30 Kasım 2013

Solmuş Çiçekler

Nesi var sanki şu dehrin eleminden başka
Nesi var kahr u azâb ü siteminden başka

Yâri cânım diye pür-rahm ü vefâ sandığımın
Görmedim lûtfunu va’d-i kereminden başka

Rû-nümâ olmadı âyîne-i pür jeng-i hayât
Bana bahtım ile te’sîr-i gamından başka

Neşve-dâr olmadı gönlüm feleğin bezminde
Kalmadı çekmediğim câm-ı Ceminden başka

Dilberimle şu cihân bağını gördüm geçtim
Sevmedim bir çiçeği gonce feminden başka

Duymaz oldum bu tarab-gâh-ı emelde bir ses
Kırılan saz-ı dilin son negamından başka

Beni peyrevliğe teşvik iden olmaz Leylâ
O sühan-sâz-ı Nazîf’in kaleminden başka

Leylâ Hanım

Solan Gül

Ey gül neye böyle ser-nigûnsun
Kim attı seni bu reh-güzâre
Yaprakların öyle pâre pâre
Topraklar içinde rû-nümûnsun
Hüsnün görünür bana ziyâde
Soldukça o rengi dil-pezirin
Ağlar sanırım senin nazîrin
Hemşiren olan felek semâda
Sahninde nihân hazin bir âvaz
Ey gönlümü hun eden zevâlin
Evler gibi rengi rû-yi âlin
Nur-ı ezeliye doğru pervâz
Ayrılmış o zülf-i pür-zerinden
Bir nâdire-i şefak-izârın
Yahud ki nesim-i nev-baharın
Düşmüş bu yere güzel perinden

Abdülhak Mihrünnisa

Gazel

Sen vâr iken ey dost banâ yâar gerekmez
Cevrin çekeyim gayri vefâdâr gerekmez

Cevrin de vefâdır bana derdin de vefâdır
Bîmar dile bir dahi tîmar gerekmez

Cânâ bu cihan içre vefâdâr sanemler
Her kûşede gerçi nicesî vâr gerekmez

Kûyunda senin dâima uryan olayım tek
Cennete banâ hulle ü destâr gerekmez

Mest-i mey-i aşk ol, yürü âlemde ki Mihrî
Pes rind-i harâbât olana âr gerekmez

Mihrî Hatûn


Anarlar haşredek elbet şiirden zevk alan ahbâb

"Elbette Nedimaya gelirken susar ebcet
Bir lâle yeter başkaca tarihe ne hâcet."

Büyük Ahmet Nedim'in kârı öğretmek imiş her an
Şiir hem bilgi dünyasında üstün usta bir insan

Bir akşam ansızın bir çağrı ermiş "Gel" deyu haktan
Ne can kalmış ne canan ne yoldaş ancak tertemiz imân

Anarlar haşredek elbet şiirden zevk alan ahbâb
Ölüm tarihi olmuş Nedim'i şah'ı ceys'i enbiyâ yarâb.

(Şair Ahmed Nedim (1881-1730), İstanbul Karacaahmet mezarlığındaki kitabesinden)
Kaynak: Ölüm ve Mezar Şiirleri Antolojisi / M. Orhan Bayrak / Bilge Karınca Yay.)


Besbelli

Besbelli ölümüm sabahleyindir,
İlk ışık korkuyla girerken camdan.
Uzan başucumda, perdeyi indir,
Mum olduğu gibi kalsın akşamdan.

Sonra koş terlikle haber vermeye,
“Kiracım bu sabah can verdi” diye,
Üç beş kişi duysun ve belediye
Beni kaldırmaya gelsin odamdan.

Evden çıkar çıkmaz omuzdan tabut,
Sen de eller gibi adımı unut.
Kapımı bir kaç gün için açık tut,
Eşyam bakakalsn diye arkamdan.. 

Ahmet Kutsi Tecer

Ölüm Şarkısı

Ölmüşüm... Yanımda hiç kimseler yok;
Vücudum, soğumuş bir yataktadır,
Ruhum, karanlıkta kaybolan çocuk
Gibi başucunda ağlamaktadır.

Artık her şeylerim uzaklaşıyor,
Beni bırakıyor elbiselerim;
Ayağım başıtndan ayrı yaşıyor,
Alnımın terini duymuyor derim.

Kulağım sesleri duyarmış gibi,
Boşluğun içinde açılmış kalmış;
Arkasında hâlâ göz varmış gibi
Gördüğüm bir derin hayale dalmış.

Elimle yüzüme dokunabilsem
Besbelli yüzümü tanımaz elim;
Hangi yana, hangi yana çevrilsem
Eşyama, kendime sahip değilim.

Ah bakın! Bir çile iplik halinde
Boşluklara doğru süzülüyorum 
Dünyanın en tatlı geldiği günde 
Bu ben öbür benden süzülüyorum.

...

Rüzgar değmez oldu artık yüzüme,
Gün ışığı kapıma boş yere gelir;
Kötü bir düş gibi dolar gözüme,
Bu toprak bana dağ, size tepedir!

Toprak yukarda, gül, aşağıda yılan!
Elimde kelepçe, gözümde burgu!
Toprak, kemiğimden etimi soyan
Hırsız, kanlı katil, kefen soyucu!

Bütün uzuvlarım bana darılmış,
Kulağım unutmuş artık sesimi;
Hepsi ayrı ayrı hayale dalmış,
Bu omuz, bu ayak bu el benim mi?

Girdiğim çukurdan iki facia:
Burda karınca dev, insan noktadır;
Toprağın altında bir zaman daha,
Tırnaklar ve saçlar uzamaktadır!

Ölüler, ölüler, koşun imdada!
Ölüler, sizin en yoksulunuzum!
Ölüler, koşun ki öbür dünyada
Topraktan bir sema ile mahpusum!

Yağmur çisil çisil üstüme yağar.
Tabiat kardeşim yasıma ortak;
Şehrin üzerinde uçan bulutlar
Serviler ucunda sallanan bayrak!

...
Şimdi sonu gelmez maviliklerde
Yağmurlar ruhumu yıkamaktadır;
Tenimin ruhumdan koptuğu yerde
Bir gizli facia kanamaktadır.

Acımı duyamaz oldu kimseler
Bana bir tahammül ver "aklıselim";
İnsanlardan ayrı kaldığım yeter,
Yetişir onları göremediğim!

Yetişir yetişir yalnız yaşamak,
Kimselere görmeden heryeri görmek;
Yokluğu içimde her an taşımak,
Ziyayı işitmek, sesleri görmek...

Usandım buluttan,aydan,yıldızdan;
Elverir yürümek samanyolunda;
Usandım elinden ey dipsiz zaman,
Ey sema, ey sonu gelmiyen kıta!

Ağaçlar,özledim serin ve asil
Gölgeniz altında uyuklamayı;
Artık böyle her gün yakından değil,
Uzaktan görmeyi özledim ayı.

Ey dünya,cazibe kuvvetin nerde?
Artık beni kurtar semadan kurtar;
Sar beni sarmaşık, çek beni dere,
Bana elinizi verin ağaçlar!

Cevdet Kudret Solok

Dilek



Bir küçük, bir küçücük evim olsa;
İçinde bir küçük, bir küçücük halım olsa;
Bütün bunlar benim öz malım olsa.

Masam, mürekkebim, etajerim,
Penceresinde benim perdelerim,
Etajerinde kitaplarım olsa.

Bir ufak, bir minicik evim olsa;
İçinde bir kadın, beni parasız pulsuz seven bir kadın
Bu kadın karım olsa!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Bir küçük, bir küçücük evim bulunsun,
Bir ufacık halım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Etajerim, kitaplarım olsun,
Beni parasız pulsuz seven karım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

Cevdet Kudret Solok

Ahret

Bu garip dünyada ben yadırgadım yerimi...
Yıllardan sonra bir gün görüp çektiklerimi,
Tanrım, bir meleğine emredecek: "Yetişir!"

Gözlerimi o saat sessiz kapayacağım.
Beni bekleyedursun artık ılık yatağım,
Bütün yorgunluğumu alacak bir teneşir.

Bir yükü atmış gibi sırtımda bir hafiflik,
Oraya geçmek için aşacağım bir eşik.
Bir lâhza tutacağım bana uzanan eli.

Bir el gözlerimdeki perdeyi sıyıracak.
Onları bulacağım!.. Ve annem şaşıracak:
“Oğlum! Ne kadar da büyümüş ben görmiyeli."

Ziya Osman Saba

Uzanmak Gölgesine Solgun ve Dalgın

Uzanmak gölgesine, soluk ve dalgın,
güneşten kızgın bir bostan duvarının,
dinlemek böğürtlen dikenlerinin arasından
tarlakuşlarının şakımasını, hışırtısı yılanların.

Toprağın çatlağında, burçak otlarında ya da
izlemek kırmızı karınca dizilerini,
kâh dağılan, kâh toplaşıveren
başak kümeciklerinin üzerine.

Gözlemek dallar arasından, çırpınışını
denizin uzaklarda, pul pul,
yükselirken ağaçsız tepelerden
ağustos böceklerinin titreyen şarkısı.

Ve dolaşırken göz kamaştıran güneşte
hissetmek hüzünlü bir hayretle
nasıl da benzediğini, hayatın ve acılarının,
üstü cam kırıklarıyla kaplı
şu duvar boyunca yürümeye.

Eugenio Montale
Çeviri: Egemen Berköz

Basit Bir Yalnızlık da Yeterdi

Basit bir kareli defter de yeterdi
Samatya istasyonunu anlatmak için
akşamı beklerken
beklerken parçalanmış umutları
biraz önce yağmur yağmış o istasyon
hüzün dağıtırken
uzaktan bakanlara bile
kıyı yolundan geçenlere
ve yolculara ki hüznün kendisidir
biraz şairdir akşama doğru
anlayışla bakar istasyon şefi
hafif gülümseyerek
ve aldırmaz bile
ve birden gün geçer
aldırmaz
tirenlerle yolcularla yüklerle
biletlerle pasolarla geçer gün
ve Egemen Berköz evine döner
Kupkuru yüreği hüzünden
hatboyu kırık dökük ev içlerinden akşama doğru
bir gün bir kadın çamaşır asarken memelerini görmüştür
bir gün don fanile bir adamı sabah sabah pilav yerken
bir gün her gün çocuklar görmüştür kirli ve arsız
bir gün her gün insanlar biletler istasyon memurları
ve bir gün Egemen Berköz evine döner
Sabah midesi bozuk
öğlen fasulye kılçıklı
bir parti satranç oynamış
iki metin yazmış
Pavese’den birkaç sayfa okumuş
birkaç çıplak kadın resmi bakmış
pencerede birkaç dal ağaç
ve birkaç ondört onbeşinci kat uzaklarda
rüzgarda perde uçuşmuş durmuş
sonra aklında kaktüsleri
sonra Ben Shahn’nın ve Amerika’nın insanları
sonra Töbder’in ve Türkiye’nin insanları
sonra çantasında bir ufak yeni
sonra elinde bir küçük kavun
sonra içinde kıpırdanan bir şeyler
Egemen Berköz evine döner
Tirenden inip istasyondan çıkıp
istavritlere kolyozlara bir göz atıp
tırmanır Mütesellim yokuşunu
tırmanır Ünal apartmanının merdivenlerini
düşünür ta beşinci kat onaltı numaranın kapısına kadar
düşünür basit bir kareli defter de yeterdi
basit bir kareli defter de

Egemen Berköz



Semender

Ve Douve’sun işte sen şimdi son odasında yazın.
Bir semender duvarda kaçıp gitmede. O güzel
insan başı yaymada yaz ölümünü. “Yok
olmak isterim sende, dar yaşayış” diye haykırıyor Douve.
Boş şimşek dudaklarıma koş, içime işle!

“Bak bana, bak bana, koştum ben!”


Yanındayım senin, Douve, ısıtıyorum seni.
Aramızda yalnız bu çakıldan lamba var, bu
dinmiş biraz gölge, ellerimiz ki gölge
bekleyip durur. Şaşırmış semender, kalmışsın
kımıltısız.

Yaşamış olmakla ânını bilgiye dönüşen en yakın tenin.


Semender yeniden göründüğünde, güneş
Daha yeryüzünde pek alçaktaydı,
O parlayan gövdeyle bezenmişti yol taşlarıysa.

Daha yeni koparmıştı son
Bağlantıyı ki gölgede dokunulan yürektir o.

Yarattı yarası, o kayalar görünümü,
Bir ölüm vadisini kımıltısız bir gök altında.
Dönüp gene bütün camlara, yüzü
Işıdı yıllanmış ölüm ağaçlarıyla.

Yves Bonnefoy
Çeviri: S. Maden

Serenad

Sen benim derimden daha çok benimsin. Seni araken
İçimde damarlarımda, kanımda ışıkla örülmüş
Gizemli dokularımda sendin bulduğum. Sanki kandın sen
Taştın azıktın.
Bense dışında kaldım aklın, çılgınlığın, giysilerin
Eski bir karanlık ve ormanlar soyundan geliyorum.
Ama tıpkı bir kuyudaymış gibi iki büklüm
Kör bir adam gibi el yordamıyla
Yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda
Adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da
Vardır senin gülünün büyümesi evimde
İçimde büyümeyi sürdürüyorsun köklerin çok derinde

.....................

“Kim var orada, kim var orada”
diye sorarım sanki gecenin
Geç saatlerinde... birisi kapımı çalmış gibi
Bir de baktım ki boşluğun ortasında rüzgardan başka bir şey yok
Sulardan, ağaçlardan, gündüzleyin yaktığımız
Ateşlerden sönmeye yüz tutmuş
Sanki hiçbir şey yokmuş da
Var olan herşey oradaymış gibi...
Sanki yeryüzünün bütün toprakları kapımı tıklatıyormuş gibi
Adsız, yaşam gibi belirsiz
Filizlenen bitkiler ve çamur gibi bulanık
Gözlerimi kapar kapamaz uyanırsın canevimde
Ben toprağa uzanınca doğarsın uçuşan tozlar gibi
Yatağını aşındıran nehir
Birbirine dolanmış çıplak ağaç köklerini koruyarak büyürse
Sen de onlar gibi büyürsün bende
O nasıl karanlığıyla birlikteyse, sen de benimle birliktesin
İşte kan ya da buğday
toprak ya da ateş
yaşarız burada bir tek bitki gibi
Yapraklarının anlamını bilmeyen.

Pablo Neruda
Çeviren: Hilmi Yavuz

Demiryolu Mecâzı

Hepimiz aynı trende oturuyoruz

Ve seyahat ediyoruz zaman içinde rastgele

Dışarı bakıyoruz; yeterince gördük.
Hepimiz aynı trende gidiyoruz
Ve hiçkimse bilmiyor, ne kadar uzak?

Bir yolcu uyur; bir diğeri yakınır;
Üçüncusü çok konuşur.
İstasyonlar anons edilir
Yılların içinden hızla ilerleyen tren,
Ulaşmaz hiçbir zaman hedefine.

Yerleşiyoruz.Toparlanıyoruz.
Bir anlam veremiyoruz.
Acaba yarın nerde olacağız?
Biletçi bakıyor kapıdan içeri

Ve kendi kendine tebessüm ediyor boynunu eğip.


O da bilmiyor nereye gitmek istediğini
Susuyor ve dışarı çıkıyor.
Kulakları tırmalayan siren ötüyor!
Tren yavaşlıyor ve sessizce duruyor
Ölüler iniyorlar.

Çocuğun biri iniyor; Anne haykırıyor.
Sessiz duruyor ölüler,
Geçmişin peronunda.
Tren yoluna devam eder, zamanla akıp gider.
Ve kimse bilmez, neden?

Birinci sınıf hemen hemen boş.

Göbekli bey oturuyor gururlu
Kırmızı yumuşak koltuğunda ve ağır ağır soluyor.
O yalnız ve bunu çok hissediyor
Çoğunluk tahtada oturuyor.

Hepimiz aynı trende seyahat ediyoruz

Muhtemel gelecege doğru.
Dışarı bakıyoruz; yeterince gördük.
Hepimiz aynı trende oturuyoruz.

Ve çoğumuz yanlış vagonlarda


Erich Kästner
Çeviri: Cemil Serbest

Gölge

Zaman siler
uzaklaşan bir gemidir anılar

Fırtına deprem ve kasırga
hepsini aşar küçük kızlar

Sokaklar da bir evdir
belki de daha kardeş yabancılar

En doğrusunu
yürek söyler
babalar gidince
kendi gölgesini görür çocuklar

Sen ki asla bağışlamazdın
işlemediğimiz suçları bile
senin yazdığın kader defterine
uymadım
kendimi seçtim

-Yaşken eğdin
nasıl da nasıl da acıttın dallarımı-

Yine de korkuyorum
ölürsün diye bir gün
kırılmış, ufalanmış kızcığın
büyüyor ve yaşlanıyor babalar.


Neşe Yaşın


Yüksek Topuklar

"Hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti."

"Araba kullanmak için ehliyet alınıyor, doktorluk, avukatlık yapmak için diploma isteniyor, herhangi bir işyeri için ruhsat belgesi şart koşuluyor, berber falan olmak için kalfalık, ustalık belgesi gerekiyor da ana baba olabilmek için neden hiçbir yeterlilik belgesine gerek duyulmuyor?

Bu tür tartışmalarda çocuk sahibi olmanın tabiat gereğiyle açıklanmasına da bayılırım; günümüzde bu anlayışın herhangi bir geçerliliği kalmış gibi. Yüzyıllardır bütün dünyayı tabiata karşı giydirdikleri halde bir tek çocuk yapma konusundaki bu tabiyatçılık sinirime dokunuyor doğrusu. Beşinci sınıf kooperatif evleri yapacağız, balkonunda mangal çevirip geğireceğiz diye beş yüz yıllık ağaçları hart hart doğrarlarken tabiat akıllarına gelmez; kanalizasyon borularını su kaynaklarının tam ortasından geçirirken de tabiat hatırlanmaz. Cinsellik ve türevleri söz konusu olduğunda ise bir tabiatçılık bir tabiatçılık! Üstelik hiç kimse cinselliğini tabiatına göre yaşayamazken..."

"Erkekler yalnızca beraber olduklarında değil, ayrıldıklarında da eksiltiyorlardı kadınları..."

"Ne yazık ki, kadınlar arasında kurulan ittifakların çoğu, ancak başka kadınlar söz konusu olduğunda mümkündür."

"Kadınlar esir alındıkları yeri, korundukları yer sanırlar. Kadnlar için hem siper hem sığınaktır mutfak ve her zaman sıcak aile yuvasının içimizi ısıtan sembolü anlamına da gelmez; yaşayan ölüler halina gelmiş kimi kadınların morgudur aynı zamanda. Toprağa verilene kadar bekledikleri yerdir."

Bilirsiniz, bedenler sonra ölür."

"Bazı insanların her şeyleri gibi neşeleri de yorucudur."

"Bütün cevapları içinizden vermemekte yarar vardır. Sitemin hakkından en iyi daha baskın bir sitem gelir."

"Bir süredir kafama taktığım şeylerden biri de, iki soyadlı kadınlar. Allahım ne kadar çoklar! Yakında Çin Halk Cumhuriyeti nüfusu kadar edecekler. Ayrıca çifte soyadın söylenişinde hep bir 'yecüc mecüc' havası oluyor. (Ki, bu atalarımızın sahiden Ortaasya'dan geldiğinin ispatı olan bazı kadınlara çok yakışıyor) Hem babasının hem kocasının atasoyunu taşımadaki ısrarlarında, amaçlananın tersine feminist bir yan göremiyorum ben. Kadınlara soy kimliğini, hem koca hem baba soyadlarıyla veren erkek vurgusunu katmerlendirmekten başka... İkinci soyadını değiştirmedeki sıklıklarına bakılırsa, yolunda gitmeyen yalnızca adlarına eklenen ikinci soyadların sahipleri ve onlarla olan ilişkileri de değil. Bu kadar sık değişen ikinci soyadı, karşıymış gibi göründükleri evlilik kurumuna olan inançlarının da naçiz bir ifadesi olsa gerek... deneye deneye bir gün olacağını sanıyorlar zahir. Aynı yerde açılan dükkanlar, ne kadar tabela değiştirirse değiştirsin, bir türlü tutmazlar. Bana kalırsa, birçoğu ikiledikleri soyadlarıyla, bir yandan da, etrafa koca bulduklarının duyurusunu yapmaya çalışıyor aslında, ' Benimki çok üzülüyor onun soyadını kullanmıyorum diye,' diyerek koca üzüntüsü yatıştırıyor görünmenin altında, aslında ' Artık benim de bir sahibim var,' demenin, akılları sıra incelikli bir yolunu buluyorlar. Yani hem geleneksel oyunların nimetlerinden, hem modern zamanların her tür kazancından yararlanarak hiçbir müsameren eksik kalmamaya çalışıyorlar. Sıradan bir ikiyüzlülük değil bu; ne yazık ki, kadınlara özgü dişil bir ikiyüzlülük! Kadınlar, bahane bulmada erkeklere oranla çok daha incelikli ve ustadırlar. Üstelediğinizde, soyadları yüzünden, devlet dairelerinde, postanelerde ya da bankalarda yaşanan aksiliklerden, boşandıklarında soyadlarından ötürü yaşadıkları güçlüklerden, gündelik hayatta karşılaştıkları zorluklardan falan söz edeceklerdir, artık ne kadarını yerseniz!"

"Yorgunluk benim genel halim. Bana, 'Nasılsın?' diye soranlara, en sık verdiğim yanıtın 'Yorgunum,' demek olduğunu keşfettiğim günden beri, daha bilinçli olarak 'Yorgunum'. Şu memlekette yaşayıp da yorgun olmamak mümkün mü? Beden yorgunluğu dediğinden ne olacak, iki-üç dinlenmeyle geçer, ama ben aslında vatan yorgunuyum! Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum. Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtamaz beni sanırken, her seferinde yeniden şaşırmak yorgunuyum."

"Birçok kadın delirmemek için, kendini ev temizlemeye vurarak delirir."

"Her çocuk sahibi kadın, buna karşılık hayatının en az yarısını öder. Geri kalan yarısındansa artık ne çıkarsa!"

"Bilincin laneti, insanoğlunun uğradığı lanetler içinde en korkuncudur."

"Toplumsal hafıza, yalnızca başarmışların kaydını tutar. Kaybedenlerin hikayesi hiç saklanmaz. Oysa dünya tarihinin çok önemli bir bölümü kaybedenlerin hikayelerinde saklıdır."

"Yalnızsanız, zamanın ve ölümün fazlasıyla farkındasınız..."

"Kalabalıkların başıboş uğultusu, içinizdeki uğultuyu oyalar... İnsanı içinin sesini dinlemekten alıkoyan gürültüler, kimi zaman bir çeşir terapi yerine geçebilir."

"Bazı hayaller, boşa çıksalar bile, gücünü yaşanmışlıktan alan hatıralar kadar canlı ve şiddetli hatırlanabilirler."

"Şimdi her çeşit kötülüğün, zeka oyunu;her çeşit aşağılamanın ince alaycılık sanıldığı bir çağa geldik."

"Mutlaka her durumda vermem gereken bir karşılık bulunması zorunluluğunu hangi yaşlarda, nasıl edindim bilmiyorum. Hiçbir şeyi kesin sessizliklere, belirsizliklere, suskunluk anlarına, boşluğa emanet edememek, gerçek bir iç yükü... Oysa, dünyanın açıklamalarla kolaylaştığını kim söylemiş!"

"Yanıtları merak gidermede değil, yeni sorular üretmede kullanıyor, bütün çocuklar gibi. Her açıklama çabası, saniye sektirmeyen yeni bir soruya yol açıyor. Bir tek çocuk bile, dünyadaki bütün 5N'lerden nefret ettirebilir insanı. 'Ne, Neden, Nerede, Ne zaman, Nasıl?'Oysa, gerçek yanıt ne kadar güzel ve yalındır: 'Elinin körü!'"

"Kadın dediğin, başına gelenlerin üzüntüsüyle yetinmez, gelebilecek olan bela çeşitlerini de hayal ederek, derdini çoğaltır."

"Zamana derinliğini veren şey hüzündür."

"Bütün arkadaşlarım, tanıdıklarımla içimden konuşuyorum. Çünkü dışımdan konuşsam, diyeceğim şeyler hiç hoşlarına gitmeyecek. Hatta belki çoğuyla bir daha görüşemeyeceğim bile...Tanıdığım çiftlerin birçoğunda olduğu gibi, yemeğe çıkmak için, hep bir üçüncü kişiye gerek duyacak kadar birbirlerinden sıkılmışlardır ve yanılıp da gittiğinizde, daha ilk beş dakikada niye orada, o masada olduğunuzu anlayıverirsiniz. Birbirlerine anlatacak şeylerini tüketmiş, baş başa kalma arzularını yitirmişlerdir; böyle gecelerde, size, onların tükenmiş filmlerinde " yardımcı kadın oyuncu" rolü oynamak düşer... Yeni tanıştıklarında aralarına kimseyi istemeyen, hatta dünyayı görmeyen gözler, zamanla başka birilerinin varlığına gereksinim duymaya başlar. Çevrelerindeki herkes, yalnızca arkadaşları olmaktan çıkıp, evliliklerini ya da beraberliklerini kurtarma operasyonunun birer cansimidine dönüşür."

"Kadınların sahiplenme duygusu bunca güçlü olduğu halde, hayatta sahip olmak istemedikleri tek şey, 'yaş' galiba."

"Bir nihilistle hiçbir şey tartışılmaz. Tartışılsa da zevki olmaz."

"Neden, herkes kendi yaşam deneyiminde, şimdi ulaşmış olduğu yeri, insanlığın geldiği son nokta sanır?"

"Sürüden ayrılayım derken, sonuçta başka bir sürü yaratmaya yarayan her çeşit seri üretimden kendimce uzak durmaya çalışırım."

"Hatırlamak başka şeydir, hatıra sahibi olmak başka..."

"Güçlü kadınlar, erkekleri zayıf kadınlardan daha iyi severler. Sevmek güç gerektirir çünkü. Zayıfların sevmek için bahaneleri, güçlülerinse gerekçeleri vardır. Arkalarında durabilecekleri gerekçeleri. Bahanelerse çabuk değişir. Aşk, ihanet, sadakat ve benzerleri söz konusu olduğunda, kadınlar, zayıf mı, güçlü mü olduklarına bakmaksızın, kendilerini bütün kadınlarla bir tutarlar, oysa en başta zayıf kadınlarla güçlü kadınlar bir değildir."

"Aslında hiçbir anne oğlunun hayatında kendi yerini alacak birini istemez, ama öyle görünür. Birçok anne oğullarına eş olarak ancak kendilerinin "dublörü" olabilecek kızları beğenirler. Hayatlarının geri kalanını da "dublörlerinin" hata ve kusurlarını aramaya adarlar. İnsanın tepesini attıran bu kadınların önüne oğullarını atıp, " Hadi gel benim yerime sen oyna," diyesiniz gelir."

"Her insan, kendi olması karşılığında topluma bir bedel öder. Az ya da çok, ama mutlaka bir bedel. Kimse bedelsiz kendi olamaz. Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır."

"Uğruna neler kaybettiğinin hesabını yaparak hiçbir zaferin tadını çıkaramazsın. Bu yüzden nelerden vazgeçmiş olduğumu düşünmem bile! Kazandıklarıma bakarım."

"İnsanların acıları onlar çok konuştukları için uzun sürüyor."

"Çok gevezelik eden bir toplumduk belki, ama aslında hiç konuşmuyorduk. Sahiden konuşmuyorduk."

"Belli bir zenginliğin, refahın ve konforun içine doğmuş, zaten bunlarla büyümüş insanların gerçeklik duygusu ve gerçeklikle kurdukları ilişki biçimleriyle, paraya ve onun getirdiklerine sonradan sahip olmuş insanların gerçeklik duyguları da, gerçekleri de aynı değildir. Bu ikinci gruptakiler, kendilerini yeni gerçekliklerine ikna etmek için, çok daha fazla gösterişe, daha fazla tekrara, daha fazla vurguya gerek duyarlar. Görgüsüzlük denen şey, bu yüzden çok sahici bir şeydir. Yeni hayatlarına, sahiden zengin olduklarına inanmak için yaparlar bütün bunları; kendilerini her an uyanabilecekleri bir rüyanın güvensizliği içinde hissettiklerinden uykusu tedirgin zehirli bir mutluluk içinde yaşarlar."

"Herkesin namusu yakalanana kadar!"

"Eskiden insanlar banka soymak için yüzlerine bir mendil takar, ellerine bir silah alır, banka kapısına dayanırlardı; şimdi banka soymak için banka kurmak yetiyor."

"Kadınlar kandırılacaklarsa eğer, bunu bir erkeğin yapmasını isterler, bir kadının değil!"

"Geçmişe hüzünlenmek bile, safiyetini yitirip, bir trend oldu nicedir. "Nostalji modası" deniyor şimdilerde; zamanı "değer"lerle tartanların sahiden soylu bir iç sızısıyla andıkları geçmişle, günün modası gereği sığ bir mazi yardakçılığıyla üretilip tüketilen "nostalji" arasındaki derin fark ayırt edilemiyor. Her sümüklü sızlanış nostalji sanılıyor. Herkesin bir geçmişi vardır sanılıyor. Yazık ki, geçmiş bile herkesin değildir. Kimileri yalnızca hatırlar. Hatırlayanlar başkadır, mazisi olanlar başka. Mazi edinilir. Mazi de birçok şey gibi emek ister insandan. Hatırlamak sanıldığı kadar kolay değildir. Yaşıma göre yıllarımı ve hayatımı bunca ağırlaştıran şeyin, hatırlama gücüm olduğunu düşünüyorum."

"Kadınlar erkeklerden daha çabuk, daha derin küserler."

"Kadınlardan 'seri katil' çıkmadığı hep söylenir ya, düşünüyorum da, ben bunun ilk örneği olabilecek bir potansiyel taşıyorum aslında. Beni engelleyen şey, belki de bütün kadınları engelleyen şeyle aynıdır: Kadınların en önemli erdemlerinden biri olarak, birkaç adım sonrasına akıl erdirebilme yetisi. Kadınlar doğal stratejistlerdir. Şiddetin toplumsal silahları olmadığını bilirler. Fiziksel şiddet toplumsal gramerde erkeklere aittir. Onu kullanmaya kalkışıp görüldükleri, ortaya çıktıkları anda bu silahın kendilerine daha büyük zararlarla geri döneceğini bilirler. Bu yüzden hayallerini uygulamak yerine, yazmakla yetinirler. Polisiye yazarı kadınların çokluğu, hem bu potansiyele işaret eder, hem de onların bu potansiyelin taşıdığı tehlikelerin ne denli farkında olduklarını gösterir."

"Erkeklerle konuşmakmış!
O kadar konuşmayla, ben ne kadarını başarabildim ki?
İlişkinizin pürüzlü ve zor bir zamanında sevgiliniz olan erkeğe "gel konuşalım" demek aslında şu anlama gelir:
"Ben konuşacağım.Sen dinleyeceksin."
Erkeklerin konuştuğu görülmüş müdür?
Nitekim bana da her seferinde öyle olmuştur. Ben konuştuğumla kalmışımdır. Onun söyledikleri daha çok "kafam çok karışık", "tam olarak bilemiyorum", "biraz düşünmem lazım", "bana biraz zaman tanı", "bunu sonra konuşuruz" şeklindedir. Konuşma konusu futbol olmadığı sürece erkekleri konuşturmanın ne kadar imkansız olduğunu ben mi öğreteceğim size?
Duygularına, düşüncelerine ad aramaktan hoşlanan kadınlardır, erkekler değil. Erkekleri buna zorlamayın, siz kaybedersiniz. Hele erkeği iç yolculuklara davet eden tutum, davranış ve konuşmalara asla kalkışmayın, o yolculuklardan hiçbir erkeğin geri döndüğü görülmemiştir. Bu aynı zamanda sizin de ayrılık yolculuğunuz anlamına gelir. ki, şu erkek kıtlığında bunu isteyip istemediğinizi bir kere daha düşünün!
Kimi kadınlar, çeşitli durum değerlendirmelerini didiklemeye vardırarak adamları canından bezdirirler. Açık söylemek gerekirse, kadın-erkek ilişkileri konusunda uzman-bilirkişi sayılabilecek kadar deneyim ve bilgi sahibi değilim ama, gene de sınırlı deneyimlerimden öğrendiğim kadarıyla, erkeğin her davranışına, her duygusuna, attığı her adımına "sözlükte" bir karşılık aramaktan vazgeçin. Yorulduğunuzla kalırsınız.
Erkekler öyle oldukları için öyle davranırlar."

"Rüya sahibinin kendinden sakladıklarını başkalarına söylemede pervasızdır."

"Ayrılıkları ayrıntılar acıtır. Kadınları mahveden erkekler değil ayrıntılardır."

"Arkadaşlarım bana sık sık insanlar hakkında önyargılı olduğumu söyler. Ben de onlara 'Ben, o önyargı dediğiniz şeyleri kaç yılda kazandım, biliyor musunuz?' derim."

"Her kadın, kendisinin çok başka olduğuna ve diğer kadınlara benzemediğine inanır. Bunu nihayet bir erkeğin görmüş olması ve dile getirmesi hoşuna gider. 'Ben senin bildiğin kızlardan değilim' lafı durduk yere çıkmamıştır. Bunu söyleyen bütün kızlar aslında bildiğimiz kızlardır ve bilmediğimiz kızlardan olduklarını sanmamızı isterler. Bu yüzden ' Sen çok başkasın biliyor musun', sözü, bütün kadın kulaklarına hoş gelir.
Ancak, çeşitli olasılıkların çoğalttığı sorular ve durumlar barındıran sinsi bir tuzak çalışmaya başlar bu sözün içinde:
Bir: Sahiden 'çok başka' bir kadın olmadığınız halde, kendinizi öyle sanıyor, kendiniz hakkında yanılıyor olmayasanız? Bir erkeğin erken yaşta öğrendiği hazır kalıp tavlama cümlesidir bu. denemiş, işe yaradığını görmüştür. Böyle bakıldığında, ne siz başkasınızdır, ne de o. Sizi birbirinize yakınlaştıran da, bunun tersini sanmanın sıradanlığıdır aslında."

"Çocukluğum benim karanlığımdı. Bilinmez korkularımdı. Büyüyünce hallederim diyerek hayatımın rafına kaldırdığım ve bir daha indirmeyi göze alamadığım saklı yükümdü. Oysa, çocukluğumun gözlerinin, nice anıyı benden bile sakladığını yıllar sonra anladım. Hiç hatırlamadan hiç unutmamışım meğer. Utanmanın unutmak sanıldığı yıllarda insan kendi hatıralarıyla bile saklambaç oynayabiliyor."

"İnsanların büyük çoğunluğu kendindeki kötülüğe kördür; saklayamadığı durumlarda en fazla "huy" diye nitelendirmeyi yeğler."

"Geçtiğimiz yollarda kaybettiklerimizin bize en büyük kötülüğü, kendilerini tekrar tekrar hatırlatmalarıdır. Bir kere kaybetmekle kurtulamadığımız şeylerdir. Yoklukları hayatımızdaki varlıkları haline gelir. Hep, ama hep hatırlarız. Ne biçim kaybetmektir bu?"

"Bütün büyük aşklar gibi, birbirimizi terk ettikten çok sonra ayrılabildik."

"Sevdiklerimizin hayatına ya erkek girer ya da geç kalırız. Bütün aşk dramları da bundan doğar zaten. Bize de öyle oldu."

"Kadınlığın nasıl bir rekabet ve tehlike potansiyeli olduğunu, en çok beş yaşındaki kız çocukları hatırlatır insana. Henüz numaraları oturmamış, kartları kapatmayı öğrenmemişlerdir. Bir kadının içinin makinesini çalıştıran kablolar, bağlantılar ortadadır. Kadını bütün çıplaklığıyla görmek için en uygun yaştır o."

"Bilirsiniz, birbirine benzeyen insanların dost olması, sanıldığı kadar kolay değildir. Aşılması gereken bir dolu ince ve sinsi tuzak barındırır. Birbirlerine benzeyen insanların dostlukları da,düşmanlıkları da bu yüzden sağlam ve kalıcı olur. Hangisinin sağlam olmasını istediğinize karar vermek artık size kalmıştır."

"Ne yazık ki, başı dolu kadınlar, erkeğin omuzuna ağır gelir."

"Bazı geçmiş hesaplaşmaları, ince eleyip sıkı dokumaya gelmez. Hani fasulye, semizotu, ıspanak ayıklarken, başta tane tane iş görüp sonra doğru yerli yersiz kusur bulur, tutam tutam elemeye başlarsınız ya, bir yaştan sonra yapılan iç hesaplaşmaları da öyledir. Uğruna aylar harcadığınız ayrıntılarla nice zaman yitirdikten sonra, bir bakarsınız ki, hayatınızın önemli bölümlerini blok blok atlamaya başlamışsınız.
Galiba bana olan da buydu. Ayrıntılarla çokça zaman yitirmiştim, geri kalanıyla da baş etmekte zorlanıyordum.
İyimser insanların bardağın dolu tarafını, kötümser olanların boş tarafını görmesiyle ilgili o ünlü örnekten yola çıkarak, beni çoğu kez bardağın boş tarafını görmekle suçlarlar. Ben öyle biri olmadığımı düşünüyorum. Bana kalırsa, benim sorunum,bardağın yarısının dolu, yarısının boş olduğunu aynı anda görmek ve iyimserler için yeterince iyimser, kötümserler için yeterince kötümser olmamak. bu da her zaman olduğu gibi beni gene herkesin içinde yurtsuz kılıyor."

"Bir kere görmeye başlarsanız, artık hep görürsünüz."

"Zenginlerin zenginlikleriyle gösteriş yapmalarından ne kadar nefret ediyorsam, yoksulluklarıyla övünenlere de tahammülüm kalmamıştı. Taşıdığınız çeşitli ideolojilere göre, gösterişin nesnesi değişebilir ama, sonuçta gösteriş gösteriştir ve içeriği ne olursa olsun, gösterişe dönüşen her şey çirkindir."

Murathan Mungan / Yüksek Topuklar
Kaynak: http://erguvanlar.blogcu.com/

28 Kasım 2013

Cythere'ye Yolculuk

Kalbim bir kuş gibi, hür ve şen şatır
Uçuyordu kanatlar gergin; halatlar gergin
Ve gemi kayıyordu, ışık saçan güneşin
Sarhoş ettiği melek, sularda ağır ağır.

Bu kara, bu mahzun ada hangisi?
Bu Cythere, şarkıda yaşayan diyar;
İhtiyar çocuklara Eldorado ninnisi;
Halbuki zavallı bir toprak, dostlar!...

Tatlı sırlar adası ve kalp bayramlarının.
Tutmuş meşhur Venüs'ün güzel, mağrur hayali
Bir koku gibi, deniz ve göğünü, anlarsın.
Aşk, bahtsızlık doldurur ruhlara onun eli.

Yeşillikler, açılmış çiçeklerin ülkesi,
Yok sana kapılmamış tek millet, tek bir kimse.
Havanda öyle uçar dindar kalplerin sesi
Gül bahçesi üstünde koku nasıl yüzerse.

Veya bitmez ötüşü vahşi bir güvercinin...
-Cythere artık pek zayıf insanların toprağı;
Artık bir çakıl çölü, çığlıklar acı, derin.
Buna rağmen var bence bir tuhaf başkalığı.

Bu bir tapınak değil, bir orman gölgesinde,
Ki bir genç rahibenin, -çiçeklerle sevişmiş-,
Gittiği yer, vücudu sır alevinde pişmiş,
Rüzgarların varlığı eteğinin sesinde...

Fakat işte sahili tâ kökünden uçuran
Kuşlarla yelkenleri birbirine katan su!
Gördük ki üç ayaklı bir darağacıydı bu,
Siyah bir selvi gibi gökten apayrı duran.

Biraz önce asılmış genç avları üstüne
Çullanmış yiyorlardı çılgın yırtıcı kuşlar.
Kâfir gagalarını can evine sokmuşlar
Her kanlı noktasından, gözleri döne döne..

Gözleri iki delik, karın kısmı boşalmış,
Kalçaları üstüne akıyor barsakları.
Cellâtlar ağza kadar iğrenç zevklere dalmış.
İğrenç zevklere batmış gaga ve kursakları.

Ayakları altında, bin ağızlı bir sürü,
Burun havaya kalkık, fır fır dönüyorlardı.
En büyüğü ortada, çığrışıyorlar: "Yürü."
-Bir cellat yanında binbir yardımcı vardı.

Ey Cythere'in, çok güzel bir semanın çocuğu
Bütün bu acıları sesszice çekeceksin!
O hayasız tapınman sebebi işkencenin;
Mezardan mahrum eden, günahların soluğu.

Senin acın yazılı en duygulu yerime!
Görünce seni yavrum, o sarkık kol ve ellleri.
Yükseliyor bir kusma gibi tâ düşlerime
Eski acılarımın kabarık, uzun nehri.

Ey aziz hâtıralar şahı biçare şeytan!
Senin önünde duydum, panter ve kargaların
Kuvvet ve şiddetini, çene ve gagaların,
Didik didik edecek kadar bana can atan.

-Sema câzibedardı, deniz bir su, yekpare;
Fakat her şey kapkara ve kanlı benim için.
Bir hüzün sisi sarmış ne yazık ki çepçevre,
Kalın bir kefen gibi, etrafını kalbimin.

Senin adanda Venüs! buldum bir tek şey gerçek;
Gölgemin asıldığı hayalî bir sehpa, ah!
Tiksinmeden vücut ve kalbimi seyrederek
Kuvvet ve cesareti ver bana Rahim Allah!

Charles Baudelaire
Çeviren: Sezai Karakoç

Beşinci Mevsim

Aşk ülkesinde
Bir adam gerek, tüm boyutlarıyla demirden
Geçirmiş olmalı dört mevsimi
Ve yaşamalı beşinci mevsimde
Baharı görmüş olmalı
Ve yakıcı yaz güneşini
Tecrübe etmiş olmalı
Hazan vurmuş yaparaklara rüzgarın hücumunu
Ve kemik sızlatan kış soğuğunu
Yükseklerin karını süpürmüş olmalı
Ve tecrübe ve dert birikintisiyle
Beşinci mevsimde oturmalı
İmkansız ve mümkün bir mevsim
Bu mevsimde aşk
Bürünür bir başka renge
Aşk ülkesinde
Bir adam gerek, uyanık
Sabırlı
Fedai
Ki durmalı doruklarda
Ve aşk haykırışı sağır etmeli dünyanın kulağını
Ve aşk ülkesinde
Çadır kurmalı

Ferhad Abidini
Çeviren: Mehmet Kanar

Yabancılaşma

Ağaçlar yitirmişler artık ağaçlıklarını gözümde.
Dallara rüzgarda yelken açtıran yapraklar da tükenmekte.
Yemişler tatlı, ama sevgi yoksulu.
Bir susuzluğu bile gideremiyorlar.
Ne olacak şimdi?
Gözlerimin önünde kaçmakta orman,
kulaklarımdaki kuşlar sessizliğe gömülmüş,
kalmamış bana döşeklik edebilecek bir çayır.
Bıkmışım artık zamandan,
ve zamanın açlığı içimde.
Ne olacak şimdi?

Ateşler yanacak gece bastırdığında dağlarda.
Yoksa davranıp yine koşmalı mı oralara?

Yollar yitirmişler artık yolluklarını gözümde.

İngeborg Bachmann











27 Kasım 2013

Yalnızsın

Bir akşam ışıkların dağlara güldüğünü
Bir akşam bulutların seyre döküldüğünü

Görürsün hasretiyle sabah ezgilerinin
Bir akşam gözlerin ufka dalar pek derin

Kuşlar öter, uçuşur yeşil dallara konar
Umutlar yaprak yaprak alevlenirde yanar

Son mutluluk sesleri dökülür dudaklardan
İnsanlar gölge gibi çekilir sokaklardan

Rüzgar okşamaktayken anne gibi tenini
Gecenin kolları sessizce yakalar seni

Anlarsın gözlerinin dolup boşaldığını
Anlarsın yalnızlığı ve yalnız kaldığını...

Nurullah Genç

26 Kasım 2013

Ne Çok Enkaz

sizi bir yerlerden tanır gibiyim
galiba bodrum'daydı geçen yaz
t-shirt'leriniz vardı türkuvaz
pabuçlar 'all star american'
ne tutucuydunuz ne de bağnaz
sabah kahvaltısında beethoven chopin
akşamları hacı ârif incesaz
n e ç o k e n k a z

sizi bir yerlerden tanır gibiyim
sanırım bodrum'daydı geçen yaz
güngörmüş saçlarınız vardı beyaz
bakışlarınız alaycı ve delişmen
mavi yolculuklarda yıldız-poyraz
balık yemekten ve çok sevişmekten
gut'a yakalanmıştınız biraz
n e ç o k e n k a z

sizi bir yerlerden tanır gibiyim
her halde bodrum'daydı geçen yaz
daracık sokaklarınız vardı çıkmaz
viskiyi çok sever az içerdiniz
gün boyu meyhane café-bar caz
'yine de en büyük rakı' derdiniz
iki cami arasında beynamaz
n e ç o k e n k a z

sizi bir yerlerden tanır gibiyim
elbette bodrum'daydı geçen yaz
sözcükleriniz vardı ince mecaz
aşklarınızı şiirle yıkardınız
bir yığın kadın huysuz utanmaz
her biriyle ayrı yatardınız
bin türlü işve bin türlü naz
n e ç o k e n k a z

sizi bir yerlerden tanır gibiyim
mutlaka bodrum'daydı geçen yaz
dostlarınız vardı köylü ve kurnaz
bireysel konularda acımasız
ülke sorunlarında vurdumduymaz
batı'lı düşünür doğu'lu yaşardınız
azıcık hicazkâr her dem şehnaz
n e ç o k e n k a z 

Ahmet Necdet

Birikime İnanmak

Dalgayı haber veren yakamoz
kimin gözüne çarpar kıyıda?
Çiçeğe durduğunu kim ayırt eder
tepeden tırnağa giyinmeden ağaç?
Kimin dikkatini çeker küçücük bir bulut
güneşi kapatmadan önce?

Kemal Özer

Bana Bulaşmasın

Yağmur çiseliyor ya
bana bulaşmasın der gibi
çekinerek bakıyor penceredeki saksı

kente uzak, kırlara yabancı

Kemal Özer

Yan Yana İki Ülke Gibiyiz Seninle

Yan yana iki ülke gibiyiz seninle,
ayın önünden geçen bulut
önce seni karanlıkta bırakır sonra beni
senden bana eser, yerine göre,
yerine göre benden sana
şakaklarımızı serinleten rüzgâr.

İki kıyı gibiyiz karşılıklı,
hem ayırır bizi hem bağlar birbirimize
aramızda akan ırmak.
İki tarih sayfası gibiyiz art arda
birinde başlayan cümlenin sonu
ötekinde düğümlenir ancak.

Geldiği vakit hasat günleri
iki ayrı ağızda aynı anda
beliren bir gülümseme gibiyiz seninle
ve iki ter damlası gibiyiz alnında
elbirliği ile üretilip
kardeşçe bölüşülen bir dünyanın.

Kemal Özer

Seni Anmakla Artıyorum

korkak değilim umutsuz değilim bundan böyle
değiştirdim sana yaraşmayan günlerimi verdiklerinle

sana yaraşmayan ne varsa bir bir çıkarıp attım
yeller esiyor şimdi o büyük karanlığımın yerinde

geldin kutsal bildiklerimi yeniden tanımladın
ülkemi bir bakışta bağladın güzelliğine

en varılmaz yerlere vardırdın ellerimi
en gizli denizleri açtın gemilerime

sensin artık adı bir dönülmezliği çağıran
kelimeleri ölümsüz kılan şiire

Kemal Özer

Karanlıkta Geçen Gemiler

Bir deniz gecesinde unuttuğun şarkıyı
Kıyı kıyı topluyor hafızan
Masmavi göğün altında
Yıldız mahşeri
Dalga dalga açılan
Bulut bulut toplanan

Davut peygamberin olmalı
Şu duyduğun mezamir
Şu beyaz çıplak
Ölümü unutturan kadın
Aşkı bölüştüğümüz sofrada
Zeliha olmalı

Ben sevdiğim kitapları bitirdim
Her satırda seni görerek
Her yıldız bir şarkı söyledi
Her şarkıdan bir kalp ağrısı kaldı
Karanlıkta geçen gemiler gibi

Baki Süha Edipoğlu

Pars

Aydınlık bir ölüm arayıp durur
İçimde alevden pençeli bir pars
Gündüzün sesiyle göğsü kudurur.
Geceler onunçün kevserden bir tas
Durmadan arıyor yüreği üzgün,
Sesinden dağlara kaçan gazalı.
Durmadan rüzgârla koşuyor ölgün,
Gözleri dumanlı, kalbi yaralı.
Bir mavi kuş olur, düşer sulara,
İpekten kanadı okşar engini
kalbinden akşama açılan yara,
Geceyle yükselir, aşar bendini.
Boşluğu seyreder bakışı durgun
Ve uçar ruhunun çılgın azabı;
Dökülür kalbine mavi bir sükûn,
Durulur gözünün dönen girdabı…

Baki Süha Ediboğlu

23 Kasım 2013

Pablo Neruda’dan Çeviriler Yaparken

Biliyor musun Pablo,
bazen ağlıyorum şiirlerini çevirirken.
Ağlatıyorsun beni sonsuz imgelerinle.
O geniş şiir galaksinde
bir zerre gibi hissediyorum kendimi.
Yılmıyorum ama,
dolanıp duruyorum şiirlerinin çevresinde.

Şiir evreninin güneşisin sen Pablo.
Işığının dokunduğu her yer
dönüşür şiire.

Betimlediğin Amazon gibi
coşkunlaştırıyor yüreğimi bazen dizelerin.
En çok o haklı öfkeni anlıyorum senin.
Şiirlerinde gümbürdeyen talebini,
halk için, barış için, insan için...
Senin haklı öfken, bizim haklı öfkemizdir.
Anlıyorum ve anlatmaya çalışıyorum Pablo.

Sığınıyorum şiirlerine Pablo,
çocuğun sığındığı gibi babasına.
Biliyor musun Pablo,
babam yok benim. Babam sensin Pablo,
ve her gece uyumadan önce
ninni gibi şiirler söylüyorsun bana,
şiirlerinle dalıyorum uykuya.

Teşekkürler Pablo Baba.
Hamurumu şiirle yoğurduğun için.



İsmail Haydar Aksoy
21 Haziran 2006
Kopenhag – Danimarka.


22 Kasım 2013

Oyun

“Bu son olsun” diyor kumral olanı. Saçlarını bir kere daha (alışkanlık işte) önden avuçlayarak, bir
iyice gerip alnının derisini yineliyor. “Bu son olsun!”

“Ne yani” diyor esmer olan, “bundan böyle hiç mi oynamayacaksın?” Ses yok. Öbürü kendini oyuna
iyice kaptırmış gibi yaparak, inandırıcı olmadığını bile bile yanıtlamıyor esmeri. Şimdi her iki eliyle
oyun tahtasının köşelerini tutmuş. Gözleri taşlarda. Herhangi bir hesap yapmadan rasgele tarıyor
tahtanın yüzeyini. Ve işte unuttu saçlarını avuçlamayı, birden içinde oyunun. Önce at. Sonra piyon ve
fil. İyi bir oyuncunun yüzde yüz düşeceği bir tuzak bu. İyi bir oyuncunun, çünkü rastlantıya yer
vermez iyi oyuncu, kaçınılmazlıkla tanıştır. Hani sıradan bir oyuncu bu sırayı altüst edebilirdi. Atın
gerçek karşılığını oynamaz da, ilgisiz bir taş kımıldatırdı. Böylece önce at, sonra piyon ve fil tasarısının
sonu olurdu bu. Doğrusu sonuç değişmezdi ama bunun ne önemi var. Şu matematiksel kesinlikteki
şiiri darmadağın ettikten sonra. İşte bu yüzden sıradan oyuncularla oynamıyor Kumral. Matlar ya da
patlar ilgilendirmiyor onu. Yeni düzenler yakalamak tüm tutkusu.

- Konuşsana!
- Efendim.
- Ne demek “bu son olsun”
- Ha! Evet. Seninle bir ilgisi yok.
- Ne yani kendi kendine mi konuşuyorsun?
- Olamaz mı? Belki kafamda bir karşılığı vardır.
- Bilmem. Tuhafsın da. İstersen bırakalım.
- Neyi?
- Oyunu.
- Ha! Evet.

Kalkıyorlar.


İlhami Çiçek

Anılar

sonrasız bir sürgünü yaşar anılar
artık varolmayan evlerde
anılar ki genç ölümlerin artığı
her an anımsanmaya duyarlı
hep unutulmaya hazır
sorulsa yadsıyacaktır

anılar mı
yok ki benim anılarım
bir başkası yaşamış bu yerlerde

bu adam unutkan mı ne
kuşlar yüreğine işler aldırmaz
kuşlar ki bilirkişileri umudun
aşkın ve erincin simgeleri

adam yitiyor boşluktan

İlhami Çiçek

Otel Odası

Bir otel odasının karanlık köşesinde
Fırtınanın sesini andırıyor nefesim,
Kulağımda saatin hüzünlü tiktakları
Karşımda ise beni parçalayan bir resim!

Tavanın bakışları gözlerime takılmış
Beni tehdit ediyor zalim yalnızlığıyla
Çilekeş kitaplarım konuşmuyorlar artık
İçimde gizli bir ses hükmediyor ki “ağla”

Donuk bir çeşme gibi sâkin kırık sandalye
Sanki hasta bir nağme elimdeki defterim
Bin bir anıyla dolmuş boşalmış küçük dolap
Hayatından usanmış kirli elbiselerim…

Bunalmaktan çürümüş zeytin çekirdekleri
Kuru oduna dönmüş masamdaki ekmekler…
Ulu… Yüce Tanrıya her akşam söylediğim
Boğazımda birikmiş yarım kalmış dilekler…

Gene kederle yüklü örümcekli duvarlar
Her gün aynı ızdırap her gün aynı yaşantı
Gene geceye gebe çabuk biten sabahlar
Gene her şey kapkara, gene her şey kaskatı!..

İlhami Çiçek

İşaret Çocukları

Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan
Geçerdi babam
Başında yağmur halkaları

Anam yeşil hırkalar görürdü düşünde
Daha ilk güzelliğinde
Alnını iki dağın arasına germiş
Bir devin göğsüne benzer
Göğsünden dualar geçermiş

Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
Cami avlularına açılan
Havuz sularına kapılan çocuklar
Görmeden güneşin bütün renklerini
Götürmezlerdi dükkandaki babalarına
Ocaktan akan kaynar yemekleri
Neenelerinin koyduğu avuç taslarına

Başı ve yüreği şahbaz
Kaleleri ağırlayan kadınların
Süslerini kemerlerini
Başlarını ağırlaştıran
Ağır siyah şelale saçlarını
Tutunca gençleştirdi erkekler

Sonra insan o ki denizde
Küçük ve büyük nehirde
Bedeni ıslatan afsunlu suda
Önce niyet sonnra yıkanırdı

Zaman dert getirdi sulara
İçinde eski balıkların yattığı kayalar
Savaşan insanların elinde
İnce yontulup taşındı balta mızrak şeklinde

Anam kanları kuruyan
Kavga ayıran bir kargı elinde
Kara ocağın taşlarına
İşaret koydu çocuklarını
Belinde gezdiren babamın
Beyaz yazılarla kazandığı adları

Yüreği korkuyla kuvvetlendi babamın
Unutup genç gelen günleri
Zamanın sürerken çektiği günleri
Çetin bilmecelerle
Sürdü atını şehirlere

Yün ören at güden kadınlar
Ormanlara tepeden eğilen toprak evlerde
Küçük pencereli karanlık dar odalarda
Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin
Uzağa çekilip giden
Ayazda donan gülmeler içinde
Ormanlarda süt emziren anne
Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu

Hep kaçarmış şehirlerin
Demir dağlarına
Uyunca toprak beşiğimde
Sahipsiz kalan
Ellerimden kayan aydınlık günlerim

Cahit Zarifoğlu

Hesaplanmadan Öldü

1

Onlardı uzak yerler seçtiler
ve sayesiz ilahları
Kalın ovalar kuşları yaklaşan ağaçlar
ve taşlaşan boğulu kalan nağra
bir sarnıç kemeri eğrisinde
dünden bugüne seyirten
telaşşız sular seçti padişah buyurdu kervansaraylar
hudutta kraliçe ağızları serhatte yagız duşlar
ipe saldıran yığınlar çün osmanlı kanları
melekmeşen at yangınları
ülkeyi kol gezen projektör bakışlar
hayvanlar bile altında rahat uyuyan
ve elgizin göğsünde kışlık bahçeleri
ağırlaşan bir çiçekte
sultan sıcaklığına çarpıp
ummana sıçrayan çekirgeler
aşk donanmış bir havada
şahadet getiren sedir ağaçları gemilerin
el çırpan iskele ve sancakları
-Üzülmek fethedilmiştir kışladan haber
tevrattan sakıncalı sözler sakınmak gereken göz
gerek kanatılan gelinler
davulun orta yerinden bir baş soğan
katlayıp ince ağızlarında çingen
içlerin boşalan surlarına zurna

Toplanan şimdilik sürgüne eklenen
değerli çocuklar
arkalarında büyük rüzgarlı anne etekleri
ucuna takılan yaşmak çeşitleri
mavi çok renkli tülbentler
iri gözyaşı boncukları
içine kainatlar sıkışan
caminin yürek konmamış kayalıklarında
durmadan her lahza yeniden arınan
henüz bir böceklik yer açılan

elleri aynı kumaytan
içlerinde bir haremi tavşan
açık duran kapılarının arkasında
çocuklar baştan sona kadınlara düğmeli
bu bir an yüzümü hayvanlara dikip
çamurlu
-Ey babilin yorumaz artıkları

dışımda açıkça bir tazı koşuyor
ölümlerde yorulup
bir güle kapanan
gelincikte bekleşen

2

sonunda ak tavşan ölüme benzeyince
koşup bir ölümün önüne titremeler içinde
diz çöken adamlar beynime atıldılar
ağırlıkları safra taşları yanlarında
bellerine kancalı tırpanları

saçaktan akan buz parçaları
ona birazda ben katılacaktım
çünkü herhangibir hazırlık yapmışlardı
taş duvarın dibindeydik ölümünden
ses çıkmasın beni kapıyorlardı bedenleriyle
alnımı bana bıraksınlar
hiç yalnızlık korkutmayan alnımı

karnımdaki boşluklara
saçlarım uzasın kirlensin ellerim ayaklarıma
ama onların vakti yoktu onlar için
ve onlar için çocuk duvara kadar
gidip gelecekti salıncak ceviz dalında
ve komşunun ölüm çocukları
güçlükle göğüslerine tutunan nefesleri
Öldürmeye alışmaları karar kılışları
Toprağı karıştırıp şaşkınlıkla içlerine giriyorum onların
Ansızın bir kravat bazen bir kaç sene deniz
renkli horozlar ve karanlık doğan yarasa
sık sık anne tekrarı
ve kalbinde allah yazan çocuk
kızlar hızlanan gelinler
erkeklerde insan uğultuları
çocuklar ki mutlaka kutupta bırakılan
ve dönülen bayrak

Beni buruyorlar renklerin gidip gelişleriyle
içinde kanlı zincirler elden ele
yıldız süzerken kadınların karınlarında doğururken
dilleri terleri damaklarıyla ısırdıkları pamuklar
ağızdan ağıza
ve meydanlara
cılk çıkan yığılan çocuklar

bağıran balık
suyu zorlayan midye
üzerimizden akan gemi karınları
- Çocuk kanlarla sarsıldı
öğrenciliğim korkunç öğretmenlerim

sızı olduğum kızlar
onların şehvetime dokunup kalışları
anı
akıllı bir öğrencinin alayındayım
kanımı ve kamalarını arıyorlar
aceleyle elleriyle cepleriyle
bedenime kanımı yapışık olarak
ya da kumaşa emdirerek
akıtacak olan
ve bedenimi arayan korkumu
açıklıyorlar önüme

(korkumu ölümümle ağzıma kilitlemişim)

İnsanlar salıncak altlarında solur
-Güneş hep aynı artist çocuktu
Nilüfer ipi çok ince parmaklarıyla
dağlara göklere en yakın elmacık kemikleriyle tutmuş
yüzüme gülerek severek

3

Şimdi yağmur birikiyor kubbelerin içine
ak yürek baraj büyüyor
yarış su pirinç ve içinde canlı çevrilen insanın
çiçekle döşenen başı

Balıkçı tezgahları
Kayıkçı tezgahları
Ekmek tezgahları

yağmur alınlara doğruldu
secdeye durdu süslendi ölümle sözleşen
ateşli hastalar gibi

Cahit Zarifoğlu

Düş Gören Atın Şiiri

I
Dağ yürür bir yerinde
çıkar üstüne dağın
bu çelik çağında
ata iyi binin

Kalbinde bir gül bu atın
Ceyhan sızar gibi gözlerinden
düş gören at
bellidir gözlerinden

Ses yüklediler
varacağı üs Kudüs
titretir güney yeli
bir dal buğdayı

Alın bu atı denize atın
geçer denizden de
bakıyor özenle
sayfalarına kitabın

İnsan saçı yelesi
yürüyen bir fabrika
tüylerinde oyun
roman şiir

(Temmuz 1975)


II

Boynunda kan torbası
geçer balkonlardan
koşuşuruz pencerelere
şimdi başka balkonlarda

Sözleri uzun
kolay mı anlaşılması
düşer burnundan
bir kaç kurşun

Ayaklarında nal
kırmızı
şaraba batmış
silindir şapka

Yapışır kızlar
cidarlarına
duruyor bürolarda
her görevli atın üstünde

Lik lik gidiyor
ne yaman
serperek ardından
dizeleri

(Ağustos 1975)


III

Büyür yumak
gözlerim açıksa
uzayda ayaklarım
gülyağına bulandı

Az da olsa
duyarım
acısını
toprağın

Yapsanız daha
büyük bomba
sığar kalbime
gömersiniz ölülerinizi

Başımı sallarım
ya giderken
bir Kudüsteyim
bir İstanbul’da

Avrupa
şey gibi
eskir de
gülerim

Soluğum bekler
gece pastanede
düşünen
gerillayı

Bir gün konuşacağıma
tanık
tutuyorum
ayı

Sırtıma
alarak
Asyayı
Afrikayı


Nuri Pakdil

Resimde

çökük bir kapı
bir at kapaklanması resimde
sağnak da var - bir adam
sürekli ıslanıyor
gece

bir resim neyse odur
bir at
bir kere kapaklanmışsa
kapaklanmış bir attır o

İlhami Çiçek

Toprak

Evlerle aramız açılıyor 
Çünkü savaşlardan biridir evlerimizden kaçanlar 






Evler boyun boyuna gelmenin habercileri 
Çocukları çok yaşatan serçe ağartan damlar 
Göğün yanaklarından sarkan gündüzleri 
İndirirler saçaklarından akıtarak bahçelere 



Bahçeler ki evlerinde olanların 
Topraktan gelen ağaçlara 
Tutundukları ve gizli çekmeceler açtıkları 
Ve içine geleceğinden emin anılar 
Nur topu ceviz yaprakları 
İlk sevgili yaprakları 
İlk şiir sıcaklarını koydukları 



Bir hacim altın şeklinde 
Her an açılan Kitabın üstünde 
Işık ve ışıklardan camını giyinmiş 
Bal rengi bir lamba 



Beni doğuran peygambere yaslanmış 
Geçmiş canları sergilemiş göğsüne 
Hepsine hatimden bir mucize ayırmış 
Armağan salmış iç süslerine 



Babam canımı çökertiyor 
Hep aynı tarlanın önünde

Aynı topraktan kalkıp 
Türbesini yontuyor içime 





Oysa sessizce girerdim çiçeklerin içine 
Küçük kız gitti sancılandınız mı 
Evler ve dereler daha derine 



Güneşe kan durup dururken sıçradı 
Korsan deri değiştirdi 
Ben can değiştim toprağa basarken 
Ellerim yırtık saçlarımda 
Tatlı suları geçerken 
Denizde sallanırdı başları 
Korsan bir ev tutkununun içinde 
Evi zorlanan midyenin içinde 
Topraktan da ötede denizin kadersiz gecesinde 
Keçelenen 
Ve rastlantı basan çatısız yüzleri 



Evlerde tartılmış ve ağır bulunmuş 
Fırlatılmış ve geceyle karşılanmış toprak 
Geçti biçiminden 
Sen nerde şehirleri gezdiren nehir 
Gece bir an bulup çınar ağacından 
Güneşe dökülen 
Evlerin dışında gezdiren beni 



Yer yere abandı sırtıma bir ev yaslandı 
Ki sımsıkı el tutan kader tutan 
Ve sokaklar ki anneler şöleninde 
Bebelerce fıskiyeli etekler

Cahit Zarifoğlu

Sessiz

herşey eninde sonunda sessizdir
bir günün kırılganlığından
kalan ve tekrar tekrar kırılan
müteellim bir insan sesinin başlattığı
ağlamanın kırı
sessizdir

dalda
yalnız ve dağılmış bir elma
yalnız ve yapraklar örtmüyor onu
gelen akşama
geçen akşamın içlenmeleri dadanmış
bu kahır sessizdir

içinin çıngarlarından yonttuğun
asi bir atbaşı gibi rüyalarının ucunda
umudun
sessizdir

filistinde akşamüstleri
sessizlik bir file somun gibi


İlhami Çiçek

19 Kasım 2013

Sen Bensiz Orda

Kim anlatacak sana akşamları
dışarıda nasıl geçti günüm,
Cağaloğlu pazarında nasıl atlatılıyorum,
kimlere rastladım yolda, neler konuştum,
kim anlatacak sana?
Arada bir kim tutup sıkacak o minik pembe burnunu senin,
o bembeyaz çileli saçlarını kim okşayacak geceleri?
Kim şakalaşacak seninle sabah kahvaltısında,
seni kim ağlatacak şiir okurken?

Hele bir süre daha
bensiz baksın dursun
acı aydınlık yüzün
orda karanlıklara.

A. Kadir
(İbrahim Abdülkadir Meriçboyu)

17 Kasım 2013

Küçük

büyük cam kapı
yutuyor... yutuyor 
büyük insanları
kıyamete kadar aç.

küçücük işlerime dönüyorum ben 
oğlumun ateşi, yastıktaki leke 
tarhananın kokusu, yavru kediler 
gibi şeylere

size iyi günler! iyi günler size! 
sabah-ı şerifin hayrolsun ama 
diyorum kendime
her sabah güneş
yeniden yerinden 
çok şükür geldiğinde

hayrolsun hayr 
sakın bu sefer 
kelebekleri öldürme! 
bulabilirsen 
apartman eşiğinde 
bir çukurda kuyuda 
boşlukta kaybolmuş 
bir çıkrığın sesinde

vadinin tepesinden bakıyor büyük 
adamlar
vadinin tepesinden tıslıyor kapı 
kalıcıyıs bisss! çivini al da git
çak yüreğine

kanaviçem küçük
renklerim küçük
bir kelebek büyütüyorum ben, pervane

Fatma Şengil Süzer

Sensizliği Yitirdim

Birbirine benzemesin diye
En nadide cümleleri getirdim
Senden eksilmesin diye
Aşklarımı bitirdim.
Sensiz olmaz diye
Sensizliği yitirdim.

Beni arayanlar seni bulur
Hayat kaynağım, bengisu
Ufalanır geceler sen olur
Ufukta aşklar kurmuş pusu

Senin hatırına felekler
Ayak uçlarına basar geceleri
Gökyüzünde kelebekler
Senin için döker heceleri
Seni seviyoruz
Ben, yıldızlar ve niceleri..

Abdullah Kibritçi


günahlarına kefaret

İnsanın sevdiklerini uyurken seyretmekten, saçlarını öpmekten, açılmışsa şayet üstünü örtmekten mahrum olması, doğrusunu Allah bilir, günahlarına kefaret sayılsa yeridir.

İbrahim Paşalı

Kum

Pes edip bir es verip sussalar da
Konuşsam ben de biraz aşktan
Ah şu yanlış anlamak ve anlaşılmak
Neleri bitirir de başlatmaz
Tekrarı olmaz anıya dönüşenlerin

Çekip vursam kendi başınalığımı
Geceye mi sokağa mı dar odama mı çıksam
Ama bıraksalar da konuşsam
Ve sussalar her fırsatta dilini yutanlar
Bir kanıya varsam, kanasam

Ha oldu ha olacak ha bitti ha
Zahmet olmazsa nefes alabilir miyim
Ey hayat, ömrün ne kadar söyle
Söyle ki çizelim eşkâlini sitemle
Rasyonel bağırıyorum, melankoli yok

Geçen gece gördüğüm rüya her şeye gebe
Lükse yeltendim cipten indim Amerikan cipsi yedim
Kalori hesabı olmuyor doymamışlığın
Diyetimi ödüyorum mutlak kinimin
Yarılıyor göğsüm, yarılanıyor göğ

Bir hevesle başladı devam etti ve bitti
Sorsam kendime kırılan hayallerimi
Tek mi çift mi ineyim mi artık içime
Bir türlü çıkamadığım içimden
Neler atamadım da, kum yutkundum

Yağız Gönüler
http://yagizgonuler.blogspot.com/

Mezar Taşı

Bütün hoşçakallar,
Mezar taşlarında saklıdır.
Kazınmıştır ince ince,
Ama derin derin yazılmıştır.

Mezar taşları gibidir hayatım,
Mahcup, boynu bükük, sakin.
Bir ırmak gibi sessizdir adımlarım,
Bir fatihaya muhtaç gibidir lakin.

Yağız Gönüler

Mil Çekilmiş Sözler

I
taşların unutulan
yüzüyüm ben.
söz'ün
dil'in
ve zaman'ın...

bir kurban karnı gibi
sürüldüm,
söz'ün günahkâr kapısına.

II
beni atın...beni atın...
cüzamlı sularda yunsun
yılanların bakışıyla
yıkandığım yüz.

III
dağların
kilitlenmiş yüzüyle
mühürlendim,
resimlerin taşlarda unuttuğu dile.

yürüdüm
mühürsüz bir zamandı,
yollar uzun...

yürüdükçe unutulan mülk
konuştukça çöl'dük...

IV
bir fotoğrafı andıran
beni büyük bir hararetle ölüme
ve aşka dönüştüren... ah, zaman...
soğutuyorum,
hiç bilinmesin kalbimdeki
engereğin dili,
dokundukça her yanım
çürüyen zaman...

V
dilim ki bir engerekti... süründüm
yüzümdeki çiniye,
götürün beni
suların bölündüğü
o nârlı bahçeye...

VI
recmedildiği yerden çıktı ölüm.
dediler gidin... ve getirin...
güneşi battığı yerden çıkarın
azabın boğulduğu tandırda
yakın beni.

VII
kovuldum sonunda
bildiğim bütün dillerden
kabahatli bir çocuk gibi
sığındım
bütün o sahih sözlerin
kendini bir günaha yamayan
zikrinden.

VIII
bütün nişanlarımı
bırakıp geldim,
kendini koyultan bir hummayla.
bildiğim bütün sözlere rucü ettim.
meleklere
kitaba
ve aşka.
nişanlarımı
bırakıp
geldIim
bütün sana...

IX
yüzümü gömdüğüm eşyalar
ürüyor
kendimi ayırdığım yılkıda.

X
işareti yitirdim,
sığındığı her kapıdan
kovulan günahkârdım.
ruhumu kemiren
bir nefisle tutundum,
kapıldıkça
kendimi yetim bıraktığım
aşklara.

sonunda...
en sonunda...

XI
gittikçe her şeyin birbirine benzediği
gittikçe küle ve zamana dönüşen
gittikçe çürüyen bir tülle örtünen beni,
bu kutlu geceye vadeden yüz!
yetimim işte
kendi gövdemde de.

sığındığım vücud
göğsüme ilişen
akrebin mahmurluğu,
mâzlum ve cünup.

XII
yüzümü sürdüğüm
her kapı gibi
kapandım
beni büyük bir cezbeyle
yakan
aşkın ayakucuna.
oysa sırrımı verdim
kırıldığım veçocuk kaldığım
aşklara.

bendim o, ürperen bir sızıntıyla,
cebinde yılan işaretleriyle dolaşan.

Metin Kaygalak