30 Haziran 2013

Uyandırmak İçin Seni

-I-

uyandırmak için seni
ayışığı sonatından geceyi çaldım
ıssız bir şehre gittim hiç gitmediğin
sessizliğe bilmediğin şiirler fısıldadım

rüzgârların dindiği kıyılarda
öykünü dinledim ıslak kumlardan
deniz uyuyordu ayak ucunda
aramızda tüy gibi uçarken zaman

aralık perdelerden yüzüne düşen
ayın tenha seslerini okşadım
açıklarda yitmiş bir yelkenliden
eğilip yıldızlara gölgeni öptüm

-II-

kimsesiz çocukların ince parmaklarıyla
dokundum düşlerinin kırılmış aynasına
eski resimlerin soluk çizgilerinden
ellerini seyrettim mağaralarda

uyandırmak için seni
bütün geçmişini yeniden yazdım
bir gülü iliştirip yalnızlığına
unuttum ne varsa unutmadığın

uçucu bir kokuyla sardım çıplaklığını
bir dağ gecesi gibi ürperdi tenin
soluğundan soluğuma uzanan
uzun bir yol diledim

uyandırmak için seni
alnına solgun düşen saçlarını seyrettim
sonsuzluğu çağırdım avuçlarından
kayan bir yıldız gibi ölürken kalbim

Ayten Mutlu

İstanbul'un Gözleri

olur ya, gün gelir kırılırsın, yalnızlık evin olur
ya da kaybolursun anılar ormanında
sesime tutun, siste seni arayan
gözlerine, o gencecik İstanbul’un

unutmadım, unutmuş olamazsın
kalbimizde yürüyen o ışık ormanını
kapat gözlerini ve gel, o sıcak sihir
aksın yine parmaklarından bir dua gibi
yaşanmış bir aşkın tuzlu tenine

Maçka parkındaki çınar ağacı
ilk öpüşün ebruli tozlarıyla
on sekiz yaşında bir İstanbul’u
bıraksın akşamları bir rûya gibi
yağmurun ıslak dudaklarına

unutuluş müziğinin notalarına
zamanın ağzında lirik bir şiir
gibi girsin gece gelen Haydarpaşa treni

saatini öyle kur ki geri dönüşün
hiç durmasın Dolmabahçe’de zaman
cam pabucumun teki kalsın merhaba gibi
Beşiktaş iskelesinin merdiveninde
çıtır çıtır susamlı bir Ortaköy sabahı
biraz daha beklesin
meçhule giden geminin güvertesinde

kapanmadan su yolları kalbimde
her gece yıldız giyinen bir ışık şehir
ömrü ikiye bölen firuze nehir
gibi yıksın yokluk ülkesinin duvarlarını

zamanı yırtan spiral yörüngede
her zaman açık duran o gizli kapı
o yalnızlık kapısı, o tuzlu aşk
biraz İstanbul getirsin yokluğun masasına
buzlu bir kadeh rakı, bir dilim peynir
bir avuç buğulu erik tadında

biraz Mısır çarşısı, ipek çarşaflı bir gül
gibi koksun yatağım ölüm olmadan adım
son uykum aşk desenli olsun
biraz nihavent baksın biraz İstanbul
hiçliğin gözlerinde yokşehir

açmadan kapısını o karanlık ülkenin
iki dünya arasında bir köprü
kuran İstanbul’un gözleri gibi
son kez maviye boya içimdeki renkleri
çıldırtan varlığına inat sonsuz yokluğun
yokluk olmadan adım

gel
kırılmış olmasan da
yalnız değilsen de gel
n’olursun gel

Ayten Mutlu

Ölüm Gibi

işte sevişmek bitti
ölüm gibi devam ediyor gece

aşk henüz gidilmemiş bir ülkedir, diyorsun
ne kadar uzak gitsen çıkamazsın teninden
kendinden çıkamazsın ne kadar yakın gelsen

sessizce dinliyorum gecenin çanlarını
açık bir yara gibi çalıyor çanlar
vuruluyor sesinde çanların hayvanları

çıkamıyorum senden ne kadar uzak gitsem
sana varamıyorum
ne kadar yakın gelsem

gözlerinde
acının ürperen tenini okşuyorum
nereye akar, hangi ölü denize
istiridyeden koparılan incinin kanı
biliyorum

ölüm gibi devam ediyor gece
susamış bir yangını söndürerek kalbimde
çekiyorum körelmiş bir ateşin bayrağını
sesindeki çanların en yüksek kulesine

kapanıyor gecenin ağır kapısı
sonsuz mavi bir cam kırılıyor içimde

öpüyorum
öper gibi gözlerini son defa
ölüm gibi bir aşkın gözyaşlarını

Ayten Mutlu

Son Armağan

yalnız bir ağacın öldüğü yerde
üç kere döner kuşlar
sunmak için kederi yaprak perilerine

koruyun onu koruyun
sonsuz uykusunu bu iyi ağacın
kutsayın onu güzel sözlerle

yeni doğmuş bir yıldızın ışıklarıyla
örtün suçsuz gövdesini
kimsesiz gövdesini
sarın iyi sözlerle

sözlerdir artık sadece
beklediği yaşayanlardan
hiçbir işe yaramayan boş sözler

bitti işte, ne rüzgâr
ne ağaç kurtlarının şenlikli çıtırtısı
gece ne ay ışığı
ne lanetli karanlık
ne de canlı gülüşü günışığının
okşayacak onun kabuklarını

dönün kuşlar, kuşlar dönün
gözyaşları akıtın sönen yapraklarına
yaşamın son armağanı olsun ağaca

dönün kuşlar üç kez daha
ağacın tek başına öldüğü cıvıltılı ormanda

Ayten Mutlu

Elveda

-I-
gidersen
asırlık bir ağaca yaslanmış gövdem
kökünden sarsılacak
var gücümle bağıracağım
günleri yanıtlayan ormanda
hiçbir şey kalmayacak
kendi sesimden başka

madenciler uzun lambalarını yakarak
gururla inecekler
oraya
dünyanın bir saat gibi döndüğü
dağların derinlerine

her şey karanlığa düşmeden önce
ışık sönmeden
kapanmadan gökyüzünün kilidi
sadece büyücü ve ölüm
görecek beni

-II-

gidersen
renkleri öp son defa
sesleri okşa
suyun üstündeki değirmene yürü
zaman indirirken perdelerini
ataların ve tanrıların yasakladığı
huzur
beklesin orda beni

uçan bir gölgedir o
tutsaklık ateş ve hürlükten yapılmış
mavi gücün kaynağı
kırılmaz çemberin sınırlarında
hançerin soluğuyla dirilen
kara bir kartal olur

dinginliğin acılı anasıdır o
geçmişin geleceğin anların ve yaşamın

-III-
güneş alçaldığında biraz dur
düşlerini anımsa
düşlerine adadığın hayatı
içinde rüzgârın soluğunu duy
ve düşlerin bilediği kılıcını al

sunmak için
sunmak için kanınla
bir avuç toz kemik ve ışıkla
yanan
avutmayan bağışlamayan
ölümün muhteşem güzelliğine

sunmak için yer altı prensine
büyücünün elindeki ışığı
zaman yakar uzun lambalarını
karanlığın okunu sapladığı ormanda

-IV-

bekle
şimdi ateş sönecek
yasaların kutsal dansı bitecek
kaynayan suların, kanın ve buzun
toprağın ve aşkın kardeşi olan
öfkeni
trompetlerle gelip gömecek yağmur

dünyanın kristal dehlizlerinde
ne öç, ne acı
ne uçuşan yapraklar
ne sessizlik…

hiçbir şey kalmayacak
hiçbir şey
kendi sesimden başka
var gücümle bağıracağım
ELVEDA… ELVEDA…

Ayten Mutlu

Yol Ayrımında

hüzün ikizidir aşkın
birlikte otururlar yol ortasında

ah serkeş güzelliği elmas sevişmelerin
çağırmasın beni artık çılgın krallığına
diş izi çoğaldıkça bitiyor elma

kayalık dalgalarınla dinle beni
deniz çıplak uzanır tuzun beyazlığına
sen kendi düşlerinden asıldın mı hiç
yeni bir çığlık öğret yanıtlarına

hüzün derindeki izidir aşkın
birlikte susarlar yol ayrımında

Ayten Mutlu

Yolculuk

Ve İstanbul geldi, bir halk şenliğinde


Gömmüş otuzdört ölüsünü Mayıs mavilerine..
Seslendiler bir şiir öncesinde verip elele
Bütün iyi ölülerimle ölümsüz soy şairlerim:

Unutmak kolaydır suçlamak kolaydır
Aslolan beslenip bir gül fidanı gibi
Yaşamın yapraklarıyla geçmişin toprağından
Bir gün bile yitirmeden bulutlar içinde
Güneşin yolunu
Geleceğe güller sunmaktır
Geleceğe güller sunmaktır..


I

O zamanlar gökyüzü biçilmiş buğday kokardı
Çiğnenmiş üzüm, mısır püskülü, bostan yaprağı
Toprak kokardı insan emeğiyle yoğrulmuş.
Rüzgâr serin sesli konuğuydu evlerin
Bulutlardan ağaçlardan saçlardan süzülen
Bir dirim duygusuyla doldururdu odaları
Yağmur ikinci adıydı akşamların
Günün yorgunluğu üzerine dökülen
Bir düş inceliğinde akardı sular arklarda
Dilde uzaklık türküleri tutuşturarak.
İnsanlar bir soru imi gibi girip çıkarlardı
Geçimin dar kapılarından
Alın teri umut ve kaygıdan örülü
Mutluluk toprağın ve güneşin eline bakardı.

O zamanlar dünya küçüktü ve insanlar
Kardeşlik kokardı yardım duygularıyla
Paylaşmak, bir sevinci ya da güçlüğü
Bir karşı koyuş biçimiydi hayata.
Birbirine benzerdi evler, toprak dam
Beslenen hayvan, çocuk sayısı, daracık camlar...
Bir sır gibi gizlenirdi güzellik büyüdükçe kızlar
Erkekler şapkalarının siperinde geçerdi sokaklardan.
Aynı yalın dili konuşurdu yaşlılarla çocuklar
Dingin bir gölle bir akarsuyun dostluğunda.
Sevgi bir düş gülüydü bitişik avlularda
Sessizce serpilen, bunalmış ve utangaç
Evlilikle koklanırdı ancak ve solardı daha ilk yaz.

Birbirine benzerdi
Mevsimlerin bahçelere getirdiği renk
Evlere getirdiği telaş, sevinç, keder...
Yaşamak ağır bir suydu, zamanın
Ve toprağın derin ırmağında
Sürükleyerek bir nice hayatı ince kıvrımlarında
Akar, akardı...


II

Bana sorular öğreten dost
Bir de sen bulmadıkça doğrular yarımdır diyen...
Kimi gün bir türkü, kimi gün şiirlerle
Kitaplarla daha çok, giderek kitaplarla
Sabırlı, içten, yalın
Örnekler çıkarıp adım adım
Küçücük bir kentin kapalı hayatından
Bana dünyaları gösteren dost...
Telaşını taşıyorum yıllardır
Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının
Ve içine yüreğini koyup koyup
Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun
O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin...

Sesini çoğaltıyorum sesler içinde
Bir tutku gibi geciktikçe büyüyen
İnancının onurunu taşıyorum yıllardır.


III

O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında
Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı
Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle.
Öfkeye benzerlerdi biraz, aceleci sert tatlı
Sevgi kadar yumuşak, yoksulluk kadar katı
Yürüyüşleri önemli, susuşları anlamlı
Birer düş damlasıydı duruşları rengini evlerden alan
Sözleri alışılmış görüntülerin örtülerini aralardı.
Bir köprü kurup sorulardan hemen kendilerince
Bilinen iki şey arasında
Sular gibi akıp altından, üstünden rüzgâr gibi geçerek
O masal ülkesinin kapılarını zorlarlardı
İnançları kadar yalın kılıcıyla yanıtlarının
Boyları ırmak kıyılarında serin söğüt dallarıydı.

O zamanlar uzak taşra kasabalarında
Akşamlar birer kara buluttu
Ölümü yedeğine almış ajans haberleriyle.
Korkunun ve bekleyişin bunalttığı evlerde
Yüreklerinde merakın ağır yüküyle insanlar
Günde bin kez gidip gelirlerdi
Yaşamla ölümün bıçak sırtı sıratında.
Ölenler, arananlar, yakalananlar...
Gerçek oğlu, Düşten olma, 1950 Dünya doğumlu...
Bir metal ses, yitirmiş insan sıcaklığını
Okur, okurdu...
Rahatlatırken nice insanı acı bir sevinçle
Söylenen her isim
Bitişik evlere düşen yargısız bir kıyametti...


IV

Ey gece sokaklarına sabahın resmini çizen
Ey gülüşün ve ay ışığının gümüş çocuğu
Yaşlanan yolcusu artık uzun yürüyüşün
Ey sözleri halkının kalbini içeren...
Yağmur çürüttü o afişleri çoktandır
Bir suçlu gibi susturup renklerini
Sürükleyip götürdü o türküleri rüzgâr...
Hani o, güneşini eğninde taşıyan
Bir ulu geleceğin altın kalemini
Batırıp batırıp ömrüne ve geceye
Kenti süslediğin...
Birinde bir ölümsüz yüz ölüme inat
Birinde düğün eden sözcükler
Yaşamak ve direnmek kıvamında...
Yok artık, gömüldü anıların göğsüne
Közünü küllerinde saklayan bir ateş gibi
Şimdi her şey duruk örtüsünde zamanın...
Duvarlarında boydan boya
Büyük şirketlerin reklam afişleri
İnsanı silahsız vuran bir yasal suç
Şimdi kent, sana yasakladıklarıyla
Ölü, çirkin ve kirli...


V

Biz o çocukları hiç anlamadık
Biz o çocukları tanımadık hiç...

Mavi bir damar gibi kentin gerilen bedeninden
Bir çığlık çağlayanı gibi, geniş uzun pembe
Savrulup gittiler de kaç kez rüzgâr rüzgâr
Duyurabilmek için bizim türkülerimizi bize
Bir gün olsun inip aralarına katılmadık
Sesimizi katmadık seslerine...
Korktuk, neden korktuğumuzu bilmeden
Büyük heyecanlardan korktuk, küçük rahatlardan
Uzun yolculuklardan, yakın acılardan
Kurumlaşmış ne varsa güzeli ve geleceği kuşatan
Korktuk hepsinden...
Çekilip böcekler gibi evlerin kabuğuna
Sıkı sıkı sürgüledik kapılarımızı,
Balkonlara çıktık en fazla, camlardan sarktık
Garip bir merakla bakıp arkalarından
Saygılı, şaşkın, küçümser
Karmakarışık duygular içinde bocalayıp kaldık.

Sözleri ulaştı uzaklığımıza perde perde
Tanyerinde yükselen buğusu gibi toprağın
Ama elleri, yürekleri, yüzleri
Sert miydi sıcak mı, dost muydu düşman mı?
Bir gün olsun dokunup kendi ellerimizle
Aklımızla yüreğimizle duygularımızla
Anlamadık...
Uyup yükseklerden gelen bir sesin buyurgan tonuna
Bizim olmayan bir ağızla konuştuk haklarında...

Şimdi düşünüyorum da
Korkmayan yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz korktuk.
Konuşan yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz sustuk.
Düşleyen yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz teslim olduk.

Biliyor musun, güz
Daha bir dokunaklı geçiyor beş yıldır.
Yağmur yağdı bugün, savrulan yapraklar
Sürüklendi bir süre dilsiz sokaklarda.
Bilmem ki, bilmem ki nerelerden
Çıkıp geldiler birden o çocuklar ufkuma
Yedi renkli türküler, bayraklar, pankartlar...
Bir yalnızlık duydum ta içimin derininde
Bir ses sağanağı, bir özlem...
Düşünüyorum da, farkına varmadan
Sessizce, kendiliğinden
Sevmişim meğer onları ben, inanmışım
Katılmışım hatta türkülerine kendimce
Uzaktan uzağa...
Yoksa niye kanasın değil mi
Bunca yıldan sonra sesim
Böyle durup dururken...


VI

Resmini çizdiğin gibi duruyor kent
Olanca akışına karşı hayatın
Evler mevsimler ömürler boyunca
Kimseler düşlerinin dışına çıkamadı.

Güzelleştirmek için yürüyüşlerini insanların
Ayakkabı boyuyor, o çocuklar yine
Omuzlarında evlerin yollara sarkmış zayıflığı
İnce bir eziklik sızıyor durdukları yerlere
Elleriyle seslerinin tedirgin çatlaklarından
Matlaşıyor mavisi tam burada resmin

Dillerinde bir eski bildik rüzgârla
Konuşuyor kendi merkezinde iki genç
Saçları sözlerine karışmış
Gülüşleri gamzelerinde düğümlü
Balkıyıp duruyor yüzlerinde
Yürek çarpıntılarından bir titrek hale.
Hayatı kurtarıyor tam bu noktada
Resmin arılaşmış mavisi

Kadınlar porselen yün ve ruj satın alıyorlar
Kadınlar durmadan bir şeyler satın alıyorlar
Solgun dudaklarını bırakıp sırnaşık tezgâhlara
Kirpik saç boya yedi renkli kokular
Gün boyu mağazalarda devinen bir telaş
Yıpranan yerlerini yeniliyor kadınlar
Üstlerinde aldanışın uçuk sarısı
Bir eksiği taşıyorlar çarşılardan evlere
Senin renkler arasına sözcüklerle çektiğin
O görünmez ince derin çizgide.

Göğüsleri caddeye sarkmış bir sinema afişi
Tutup bir adamı en zayıf yerinden içeri alıyor
İçeri alıyor birahaneler sıkıntı yolcularını
Camiler dünya kaçkını cennet düşçülerini...
Yüzünde yalnızlık arması yayvan hüzünler
Terli düş kokuları dinen telaşlar kapanan kapılarıyla
Akşamı karşılıyor kent arabesk şarkılarda...
Polis raporlarında asayiş berkemal
Bir adam geçiyor günün ufkundan
Günün ve umudun o kırılgan çizgisinden
Bilge bir gülümsemeyle örterek bulanık görüntüleri
Bir güven duygusu gibi rahat ve güzel
Alnında mavi bir serinlik, beyaz bir ıslıkla dilinde...


XIII.

İnsan ki anılardan bir buluttur
Hayatın sonsuzluğa akıp giden göğünde
Savruldukça çoğalır çözüldükçe birikir..
Düşmeden son damlası toprağın rahmine
Kimbilir kaç mevsim görür
Kaç rüzgâr geçirir..


XIX.

İnsan belleğinin ihanete vuran unutuşu
Ey yanlışı emziren kör meme
Hayatın kaçınılmaz kusuru..
Kapındayız işte koskoca bir geçmişle
Ölüler diriler düşenler dövüşenler..
Nicedir boşluğunda kimsesiz rüzgârların
Acı çığlıklar attığı cansız alanlar
Doğrular, yanlışlar..
Bir gizli dil gibi öfkenin için için
Derininde büyüdüğü dilsiz suskunluklar..
Kalanlar, kaybedilenler
Ne varsa, kapındayız işte
Tutuşturmak üzere yeniden
Zamanın küllenen yüreğini..
Sun bize inancın duru pınarlarından
Süzülen o eski tadını düşlerin;
Ömrümüzün acemi dallarında
O bir heyecanla telâş telâş açılan
Don vurmuş tomurcuğunu geleceğin..

Yaşamak ölümden üstün, acıdan büyük
Ver bize coşkusunu yeniden
Sesimizi geri ver
Sahipsiz kalmasın özgürlüğün türküleri
Kardeşliğin paylaşmanın sevginin
İnsanı çoğaltan o gönül zenginlikleri..
Zoru seçiyoruz yeniden, inançla, inatla
İyi, doğru ve güzel
Ne varsa "büyük insanlık" adına
Kapındayız işte bir daha
Tarihsin sen
İnsan emeği ve düşüyle yoğrulmuş
Göster bize geleceğin yollarını..

Şükrü Erbaş


Elektra Kadınlar

Elektra Kadınlar'dan Seçmeler..


Clarrissa Pinkola Estes,
"Kurtlarla Koşan Kadınlar" adlı kitabında şöyle der:
"Kadınların kendi yaşlarını yıllarla değil, savaş yaralarıyla sayması gerekir.
Savaş yaraları tek tek her kadının dayanıklılığı, başarısızlıkları ve zaferlerinin kanıtıdır."


Birinci Mevsim.

"If You Go Away" *

*Shirley Bassey: Eğer gidersen..."

Dördüncü Kadın;

"Akşam, yine gölgen, yine gölgen, yine akşam,
Gölgen, neyi görsem, neyi sevsem, neye baksam...
Sensiz içilen bade karanlık dolu bir cam,
Gölgen, neyi görsem, neyi sevsem, neye baksam...
Aguşum açık,
Rengim uçuk,
Kalbim ışıksız.
Karşımda günün çehresi:
Bir yaşlı, çatık kız.
Hüsnün o kadar taze ki,
Sevgim yakışıksız.



İkinci Mevsim.

"Bonjour Tristesse"*

*Francoise Sagan "Merhaba Hüzün"


Onbirinci Kadın;


Hava ne güzel, bahar gelmiş!
Ama çalmadan da oynanmıyor ki..
Komşuya, birlikte parka gidelim, demek komik geliyor.
Kimse de sormazsa; tek başına çıkıp biraz yürümek...
Ne biliyim, alışmamışız kendimiz için zaman harcamaya,
Harcarken birbirimizi yıllarca..

Yok ama, bu Pazar aklıma getirmeyeceğim bunları.
Hazır güneş,mis gibi bir hava,kuşlar...
Bak,gelen geçeni de ne çokmuş bu parkın;çoluk çocuğu,evlisi,bekarı...

Şu karşımda oturan çift kimdir acaba?
O kadar öpüşüp koklaştıklarına göre bekarlar mutlaka.
Siz bir evlenin de görürsünüz üzümün çöpünü armudun sapını...
Oğana değil de kıza acırım:
Ah zavallı ana kuzusu, tepe tepe kullanacak seni bu ayı yavrusu!



Onikinci Kadın;

Evlenecek, çocukları olacak...
Ve ben adlarını bile sormayacağım.
Eminim ben doğurmasam da onlara benim sevdiğim adları takacak.
Mutlaka biri Deniz,diğeri Dağlar...
Ne yaparsa yapsın pisicik,
"Kimseyi güzel öpemeyecek beni öptüğü kadar!"


Ondördüncü Kadın;

"Valla hayatım bunu diyen kendisi:
Biz dostuz,benim için çok değerlisin,hatırın çok büyük diyor.
Ne zaman bir şeye ihtiyacın olursa ilk bana haber ver diyor.
Aslında bir yerde bana en yakın kişi de o."

"Sen alınma üstüne canım, senin yerin başka tabii..
20 yıllık arkadaşımsın, ikiniz karşılaştırılacak şey de değilsiniz ki...
Benim anlatmak istediğim içimde ona karşı bir nefret, bir kırgınlık yok..."

"Nasıl ifade etsem sana?
Bak mesela borç alacağım zaman aklıma ilk o geliyor.
Yok tabii istemedim de,misal.
Ya da arabasını kullanmaktan hiç gocunmuyorum.
Demek ki aramızda sağlam kalan bir şeyler var.
Asıl önemli olan da bu.
Dost olmamız.
Be ilişkiler var, sürüyor ama iki düşman gibi.
Ben hiç değilse eminim :
O da beni seviyor bende onu."



Onaltıncı Kadın;

Senin yatacak yerin yok aslında da,bakma işte ben ağırdan alıyorum.
Yani gerçekten çok sabırlıyım.
Hala sana bir açıp da küfür bile etmediysem,
Vallahi de tallahi de ben çok asil bir kadınım!

Zaten yeni evinin adresini de ancak ben sorunca söylemiştin.
Niye; gelmeyeyim diye di'mi ?
Bu kadar mı sıkıldın benden?
Ama bakalım Oğuz bey, şimdi ne diyeceksin:

"Merhaba hayatım... Çıktı mı? Yok, bir notum yok..."


Onyedinci Kadın;

"Tabii canım, keyfim yerinde.
Yerinde olmayacak ne var?
Aşka nasıl alışıyorsa insan, bir süre sonra ayrılığa da öyle adapte oluyor.
Zaten bu biraz kanser gibi di mi?
İlerledikçe eskiye dönmesi zorlaşıyor.
Her duygu bir süre sonra kendisini bir başkasına devrediyor."

"Bence de telefonda konuşmaya gerek yok.
Hani son aradığında o yeni açılan yere çağırmıştın ya..
Ben de teklifin hala geçerliyse, yarın gidebiliriz demek için açmıştım."

"Tamam,sekizde hazır olurum. Aşağıdan zili çal, hemen inerim."


Onsekizinci Kadın;

Ya çocuğu değiştireceğim, ya siyah takımı..
Saat olmuş yedi buçuk!
Bu saatten sonra nereden bulacağım başka oğlanı?

Amaaan!
Giy gitsin be kotunu Necle!
Bu Peter Pan'a bu kadarı bile çok fazla!



Ondokuzuncu Kadın;

"Gözüm mü daldı?
Hiç farkında değilim.
Sen devam et lütfen, iş yerini anlatıyordun"

Of saat daha dokuz bile olmamış.Sıkıntıdan patlayacağım şimdi.
Neyse otur oturduğun yerde Tülay, evde olsan sanki çok mu iyiydi?

"Bir kadeh daha alabilir miyim? Çok mersi..."

Çocukcağız sürekli konuşuyor ama, takip bile edemiyorum ne dediğini.
Arada sırada dinliyormuş gibi yapayım bari...

"Hadi canımm...Peki sonra ne oldu?"


Yirmibirinci Kadın;

Öyle utanıyorum ki sevgilim, özür dilerim senden.
Nasıl oldu da seni unutmaya kalkıştım?
Sırtımı nasıl dönmeye kalktım bu aşka..
Hele de bir başkasıyla çıkmak!
Olacak şey miydi yaptığım...

--

Biliyor musun canım hep başka ellere baktım ama hiç birine ısınamadım.
Tırnakları çizgili başka el bulamadım.
Sakın aklın kalmasın, sadece baktım.
Değer miyim hiç bir başkasının eline bile...
Sadece eller olsa...
Göz bile istemiyorum seninkilerden başka...

--
Ya dönerse...
Onu böyle mi karşılayacağım ?
Birisiyle gönül eğlendirirken ya da iyice kendine güvenini yitirmişken...
Hayır hayır!
Ben böyle biri değilim.
En azından aşkların böyle unutulamayacağını bilirim.

---

Nasıl aslanlar öldürmek içinse insanlar da korunmak için tasarlanmış sanki.

O yüzden olsa gerek aslanlar her uçanı av,
İnsanlar da her kaçanı azalma sanıyor.
Korkularımızın adına onur diyoruz.

Sonra da onu ruhumuzun devleti yapıyor,
Polisler veriyoruz emrine.
Kendi hayatımıza onursal başkan oluyoruz.

---

Oysa en büyük onur hayatı kendinle birlikte kucaklamaktır.
Ben de kucaklıyor ve kabul ediyorum :
Seni çok özledim sevgilim!


Yirmiikinci Kadın;

Onu çok özlediğimi ona söylersem çok mu zavallı olurum?
Ama başka bir şey demek istemiyorum, denemeliyim.
Yoksa telefon açmaya ne gerek...
Daha geçen gün bankadaki para için aradığında konuşmamış mıydık?
Şimdi neyi bahane edeceğim ki aramaya...
Zaten bahaneye ne gerek... Suç mu bu?
Seviyorum, evet hala seviyorum.
Çok özledim seni, sana seni özledim demeyi bile çok özledim.

---

Şu sigarayı da içiyim hemen arayacağım.
Aynı soğuk bir kış günü denize atlar gibi..
Bu ya birden yapılır, ya da yapılamaz...
Hiçbir kural, hiçbir arkadaş nasihati artık bana mani olamaz.
Filmlerde midir sadece kadınların aşkı...
İnanmazsanız bakın:
Tanrı'nın adıyla diyip, şimdi arayacağım sevdiğim adamı...


Yirmiüçüncü Kadın;

"Alo, merhaba ben Zeynep"

"Rahatsız etmiyorum ya...
Öğle yemeği arasıdır diye düşündüm ama, eğer uygun değilsen ben daha sonra arayayım."

"Nasılsın? İyisindir umarım..."

"Ben de aynı şekilde. Koşturmaca bildiğin gibi...
Hani başımı kaşımaya vaktim yok derler ya...
Aynen öyle."

"Yo pek bir yere çıkmıyorum. Geçen akşam mı?
Ha evet evde yoktum.
Iıııım,şeyle. Sevil'le buluşmuştuk.
Yeni bir yer açılmış da; zorla oraya götürdü.
Cebimin de şarjı bitmişti."

---

"Şey,sen dün akşam beni mi aradın?Neden?
Ne diyecektin ki bana?"

"Yok canım,niye çekiniyorsun söyle tabii ki.

Hem sen söyle benim de vardır belki anlatacaklarım..."

"CD'lerin mi ? Ne CD'si...
Ha şeeyyy... Yok tabii,ne mahsuru olabilir.Onlar senin..."

"Yok canım buluşsak benim için zahmet olmazdı ama,nasıl istersen.
Zaten sen ayarlamışsın bile..."

"Yok, yok bir şey mırıldanmadım.
Tabii dedim, uğrasın Burak, veririm.
Rica ederim lütfen dert etme.
Aslına bakarsan bir kere bile dinlememiştim onları..."

---

"Ben mi? Ben mi bir şey diyecektim?
Bilmem,unuttum valla. Kafa kalmadı.
İşler çok yoğun ya...
Şimdi de Müdür Bey çağırıyormuş beni..."

"Oldu,tabii söylerim selamını. Sen de lütfen bizimkilere söyle. Hoşça kal!"

"Estağfurullah, rica ederim.
Tekrar hoşça kal..."


Neona:
Üçüncü Mevsim.

"Cosi Fan Tutte"*

*Walfgang Amadeus Mozart & Lorenszo Da Ponte "Bütün Kadınlar Böyle Yapar..."


Yirmialtıncı Kadın;

Mektubumu burada noktalarken sevgilim,
Seni çok ama,çok sevdiğimi bir kez daha yazmak istiyorum.

---

Ne zaman öleceksem, en son bu iki kelimemin duyulmasını diliyorum.

İzin verirsen,bana çok uzaklardayken yazdığın bir şiiri ben de şimdi sana çok uzaklardayken iade edeceğim.
Okumayı en sevdiğim şairin hasretini belki de böyle gidereceğim..

Tabii ben ne Vera ne Pirayeyim.
Ama görüyorsun ya sevdiğim, seni hala hiç uzaklara gitmemişsin gibi sevmekteyim..

---

Kahveyle sigara kadar yakışırlardı birbirlerine
Sabah mahmurluğunda
Umuda bulanmak değildi dertleri
Telve karanlığında,
Ya da dumana dalmak değildi;
Şömine seyreder gibi...

Radyoda orta dalga, cızırtılı keman ağlamaları
Uzakta da yakın kalma çabaları
İncir çekirdeği dünyalarını sarmaş dolaş doldurmaya çalışırken
Bir hiç için rest
Bir hiç için hep
Bir hep için hiçe sayacak kadardı,
Rengarenk,
Dehşetli, korkulasıydı aşkları...

Hiç bir zaman emin olmadılar hiçbir şeyden
Reddetseler de
Yalnız bile kalamamaktı
Kendi alınlarına kazıdıkları

Sarajevo!!



Yirmiyedinci Kadın;

Artık belki de sana beni ne kadar sevdiğini hatırlatmanın vakti geldi!
Zaman Tanrıysa sevgilim; ben bugün kafirim.

---

İçimden bir ses yanlış yolda olmadığımı söylüyor.
Seni ilk gördüğüm gün duyduğum o ses şimdi de git, onu bir daha gör diyor.

Hep bana zamandan söz ederdin.
Bense seni, sorunlarımızı çözmek konusunda iştahsızlık göstermekle;
Bir şeyleri örtbas etmeye çalışmakla suçlardım.
Oysa şimdi anlıyorum ki, meğer gerçektende zamana sığınmak aşkımızı en az zedeleyecek yolmuş.
Ben bir şeylerin hemen konuşulması,
Edilecekse kavgaların hemen edilmesini isterdim ki,
Bir an önce barışalım.
Sabırsızlığım yüzünden belki de az kaldı birbirimizi incitecektik,
Onarılmaz sözler söyleyip,
Sonra da o sözleri söyleyen dudakları bir daha öpmek istemeyecektik.


Otuzuncu Kadın;

"Neden hep sorun çıkartan ben oluyormuşum bakalım?
Zaten büyün ilişkimiz boyunca bana reva gördüğün sıfat bu oldu:
Huysuz!"

"Hatırlamıyorum,evet!
Söylediğin hiç bir sözün iyi olduğunu; bir günden bir güne de bana iltifat ettiğini hatırlamıyorum."

"Kavga istemiyorsan sen de adam gibi davranırsın!"

"Ne demek terbiyeli ol...
Eskiden terbiyesiz olursam severdin ama...
Hangi Leyla'yı istediğine karar ver."

"Bana bak,ben hiç değişmedim tamam mı?
Değişen,sonra da çekip giden sensin.
Ben duranım, bıraktığın yerde kalanım."

"Ne demek olmadığı için gittin...
Olmayan neydi?
Bana bunu açıkla, bunu bana açıklayacaksın."

"Ben bağırmıyorum sesim öyle benim.
Ama sen bana bağırdın işte...
Hem de nasıl bağırdın.
Tabii bağırdın, bak yan masadaki kız bile bakıyor."

"Yani senin bağırdığına değil de benim ağladığıma bakıyorlar, öyle mi?
Yani utanıyorsun artık benden.
Eskiden ağladığımda gelip sarılırdın.
Şimdi en azından senin aşkından ağlayan bir kadının gözyaşlarına bile katlanamıyorsun."

"Hayır artık özür dilemenin bir manası yok.

Ben anlayacağımı anladım.
Bir daha görüşmek istemiyorum seninle.
Kalkalım artık."

Otuzikinci Kadın;

"Üzerinden aylar geçmesi de çok önemli değil aslında...
Önemli olan ilk kırılış.
Biz kadınlar fay gibiyizdir...
Bir kırıldık mı sallan dur ondan sonra..
Yıllarca artçımız sürer."



Neona:
Dördüncü Mevsim.

"Willkommen Unglück Wenn Du Alleine Kommst"*

*Johann Wolfgang Von Goethe "Felaket; tek başına geldiysen,hoş geldin!.."




Otuzdördüncü Kadın;

Tanrım size soruyorum,
Gördüklerim doğru muydu?
O benim canım, o benim erkeğim..
Söyleyin artık başkasının mı oldu?

Bu aklıma hiç gelmemişti.
Herkes söyledi ama, o söylemediği için bir an bile inanmamıştım.
Ben sadece ona inanırım Tanrım...
O bana yalan söylemez.
Niye söylesin?
Zaten gitti, bir de niye alsın kardeşliğimizi...

---

Unutmak için neler denedim siz biliyorsunuz?
Hatta gitmek zorunda olduğunu bile kabul ettim.
Yine de bir ümit bir türlü bırakmadı yakamı...
Tanıyan birini görsem onu sormamak için hep savaş verdim ve hep yenildim.
Herkese unuttum nutku çekerken bile kulağım telefondaydı.
Her sokağa çıktığımda gözüm yollarda onu aradı.
Yazdığı toplasanız bir kaç satır...
Belki bin kez okudum.
Fotoğraflarını kokladım, ellerini sevdim fotoğraflarda...
Bir anahtarlığı kalmıştı bende...
Öptüm öptüm yastığımın altında sakladım.
Birlikte gittiğimiz yerlerden o görmeden aldığım peçeteler şimdi benim en değerli hazinem.
Siz tanıksınız Tanrım,kaç gece ağlarken uyuya kaldım.
Sonra o kabuslar bitmek bilmedi.
Bir oraya, bir buraya dön, aylar geçmedi.

---

Ne acılar içinde yandım da kimseyi rahatsız etmedim.
Bir sizin kapınıza vardım her gece, bir de ay ışığımızın.
Onunla gönderdim sevgimi, hasretimi; sizden dilerim mutluluğunu sıhhatini...

Otuzbeşinci Kadın;

Beni buralara; sevdiğim adamın şimdi bir kadınla olduğunu bildiğim bir evin önüne getiren aşk;
Senden nefret ediyorum!

Bu gece,bu yıldızlar,bu ay ışığı...
Hatırlıyorum sizi...
Siz ona vurulduğum ilk gece de yine böyle tepemdeydiniz.
Oysa tebessüm sanmıştım şu sırıtkanlığınızı;
Çocuk kalbimde ne çok sevilmiştiniz...

Kurnaz kuzey rüzgarı,
Sen de çok eğleniyor musun?
Eskiden şarkı söylerdin bize;
Şimdi ise duyuyorum, alay ediyorsun.

Ah anneciğim,dememiş miydim hayrıma okuduğun dualar havaya gider diye...
Ben artık kabul ettim sende et:
Tanrıyı da aşkı da insanlar yaratır.
İKisi de önce verir,sonra alır.

---

Ooo, arabamız da buradaymış.
Bakalımm, evet sıcak! Gezmeden yeni mi geldiniz?
Hala kapıda oyalanmakta mısınız acaba?
Küçükhanımcığım, beyefendiler sizinde ayakkabılarınızı eğilere çıkardılar mı?
Çok severler de ayakları...
Belki de çoktan...
Yoksa şimdi siz...
Ah belki şimdi onlar....
Belki de çoktan birbirlerine dokundular...

Bu ne rezalettir yaptığım..
Bu nasıl bir acı, bu nasıl bir gerçek...
Nefret bile duymaya hakkım yok ki gidip zarar vereyim üçümüze...
İçimdeki yanardağı patlatıp, hep birlikte sonsuz olalım bu gece.
Oysa kapılarını bile çalsam kaçarım.
Ağzımdan çıkacak ilk söz ne olacak ki,onları rahatsız edeceğim?
Orası dört duvar, dışarıda olan benim.

Otuzaltıncı Kadın;

"Hayır,aşkı bu işe karıştırmayın.

Bu mesele hayatla benim aramda

Terk edilmem, hayatın benim mutluluk ümidime verdiği yanıtıdır, o kadar.
Bu bir şamar çünkü, onu karşıma çıkaran hayat pekala beni ömür boyu sevecek birini de çıkarabilirdi.
Üstelik bu ilişki için inanılmaz fedakarlıklar yaptıktan sonra bana aşk acısını tattırdı.
Niye? Çünkü benimle uğraşıyor.
Beni ezmek için en güvendiğim insanları bile kullanmaktan kaçınmıyor."

---

"Peki öyleyse neden büyün insanlar her ortamda yaşayabiliyor?
Başlarına ne gelirse gelsin, insanlığın başına ne gelirse gelsin yaşamak onur kırıcı olmuyor da neden restleşmek onur kırıcı oluyor?
Saçma...
Yaşayanların ölümle ilgili ahkam kesmesi çok saçma...
hiç objektif değil!"

"Tabiiki milyonlarca hücrenin arasından sıyrılmanın bir bedeli var.
Daha o anda hayat, kulağımıza 'Öyleyse gardını al' diye fısıldıyor.
İşte bu sesten korkmuş embriyolar eksikli doğuyor ve onlardan o kadar çok var ki,
İlle de yaşamak için uydurdukları bahanelere mantık deniyor.
Mantıkmış..."

Otuzyedinci Kadın;

"Selvi boylum al yazmalım" mı daha güzeldir,
"Muhsin Bey" mi?
Ben,
"Devlerin Aşkı"nı seçtim.
Yaşadığım en güzel aşk;

Sana çok teşekkür ederim.

Ve fakat benim bu aşkım, küçük dünyamı aştı.
Seninle birlikte olabilme umudum zamanla
Hayat efendiyle bir müsabakaya
dönüştü.Yenilen çekip gidecekti.
Cahildim,bilmiyordum kimsenin kazanamadığını...
Anlayacağın gitmek bana düştü.

Şimdi içinde helezonarına kapıldığım boşluk,
Benimle semahını dönmekte.
Bilirsin hayatımda hiç dans etmedim ama,ilk dansım için çoktan kara elbiseli adama "evet" dedim.
Oysa şimdi seninle bir el tavla atmayı ya da bir bardak çay daha içmeyi ne çok isterdim...

Fakat Jean Sibelumo genç kızın ölümle dansını çalmak için sabırsızlanıyor;
Artık gitmeliyim.
Zaten tüm gücümü şu notu bırakıp, senin içini rahatlatmaya harcadım.

Sakın unutma;

Sen,beni bir zamanlar vazgeçemeyeceğim kadar mutlu etmekten başka hiçbir kötülükten mesul değilsin!


Sadece bir küçük kalp kırıklığım var:
Sokaklarda dolaşırken keşke benimle daha çok el ele yürüseydin.

Hadi şimdi bana şans dile!



Neona:
Beşinci Mevsim.

"Ârif ol sevdâ-yı ışk inkârın etme ey hakîm
Kim vücûd-ı halkdan ancak bu sevdâdır garaz"*

*Fuzuli "Ey bilge kişi!Aşk sevdasını inkar etmemekle arif olduğunu göster.
Çünkü yaratılış varlığının amacı sadece bu sevdadır..."



Otuzdokuzuncu Kadın;

İnsanlar başladığımızı, terk edilmeyi, evlerden işlerden ayrılmaları,
Göz yaşlarını, incinmeleri, bir daha duyulmasına yürek dayanmayacak o kötü sözleri
P*ç gibiliğimi, avuç avuç ilaçları biliyorlar.
Bunları Allah kahretsin ki herkes biliyor.
Artık birbirimizin iyileri olmadığımızı...
Artık tarzımız değilmişizliğimizi...

Ama bir şeyi biz ve de sadece biz bildik.
Ömrümüz boyunca birbirimizden bile saklayacağımız bir sırrı...
Hem bu sırrı hem de neye benzediğini beraber öğrenmeye çalıştık.
Her şey yalan tek gerçeği;

Biz sevdik...


Bu sevgi koca bir yolculuktu, sanki bana kendiimden gelen bir mektuptu...
sonunda ben ben'den gayrı bir ülkeye vardım.
Pasaportum Aşk Konsolosluğu'ndan...
Bak mührün de de Edgar Morin'in hangi sözü yazıyor:

"Bilgeliğe ihtiyaç duyarız.O da bizden ihtiyat,itidal,had bilme ve vazgeçme ister."

Yeni ülkemin tarihe ve coğrafyaya yayılmış bilge çocukları;

Bu defa kapınıza ben geldim!



İşte son Elektra söylüyor şifreyi:

Her şey için af diliyorum..

Ve her şeyi affettim.

Devrim Sevimay

kalbim

yok
gitti yeraltına umudum
kalbim
fırtınada uçuşan kurum
gibi durmadan dolar
gözlerine birilerinin
ağlatır kanatır
huysuzum


tok
bir çocuk benim sevgim
kalbim
kırılan oyuncaklarım
gibi hep
özletir bana
güzeli
yorgunum

Kaan İnce

Mine

bir ipliğin üstünden aldım seni
kopmuştun
sökmüştün beyaz kelebeklerini
karanlık bulutlarla uçmuştun

bir iğnenin ucundan aldım seni
batmıştın
keskin bir aşkla yaralamıştın kendini
sevdiğin yerlerden düşmüştün

bir düğmenin deliğinden aldım seni
kırılmıştın
insan nice zaman acemi bir terzi
hayatı kısa biçmiştin

iki yakanın arasından aldım seni
n’aparsak yapalım
ikisinde de
çırılçıplak kalıyor sonunda insan
ve sanırım
bu yüzden birbirine benziyor ölümle aşk

bu yüzden sevgili Mine
bir makasın ağzından aldım seni
yürek yeniden biçilsin, aşk geri gelsin diye

Akgün Akova

Üçleme

1.Hava kararıncaya dek

Eline almıştı kadının elini. Konuşmuyordu
uzaktan, belki de kendi içinde,
güçlü atışını duyuyordu denizin nabzının.
deniz, çamlar, tepeler eliydi kadının
Ona söylemese bunu, nasıl tutabilirdi o eli?

hava kararıncaya dek kımıldamadılar. Sadece
iki eli de kırık bir heykel vardı ağaçların altında.

2. Bir kadın

O gece; yanına varılmaz o kadın öpmüyor kimseyi
onu öpecek kimse çıkmaz korkusuyla tek başına.

Beş uçlu bir yıldızla gizliyor bir tutam beyaz saçı
ve en güzel kimliğini yadsıması kadar güzel kendisi.

3. Neden bizim suçumuz?

Dikensiz kalkan filizleri dilinin altında,
üzüm çekirdekleri, şeftali lifleri.
Ilıman bir ülke var gölgesinde
kirpiklerinin. Yatıp dinlenebilirim, diyor, sorgusuz.

Peki ne anlama geliyor bu 'daha ilerde' sözü?
Neden senin suçun olsun, kuşkusuz, yaprakların
arasında kalman-
güzel, yalın, sıcaklığının altın çizgilerinde?
Ve neden benim suçum gecede ilerlemek,
kendi özgürlüğümde tutsak, diyor, cezalandırılanın
ceza vermesi?

Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan


29 Haziran 2013

Küçük Acılar

Ağzı çirkin bir kadın
Yalnızlığında bile
Gülmeye utanıyor
Bu da bir acıdır.

Gecesiz sabahlara
-Uykular öksüzü-
Bir çocuk uyanıyor
Bu da bir acıdır.

Bir adımı diğerinden
Kısa düşüyor, bir topal
Hızla yanından koştular
Bu da bir acıdır.

Esrik gülüşleri tufan
Gözleri bayram
Dağıldılar çok sürmeden
Bu da bir acıdır.

Çocuklarda bir telaş
Her akşam kapılarda
-Bize ne getirdin baba?
Bu da bir acıdır.

Nice dik yürüse de
Eğildi dar geçitlerde
Uzun boyları kırık
Bu da bir acıdır.

Büyük kentlerde biri
Belli ki yer garibi
Dili sorar gözleri lâl
Bu da bir acıdır.

İnce iri, uzak yakın
Günlerimiz acıların
Çaprazında birer tutsak
Bu da bir acıdır.


Şükrü Erbaş

                                      

Serseri

Islak süpürgesiyle yağmur süpürür
Döküntüsünü kırlarda söğütlerin.
Tükür yaprakları rüzgâr, öbek öbek tükür!
Ben de senin gibi bir serseriyim.

Tembel yürüyüşlü mandalar gibi
Sık ve mavi ormanlarda ağaçların da
Gömüp dizlerine dek gövdelerini
Böğürmeğe koyulmasını isterim.

Rusya, ormanlar ülkesi Rusya'm benim!
Ben seni çığırmış olan tek ozan,
Nanelerle rezedelerle besledim
O hayvanî hüznü şiirlerimden taşan.

Çoktan solup gitti başımdaki çalılık çoktan,
Şarkıların zindanında işte çürümekteyim.
Gönül sürgününde değirmen taşını mısraların
Döndür babam döndürmeğe mahkûm edildim.

Ama sen gene korkma tükür deli rüzgâr
Yapraklarla ört üstünü çimenlerin.
Bak bana hâlâ "şair" diyorlar
Oysa ben de senin gibi bir serseriyim.

Sergey Yesenin
Çeviri: Attila Tokatlı
                               

Sevgilinin elleri bir çift kuğu

Sevgilinin elleri bir çift kuğu,
Saçlarımın altınında yüzüyor.
Bu dünyada her insanoğlu
Kendi aşk şarkısını söylüyor.

Bir zamanlar uzaklarda ben de söylerdim
Ve aynı şarkı şimdi dilimde,
Bu yüzden soluklanıyor derin,
Yumuşacık söz, ince esrikliğiyle.

Bütün sevgiyi akıtırsa ruhun pınarı
Yürek olur bir külçe altın,
Ancak şimdi ısıtmıyor şarkıları
Ayışığı, sıcaklığıyla Tahran'ın.

Bilmem, nasıl geçeyim yaşam yolunu,
Kül mü olayım okşayışlarında Şahanenin,
Yoksa yaşlılığın eşiğinde bir gün ruhumu
Gereyim mi anısıyla şarkılı yiğitliğin.

Herkesin bir kendi yürüyüşü var
Kimi göze, kimi kulağa iyidir.
Bir İranlı besteliyorsa kötü şarkılar,
Demek asla Şirazlı değildir.

Bu şarkılar içinse benden söz açınca,
Şöyle deyin, duysun her insanoğlu:
Daha ince ve güzel şarkı söylerdi ama,
Kıydı ona bir çift kuğu.


Sergey Yesenin
Çeviri: Azer Yaran



Kara Adam

Dostum benim, dostum benim,
Hastayım, ama çok hastayım.
Bilmiyorum nerden kaptım bu ağrıyı.
Rüzgâr mı bu ıslık çalan
Göğünde çıplak, ıssız tarlanın,
Yoksa çiseler gibi eylülde bir ormana
Serpilen beynime alkol mü?

Başım çırpıyor kulaklarımı
Kanatçıkları gibi bir kuşun.
Boynumun üzerinde ayaklarını
Gücü yok göstermeye uzaklardan.
Kara adam
Kara, kara
Kara adam
Yerleşiyor yatağımın kenarına
Kara adam
Uyku vermiyor gece boyunca.

Kara adam
Murdar bir kitapta gezdiriyor parmağını
Ve yüzüme mırıldanıyor burnundan
Ölünün başucunda bir rahip gibi
Bildiriyor bana yaşamını
Bir düzenbazın, sefihin,
Acıyı ve dehşeti yığıyor ruhuma
Kara adam,
Kara, kara!

"Kulak ver, dinle - diyor,
Solumayla mırıldanıyor yüzüme -
Olağanüstü düşünceler ve
Planlarla dolu kitap.
En ağulu türden
Yağmacıların ve şarlatanların
Ülkesinde yaşadı
Bu adam.

Bu ülke aralık ayında
Kar şeytanca arı düşer
Ve neşeli çıkrıkları
İşletir fırtınası.
Bu adam bir macerasever,
Ama pek yüksek
Ve seçkin markası.
İnce o, sevecen,
Ve üstelik şair,
Çok az da olsa
Çevik, atılgan gücü,
Kırkını geçkin bir kadını
Alımsız bir kız sayar
Ve sevgilisi.

Mutluluk - der -
Usun ve ellerin uzluğudur.
Çirkin ruhlar bütün
Biçilmiştir bahtıkaralara.
Zararı yok
Varsın sayısız acı
Doğursun kırık
Ve yalan davranışları.

Fırtınalarda, tipilerde,
Buzlu ayazında günlük yaşamın,
En ağır kayıplarda
Ve sana hüzün çöktüğü zaman
Görünmek arı ve gülümser,
En yüksek sanattır dünyada."

Kara adam
Yüzümde bakışlarını donduruyor.
Ve uçuk bir mavilikte
Kısıyor gözlerini
Hatırlamak istiyor sanki
Bir hırsız ve düzenbaz olduğumu,
Acımasız ve yüzsüz
Soyup soğana çevirmişim birilerini.

Dostum benim, dostum benim,
Hastayım, ama çok hastayım.
Bilmiyorum nerden kaptım bu ağrıyı,
Rüzgâr mı bu ıslık çalan
Göğsümde çıplak, ıssız tarlanın,
Yoksa çiseler gibi eylülde bir ormana
Serpilen beynime alkol mü.

Gece ayaz
Rahat durgunluğunda kavşak.
Önünde yalnızım pencereciğin,
Ne bir konuk, ne bir dost bekliyorum.
İşliyor ovanın yüzeyine
Serpiştiren yumuşacık kireç,
Ve ağaçlar, gelmişler dört taraftan
Bekleşen atlılar gibi bahçemize.

Bir yerlerde ağlıyor
Uğursuz gece kuşu
Avluda ağaç atlılar
Ekiyorlar toynak seslerini.

Ve işte bu kara adam
Yerleşiyor benim koltuğuma,
Hafiften kaldırıyor silindir şapkasını
Ve özensizce ayırıyor redingotunu.

"Kulak ver, dinle! -
Homurdanıyor, dikiyor bakışlarını,
Eğiliyor gövdesiyle
Hırıldıyor daha yakından.
Ben görmedim hiçbir zaman
Hergeleler arasında
Böyle aşırı ve sersemce
Acı çeken birini uykusuzluktan.

Diyelim, ah ben yanıldım!
Bugün ayışığı var ne olsa.
Daha ne gerekiyor bu dünyaya
Sarhoş bir titreme sarmış iliklerini?
Gizlice apansız anaç ve semiz
Kalçalarıyla salınıp gelse o kadın,
Okur muydun sen
Süzgün ve mahmur liriklerini?

Ah, şair milletini seviyorum,
Seviyorum bu tuhaf topluluğu.
Onlarda gönlüme yakın
Bir öyküyü buluyorum daima,
Uzun saçlı, umacı yüzüyle
Sivilceli bir kursiyer kızın
Evrenden söz etmesi gibi dökerek
Kan döker gibi cinsel bir bitkinliği.

Bilmiyorum, hatırlamıyorum,
Kasabalardan birinde,
Belki Kaluga'da,
Ve belki, Ryazan'da belki,
Yaşıyordu yoksul
Bir köy evinde
Sarı saçlı
Mavi gözlü bir çocuk...

İşte büyüdü o çocuk,
Ve üstelik şair,
Çok az da olsa
Çevik, atılgan gücü,
Kırkını geçkin bir kadını
Alımsız bir kız sayar
Ve sevgilisi."

Kara adam!
Sen iğrenç bir konuksun.
Uzun süredir yaygın
Bu ünün senin.
Çıktım çileden, cinlerim başımda,
Yüzünün ortasında uçtu bastonum
Burnunun tam köküne...


...Ay öldü,
Mavileniyor pencerede tan.
Ah, sen, gece!
Ne diye, gece, her şeyi yıktın!
Ayaktayım, başımda silindir şapkam.
Yanımda yok kimse.
Yalnızım.
Ve kırık ayna.

Sergey Yesenin
Azer Yaran


                               

27 Haziran 2013

Kar Yağdığı Günler

Hâlâ kalbimin içinde derin yankılı
beyaz bir türküdür
durmadan kar yağdığı günler,
ürpermelerinde soluduğum,
pamuklarına büründüğüm
beyaz bir türkü.
Ne günlerdi o günler, ey tanrım,
bembeyaz karların yağdığı o günler!

Şendik çocuklar gibi,
yollar açılıp daldığımız gün enginlere.
Kar yağıyordu lapa lapa.
Biz iki ak görüntü.
Yollardaki izlerimizi siliyordu düşen kar
ve tüm sırlarımızı toprağa gömüyordu.

Ve sen, ve sen, en büyük çılgınlığım benim,
bir şiirdin sen,
bir kocaman şiir,
yüreğimin derinliklerinde çarpan,
ve kamçılayan uyuşuk duyguları.
Bir şiirdin sen,
bir kocaman şiir.
Ne günlerdi o günler, ey tanrım,
bembeyaz karların yağdığı o günler!

Pek az konuştuktu o gün, sevgilim,
ama nasıl da duyduktu
tüm çarpıntısını yaşamın.
Bir türküydü sanki yaşam,
bereketli, dolgun ve tutkulu,
bizi umutlara, ulaşılmaz armağanlara boğan
bembeyaz bir türkü.
Ne günlerdi o günler, ey tanrım,
bembeyaz karların yağdığı o günler!

Şendim o gün çocuklar gibi,
hayatı kucaklar, beklerdim aşkını senin,
doruklara tırmanır, içerdim düşlerimi.
Henüz kana boyanmamıştı o ak yollar,
seni düşünür, yaşamak isterdim aşkımı sonuna kadar.
Ah bir geri gelseler, ey tanrım,
bembeyaz karların yağdığı o günler
ah bir geri gelseler!


Fatva Tukan
(Çev: A. Kadir - Süleyman Salom)

Sevdiklerim Erken Dönmeli Erken

Bu sabah erken çıktım sokağa
Turnaların sesiyle birlikte
Uğurladım sevdiklerimi
Daha ışımamıştı gökyüzü çok vardı sabaha
Yetiştiremiyoruz eğitim çalışmalarımız aksıyor
Elbet düzelecek yavaş yavaş düzelecek
Uyku girmiyor gözlerime
Daha kapatmadım gözlerimi
Bilmem kaç kez yargılayacağım kendimi
Daha çok var sabaha.


Yaşının duyarlığını taşımakta kardeşim
Her kararında taşkın öfkeli
İvecen davranmak güzel şeydir de
Paha biçilmez alışkanlıklara varmak lâzım.
Kardeşim hep ivecen her kararında ivecen
Yetiştiremiyoruz eğitim çalışmalarımız aksıyor
Biraz daha ustalaşıyor biçimleniyoruz.


Ah şu telâşımız elimiz dolaşıyor
Elimizi çabuk tutamıyoruz
Akıyor akıyor da durulamıyoruz.
On altı on yedi yaşlarında tutkun
Bir sevdayla parmaklarımız terleye terleye
Kalemde aşkta çok çok susamışça
Okuyoruz dinleniyoruz dünyayı anlama anlatma
Arada bir sokakta gezinmeye taşan dalgınlığımız
Ah şu eğitim çalışmalarımız aksıyor geç kalıyoruz.


Hemen hemen her gün gizli konuştuklarımız
Gizli konuşacaklarımız
İlk yeminlerimiz, çok güçlüyüz
Terlemeye varan sıkıntılar
Sevmeye öpmeye sıcak parmaklarını tutmaya
Uzanan kollarımız
Devrilen saraylar çarlıktan yıkacaklarımız
Sıcacık parmaklarını tutan parmaklarımız
Ah ne kadar da ihmâlkarız.


Eğitim çalışmalarımız aksıyor
daha mühim bir şey olamaz
En cesur kararlarla biten konuşmalarımız.
Sümbülenmiş meşelerin
baharı çağrışını duyuyoruz kalbimizde
Ne kavramlara takılıyor kafamız
ne aksayan yemek öğünlerine
Doyulmayan tek şey var
İşte şimdi onu düşünüyor hepimiz
ben onu düşünüyorum
Yetiştiremiyoruz
Sevdiğimin kalbi üzerine elimi serip
Dinlediğimden bu yana
Aksıyor
Hep onu tartışıyoruz eğitim çalışmalarımız
Aksıyor.


Turnaların sesiyle uyandım geceden
Daha ışımamıştı gökyüzü çok vardı sabaha
Git gel yapıyorum, düşünüyorum, tartıyorum
Sorumsuzuz bence biraz cahilliğimizden geliyor
Dağıtmayalım kendimizi elbet toparlanacağız.
Emin adımlarla şu yanımdan geçen delikanlı
Grev yönlendiren işçilerden
Hayli zor bilek bükmek sokakta
Bükülmemek, kazanmak grevi
İğneyurdusu açık verirsen
Kapatır kaldırmamacasına seni kapatır
Kaybederiz grevi.


Irmağın üzeri sisten böyle sabah serin terlemezsin
Erken çıkarılır bu balıklar sabah erken
Sudaki gibi canlı pörsümemiş
Hep hep kafamda aksayan eğitim çalışmalarımız


Şu sol yanımda duranlar ...
Ne gökyüzünü severler ne denizi
Toprak bile gülmez yüzlerine
Bir gün elbet halkım def’edecek
Elbet yok olup gidecekler.


Çok acemiyiz çok aceleciyiz sabırla inatla sabırla
Geçmeliyiz bu yoldan bu yola yürümeliyiz
Eğitim çalışmasına çağırmalıyım onu
Sevdiklerim erken dönmeli erken
Yine geceleri ekmekle silahla yıldızlara dönmeli
Milyonlara yıldızlarla gülmeliyiz
Eğitim çalışmalarımız aksıyor
Sevdiklerim erken dönmeli erken.

Hasan Varol

Gidiyorum

dağınık düşünceler gibi
içimde cıvıldaşan kuşlar

ne incinmişim senden
ne gücenikliğim var
gidiyorum yazık, hoşça kal.
elimdeki kırılmış yaydan
ah, işte aldığım o karardan
ok gibi fırlıyor hasret
hedef tahtasına gurbetin

aldırma dönüp bakmadığıma ardıma
dönsem küle döneceğim elbet
dönmesem külli kül
senden uzak her yer taşra
senden uzak her yer gurbet

bükme boynunu beni bekle
hayat anne bırakmazsa elimi
dönüp geleceğim mutlaka
göğsümde taşıyarak
sensiz geçmiş günlerin isini.

dağınık düşünceler gibi
içimde cıvıldaşan kuşlar
nereye uçar ah, nereye uçar!

Cem Savran

Saate Bakmak

Varsın her şey sonraya kalsın
Sonraya, en sonraya
Sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil.
Bir papatya ne kadar uzağı görebilirse
O kadar yakın kalplerimiz birbirine
Ölü bir denizi bile bir tartışmaya çevirdik
Kayaları taş devrine göre ölçtük biçtik
Kalemlerimizi kesilmiş çiçek sapları gibi attık
Kapıları açarken birbirimize ağladık


(Ne kadar da çok severmişiz birbirimizi
Sahi ne kadar da çok severmişiz
Yıllarca ,yüzyıllarca öpüştük
Sigaralar tuttuk ,içkilerin en iyisini sunduk
İstersen bu gece burada kal ,dedik
Sağlığımızı sorduk, bir sürü ilaç adları saydık
Sık sık görüşelim, olmaz mı dedik
İyi bildiğimiz ne varsa yaptık,ayrıldık
Ortada
Her zamanki gibi bir karanfil kaldı.)


Köşedeki tütüncü silaha çevirdi sigaralarını
Ödemesi çok güç sigaralara
Manav yarı anlamlı güldü biz geçerken
Eriklerden,çileklerden,o canım kirazlardan bile utanmadan
Hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan
Hani rengi içimize göre değişen: mor,mavi,pembe ,sarı
İlk defa merhaba dedi bir balıkçı
Çırparaktan elindeki suyu ölgün bizlere
Sigarası dudağında:merhaba!
Ya peki biz ne dedik,ne dedik
Yoldaki bir taşı şöyle bir kenara koyduk
Yakamıza rastgele bir çiçek iliştirdik
Su satılan dükkanlara baktık ,yüzümüz cam cam ışıdı
Ve leylak kokuları gibi kendi kokumuza uzandık
Köşeyi döndük, bütün köşeleri hızla döndük
Su birikintilerinin ağaçlandığı eski bir sokağın tarihinde
Şöyle yazdı:
Her şey sonraya kaldı.

Ey ayaklarımızın dibindeki yoksul gül
Gölgesi yüreklerimizin
Öfkemiz sevgiye benziyor şimdi,sevgimiz öfkeye
Ve tartışmaya çevirdiğimiz deniz ölüler bırakıyor
Çıplak ölüler
Birbirine kenetlenmiş ölüler halinde.

Bir otobüse biniyoruz ,sahiden biniyor muyuz
Söyle ,nerde “Göğe bakma durakları”, nerde
Birinin elinde gazete ve süt
Gazete mi, evet gazete
Bütün manşetler tutsaklığı ve yenilgiyi çağrıştırıyor
Paramızı veriyoruz ,üstünü alıyoruz,bozuk paralar
Cebimizde nikel
Cebimizde sarılmış ölüler halinde.

Her şey bir hızlı adım olmamaya
Ama gün gibi taptaze bir umut gözlerimizde
Saatlerimize bakıyoruz hiç yoktan
Çok uzaklara bakmaktır,diyoruz, durmadan saate bakmak
Yemyeşil bir su takılıyor akrebe ,bir çavlan
Yüzü akide gibi parlayan bir gün takılıyor yelkovana
Anılardan anılardan çoktan vazgeçtik
Yaşadığımız bugün nasıl
Güzelliğimiz hangi güzellik.

Biliyor muyuz, hayır, bilmiyoruz da
Acılarımızdan bir yaz kurduk onarıyoruz
Belki bir hazırlık bu başka yazlara
Yakın yazlara, uzak yazlara
ÇÜNKÜ HER ŞEY ESKİYE KALDI,ANILAR BİLE
HER ŞEY, AMA HER ŞEY ESKİYE KALDI
VAKİT YOK BİR DAHA YEMYEŞİL EYLÜL TRAMVAYLARINA.

Edip Cansever

Mohsen Namjoo - Ey Sareban


ای ساربان
ای ساربان ، ای کاروان ، لیلای من کجا می بری ؟
با بردن لیلای من ، جان و دل مرا می بری.
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

در بستن پیمان ما ، تنها گواه ما شد خدا
تا این جهان ، بر پا بود ،این عشق ما بماند به جا
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

تمامی دینم به دنیای فانی، شراره عشقی که شد زندگانی
به یاد یاری خوشا قطره اشکی ، به سوز عشقی خوشا زندگانی
همیشه خدایا محبت دلها به دلها بماند ،بسان دل ما
که لیلی و مجنون فسانه شود حکایت ما جاودانه شود

تو اکنون ز عشقم گریزانی غمم را ز چشمم نمی خوانی
از این غم چه حالم نمی دانی
پس از تو نمونم برای خدا تو مرگ دلم را ببین و برو
چو طوفان سختی ز شاخه ی غم گل هستی ام را بچین و برو
که هستم من آن تک درختی که در پای طوفان نشسته
همه شاخه های وجودش ز خشم طبیعت شکسته

ای ساربان ای کاروان لیلای من کجا می بری ؟
با بردن ، لیلای من ، جان و دل مرا می بری. ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری




Ey Sârebân(Ey Kervancı)

Ey kervancı, ey kervan!
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Leyla, canım ve yüreğim olduğu halde?
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun,
Birbirimize yalnızken verdiğimiz sözlere tanrı şahitken?
Ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken?

Ey kervancı,
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun?

İnancımın tamamı geçici dünyaya dair,
Aşkın kıvılcımları yaşamın kendisi olmuş!
Oysa yarin hatırası aşkın bir damlasından bile güzeldir.
Aşık olmanın ateşi yaşamdan daha özgedir!

Tanrım kalplerdeki sevgiyi daima o kalplerde bırak,
Benim kalbimde bıraktığın gibi
Ve
Leyla ile mecnun efsane oldular,
Oysa bizim hikayemiz sonsuzluğa erişti!

Sen şimdi aşkımın tek göstergesisin,
Hüznümün, güzümden okunmayan hali.
Bu hüznün elinden hangi hallerdeyim bilmiyorsun,
Senden sonra var olmadım ben tanrı biliyor,
Kalbimin yapraklarını gör ve git!
Tufan gibi inşa et hüznün dallarını,
Gül idik, gülleri derip git.
Ki ben gül ağacıydım,
Tufanın ayakları dibinde oturan...
Vücudunun bütün dallarını,
Tabiatın hışmıyla kır!



ey sareban ey karevan
Leyla-yı men koca miberi?
ba borden-i Leyla-yı men
can o dil-i mera mi beri
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?


der besten-i peyman-i ma
tenha govah-i ma şod hoda
ta in cihan berpa buved
in ışk-ı ma bemaned beca
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?

tamam-ı dinem bedonya-yi fani
şerare-i ışki ki şod zindegani
beyad-i yari hoşa katre eşki
besuz-i ışki hoşa zindegani
hemişe hodaya mohabbet-i dilha, bedilha bemaned besan-ı dil-i ma
ki leyli o mecnun fesane şeved, hikayet-i ma cavidane şeved

to eknun zi ışkem gorizani
gamemra zi çeşmem nemihani
ez in gam çe halem nemidani
pes ez to nemunem beray-i hoda
to merg-i dilemra bebin o boro
çu tufan sathi zi şahei gam
gol-i hestiemra beçin o boro
ki hestem men an tek dırahti
ki der pay-i tufan nişeste
heme şaheha-yi vücudeş
zi haşm-i tabiat şikeste

ey sareban ey karevan
Leyla-yı men koca miberi?
ba borden-i Leyla-yı men
can o dil-i mera mi beri
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?



Ey Sareban! Leylamı nereye götürüyorsun! Namjoo; kederden ölelim diye şarkılar söyleyen adam!

DOĞU’NUN LİRİK OZANI;
DERTLİ DENGBEJ MOHSEN NAMJOO

Bir gün tüm şairlerin bir araya gelerek toplanacağı o bereketli bahçenin garip bahçıvanı Hafız-ı Şirazi, tam bin yıl önce anlatmıştır bu toprakların tutkulu hikâyesini; şiirle, şiir gibi, şiirden yana. Beyitlerinden sayfalara dökülen kurumuş gül yaprakları, mürekkebinden kâinata yayılan baş döndürücü hakikat sancıları ve hüznün Farsçası sayılan o uzak ülke gazelleri…

Pers coğrafyasının kadim geleneğine ait işte tüm bu izler, modern dönemde İran kültür havzasında birikmiş sanatsal ilham’ın da omurgasını oluşturmuştur. Yalnızca Hafız’ın değil, Sadi’nin, Ferîdüddîn-i Attâr’ın, Rumi’nin, Hayyam’ın, Firdevsî’nin ve Hemedani’nin taşıdığı klasik Pers felsefesi ve edebiyatının, Abbas Kiyarüstemi’den başlayarak tüm İran sinemasına -dil’ini ve kimliğini bulması noktasında- büyük katkılar sağladığı yadsınamaz bir gerçektir. İran sinemasının ayakta durmasını sağlayan önemli ve sağlam bir sütun olan bu bin yıllık sözlü ve yazılı kadim edebiyat geleneği, sinema için olduğu gibi müzik için de özdeş anlamlar içeren bir kaynak / dayanak olmuştur.

İran Klasik müziğinin öncülleri arasında gösterilen Gulam Hüseyin Benan ile İran klasizminin yaşayan devleri Sima Biba, Muhammed Rıza Şeceryan ve Şehram Nazeri gibi isimler müzikal damar itibariyle bu kadim geleneğe ait sanatçılardır. Klasik İran müziğinin -geçtiğimiz yüzyıl boyunca- Sadi'nin ve Hafız’ın şiirlerindeki anlam dünyası üzerine bina edilmiş olması, genel yapının -yalnızca bu yüzden- hüzün ve kederle örüldüğü düşüncesini akla getirir. Ama İran’ın toplumsal köklerinin Kerbela ağıtlarından mülhem keskin bir matem havası ve hüzün kültürüyle birlikte derinleşmiş acılarla hemhal olduğu gerçeği ve meselenin böyle bir kodla okunması gerekliliği de, asla gözden kaçırılmamalıdır. Notalara sızmış bu derin keder, oldukça anlaşılır ve kabul edilebilir aslında. Sözgelimi Şehram Nazeri’nin de Sadi / Hafız yerine Rumi / Firdevsi çizgisini iradi olarak tercihi, müzikal tavrı açısından hüznün yanında coşku’yu da öncelediğinin bir göstergesi sayılır.

Son dönemde İranlı müzisyenlerin dünya çapında artan popülariteleri ile oldukça dikkat çekmeye başlamaları gözlerin yeniden Pers topraklarının mümbit hazinelerine çevrilmesine yol açtı. Kemençe üstadı Kayhan Kalhor ve Keman virtüözü Farid Farjad gibi isimlerin, tek bir enstrümanla dünyayı kendilerine hayran bırakacak kadar önemli işler yapmalarıyla, Batı’nın -bir bakıma- oryantalist olmayan gözlerinde adeta bir kıvılcım gibi hissedildiler. Geleneğin üzerine farklı formlarla gidilerek oluşturulan bu müzikal yapı, bir anlamda dervişane bir üslupla susuzluğunu gidermeye çalışan müzisyenlerin otantik bir arayışı da sayılabilirdi. İran müziğinin modern dönemdeki en önemli ve en dikkat çekici genç temsilcilerinden Mohsen Namjoo’yu da yine bu ‘suyunu arayan derviş’lerden birisi olarak kabul edebiliriz.

İran’ın geleneksel müziğini; rock, caz, blues ve etnik-pop ile birleştirerek / harmanlayarak kendine özgü bir sesleniş biçimi ortaya koyan Namjoo’nun türler arasındaki bu gezintisini kendi kişisel müzik yolculuğu içersinde değerlendirmek yaptığı işi daha iyi anlayabilmemizi sağlayacaktır. İran sonuç olarak, şiir’in güncel iktidarı yakalayabildiği bir ülke. Günlük konuşma diline sirayet eden dizeler, halkın ezberden şiirler okuduğu meydanlar, şair büstleri, Cumhurbaşkanlarının mitinglerde halka Türkçe şiirlerle seslenmesi, Şiraz şehri, Hafız’ın görkemli kabri, şiir albümleri, şiir festivalleri ve hala büyük kalabalıklar toplayabilen meşhur şiir geceleri ile şiire / şairlerine / şiir geleneğine sıkı sıkıya bağlı bir ülkeden söz etmek çok mümkün, ayrıca şiir’in sokağa çıktığı ve daha da önemlisi sokakta kalabildiği bir ülke olabilmiştir İran. Bu bağlamda şiir’in genel’e hitap edebilme meselesinin halledilmesi ve neredeyse kültürel bir mesele olmaktan çıkarak olağan devinime dâhil bir sosyoloji haline gelmesi, coğrafya üzerinde icra edilen tüm sanatsal faaliyetleri de doğal seyrinde fazlasıyla etkilemiştir.

Namjoo bu durumu şöyle açıklar mesela; ‘’Müziklerin ve şiirlerin kaynağı uçsuz bucaksız İran kültürü ve tarihidir. Bu ezgiler ve sözler, 400 yıldır çarpışan modernite ve geleneğin savaş alanı İran’dan bahseder ve İran kültüründe bulur anlamını’’ Onun müziği de sırtını bu öze yani bin yıllık (İslam sonrası dönem) Fars şiir geleneğine yaslamıştır. Namjoo, Sadi / Hafız çizgisine yakın bir müzisyen olduğu için gerek onların şiirlerinden bestelediği eserlerinde, gerek de kendi yazdığı sözlerinde, hep çok derin bir kederin izleriyle hemhal olduğu hissedilir. Müziğinin hüzünle eşdeğer bir çizgide ilerlemesi tercih ettiği kapı’nın, açıldığı deniz’in ve yürümeye talip olduğu yol’un kısmetidir biraz da.

Kendi yaşantısını, ezberlenen bir şiirdeki yalnız ama mutlu bir mülteci olarak özetler Namjoo, evet hikâyesinin özeti budur; ‘’1976 yılında torbate jam’de doğdum. İşler hiç tahmin ettiğim gibi yürümedi. Tahran Üniversitesi’nin eğitim sistemi beni hayal kırıklığına uğrattı. Başlangıçta müzik aşkımdan dolayı müzik okumaya karar vermiştim, sonunda müzik aşkım için müzik okumayı bırakmak zorunda kaldım. Sonunda, felaket yıllarımın ardından, müzik benim tek işim haline geldi. Eserlerim (100′den fazla), müzikle olan 18 yıllık yolculuğumun sonuçları. Toplumumdaki çelişkilere karşı, blues müziğinin gülen gam’ını ve söyleyişini kullanırım; harmanlayarak İran gamıyla ve söyleyişiyle. Anlatmak istersem eğer kederimi; İran söyleyiş tarzıyla Blues’a doğru yol alırım ya da bir mülteci olarak bulurum kendimi ezberlenen şiirlerde. Zor iştir birisi hakkında konuşmak, dolayısıyla emin değilim size söylediklerimin, söylemem gerekenler olduğundan…’’
Onun, geleneksel İran müziğine yaptığı modern dokunuşlarla kendi sesini bulma çabalarının ilk başta çok fazla kabul görmemesi ve halkta bulduğu karşılığın da cılız kalması, her yeni sancı gibi geçici olacaktı. İran müziğini alışılageldik kalıpların dışında bir formla sentezlemesi ve şarkılarının geleneği zorlayan bir tarza sahip olması nedeniyle üçüncü yılında üniversiteden atılması, Namjoo’nun müzikal kariyeri açısından her şeyin başlangıcı sayılabilirdi. Terk ettiği akademik ruh, başka bir dünyanın kapısını aralamıştı aslında ona. Üniversiteden atıldıktan sonra Tahran'da peş peşe verdiği üç konser; ‘eserlerinin güçlü lirizm’i ve sanki Mezopotamya’nın tüm ateşini bağrında taşıyormuşçasına yankılanan o kederli sesiyle’ tüm dikkatleri üzerine çekmesini sağlamıştı. Yıllar sonra New York Times tarafından ‘Acem- Bluses’ olarak adlandırılacak müzikal tavrının temelleri terk ettiği akademi hayatı sonrasında verdiği bu ilk konserlerinde atılmıştı aslında. (Küresel köyümüzde son dönemde ortaya çıkan world müzik meselesi, paket sanat seviciliği ve etnik-haplardan oluşan 'oldukça şematik' proje müziklerinin global bir dolaşımla hızla tüketime sunulması mevzusu 'değişik bir şeyler çal' diyen modern insan'ın iştahını kabartsa da, şablonlardan uzak durarak yapılan esaslı müziğin ruhu’nu yaralamayı henüz başaramıştır.)

Akademik ruh’un getirdiği müzikal disiplinden bile-isteye vazgeçen Namjoo, kendisini tamamıyla serbest bıraktığı bazı eserlerinde; bir takım deneysel çalışmalar, gırtlak oyunları, nağmeler, esler, iniş-çıkışlar kullanarak adeta bir gerilla gibi kendi müziğini sabote edecektir. Bu kasıtlı sabotaj onun müzikal algısına dâhil bir şeydir aslında. Namjoo, Val Sakhi ve Gees isimli eserlerinin bir kısmında kullandığı sure’leri, ‘’sünnet olan değil, İslam’a uygun olmayan yöntemle’’ teganni ederek, yani tecvide uymadan, kelimelerin ritmini bozarak okur. Bunun sonucunda -daha sonra amacının asla bir saygısızlık yapmak olmadığını belirten bir özür mektubu yayınlamış olsa da- beş yıl hapis cezasına çarptırılarak, çok uzaklara sürgün edilmiş bir ses olmuştur. İranlı bir Sünni olan Namjoo, müziğe ve Allah’a duyduğu aşkı geleneğin tanıdığı özgürlükler çerçevesi dışına taşıyarak hata yaptığını kabul etse de, memleketine dönüşü neredeyse imkânsızdır artık, evet gurbetine sürgün değmiştir.

  Klasik İran şiiri ve modern dönem İran şiiri’ ile kendi şiirini harmanladığı aşk ve keder dolu şarkı sözlerini hançeresine doldurduğu bin yıllık Pers ateşiyle ruhumuza üfleyen, yitik doğu ezgilerinin itibarı için kendi kapısında nöbet bekleyen, belki de bu yüzden akademik bir müzik penceresinden asla görülemeyen bir nefestir Namjoo. Doğu’nun tüm acılarına değen sesine dertli bir dengbej takılmış gibidir sanki ya da bir rockçı, bir cazcı, bir mevlithan ve bir ölümlü…


Meşhed’ten esen rüzgârların, damarın doruklarında gezinen şarkılarına ve mutlak hüzünlere çıkan notalarına söyleyeceği bir şey vardır. Kor’a söz verilmiştir, gırtlağı ateşe kesmiştir bu yüzden. İran’ı ve Pers topraklarını ayakta tutan güç de budur; Hafız’dır, gelenektir, kadim kültüre duyulan keskin bağlılıktır. Asıl sütun, asıl ittifak, asıl güç ve gerçek zenginleştirilmiş uranyum bura’sıdır aslında. İran bu yüzden üç bin yıldır ayakta ve yıkılmayacaksa da bu yüzden yıkılmayacak

Namjoo, hiç dinmeyen bir uzunhava gibi ciğerlerimizi delip geçen bir ses olur. O şarkısını söyleyince anlarız; yalnızca yağmurun sesidir bu içimize dökülenler.

Namjoo, Doğu’nun bereketli ezgilerini söylerken, gökyüzünde Doğu ile Batı arasında dolaşan bir seyyah durur. Batı’nın da Rabbi Allah, der gibi mırıldanarak...

Ama şüphesiz Doğu’ya ait, Asya’ya ait bir kederdir onun ki; ‘’Jabre Joghrafiai’’ şarkısının sözlerinde saklıdır tüm Ortadoğu; ‘’Ellerini başlarının üstüne koyuyorlar /  Senle hiç bir işleri yok / Seni oyunlarına almıyorlar / Seninle dalga geçiyorlar / Asya’da doğmana coğrafyanın zulmü derler / Kaderin azizliğidir / Kahvaltın çay ve sigaradan ibarettir…’’

Bu coğrafyayı sesiyle sakinleştirmeye talip bir dengbej ve bahçıvan’a yüz süren bir toprak gibi, hüznün Farsçasıdır ya da sadece, yazıldığı gibi hiç okunamayan...

Acının dili hep aynı, kalplerin sürgünlüğü de. Bir tufan inşa ederiz sonra içimizdeki tüm Nuh’un gemilerine,bir gün tüm kavgalar, tüm savaşlar ve tüm ölümler sustuğunda duyulacak diye, o güzel şarkıların sesi.
Ey sareban!(kervancı) bir büyücünün âşık olduğu iri zeytin gözlü Pers kızlarının hikâyesini anlat bize. İran’da bir Sünni’yi anlat ve kederli o Kürt çocuğunu en çok! Leyla’mızı götürmeden, Leyla’ya çıkan tüm yolları anlat bize. Her gün aşura’yı anlat, her yer Kerbela’yı…

Hazar kıyısında koşturan çocukların ayak seslerine, Nakş-ı Cihan’da su seslerine, Siesapol’da çay kaşıklarının unutulmuş seslerine, İsfahan’da Zayende nehrine bakıp hayal kuran Sadi’nin hüznüne…


 Hz. Hüseyin’in atının sendelediği o dünyanın en kahredici, en kalplere sığmayan kederini anlat bize!

Gülüşlerini yere düşürmeyen çocukların kokusuna, Şiraz’da Hafız’ın kabrine dökülen güllerin ruhuna,  Hz. Ali’nin gözlerindeki hiç bitmeyen o sükûta götür bizi ey Sareban!

Herkese iyi pazarlar.


Güven Adıgüzel - İtibar dergisi

Sıkıntı

Canım
……sıkılıyor
……………dedi

ot

İlhan Berk

Orda

Orda
…… bir ökseotu
der uyuyamıyorum

neden gecikti gece

İlhan Berk

Özür

Bağışla
ayrıkotu
hep ben
konuştum

İlhan Berk

Anlatıyor Her Şey

Her şey, her şey ay gözleyen Babil'le başladı.
Adlar onu izledi.
Adlandırınca, her şey sıkıcı oldu.
Sessizlik bozuldu.
Büyük sessizlik.
Diyorsun tarihte hayvan adlarına hiç rastlanmaz.
Çiçek adlarıyla seslere de... Sesler ki... her şeydir.
Unutmam her şey dünyanın bir ucundan tutuyordu.
Baktım zaman adını alınca tanınmaz oldu.
Adını bir türlü usunda tutamıyordu bir kuş.
Sıra dağlara geldiğinde, adlarını bilmiyordu hiçbiri.
Ne güzel.
Adlandırmak ölümdür!
Nerden baksak kendini anlatıyor her şey.
Fatih, kısa boyluydu.
Bir firavuninciri yetiştiricisiydi Amos.
Farabi, esmerdi.
Ah, hiç tanışmamalıydık adlarla.
Adlarla gördüğümüz dünya, dünya değildir.
Bu yüzden yeryüzünü görmeden göçüp gidiyoruz.
Ağırlığı olmayan yoktur.
Buradan başlamalıydık.
Çılgın zaman dışarıda kaldı.
Bölündük.
Artık ne yazarsak ölümü yazarız, ölümü ve zamanı.
Neden bilmem ölümü artık dikey okuyorum.
Siz de deneyin.
Değer bu.
Burada kesiyorum.
Duydum bir ot konuşuyor kendince.
Hem kuşların doğum gününde olacağım.
Gece beni bekliyor.
Yolu biliyoruz.

İlhan Berk

Düşünürken Buldum Kayayı

Düşünürken buldum kayayı.
Otlarla konuşmaktan geliyordum.
Ölü bir yaprak, adını unutmuş bir sokak,
sav dolu bir tümce, suçlu bir ırmak,
bir de partal bir kuş yürüyorduk.
Bir atlı karıncaydı yaşamak, onu yürüyorduk.
Bilirim sözcüklerin ulaştığı yere hiçbir şey erişemez.
İsa ile Karahisari’nin gömlekleri dikişsizdi.
Sözcükler bunu gördü.
(Ey görünmezlik! Elimden tut.
Gecede sözcüklerin ağırlığı daha bir artıyor.

Ve…
- Yazık, tümcemi tamamlayamayacağım.

Anlamdan hep kuşku duydum.
Evler odalardı, unuttum.
Dünya ki varlığının ayırdında değildir.
Trenler geçer yüzünden: Kendini varsayar.
Her şey, her şey konuşur evrende.
Evler, çocuklar, nehirler, coğrafya.
Nehirlerin vakti olmadığını okudum.
Coğrafya adına sevinmemiştir.
Anlam sıkıcıdır.
Günde üç kez aynada kendine bakar.
Yalnızlık saçar.
Anlamla ev yapılmaz.
Anladım ama yalnızlığım sürüyor.
Düşüncelerim yok benim.
Kaya bilir kaya olduğunu, ben bilmem.
Anladığımda yitirdim şiirimi.
O gün bugün bir akarsu gibi kocadım.

İlhan Berk

26 Haziran 2013

Ayna

Aynadaki ruhun canı acımasın ki sır hayata dönüşüyor
tendeki gövde ve senin kadar bir sevgili gelmedi ki yeryüzüne
ama aşk bunu nerden bilsin. Ben insansam ve bir daha inansam
ve şarkılarım hep yarım kalsa. Uzun uzun çalsa şu gitar ve benim
nar yüzlü sevgilimin üzüm gibi bakan üzgün gözleri ışıldasa
ve şair kalbimize fısıldasa: “Sevmek ne uzun bir kelime”
ve “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni”. Köhne bir kır
kahvesinde yüzün mavi bir gurbetse ve hayat ve ben bu yüzden
düşmüşsek klişe bir inceliğe, benim gönlüm ayna kadar derin
kırılabilir sana, ama ne çıkar ki bundan!

Işığın kenarına bırak beni
Ben senden gidemeyenim!

Engin Turgut

25 Haziran 2013

Gar ve Tren

Hangi garda bu kadar güzel bir şair vardır
Gardını almışsa kötülük, bizden uzak dursun
Evine geç dönen şiirler yazmaktan sıkılmadım
Ama yoruldum, beni efkârdan yağmur yapacaklar

Hangi aşkın içinde bu kadar güzel bir dem vardır
Tren kalkınca hatırlanıyor o sıcacık, üzgün anılar
Herkesin derdinden bir şiir çıkmıyor eyvah
Ama susuyorum beni şiirden şarkı yapacaklar

Valizin içinde saklanan solgun fotoğraflar vardır
Cumbalı evlerden kalan, rüyalardan arta kalan
Sahici kimse kalmış mıdır, garda bir başına yürüyen
Ama uykusuzum beni bir annenin kalbine bırakacaklar

Hangi düşlerin içinde bu kadar çok hayat vardır
Gar lokantasında Haydar vardır, bir kadeh rakıdır
Eskişehir ile Ankara arasındaki aşk bir başkadır
Ama korkuyorum beni bir tren sanacaklar

Tren kalkıyor, raydan çıkmış bir vagon nereye
Giderse oradadır şair, şairden başka uçan turna yoktur
Sahici bir kimse kalmış mıdır garda bir başına ağlayan
Bir gün beni şiirden resim yapıp duvara çakacaklar

Engin Turgut

Yazdı, Bitti!

Mutsuz, ipeksi, kırılgan bir şeydi, yaz!
Ruhumuzu nereye taşısak yazdan
kurtulamayacaktık. Şapkanın dalgın-
lığından başka neydi ki yaz! Omuz-
larımızdan sarkardı sarışın bir ince-
liğin boynumuzda açtığı rüya. Kaçır-
dığımız tanrının ıslığı yaza nı ayar-
lıydı kimbilir belki de yaz yorgunu
bir hayatın karnından yuvarlanan
çakıltaşlarıydık!...

Aşkın yüzümüzle buluşmasında daha
kederli ve daha yalnızdı yaz! Çünkü
hep yaz çocuğu bellediler bizi…Ve
bu yüzden yaz, ormanın gözünden
kaçtı. Yaz bunu da atlatır biliyorum,
yaz duygusu kimseden saklanmaz bu-
nu da biliyorum peki ama nerden geliyor
boşluğun o müthiş zarif tadı!

Yazın rüzgârı ardına kadar balkon. Bak
nasıl da sığınıyoruz kendine gecikmiş
bir aşkın oyuncak saatlerine…Cumbalı
ama tuhaf bir ev kokusuydu ve öpücük-
lerle eğitirdi ayrılığı yaz! Ve fazla hatıra-
dan boynu bükük birden yaşlanırdı ağaçlar…
Aşk ve yaz o ilk şaşkınlık! İkisi de
düşleriyle gelir ikisi de çabuk biterdi…

Engin Turgut

En Mutlu Gün, En Mutlu Saat

En mutlu – gün en mutlu saat
Kurumuş körelmiş yüreğimin bildiği,
En büyük umutları gücün ve gururun
Hissettiğim, geçip gitti.

Güç mü dedim? Evet öyle düşünmüştüm
Ama yazık! Çoktan yitip gitti hepsi
Gençliğimin hayalleri-
Ama boşver şimdi.

Ya gurur, ne yapacağım senle şimdi
Sakin ol ruhum!
Belki bir diğer baş devralır
Üzerime döktüğün zehri.

En mutlu gün – en mutlu saat
Gözlerimin gördüğü göreceği,
En parlak ışıltısı gücün ve gururun
Hissettiğim:
Ama o zaman çektiğim acıyla
Gücün ve gururun umudunu verselerdi,
Yaşamazdım o parlak saati tekrar

Çünkü onun kanatlarındaydı kara alaşım
Ve çırptıkça-bir öz dökülüyordu
Öldürmeye yeterli
Onu bilen bir ruhu.

Edgar Allan Poe