı
ve girin Nirvana dediğim hiçliğe
tüm isteklerden arınarak.
Sonra bir gün öğrenciler ona sordu:
Neye benzer bu hiçlik üstat?
Öğütlediğin gibi, bütün hırslarımızı
hepimiz bir bir atabiliriz bir yana,
ama söyle bize,
bu içine girdiğimiz hiçlik
tüm yaradılışla bütünleşmek gibi bir şey mi acaba?
Yatarken suyun içinde, bedeniniz ağırlıksız, öğle vakti,
tembel tembel yatarsınız suda, hiçbir şey düşünmeden hani,
olamadan battaniyeyi,
kendinizden geçerken hızla-
hiçlik bu tür mutlu bir şey mi acaba,
tatlı bir hiçlik mi yani,
yoksa duygusuz, soğuk, boş bir hiçlik mi bu hiçliğin senin?
Uzun süre sessiz kaldı Buda,
sonra, umursuz, dedi ki:
Yanıtı yok sorunuzun.
Ama onlar gittikten sonra, akşamüstü,
meyvaları ekmek olan ağacın altında oturuyordu Buda hala,
ve öbürlerine, soru sormayanlara, anlatıyordu şu öyküyü:
Geçenlerde bir ev gördüm. Yanıyordu.
Alevler çatısını yalıyordu evin.
Yanına vardım, baktım içinde hala insanlar var.
Açtım kapıyı, seslendim onlara,
dedim, yanıyor çatı, ve buyurdum,
haydi, çıkın dışarı çabuk.
Ama insanlar hiç oralı değil gibiydiler.
İçlerinden biri, sıcaklık kaşlarını kavurdu kavuracak,
dışarısının nasıl olduğunu sordu bana,
dışarda yağmur yağıyor muydu, yağmıyor muydu,
rüzgar esiyor muydu, esmiyor muydu,
dışarda bir başka ev var mıydı başlarını sokacak,
ve buna benzer
daha bir sürü soru.
Bir şey demeden ayrıldım ordan.
Bu evdeki insanlar, dedim, kendi kendime,
soru sormaktan vazgeçmeden önce yanıp ölmeyi
hak etmişler.
Doğrusu, dostlarım, bir insan,
bastığı yerin ne denli kızdığının farkında değilse
ve orada durmaktansa, neresi olursa olsun
başka bir yere gitmek zorunluluğunu duymuyorsa
söyleyecek hiçbir sözüm yok o insana.
İşte, Gotama Buda buraya kadar.
Ama bizler de, artık bundan böyle,
boyun eğme zaatıyla değil de
boyun eğmeme zaatıyla ilgilenen bizler de,
somut öneriler öne sürerek
etten kemikten işkencecileri alaşağı etsinler diye
insanlara ders veren bizler de,
inanıyoruz ki
yaklaşan bombardıman filoları karşısında parababalarının,
yok şu sorunu nasıl çözeceğimizi,
yok şu konuda ne önerdiğimizi,
ve devrimden sonra,
biriktirdikleri paraların ve bayramlıklarının ne olacağını
durup durup soranlara
fazla bir sözümüz yok söyleyecek.
Bertolt Brecht
Bende Öyle
Filo bile sonunda limana döner,
tren soluk soluğa koşar gara doğru,
Bense ondan daha hızlı koşmaktayım sana
-çünkü seviyorum-
budur beni çeken, sürükleyip götüren.
Cimri şövalyesi Puşkin’in, iner
bodrumunu karıştırıp seyretmeye.
Ben de, sevgilim
döner dolaşır gelirim sana.
Taparım,
benim için çarpan o yüreğe.
Sevinçlisinizdir evinize dönerken.
Atarsınız tıraş olurken, yıkanırken,
kirini pasını vücudunuzun.
Ben de aynı
sevinçle dönerim sana-
evime dönmüyor muyum
sana doğru
koşarken?
Yeryüzü insanları toprak ananın koynuna dönerler sonunda.
Hepimiz döneriz en son yuvaya.
Ben de öyle,
bir şey var
beni sana çeken
daha ayrılır ayrılmaz,
birbirimizden uzaklaşır uzaklaşmaz.
Vladimir Mayakovski
tren soluk soluğa koşar gara doğru,
Bense ondan daha hızlı koşmaktayım sana
-çünkü seviyorum-
budur beni çeken, sürükleyip götüren.
Cimri şövalyesi Puşkin’in, iner
bodrumunu karıştırıp seyretmeye.
Ben de, sevgilim
döner dolaşır gelirim sana.
Taparım,
benim için çarpan o yüreğe.
Sevinçlisinizdir evinize dönerken.
Atarsınız tıraş olurken, yıkanırken,
kirini pasını vücudunuzun.
Ben de aynı
sevinçle dönerim sana-
evime dönmüyor muyum
sana doğru
koşarken?
Yeryüzü insanları toprak ananın koynuna dönerler sonunda.
Hepimiz döneriz en son yuvaya.
Ben de öyle,
bir şey var
beni sana çeken
daha ayrılır ayrılmaz,
birbirimizden uzaklaşır uzaklaşmaz.
Vladimir Mayakovski
Aşığa Bağdat Sorulur
sen yenisin galiba; sözcüklerin akşamdan kalma
dünyada kendini yaşayacağın içten bir köşe yok
omzunda eskimiş kuşlar, dilinde radikal bir rüzgâr
gülcü çocuk, hayallerinde cimrisin, diyor sana
sen yenisin galiba, ürkekliğin yabansı ve yabancı
cümle kurmakta gecikiyorsun, harflerin serçe
sen yenisin galiba; âşığa bağdat soruyorsun
sen yenisin galiba; aşkının işaret parmağı kayıp
için haram su’lar talanı, dışın dağınık dizeler iklimi
kalbinden başka, geçmişin ve geleceğin yok
gittiği yere kendini götüremeyen göçmez kuş
sen yenisin galiba; her aşkta azınlığa düşüyor yüreğin
bir aşkın içinde arabölgede milis gibi yaşıyorsun
sen yenisin galiba, hiç haram öpücük biriktirmemişsin
sen yenisin galiba; diyalektiği ve aşkı şaka sanıyorsun
kış serçesi gibi pencere önlerinde telaş yapıyorsun
aşk ile alışkanlığı birbirine karıştıran sayısal tarih
kuşların doğu’ya ölüme gitmesi içini üşütmüyor
sen yenisin galiba; aşkta havalar her dem kötü
iki yenilgi arasında sözcüklerini araf’ta soğutuyorsun
sen yenisin galiba; soruların yetim, cevapların öksüz
sen yenisin galiba; kalbinin dış politikası yok
savaş’ta sivil âşık, barış’ta birinci tekil şahıs
en yaşlı mevsim kış gibisin, beyazların tarih
doğu’n haramaşk divanı, batı’n helâlsu gazeli
sen yenisin galiba; aşk bu şehirde iki kere acemi
her yangından sonra suçu su’yun üstüne atan âşık
sen yenisin galiba; dağları sürç-i lisan sanıyorsun
sen yenisin galiba; ezberinde hiç ayrılık yok
sözü devlet dışarı âşıkların selâmını almıyorsun
her aşktan çırak çıkmak en büyük marifetin
şiirlerini eksiğine bozduruyorsun loncalarda
sen yenisin galiba; insanı devlet terimi sanıyorsun
aşka yenilip âşığı yenen hariçten okunan bir gazel
sen yenisin galiba; âşık oldukça küsme hakkı kazanıyorsun
sen yenisin galiba; teoride ve pratikte yedeğe düşmüşsün
aşkta imlâ hatası yapmakta dönem birincisi
ikinci sevişmede kendine ve sevgiline devlet
her aşk, her âşık ikinci baskıda düzelir sanıyorsun
sen yenisin galiba; nedenlerin sonuçlarını kıskanıyor
yanıldığın, yenildiğin cümlelerden hatırlıyorsun çıtkırıldım hayatı
sen yenisin galiba; kimi kucaklasan arabölge’de ölüyorsun
sen yenisin galiba; galiba sen yenisin
her aklından geçeni aşk ve devrim sanıyorsun…
Sezai Sarıoğlu
dünyada kendini yaşayacağın içten bir köşe yok
omzunda eskimiş kuşlar, dilinde radikal bir rüzgâr
gülcü çocuk, hayallerinde cimrisin, diyor sana
sen yenisin galiba, ürkekliğin yabansı ve yabancı
cümle kurmakta gecikiyorsun, harflerin serçe
sen yenisin galiba; âşığa bağdat soruyorsun
sen yenisin galiba; aşkının işaret parmağı kayıp
için haram su’lar talanı, dışın dağınık dizeler iklimi
kalbinden başka, geçmişin ve geleceğin yok
gittiği yere kendini götüremeyen göçmez kuş
sen yenisin galiba; her aşkta azınlığa düşüyor yüreğin
bir aşkın içinde arabölgede milis gibi yaşıyorsun
sen yenisin galiba, hiç haram öpücük biriktirmemişsin
sen yenisin galiba; diyalektiği ve aşkı şaka sanıyorsun
kış serçesi gibi pencere önlerinde telaş yapıyorsun
aşk ile alışkanlığı birbirine karıştıran sayısal tarih
kuşların doğu’ya ölüme gitmesi içini üşütmüyor
sen yenisin galiba; aşkta havalar her dem kötü
iki yenilgi arasında sözcüklerini araf’ta soğutuyorsun
sen yenisin galiba; soruların yetim, cevapların öksüz
sen yenisin galiba; kalbinin dış politikası yok
savaş’ta sivil âşık, barış’ta birinci tekil şahıs
en yaşlı mevsim kış gibisin, beyazların tarih
doğu’n haramaşk divanı, batı’n helâlsu gazeli
sen yenisin galiba; aşk bu şehirde iki kere acemi
her yangından sonra suçu su’yun üstüne atan âşık
sen yenisin galiba; dağları sürç-i lisan sanıyorsun
sen yenisin galiba; ezberinde hiç ayrılık yok
sözü devlet dışarı âşıkların selâmını almıyorsun
her aşktan çırak çıkmak en büyük marifetin
şiirlerini eksiğine bozduruyorsun loncalarda
sen yenisin galiba; insanı devlet terimi sanıyorsun
aşka yenilip âşığı yenen hariçten okunan bir gazel
sen yenisin galiba; âşık oldukça küsme hakkı kazanıyorsun
sen yenisin galiba; teoride ve pratikte yedeğe düşmüşsün
aşkta imlâ hatası yapmakta dönem birincisi
ikinci sevişmede kendine ve sevgiline devlet
her aşk, her âşık ikinci baskıda düzelir sanıyorsun
sen yenisin galiba; nedenlerin sonuçlarını kıskanıyor
yanıldığın, yenildiğin cümlelerden hatırlıyorsun çıtkırıldım hayatı
sen yenisin galiba; kimi kucaklasan arabölge’de ölüyorsun
sen yenisin galiba; galiba sen yenisin
her aklından geçeni aşk ve devrim sanıyorsun…
Sezai Sarıoğlu
Yüreğindeki Kırışıklıklar
hadi dindirdin diyelim
yüreğindeki fırtınaları
sildin bütün izlerini
yüzündeki gözyaşlarının
alnındaki öpücüklerin
ya saçlarındaki erimeyen karlar
hadi gittin diyelim
bitmez tükenmez yollara
gördün bütün arka odalarını
uzak kentlerdeki otellerin
limanlardaki genelevlerin
ya yüreğindeki silinmeyen kırışıklıklar
hadi esridin diyelim
dertten kederden zilzurna
dolaştın bütün içki evlerini
ara sokaklarına kustun
soyundun anılarından çırılçıplak
ya gözlerindeki ölü kuşlar
Doğan Hayat
yüreğindeki fırtınaları
sildin bütün izlerini
yüzündeki gözyaşlarının
alnındaki öpücüklerin
ya saçlarındaki erimeyen karlar
hadi gittin diyelim
bitmez tükenmez yollara
gördün bütün arka odalarını
uzak kentlerdeki otellerin
limanlardaki genelevlerin
ya yüreğindeki silinmeyen kırışıklıklar
hadi esridin diyelim
dertten kederden zilzurna
dolaştın bütün içki evlerini
ara sokaklarına kustun
soyundun anılarından çırılçıplak
ya gözlerindeki ölü kuşlar
Doğan Hayat
Karşı Bahar
Peki ya bahar gelirse?
Şu Mart öyle çok kış bıraktı ki içimizde
Ve dönenip duran ve geri dönen
Öyle çok göçmen kafatası.
İçimizde sadece kışa yer var
Donup dururuz o son ayazda.
Birbiri üstüne gelen mahcupluklar misali
İnce buz üstünde yolumuzu bulmaya çalışarak.
Ve sıcak ülkelerden gelir
Geçmiş sonbaharın kazları.
Ve çatıların altındaki yuvaları kurudur
Ve sen yoksun yanımda.
Ölümden daha ciddi değişiklikler
Olmuştu, ve varlar hâlâ, ve olacaklar da.
İçimde bir fırtına var
Ve çılgın insanlar kayak kaymaya gelirler.
Kar yağıyor ve bıçak kesikleri misali
Ruhuma yağıyor kar.
Kar dansı… Artık kucaklamayacak
Bir kardan adamın dansı.
İçimizde sonsuz kış:
Eski ve mutsuz aşkların kışı.
Bütün çiçeklerini al ve git Bahar
Ve göç edip duran kafataslarını!
Adrian Păunescu
Şu Mart öyle çok kış bıraktı ki içimizde
Ve dönenip duran ve geri dönen
Öyle çok göçmen kafatası.
İçimizde sadece kışa yer var
Donup dururuz o son ayazda.
Birbiri üstüne gelen mahcupluklar misali
İnce buz üstünde yolumuzu bulmaya çalışarak.
Ve sıcak ülkelerden gelir
Geçmiş sonbaharın kazları.
Ve çatıların altındaki yuvaları kurudur
Ve sen yoksun yanımda.
Ölümden daha ciddi değişiklikler
Olmuştu, ve varlar hâlâ, ve olacaklar da.
İçimde bir fırtına var
Ve çılgın insanlar kayak kaymaya gelirler.
Kar yağıyor ve bıçak kesikleri misali
Ruhuma yağıyor kar.
Kar dansı… Artık kucaklamayacak
Bir kardan adamın dansı.
İçimizde sonsuz kış:
Eski ve mutsuz aşkların kışı.
Bütün çiçeklerini al ve git Bahar
Ve göç edip duran kafataslarını!
Adrian Păunescu
Bir Şey Söyle
Bir şey söylemeyen
kişi
düşünür ki
kendi suskunluğunu çevreleyen
suskunluk
her şeyi söyler.
Fakat o suskunluk
kendi sesiyle konuşur,
ki problem budur.
En önemli şeyler
o suskun bölgede gerçekleşir,
fakat o bölgeyi kimse denetleyemez.
Melekler ve iblisler koro halinde konuşur orada.
Bir şey söylemek istemişsen,
bunu kendin söylemelisin.
Niels Hav
kişi
düşünür ki
kendi suskunluğunu çevreleyen
suskunluk
her şeyi söyler.
Fakat o suskunluk
kendi sesiyle konuşur,
ki problem budur.
En önemli şeyler
o suskun bölgede gerçekleşir,
fakat o bölgeyi kimse denetleyemez.
Melekler ve iblisler koro halinde konuşur orada.
Bir şey söylemek istemişsen,
bunu kendin söylemelisin.
Niels Hav
Sevgilim, Sözcükler ve Sonsuzluk
Bir başkasını dünyanın bir ucuna dek izleyeceğimizi
söylemek biraz abartılı değil midir?
Varsayalım ki dünya sonsuzdur ve o bir başkası
bizden önce yoruldu.
Ve varsayalım ki yağmaktadır yağmur ve dolu!
Hem sonsuzluğu yansıtan hem de kökleri onda olan
derin dağ gölleri gibi olduğunu söylemek
bir başkasının gözlerinin, biraz abartılı değil midir?
Düşün ki hem de yarın ağırca asılı durursa bulutlar
yüce dağlar üstünde, ve çamur fışkırırsa derinliklerden!
Ne bir gülün, ne bir atın, ne bir tarlanın, ne de başka
bir insanın güzelliklerinin benim güzelliklerim gibi
asla olmadığını söylerken abarttığını sanmıyor musun?
Dağ göllerinde yüz, dostum, tırman yüce dağlara,
git dünyanın sonuna at sırtında yağmurda ve doluda
ve izin ver saçlarımdan geçen bir meltem gibi
ulaşsın düşüncelerin bana,
kulağımdaki o son uysal ıslığı gibi ardıç kuşunun,
akşam güneşinin yüzümdeki alazı gibi
ve karanlıktan kucağıma düşen
bir yıldız gibi.
Hep abartırız aşk içindeyken.
Sesimin sekiz kentin tapınak çanları gibi
çıktığını söylüyorsun bana.
Yedi deseydin
sanıyorum eğlenirdim söz sanatınla.
Fakat bu konuda bu kadar konuşmak yeter.
Hep beni aradığını söyleyip sürdürüyorsun konuşmayı.
Ya ben? Kimi aradım sanıyorsun dünyanın bir ucunda
yağmurda ve doluda yüce dağlar üstünde
ve sonsuzluğun göllerinde?
İşte buradayız şimdi, dostum, gitme benden,
hemen gitme, hayır hiç gitme …
Erik Stinus
söylemek biraz abartılı değil midir?
Varsayalım ki dünya sonsuzdur ve o bir başkası
bizden önce yoruldu.
Ve varsayalım ki yağmaktadır yağmur ve dolu!
Hem sonsuzluğu yansıtan hem de kökleri onda olan
derin dağ gölleri gibi olduğunu söylemek
bir başkasının gözlerinin, biraz abartılı değil midir?
Düşün ki hem de yarın ağırca asılı durursa bulutlar
yüce dağlar üstünde, ve çamur fışkırırsa derinliklerden!
Ne bir gülün, ne bir atın, ne bir tarlanın, ne de başka
bir insanın güzelliklerinin benim güzelliklerim gibi
asla olmadığını söylerken abarttığını sanmıyor musun?
Dağ göllerinde yüz, dostum, tırman yüce dağlara,
git dünyanın sonuna at sırtında yağmurda ve doluda
ve izin ver saçlarımdan geçen bir meltem gibi
ulaşsın düşüncelerin bana,
kulağımdaki o son uysal ıslığı gibi ardıç kuşunun,
akşam güneşinin yüzümdeki alazı gibi
ve karanlıktan kucağıma düşen
bir yıldız gibi.
Hep abartırız aşk içindeyken.
Sesimin sekiz kentin tapınak çanları gibi
çıktığını söylüyorsun bana.
Yedi deseydin
sanıyorum eğlenirdim söz sanatınla.
Fakat bu konuda bu kadar konuşmak yeter.
Hep beni aradığını söyleyip sürdürüyorsun konuşmayı.
Ya ben? Kimi aradım sanıyorsun dünyanın bir ucunda
yağmurda ve doluda yüce dağlar üstünde
ve sonsuzluğun göllerinde?
İşte buradayız şimdi, dostum, gitme benden,
hemen gitme, hayır hiç gitme …
Erik Stinus
John Ashbery’ye
Rüzgârda bir dağın yücesinde oturup
birbirimize yeni şiirler okuyacağımız
başka bir dünyanın bulunmadığına
inanmıyorum.
Tu Fu olabilirsin sen, ben de Po Chu-i
ve marazi kafalarımıza gülümseyen
Maymun Hanım aydadır,
karın ince bir dala konuşunu izlerken bizler.
Yoksa gerçekten gitmeli miyiz? bu
gençken gördüğüm o çimen değil!
ve ay, yükselirken bu gece, boşsa eğer
“gidersin sen de, açan çiçekler gibi”
anlamında kötü bir işarettir bu.
Frank O’Hara
birbirimize yeni şiirler okuyacağımız
başka bir dünyanın bulunmadığına
inanmıyorum.
Tu Fu olabilirsin sen, ben de Po Chu-i
ve marazi kafalarımıza gülümseyen
Maymun Hanım aydadır,
karın ince bir dala konuşunu izlerken bizler.
Yoksa gerçekten gitmeli miyiz? bu
gençken gördüğüm o çimen değil!
ve ay, yükselirken bu gece, boşsa eğer
“gidersin sen de, açan çiçekler gibi”
anlamında kötü bir işarettir bu.
Frank O’Hara
İki Gövde
İki gövde yüzyüze
bazan iki dalgadır
ve gece bir okyanustur.
İki gövde yüzyüze
bazan iki taştır
ve gece bir çöldür.
İki gövde yüzyüze
bazan iki köktür
geceyle sarmalanmış.
İki gövde yüzyüze
bazan iki bıçaktır
ve gece bir anlık parıltı.
İki gövde yüzyüze
düşen iki yıldızdır
boş ve yalnız bir gökte.
Octavio Paz
bazan iki dalgadır
ve gece bir okyanustur.
İki gövde yüzyüze
bazan iki taştır
ve gece bir çöldür.
İki gövde yüzyüze
bazan iki köktür
geceyle sarmalanmış.
İki gövde yüzyüze
bazan iki bıçaktır
ve gece bir anlık parıltı.
İki gövde yüzyüze
düşen iki yıldızdır
boş ve yalnız bir gökte.
Octavio Paz
Şimdi bir dilek hakkım olsa
Ve muhtemelen hayasız bir ölüme uyanırdı
Çıplak bedenim
Tüylerimde son bahar ürpertisi
Kursağımda lağım kokulu toprak
Ya evde yoksan çalmıştır
Eski zamanlarda bir ford minübüsünde
Bir çocuğun balonu patlamıştır
Simit parasıyla alıp aç kaldığı
Ve hiç kimse seyirci değildir gidişime
Kapalı gişe körler diyarında
Kapalı gözlerim
Yollar kapalı
Etrafından dolaşan yollar
Şimdi bir dilek hakkım olsa
Evde olmanı
Şimdi bir dilek hakkİm olsa
Bir balon dilerdim
Hemde en uçanından
Şimdi bir dilek hakkım olsa
Muhtemelen özür dilerdim..
?
Çıplak bedenim
Tüylerimde son bahar ürpertisi
Kursağımda lağım kokulu toprak
Ya evde yoksan çalmıştır
Eski zamanlarda bir ford minübüsünde
Bir çocuğun balonu patlamıştır
Simit parasıyla alıp aç kaldığı
Ve hiç kimse seyirci değildir gidişime
Kapalı gişe körler diyarında
Kapalı gözlerim
Yollar kapalı
Etrafından dolaşan yollar
Şimdi bir dilek hakkım olsa
Evde olmanı
Şimdi bir dilek hakkİm olsa
Bir balon dilerdim
Hemde en uçanından
Şimdi bir dilek hakkım olsa
Muhtemelen özür dilerdim..
?
28 Ekim 2012
Düş Oyunu
Bir gün bir çocuğa sormuştum,
deniz neden tuzludur diye.
Babası uzun bir sefere çıkmıştı. Çocuk hemencecik karşılık verdi:
Deniz tuzludur, çünkü denizciler durmadan ağlarlar!
Neden denizciler böyle çok ağlar ki! Çünkü, dedi, yolculukları bitmez…
Onun için de mendillerini hep direklere asıp kuruturlar! Gene sordum:
Ya niçin insanlar üzgün olunca ağlar? Çünkü, dedi,
daha duru görebilelim diye gözlerin camını ara sıra yıkamak gerek!
August Strindberg
deniz neden tuzludur diye.
Babası uzun bir sefere çıkmıştı. Çocuk hemencecik karşılık verdi:
Deniz tuzludur, çünkü denizciler durmadan ağlarlar!
Neden denizciler böyle çok ağlar ki! Çünkü, dedi, yolculukları bitmez…
Onun için de mendillerini hep direklere asıp kuruturlar! Gene sordum:
Ya niçin insanlar üzgün olunca ağlar? Çünkü, dedi,
daha duru görebilelim diye gözlerin camını ara sıra yıkamak gerek!
August Strindberg
Alacakaranlığın Sesleri
Sana sessizliği ben buldum diyorum yeniden
o usul ikindide, adın yakılınca
kömürleşince
büyük altın alevinde on dokuz yılının.
Sevgim alacakaranlığın bağlarını çözdü
yalnız senin fısıltına vermek için kendini,
beyaz odun alevinin o cam fısıltısına.
Anıların bir iğne batışıdır dudaklarıma,
hayatının masallarını kurdum bugün
bir elmanın ince kabuğunda.
Bu ara hep tedirginim,
bir pencerenin açılışını bekliyorum şimdi
arkandan gideyim
ya da parçalanayım diye üzgün kaldırımlarda.
Ama öylesine bir ses gelir ki dağlardan
acıdır uyumak, anmak ölümdür seni.
Ürkerek çekilir sessizlik,
yıldızsız gökyüzünden çekilir,
ağızlarımızın acelesinden,
solgun kamelyalardan, karanfillerden.
Gel, rüzgâra anlatalım öpüşlerimizi;
düşün: alacakaranlık bizi anlıyor,
sarı fısıltısından gözlerinin
biliyor nasıl hoşlandığımı,
kollarının beyaz suyundan.
Açmamış çiçeklere söyleyelim şarkımızı,
ayı gözetlemeyen çocuklara.
Birbirimize bakmadan söyleyelim.
Yalancıdır onlar, şu kuşlar, saçaklar.
Birbirimizi sevmiyoruz artık, sevmemiştik de.
Tutkuyla geldik, tutkuyla gidiyoruz.
Alacakaranlığın sesindeyiz artık,
çılgınlığın yüreğinde.
Gel, rüzgâra anlatalım öpüşlerimizi,
şarkımızın acı yüklerine.
Aşk ne ateştir, ne de mermer.
Aşk bana duyduğun acımadır senin,
benim sana.
Efrain HUERTA
o usul ikindide, adın yakılınca
kömürleşince
büyük altın alevinde on dokuz yılının.
Sevgim alacakaranlığın bağlarını çözdü
yalnız senin fısıltına vermek için kendini,
beyaz odun alevinin o cam fısıltısına.
Anıların bir iğne batışıdır dudaklarıma,
hayatının masallarını kurdum bugün
bir elmanın ince kabuğunda.
Bu ara hep tedirginim,
bir pencerenin açılışını bekliyorum şimdi
arkandan gideyim
ya da parçalanayım diye üzgün kaldırımlarda.
Ama öylesine bir ses gelir ki dağlardan
acıdır uyumak, anmak ölümdür seni.
Ürkerek çekilir sessizlik,
yıldızsız gökyüzünden çekilir,
ağızlarımızın acelesinden,
solgun kamelyalardan, karanfillerden.
Gel, rüzgâra anlatalım öpüşlerimizi;
düşün: alacakaranlık bizi anlıyor,
sarı fısıltısından gözlerinin
biliyor nasıl hoşlandığımı,
kollarının beyaz suyundan.
Açmamış çiçeklere söyleyelim şarkımızı,
ayı gözetlemeyen çocuklara.
Birbirimize bakmadan söyleyelim.
Yalancıdır onlar, şu kuşlar, saçaklar.
Birbirimizi sevmiyoruz artık, sevmemiştik de.
Tutkuyla geldik, tutkuyla gidiyoruz.
Alacakaranlığın sesindeyiz artık,
çılgınlığın yüreğinde.
Gel, rüzgâra anlatalım öpüşlerimizi,
şarkımızın acı yüklerine.
Aşk ne ateştir, ne de mermer.
Aşk bana duyduğun acımadır senin,
benim sana.
Efrain HUERTA
Anneme Okunmasın Lütfen
“Anneler günü ritüelinden:
Hiç değilse,
Kahvaltısız koşmalı, erkenden dört çarpı yüz koşmalı
Bayraksız koşmalı marşız çingene kızına koşmalı
Sar be ya demeli böyle janjanlı şöyle bir şekilli
Bir de fiyonk, ille de roman, ille de kırmızı, ille de afili.”
Dünyanın neresinde iyi bilmem ama burasında,
Berbat bir şeydir maaşla çalışmak
Maaşını ayın on beşinde almak berbat bir şeydir
Mayıs aylarının ikinci pazarları,
İkinci pazarlara sokuşturulan anneleri günleri berbat bir şeydir
Allah anneme uzun ömür versin ama;
Mayısın ikinci pazarında maaşını almamış olmak, berbat bir şeydir
Oysa biz babamla biliriz
“Bi siz bilirsiniz zaten” diyip sinirlenir annem
Kardeşlerim bilmez, oğlum bilmez
Annem bazen unutur, bazen bilir işine gelmez
Ama biz biliriz babamla,
Bu ülkede anneler gününü kutlamak; açık açık sövmektir anamıza
“Ananı da al git”ten farklı; daha zarif, daha kibar
Cicili bicili ama rezilce sövmektir üstelik Amerika’nca
Bu ülkede anneler gününü kutlamak
Bazen babamla gideriz, çok uzağa değil şuralara
Babamın gençliğine gideriz, benim gençliğime
Birer sigara yakar, vay anasını deriz.
Babamın sol yumruğu vardır oralarda,
Benim solaklığım, kalemi sol elimde tutmam
Ellerine bakarım babamın, sol yumruğuna,
Eğilip öperim sağ sol fark etmez,
Babamın elidir sonuçta.
Babam, devrime inanırdı eskiden, ben Allaha daima
Babam eskide polisten korkardı; ben Allahtan daima
Kitapları vardı babamın döşemelerin altına saklanan
Boşaltılmış rezervuarlara saklanan kitapları; devletçe yasaklanan.
Annem unutur bazen hatırlamaz
Gözaltı morlukları, göz üstü morlukları
Morarmış sırtları, tazyikli sokakları
Coplanmış bildirileri, darbeleri, pankartları vardı
Beyazıt Meydanı, Atatürk ve Cemal Gürsel
“Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.”
Diyen resimleri vardı, komşulardan saklanan.
Benim sadece sol elim var, sol yumruğum değil
Sadece Sol yanım, sol yanımda ‘Allah bir’im var
Bilir babam, bilir ve korkar
Babam polisten de korkardı zaten
Ben bir Allahtan korkarım, bir de Allahtan korkmayanlardan.
Kitaplarım legal yasa içi yayınlar
Zaten bu Korsan kitap muhabbeti de sonradan çıktı
Saklamam kitaplarımı, kitapların arkasına saklanmam
Eğer suçsa kabul,
Yalnızca söverim; kitabının kapağını açmamış olanlara
İçimden dışımdan
Fraksiyon ayrımı değiliz, yollarımız ayrı, babam korkar
Aman yavrum der böyle gözleri titreyerek,
Aman yavrum, uzak dur başına bir iş gelir
Kader var be baba derim, ecel var, Allah var;
Gelecek olan varsa kaçsam da gelir.
Yine de yürürüz yan yana, baba kız,
Birer sigara yakar, vay anasını deriz
Babam daha çok der, ben daha az
Babam hayret eder
Ben esfeli safiline iman ederim.
Ama beraber söveriz işçini terini sırtında kurutana
Boya sandığına sarılan çocuğun babasına beraber söveriz
Televizyondaki kravatlı adamların ahkâmlarına
Spor programlarında servis edilen kadın dekoltesine
Keskin olmayan her şeye, ılımlı, uysal, pörsümüş,
Sulandırılmış her şeye; Vakko eşarba ve Gucci gözlüğe
Bilmem kaç yıldızlı otellerdeki sünnet düğünlerine
İhalelere, hortumlara, balyozlara,
Gazete köşelerindeki bitirim ihtiyarlara,
Bütün kapalı kapıların ardına beraber söveriz
Annem bazen unutuyor işte, bazen biliyor, işine gelmiyor
Kardeşlerim bilmiyor, bilmiyor oğlum
Bas bas yazıyor gazeteler, televizyonlar bas bas
Mayısın ikinci pazarı anneler günü,
Kutlu olsun diyip sövüyorlar anamıza
Eğilip derin bir reveransla teşekkür ediyor annem, annesi, anneler
Biz ,vay anasını diyoruz babamla…
Anlatmaya çalışıyorum anneme
Uzak tarih, yakın tarih, ta dibimizde bir tarih
Cumartesi anneleri mesela, mesela şehit anneleri
Emine Akçay
Mesele anneleri Âdem’le Hamit’in,
“Bi siz bilirsiniz zaten” diyor, sinirleniyor annem
Annem bu, annesi, anneler gitgide birbirine benziyor.
Hep bu diziler ırzına geçiyor anne diğerkamlığının
Bu diziler, bu bizim mahallelerde çekilmeyen diziler,
Bu bizim olmayan evler, bu eşyalar,
Bu bizim olmayan konuşmalar,
Bu kudurmuş şehvet, bu doymayan göz,
Bu dizilerdeki; annelerimize benzemeyen anneler
Hadım ediyor şükürlerini onların, tevekküllerini parçalıyor
Surat asıyorlar artık boş ellere,
Hediyesiz , “en azından bi buket”siz ellere surat asıyorlar
İç çekiyor, perdeyi düzeltiyor, mutfağa geçiyorlar sonra
Dilsiz bir sitem demliyorlar elde yok, yok avuçta avuçlara
Oysa annemin günü değil, anneyim ben benim günüm değil
Değil annenin günü de, Allah’ın günü işte, annelerin günü değil
Şimdi her kafadan tek ses kutlu olsun dedi diye,
Buradan çıkıp bu hızla
Bu Mayısın 13’üde maaşını alamamış ben, bu hırsla
Çıkıp şimdi buradan nereye gideyim?
Hangi avlunun bahçesine gömeyim ellerimi, ellerim boş
Yüzümü hangi kıbleye, hangi secdeye alnımı
Ne yapayım Allah’ım, söyle!
Ben de mi soyunup, düzenin koynuna gireyim…
Dilek Kartal
Hiç değilse,
Kahvaltısız koşmalı, erkenden dört çarpı yüz koşmalı
Bayraksız koşmalı marşız çingene kızına koşmalı
Sar be ya demeli böyle janjanlı şöyle bir şekilli
Bir de fiyonk, ille de roman, ille de kırmızı, ille de afili.”
Dünyanın neresinde iyi bilmem ama burasında,
Berbat bir şeydir maaşla çalışmak
Maaşını ayın on beşinde almak berbat bir şeydir
Mayıs aylarının ikinci pazarları,
İkinci pazarlara sokuşturulan anneleri günleri berbat bir şeydir
Allah anneme uzun ömür versin ama;
Mayısın ikinci pazarında maaşını almamış olmak, berbat bir şeydir
Oysa biz babamla biliriz
“Bi siz bilirsiniz zaten” diyip sinirlenir annem
Kardeşlerim bilmez, oğlum bilmez
Annem bazen unutur, bazen bilir işine gelmez
Ama biz biliriz babamla,
Bu ülkede anneler gününü kutlamak; açık açık sövmektir anamıza
“Ananı da al git”ten farklı; daha zarif, daha kibar
Cicili bicili ama rezilce sövmektir üstelik Amerika’nca
Bu ülkede anneler gününü kutlamak
Bazen babamla gideriz, çok uzağa değil şuralara
Babamın gençliğine gideriz, benim gençliğime
Birer sigara yakar, vay anasını deriz.
Babamın sol yumruğu vardır oralarda,
Benim solaklığım, kalemi sol elimde tutmam
Ellerine bakarım babamın, sol yumruğuna,
Eğilip öperim sağ sol fark etmez,
Babamın elidir sonuçta.
Babam, devrime inanırdı eskiden, ben Allaha daima
Babam eskide polisten korkardı; ben Allahtan daima
Kitapları vardı babamın döşemelerin altına saklanan
Boşaltılmış rezervuarlara saklanan kitapları; devletçe yasaklanan.
Annem unutur bazen hatırlamaz
Gözaltı morlukları, göz üstü morlukları
Morarmış sırtları, tazyikli sokakları
Coplanmış bildirileri, darbeleri, pankartları vardı
Beyazıt Meydanı, Atatürk ve Cemal Gürsel
“Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.”
Diyen resimleri vardı, komşulardan saklanan.
Benim sadece sol elim var, sol yumruğum değil
Sadece Sol yanım, sol yanımda ‘Allah bir’im var
Bilir babam, bilir ve korkar
Babam polisten de korkardı zaten
Ben bir Allahtan korkarım, bir de Allahtan korkmayanlardan.
Kitaplarım legal yasa içi yayınlar
Zaten bu Korsan kitap muhabbeti de sonradan çıktı
Saklamam kitaplarımı, kitapların arkasına saklanmam
Eğer suçsa kabul,
Yalnızca söverim; kitabının kapağını açmamış olanlara
İçimden dışımdan
Fraksiyon ayrımı değiliz, yollarımız ayrı, babam korkar
Aman yavrum der böyle gözleri titreyerek,
Aman yavrum, uzak dur başına bir iş gelir
Kader var be baba derim, ecel var, Allah var;
Gelecek olan varsa kaçsam da gelir.
Yine de yürürüz yan yana, baba kız,
Birer sigara yakar, vay anasını deriz
Babam daha çok der, ben daha az
Babam hayret eder
Ben esfeli safiline iman ederim.
Ama beraber söveriz işçini terini sırtında kurutana
Boya sandığına sarılan çocuğun babasına beraber söveriz
Televizyondaki kravatlı adamların ahkâmlarına
Spor programlarında servis edilen kadın dekoltesine
Keskin olmayan her şeye, ılımlı, uysal, pörsümüş,
Sulandırılmış her şeye; Vakko eşarba ve Gucci gözlüğe
Bilmem kaç yıldızlı otellerdeki sünnet düğünlerine
İhalelere, hortumlara, balyozlara,
Gazete köşelerindeki bitirim ihtiyarlara,
Bütün kapalı kapıların ardına beraber söveriz
Annem bazen unutuyor işte, bazen biliyor, işine gelmiyor
Kardeşlerim bilmiyor, bilmiyor oğlum
Bas bas yazıyor gazeteler, televizyonlar bas bas
Mayısın ikinci pazarı anneler günü,
Kutlu olsun diyip sövüyorlar anamıza
Eğilip derin bir reveransla teşekkür ediyor annem, annesi, anneler
Biz ,vay anasını diyoruz babamla…
Anlatmaya çalışıyorum anneme
Uzak tarih, yakın tarih, ta dibimizde bir tarih
Cumartesi anneleri mesela, mesela şehit anneleri
Emine Akçay
Mesele anneleri Âdem’le Hamit’in,
“Bi siz bilirsiniz zaten” diyor, sinirleniyor annem
Annem bu, annesi, anneler gitgide birbirine benziyor.
Hep bu diziler ırzına geçiyor anne diğerkamlığının
Bu diziler, bu bizim mahallelerde çekilmeyen diziler,
Bu bizim olmayan evler, bu eşyalar,
Bu bizim olmayan konuşmalar,
Bu kudurmuş şehvet, bu doymayan göz,
Bu dizilerdeki; annelerimize benzemeyen anneler
Hadım ediyor şükürlerini onların, tevekküllerini parçalıyor
Surat asıyorlar artık boş ellere,
Hediyesiz , “en azından bi buket”siz ellere surat asıyorlar
İç çekiyor, perdeyi düzeltiyor, mutfağa geçiyorlar sonra
Dilsiz bir sitem demliyorlar elde yok, yok avuçta avuçlara
Oysa annemin günü değil, anneyim ben benim günüm değil
Değil annenin günü de, Allah’ın günü işte, annelerin günü değil
Şimdi her kafadan tek ses kutlu olsun dedi diye,
Buradan çıkıp bu hızla
Bu Mayısın 13’üde maaşını alamamış ben, bu hırsla
Çıkıp şimdi buradan nereye gideyim?
Hangi avlunun bahçesine gömeyim ellerimi, ellerim boş
Yüzümü hangi kıbleye, hangi secdeye alnımı
Ne yapayım Allah’ım, söyle!
Ben de mi soyunup, düzenin koynuna gireyim…
Dilek Kartal
Şiddetli Geçimsizlik
bütün gün hırsını halılardan çıkaran kadın
kaşığı başka türlü tutar
başka türlü çiğner lokmasını
gasteye sarılı kirli gömleğini
eve götüren adam
bezgin sırtları çarşafa dayanınca
of! , başka türlü yayılır sıvanın yetmediği yere
bozdurulan alyanslardan habersiz
bayramlık hayali kurar çocuklar bitişik odada
kadın, yalnızca kendi parmaklarıyla gergin
dizlerindeki sızıyı okşar
bir kez bile kanepede sabahlamamışken
ve hala dipdiri duruyorken yastık uçları
dünyanın en haksız mahcubiyetidir
bir adamın, karısına dönük sırtı
peki ben, durup dururken, şu yaşımda
daha büyük dertleri varken ülkemin
ne arıyorum Haydarpaşa Garı’nda
çünkü az sonra bir gelin
swarovskili eteğini sürüyüp
fransız gipürlü gülümseyecek
damat, saatini göstererek sarılacak
-ölüm onları ayırana kadar -
belki bir tren daha eksilecek Türk şiirden
bilmiyorum
ben sadece amcamı hatırladım bu fotoğrafı çekerken
soğanın cücüğünü çıkartıp uzatırdı
yengeme göre seni seviyorum demekti bu
ki severdi
çok dağıldık, boş verelim
bir adam da mahcup olsun üç çocuğunun anasına
nasılsa her yıl şu kadar çift evleniyor
ne olur yani biri boşansa
ucunda ölüm mü var
bakın henüz ikinci sayfadayız ve kan yok
kimse kimseyi boğazlamadı
gidelim bakalım, cinnet getirene kadar yolu var
Dilek Kartal
kaşığı başka türlü tutar
başka türlü çiğner lokmasını
gasteye sarılı kirli gömleğini
eve götüren adam
bezgin sırtları çarşafa dayanınca
of! , başka türlü yayılır sıvanın yetmediği yere
bozdurulan alyanslardan habersiz
bayramlık hayali kurar çocuklar bitişik odada
kadın, yalnızca kendi parmaklarıyla gergin
dizlerindeki sızıyı okşar
bir kez bile kanepede sabahlamamışken
ve hala dipdiri duruyorken yastık uçları
dünyanın en haksız mahcubiyetidir
bir adamın, karısına dönük sırtı
peki ben, durup dururken, şu yaşımda
daha büyük dertleri varken ülkemin
ne arıyorum Haydarpaşa Garı’nda
çünkü az sonra bir gelin
swarovskili eteğini sürüyüp
fransız gipürlü gülümseyecek
damat, saatini göstererek sarılacak
-ölüm onları ayırana kadar -
belki bir tren daha eksilecek Türk şiirden
bilmiyorum
ben sadece amcamı hatırladım bu fotoğrafı çekerken
soğanın cücüğünü çıkartıp uzatırdı
yengeme göre seni seviyorum demekti bu
ki severdi
çok dağıldık, boş verelim
bir adam da mahcup olsun üç çocuğunun anasına
nasılsa her yıl şu kadar çift evleniyor
ne olur yani biri boşansa
ucunda ölüm mü var
bakın henüz ikinci sayfadayız ve kan yok
kimse kimseyi boğazlamadı
gidelim bakalım, cinnet getirene kadar yolu var
Dilek Kartal
Sıfır Kalibrede Ölüm
Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi,
Konuşmak için yalvaran duvarlara kulaklarımı yumdum
ve bilemezsin nasıl korkuyorum
Bana da öğretsene ;
Nasıl becerebiliyorsun bunca susmayı
Nasıl düğüm düğüm doğrayabiliyorsun dilini
Ya da dur!
Sen bana susmayı değil,
ölmemeyi öğretsene
Çünkü yürek
bir sese dolanmışsa,
Bir ses
dolanıp kalmışsa ; boynuna , kulağına , saçlarına
Aklına dolanıp kalmışsa bir ses
Sessizlik ölümdür
Sen bana susmayı değil ,
Ölmemeyi öğretsene..
Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi.
Dudakların, bir namlu ağzı ;
karanlık ve ıslak
Bilmezsin , en ağır silahtır aslında sessizlik
Başıma yıkılıyor bütün sohbetler
Bütün şiirler,
bütün cümleler
havadan sudan , dereden tepeden,
gelişi güzel ve özel ne varsa sesinden ;
hepsi başıma yıkılıyor..
Yıkıntılar altında ben ,
böyle kaç gün kaç gecedir
sessiz
sensiz
nefessizim
Sen bana susmayı değil,
ölmemeyi öğretsene..
Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi
Ağır ağır doğruluyor dudakların
hayatın tam ortasından,
Ve aklımın tam ortasından
vuruyorsun beni..
Ah be sevgili !
Silahları sevmeyen ,
silahları bilmeyen sevgili !
Kalibrenin ne olduğunda değildir mesele ;
Mesele ,
merminin nereye isabet ettiğindedir.
Yürek,
bir sese dolanmışsa,
Bir ses dolanıp kalmışsa
boynuna , kulağına,saçlarına
Aklına dolanıp kalmışsa bir ses ;
Bir susuş
bir küçük sessizlik
vurur öldürür adamı..
Sen bana susmayı değil
ölmemeyi öğretsene..
Dilek Kartal
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi,
Konuşmak için yalvaran duvarlara kulaklarımı yumdum
ve bilemezsin nasıl korkuyorum
Bana da öğretsene ;
Nasıl becerebiliyorsun bunca susmayı
Nasıl düğüm düğüm doğrayabiliyorsun dilini
Ya da dur!
Sen bana susmayı değil,
ölmemeyi öğretsene
Çünkü yürek
bir sese dolanmışsa,
Bir ses
dolanıp kalmışsa ; boynuna , kulağına , saçlarına
Aklına dolanıp kalmışsa bir ses
Sessizlik ölümdür
Sen bana susmayı değil ,
Ölmemeyi öğretsene..
Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi.
Dudakların, bir namlu ağzı ;
karanlık ve ıslak
Bilmezsin , en ağır silahtır aslında sessizlik
Başıma yıkılıyor bütün sohbetler
Bütün şiirler,
bütün cümleler
havadan sudan , dereden tepeden,
gelişi güzel ve özel ne varsa sesinden ;
hepsi başıma yıkılıyor..
Yıkıntılar altında ben ,
böyle kaç gün kaç gecedir
sessiz
sensiz
nefessizim
Sen bana susmayı değil,
ölmemeyi öğretsene..
Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi
Ağır ağır doğruluyor dudakların
hayatın tam ortasından,
Ve aklımın tam ortasından
vuruyorsun beni..
Ah be sevgili !
Silahları sevmeyen ,
silahları bilmeyen sevgili !
Kalibrenin ne olduğunda değildir mesele ;
Mesele ,
merminin nereye isabet ettiğindedir.
Yürek,
bir sese dolanmışsa,
Bir ses dolanıp kalmışsa
boynuna , kulağına,saçlarına
Aklına dolanıp kalmışsa bir ses ;
Bir susuş
bir küçük sessizlik
vurur öldürür adamı..
Sen bana susmayı değil
ölmemeyi öğretsene..
Dilek Kartal
Şiirin Üç Kuralı
Hayatın bağrından
Kanayarak kopan kelimelerle
Kurulur şiir
Bir
Şiir sızlanmaz, haykırır
Ama sızlayan yanını da
Duyar insanın içindeki
İki
Ve şiir gelecek bildirir
Ve gösterir gelecek kimin elinde
Kimdedir güç
Üç
İsmail Uyaroğlu
Kanayarak kopan kelimelerle
Kurulur şiir
Bir
Şiir sızlanmaz, haykırır
Ama sızlayan yanını da
Duyar insanın içindeki
İki
Ve şiir gelecek bildirir
Ve gösterir gelecek kimin elinde
Kimdedir güç
Üç
İsmail Uyaroğlu
Yeşil Yağmur
Gözlerine baktınız mı hiç uzun uzun
Yeşil gözlü bir kızın
Çayır çimen ferahlığı doluyor içinize
Ve ipince ıslanıyorsunuz
Sanki yeşil bir yağmur
Yağıyor usul usul üstünüze
İsmail Uyaroğlu
Yeşil gözlü bir kızın
Çayır çimen ferahlığı doluyor içinize
Ve ipince ıslanıyorsunuz
Sanki yeşil bir yağmur
Yağıyor usul usul üstünüze
İsmail Uyaroğlu
Felaketlere Gülecek Kadar
İki taksi çarpıştı az ötemizde ve biz
Katıla katıla güldük
Aşktı bize unutturan dünyayı
Biz ki kimsesiz bir kedi görsek sokakta
Alıp eve getirirdik daha dün
Ey insanlık, anla ve bağışla bizi
Felaketlere gülecek kadar
Seviyoruz birbirimizi
İsmail Uyaroğlu
Katıla katıla güldük
Aşktı bize unutturan dünyayı
Biz ki kimsesiz bir kedi görsek sokakta
Alıp eve getirirdik daha dün
Ey insanlık, anla ve bağışla bizi
Felaketlere gülecek kadar
Seviyoruz birbirimizi
İsmail Uyaroğlu
Saçların İsyan
gün biterdi gözuçlarımda saçlarının şiddetine sokulurdum
gözlerine karşılık vermeye gelirdim ardımda şehirler bırakarak
eline hangi çiçeği alsan suyun hükmü kırılırdı, duyardım
hangi şekilde bıraksan da gövdeni uykusuz kalırdım.
adını ağzımda köz tutar gibi tutardım, ölüm
harfi harfine çınlardı akşamları alışırdım
alışırdım köpüklerini bir türlü anlatamayacağım denize,
hüzün ceketimin iç cebinde bir tütün yaprağı gibi
dalardı yüreğime öyle hafif öyle derin, hayat
yolculuklar sonrası sabun gibi azalırdı sanki, sen
ey bukleli saçlarında şairliğim ölen kız, kahrım
seninle kuleleri gençliğim olan o kente gidilmez mi?
artık gözkapaklarımda zorlanan gözyaşlarını
anlatmayacağım sana
anlatmayacağım artık ağzmla kardığım papatyanın
her gün caddelerde üstüne basarak geçtiim ıssızlığımı
bir şeylerin kayıp gitmesini ellerimin arasından, umulmaz bir şekilde
soluk soluğa duyuyorum gırtlağıma yüklenen bu şarkıyı,
venasıl horlanıp geçildikse ölü gülüşlerle yıllar boyu
çocukken bir şarkısı söyler gibi ağlamanın sevinci
ağlamak istiyorum yeniden uçarı kitapları okuyarak
ellerime dikenler batsın istiyorum dizlerimin kanamasını
yeniden ağlamak istiyorum sesimin bütün hazinelerine dokunarak
ve sonra dağların gerisinde duruyorum, rüzgarın savurduğu derin
kalbimin görkemini bağırmak istiyorum şakıyan bir kuş gibi
benimle ölür müsün? sevgilim sevgilim.
cafer turaç
gözlerine karşılık vermeye gelirdim ardımda şehirler bırakarak
eline hangi çiçeği alsan suyun hükmü kırılırdı, duyardım
hangi şekilde bıraksan da gövdeni uykusuz kalırdım.
adını ağzımda köz tutar gibi tutardım, ölüm
harfi harfine çınlardı akşamları alışırdım
alışırdım köpüklerini bir türlü anlatamayacağım denize,
hüzün ceketimin iç cebinde bir tütün yaprağı gibi
dalardı yüreğime öyle hafif öyle derin, hayat
yolculuklar sonrası sabun gibi azalırdı sanki, sen
ey bukleli saçlarında şairliğim ölen kız, kahrım
seninle kuleleri gençliğim olan o kente gidilmez mi?
artık gözkapaklarımda zorlanan gözyaşlarını
anlatmayacağım sana
anlatmayacağım artık ağzmla kardığım papatyanın
her gün caddelerde üstüne basarak geçtiim ıssızlığımı
bir şeylerin kayıp gitmesini ellerimin arasından, umulmaz bir şekilde
soluk soluğa duyuyorum gırtlağıma yüklenen bu şarkıyı,
venasıl horlanıp geçildikse ölü gülüşlerle yıllar boyu
çocukken bir şarkısı söyler gibi ağlamanın sevinci
ağlamak istiyorum yeniden uçarı kitapları okuyarak
ellerime dikenler batsın istiyorum dizlerimin kanamasını
yeniden ağlamak istiyorum sesimin bütün hazinelerine dokunarak
ve sonra dağların gerisinde duruyorum, rüzgarın savurduğu derin
kalbimin görkemini bağırmak istiyorum şakıyan bir kuş gibi
benimle ölür müsün? sevgilim sevgilim.
cafer turaç
Konuş(ma)...
"Bir güzel susmak geliyor içimden." dedi.
Susma dedim, konuşalım…Takas edelim yalnızlığı…
Öyle çok, öyle derin ki, "Hangi cebini karıştırsan yalnızlık." (Turgut Uyar) dedi.
Hangimizin öyle değil ki, dedim, bir yerden başla anlatmaya iyi gelir belki.
"Senin de kıyılarını/ elinden aldılar mı" (İbrahim Tenekeci) dedi, uzaklara dikti gözlerini.
Almazlar mı? Bazen kıyılarıma ulaşamadan çaldılar hayallerimi kelimeleri dökülünce dilimden, desene "Biz her çağda kızılderili/ Biz her yerde hep yerdeyiz."( Hüseyin Atlansoy) değil mi?, dedi.
"Nerelisin yeğenim? / Hüzünlüyüm dayı." derdim bir zaman memleketimi sorana, sonra hüzün gelip otağını kurdu kalbimin tam ortasına. "Hüzün ceketimin iç cebinde bir tütün yaprağı gibi" (Cafer Turaç)
Benimse "Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile/ Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün." (E. Cansever) dedim.
"Yaşamak deriz -Oh, dear- ne kadar tekdüze." (İ. Özel) dediği gibi şairin, aynı düzlemde gidiyoruz işte, bir hayalin peşinde koca bir aldanmışlık sarmış evrenimizi, sarmalamış bizi gölgeler misali dedi.
“Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm
Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana” diyorsun yani diye ilave etti…
Elbette, öyleyse ne gerek var, her şeyi dert etmeye, dedim…
"Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar." Diyebiliriz değil mi dedim acı bir tebessümü iliştirip dudağımın kenarına…
Aynen öyle, her şey sahte…“Korkuların karanlıktan doğmadığını anladım – korkular da yıldızlar gibi – hep oradadırlar ama gün ışığı onları gizler...”
dese de Nietzche, korku da bir ezberlenmiş bir replik sadece. Bir dekorda yaşıyoruz, rolümüzü oynuyoruz vakti gelince. Figüranlar gibi girip çıkıyoruz birbirimizin sahnelerine diyerek sığındı sessizliğe.
"Biraz aklınız karışacak galiba efendimiz. Bilmem ki. Karışsın Olric. Bugüne kadar boş bir kağıt gibi temiz kaldı. İyi koruduk uzun süre. Biraz da zorlansın. Saflığını kaybetsin biraz. Aklımız, maceralardan korkmasın biraz. Ne demek biraz? Hiç korkmasın. Hiç yorulmadan mı ölelim istiyorsun? Sonra Oblomov gibi erken ölürüz. İyiyi kötüden ayırmasını öğrenmek istiyorum. Uğraştı da beceremedi desinler. Biraz heyecanlanıyorum; bilmediğim, görmediğim hayallerin baskısını hissediyorum, efendimiz. Sizin için korkuyorum. Belki, çok önceden hazırlığa girişmeliydiniz efendimiz. Gülünç olurum diye mi korkuyorsun Olric? Zarar yok, gülünç olalım. Bir yere varalım da ne olursak olalım. İyi aklıma getirdin Olric: Don Kişot'u da almalıyız. Çok iyi niyetli bir ihtiyardır. Aklın macerası önemli Olric. Ben de okumadığım kitaplardan en iyi anlayan insanım bu dünyada." diyor ya TUTUNAMAYANLAR’da Oğuz Atay, gülünç olmak da dahil korkulardan kurtulup yürüyelim hayatın içinde, aşkın izinde dedim bir doz heyecan katıp orta şeker keyfime.
Bak dedi; "Bizim gibiler... Kadın ve erkek fark etmiyor: yapayalnızlar: sizi aşka götüren yolda, kim ve ne olursanız olun, sonsuza dek yapayalnız. Kadınlığınız, erkekliğiniz işe yaramaz. Aşk ya yıkıp geçer ya da sizi yapayalnız bırakır." demiyor mu Selim İleri, Yarın Yapayalnız’da. Haklı değil mi söyle bana diye ısrarla sorunca şiirden bir dal uzattım ona:
Lale Müldür ne diyor biliyorsun: “Ormanda bir kuş hızla dönüyordu. Aşık olduğumuz zaman yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner ve kaçmamız gerektiğini söyler bize çünkü her şey çok fazladır kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş kendini ve etrafındakileri yaralar tehlikedir onun adı… “
Tehlikeden sıyrılmak mı zordur, kendini aşkın sularına bırakmak mı bilinmez ama aşka kapısını aralamalı insan. “Aşkta ölüm gibi habersiz gelir” dese de şair açmayınca gönlünü aşkın frekansına geleni de duymuyor insan, kendini de tanımıyor bir başkasını kendine ayna kılmayınca dedim ümitvar bir tavırla.
“ Her seven
Sevilenin boy aynasıdır.
Sevmek
Sevilenin o aynaya bakmasıdır.” der ya, Özdemir ASAF diye ekleyince, evet tam da bunu demek istemiştim: Bırakmalı insan kendini mutluluğa götürecek sevgiye. Emek vermeli, sevdiklerine, diyorum işte.
“Yorgunum. Açılan her kapının ardında gülümseyen bir yüz arıyorum." (Melek Paşalı) Anlıyor musun beni, yorgunum deyiverince atıldım hemen:
Yorulmak yok…Yürü ve vardığın duraklarda dinlen, konuk ol gönlünü açan talibe ve gülümse, bunca söz bunca kelime işte bu hakikati anlatmak için değil de nedir söyle?, hadi neşelen biraz, gül, gülümse…
"Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!" (H. Ergülen) deyince, ne güzel bir mısra bak isteyince oluyormuş geçmek, hüzünden neşeye diyerek gülümsedim yüzüne.
O da gülümsemişken gözlerime, birden bire yüzü bulutlandı, “Korkuyorum yaklaşmaktan, yakınlaşmaktan” diye mırıldandı. “Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: “Bu köprüyü geçip bana gelir misin?” işte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın.”( Irvın yalom-köprü) diye ekledi, korkusuna gerekçe gösterircesine.
"Benim harcım değil bir yâr sevmek gizliden." (İsmet Özel) diye de ekledi, şairden ödünç aldığı kelimelerle.
Aşk gizlenemez ki, dedim. Senden başka herkes görür bazen ışığı, insanın kendini görmesini engeller gözünün menziline giremeyen kör noktaları. Bu nedenle bir ayna önünde durmalı insan, yüreğine eş yüreğin sularına kendini bırakmalı…
“Bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur." dedi, yüzünde muzip bir gülümsemeyle.
Aşka düşünce baktığın, gördüğün zaten hep o olur. Ve ondan sonra, aşığın kalbi ancak kavuşunca sükun bulur, deyince ben, orada dur bakalım dedi. Aşka geldiyse konu, evvel yükseklerden uçup şimdilerde düze inen gönlümün diyecek sözü çok:
“Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
İnanırdım saadetli yolculuklara.
Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz.
Bütün hızımla koşardım dalgalara.
O zaman beni görseydiniz.
Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
Beni o zaman görseydiniz
Siz de gelirdiniz peşimden.
Ama simdi şu akşam saatinde
Son liman kendim, bu döndüğüm,
Bilmiş, bulmuş, anlamış.
Hatırımda, bir vakitler güldüğüm.
Yoluna can serdiğim o kaçış.
Şimdi, şu aksam saatinde
Dönüyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış,
Gözlerin doymayan sahilinde.
(Özdemir Asaf)” diyor ya şair, “Bir kere yanlış trene bindiyseniz; koridordan ters tarafa yürümenin hiçbir faydası yoktur “ dediği gibi Niechtze’nin, bazen yanlış limanlara sığınıyoruz. Sonra bir fırtına çıkıyor, kırılıyor dalgakıranları gönlümüzün, batıyoruz denizin dibine, sözü bırakıyoruz yine şaire:
“O günden sonra kuracak güzel bir cümlem olmadı hiç
dünya için. Rüyalarım tüller ve silahlardan bu yana sisli.
Kıvrılıp giden dargın bir yol, yolda eski bir taş,
Limanda bağlı bir tekne, yosunlu bir halat gibi durdum.
Uzağımda açık denizdi o yürüdü gitti.
Ben kıyıda ıssız bir ev, ince boğazda gıcırdayan tahta iskele,
iskelede bir lastik, az ilerde turuncu bir şamandıra,
İçimde kuzeyden bir hatıra aksiyle durgun suya vurdum.”
“Okyanusta ölmez de insan, gider bir kaşık ''sevda'' da boğulur” dedikleri doğru demek ki.
Yine de emek vermeli insan, aşka uğramış gönlü, onu bilmezlere tercih etmeli. Ne diyor Halil Cibran:
“Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,
Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez “.... Bireyliğini kaybetmeden bir olmayı becerebilmeli, başarırsan bunu, dünyada yaşarsın cennet gibi dedim ısrarla.
Hayat bir muamma, bunu unutma dedi, en ciddi, en mütevekkil ifadelerinden birini takıp yüzüne, artık geldiği gibi yaşıyorum, ne sağımdan solumdan esen rüzgara aldırıyorum, ne de neden ben diye soruyorum, sadece seyrediyorum, vardır bunda da bir hayır diyor, gözümü bir sonraki sahneye dikiyorum:
''Şiirler söylenir, şiirler biter
Biz bu sevdayı neresine sakladıktı sen ona bak da
Kahverengi avuçlarına mı gözlerinin
Tam oradan mı kahverengi yağan bir aydınlığa.''
Kısa bir öyküdür hayat
Uğruna upuzun acılar çektiğimiz
Kısa bir türküdür
Bir kez daha söylemek için delirdiğimiz (Yılmaz Odabaşı)” diye söylemiş ya şair, bak ne diyor bir başkası:
“Yüzgörümlüğü selamı gözlerin alır ancak müntehir bir şairin dudaklarından. Düşleri erken çalınan çocukların masalında bir varsın bir yoksun evvel zaman içinde, sol memenin altındaki cevahir, dövüldükçe uslanmayan bir çocuk gözlerin için. Kalbim kendi masalında kendi kahraman bir gladyatördür.
Anla sevgili! Kahraman bir aşkı olmalı insanın, kahraman bir hüznü ve ağlayan bir gözü olmalı. En çok ağlamayı becerebilen bir göz gözdür ve taşan bir pınardan içilen su ab-ı hayat suyudur. Kaldır gözlerindeki demir perdeyi ve gözlerinde demir taraklarla taranmış gövdeleri, aşk ehli raks etsin, cezbeye dursun kalpleri.
Kör olsun ışığa meydan okuyan dağlar, aşka geçit vermeyen demir kör olsun. (Nevzat ONMUŞ)”
İyi diyorsun hatta, Cezmi Ersöz’ün
“Artık şimdi o karanlık denizde
'binlerce hiç kimseyim'
İki karanlık orman birbirini sevse ne olur, sevmese..." dediği noktadasın.
Ve ekliyorsun, "Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan"
Dahası var: Söz Atilla İlhan’ın:
“Hayır sanmayın ki beni unuttular
Hala ara sıra mektupları gelir
Gerçek değildiler birer umuttular
Eski bir şarkı belki bir şiir
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir”
Başta söylemiştim sana, dünya sadece bir hayal… Bizi saran, sarmalayan, yıkan, her türlü duygu sanal…
“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar."
Handan Güler
Susma dedim, konuşalım…Takas edelim yalnızlığı…
Öyle çok, öyle derin ki, "Hangi cebini karıştırsan yalnızlık." (Turgut Uyar) dedi.
Hangimizin öyle değil ki, dedim, bir yerden başla anlatmaya iyi gelir belki.
"Senin de kıyılarını/ elinden aldılar mı" (İbrahim Tenekeci) dedi, uzaklara dikti gözlerini.
Almazlar mı? Bazen kıyılarıma ulaşamadan çaldılar hayallerimi kelimeleri dökülünce dilimden, desene "Biz her çağda kızılderili/ Biz her yerde hep yerdeyiz."( Hüseyin Atlansoy) değil mi?, dedi.
"Nerelisin yeğenim? / Hüzünlüyüm dayı." derdim bir zaman memleketimi sorana, sonra hüzün gelip otağını kurdu kalbimin tam ortasına. "Hüzün ceketimin iç cebinde bir tütün yaprağı gibi" (Cafer Turaç)
Benimse "Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile/ Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün." (E. Cansever) dedim.
"Yaşamak deriz -Oh, dear- ne kadar tekdüze." (İ. Özel) dediği gibi şairin, aynı düzlemde gidiyoruz işte, bir hayalin peşinde koca bir aldanmışlık sarmış evrenimizi, sarmalamış bizi gölgeler misali dedi.
“Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm
Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana” diyorsun yani diye ilave etti…
Elbette, öyleyse ne gerek var, her şeyi dert etmeye, dedim…
"Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar." Diyebiliriz değil mi dedim acı bir tebessümü iliştirip dudağımın kenarına…
Aynen öyle, her şey sahte…“Korkuların karanlıktan doğmadığını anladım – korkular da yıldızlar gibi – hep oradadırlar ama gün ışığı onları gizler...”
dese de Nietzche, korku da bir ezberlenmiş bir replik sadece. Bir dekorda yaşıyoruz, rolümüzü oynuyoruz vakti gelince. Figüranlar gibi girip çıkıyoruz birbirimizin sahnelerine diyerek sığındı sessizliğe.
"Biraz aklınız karışacak galiba efendimiz. Bilmem ki. Karışsın Olric. Bugüne kadar boş bir kağıt gibi temiz kaldı. İyi koruduk uzun süre. Biraz da zorlansın. Saflığını kaybetsin biraz. Aklımız, maceralardan korkmasın biraz. Ne demek biraz? Hiç korkmasın. Hiç yorulmadan mı ölelim istiyorsun? Sonra Oblomov gibi erken ölürüz. İyiyi kötüden ayırmasını öğrenmek istiyorum. Uğraştı da beceremedi desinler. Biraz heyecanlanıyorum; bilmediğim, görmediğim hayallerin baskısını hissediyorum, efendimiz. Sizin için korkuyorum. Belki, çok önceden hazırlığa girişmeliydiniz efendimiz. Gülünç olurum diye mi korkuyorsun Olric? Zarar yok, gülünç olalım. Bir yere varalım da ne olursak olalım. İyi aklıma getirdin Olric: Don Kişot'u da almalıyız. Çok iyi niyetli bir ihtiyardır. Aklın macerası önemli Olric. Ben de okumadığım kitaplardan en iyi anlayan insanım bu dünyada." diyor ya TUTUNAMAYANLAR’da Oğuz Atay, gülünç olmak da dahil korkulardan kurtulup yürüyelim hayatın içinde, aşkın izinde dedim bir doz heyecan katıp orta şeker keyfime.
Bak dedi; "Bizim gibiler... Kadın ve erkek fark etmiyor: yapayalnızlar: sizi aşka götüren yolda, kim ve ne olursanız olun, sonsuza dek yapayalnız. Kadınlığınız, erkekliğiniz işe yaramaz. Aşk ya yıkıp geçer ya da sizi yapayalnız bırakır." demiyor mu Selim İleri, Yarın Yapayalnız’da. Haklı değil mi söyle bana diye ısrarla sorunca şiirden bir dal uzattım ona:
Lale Müldür ne diyor biliyorsun: “Ormanda bir kuş hızla dönüyordu. Aşık olduğumuz zaman yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner ve kaçmamız gerektiğini söyler bize çünkü her şey çok fazladır kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş kendini ve etrafındakileri yaralar tehlikedir onun adı… “
Tehlikeden sıyrılmak mı zordur, kendini aşkın sularına bırakmak mı bilinmez ama aşka kapısını aralamalı insan. “Aşkta ölüm gibi habersiz gelir” dese de şair açmayınca gönlünü aşkın frekansına geleni de duymuyor insan, kendini de tanımıyor bir başkasını kendine ayna kılmayınca dedim ümitvar bir tavırla.
“ Her seven
Sevilenin boy aynasıdır.
Sevmek
Sevilenin o aynaya bakmasıdır.” der ya, Özdemir ASAF diye ekleyince, evet tam da bunu demek istemiştim: Bırakmalı insan kendini mutluluğa götürecek sevgiye. Emek vermeli, sevdiklerine, diyorum işte.
“Yorgunum. Açılan her kapının ardında gülümseyen bir yüz arıyorum." (Melek Paşalı) Anlıyor musun beni, yorgunum deyiverince atıldım hemen:
Yorulmak yok…Yürü ve vardığın duraklarda dinlen, konuk ol gönlünü açan talibe ve gülümse, bunca söz bunca kelime işte bu hakikati anlatmak için değil de nedir söyle?, hadi neşelen biraz, gül, gülümse…
"Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!" (H. Ergülen) deyince, ne güzel bir mısra bak isteyince oluyormuş geçmek, hüzünden neşeye diyerek gülümsedim yüzüne.
O da gülümsemişken gözlerime, birden bire yüzü bulutlandı, “Korkuyorum yaklaşmaktan, yakınlaşmaktan” diye mırıldandı. “Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: “Bu köprüyü geçip bana gelir misin?” işte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın.”( Irvın yalom-köprü) diye ekledi, korkusuna gerekçe gösterircesine.
"Benim harcım değil bir yâr sevmek gizliden." (İsmet Özel) diye de ekledi, şairden ödünç aldığı kelimelerle.
Aşk gizlenemez ki, dedim. Senden başka herkes görür bazen ışığı, insanın kendini görmesini engeller gözünün menziline giremeyen kör noktaları. Bu nedenle bir ayna önünde durmalı insan, yüreğine eş yüreğin sularına kendini bırakmalı…
“Bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur." dedi, yüzünde muzip bir gülümsemeyle.
Aşka düşünce baktığın, gördüğün zaten hep o olur. Ve ondan sonra, aşığın kalbi ancak kavuşunca sükun bulur, deyince ben, orada dur bakalım dedi. Aşka geldiyse konu, evvel yükseklerden uçup şimdilerde düze inen gönlümün diyecek sözü çok:
“Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
İnanırdım saadetli yolculuklara.
Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz.
Bütün hızımla koşardım dalgalara.
O zaman beni görseydiniz.
Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
Beni o zaman görseydiniz
Siz de gelirdiniz peşimden.
Ama simdi şu akşam saatinde
Son liman kendim, bu döndüğüm,
Bilmiş, bulmuş, anlamış.
Hatırımda, bir vakitler güldüğüm.
Yoluna can serdiğim o kaçış.
Şimdi, şu aksam saatinde
Dönüyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış,
Gözlerin doymayan sahilinde.
(Özdemir Asaf)” diyor ya şair, “Bir kere yanlış trene bindiyseniz; koridordan ters tarafa yürümenin hiçbir faydası yoktur “ dediği gibi Niechtze’nin, bazen yanlış limanlara sığınıyoruz. Sonra bir fırtına çıkıyor, kırılıyor dalgakıranları gönlümüzün, batıyoruz denizin dibine, sözü bırakıyoruz yine şaire:
“O günden sonra kuracak güzel bir cümlem olmadı hiç
dünya için. Rüyalarım tüller ve silahlardan bu yana sisli.
Kıvrılıp giden dargın bir yol, yolda eski bir taş,
Limanda bağlı bir tekne, yosunlu bir halat gibi durdum.
Uzağımda açık denizdi o yürüdü gitti.
Ben kıyıda ıssız bir ev, ince boğazda gıcırdayan tahta iskele,
iskelede bir lastik, az ilerde turuncu bir şamandıra,
İçimde kuzeyden bir hatıra aksiyle durgun suya vurdum.”
“Okyanusta ölmez de insan, gider bir kaşık ''sevda'' da boğulur” dedikleri doğru demek ki.
Yine de emek vermeli insan, aşka uğramış gönlü, onu bilmezlere tercih etmeli. Ne diyor Halil Cibran:
“Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,
Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez “.... Bireyliğini kaybetmeden bir olmayı becerebilmeli, başarırsan bunu, dünyada yaşarsın cennet gibi dedim ısrarla.
Hayat bir muamma, bunu unutma dedi, en ciddi, en mütevekkil ifadelerinden birini takıp yüzüne, artık geldiği gibi yaşıyorum, ne sağımdan solumdan esen rüzgara aldırıyorum, ne de neden ben diye soruyorum, sadece seyrediyorum, vardır bunda da bir hayır diyor, gözümü bir sonraki sahneye dikiyorum:
''Şiirler söylenir, şiirler biter
Biz bu sevdayı neresine sakladıktı sen ona bak da
Kahverengi avuçlarına mı gözlerinin
Tam oradan mı kahverengi yağan bir aydınlığa.''
Kısa bir öyküdür hayat
Uğruna upuzun acılar çektiğimiz
Kısa bir türküdür
Bir kez daha söylemek için delirdiğimiz (Yılmaz Odabaşı)” diye söylemiş ya şair, bak ne diyor bir başkası:
“Yüzgörümlüğü selamı gözlerin alır ancak müntehir bir şairin dudaklarından. Düşleri erken çalınan çocukların masalında bir varsın bir yoksun evvel zaman içinde, sol memenin altındaki cevahir, dövüldükçe uslanmayan bir çocuk gözlerin için. Kalbim kendi masalında kendi kahraman bir gladyatördür.
Anla sevgili! Kahraman bir aşkı olmalı insanın, kahraman bir hüznü ve ağlayan bir gözü olmalı. En çok ağlamayı becerebilen bir göz gözdür ve taşan bir pınardan içilen su ab-ı hayat suyudur. Kaldır gözlerindeki demir perdeyi ve gözlerinde demir taraklarla taranmış gövdeleri, aşk ehli raks etsin, cezbeye dursun kalpleri.
Kör olsun ışığa meydan okuyan dağlar, aşka geçit vermeyen demir kör olsun. (Nevzat ONMUŞ)”
İyi diyorsun hatta, Cezmi Ersöz’ün
“Artık şimdi o karanlık denizde
'binlerce hiç kimseyim'
İki karanlık orman birbirini sevse ne olur, sevmese..." dediği noktadasın.
Ve ekliyorsun, "Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan"
Dahası var: Söz Atilla İlhan’ın:
“Hayır sanmayın ki beni unuttular
Hala ara sıra mektupları gelir
Gerçek değildiler birer umuttular
Eski bir şarkı belki bir şiir
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir”
Başta söylemiştim sana, dünya sadece bir hayal… Bizi saran, sarmalayan, yıkan, her türlü duygu sanal…
“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar."
Handan Güler
.jpg)











































