28 Eylül 2014

Saçmalık

Boşuna,
kendi içimde dans ediyorum.
Kader bu,
başka bir şey değil.
Hayat daha çok
bir koyunun
parçalara ayrılmadan önceki
kısa ömrü.
Kader,
ateşte kızardığı
son andır.
duyduğum
ve elimde kalan tek şey
kelimeler.
Konuşmaya çalışmak
fakat sadece kelimelerin yankısı
geliyor bana.
Kupkuru bir dağım
hiçbir pınarım yok.
Sadece çılgınlık.

Boşuna,
hayat kupkuru bir çöl
benim içinde kaybolduğum.
Susuz bir hayvan gibi bağıran.
Hiç su yok.
Kendime olan inancımı kaybettim.
Hayal etmeyi bile bıraktım.
Boşlukta hiç rüya yok.

Çöldür bu,
ve ben ona mahkûm oldum....
Ölüm kapıyı çalarsa
bu mutlu bir son olur.
Fakat bu sürgünde
ölüm bile terk etti beni
sadece,
anlamsız,
saçmalıkta,
boşluk,
ağlayan, bağıran,
ölüm belki gelir de kurtarır beni.


Behruz Kia
neşideler / Şiirden Yayıncılık
Türkçeleştiren: Volkan Hacıoğlu

Aşk, Kalpte Birikir ve Taşlaşır.

Hem lodos var, hem dolunay.

Adonay elehenu adonay ehad!


Benim kalbimde lotos var.

Adonay elehenu adonay ehad!

Lotusu kim yalar?

Adonay elehenu adonay ehad!

Bu Dünyâda seni kim arar?

Lâ ilâhe illâllah . . .


Ben,
seni arıyorum.

Ner'desin?


Seyhan Erözçelik

İkinci Yada

Ey su! Yâ su! Taş ma, taş!
Aka dur gök ten, göz ler i m den,
çile m ne? Dağ ı na var dum,
ayna n ı gör düm. Ağaç tan
yürü düm,  san a bürün ü yor um. Sâk!

Ey su! Yâ su! Yağ dur  su!

Ak du i göz ler i m den, çile m var,
dayan a mı yor um, taş dun
iç i m den, ayna kırık. Ben ban a
bürün düm. Sâk! Ak ı ver göğ. Sâk! 

Yağ dur su!
Yağ dur su!

Sâk!




Seyhan Erözçelik

Rüyâ Gibi Her Hâtıra

Şimdi bur'da oturduğumda, gözlerimi kapıyorum,
Aklıma, Dünyânın en büyük taşı geliyor: Ayers.

Rüyâ, ne zaman gelecek? Aklıma mı, gelecek?

Rüyâmda, ner'deyim ben?

(Evde mi, Ana?)

Hâtıralar, rüyâdan rüyâya, taşınıyor.
Rüyâlarsa, insandan insana.

Ben, şimdi sendeyim.
Atıyorum yüreğinde.


Seyhan Erözçelik

Erken Öten Bir Garip Olarak Tırsî

Zûr-ı kürekle geçdi bütün birden âşinâ
Bu rûzgârda olmadı hiç yelken âşinâ

*

Şitâda Tırsîyâ irler gibi kapu dolaşmakdan
Olup bir külkedisi evde hayrân olmamuz yeğdür

*

Bir tulum peynir yapayum diyü çok sa'y eyledüm
Süd suluymuş Tırsîyâ yayıkda ayran oldı hep

*

Şitânun ortasına irmedi kömür bitdi
Soğuk edâlara bir dalya kardur bâ'is
Gelmedin bu kara kış kar ile yağmur yağdı 
Hânemün her tarafı akdı tavanum diyerek
Hen heva yağmurlı vü yollar çamur
Ördeğe döndüm ne siyâset bana


İbrahim Tırsî


Kaniçiciler Taşlaşabilir mi?

Bir meyhane buldum,
mezarın karşısında.
Beni ararsan,
ya or'dayım,
ya tam karşında.

Aşkım, aşkın cânım,
ben içerdim, or'da
ben aşkını.

İçerdim Dünyâmı, Anamı.

Taşın suyu yok.

Sıktım,

biliyorum.


Seyhan Erözçelik

KEŞKE,

her şey, olduğu gibi, kalsaydı.

Fal, açıldı.

Söz, bozuldu.


Yağmur taşı!
Yağmur taşı!
Yağmur taşı!


Taşı . . .
Taşı . . .
Taşı . . .



Seyhan Erözçelik

Rüzgârda Kayıp

Düşen yapraklar gibi
rüzgârla savruldum.
Ve
dans ettim meltemle.
Sessizlikte
yapraktan yaprağa savruldum
çimlerin yanına ekili
başaklarla dans ettim.
Kuşlar karnavallarına
davet ettiler beni.
Yollarda yürüdüm,
bulutlarla uçtum
ve düştüm
gelinciklerin yanı başına
mezarlıkta.


Behruz Kia
neşideler / şiirden yayıncılık
Türkçeleştiren : Volkan Hacıoğlu

Kırmızı Bahçe

Üzümler halen dallarda,
ulaşılamayacak kadar yüksekte.
Kaybettik
bahçedeki müziği.
Kendimizi arıyoruz fakat
bulamıyoruz ruhumuzu.
Güneş batmak üzere.
Gece ilk defa inecek.
Bütün sokak lambaları çalınmış.
Karanlıkta
bahçe gökyüzünden sarkan
bir ipte asılı.

Bulutsuz, karsız gökyüzü.
Bahçeye geri döndük.
Belki
sabah geri dönecek.
Hırsızlar sokak lambalarını geri getirdiler
gece bir daha asla gelmeyecek.
Kapı açıktı,
bahçeye girdik,
birer üzüm kopardık.
Ellerimiz kırmızı.
Gençliğimiz bahçeyi ebediyen terk etti.


Behruz Kia
Çeviri: Volkan Hacıoğlu

27 Eylül 2014

Umut ve Beklenti

Umutla beklenti arasında büyük fark var. İlk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. Yanılmışım. Beklenti bedene ait, umutsa ruha. Fark bu. İkisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor ama her birinin hayali farklı. Bir şey daha öğrendim. Bir vücudun beklentisi bir umut kadar uzun sürebilir. Seninkini bekleyen benim vücudumun mesela.

John Berger

Başka Bir Kıyı

Ayrılığın iki kıyısından
Birbirimizi çağırdık.
Ellerimiz ayrılıyor,
ruhlarımız,
derin bir bezginlik icinde.
Kuşlar, birbirini geçerek
dudaklarımızdan uçtu.
Kelimelerin, rüyalarıma
yağmur gibi yağdı.
Ufukta oturduğunu gördüm.


Behruz Kia

Soyunma Odası'nda,

çıplaktık ikimiz de...
Benini gördüm. Sendeki beni.
Sende beni gördün.
Yıllar sonra, birbirimizi gördüğümüzde,
birbirimizi gördük.
Ben, sendeki beni hatırladım hep.
Unutmadım.
Gözlerin, gözlerimden gitmedi.
Gözlerim, gözlerinden.



Seyhan Erözçelik

Eyyûb'un Gözyaşları, Tesbih Olabilir mi?

Yağdım Allah!
Yağdım Allah!

Kandım Allah!
Kandım Allah!

Çektim Allah!
Çektim Allah!

Yandım Allah! 
Sen benimsin, ben senin,

gördüm Allah!
Gördüm Allah!

Damladın, kördün, 
seni çektim Allah!

Çektim Allah! 
Çektim Allah!

Ağdım Allah!
Ağladım Allah!

Eyyûb'um, kaldım,
sende kaldım.

Kaldım Allah!
Kaldım Allah!


Seyhan Erözçelik


Yatılı = Şair

Kusa kusa, kusmamayı öğrendim.


Seyhan Erözcelik

Gethsemâne

Gercekte nasıl düşündüğümü öğreniyorum.

Adonay elehenu adonay ehad

Lâ ilâhe illallah


Süleyman ner'desin?

Beni niye yalnız bıraktın?

Kulağıma niye üfledin?

Baba, yalnız kaldım...

Beni bıraktıklarınla yalnız bıraktın.

Hayâldin aklımda gezdin.

Ben aklımda gezdim.

Var mısın, var mısın, var mısın...

Ya Râb!

Ben sana inanıyorum,
sen bana inanıyor musun?


Seyhan Erözçelik

Benim kalbimi kırdın,

Kalbim katıydı, yumuşadı.
Göz tuzludur.

Seyhan Erözçelik

26 Eylül 2014

Önsözler entelektüel itiraflardır

Önsözler entelektüel itiraflardır. Dürüst yazar metninin önsözünde kendi entelektüel konumunu açıkça ortaya koymalıdır. ancak ben bunu yapmadan önce, okuyucunun veya eleştirmenin bu çalışmayı değerlendirmesinde kolaylık sağlayacak genel bazı değerlendirme kriterleri vermeyi düşünüyorum. Çok sevdiğim bir yazar kitaplarla kadınlar, kadınlarla şehirler arasında analojiler kuruyordu: Kitaplar kadınlara, kadınlar şehirlere benzerler. Önemli olan satıraraları ve sokak aralarıdır; önemli olan şey, satır aralarında ve ara sokaklardadır. “Eğer bir kitabı okurken satır aralarından kulaklarınıza metafizik fısıltılar gelmiyorsa” der yazar, “bilin ki yazar ahmak bir yazardır.” kitaplar metafizik fısıltılarıyla kanatlanırlar. Tersi entelektüel sürüngenlik, dar ufukluluk ve muhteva yoksulluğudur.

Okuduğunuz bir metnin entelektüel değerini belirlemek mi istiyorsunuz; hemen yazarın kitabında kendi cehaletinin farkında olup olmadığına bir bakın. Eğer yazar metninde cehaleti konusunda açık veya zımni bir kısım ipuçları vermiyorsa, bilin ki o metin entelektüel değeri çok düşük bir metindir. Bir kitabın değerini belirlemek mi istiyorsunuz; okuyucu veya eleştirmen olarak, kitabın cehaletinizi suratınıza çarpıp çarpmadığına bakın. Eğer metni okurken, aşılması zor kendi cehalet duvarınıza çarparak sarsıntılar geçirmiyorsanız, bilin ki yazar ve metni pek okumaya değmez. Okuduğunuz metnin değerini belirlemek mi istiyorsunuz yazarın kitapta ele aldığı sorunları bütünüyle çözdüğünü ima edip etmediğine bakın. Eğer yazar ele aldığı sorunları bütünüyle çözdüğü imasında bulunuyorsa, bilin ki o metin entelektüel seviyesi düşük bir metindir.


Hüsamettin Arslan
Epistemik Cemaat



Biz,

unuturuz.


Seyhan Erözçelik
Yağmur Taşı / Simurg Kitapçılık / 2004

Davet

durma, kendini kendinden,
çöz eski bir tekne gibi…
kafa tasını bir yelken
olarak kullan ve de ki,
“düşüncelerim esiniz!”

yakındır o hain davet…
muradına ermek için,
hudut dışına firar et!
seslere ses vermek için,
de ki, “gelmiyor sesiniz!”

Halit Asım

25 Eylül 2014

Yabancı

Keder geri dondü,
keder burada
kapıyı çalıyor.
Her çalışta,
acı cildimden kemiklerime işliyor.
Sana bunu söylemiş miydim?
Keder bir yabancı olmasına rağmen,
her gece beni ziyaret ediyor.
Sanırım bazı seyler,
sana ders olacak.


Behruz Kia
Düşüncedeki Rüzgar / Şiirden Yay.
Çeviren Tülin Mertcan

23 Eylül 2014

Elveda Gülsarı

- Senin işlerin neden uz gitmiyor biliyor musun Tanabay? derdi. Çok tezcanlı, çok sabırsız oluşundan. Vallahi ondan! Aynı anda 'hem havadakini kapmak, hem yerdekini yalayıp yutmak' istiyorsun. Dünya çapındaki bir devrimin hemen gerçekleşmesini diliyorsun. Öyle bir çırpıda olmaz bu işler. Dünya devrimi şöyle dursun, sen bizim şu eski Aleksandrovka yokuşunu bile araba ile ve araba yolundan tırmanmaya tahammül edemiyorsun. Arabadan atlayıp iniyor ve arkanda seni kovalayan iri bir aç kurt varmış gibi başlıyorsun koşmaya. Ne yararı oluyor bu telâşın? Tepeye ilk varan sen olunca ödül mü veriyorlar? Yine orada oturup geriden gelenleri bekliyorsun. Şunu iyi bil dostum, dünya devrimini tek başına gerçekleştiremezsin, başkalarının da gelmesini, seninle beraber olmalarını beklemek zorundasın.

*

Tanabay atın gözlerinin içine bakınca üzüntüden yüzü sapsarı oldu. Hayvanın, yarı yumuk gözleri yuvalarına gömülmüş, feri sönmüş ve bomboştu. Issız kalmış bir evin pencereleri gibi olan o gözlerde Tanabay, hiçbir canlılık, bir hayat izi göremedi.

*

Tanabay, "Böyle olacağını bilsem hiç bugün yola çıkar mıydım?" diye hayıflandı. "Şimdi ne ileri gidebilirim ne de geri. Yolun ortasında kalakaldım. Atı iyice yorup bu hallere düşmesine sebep oldum."

*

- Şaştım kaldım doğrusu. Sen söylemesen onu asla tanıyamazdım.
- Bunda şaşılacak bir şey yok. Bizim durumumuz ondan farklı mı sanki? Zaman kimseyi kayırmaz, her canlı yaşlanır, her şey eskir.
- Ben de onu demek istiyorum zaten, dedi Tanabay'ın baybişesi dalgın dalgın başını sallayarak. Sonra alaylı bir gülümseme ile ekledi: Belki yine yorgaya binip gece seferlerine çıkmak istersin... İstediğini yap, benden sana izin!
- Amaan sen de, nelerden söz ediyorsun? diye elini sallayan Tanabay konuyu kapadı ve dışan çıktı. Ata ot vermek için samanlığa gitti. Karısının o olayları unuttuğunu sanıyordu, unutmamıştı demek.

*

Savaş bittikten, zafer kazanıldıktan sonra köyüne dönerken, Tanabay kendisi için asıl hayatın yeni yeni başladığını düşünüyordu. Gönlü hoş ve iyimserdi. Büyük istasyonlarda maksimkalan (asker getiren katar) bando-mızıka ve coşkun bir neşe ile karşılamışlardı. Evde hasretle bekleniyordu. Oğlu sekizine basmış ve okula başlamıştı. O güne kadar olup bitenlerin, çektiği sıkıntıların önemi yoktu artık. Onları unutacak, gerçek ve tatlı hayat asıl şimdi başlayacaktı. Dünyaya yeniden gelmiş gibiydi ve artık yalnız geleceği düşünüyordu: Çoluk-çocukla kaygısız bir hayat yaşamak için önce başlarını sokacak bir ev yapacaktı. Sonra bu yuvada herkesin mutlu olması için çalışacak, hep çalışacaktı. Bundan başka bir amacı yoktu. Bunun için savaşmamış mıydı? Kan ve ateş arasında canını dişine takmamış mıydı? Savaş bitmiş, zafer kazanılmış olduğuna göre, önünde hiçbir engel kalmamıştı.

*

Ama Tanabay öyle düşünmekte, geleceği toz pembe görmekte pek acele ettiğini şimdi çok iyi anlıyordu. Gelecek için daha yıllar yılı kan ter içinde kalıp fedakârlık etmesi, nice nice güçlüklere göğüs germesi gerekecekti.

*

İkisi başbaşa verip konuşmak, uzun uzun dertleşmek fırsatını hiç bulamadılar. İş üstüne iş biniyordu. Zaman akıp gitti. Bir daha da birbirlerini hiç göremez oldular.

*

- Evet, çok güzel taydır o, dedi ihtiyar. Sonra ensesini kaşıyarak ciddi bir tenbihte bulundu: "Ama dikkat et, dile düşürme, nazar değmesin! Kimselere bir şey söyleme. Güzel yorga güzel kız gibidir, elde etmek için peşine düşenler çok olur. Bilirsin, bir kız iyi bir ere düştüğü zaman daha da güzelleşir, gözleri yaldır yaldır parlar, gül gibi olur. Ama kötü birine düşerse solar gider, çöp gibi kalır. Baktıkça yüreğin sızlar. Atın iyisi de öyle olur. Bakmasını bilmezsen onu mahvedersin, olduğu yere düşüp kalır!
- Merak etme aksakal, ben de biraz anlarım bu işten. Çocuk değilim.
- İyi öyleyse. Adı 'GÜLSARI unutma.

*
Tanabay yürürken sarı yorga ile ilgili uzak geçmişi, olayları,arkadaşlarını bir bir hatırlıyordu: "Hepimiz böyleyiz işte, diye düşünüyordu, birbirimizden pek farkımız yok. Ancak ağır hastalandığımız ya da öldüğümüz zaman hatırlıyoruz birbirimizi. O yitirdiğimizin ne iyi, ne eşsiz bir insan olduğunu, ne büyük iyilikler yaptığını, ancak o son demde anlıyoruz. İşte Gülsarı da ağzı var, dili yok bir hayvan! Onu kim düşünüp hatırlayacak? Kimleri taşımadı sırtında kimleri gururlandırmadı? Ama yaşlanıp bu hale gelince herkes unuttu onu. Şu haline bak zavallının., ah o eski günler ah! Ne eşi bulunmaz bir yorga idi o!..."
Geçmişe uzanan günlerin anılarını bir bir aklına düşürmesine, Tanabay'ın kendisi de pek şaştı. O güne kadar hiç düşünmemişti bunları. Demek ki düşünmemek unutmak demek değilmiş. Aslında Tanabay unuttuğu için değil, istemediği için düşünmüyordu geçmişini. Düşünmemeye çalışırdı o acı veren geçmişi.

*

- Sağ ol. Atı bırakıp gidemem.
- Bu ölüyü mü? İtiver dereye gitsin.. İstersen yardım edelim sana?
- Hadi bas git! dedi Tanabay kaşlarını çatarak.
- Eh, sen bilirsin, dedi şoför alaylı alaylı gülerek. Sonra da marşa basıp yanındakine: Bunamış bu ihtiyar! diye mırıldandı. Kamyon hareket etti. Arkada lambalar kızıl bir ışıkla köprüyü aydınlattı. Kamyon geçerken eski köprü sarsılıp gıcırdadı.
- Ne diye aşağıladın o ihtiyarı, aynı şey senin başına gelse ne yapardın? dedi sürücünün yanındaki adam.
Sürücü, dönemeçte direksiyonu kırarak ve esneyerek cevap verdi:
" - Boş versene sen! Benim başıma gelmeyen kalmadı zaten. Yapması gerekeni söyledim ona. Anı gitmiş vahi kalmış o attan ne hayır gelir artık. Zaten at-araba eskiden kalmış. Bugün önemli olan makinedir, tekniktir. Her yerde teknoloji geçiyor artık. Savaşta da öyleydi. Onun gibi kartların damatların da zamanı geçti artık...
- Pek acımasızsın, hayvansın sen! dedi delikanlı
- Kapat çeneni! dedi sürücü.

*

Onu her görüşünde yüreği kafesinden çıkacakmış gibi heyecanlanır, neşesi yerine gelirdi. Gülsarı onun bu halini gözlerinden, sesinden, el hareketlerinden sezerdi. Kadınla karşılaşınca Tanabay:
- Yavaş ol bakalım Gülsarı, yavaş ol biraz! derdi. Kadın önde, onlar hemen arkasında giderlerdi. Bazan hiç konuşmaz, bazen de fısıltı halinde konuşurlardı. Böyle zamanlarda sahibinin sesi tatlılaşır, eli yumuşardı. Bu yüzden Gülsarı sahibinin rahatladığını sezerdi. Yine bu yüzden, yolda o kadına rastladıkları zaman sevinirdi.

*

Kadın imalı, dalgın bir cevap vermişti:
- Evet, Gülsarı beni seviyor...
- Ne yani? Başkaları sevmiyor mu demek istiyorsun?
- Öyle demek istemedim, biz unumuzu eledik, eleğimizi astık artık, ben yalnız senin adına üzülmek istemiyorum..
- Benim için üzülecek ne var ki?
- Çünkü sen başkasın, sonra çok üzülürsün.
- Peki sen?
- Kaybedecek neyim var ki? Ben bir dulum.. Cephede ölen bir askerin karısı. Ama sen...
- Ben de denetim komisyonunda üyeyim. İşte, şimdi seni denetliyorum, diye işi şakaya vurmak istemişti Tanabay.
- Ama çok sık denetler oldun. Dikkat et ha!
- Ne suçum var ki? Buradan geçiyordum, sen de geçiyordun, karşılaştık. O kadar. Ne var bunda?
- Bu benim her zamanki yolum, ama şimdi asıl yoluma sapıyorum. Konuşmaya vaktim yok, hadi hoşça kal.
- Bibican, dur, bekle biraz!
- Niçin durayım Tanabay? Neye yarar? Sen akıllı adamsın. Benim derdim zaten başımdan aşıyor.
- Beni ne sanıyorsun, düşmanın mı?
- Hayır, ama kendinin düşmanısın sen.
- Nedenmiş o? Nasıl böyle düşünürsün?
- Sen ne dersen de, öylesin.

*

Artık, kapkaranlık ve sessiz evde yatağına girdiği zaman, Bibican, Tanabay'la kendisinin birbirlerini sevemeyeceklerini düşünürdü: Tanabay evli barklı bir adamdı. Onun yaşında birine âşık olması doğru olmazdı. İyi bir insandı o, ama her şey zamanında olmalıydı. Üstelik Tanabay'ın iyi bir karısı vardı ve onu incitmemeleri gerekirdi... Kadın, kendisini ve Tanabay'ı işte bu gerçeklere inandırmaya çalışıyordu. Kadın böyle düşünürdü ama bu düşünceler Tanabay'ı umutsuzluğa, mutsuzluğa sokardı: "Kaderimiz böyleymiş, neylersin!" der, gözlerini çayın karşı yakasındaki sisli havaya çevirir ve yanık bir türkü tuttururdu. O zaman her şeyi unuturdu: Kolhozu, çoluk-çocuğu, dostu, düşmanı, geçmişi, geleceği, her şeyi...

*

Pencereye yaklaşıp hafifçe camı tıklattı.
- Kim o? dedi içerden bir ses.
- Benim Bibican, benim. Aç kapıyı.
İçeride bir ışık yandı ve cam hafifçe aydınlandı.
- Sen misin? Bu saate kadar neredeydin dedi, Bibican kapıyı açarak. Üzerinde yakası açık beyaz bir gece entarisi vardı. Kara saçları omuzuna dökülmüştü. Kadının kendi vücudunun kokusu ile o otun, karanfilin, kokusu geldi Gülsarı'nın burnuna.
- Affedersin Bibican, dedi Tanabay, kökpardan çok geç döndük. Çok bitkinim. Atım da çok yoruldu. Terini soğutmam gerek, biliyorsun yılkı çok uzakta.
Bibican bir şey söylemedi. Bibican'ın gözleri güldü, ay ışığı vurmuş dere dibindeki taşlar gibi parladı. Sarı yorga, kadının yanına gelip yelesini okşamasını istedi ama kadın gelmedi.
- Uff! Dışarısı çok soğuk! dedi titreyerek. Ne dikilip duruyorsun, madem ki geldin gir içeri, iyi yalan uyduruyorsun dedi ve güldü: Bir karar veremeyip at üstünde dolaşıp duracaksın sanmıştım.. Çocuk gibisin..
- Şimdi geliyorum, atı bağlayayım da.
- Şu tarafa, fırının yanına bağla.
Sahibinin elleri hiçbir zaman bu kadar titrememişti. Gemini ağzından alırken, kolanları çözerken, bu işi ilk kez yapıyormuş gibi eli kolu titriyordu. Kolanın birini çözmüş, öbürünü çözmeyi unutmuştu. Bibican'la birlikte içeri girdiler ve lamba söndü.

*

- Yolumu şaşırdım, diye mınldandı Tanabay.
Karısıyla böyle karşılaştılar. Birbirlerine tek söz etmediler.
Yalnız çocuk atlan getirmek için vadiye inince, karısı yumuşak sesle:
- Giyinmeye de mi vakit bulamadın? Talihin yokmuş! Çizmenle pantolununun ayağında olmasına şükür. Hiç utanmıyor musun? Artık genç de değilsin. Çocuklar boyuna yetişti! Sen ise...
Tanabay hiçbir şey demedi. Ne diyebilirdi ki?

*

Neden sonra başını kaldırdığı zaman, Gülsarı'yı götüren adamlar bayırı aşıp gözden kaybolmak üzereydiler. Tanabay dayanamadı. Yüksek sesle haykırarak peşlerinden koşmak için atını mahmuzladı. Ama aynı anda çadırdan çıkan Caydar ona doğru koştu:
- Dur! Sakın gitme! diye bağırdı.
Tanabay birden ürpertici bir kuşkuya kapıldı: Caydar, o karanlık gecelerdeki macerası için yorgadan öcünü alıyordu! Sert bir çekişle atın başını çevirdi, kırbaçlaya kırbaçlaya geri döndü. Çadır evin önüne gelince atlayıp indi. Sapsarı bir benizle ve koşarak kansının karşısına dikildi. Sert sert bakarak:
- Sen.. Sen niçin?.. Niçin ver dedin atı? diye sordu soluk soluğa.
- Pekâlâ, tamam. Önce kollarım indir bakalım! dedi Caydar her zamanki serinkanlılığı ile. Şimdi beni iyi dinle: Gülsarı senin kendi malın mı? Kendinin olan, sana özel olan neyin var? Bizde olan her şey kolhoza ait. Bizim halimiz, hayatımız böyle... Yorga da kolhozun. Kim yönetiyor bu kolhozu. Başkan.. Başkan ne derse o olur. İçindeki kuşkuyu anlamıyor muyum sanıyorsun! Ama boşuna. Onunla ilgisi yok. Yine yok. Yine de yeri gelmişken söyleyeyim: Beni bırakıp gitmek istiyorsan hiç durma! O benden çok daha iyi, daha genç, daha güzel. Daha da yararlı olursana. Ben de onun gibi dul kalabilirdim. Ama sen sağ-salim döndün. Nasıl da beklenmiştim ben bahtsız! Ne ettiğimi, ne yaptığımı söyleyecek değilim. Bunların hiç önemi yok artık. Yalnız şunu unutma: Üç çocuğun var. Onları ne yapacaksın? Onlara ne söyleyeceksin ve onlar ne diyecek? Ben onlara ne diyeceğim? Karar senin. Ne istersen onu yap...

*

Ah Tanabay! Tanabay! Hayat sana hiçbir şey öğretmemiş, pek saf kalmışsın. Gençliğinde nasılsan şimdi de öylesin. Bütün meseleleri kestirmeden bir çırpıda halletmek istiyorsun! Oysa zaman çok değişti. Artık nerede, ne söyleyeceğini, kimlerin önünde nasıl konuşacağını bilmen gerek. O zaman her şey iyi gider, başın derde girmez. Başkaları nasıl konuşursa sen de öyle konuşacaksın, onların havasına uyacak, ne yazılmışsa onu okuyacaksın. Yumuşak, okşayıcı konuşacaksın.

*

"Karanlık bir gece ve yolun ortasında kalmış iki can: Yaşlı bir adam ve yaşlı, bitik bir at. Çay kıyısında alev alev bir ateş yanıyordu. Tanabay oturduğu yerden sık sık kalkıyor, ölümle pençeleşen atın üzerindeki gocuğu ile onu sıkı sıkı sarıyordu. Bir daha kalktı ve gidip Gülsarı'nın başucunda oturdu. Hayatının bütün olayları gözünün önünden gelip geçiyor, gelip geçiyordu. Yıllar yılları çağrıştırıyor ve tıpkı taypalma yorganın düzenli adımlan gibi birbirine ekleniyordu... Çoban olup koyun sürüsünün başına geçtiği o yılda, o güz sonunda, gelir gelmez giden o baharda neler olmuştu?"

*

Ertesi sabah Tanabay çadır evinden çıkıp etrafa bakınca gözlerine inanamadı: Dorukları karla kaplanmış dağlar daha da yaklaşmış gibiydiler. Kar, ne de güzel yaraşıyordu görkemli" dağlara! Tanrı onları sanki o gece yaratmıştı. Doruklar bembeyaz, yamaçlar gölgeli, ama her şey elle çizilmiş gibi belirgin, karası kara, akı ak, tertemiz, pırıl pınl ve görkemli.
Karla kaplı dorukların yukarısında sınırsız bir mavilik uzanıyordu gökyüzüne doğru. Uzayıp giden o maviliklerin derinliklerinde, evrenin sonsuzluğu ve onun sırları vardı. Tanabay, o pırıl pırıl aydınlık ve tertemiz hava karşısında, baştan ayağa ürperdi, duygulandı, yüreğinde bir acı duydu. Gülsarı'ya binip geceleri evine gittiği Bibican'ı hatırladı. Ah şimdi yorga yanında olsa, ona binip türküler söyleyerek, sevinçten, mutluluktan uçarak, coşkular içinde, ansızın dağların doruklarına düşen kar gibi, o kadının karşısına çıkıverirdi...
Ama bu bir hayaldi artık... İnsan ömrünün yansı böyle hayallerle, düşlerle geçiyordu işte. Belki bu ormanlar, bu güzel hayaller yüzünden hayat bu kadar tatlıydı. Tanabay, dağlara ve gökyüzüne bakarken, insanların hepsinin birden talihli, mutlu olamayacağını düşündü. Herkesin kaderi ayrıydı. Karşısında uludağlar vardı: Bir yanı pırıl pırıl, aydınlık bir yanı gölgeli. Aydınlık ve gölge nasıl yanyana ise, insanın kaderi de öyle, mutluluk ve acıyı beraber getiriyordu: Bir yanda kıvanç, bir yanda kaygı. Hayat dediğin böyleydi işte... "Artık Bibican beni beklemiyordur.. Bunu biliyorum, ama kimbilir, dağlara kar yağdığını görünce belki beni düşünmüştür..." 

İnsan yaşlanır, ama gönlü yaşlanmak istemez. İşte öyle, arada sırada, bir silkinir, birden doğrulup koşmak ister.

*

Köyün kıyısındaki o eve, o avluya şöyle bir baktı: Yorgasına binip gittiği, nice nice geceler geçirdiği o eve.. Yüreği, içinde bir şeyler kopmuş gibi sızladı.Şimdi Tanabay o kadından da, o yorgadan da ayrılıyordu. Her şey geçmişte kalmıştı. Baharda gelen, sonra gökte sıra sıra dizilip uzaklara giden, gözden kaybolan yaban kazları gibi uçup gidiyorlardı onun için iç dünyasında...

*

Caydar yokken ocaktaki ateş bile alevsiz, korsuz, bir yetim gibi kalıyordu. Ertesi gün anaları dönüp gelince nasıl sevindiler, nasıl! İkisi iki taraftan analarının boynuna sarılmış, bırakmıyorlardı. Zor ayrıldılar annelerinin boynundan. Babaları baba idi, ama analarının yerini tutamazdı..

*

Ne diyebilirdim ki oğul, burada herkesi susturamam. Yalnız şunu söyleyebilirim: Ben suçlu değilim. Ona el kaldırmış, hakaret etmiş olsam da suçlu değilim. Ama bunu açıklayamıyorum. İşte böyle evlat.
*

Tanabay ona bakmadan:
- Ne istiyorsun? Sen kendi yoluna git!
- Seninle konuşmak istiyorum. Bana sırt çevirme Tanabay. Biraz bana bak. İki eski dost, iki komünist olarak konuşalım, diye söze başlamıştı ki dilini ısınp susmak zorunda kaldı. Tanabay sert bir şekilde sözünü kesmişti çünkü:
- Ben senin dostun değilim, bilmek istiyorsan, komünist de değilim artık. Hiç değilim! Sen de uzun süredir komünist olmaktan çıktın. Sadece kendini öyle gösteriyorsun..
- Bunu söyleyemezsin! dedi Çora üzüntüyle.
- Elbette söylerim. Ben dobra dobra söylerim, ölçüp biçip konuşmasını öğrenemedim daha. Nerede, nasıl konuşulacağını, ne söyleneceğini öğrenemedim. Burada yolumuz ayrılıyor, ben sapıyorum...

*

Tanabay hiçbir şey söylemedi. Atlı uzaklaştıktan sonra karısına çıkıştı:
- Benim adıma nasıl cevap verirsin! Gidip gitmeyeceğime ancak ben karar verebilirim. Gitmeyeceğim dedim, gitmeyeceğim!

*

- Hadi giyin, dedi.
- Boş yere ısrar etme, gitmeyeceğim.
- Hadi vakit kaybetme. Sonra ömür boyu içinde ukde kalsın mı istiyorsun?
- Niye ukde kalacakmış? Korkma ölmez. Bir süre yatar yüıe kalkar. Bu ilk değil ki..
Bak Tanabay, bugüne kadar senden benim için bir şey yapmanı hiç istemedim. Şimdi istiyorum. Acını, gücenmişliğini bana bırak. Git oraya! İnsanlığını unutma... Sonra el ne der?
- Hayır! dedi Tanabay başını inatla sallayarak. Benim için hiçbir şeyin önemi yok artık. Sen hep insanlığı, saygıyı, iyiliği düşünürsün. El ne dermiş? Ne derse desin! Umurumda değil.

*

Tanabay ata eyer vururken yaptıklarından, bu inadından utanmaya başladı. "Bir hayvandan farkım yok benim. Öfke aklımı başımdan aldı. Üzüntümü, duygularımı böylesine açığa vurmam niye? Nelere uğradığımı, ne kadar acı çektiğimi herkes görüp anlasın diye mi? Karımı da çok üzdüm, onun ne suçu var? Beceriksiz, işe yaramaz adamın biriyim ben. Hayvanım hayvan!.."
Biraz durdu. Sözünü geri almak da zoruna gidiyordu. Süsmek için başını eğen bir boğa gibi, kaşlarını çatarak Caydar'ın yanına geldi.
- Atı eyerledin mi? dedi Caydar.
- Evet.
- Öyleyse hemen giyin! diye muşambasını uzattı. Tanabay hiç sesini çıkarmadan giyinmeye başladı. İlk adımı yine karısı attığı için memnundu. Yine de bir onur meselesi yaparak:
- Sabah erken yola çıksam olmaz mı? dedi.
- Olmaz, hemen şimdi gitmelisin, yoksa iş işten geçmiş olur.

*

"Olamaz! Nasıl olur, olamaz!" diyordu. Pekâlâ mümkün olan olaydan sanki kendisi sorumluymuş gibi, yüreği burkuldu, parça parça oldu. Biricik dostu Çora, dönüşü olmayan yolculuğuna çıkarken, son sözünü söylemek, helalleşmek için onu çağırmış, oysa kendisi inatla bu çağrıyı reddetmişti. Ne büyük aptallık, ne bağışlanmaz bir davranıştı bu! Bir kara yüzlü olmuştu. Caydar niye yüzüne tükürmemişti onun! Ona ne deseler, ne kadar hakaret etseler azdı. Ölüm döşeğine yatmış bir adamın son dileğini yerine getirmemek bağışlanır bir suç muydu? Bu dileği yerine getirmemek şerefsizlik değil de neydi?

*

- Artık senin baban yok! Benim Çora'm yok! Bağışla, bağışla beni Çora diye bozladı Tanabay. Birileri gelip onları ayırdı. Sonra Tanabay kalabalığın arasına girdi. Herkesi yakından görüyordu şimdi ve o sırada, onu, Bibican'ı da gördü. Bibican Tanabay'a gözlerini dikti. Gözyaşları iri iri damlalar halinde akıyordu. Tanabay, öncekinden de büyük hıçkırıklarla sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Şimdiki ağlayışı, ömür boyu yitirdiği her şey içindi: Artık hiç göremeyeceği Çora için, işlediği suçlar için, karşısında duran Bibican için, kader ikisini ayırdığı için, o müthiş fırtınalı gece için, Bibican'ın yarsız ve yalnız kalması, birmutlu ve aydınlık gün görmeden yaşlanıp gitmesi içindi... Karalara bürünmüş Gülsarı için, çektiği bunca sıkıntı için ve eziyetler için, dile getiremeyip içine attığı her şey için ağlıyordu. Neler neler içinde o gözyaşları...
- Bağışla beni Çora! Bağışla beni! diyordu durmadan. Yalnız Çora'dan değil, bu çığlıklarıyla Bibican'dan da bağışlanmasını diler gibiydi.
Tanabay, "Bibican yanıma gelse, gözyaşlarımı kendi eliyle silse, beni avutsa.." diye düşünüyordu bir yandan. Ama Bibican gelmedi. Gelmedi ama, o da kendisi gibi ağlıyordu...
Tanabay'ı yatıştırmaya çalışanlar başkaları oldu:
- Sabır Tanabay, sabır.. Kendini topla artık. Göl kadar gözyaşı dökmek Çora'yı geri getirmez, topla kendini., dediler.
Bu sözler onu avutamıyor, acısını daha da arttırıyordu. Sarsılıyor, sarsılıyor, gözyaşlarını dindiremiyordu.

Çora'nın cenaze namazı ikindide kılındı ve onu toprağa verdiler. Gökyüzünde donakalmış gibi hareketsiz duran bulutların arasından, güneşli, belli belirsiz, beyaz bir top gibi görünüyordu. Yumuşak kar taneleri hâlâ uçuşuyordu havada. Çora'yı dönüşsüz yolculuğuna çıkaran cenaze alayı, çağıltısız kara bir çay gibi akıyordu. Cenaze alayının önünde, yan kapaklan indirilmiş bir kamyon, beyaz keçeden kefene sarılmış Çora'nın cenazesini taşıyordu. Aynı kamyonda, Çora'nın yanında, karısı, çocukları ve yakın akrabaları oturuyordu. Kamyonun hemen ardında iki kişi yürüyordu. Geriye kalanların hepsi atlıydılar. Yaya yürüyenlerden biri Çora'nın oğlu Samansur, ikincisi Tanabay idi. Tanabay, sahipsiz, eyersiz, binicisiz, karalara bürünmüş Gülsarı'yı götürüyordu yedeğinde. Köyün dışındaki yol, yumuşak, bembeyaz karla kaplıydı. Atların toynakları altında ezilen bu yol genişliyor, kara bir şerit gibi görünüyordu. Cenaze alayı, sanki, Çora'nın son seferi için açıyorlardı o yolu. Yol, tepe üzerindeki mezarlığa kadar uzandı. Ve orada, Çora'nın yolu bitmiş oldu.

*

Tanabay Çora'nın sesini duyar gibi oldu ve irkildi. Çocuk babasının gençliğine çok benziyordu. Tanabay bunu o anda farketti, ama Samansur babasının delikanlılık çağını bilmiyor, Tanabay biliyordu. Tıpkısı, tıpkısıydı babasının. Boşuna dememişler "Babalar ölür, ama oğullar onu yaşatırlar" diye. Çora'yı bilenler ve ananlar var oldukça Çora ölmez!

*

Atın başlığını omuzuna almış, düzü-yokuşu aşarak yürüyordu. Gözlerinden akan yaşlar, yüzünü, sakalım ıpıslak etmişti. Gözünü, yüzünü silmiyordu. Bunlar, doğuştan tulpar, doğuştan taypalma Gülsarı için dökülen yaşlardı. Yaşlı gözlerle, yeni sabaha, tek başına dağların eteklerine doğru uçan yabankazına, uzun uzun baktı. Gözyaşlan daha çok akmaya başladı. Yabankazı yolunu şaşırmış, sürüden ayrılmıştı. Arkadaşlarına yetişmek için acele ediyordu.
- Uç yabankazı uç! Kanatların yorulmadan arkadaşlarına yetiş! diye derin bir iç çekti. Sonra:
- Elveda Gülsarı! Elveda! dedi.


Cengiz Aytmatov / Elveda Gülsarı

21 yıl sonra dostumla tekrar buluşup uzun uzun hasbihal ettik. Bunca zaman sonra sebeb-i ziyaretimi sordu. O gün söylediklerinden not ettiklerimi ona okudum. Gülümseyerek: "Değişen birşey yok evlat. Farzet ki bugün ilk defa karşılaştık. Sen yine aynı sözlerimin altını çizersin. Babanın sana dediklerini hatırla; "seninde kaderin benim gibi olacak." Hepimizin kaderi aynı, sadece yaşadığımız yerler farklı." Dünyada olmak bunu gerektiriyor sanırım." dedi.
Yanında o kadar çok kaldım ki, bir an gitmeyeceğimi düşündüğünü sandım. Onu o yokuşun başında bırakıp döndüm.

Elveda Tanabay.

20 Eylül 2014

Baba

Çocuklar acıdan ölmez
annesizlikten ölür.
ay 
denizin sessizliğinden

Ölümün sesi evden yayılır dünyaya
yaz bahçelerine kar yağar
koparılır annesinden çocuk
dalından koparılır gibi nar.

Rüzgârını yitirmiş dağ gibi
taşır kucağında tabutu baba

Baba 
gülen bir çiçeğe bakarken
kırların kundağına gömülür 
çocuk


Mustafa Ruhi Şirin


Ağlamalar

gördüm babaların ağlamasını
dalları düğüm düğüm
gövdesi kahve falı
              bir zeytin ağacını köklemek var ya
sökmek var ya sarp yamaçtan ardıcı
kazma vurmak var ya beş yüz yıllık meşeye
              acısını duymak var ya kopmanın
babaların ağlaması işte o
babaların ağlaması öyle zor


gördüm babaların ağlamasını
anaların ağlaması bir başka
anaların ağlaması bir ayrı
              anaların ağlaması bir beter
dövülen döş
yolunan saç
kan damlayan bir çığlık
              ağustosta çam ormanı yangını


sokaklar alanlar evler kapılar
mutfaklar kilerler ocaklar ağlar
zıbınlar beşikler uykusuzluklar ağlar
            ağlaşırken analar
dağ taş toprak ağaç su yıldız
yeşeren buğday ağlar savrulan saman ağlar
             ağlaşırken analar
kanın umdun hakkı
sütün ekmeğin hakkı
ne söylersin bre ozan
             durur tek tel üstünde inceden sızlaşmağa

bütün bir evren ağlar
             ağlaşırken analar


gördüm babaların ağlamasını
anaların ağlaması bir başka
anaların ağlaması bir beter


Hasan Hüseyin

Bir eski yapıydı babam

IV
(EK)

Bir eski yapıydı babam
Kapısı vurulmadan girilen
Kapandı artık, 13.3.1978.


Özdemir İnce

Masal

Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğulları batıya vardı


Birinci oğul batı kapılarında
Büyük törenlerle karşılandı
Sonra onuruna büyük şölen verdiler
Söylevler söylediler babanın onuruna
Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
Oğul masmavi şafağin rüyasında
Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

İkinci oğul Batı ülkesinde
Gezerken bir ırmak kıyısında
Bir kıza rastladı dağların tazeliginde
Bal arılarının taşıdığı tozlardan
Ayna hamurundan ay yankısından
Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
Gül tütününden doğmuş sanki
Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
Saçlarını güneş destelemiş
Yıllarca peşinden koştu onun
Kavuşamadı ama ona
Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
Alıp götürdü onu
Ve ikinci oğulu
Sivri uçurumların ucunda
Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
Baba yağmurlardan anladı bunu
Yağmur suları aci ve buruktu
İşin künhüne varsın diye
Yolladı üçüncü oğlunu


Üçüncü oğul Batıda
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
Fakat batinin büyüsü ağır bastı
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
Sonra büsbütün unuttu onları
Şef oldu buyruğunda birçok kişi
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
Patron oldu ama hala uşaktı
Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
Ondan hesap sordu o da
Sırf utançtan babasına
Bir çek gönderdi onunla
Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
Bu yüklü çeki
İyice yaşlanmıştı ama
Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya

Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
Kendi oymak ve ülkesini
Kendi görenek ve ülküsünü
Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
Batı bilginleri bunu kutladı
O da silindi gitti binlercesi gibi
Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

Beşinci oğul bir şairdi
Babanın git demesine gerek kalmadan
Geldi ve batının ruhunu sezdi
Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
Kum gibi eridi gitti yollarda

Sıra altıncı oğulda
O da daha batı kapılarında görünür görünmez
Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
İçkiler içti
Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
Ev sokak ayırmadi
Geceyi gündüzle karıştırdı
Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

Baba ölmüştü acısından bu ara

Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
Bir de o talihini denemek istedi
Bir şafak vakti Batıya erdi
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
Durdu ve tanrıya yakardı önce
Kendisini değistiremesinler diye
Sonra ansızın ona bir ilham geldi
Ve başladı oymaya olduğu yeri
Başına toplandı ve baktılar Batılılar
O aldırmadı bakışlara
Kazdı durmadan kazdı
Sonra yarı beline kadar girdi çukura
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
O zaman dönüp konuştu :
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değistirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
En onulmaz yarası olanlar
Ta kalblerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar



Sezai Karakoç

Öyle Güzel Bir Yorgun Adam

Öyle güzel bir yorgun adamdı ki babam,
böyle bir gülüşüyle ve susuşuyla
emeği, ekmeği, barışı
öğretiverirdi tastamam.

Be komşum, zaten biz,
kadınımız erimiz,
bu toprakların ve bu suların insanları,
sızımızı, hasretimizi, öfkemizi,
biraz Eflatun, biraz Nesimî gibi,
onurlu, sessiz, efendice söylemez miyiz?

Adını gömleğimize işleyerek sevdiğimizin,
bir gül yaprağını saklayarak defter içinde,
balkonlara pencerelere dizerek saksılarımızı,
kamyonumuza teknemize ad koyarak arifane,
tüterek tütünümüzle kasketimizin altında,
denizlerle bulutlarla türkülerle kayıp ağarak...

Yani, bir kızın bir şiiri
herkesin uyuduğu saatlerde gizlice ezberlemesi
ya da tenha gecede bir üzgün savaşçının
gökyüzüne kurşun sıkması gibi.

Çok yıllar önce, günlerden bir gün,
ya onüçümdeydim ya ondördümde,
üstümüzde her kula nasip olmaz bir Ege güneşi
ve şu bizim dost deniz dizlerimizin dibinde,
babamla ben, fındık bardaklarla
çay içtik Pasaport Kıraathanesinde.
Bir çocuğun babasıyla çay içmesi
bir şiire sığmayabilir.
Ya da yeterlidir şu kadarı;
Babamla çay içtik!
O günden beri hep yanarım,
bir şipşakçı geçmedi Kordonboyu’ndan,
bir fotoğraf çektiremedik.
Babamın cıgarası yassı yenice,
dumanı uçar savrulur imbatla bulutlara.
Süzgeçli kovasıyla çıplak ayaklı bir garson,
caddeyi suladım serinlettim diye
ıslık çalıyor kendi kendine.
Yoksa bu ıslık mıdır yasemin limon
kokularını
götürüp dağıtan dört yöne?
Tıkır mıkır faytonlar içinde,
ne diyor da esmer beyler,
cici bayanlar böyle gülerler?
Kuzu kokoreç, karadut şerbeti, yüz gram
Buzlu badem...
(Pis boğazlığımı duyunca küplere binmişti anam)
Kıraathanenin hoparlöründe bir türkü;
‘İnsan hile yapar mı kapı-bir komşusuna?’
Aslan babam da kapılmış türküye usuldan
yüreğiyle ağzı arasında...
Ah! Bir martı gelip konmaz mı babamın
omzuna!
Çat diye çatlasaydı çocuk kalbim
Sevincimden
şaşmazdım vallaha.

Derken, uzaktan,
mavi suyun üstünde bir beyaz gemi ,
has bahçede salınan padişah kızı gibi,
ooooh, püfürte püfürte, süzülerek
bizden yana gelmez mi!
Babam, baktı baktı da gözlerini kısıp,
gene yüreğiyle dudağı arasından
şöyle dedi, daha çok kendine ve
biraz da bana:
-Ah, şimdi gelip şuracığa demirlese,
iniverse içinden Alekos...
-Alekos mu baba? Alekos da kim?
Bir yassı yenice daha yaktı babam, üfledi:
-Alekos... Aaaah, Alekos...
Alekos, benim canım ciğerim. 


Dinçer Sümer

Babamın Gazeli

Yeni aya karşı dua ederdi
Ağlardı kesilen zeytin dalına
Ağlardı evliya kıssalarına
Saksıda taşırdı kışın baharı

Korkuyu sevinci yayan gözleri
Kitaba gözlüktü derin gözleri
Anamın en kutsal barınağıydı
Esli alfabeyi candan severdi

Toprağa dosttu ölüme hazır
Taşırdı soyunu gövdesi gibi
Bir destan büyüttü namustan aşktan
Midenin harama düşmanlığından


Mehmet Akif İnan

Korku

Tanrı onları dört gözden ayırmasın
Hiçbiri anne baba yokluğu bilmesin.

Büyükler gidince çocuklar küçükse onlar da ölmeli
Çünkü kendi evlerinden gayrı evler el evleri
Hele o kış ayları korkulu akşamüzerleri.

Bizler ki büyükken bu kadar yalnızız da
Ya onlar küçücük kalırsa ardımızda?

Hem onlar geç büyürler,sonra ne güç büyürler
Daha yavru dünyanın farkında değiller
Üşümüş soğuklarda yatağımıza gelirler.

Bizler ki büyükken bu kadar yılmışız da
Ya onlar küçükken kalırsa ardımızda?


Behçet Necatigil

Zaman... Geçerek... ten

Bir maviden bir siyaha geçerek zaman
Geçerek bir çocuk teninden yaşlı uçuk bir deriye
Dokunup durgun yüreğine büyük suların
Binbir rüzgârla bir dinmez akışa geçerek
Geçerek kirpikleri ve düşleri arasından
Yüzünü güneşe tutmuş uzun adamların
Yağmurlardan yazlardan parklardan geçerek
Uçarı giysiler içinde telaşlı titrek
Kâküllerden gamzelerden alın çizgilerinden
Geçerek bir ince ağrıyla gönül çarpıntılarından.
Akşamlardan bir bozgun, gecelerden külhani
Sabahlardan bir tüy gibi uykulu düşlerle hafif
Geçerek günlerin iğdiş ilişkilerinden…

Bir zorbanın onursuz gücünden tiksintiyle
Bulantıyla bir kaypağın yayvan gülüşlerinden
Lekesiz ve zedesiz, geçerek
Sürekli yer değiştiren bir korkunun gölgesinden…

Karaköy iskelesinde sisler içinde
Gözleri ayrılığın menzilinde iki damla yol
Sesine İstanbul karışmış bir kızın
Geçerek gecikmiş sevgisinden kederle…

-Yoksulluk bir paniktir oğlum evler için
Bir kar suyudur sızar temeline sevgilerin
Gün siyah bir tül, gelecek düş bile değildir
Ve geçmiş ağır bir taştır asılır çantasına
Diyen bir babanın bezgin, bilge sesinden geçerek…

Geçerek, kaç yıldır Hanımeli sokakta
Altın tasında yüreklerinin yudum yudum
İçeriye su taşıyan bir avuç çocuğun
Satırlara vurmuş doygun yüzlerinden…

Ey geceyi biçimleyen sessizlik, ey susuş
Günün döne döne yüze vurduğu lacivert deniz
Ey bir kenti özetleyen plastik çiçekler
Yargıç cüppeleri,uzun topuklar, süslenmiş aldanış
Buğulu bardaklarda terleyen yalnızlık
Ey talih kuşu, naylon torbalara gizlenen geçim
Utancından günden güne kibarlaşan açlık
Ey bulvarlardan su içmeye inen acemi ceylan
Geçerek elbette sizin de iliklerinizden…

Bozkırın alnında karlar altında
Bir keder pıhtısı gibi için için
Kanayan kışlarından kerpiç köylerin
Geçerek, kendi yalnızlığından üşüyen yollarından…

Irmak boylarında yıkanan ırgalanan ağaçlar
Ey buğday başakları, soluklanan toprak
Göçmen kuşları uzak ülkelerin ve mevsimlerin
Ey gece yıldızlarla öpüşen dağ çiçekleri
Naftalin kokan danteller dip odalarda
Renk renk işlenmiş genç kız düşleri
Ey büyük bekleyiş, katlanmış duygular
hep aralık duran kapı
Artık ağır ağır sararan umutlar
Elbette, elbette geçerek sizin de hüznünüzden…

Geçerek yeni zaman dervişlerinin
Borsa ve banka tapınaklarından
Yan yana namaza durmuş yalan ve imanla
Eğilip günde beş vakit ezan sesleriyle
Dünyadan varlık için minarelerden geçerek…

Telsiz mesajlarından gizli raporlardan vergi iadelerinden
Uzun masalar ardında kendine hayran
Küçük insanların kasılmış kaypak gövdelerinden…

Geçerek bıçkın küfürlerinden hızlı şöförlerin
Pavyon fedailerinin geceye yakışan güçlerinden
İki kopuk düğme gibi sabaha düşen
Sağılmış memelerinden o kadınların…

Yanlış pınarlardan yanlış sular mı
İ ç i y o r u m
Böyle her akşam,her akşam
Kırılan kanatlarından göğün
Dökülürken zaman
Turuncu kederler içinde
Dünyayı siliyorum yudum yudum
Gücenik bir günün aynasından
İçmiyorum ki…
Adı unutmak olan bir beyaz boşlukta
Buluttan bir düşte lacivert bir susuşta
Eriyor perde perde gerçeğin görüntüsü.
Diplerde çözülen bir batık gemi gibi
Vuruyor gecemin başıboş sularına
Hayatın yüreğime yıkılan yükü
Bedenim buğular içinde uçuk
İ ç m i y o r u m ki…
Ağrılıklarımdan kurtuluyorum
Diyen bir akşamcının titreyen
Parmaklarından dudaklarından geçerek kirpik uçlarından…

Ey karnına saplı binlerce bıçağın üstüne kapanan kent
Ey gittikçe yozlaşan sağırlaşan ülke
Yıllardır sorgusu dinmeyen düşünce, doğrulanan inanç
Ey rahminde büyüttüğü bebeği kanıyla boğulan anne…

Geçerek elbette senin de
Gecesine yıldız yerine gardiyan düşen evlerinden…

Ey ömürleri kendilerinin olmayanlar
Ey düşlerin ve acıların öncü yolcuları
İzleri uzak zamanlara ışık olan yollar
Ey dünyanın alnına iyiliğin resmini çizen içtenlik…

Bir tek sizin dışınızda
Bir de senin ey ufkun dışındaki ölüm…

-Bilmez miyim elbette bu benim yazdıklarımın da-
Geçerek üzerinden gökyüzü gibi akışkan ve sonsuz
Bir su hızıyla sızıp iliklerine hayatın
Güngörmüş bir insan güveniyle rahat
Seçip ayıklayarak çürüyeni ve kalanı
Pazardan mal alan bir müşteri dikkatiyle
Tartarak dünyayı inceden inceye
Bir kuyumcu terazisi duyarlılığında
Akıp gidiyor zaman, akıp gidecek
Akıp gelmişse nasıl bugüne kadar…


Şükrü Erbaş
(Yolculuk, Yarın Yay. Ank. 1986)

Baba Bu Kitap Sana (Baba Şiirleri Antolojisi)

Baba Bu Kitap Sana
(Babalar İçin Şiirler) İnceleme Antoloji
Cevat Akkanat
Odunpazarı Belediyesi / 2004

Eseri aşağıdaki linki kullanarak indirebilirsiniz.

https://drive.google.com/file/d/0B7qBZYNqtrrrdm5CdEI0VlhieFU/edit?usp=sharing


Gördüm

bir pazar gününe sabah nasıl iner
                göklerden nefesi tıkanmış
                             soluk soluğa
bir parka kuşlar gibi kimsesiz
                nasıl iner yoksul kanatlarıyla
siz hiç ağaçların sarsıla sarsıla
               ağladığını gördünüz mü?
babanızdan sürgün olduğunuz gün.


Murathan Mungan

18 Eylül 2014

Gerçek sahaf odur. Kitabın fiyatı değil adamın fiyatı var orada


Sahaflarla ilgili çok anı var. Bu sahaflardan çok iyi sahaflar tanıdım. Allah rahmet eylesin, mesela Hacı Muzaffer vardı. İyi sahaftı, ona herkes hürmet ederdi. Sahaflar Şeyhi (Şeyhü'l Sahhafin) diyebiliriz kendisine. Biz de giderdik yanına, talebeleri çok korurdu. Ben bir keresinde çok zengin koleksiyonu olan bir kitap meraklısıyla beraber gittim. Hacı Muzaffer onu pek sevmezdi, ben biliyorum. Böyle biraz da hava atmak için Hacı Muzaffer'e "Menakıb-ı Kethüdazade Arif var mı" diye sordu. Piyasada kitabın hiç bir nüshası yok. Ben biliyorum muhakkak Hacı Muzaffer'de birkaç nüshası bulunur. Hacı Muzaffer alttan çıkardı iki tane koydu masanın üstüne. O da baktı sağına soluna. "Ne kadar?" dedi. Hacı "100 lira" dedi. Beğenmedi, almaktan vazgeçti. O çıktıktan sonra bana dedi ki, "Sen bu kitabı al, bir daha bulamazsın" dedi. Ben de "Olur ama param yok" dedim. O da "Olduğu zaman 50 lira verirsin" dedi..

Prof.Dr. İsmail Erünsal / Yedikıta Dergisinin Ekim 2013
                                         

(Muzaffer Ozak'ı) Çok severdim. Eski kitapları oradan bulur temin ederdik. Hatta benim haberim olmadan eline geçen, bana uygun bir kitap bulursa hemen bana ayırırdı. Mesela İbn-i Arabi'nin Resail-i İbn-il Arabi diye 27 risalelik bir kitabı var. Dakka'da basılmış. Eline geçince bana ayırmış. 'Buna ne vereceğiz hocam' dedim. 'Sonra verirsin' dedi. Aybaşında '50 lira ver yeter' dedi. Çok sonra kitabı karıştırırken iç sayfalarında bir yerde 'Fiyatı 350 lira' yazıyordu. Zannediyordum ki bunu sadece bana yapıyor ama bütün ilim talebelerine aynı şeyi yapıyormuş. Gerçek sahaf odur. Kitabın fiyatı değil adamın fiyatı var orada.

Emin Işık Hocaefendi / 8 Temmuz 2012 Yeni Şafak Gazetesi


                                            

Eşhası artık aramızda olmayan bir hatırayı nakletmek isterim. Sahhaflar Çarşısı müdavimlerinden Kemal Elker 1970 yılında bir gün, Muzaffer (Ozak) Hoca'nın dükkanında bir adet "Seyahatname-i Hudud" bulunduğunu, bir Amerikalı'nın ise alıcı olduğunu söyledi. Peşinden de "otuz yılda bir düşer" diye ilave etti. Gerçekten de 120 yıl önce yalnızca 150 adet basılmış böyle bir kitap Müteferrika baskısı kadar, hatta daha nadir ele geçerdi. Hemen Muzaffer Efendi'ye (postnişin olması hasebiyle rahmetli öyle anılırdı) koştum. Kitabın bedeli gerçekten yüksekti. Fiyatın ancak yarısını verebileceğimi, oysa kur farkından dolayı Amerikalı için benim teklif ettiğimden çok daha ucuza geleceğini söyledim. Rahmetli Muzaffer Hoca'nın cevabı tok sesiyle söylediği üç kelimeden ibaret oldu: "-Efendiye kitabını veriniz!"...


Erol Özbilgen / Sahaf Alaattin'in Tozlu Raflarından


Sahaflar Şeyhi Muzaffer Hoca

Beyazıd Camiinin yanındaki sahaflar çarşısındaki kitap dükkanında bulunduğu sürece, birçok kimseyi etkileyen Muzaffer Ozak; bir gün dükkana gelen bir çocuk için ayağa kalkıyor, sevgiyle birlikte saygı da gösteriyor. Etrafındakilerin şaşkın bakışlarını görünce şunları söylüyor:

Bu çocuk Osmanlı hanedanına mensuptur. Nasıl saygı göstermeyelim ki, bizler onların sayesinde bu topraklarda oturuyoruz.

Bir akşam üstü de dükkana bir hanımefendi geliyor. “Sizde padişah fermanı var mı?” diye soruyor. Muzaffer Hoca birkaç ferman gösteriyor. Hanım fiyatını sorunca o zamanın parasıyla yüz lira diyor. Kadın, “Şimdi yanımda bu kadar para yok.” Cevabını verdikten sonra çıkıp gidiyor. Tam o sırada biri gelip, “Tanıdınız mı, bu bayan Neslişah Sultan’dı” şeklinde konuşuyor.

Neslişah Sultan birkaç gün sonra gelip parasını vererek fermanları almak ister. Muzaffer Hoca: “Aman efendim! Bunlar sizin dedelerinizin... ne diye para alalım” diyerek para almak istemez. Fakat Neslişah Sultan, indirimi dahi kabul etmeyerek, ilk defada söylenen yüz lirayı ödeyerek fermanları alır ve gider.



Ayaklı Kütüphaneler
Dursun Gürlek /Kubbealtı Neşriyat

Şiir neye davet eder insanı?

Şiir; yani söz… Bir davet metodu. Bayağı, sıradan değil; zarif, çoğu kere sadece muhatabına fısıldayan güzellikte nükteli… Şiir neye davet eder insanı? Şairini, okuyanını bir âlemden bir âleme geçişe yahut iç âleminde yürüyüşüne ya da üçüncü boyuttaki zamandan ve mekandan uzak hiçliğe yahut hepliğe. Okuduktan sonra çoğalmış ya da azalmışsanız biraz önceki siz değilseniz, birşeyler vardır o şiirde.


Ümran Ay / Rengâhenk 

Kalbin Emirleri

    Bizde gizlenmiş bir Allah sesi var; ona kalp diyoruz. Onun yapısı ar­zu ve haset olan etle, zulüm ve kuvvet olan kemikden başkadır. Onla­ra büsbütün yabancı olan kalp, çok kere aşk ve hayranlıkdır. Her adımda acılara ulaştırdığı için hayata dost olur. Bunca acının da yetmediğini, elemin elem doğurmasından sarhoş olduğunu söyler. Bazan da o merhamettir. Aklın nefretle nisyana attığını, unutarak bir köşe­sinde kararttığını her yad edişte eriyen kalp değil midir? Geçmişte ya­şanan elemlerle aziz ve rahim olan da kalp değil midir? Akın dıştan tanıyanı içsel kaynaşma yaparak tanıyanla tanınanı aynı ışıkda birleş­tiren de kalpdir. Pascal'ın dediği gibi, "kalbin öyle akılları var ki akıl onlardan hiç habersizdir." Filhakika kalp ile tanıdıklarımızdan çoğu kere aklın haberi olmuyor. Akıl daha başlanglıçta iken, kalp işini biti­riyor bile. Akıl bekliyor ki duyumlar alınsın, deliller toplansın, öncül­lerden sonuç çıkarılın. Tenkid harekete geçsin; tercihler yapılsın; gerçekle zaruretin üzerinde durulsun. Kalp ise içten bir temas ve bir işaretle çokdan bu mesafeyi aşmıştır. Kalbi anlamayan zavallıların hayrette kaldığı bu yetinin, sonsuzluğa uçuran ilham kanadı olduğunu niceleri söylememiş mi? O bizde ilahi lutf olan sezgi kuvvetidir. Kalp, dostluğun tükenmek bilmez kaynağıdır. Verdikçe verme ihtisa­sını artırır, sevdikçe sevme iştiyakını taşırır. Kalp, sonu olmayan gençliktir; korku bilmeyen ölümsüzlüktür. Korkusuz yaratıldığı için onun kini ve kıskançlığı da yoktur. Sonsuzlukda yaşadığından fani hazları ve ezici istekleri tanımaz. Mukaddesatın kaynağı kalpdir ve ancak bir kalp huzurunda hürmet duyulur. Tövbe, aklın sapkınlıklarından kurtularak kalbe sığınmaktır. İbadet, kendi kalbine çevrilmek­tir; bedenin ve bütün isteklerin kalbe dolmasıdır. Kalp ile yapılmayan ibadet, faydasız bir yorgunluktur; belki bir alışkanlık ve kor bir itaat­tir. Allaha açılan kapı, kalbin kapısıdır. Kalpler, Allahın göründüğü yerdir. Kalp, gerçek imanın yoludur. Kalp ile günah işlenmez. Din ilmi, kalp ilmidir. Taasup, kalbe garazkarlıktır; onun başladığı yerde din biter. Kalp ile okunmayan Kur'an’dan kim ne anladı? Kur'an’da, sonsuzluğu dolduran kalbi bulmayan, büyük Kitab’ı hiç anlamamıştır. Cenneti, fani isteklerden sıyrılmış saf kalpde aramayıp da bazı beden hareketlerinin karşılığı olarak satın almaya hazırlananlar, hiylekar bezirganlara benzerler. Onlar, kalpdeki cennet neşvesini hiç bir za­man tatmayacaklardır. Taassup sahipleri gibi, bütün ömrünü kalbin­den habersiz geçiren hüner ve zeka adamları yok mu? İşte onlar, kan­ları donmuş, kaskatı kesilmiş ölü ruhlardır. Kalbin keşifleri, aklın bu­luşları gibi dört basamaklı ve sınırlı değildir; onun namütenahi dere­celeri vardır. Her şeyden şüphe edilir, kalpden şüphe edilmez. Herşeyi kırmak caiz olur, kalbi kırmak cinayettir. Fetihlerin en güzeli, kalple­rin fethidir. Rousseau tabiatta kendi kalbini buluyordu. Ne mutlu kal­bini bütün alem yapanlara! Son nefesine kadar kalbini aklın şerlerin­den koruyabilen insan, insanların en bahtiyarıdır. İnsanın asıl hüneri, kalbini kullanabilmektir; kalbin emirlerine uymasını bilmektir. Dün­ya, kalbin emirlerine asi şeytanlarla doludur. Bu şeytanların işareti sa­na akılsızlık gibi geliyor. Bu ise senin zaif oluşundandır. Siyaset de­nilen, dostluğa karşı kullanılan zeka, kalblerin katledilmesinden başka bir şey midir? Kurnazın kazandığı fani bir nesne, kaybı ise kalbin ku­cakladığı bütün bir kainattır. Kalpsizlikle elde edilen kazanç, kayıpların telafi edilmez olanıdır. Kurnaz ne bilir neyi kaybettiğini.


    Kalbin, insanlardan çektiği bunca çilelere rağmen insan oğluna hiz­metten usanmayışının hikmetine şaşacaksın belki. Bu insan sürüsünün sefaleti içinde hiçe eşit değersizliğini bildiği halde onun, başı yere eğik, küçülmüş halini alçalış sanma sakın. O bilir ki hayâ hikmetle beraberdir; hizmetse kalbin en büyük emridir. Kalbin akıl almaz fedakârlığına ne isim vereceksin? Nefsine ait korkularınla başkalarına çevrilen zaafların seni şaşırtmaya yeter. Açlarla sefillerin yanında olmanın sevincini sen ne bilirsin? Kalbin dilinden anlarsan onu murada ermiş bir kalbe sor. Kalp dilinden anlamayanlarla bütün bir ömür bo­şuna konuştun. Bu insanlar arasında beni bunalmış görürsen, onda kalp sözü duymadığındandır. Bilgi kalbe diken olduktan soma, di­kenden sakınan gül olmak daha iyi idi. Vay güllerle, ağaçlarla, kurt­larla, kuşlarla konuşamayanların haline! Rüzgârların, derelerin ve dağların dilinden anlamayan, cehennemi uzak bir akıbette aramasın sakın. Kalbin emirleri bir zorbadan, bir zenginden, bir hasetten alınır mı sanırsın? Onun emirleri nazenin bir ağaçlan, hıçkıran bir kuştan, ağlayan bir dereden alınır.


Nurettin Topçu

Kaynak: http://sibiryaberberi.blogspot.com.tr/

Davet

hiç mi
hiç
aklımda yoktu sevişmek

ta ki
kuş
havalanıncaya dek


Süheyla Taşçıer / On iki saatlik sevgili

Tabl-ı tehîden gümdür suhanler Bî-hûde Gaalib ef gaan edersin

Gencînen olsam vîrân edersin
Âyînen olsam hayran edersin

Tîr-i nigehden dâğ-ı derûna
Baksan ne işler seyrân edersin

Saki keramet sende ya bende
Bahri habâba mihmân edersin

Nezzâre-i germ etdikçe ey çeşni
Âteşle âbı yek-sân edersin

Ey huşk zâhid dem urma meyden
Dest-i duayı mercan edersin

Zâhid o meh-veş bir nurdur kim
Büttür demezsin îmân edersin

Mâdâm uçarsın gözlerde amma
Rûyun perî-veş pinhân edersin

Tabl-ı tehîden gümdür suhanler
Bî-hûde Gaalib ef gaan edersin

Etvâr-ı cerhe uy mevlevî ol
Seyrân edersin devrân edersin


Şeyh Galib

Artık bizim soframıza melekler inmiyor!

Sanki kendi kendisine konuşuyor. Neresinden tutmalı, nasıl başarmalı? Yıllardır kesilen, esasen belki de hiç kurulmamış olan; yani Fetanet olmadan, onun ağır gövdesi her şeyi ve her yeri kapsayan varlığı düşünülmeden, bir suyun mecrasında akışı gibi zorlamasız, yapmacıksız ve olması gerektiği gibi olan bir ilişkiyi, bir baba-oğul ilişkisini; işte böyle şeksiz şüphesiz ve gecenin bir vakti olup eşyanın en masum kisvesini giyindiği, insanların ve cinlerin hayatla-ölüm arasında bulunduğu bir zamanda, yalanların söylenemediği ve gülüşlerin gerçekten gülüş, gözyaşlarının gerçekten gözyaşı olduğu kıpırtısız anlarda kurulması, denenmesi gereken bir ilişkiyi nasıl başlatmalı...
-Baba müziğin farkında mısın?
İşte böyle beklenmedik şeyler yapar.
-Güzel.... olağanüstü...

***

Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz...

***

Başlangıçların ve sonuçların farkında mıyız?
Oğluna bakıyor. İnce uzun çehresi, siyah derin gözleri ile, dalgın, mütevekkil. Hiç çocuk olmadı sanki. Mahzun -şimdi sadece mahzun-.
-Nasılsın oğlum?
-İyiyim baba.

***

"Sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız. Olur ki uyuyakalırsınız. Sırtınızdaki çıkında ebedi gayenin dürülmüş azıkları varsa ne mutlu size. Gece serindir, yapraklardan süzülen yel gözlerinizdeki yaşları kuruturken, ruhunuzda kainatın derin serinliğini taşıyarak sabaha doğru yürüyüp fecri başlatınız.

Cemiyetin vahşi, zehirli bitkilerle dolu, her dalında uğursuz baykuşların manasız telkinler yaptığı sık ağaçlı ormanlarında çetin yolculukların başlangıcı için sabahı beklemeyiniz. Sabahı beklemek öğleni, öğleni beklemek akşamı beklemek gibi bir ruh gevşekliğini doğurur.

Beyninizi tırmalayan zaruretleri mi hatırlatıyorsunuz? Evet hayatın zaruretleri ayaklarımıza dolanmış zincirlerdir ve ıstıraplarımıza çeşni katarlar. Fakat bu vahşi sahayı geçmek için hiçbir zaruret kafi bir mazeret değildir. Ruhumuzu aldatmayalım, ebedi gayeye ihanet etmiş oluruz.

Durduğumuz noktada inançlarımızın eskidiğini, yabancılaştığını hiç tecrübe etmediniz mi? En acı kayıp budur: Gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatla, zaruretle uyuşmaları..

Filozofun öğüdü takip edeceğimiz en esaslı metottur:


"Uzun yolu seçiniz…"

Böyle yazmış aziz dost.


***

Elbet bir gün attığım adımların hesabını vereceğim.

***

Ah bu rüzgar, bu üşüten yalnızlık...

***

Yağmuru dinledim...
Heyecanım geçmişti, artık kalbim yerinden çıkacakmış gibi değildi. Korku ve telaşın doğurduğu o ürperti, o üşüme duygusu uzaklaşıyordu.

***

Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi'l-hayr...
(Rabbim! kolaylaştır zorlaştırma, Rabbim hayırla sonuçlandır..)

***

Ey müminler biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile andolsun imtihan edeceğiz... (Bakara/155.)

***

Neslimizin nasipsizliği, aradığının nen olduğunu tanıtacak bir mürşide rastlamayışı olmuştur. Memleket gençliğinin hangi ellerin hatası yüzünden asırlardan beri çorak ve akıbeti meçhul yollarda, ne gibi gafletlere.... Duygu ve ideal sahasında sahipsiz bırakılmış Anadolu çocuklarını, Anadolu'nun yanık bağrında bir bayrak altında toplamaya çağırıyoruz..

Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur'ân-ı Kerim'in insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hürmeten başka yolumuz yoktur. Aynı zamanda ahlâk eğitimine kuvvetle başlamak lazımdır. Devrimiz makine gıcırtısını ahlâk ilahilerini susturduğu devirdir..

***

Odaya dönüyor.
Çıplak duvarlara. Soğuktan büzülmüş, yoksul yazıhaneye. Bir yanda Mehmet Akif'in mustarip bakışları, eski çizgili kruvaze ceketli resmi. Tam karşısında heybetli vakarı ve yakasız gömleği ile Hüseyin Avni Ulaş. Bu iki resmin bu uzun kış gecelerinde birbirlerine anlatacak ne çok sözü vardır.

***

Siyaset çirkefti..
Dışarıda akıp giden bir hayat var..

***

-İlhan. Hani size bahsettiğim mütercimlik yapacak arkadaş. Profesöz Asım Bey'in oğlu.
Babamın ismi geçince donup kalıyor Murat Bey. Bir süre öylece bakıyor bana. Bana mı bakıyor acaba, babama mı?

***

O yalnız bir adam. Yalnız bırakılmış veya...

***

Ama bu hüzünlü sevgi gözümüzü bağlamasın..

***

Herşey yerli yerinde idi. Bir martı denize doğru süzülüyor, gökyüzünde bulutlar yürüyor, bir çocuk tatlı tatlı gülümsüyordu.

***

Musalla taşı, yeşil bir örtü ve tabut.
İnsan irkiliyor.
Yürüyüp giderken bir görünmez duvara çarpıyor sanki...

***

Yunus Bey, "Sayın Bakan"lığı bir yana atark, başını Profesör Asım Bey'in omzuna koyup, iyice ağlamak istiyordu. Asım Bey arabasından hiç inmeksizin bu merasimi öylece bulunduğu yerden yaşlı gözlerle seyretmek istiyordu. İlhan, deresi, tepesi, ağacı, engebesi olmadan bir düzlük, göz alabildiğine uzanan bir bozkırda olmak, yürümek, yürümek, yürümek istiyordu.

Hepsi de kalabalığa karıştılar...

***

Mevki ve makam peşinde değildi....hizmet aşkı ile yanıp tutuşuyordu...kendisini davaya adamıştı... gençler öksüz kaldı, bizler öksüz kaldık, memleket öksüz kaldı....

Kimdi bu? Niçin böyle konuşuyordu? Ne hakla? Ama olur. İnsanlar ölür ve cenazeler kalkar. Söyleyecek sözü olanlar için bu da bir vesiledir. Asım Bey tahammül edemiyordu artık, yavaşça sıyrıldı kalabalıktan, arabasına doğru yürüdü. Yarı yolda iken cemaat imamının sorusuna "Helal olsun, helal olsun" diye karşılık verdi. Asım Bey bıraktı kendini. Neyi helal edeceklerdi? Alacaklı olan Murat'tı...

***

İlhan mezarlıkta ölümün Murat Bey'e nasıl geldiğini düşünüp durdu. Bekar odasına nasıl girdiğini, günlerdir yıkanmayı bekleyen çamaşırlara, rengini atmış havlulara, masanın üzerindeki yarısı içilmiş sigara paketine, çakmağa, açık sayfası üzerine kapatılmış ve artık yarım kalmış kitaba, duvardaki fotoğraflara nasıl yaklaştığını.. Murat Bey'in seyrelmiş saçları ve yorgun gözleri üzerinde gezindiğini.. "Elbet bir gün, geniş ve ferah bir zamanda" diye ertelenmiş müsvettelere, dosyalara; şevkle, hevesle çıkarılıp dağıtılan eski dergi nüshalarına dokunduğunu...

***

Kısa süren hafif bir yer sarsıntısı gibi gelip geçti ölüm. Gökyüzü yeniden maviye boyandı. Korna sesleri yeniden duyuldu..

***

Bu gibi durumlarda, yani Asım Bey'in kendini bulduğu, içinin sesini yakaladığı anlarda hep olan şey gerçekleşti: "Kâbe'ye varıp toprağına yüz sürmeyi." Bu fikri sabit, bir arınmadan, bir kurtuluş çaresi olmaktan çok gözyaşlarını alabildiğine akıtacak bir imkan olarak beliriyordu. Kirletilmiş mazi fikrine ancak böyle karşıkoyabiliyordu, derin bir pişmanlık ile.
Ah, teslimiyet...

***

Bir kere taviz verildi mi, asla çiğnenmemesi gereken unsurlar bir kere gözden çıkarıldı mı, kalbin aynası bir yerinden çizildi mi, kefareti büyük oluyor. Hatta Asım Bey'in şimdi kederle peş peşe hatırladığı gibi çizikler çatlağa, çatlaklar uçurumlara ulaşıyor....

***

Dalgın, ağır ağır sürüyordu arabasını. Geç kalmak mı? Yanlış, koyu gaflete bürünmüş ömründe mütemadiyen "geç kaldığını" ona hatırlatan, yaşarken hatırlatan ve öldüğünde işte bir daha şiddetle hatırlatan Murat. Ona "sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız" diye yazılar gönderen kendisi..

***

İlhan son bir defa geriye, artık nemli toprak yığını altında kalan Murat Bey'e dönüyor. Mezarın başında, arkası dönük, başı eğik biri duruyor. Otların ve mezarlık çiçeklerinin arasına, rüzgara ve kabir taşlarına doğru ince bir çiriş kokusu yayılıyor. Kundarıcı Kerim Usta'nın yanaklarından damlayan gözyaşları toprağı ıslatıyor.

***

Gençlikte idealist olunuyor. Hepimiz öyle yetiştik. Etrafı toz-pembe görüyorduk.

***

Caddeler, arabalar, evler ve törenler; göz alıcı renkleri, coşkun gümbürtüsü ile geçen bando takımı, uçuşan balonlar; okullar, laboratuvarlar, senetler ve çekler; ev sahibi ve kiracılar; barajlar ve fabrikalar, pasaportlar, süs köpekleri, kiralık kadınlar, arkadaşlar ve diplomalar.
Herkes bu tören sonunda kendine ayrılan yere yerleşecek. Bütün bu sayılmayacak kadar çok unsur arasında sıkışıp kalacak. Belki onlar da şu anda benim gibi hayatta paradan daha değerli şeylerin var olduğuna inanıyorlar. Bun inanarak tayin edildikleri makama kuzu kuzu yürüyorlar.

***

Kelimelerin saltanatı. Üniversite kitaplara bile dost değil, bana yoldaş olamaz. Yol hiç.

***

"Elimizde kalan ne?
Sorarım sana anne"...diyorum.

***

Bu mektupta bana gülümseyen kelimelerin arasına insanları ve onların elinden çıkma şeyleri katmamaya çalışarak, otobüs penceresinden hep dağlara, dağların doruklarında kümelenen bulutlara bakarak gittim.

***

Irmağın kaynağı çok uzaklarda sisler arasında dikilen yüce dağlarda olmalı. Tepelerinden kar eksilmezmiş. Boğazın en ucundaki köye kadar minibüsle geldim. Dağ köylüleri ile yolculuk ettim. Ne düşündükleri belli olmayan, az konuşan, sakalları uzamış, boyunlarında lamba şişesi taşıyan köylüler...

***

Suyu yüzünü yüzüme tutuyor, gözlerimin pası alınıyor. Akşamı ve ırmağın şarkısını dinliyorum. Yıldızların nasıl eğilip yeryüzünü selamladığını, yaban lalelerinin boyun büküşünü, vakur kayaların sükûn içindeki hareketini. Bir kalbim olduğunu duyuyorum. Ağlıyor ve yalvarıyor. Lime lime olan bakışım bütünleşiyor. Bir su sineğinin pul kanatları üzerinde her şey bir anda aydınlanıveriyor.
İçimde olması gereken bir şeyin kaybından hangi mağaraların ücrasına saklandığımı, oradan hiç çıkmamak üzere kendime davalar aradığımı anlıyorum. Her şeyi tamamlayacak olan o şey. Ancak onunla varolabilirim.
Irmak bir başlangıç.
Bir düş.
Ama bir yol ve bir yoldaş. Ne tabiat parçası, ne çiftlik hayali. Ne kaçıp gitmek, ne ekip biçmek. Sefer de içimde Tahammül de...


Mustafa Kutlu

Kaynak: http://gnsbor.blogspot.com.tr/

15 Eylül 2014

Her şeyi bırakır, başımı alıp giderim!

Birden aklına çarpıcı bir fikir geldi: "Her şeyi bırakır, başımı alıp giderim!" diye düşündü. Ama hemen anladı hiçbir yere gidemeyeceğini. Hiçbir yerde hiç kimsenin ihtiyacı yoktu ona. Hayal ettiği hayatı da hiçbir yerde bulamayacağını anlamıştı.


Cengiz Aytmatov / Beyaz Gemi