31 Ocak 2016

Güneş Yaprak

Güneş Yaprak

Kışın-tam ortasında bir bahar günü idi...
Güneş! ışıl ışıldı... Hafif rüzgâr altında çırpınan sarı, yeşil yapraklar pırıl pırıl...
Altın renginde iri bir yaprak gözlerimi öyle kamaştır­dı ki.
Kocaman bir çınarın bu tek yaprağı idi...
Bir mevsimlik hayatın son yadigârıydı bu...
Güneşin içmiş içmiş altın ışıklarını; benliğini kaybet­miş, şeffaf bir hale gelmiş... Bir avuç ışık olmuş, bir avuç güneş olmuş... Bu altın renkli yaprak!

İnsan ömrü ne olacak... O da uzun bir mevsim!...

Ne olur, ben de ölgün, böyle şeffaf ve altın, böyle serapa güneş bir yaprak olabilsem!....

***

İnanamam Arkadaş

İnanmıyorum artık, inanamıyorum ben...
Renge inanmıyorum, sese inanmıyorum, şekle inanmıyorum. Kokuya helet... Asla!
Yaprak dalın üstünde işveli bir rakkase!...
Çiçek, aşık bekleyen, ipeklere bürünmüş, bir koku sürünmüş cilveli bir fahişe!...
Hepsi de aldatıyor...
İnanmıyorum artık, inanamıyorum ben...
Bu rakkase sırtından yeşil harmanisini çıkarıp sap san bir çula bürünür, başka bir! oyunda görünür... Hazan rüzgârı eser, sevgili kollarına atılan âşık gibi toprağa nasıl düşer?... Oyun bitti mi dersin, hayır aynı dra­mın başka bir sahnesi bu!...
Bu fahişe sırtından ipek robunu atmaz... Makyajı rev­nakını biraz kaybeder fakat aslâ silinip gitmez. Hakikî çehresini görmek mukadder değil!..

***

Yazık, ne kadar gafilmişim! Ebedî bir hayat tevehhüm etmişim.
Bu bir kaç günlük fani ömre itimat etmişim
Hayata «Nesin, kimsin?» Diye sordum.
Şu cevabı verdi: «Ben bir müddet yaşamış olan ölümden başka bir şey değilim».

***

F- Ölümün lutfû sayesinde cihan belâdan kurtulur
N- Lâkin ’yarâbbi')' senin zatın kevn-ü- fesat işi ile daima meşgul!
F- Eğer bü cihanda senden başka bir Tanrı olsaydı
N- Derdim ki: «Yarabbi! Allah yardımcın olsun.»

***

Şarktan garba kadar dünyayı kateden güneş kavsini
İnsanlığın başında fanilik kılıcının resmin görüyorum
Bu mükvvenat âleminin hayalına baktığım zaman,
Kendim hayatta olduğum halde ayakta duran bir ölüm görüyorum.


Ali Nihad TARLAN
Güneş Yaprak / Anıl Matbaası / 1953

30 Ocak 2016

İsmene

Uğrayın arada bir - beni sevindirirsiniz. Günler
bir türlü geçmiyor burada. Artık ne gelen  var, ne giden,
eşyanın, çatıdaki kirişlerin, döşemenin, merdivenlerin,
sıvaların, kapkacağın, perdelerin, menteşelerin
o bilinen eskimesinden başka - yavaş bir çürüme,
sessiz bir paslanma, özellikle ellerde ve yüzlerde.
Büyük duvar saatleri durmuş - kimsenin kurduğu yok
     onları,
ben de bazen önlerinde duruyorsam, saate değil,
camlarında yansıyan yüzüme bakmak için yapıyorum bunu,
yüzümün alçı gibi, cansız ve zaman dışı o garip
     beyazlığına,
görüntümün hemen gerisinde, karanlık derinliklerinde
durmuş olan akreple yelkovan artık ne bir yarayı deşmek,
ne de içimden korku ya da umut, beklenti ya da kaygı
    diye bir şeyi sökmek zorunda olmadan
hareketsiz birer neşter gibi görünürken.
Benden kendime, bir kareketten öbürüne, bir anıdan
bir başka anıya uzanan boşluğu çoğaltıyor
bu yavaşlama. Bütün bir ay gerekiyor bir odadan
öbürüne geçmek için. Belirsiz bir sis iniyor
her şeyin üzerine.

...

   Tek gerçeklik
bu güzel belirsizlik - uzak ve nerdeyse yara almaz
bir yabancıya dönştürüyor beni, sisteki o leke gibi.
Ve ben, ondan biraz korksam bile, seviyorum bu hafifliği.

...

Bir sessizlik siperi sarmış bu evin çevresini, dediğiniz
     gibi,
Saygılı ya da değil, ne önemi var! Buralarda bir yerde,
     belki de benim içimde,
     uzun, dar bir koridor uzanıyor gün ışığı almayan,

...

Hayır, çöküş değil belki de - bütün bunların düşecek
     bir yerleri olmadığına göre;
bir çeşit havalanma, neredeyse kanatlıymışçasına -
     kuşlar gibi örneğin,
yükselip alçalan, kanatlarının arasında kımıldamadan;
o saltık ve soylu boşlukta kımıltısız diyebileceğim
    bir uçuş,
aşırı bir denge - aşırı bir hafiflik
her türlü maddenin, bu yüzden ölümün bile ötesinde.
     Bu yüzden bu kadar mutlu görüyorsunuz beni
buna mutluluk denebilirse eğer; her türlü art düşünceden
ve hırstan arınmışlık -

...

     Yaşasaydı, hiç kuşkusuz,
nefret edeceklerdi ondan.Tek düşüncesi ölmekti. Artık
açıklayabilirim: ölümden kurtuluş olmadığını bildiği için,
nankör ve kısır bir yaşlılığa her gün biraz daha yaklaşarak
     onu bekleyecek yerde,
onun üstüne gitmeyi, kurnaz ve küstah bir yücelikle
onu kışkırtmayı yeğledi; böylece hayatı boyunca duyduğu
     korkuyu, kahramanlık özlemini,
kendi kaçınılmaz ölümünü aşağılık bir ölümsüzlüğe çevirdi.

...

Bugün bile ürperiyorum bunu düşününce.
İşte o sırada üç gün ortadan kayboldu kardeşim.
Sanırım babanızın yanına sığınmıştı. O da bir katıra
    bindirip
geri getirmişti eve. Eğere baş aşağı asılı iki beyaz
     tavuk ve çok renkli bir horozla;
o baş aşağı duruşlarındaki rahatlık çok şaşırtmıştı beni -
     belki de yorgunluktandı bu,
ya da yazgılarına boyun eğmekten? Kaçınılmazlığın dingin
     bilgeliği!
Kardeşim onları görmemişti bile.

Kardeşim sanki utanç duyuyordu kadın olmaktan. Belki de
buydu onun mutsuzluğu. Belki de bu yüzden öldü. Hepimiz
olduğumuzdan başka bir insan olmak isteriz, kuşkusuz.
Kimi az çok katlanır buna, kimi hiç katlanmaz. Alınyazısı,
    denildiği gibi,
bir kısır döngüye hapseder bizi. Biz de döner dururuz.

...

Kendi girişimi, kendi seçimiyle ilgisi olmayan isteklerine
     boyun eğmeyi yediremiyordu kendine.
Ancak ölümünü, hayır, ölümünün saatini ve biçimini
     seçebilirdi ancak.

...

Neden günah sayılıyordu insanın isteklerine uyarak
 yaşaması?
Kızkardeşim hiçbir zaman öldüğü andaki kadar güzel
     olmamıştı.

...

Bazan düşünüyorum da, acaba doğmamızın tek nedeni
bir gün öleceğimizi anlamak mı diye soruyorum kendime.
Gene de, bu haksız ikilem arasında sürüp gidiyor
     hayatımız.
          Haimon
     herkesten uzaklaşmıştı.
Artık ne kız kardeşime bağlıydı, ne de arkadaşlarına
Büyük bir dinginliğe, nerdeyse bir doygunluğa -
o onulmaz bedensel yitikliğe, o sessiz kesinliğe
      kavuşmuştu.
Hiç kimse alamaz bizden artık bizde olmayanı;
ancak bellek derinliklerinde saklar eksiksiz
      bir biçimde

...

    Bilirsiniz, ölüler,
her zaman büyük bir yer kaplarlar - ne kadar küçük
ve önemsiz de olsalar, birden büyürler ve bütün evi
    doldururlar;
ayakta duracak bir köşe bile bulamazsınız.

...

burası onun  yeri, onun gülümseyişi, onun duruşu,
onun düşüncelere dalışı - bütün  bunlar ölülere ait
   şimdi.

...

Sanırım,
o çiçekler hâlâ açıyordur üst bahçede.

...

Bir gün, masadan yemek artıklarını, kemikleri, ekmekleri,
    çekirdekleri kaldırılırken,
gözümün ucuyla o altın renkli, esnek ve mıknatıslı portakal
    kabuklarını gördüğümü hatırlıyorum -
sanki eski biçimlerini almak istiyorlardı.
Çok eski bir çığlık yükseldi içimde - "Hayır, hayır!" -
Hiçbir şey söylemedim. Baktım yalnızca. Avlu duvarının
    arkasına attılar kabukları.
Sizin de arada bir boğduğunuz olmaz mı içinizden yükselen
    bir çığlığı?

...

Herkes bir yere gitme telaşındaydı -
nereye? Ne yapmaya? Kendilerine ayıracak zamanları
    yoktu, soyunup yatacak,
kendi bedenleri içinde düş görecek, aynada kendilerine,
     ya da birbirlerine bakacak zamanları,
Yalnız başkalarının gözlerinde görüyorlardı kendilerini -
     orada ne görebilirlerdi ki?

...

Hizmetçiler eğilip yerdeki cam kırıklarını toplarken
     onlara baktım da,
yalnız onlardı gülümseyen. Kuşu tanıyorlardı; göz kırpıp
     ben de gülümsedim onlarla.
Hep suçsuzlardır suçluymuş gibi görünen (siz de öyle
     düşünmüyor musunuz?)
Siz de bilirsiniz bunu - eminim.

...

     Zavallı babamın - onu hiç unutmuyorum -
kasılmış el gibi bir yüzü vardı, siyah bir perdeyi
aşağı çekmek isteyen bir el gibi;

...

     Sanırım taşıyamayacak kadar
ağır bir yüktür insanları yönetmek ve komut vermek.
Sonu da da herkes yönettiği neyse onunla yönetilir -
herkese ve her şeye duyduğu o sınırsız kuşku dışında;
sessiz madenden bir hançerdir bir kuşun gölgesinin
     rastgele bir odaya girişi
bir akşam saatinde. Bu yüzden günbegün daha da
     zorbalaşır zorbalar.

...

ölümün bizi pusuda bekliyor olması yeter; nasılsa ölümle
     insan alışırlar birbirlerine;
ve keskinliğini yitirir ikis arasında geçenler. Beden
     gevşer,
saçların, pencerelerin, gözlerin rengi solar,
açılır içine sert kocaman altın bir sikke konulan avuç
     ve bütün hayatımız
bir kasılmaya döner bu sikkeyi tutmak için, onu düşürüp
     yitirmemek için bir korkuya döner;
ellerimizden bir işe yaramaz olmuştur artık,
hayatımızın yarısı, hayatımızın tümü işe yaramaz
     olmuştur.
Artık kendiliğinden açılmıştır avuç, direnci tükenmiştir;
sikke düşmüş, elimizden akınmıştır. Ama sonu gelmez
     çabanın
derin izleri kalmıştır avuçta. Kaslar gevşemiş,
     rahatlamıştır.
Artık serbestçe kımıldatabilirsin iki elini.
Boşalan ellerini korkusuzca sallayarak yürüyebilirsin
     boşlukta -
o eşsiz anlamsızlık içinde yavaşça gezinebilirsin,
dişlerinin arasına bir başka bakır sikke sıkıştırılıncaya
     dek.
Ama kandırmayalım kendimizi - babanızın da söylediği
     gibi - bu yumuşak bedende,
istek olduğu gibi kalır, tüm inatçılığıyla; o haklı
     görülmeyen gecikmişlik duygusu sürer.

....

Kuşkusuz, bir çeşit sığınaktır bellek. Ama o da
     tükenir,
onun da, rastgele ve yabancı bile olsa, yeni görüntülere
     gereksinimi vardır.
Ben bu pencereyi seçtim. Buradan, yarı içerde yarı
     dışarda, sarkıp bakarken,
görüyor ve hatırlıyorum. Hiçbir şey benim değil.
     Her şey sessiz.

...

Bazan, az önce kahraman diye alkışladıkları kimseleri de
     yakarlardı.

,,,

İnsan bir başkasının evindeki kapıyı kapıyormuş gibi
     kapar gözlerini,
görmemek, düşünmemek için.

...

     Ama ben gençtim o zamanlar,
bunu bilmeyecek kadar genç.

...

Hiç vaktimiz olmazdı sandallarımızı çıkarıp otların
     üzerinde dolaşmak,
ağaçlardan elma koparmak için.

Yannis Ritsos

Alışkanlıklar da Değişir
Cevat Çapan / de Yayınları

29 Ocak 2016

Söze İlahi’den

Bilgeler buğday eler gibi elediler sözleri..
Dost o zaman öğrendi dostluğun ne olduğunu
Varlıklar sisteydiler,
Bilen yoktu güzelliklerini
Adları konuncaya kadar.
Herkese vermez kendini Söz,
Bir kadın gibi nazlıdır,
Şair ister, bilge ister.

Dostlar havuza benzer,
Kiminin suyu çok, kiminin az.
Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya,
Kiminde elleriniz ıslanır.
Kimi paçavra dokur kelimelerle
Kimi şal.
Kiminin dudaklarında zehirdir söz,
Kiminin dudaklarında bal.

Rig-Veda



28 Ocak 2016

Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.

Aşk kuvvetli bir duygu ve kuvvet gerektiriyor. Aşkın elinden kurtulmayacak iş yok. Sanırım ben o ‘’aşk’’ı kaybettim. Kısa bir süreliğine içimden aşk ve iştiyakın alındığını düşünmeliyim. Kısa bir süre diyorum ki, kendimden ümidi kesmeyeyim. Allahım ne çok ihtiyacım var. İlk listem şu olsun:

1. istemeyi istemek
2. istemek
3. ümit
4. güç
5. yeni güzel bir liste
6. aşk ile yeniden…

Bu sıralama değişebilir… Kafam karıştı. Önce belki de ümit ve güç istemeliyim.



Boş mu duruyorum sanki. Bana bugün yaşamak nedir diye sorsalar, ‘’hiç durmadan koşmak’’, derim. Yetişmeye çalışmak… Yetmeye çalışmak… Durup da kendine ‘’nereye koşuyorsun’’ diye soramayacak kadar hızlı koşmak… Ben bi yazarken kendime soru sorabiliyorum. Bu yüzden o harici listede ‘’yazmak’’ hep var. ‘’Mutluluk odası’’ demiştim ya…  İşte o odanın dört duvarında da ‘’fe eyne tezhebun’’ yazıyor. O odada okuyor, o odada yazıyor, düşünüyor, düş görüyorum. O odada musıki var, kamış var, simsiyah is mürekkebi var, şiir var, masal var… O odaya girebilmek için durmak lazım. Kilidi her zaman görünür olmuyor. Anahtarının dişlerinde ‘’aşk’’ yazıyor. 

Durmazsa ‘’kendiyle söyleşemiyor’’ insan. 

***

‘’Neden’’ sorusu tek başına bir isyan cümlesidir. ‘’Bu da benim payıma düşen imtihan’’ diye cevaplamaya çalışsanız da soruları, ayıklamaya çalıştığınız taşları birer birer yutmak bazen çok zor. Yürürken koşarken Allah ile konuşmak çok zor.

‘’Neden Sana yaklaşmama izin vermiyorsun’’ diye bitiriyorum cümlelerimi.

***

Mesela çocuklar her zaman güneşli sıcak yaz günleridir, ağlamaları bile yaz yağmuru gibi sevinçle gelir ve aniden buharlaşıp gider. Bazı insanların ise yaz ve kışları yoktur. Keskin/kesin hatları, ifadeleri, bakışları olmaz. Yine de berrak ve okunaklıdırlar. Bahar da işte o insanlardan. Hüzünlü fakat asla rahatsız edici ve yorucu değil. 

***

Bir çocuğu uykuya geçerken izlemek… Göz kapaklarının yavaş yavaş kapanmasını, uyumamak için direnirken yenilmesini ve yüzündeki tüm o güzel minik kasların gevşemesini… İşte bir süredir o geçiş anını dikkatlice seyrederek kendimi tedavi ediyorum. Çocukları uyurken seyretmek, üzerlerini açtılar mı diye kontrol edip yorganlarını örtmek,  her defasında onları koklamak hep yaptığım şeyler… Fakat o anın, yani o bir anlık melek dalgınlığının iyileştirici etkisini yeni farkediyorum. Ömerin yüzünde rengarenk bir masal okuyorum, Alinin gözleri şifalı bir ninni söylüyor.

***

Yani neden bu kadar önemli ki yazmak? Yazar değilsin, yoğun yorucu bir işin var, konuşarak kendini ifade edebiliyorsun ve konuşarak kendini ifade edebileceğin insanların da var. Çoluk çocuk eş dost ahbap tanıdık tanımadık onlarca yüz… Hepsiyle de konuşuyorsun, her biriyle de farklı farklı şeyler konuşuyorsun, anlatıyorsun… O halde ‘’yazarak’’ bu anlatma çabası niye? Yazmadığın zaman neden bu kadar ‘’eksik, dolu, taşacak, patlamak üzere, rahatsız’’ hissediyorsun? İşte! Aslında şu an, her zaman yaptığım gibi, neden yazdığımı ve neden yazmadığımı sorgulayarak bir yol açmaya çalışıyorum. Kendimi o kadar iyi tanıyorum ve bu sorduğum soruların cevabını o kadar iyi biliyorum ki! Fakat her seferinde bu soruları sorarak, cerrahların cerahati akıtmak için yaraya dokunduğu neşter gibi ya da ameliyat yerindeki dren gibi ya da su kaynağının yönünü tayin eden ve yeşerecek topraklara ulaştıran bir ark gibi, yol arıyorum… Yol açmaya çalışıyorum. 

***

Hiçbir zaman dört dörtlük hayatlarımız olmadı ve olmayacak. Bunu kabul ederek başlayabilirim konuşmaya. Her insanın doğar doğmaz başlayan bir hikayesi var. Kişisel hikayelerimiz, farklı farklı… Düşünsenize, dünya üzerindeki insan sayısı kadar hikaye, milyarlarca… Başlangıcı ve sonucu başka milyarlarca hikaye… Gördüğüm tanıdığım ve izlediğim hikayeleri kısmen biliyorum, kendi hikayemi de kısmen bilebiliyorum, geri kalanını bilmem imkansız fakat net ve emin olarak şunu söyleyebilirim ki, pür mutluluk diye birşey hiçbirimizin hikayesinde yok. Olsa burası cennet olurdu ve biz şimdilik dünyada ikamet ediyoruz. Bunu da kabul ediyorum. Niyetim mutluluk ya da mutsuzluk tarifi yapmak değil. Kimseye muhteşem mutluluk formülleri de vaadedemem. Sadece, dün gece uykumu kaçıracak kadar kafamın içinde dolaşan o iki kelimelik tamlamaya nasıl ulaşırım diye uğraşıyorum şu an. Bu kadar laf kalabalığının sebebi o iki kelime. Kestirme bir yol bulmaya çalışıyorum. ‘’Mutluluk odası’’ nın ne olduğunu, önce kendime anlatabilmek niyetim.

***

Tam uçurumun ucundan sonsuz bir boşluğa bakarken ve uçabileceğime kanaat getirmişken, Ferahfeza bir nefes ensemden yakalayıp savuruyor beni. 

***

Anne olmakla ilgili söylenebilecek bütün sözler söylenmiştir. Anlatılacak tüm duygu durumları anlatılmıştır şimdiye dek .. Tüm anlatılamaz ve anlaşılamaz güzelliklerinin yanısıra, hep söylediğim ve çok yoğun yaşadığım bir şey var ‘’Anne olmak, ömrünüzün sonuna kadar endişe etmek demektir.’’ Evet endişe… Saf, filtresiz, yoğun endişe…

***

Bu gürültüde kalbimi duyamıyorum. Başımı göğsüme doğru eğemiyorum, eğersem, kaldır kafanı, bize bak, bizimle konuş diyen binlerce göz var sanki. Bu kalabalık, bu gürültü, bu şehir, bu dünya, bir kalbimiz olduğunu hatırlamamıza ancak kendi istediği zamanlarda izin veriyor. Asri zamanlar… Yetişilmesi gereken yerler, yapılması gereken işler, bizzat dişi olduğumuz ya da dişlerin arasında ezildiğimiz çarklar… Fırsat kollayıp, gizli saklı kalbinizle söyleşirseniz onu yorgun ve dertli buluyorsunuz. 

Biz hekim milletinin ‘’taşikardi’’ diye seslendiği bir kuş vardır. Çırpınıp durur göğsün orta yerinde. Sesini duyurmak için…

***

Polikliniğin camından arka bahçeye bakıyorum.Birkaç meyve ağacı ve  hatırı sayılır miktarda toprak mevcut. Ağacın ve toprağın olduğu yerde kuşlar da konaklıyor. İstanbul’un kuşları, serçeler, kargalar, kumrular… Küçük bir bahçe bile yemyeşil bir köyün hayalini kurmaya yetebilir. Bazen billur bir akarsu ekliyorum o bahçeye. Isırganotları ve kır papatyaları… Hayal kuralım…

***

Ölüm demişken…



Bu yorucu ve üzücü günlerin biteceğine dair ümidim ve inancım var. Tuhaf. İnsan herşeye rağmen ümit edebilen bir varlık.

***

Sevdiklerimi yazmak istiyorum, vazgeçiyorum. Üzüldüklerimi yazmak istiyorum, vazgeçiyorum. Bir süre daha, içimde çarpışıp dursunlar...

***

...küçük hayatlarımıza ne çok şey sığdırmaya uğraşıyoruz'dur.

***

Ferahfeza ferahlık veren demekmiş. Ferah dinlemelerin, dinlenmelerin olsun. Zira yakinen bilmekteyim ki tababet sanatı tahsili ve icrası oldukça meşakkatli bir yoldur. Zaman zaman kendine nefes alacak pencereler açman gerekir.

***

Bir zamanlar şiire meraklı bir zat var imiş. Şiir okumayı çok severmiş. Güzel şiirler okur, şairlerine imrenir, keşke ben de şair olabilsem diye iç çeker durumuş.  Yaşı ortayı geçmiş bu zat, bir gün şair olmaya karar vermiş. Şiir yazma aşkıyla yanıp tutuşur olmuş. Fakat şair olabilmek için, şair bir mürşidin rahle-i tedrisinden geçmek gerekiyormuş. Müstakbel şair, kendine bir mürşid bulmuş ve şiir meşk etmeye başlamışlar. Şair hocamız talebesinin şiirlerini okur, kırmızı mürekkepli kalemiyle düzeltmeler yaparmış. Üstü çizilen mısralar talebe tarafından tekrar yazılır, tekrar tekrar meşk edilirmiş. Fakat ne yazık ki her seferinde, üzeri çizilen mısraların sayısı artarmış. Hoca, incelikli adam tabii… Bu şiir şiir değil, sen de şair değilsin diyemiyor. Şiir talebesi ısrarla şiir yazıp getiriyor, hoca da ısrarla kırmızı mürekkeple düzeltmeler yapıyor.  Bir gün yine yazdığı şiiri hevesle hocasına götürmüş, müstakbel şair. Hoca ne yapsam ne yapsam diye düşünürken gözü kırmızı mürekkep kovasına takılmış. Kalemi elinden bırakıp, şiir yazılı kağıdı mürekkep kovasına batırıp çıkartmış ve talebesine kıpkırmızı bir kağıt vermiş. Sonrasında ne olmuş bilmiyorum. Hevesli zat-ı muhterem şiir yazmaktan vaz geçmiş mi, kıpkırmızı şiirini yeniden yazmış mı… Şiir öğrenilir mi? Şiir nedir? Şair kimdir? Şiirin şiir olduğuna kim karar verir?
...
Bazen kendimi o yaşını almış şiire merak salan şair gibi hissediyorum. 

***

yani, ‘’ innallâhe meas sâbirîn’’

yani, biraz beklersek geçiyor.

***

Mesai bitimine doğru, eve gitmeden bu içimdeki sıkıntıyı nasıl atabilirim diye düşünürken, yürümeliyim dedim… Yürümeliyim… Çünkü, sokağa çıkıp yürüyünce, gerçek hayata dokununca işlerin yoluna gireceğine inanmam daha kolay oluyor. 
...
Bahar da yetmiyor bazen iyi olmaya Allahım!

***

-B. hanım niçin gelmiyorsun? Sorun ne?

-Doktor hanım, ben her ilaç yazdırmaya geldiğimde ilaçlarla ilgili bir sürü soru soruyorsunuz. Bunu niçin kullanıyorsun? Bu ilacın raporlu mu? Sanki ben ilaç kaçakçısı mıyım? Kendimi hırsız gibi hissediyorum……..

Anlattım. Hem de uzun uzun…

Helalleştik, ilaçlarını yazdım ve çıktı.

Sonra da çok şükür, Abidin amca ve Nursel teyze geldiler. Bana çikolata getirdiler…



Çabuk yoruluyorum bu aralar… Çok çabuk…

***

Sınanıyoruz. Yüzümüzün ve kalbimizin nereye baktığıyla… 

***

Fakat çocukların zihninde sözlerin ve nasihatlerin çok kalmadığını biliyorum. Çocuklar, görmeden, dokunmadan hissetmeden ikna olmuyorlar. Onları kandırmak kolay değil. Biliyorum ki, çocuklar etraflarında iyi insanlara dokunmazlarsa, “iyi insan” olmaları çok zor. Biliyorum ki “iyi insan” olurlarsa diğer herşey çok kolay. İyi insanlar olma ve iyi insanlarla karşılaşma içerikli dualarım var. Ve önce sevmek… Sevgi hatta aşk, bütün iyiliklerin besmelesi.

***

Yağmurun, karın, rüzgarın Sahibi, Mikailin Sahibi, büyük hüzünlerle, sıkıntılarla, kederle, dertle yerini hissettiren sonra minik sebeplerle aydınlanan, ferahlayan, umutlanan kalplerin Sahibi Allah'ım! Göğü de kalplerimiz gibi evirip çeviren, karartıp aydınlatan Allah’m!  Hani kar tanelerini senin meleklerin indiriyormuş ya yeryüzüne… Ayşe, o melekleri görmek istiyormuş, onlarla konuşmak istiyormuş… Daha dün söyledi… 

***

Bugünlerde biraz böyleyim, piyano ve viyolonsele yaslanıp, eski bir ilahiyi söylemeye çalışan caz solisti gibiyim, çiçeklerini döken menekşem gibiyim…

***

Hastalarla ilgili yazdığımda tedirgin oluyorum. monoklinik notlarının benim açımdan en zorlandığım kısmı budur. Tıp etiğini filan boşverelim, hastalarla aramızdaki sırları da boşverelim. Aslında tek önemsediğim onları satırlarımda gezdirirken onları rahatsız etmemek. İsimlerini değiştirsem de bu böyle… 
...
“Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma…”

Amin!

***

Dün Hüdayi amcanın oğlu, ilaç yazdırmaya geldi. Hüdayi Amca, evine girdiğim hastalarımdan. Bana bir not göndermiş. Parkinsonlu elleriyle yazdığı nottan sonra, son bir haftadır, canımı sıkan herşey anlamını yitirdi. Şikayetlendiklerim, alındıklarım, kırıldıklarım üzerine içime yazdığım sayfa sayfa mektuplar bir anda silindi. Ellerim henüz titremiyor, hatta güzel yazı yazmak için daha çok kalem alıyorum elime, kamış kalemlerim var, mürekkebim… O ihtiyar elden çıkan ve zor okunan çarpık çurpuk yazı üzerine, saçma sapan hırslarımız ve kibirlerimizle boşalttığımız hayatlarımızı iliştirmeliyiz. Ölüm mü büyük, şımarık arızalarımız mı?



***

Şimdi mesela en sevdiğin yazar şair kitaplarını imzalayacakmış deseler, ki oluyor hala böyle şeyler değil mi, gidip kitap imzalatamam gibi geliyor. Sebebini bilmiyorum. Belki de okuduğumuz yazarların çok yakınına yaklaşabilir olduk, onları sanki daha iyi tanıyor olduk, belki hayal kırıklıklarımız oldu, ne bileyim… Şimdi hemen netleştiremedim, gerek de yok… 

***

Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.

***

İnsanların kalbini, samimiyetlerini, duyarlılıklarını ölçmek gibi bir gayretim hiç olmadı. Kalplerde olanı sadece Allah bilir. Kalpölçerim yok. Zaman zaman kendimi bile ölçemiyorum. İçimden geçenlerin samimiyetini sorgulayıp, kendimle kavga ettiğim çoktur. Yaptıklarımdan ve yapmadıklarımdan hesaba çekileceğim. Bu konuda Allah'tan hep yardım dilerim. 
Çok takipçi , çok okunmak, çok “kalp” almak gibi bir derdim yok fakat yazdıklarımı okumasını istediğim insanlar var.

Yazmak da bir çeşit hâl tebliğidir. Kötü söz söylemekten Allah'a sığınırım. Yazarken bazen içimde hain bir kibrin büyüdüğünü hissediyorum. İnsanız, arızalarımız var, beğenilmekten, güzel söz işitmekten hoşlanıyoruz. Allah Rasûlünün karşımızdakini övmekle ilgili topraklı tavsiyesini biliyorum. Ama sevdiğinizi söyleyin, dediğini de biliyorum. Allahın sevmediğine benzememek gerektiğini de… Yani böyle… Gizli ve açık kibirden de Allah'a sığınırım.

Bu kadar açıklamayı yapmayı canım istedi. Hastayım, burnumdan nefes alamıyorum, iki gündür uyuyamıyorum ve bu ağzımıza aklımıza geleni söylediğimiz yeni konforlu mekanlarımızdan çok bağımsız birebir dokunduğum kafa kırışıklıklarım ve karışıklıklarım var.

Şu an burayı kapatıp gidecek kadar bile önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin…


Zehra Betül


Muhayyer Münacat

Allahım biraz konuşabilir miyim bağışla
Konuşuyorsun sen, duymuyorum ben ah bağışla
Ben de konuştum çok, çoğu boş, boşlukları doldurdum
Yarım kalmış bir çay gibi soğuttum kendimi,
İçime şeker attın, tatlanmadım yine
Seni anlayamadım, tişört yazıları, sokak isimleri,
Plaka harfleri, medet umdum tümünden, bir tıkız idrakle tıkandım,
Yağmurları anlamadım, karlarda üşüdüm, bilirsin
Şemsiyeseverim, o uçarı, o gizemli şiirseverler aksine
Lodosta başım ağrır, malum sinüzit, alerjim de var yağmura iyi mi
Benden şair yaptın ya, bu senin kudretin, memnun musun desem
Sana seslenmeye yarıyor, memnunum bense.

Kelimeleri sevdim, yabancı kelimeleri de, düşman olanlarını bile
Bazılarında bir tarçın kokusu, bazıları hurma gibi ezildi dilimde, kimi bir kasımpatı patladı
Onları tuttum içimde, bazılarını salsam da hindiba gibi göğe

Göğe o bedevi gibi baktım, Allah gökte diyen, ümmi, müsterih
Göğü sen yazdın, okuyamadım ben, dillerimde bir reçine
Aklımda kalp fikirler, kalbimde bir yer keşke cemalinin çiçeğine

Allahım, beni biliyorsun, bir mutlu son yazdın mı bana, deyiver şu kölene
Bazı repliklerimi unuttum, bazı rolleri çaldım, sahnede uyukladım
Ama şimdi geldi de sırası bir müjdenin, bir armağanın
Kullanmadığım kelimelerim var, saklamışım andıkça kamaşmışım
Kayıp dillerin arasından çekip çıkarmışım, kör hafızların lehçelerinden,
Sabahki taarruz için biriktirilmiş sözlerden, istiklal marşlarından,
Unutulmuş dervişlerin dağarından, vasat alimlerin notlarından,
Aşka yeteneksizlerin ezberinden, okunmayan yazarların defterinden,
Bütün o sözcükleri topladım, oturdum kumar masasına
Dünyanın en tuhaf eli bende, talihim bir ucundan tutuşuyor, görüyorum
Batmak üzere geldim, imha edesin şu beni, kullanıp atasın
Irmaklar geçirmeyesin, sallardan itesin, tenha koyasın
Senden gayrısına kaymasın gözlerimin ne akı ne karası diye

Musa nebi geliyor aklıma, konuştun kırk gün onunla
Yüce sözcükler, yalçın buyruklar, tok ünlemler,
Dağın yatağında bir sıtma tam kırk gün soludu
İncirleri balladı bir balad, kekikleri tütsüledi
Senin kelam mızrağınla kıvrandı yeryüzü biteviye
Musa nebiyi dinlemek isterdim indiğinde o dağdan
İlk sözcükleri koparmak o kekeme, o göksel dilinden
O kekeme, o dili reddeden dilinden
Gözlerini görmek isterdim kırk gün şarap küründen geçmiş
Soylu dertlerle demlenmiş sesini, sevgiliden koparılmış alınmış gözlerini
Ellerinden öpmek isterdim, iki söğüt dalı gibi sarkmış sanki gökten
Konuştun sen onunla, pişirdin onu kelamın tuzuyla
Dilinden geçirdin elektrikli balıklar aktı tarih aktı
Fikrini doldurdun bütün senden kaçış olmadığıyla
Senden kaçış olmaması iyi haber, yüce haber, son haber
Uykudan sonraki uykuda gibi düşüyorum kollarına

Türlü dillerde senin isimlerin yüzüyor, bazıları aşina, görkemle çınlıyor bazıları
Harfleri yıldırımlar gibi biçiyor isimlerin
Satırlar karışıyor, ağızlar kamaşıyor, sanki gelmişsin
Türkçe Türkçe değil artık, Âramca o değil
Suhuf dillerinden kalıntılar, bazı nebi sesleri Akdeniz kıyılarından
Kalyonları dolduran rüzgârlara bakarak fısıldanmış gipgizli isimler
Yılanların uykularını bölmüş bir haşmetten tortular
Büyük orgun tuşlarına mecalsiz düşen bir keşişin son nefesi
Sararırken çıkardığı sesler üzümlerin
Hepsini derliyor göğsümde bir mağara
Bütün büyük mağaralara, bütün suskun münzevilere, bütün
Dağ başlarını tutmuş veli ruhlarına, çile çekmiş ve mutlu tümü de
Hepsinin yuvalandığı mağaralara açılıyor mağaram
Yaktıkları sandal ağaçlarının kokusu burnumda, sarındıkları geyik postunun
Yiyemedikleri ekmeğin kokusu, oruçlu ağız kokusu
Hepsini içime çekiyorum, sana dillerden dil beğenmek için
Bütün isimlerine yetsin soluğum için, için, için

Bu dizeleri gidip okuyacağım dağ kovuklarında
Bir dere kenarında, toplayacak balıkları başına
Sümbüller eğilecek duymak için senin ismini
Dere kıvranacak belki düştüğü cezbede
Şairmişim, bakacağız şair miyim
Büyük bir harman yapabilirsem kederden ve ümitten
O zaman şairimdir zannımca, akıl ve cezbe iç içe geçince
Kalbin oyuklarında kımıldayınca senin aşkının tırtılları

Şarkılarda hülya diye bir şey geçiyor, radyodan bir iki damla kan geliyor
Şarkıcı kadının sesi çubuk kraker gibi kırılıyor, duyuyorum
Hayatla aynı otobanda kapışmak istiyorum acilen
Emniyet kemerini söküp atmak, hız sınırını taşmak, kafa kıyak, yalnayak
Ama mani oluyor şarkılarda geçen hülya
Duraklatıyor, her endişeyi tıkıyor mafsallarıma
Mafsallarımda sonbaharın son günleri ağdalaşıyor birden
Sarı yapraklar acılaşmış, onu süpüren asgari ücretli daha acıymış
Bütün bu mevsimler yaşanmasın gibi bir uzay istiyorum bense
Donuk, hissiz, zamansız bir boşluk
Sade senin isminin uzak bir yıldız gibi gömüldüğü
İsminin zonkladığı bir karanlık sade şu kırklı yaşlarımda
Ya peygamberlik yaşımı latteli pastayla kutlayan öğrencilerim,
Nasılsınız?

Ayetleri duyuyordum Fez'de açık pencerelerden
Şehri her sabah yıkıp yeniden kurma ayetleri
Peygamber adları dağılıyordu sokaklara alacakaranlıkta
Melekler inmiş, firavunu boğmuşuz, elimizde kutsal tabletler kutsal patikalardayız
Zeytin yapraklarından sakızlar ağzımızda, deveye hayranlıkla doluyuz
Senin ayetlerin havai fişekler gibi yakıyordu sokakları Allahu ekber
Asli insana dönmüşüz, nefsimizle kapışmaya hazırız gibiydi her şey

Meczupları gömdük sanırım, birer bomba gibi gezerlerdi pazarları oysa
Hayatta bir sekte olup iterlerdi hayatı hayata.

Kendimi nelerle avutuyorum bir bilseniz (sen biliyorsun)
Aşıklarının öykülerini okuyorum, inanıyorum bütün o delilerine
Suskun, başı önde ve düşünceyle dolu her biri
Çalmışsın ya onları sen obalarından, çadırlarından
Dilleri kımıldayınca belli belirsiz, isminin incileri sekiyor yerlerde
Seninle anıları var gibi, ama saklıyorlar nede
Aranıza giremem zannımca, dönemem de geri

Ya ben nereye aidim, ey benlerin ey nerelerin sahibi!

Ahmet Murat

26 Ocak 2016

baharat yolu

- Ben eskiden bilirdim tiryaki bir aktar vardı
uzun birtakım saplar ve hazin kokular satardı

bir aşktı günden geceye hazırlayıp durduğu
sağlam aşkları ahşap bir duman olarak savurduğu

elleri üç-beş yüz insanın nemli karanlık gecesinde
oysa o nemlerle ne renkler parıldardı bir yol gecesinde

Haritasız bir coğrafya henüz, kansız bir aracılık
çünkü Akdeniz acemilere ve büyük odalara açık

Kervanlar gümüş bir ağıt gibi İllirya'dan Anadolu'dan
atlar, tüccarlar ve kılıçlar hiç köprüsüz geçerlerdi sudan

Ey canım büyük suların ve geniş yolculukların adı
dantelli kadınların ve adamların ağzında bir iklimin tadı

- Ve aktarın düşlerinin birleşmesi büyük başkentlerle
sivri burunlu ve para kesesi kullanan bazı kişilerle...

Dantel ve aranış, zencefil ve tarçın ve misk ü amber
bir kaleyi almaya, bir bayrağı kaldırıp indirmeye yeter

Herkesin önce bir cinselliğe yatkın cömertliği
havalandırırdı odaları, söylevleri, kervansarayları ve her

Anadolu bir geçiş, Pers bir yenilgi, Hint bir varıştı
ey canım ay başka, otlar adam boyu, ağaçlar bir karıştı

Herkesin ağzında Avrupa'da bir yabancı acılık
ve Akdeniz bütün tüccarlara ve el değmemişlere açık

Kervanlar sevinçli bir tunç olarak Anadolu'dan
develeri ve uzun saçlarıyla köprüsüz geçerlerdi sudan

Önce Bizans, sonra İznik, sonra ovalar belki
hepsinin bir pusula ve bir varıştı akimdaki

Aldılar geldiler giysileri ve at kişnemeleriyle
keselerinde altın ve bol ceplerinde kişnişleriyle

—Aktarın büyükbabası da kendi gibi aktardı
ahşap bir dükkânda bir yol bulmayı satardı...

Adalardan adalara, aktarlardan aktarlara ve bir rüzgâra
karıştılar müslüman Mezopotamya ve hıristiyan Roma

Anadolu bir geçitti amansız bir sultan buyruğuna
birisi kırkbirinci düğümü atarken bir kısrağın kuyruğuna

Bir dağın arkası güç aşılırdı, aşklar da aşılırdı
tarçınla, büyük güneşlerle mavi pilâvlar pişirilirdi

Bir ülkede bir kraliçe bir mektubu okurdu
mektupta firengili aşklar ve yeminler olurdu

Güzel kelimeler, solgun yüzler ve fetihler çağı
hepsinin gönderlerinde bol geçmişli bayrağı

Bir şövalye çelik zırhında gerinirdi hızla
kuzeyde aşk da geçerdi mevsim de hızla

Kraliçe büyük hışırtıları ve yanında şairleri
dokuz bölümlü şatolarında bir ileri bir geri

Baharat Yolu bir gün elbet daha da kısalacaktı
o sıcak ülkeler ve baharları onların olacaktı

Suyu alınmış yemişler, güneşte kurutulmuş nesneler
koyu yeşiller, asya kırmızıları, gecelerle tükenmeyen kösnüler

- Ve aktarın düşlerinin birleşmesi büyük başkentlerle
sivri burunlu ve para kesesi kullanan bazı kişilerle

Büyük macerası insanoğlunun büyük kalma tutkusu
ey canım ey yengeç dönencesinin büyük tutkusu

Büyük avcılarla kaplan dişi ve pazar toplayan
kadınlarını ve çocuklarını azar azar toplayan

Neyin varsa gitti gidecek kadirbilmez metropollere
şimdi ananasa, bibere, daha sonra petrollere

Hazırla artık büyük ve geniş o mavi elbiseni
her şeyin öyle eski öyle köklü öyle koruyor seni

Senin hüznün bir yazgıdır bir eski zamandır
büyüksün artık büyük dirimine beni inandır

Ellerin hep insancıl ve beceriksiz nereye koysan
kıpır kıpır her şeyini biriktirir parmakların bir duysan

Mavi yeşil bir hançersin hiç kınında durmaz
bir çocuğun yeşil mavi gözü, bakar yorulmaz

Bir değişmezlik sanırsın çoktan beri her şeyi oysa
bir vakitler güneyde öyle kötü kullanılmış ki

Ovaya yayılır, dağda toplanır, sevdanı çiçeklersin
Şattülarap'ta bir gece ay tutulmasını beklersin

Ve kervanlar ordu olarak dörtnala Orta-doğu'dan
azgın bir yenilgi gibi köprülerle geçerdi sudan

Bakırçayı kendini bildi bileli Marmara'ya akardı
kuzey güney iki kıyısında insanlar yatardı

Bir okşamaydı koca gözlü Akdeniz'in rüzgârı
zeytinleri karartırdı bir Celâlinin hassas topukları

Ve İstanbul'da Haliç'in kıyısında, tahmis çarşısında
bir sinagog, bir kilise, bir cami karşısında

- Bir aktar vardı bir topaç gibi Sakız şimşirinden
kaytanı İngiliz, dönüşü Hindistan güneşinden

Büyük avcılar gibi kaplan dişi ve pazar toplayan
bir ülkenin sıcağını azar azar toplayan

İncelik ve zencefil ve firengi, petrol ve bakır
önce Akdeniz yöresini ve sonra her yeri sardı

Sonunda yeniden geldiler, ekmek ve şirkettiler
çok uzak gittiler, Baharat Yolu'nun başına gittiler

Papazlar, krallar ve Avrupa'nın bütün kopukları
gökleri sevmenin ve gülleri sevmenin ülkesine vardı

Artık bir okşama değildi koca gözlü Akdeniz'in rüzgârı
bütün rüzgârlar Konya'dan aşağı Kilikya'dan yukarı

Rüzgâr hep o rüzgâr, Hint denizinde kaldırır suları
sevindirir kuytu limanlarda kadınsız korsanları

Baharat Yolu korsanlarla uzadı, kanallarla kısaldı
sonunda ne kaldı, bahar görmemiş ölülerden başka, ne kaldı

Suları gemilerle geçtiler birçokları boğuldu
kalanlar kurtuldu, ölenler bir eski hikâye oldu

Irmaklar, aktarlar, askerler ve bir akşamın yarısı
ırmaklar, aktarlar ve bir akşamın sadece yarısı...

Turgut Uyar

Ölüm Yıkanması

kadınlarla yatanlar kazandı ve parlamentocular
şimdilik
güneşin doğuşunu ve batışını hiçleyip
ve sonra sessiz sedasız dünya işleri
orman kanunu evlenmek filân gibi

şimdi bunların hepsi olur, nasır gibidir
sen bana bir haber ver geçtiğin yerlerden
yollar güvenli mi buğdaylar nasıl
pilleri var mı radyoların
özellikle pilleri var mı radyoların
bak olduğu gibi söyle elin nerelerde
aklının akşamı nerde batıyor
başka
kaç çocukla yetiniyor herkes
herkes gülmüyor mu bazı şeylere
daha iyisi denizin mavisi
hangi ellerde şimdilik
daha doğrusu ölenler için

sen şimdilik elimi bırakma
sen deyince anlıyorsun
ne dediğimi
dayanıksız duvarları düşünüyorum
62 santimlik toplara dayanıp
bir yabanî incire dayanamayan
bir akşamın en pis saatinde
şiir yapmaya çalışmadan

şimdi, nasıl olsa yıkayacaklar biliyorum
çünkü kimleri kimleri yıkadıklarını gördüm
yıkamak boyun eğdirmektir onlar adına
önce tanrı adına sonra öbürü sonra doğa
öyleyse, hiç değilse
ölen o gözüpekler gibi
kahramanlar gibi demiyorum
kahramanlık ancak birlikte olmaktır çağımızda
kahramanlar çağrılır
enlem boylam farkları tepelenerek
ve en iyi tütünleri içerek
en iyi silâhları kullanarak
ve yıkarak sûzidil efsanesini
ve estetiğini Lessing'in
ve 89 devrimlerini aşarak
denizin, ilk girdiğin denizin
kaç kulaç olduğunu sezinleyerek

en azından yıkanmaya hazır olmalıyım
nallanmaya hazırlanan at gibi
bedenimi cömertçe kullanmalıyım
yani ölüme
yani rahatça ölmeye

şimdi sevgili hüznüm, boynumun borcu
gerçi sensiz düşünemem sanırsın
bir kuzeyde ayın buza vurmasını
üçbuçuk milyon kişinin bir ağızdan yemin etmesini
denizin yenilen tafrasını

yani ölüme
sevgili hüznüm, boynumun borcu
yaşarken diri olarak
severken diri olarak
ölünce diri olarak
dipdiri bir gövdeyle

Turgut Uyar

Sonnet

- Yalnızlık için*

Çekemezsin bir yere sineden başka.
Biliyorum günler hep böyle geçecek.
Ne akşamleyin komşu, ne bir akraba,
Ne bir dost, oturup karşılıklı içecek..

Yalnızlık sade şurda burda değil,
Düşüncede, hatırada ve dilekte.
Hangi taşı kaldırsan, nerde "of!" çeksen,
Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte..

Bilmem rengi nasıldır, boyu ne kadar.
Biçen her kimse yıllardır yanlış biçiyor.
Bir elbise ki, alabildiğine dar..

Nedir bir türlü sırrını anlamadık,
Kimdir bizimle böyle şaka ediyor,
Hangi cebini karıştırsan yalnızlık..

Turgut Uyar

Sokaktan Geçen Kadın

Önümden geçen güzel kadın,
Şimdi evine gideceksin.
Buğulu camların ardında, geceye karşı
Soyunup döküneceksin...

Aklıma gelenleri bağışla
İnsanız, neler düşünmeyiz!
Bir görüp bir yitirdiğim, hayal meyal
Beyaz göğsün, gerdanınla kimbilir
Kimlerin koynuna gireceksin...

Ömrümüz yükte hafif, pahada ağır
Amanvermez haramilere kaçırılmış.
Hem olmuş, hem olmamış istediğimiz.
Belki, bana düşündürdüklerini, birgün
Sen de düşüneceksin...

Turgut Uyar

Sular Karardığında Yekta'nın Mezmurudur

Benim bir suyum vardı akıyordu
Bir toprağı yeşertip akıyordu
Bir yerlerde birikmeden akıyordu
Öyle sakin öyle ince öyle güvende ama akıyordu
Ben çevirmedim gene akıp duruyor
     - O anlatılamaz çömleği bir dere çamurundan karıp yapmış­
     lar kıyılarındaki evliyakeçesi otlarının kokusu sinmiş sanki
     uzağa götürüyor insanı götürüyor bir çorak sarılığın düzü­
     ne yazısına bırakıyor değinmeleri insanları hele daha çok
     sevişmeleri özletecek bir yazıya, büyü sanki
Sevdiğimden değil sevindiğimden
Uzun geceleri durup bölüyorum
Uyanık sesleri geliyor utanmıyorum
Herkeslerin kaçıştığı bu yağmur
Beni arı duru yıkıyor ıslanıyorum
Hep bir hikâyeye girmek insan yönümüz mü
Islanıyorum
Bu yanım ıslanıyor daha çok
Akçaburgaz bir küçük kentti
Küçük evleri olan bir kentti
Yalnızdım inceydim kendi kendimeydim
Kalktım bu büyük kente geldim
     - Şimdi kimi acıyor kimi kınıyor beni hangileri haklı
     hangileri iyi ama iyiyi haklıyı aramak her zaman gerekli mi,
     ya benim yaşamam
Kalktım bu büyük kente geldim
Tozlarla böceklerle kalktım geldim
Yalınız sedef kabuklarla geldim
Bu kenttir toprak çanaklardan ayrıldım
Büyük yapraklardan sular beni sevindirsin
Gemilerin limandan çıkışları beni sevindirsin
Karanlığa uğramayan ezgiler beni sevindirsin
Yalnızlığım sığmadı kente
Çünkü dağlara alışıktı bana alışıktı
Birden evlere sokaklara çarptı
Büzüldü çirkinleşti kıvrıldı
Çünkü kentlerin yalnızlığı korkaktır
Akçaburgaz'da mutluydum onunla
Hoşnuttum ondan
Sığlarda balık yavruları gibi kuşkusuz
Bir oraya bir buraya bir ormana
Bunaldıkça bozgunsuz avuntularım vardı
Eski haydutları bilirdim
Bir zamanlar Akçaburgaz dolaylarını denize doğru kasıp kavururlardı
Yalnızlıklarını orman ateşlerinde yakarlardı
Korkularla yakarlardı
Kara sağrılı atları dağlara göreydi
Şehir uzaktan sevdikleriydi
Bıyıklarından sevinirlerdi
Ne efsanelere girip çıkmışlardı kan içinde
Kayalara gizlenip düzene karşı koyarlardı
Bir korkunç sevmeleri vardı en çok onu bilirdim
Sonu mutlak bir ölüme varırdı
Bir dağ ölümüne sanki
Sonra o bencil aşk o ölüm yıllarca tüter dururdu çatılarda
Sularda buğulanırdı düğünlere karışırdı
Ona özenen aşklar türerdi küçük odalarda
Ama bunları neye anıyorum ben Yaylabölüklü müyüm
Sonra ben kalktım bu büyük kente geldim
Çünkü kişi büyük kentlere de gelmeli
Kendi güzel yalnızlığı için gelmeli
Kalktım bu büyük kente geldim
Akçaburgaz yalnızlığımı da getirdim
     Dövündü kısırlaştı garipledi
Anladım yalnız avutamazdım onu
     - O deniz mavisinden neden kaçıyorlar sanki oysa onun
     avutması büyütmesi ince yaşamaya durgun isteklere karış­
     ması
Adile'yi buldum sevdim
Yalnızlığım onun şehrine ısındı
Yapılar önüme durmuyordu artık
Sokaklar aldatamıyordu
Belki ısınmadım ama katlanıyordum
En çok geceleri sevmemden anlıyordum bunu
Sonra Adile uzaklaşmadı
Erhan'ı buldu ama uzaklaşmadı
Ama ikiye bölündü
Benden aldığı güveni onda harcıyordu belki, ondan aldığı serin
     huzurla bana dönüyordu gene, benden ona ondan bana
     ilettikleri yahut ilettiğini sandıkları onu mutlu ediyordu
     denizin gereği yoktu sevişmesinde ben vardım çünkü,
     ilençsiz, yakınmasız hatta kinsiz, genç Erhan'ı kıvandıran
     çeken eti vardı, onun kendisinde mutlu olduğunu görmek
     bilmek bir çeşit aşk gibi sarıyordu onu -oysa bana da gerekliydi-
     o bilgi böylece sardıkça onu, kendi etinin tadı,
     geçmeye yüz tutmuşluğu yalım yalım gecelerine giriyordu
     onu arıyordu hep böylece
Benim bir suyum vardı akıyordu
Bir toprağı yeşertip akıyordu
Bir yerlerde birikmeden akıyordu
Öyle sakin öyle ince öyle güvende akıyordu
Yine akıyor ama yanıldım
Yine akıyor ama otlar cılız
Güneşler soluk günlerde aksak gibi
Bir avuntu buldum avunuyorum
Katlandıkça arınıyorum
Katlanmanın tadında acısında arınıyorum
Bir yerlerim temize çıkıyor sanki öyle güzel
Kara kara geceler abandıkça üstüme
Arapkanlı duygular abandıkça
Öksüzoğlan balıkları gibi kuytulara kaçıyorum
Akçaburgaz yalnızlığıma sarmıyorum

Turgut Uyar

23 Ocak 2016

Senin yüzüne o kadar çok bakmışım ki, Var olan her şey gözüme görünmez oldu

Senin yüzüne o kadar çok bakmışım ki,
Var olan her şey gözüme görünmez oldu.
Sürekli güneşe bakan kişinin gözünde,
Onun ışığından dolayı dünya karanlık olur.

Ömer Ferid Kam
ز بس که وقف نظر کرده ام بعارض تو
شدست در نظرم هر چه هست آن تاریک
کسی که در نگرد آفتاب را پیوست
ز فر او شودش در نظر جهان تاریک


Ey gönül! Ey gönül! Vazgeç, vazgeç bu sevdadan ve bu kavgadan.

Ey gönül! Ey gönül! Vazgeç, vazgeç bu sevdadan ve bu kavgadan.
Akıllının nezdinde bir sivrisinek kanadı bile etmez dünya devleti.
Bu vadide şaşkın olma; çünkü ayakların izini apaçık
Bulursun; eğer bensem kafir, can ve gönülden uzaklaş.
Ey Allah'ın cezbesi! Sensin her zerreye nüfuz eden;
Gel, yukarıdaki âleme (gidişte) bize yardım et.
Ne dünyanın ikbalini isterim, ne de büyüklerin ihsanını.
Ben bu dünya şahını isterim ki tahtı ev ednâ'dır.
Ne güzel yakınlık, ne güzel yol, ne güzel güneş, ne güzel ay!
Eğer onu bilmek istersen illâ istisnasına bak.
Zirvesi ay olan gönül (için) gündüzleri, akşam vaktidir.
Allah'ın tecelli ettiği yerdir, gaflet gözünü aç.
Kilise ve cuma mescidi, hepsi tamahkar düşüncedir.
Ne güzel talih ve ne güzel baht! Kim görür her yerde onun yüzünü?
Ganimet bil sohbeti, onda bulursun sen devleti;
Ne devleti, bütün varlığın arzuladığı izz-i kurbeti.
Meydanın eşsiz Ferit'iyim; o sofranın döküntülerini topluyorum;
Gayri bir şey bilmiyorum Mevlâ'dan ve Mevlânâ'dan başka.

Ömer Ferid Kam

Eğer elimi denize vursam, her defasında İnci ve cevher yerine çerçöp geliyor.

Bazen bana bir tebessüm geliyor,
Bazen de menzilden bir zil sesi geliyor.
Kâr ve zarar meşgalesinden uzak olmak gerek;
Bilmiyorum ben, bu heves nereden geliyor.
Eğer elimi denize vursam, her defasında
İnci ve cevher yerine çerçöp geliyor.
Ey çaresiz gönül! Feleğin cevrinden feryat etme;
(Çünkü) melek dedi, senin için hâkim geliyor.
Nefesi, Rahman‟ın nefesinin kokusundan bir koku;
O kimsenin kokusu bana Yemen tarafından geliyor.
Ey gönül! Çabuk “Ben Allah‟ım”ışığına doğru yüzünü çevir;
(Çünkü) Tûr‟(a giden) Mûsâ ondan (elinde) bir ateşle geliyor.
Dikkat et ey perişan gönül, sır kapısını kapat;
Perde ve duvar arkasından bir kişi geliyor.
Eğer cahil eşekten bir çifte yersen (ey) Ferit!
Sabret; çünkü arkasından birçok hayır geliyor

Ömer Ferid Kam

Siper Sanatı

Alışmak geliyor, çıkmıştır yola
Bıkmadan ölmek yok, insanlarından.
Geçmiş aradan şu kadar zaman
Burada hayat var mıdır, vardır
Hiç kimse olmasa da.

Üzülürüm diye gitmediğin yer
Doğduğun sokak, büyüdüğün ev-
Göç alan şehirler gibi gözlerin
Yeşil bir harmandan dönersin her gün
Hep aynı sevinçle, pek bilmediğin.

Güneşi ezanla alıp bırakan
Senin tertemiz dilin ve dinin
Geçerken içinden dağ köylerinin
Dünya durdukça dönecek olan
Görürsün orada kalplerden derin

Şiirler yazıyorsun şimdi sadece
Kendinden habersiz akan ırmaklar.
Diyelim hayat, nasılsın edebiyat?
Güzeller ortadan yürüyüp gider
Dokunamazsın ona, merhaba keder.

İnsan insana anlatamaz derdini
Denedin, olmadı, değil mi?

İbrahim Tenekeci

22 Ocak 2016

Okurken

Okurken çizdiği bir satırı gördüm o elin
bir kitapta. O eli gördüm, o elin ışığını.
Sahipsiz bir karanlıktan çıkardı beni.
Kitap oradaydı ve bilmiyordum orada
olduğunu. Kitabı okuyan oradaydı ve
bilmiyordum, çizilmiş satırı görene değin.

Senin elindi o satırı çizen, bir sayfayı
çevirince incecik bir ışık düşüren geceme.
Elimden tutan senin elindi o ışığa doğru
yürürken. Bilmiyordum ve öğrendim
yıllar sonra yeniden okurken o kitabı.

Kemal Özer

Çıkalı göklere âhım şererî döne döne

Çıkalı göklere âhım şererî döne döne
Yandı kandil-i sipihrün cigeri döne döne

Ayagı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın
Zevk u şevkîle virür cân u seri döne döne

Sen turup raks idesin karşuna ben boynum egem
İne zülfün koca sen sîm-beri döne döne

Şâm-ı zülfünle gönül mısrı harâb oldı deyü
Sana iletdi kebûter haberi döne döne

Sen olasın deyü yer yer asılub âyîneler
Gelene gidene eyler nazarı döne döne

Ka‘be olmasa kapun ayla gün leyl ü nehâr
Eylemezlerdi tavâf ol güzerî döne döne

Ey necâtî yaraşur mutribî şeh meclisinün
Raks urub okıya bu şi‘r-i teri döne döne

Necâti Bey

21 Ocak 2016

Bir Çizgi Daha

Üstünü örttüler bir çocuğun. Anlamadılar
örtülen çocuk değildi. Boğulup kalan
bir dünyaya-geliş çığlığıydı, bir sessizlikti
fırlayıp çıkmak isteyen boğazından, gökyüzüne
bir bakış, rüzgârını aralayıp bulutların.

Üstünü bir şiirle örttüler. Görmediler
açılıp kapanan dudakları. Suskunluğun
oyup boşalttığı bir okyanusta, sularla
dibe inen ve bir daha yükselmeyen son ışıltıları.

Bilmediler onu nasıl çıkarmak istediğini
örtülen şiirin altında, nasıl soluk verdiğini
dudaklarına, yeniden su yüzüne çıksın diye ışıltılar
okyanusu nasıl doldurduğunu gözyaşlarınla.

Nasıl bir çizgi daha ekleneceğini görüntüne,
hiç karşılaşmadığın bir çocuk için bile
gözyaşı dökecek kadar yüreğindeyse yeryüzü.

Kemal Özer

Eskiden

Eskidendi
Kelimelerin kalbini açar bakardım.
Eskidendi
Uçar üzerinden bozkırın
Çocukluğa giderdim.

Yine giderim
Annenin yüzü hâlâ masum
Hâlâ acılı bakışları.

Ağlamak için
Kalbimi ağaçlara bağladığım zamanlar
Ormanların derinlerinde
Yaprakların açılması
Ve konuşması
Eskidendi.

Sonra kelimeler geldi
Ve oturdu karşısına kalbin
Gitmedi.

Bejan Matur

20 Ocak 2016

Son Söz

Boş eller ve gözlerle duruyorum yaşamın ve ölümün eşiğinde
Ve sesini duyduğum bu deniz;
Boğulanları geri vermeyen bir denizdir zaman
Ve benden sonra dağıtacaklar ruhumu, ezik düşlerim
Sözlerim şimdiden ıslak dudağımda
Bir yaprak gibi kuruyor işte

Bu dizeleri kollarım sonuna kadar açıkken yazacağım
Duyulsun kalbimin orda dört kez çarptığı
Geçeceğim boğazımı ve sesimi ve nefesimi ve şarkımı ölümü göze alarak

Bendim seçen bu çarmıha germe boyutunu vermeyi dizelerime
Ve şans nasıl öyle düşsün üstüme dizelerin durağındaki bıçak
En sonunda gerekecek ölçüsüzlüğüme uygun bir ölçüye ulaşmak

Yaşam rüzgarların kat ettiği kocaman hüzünlü bir şato gibi geçmiş olacak
Yolu niye buraya düşmüştür kimse bilmez belki her şey bir düştür
Gençken meleklerin zaferi yakındır diye söz edilirdi bana
Ah nasıl inanmışım nasıl da kanmışım sonra yaşlandım işte
Oysa ihtiyarlara kalan çok ağır ve çok kısa öyle ki rüzgar başka türlü eser onlara

Kurbana tercih edilen gölge, ey zavallılar kimse medet ummasın gelecekten
Sokakta oynayan küçük çocuklar! Sonsuz acıyorum sizlere
Görüyorum önünüzdeki her şeyi mutsuzluğu kanı ve usancı
Hatalarımızdan hiçbir şey anlamamış olacaksınız
Düşlerimizden hiçbir şey öğrenemeyeceksiniz
Hiçbir işinize yaramış olmayacağız bedelini kendiniz ödeyeceksiniz
Omzunuzun çöktüğünü görüyorum
Alnınızdaki alışkanlıkların kırışıklıklarını da

Düşünün hele bir kez canlı parmaklarını etten ellerini çarka sokanları
Durum değişsin diye ve düşünün işte kafeslerini bile tartışmayanları
İnsanın hakkı olabilir umutsuzluğa, bir anlık duraklama hakkı yokken
Ve her şey alt üst olabilir, insan insandan sorumlu ise
Büyük olaylar yaratıldı gördük, ama korkunç olanları da vardı içlerinde
Zira her zaman kolay değildir ayırt edilmesi kötü ile iyinin

Siz de geçtiğimiz yerden geçeceksiniz açık bir kitap gibi okuyorum içinizi
İçinizde çarpan kalbi duyuyorum bu kalp nasıl çarpıyorsa benim içimde
Onu nasıl eskiteceğinizi biliyorum paslandırıp onu nasıl eskiteceğinizi

Moral bozmak için söylemiyorum bunu hiç’e bakmak gerekir
Yalnız değiliz dünyada şarkı söylemek için oyunsa şarkıların tümü demektir
Ne önemi var bir varsayım gibi beni yarı yolda terk etseniz de
Ben de terk ediyorum sizi son kez ayağa kalkan bir oyuncu gibi

Sitem etmeyin bana gözlerimde taşıdığım gölgeden bir şeyler yansırsa dışarıya
Artık bir armağan veremem size bu karanlık aşktan başka


Louis Aragon

ve taş düşmeye devam ediyor bir yıldız derinliğine

sevgilim, hiçbir şey söyleme, bırak düşsün bu sözcük sessizliğin içine
uzun zaman avuçlarımda parlatılmış bir taş gibi
hızlı ve gösterişli bir taş ki
hayatımızın içine düşer gibi derin
katettiği bu uzun yol olsa olsa uçurumla buluşmak için
hani o sonu gelmez sessiz yolla zamandan önce buluşmak için
ve bir korku doğar işitemeyince hiçbir su sesini uzaklardan
hiçbir yere çarpmayınca vurmayınca duvardan duvara
hiçbirşeye, sonuçta evren bir bekleyiştir yalnızca bende elini tutuyorum.

yankılanması yok düşüşün, kulak verme beyhude
yok hiç bir şey bir iç çekiş bile yok, bir ses bile
düşer taş derinlere ve geçer karanlıkları
arttıkça baş dönmesi dahada artar gecenin hızı
kala kala fırlayıp gitmiş bir ağırlık kalır ve o belirsiz
yitik şarkı
kaçıp kurtulmuştur kaçırılmıştır yada yaralanmıştır dünya harikası
belki aşkta öyledir çoktandır
yada öyle değil hayır henüz aşk öyle değil
ölçüsüz ve çekilmez mühletten başka bir şey değil
kaçınılmaz bir azaptır o vahşice ertelenen

bir taş yada bir yürek kusursuz birşey
sonlanmış birşey ve canlı bununla birlikte
daha az benziyor bir taşa düştükçe derinlere
bu nasıl ters bir kuyu yırtıcı hayvan gölgesinin peşinden giderek yakalar kuşu
taş ise bütün taşlar gibi bir taş yinede
bıkar sonunda herşeyden dönüşür bir mezara

bak neler oluyor yükseliyor gibi geliyor kuyunun başında
bu bir çığlık değil çarpışma yada kırılma değil
ama belli belirsiz ve fır fır dönüyor kararsız korkak
solgun ve saf bir ışık bu derinlerden gelen
çocuk masallarındaki bir yaratığa benzeyen
kendimizden bir renk belkide sonuncusu.

şimdi aniden başa gelen her şey yeniden olabilirmiş gibi
şimdiden bulmuş çözümünü keza birisi
içeri girmiş görülmeden ve çekmiş perdeleri

ve taş devam ediyor düşmeye bir yıldız derinliğine

biliyorum şimdi dünyaya neden geldiğimi
anlatacaklar öykümü birgün o dolambaçlı serüveniyle
ama olsa olsa bir kışkırtma bu bir aldatmaca
sanki bir çiçek buketi gönderilmiş bir fakirhaneye bir akşamlığına
artık biliyorum neden geldim bu dünyaya

ve düşmeye devam ediyor bir taş nebülözlerin arasından

yukarı neresiyse aşağı da orasıdır bu sıradan gökyüzünde

söylediğim herşey tüm yaptıklarım öyle olduğumu sandığım halim
yapraklar kuruyan yapraklar bırakmıyor hiçbirşey ağaca
kollarının kımıltısından başka
önümde uzanan kış mevsiminin amansız gerçekliği
bir kıvılcımdır her insanın kaderi, her insan
bir susineğidir sonuçta bende neyimki zaten bir insandan başka
sevmiş olmaktandır gururum
sevmekten yalnızca

Louis Aragon

19 Ocak 2016

Deniz Feneri

Ufkum puslu karanlık;
Tayfa çığlıklarıyla dolu
Günlerim gecelerim.
Başım önüme eğik,
Öyle dimdik değilim.
Tozlu merdivenlerimden
Kendimi içten içe
Bir çıkar bir inerim.

Ben batık bir geminin
Metruk deniz feneriyim.
Gömüldüğünü gördüm
Denize bir serenin,
çırpınışını yırtık yelkenlerin.
Gördüm derin iç çekişlerini
Kendini bir çorap gibi
Tersine çevirenlerin.

Yuvarlanıp dağıldığını
Başıboş varillerin
Gizledim herkesten
Ama görmek istedim;
Kanın tuzlu suda
Zambak gibi açıldığını.
İşlenmemiş
Cinayetimdir bu benim.

Rivayetlere dayanıyor
Belirsiz geçmişim.
Bir fotoğrafın arabı gibi
Donuk bakıyor gözlerim.
Belki de körüm
Hiçbir şey görmedim.
Bir fener bile değilim belki
Sadece olmak istedim.

Borcu yok müruru zamana
Uğramış yüreğimin;
Ne aşk, ne sevinç, ne de kin.
Reddi miras eylemiş
Benim varislerim.
Alacağım da yok kimseden
Hep beraber şu beni
Gelin artık gömelim.

Rüzgârlarla aşındı
Yıllar yılı bedenim.
Çağıdır şimdi kurgusal
Bütün kötülüklerin.
Kıyamet çoktan koptu
Haberiniz yok.
Siz hâlâ güneşin
Her sabah doğuşuna güvenin.

Metin Altıok

Hangi Eşikte

Hangi eşikte, hangi akşamda
Ayrıldı yan yana yürüyen gölgelerimiz,
Hangi aydınlık yuttu seni
Nasıl taş taş ördüm ben
Bu yalnızlığı dört bir yanımda...

Gül toprağın gecesine yaslanır
Oradan güler güneşe,
Bütün sazlar
Kendi akşamını hazırlar,
Bir şüphe damlar geceye
Sabah raksına başlar.

Sen sesini yıldızlara verdin
Büyük rüzgârların uğultusunda
Arayıp bulsun diye beni...

Ahmet Hamdi Tanpınar

Halk Albümü: Ceyhun Atuf Kansu

Saatini güneşe, işe, çocuklara, ışığa kurmus, şiirimizin "sevgi öğretmeni"nden gecikmeli bir armağan...

Halk Albümü: Ceyhun Atuf Kansu

Şiirimizin ozan atası Ceyhun Atuf Kansu'nun yüreği 17 Mart 1978'de sustu ama, insanı, doğası ve tarihiyle Türkiye coğrafyasının yüreği bütün coşkusu, bütün hüznü ve iyimserliği ile şiirlerinde atmaya devam ediyor. C.A. Kansu'nun 1952'den 1978'e kadar çeşitli dergilerde yayınlanmış, ancak kitaplarına girmemiş şiirleri "Halk Albümü" adı altında, "Bütün Eserleri"nin 3. cildi olarak Bilgi Yayınevi tarafından yayınlandı.

Tepeden tırnağa insan sevgisi, tepeden tırnağa yurt ve doğa sevgisi ile dolu bu güzel yürek, yaşadığı, tanık olduğu tüm acılara, yoksulluk ve yoksunluklara karşın umudunu ve iyimserliğini yitirmez. Tersine, bütün gücüyle bir iyiliği, bir güzelliği dokur durıır şiirlerinde sözcük sözcük. Vecihi Timuroğlu, C.A. Kansu için "doğayı insanlaştırmış bir büyük şair" diyor. Gerçekten de hangi kitabını, hangi şiirini açar sanız açın, daha ilk dizelerde doğa, kuşları, ağaçları, dağları, tarlaları, suları ve çiçekleriyle bir çığlık çağlayanı gibi çıkar karşınıza. Gördüğü, dokunduğu, yaşadığı olumluolumsuz tüm doğa olayları O'nu şiire yöneltir. Kansu için bir arınmadır doğa. Ancak bu, insandan kopuk bir doğa sevgisi değildir. Içinde insan yüreği atan, insan emeğiyle üretkenlik ve devingenlik kazanmış, insanla bütünlenmiş bir doğadır.

"Gökyüzü kızım benim / Güneş topuyla oynayan / Yorulunca uyuyan / Dağ yatağında gecenin" "Gökyüzü sevgilim benim / lnen çardağından yanıbaşıma / Kiraz ağacı altına / Öpüşü soluğunda çimenlerin" (...) (Sh.59)

Kansu şiirinin temel ızleklerinin başında insan sevgisi gelir. Şiirinin tüm özünü bu sevgi oluşturur. İnsan sevgisi Kansu'da, ete kemiğe bürünmüş bir halk sevgisidir. O büyük bir Anadolu tutkunudur. Adnan Binyazar'ın ifadesiyle; " Halk, hem düşüncesinin, hem şiirinin başlangıcıdır." Düşünce ve duygu dünyası Cumhuriyetle biçimlenmiş gerçek bir Atatürkçü, katıksız bir kuvayi milliyeci olan Kansu'da insan ve doğa sevgisi, yurt sevgisinin, Anadolu sevgisinin öteki adıdır.

 "Şimdi bir trende olsam / Kar yağsa istasyona / Bir çocuktan yumurta alsam" "Uzun ince saat kuleleri / Küçük kentlerin sokaklarına varsam / Akşam vaktinde ışıtsam evleri" "Ben bir masal bulutuyum, kar ozanı / Öyle düşlerle örtsem ki / Değişse toprağın düzeni" "Islıkla söylerim hep şarkınızı / Çtçeklerime bakın kar altından / Hazırlıyorum bahar bahçenizi" (Sh.58)

Bu ana izlekler çerçevesinde O'nun şiirine baktığımızda, çok geniş bir şiir coğrafyasıyla karşılaşırız. Hemen herşey, doğa-insan-tarih-yurt-dünya olayları, şiire girmek için hazır bekliyordur. Kansu şiirinin bu temel izlekleri ve özellikleri Halk Albümü'nde de ısrarla ve özenle sürüyor.

Amasya Boğazı'nda bir tren sesinden, Meksikaİı at yetiştiricisi Alverez'in oğlu Alverez'e; dut kurusu satan Eğinli çerçiden, dudaklarıyla azize, kalçalarıyla yosma Bizanslı kadına; parmaklan dut kırmızısı Ayaş'tan, Elazığ'ın güz çarşısı üzüm pazarına; gökyüzünün yününden gözlerini eğiren mavi kızdan, şapkasında kır yağmuru ile mavi kızın gecesine düşen genç korucuya; Baba İshak'tan Kerem ile Aslı'ya; Ankara'nın ortasındaki yaşlı armut ağacından Ergani bakırına, bir geniş, bir büyük coğrafyada bütün yollar insana çıkar Kansu'da.

"Ben ailenin ozanıyım / Yanan ocağın ozanı / Ben çalının çırpının / Yumuşak kardaki yüreğin ozanı" (Sh.lll) Bu, insan yüreğini çatlatacak kadar sevgi dolu, bu "yumuşak kardaki yürek" zaman zaman bir sitemle yanıt verir karşılaştığı ilgisizliğe, duyarsızlığa:

"Ben ne söyledimse iyi söyledim / Ne söyledimse yanlış anladınız / Promete gibi beni dağ başlarında çıplak / Kartallara bıraktınız" Ancak yine kinli, öfkeli değildir. Yalnızca bir serzenış, bir sızlanıştır bu:

 "Uğraşlarım, bunca çabalarım, akıttığım kan / Beraber olalım diyedir yaşadığımızda / Kendimce bakmışım ne çıkar gökyüzüne/Dağların hür bahçesinde açmış seher yıldızını / Bir benim görmem neye yarar"(32/33)

Ve bir gün bu dünyayı bırakıp gitmek... Hemen her insanın ama özellikle de böyle bir doğa tutkunu, insan aşığı şaırın, sanırız en büyük, en gizli yarası olmalı. Ölüm gerçeği ve korkusunun yaşamla, yaşamın sevinciyle açıklanması, Kansu'ca ancak böyle olur: "Koyup gitmek var ya şu dünyayı / Kahveleri, tavşan kanı çayları / Kitapları, dergileri, ozanlan / Çatılardan dökülen mavi şarabı / Bedava meyhanesinde gökyüzünün" (...) "Biliyorum başka dünya yok / Varsa yoksa bu dünya / Biliyorum demir, kalsiyum, azot / Hepsi var yattığım yerde / Ama ben yokum gül türküsü söyleyecek / Hayat yok, en güzel biçimi örgütlenmenin" (Sh.75)

Sevgili Ceyhun Atuf Kansu... Sen hala gül türküsü söylüyorsun bizim için...


Şükrü Erbaş
Cumhuriyet Kitap, 25 Ağostos 1994

18 Ocak 2016

Yol Yolcu ve Yolculuk Şiirleri Bercestesi

Orçun Üçer Beyefendi'ye

Ses mi çiçek mi desem;
Işık mı renk mi desem;
Sanki geçtiğim yolda bir şey unuttum.

Şükûfe Nihal Başar


yola bir düşüldü mü ömür boyunca gidilir

Attila İlhan


Yine zevrak-ı derûnûm kırılıp kenâre düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-î seng-sâre düştü

Şeyh Gâlib


hem birazdan yolcuyum
ben nasıl sevdim

Sıtkı Caney


eksileceğim kadar eksildim
dönüşün yollarında buraya gelirken
geriye pek bir şey kalmamış

Murathan Mungan


Yalan olur sevmedim dersem;
Ama yolcu yolunda gerek.
Ey ömrümün uğuldayan durağı;
Yanlış hesaptan dönerek,
Benli günlerini sil istersen.

Metin Altıok


Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum

Ahmet Telli


Güç olmadığını söyleyemem yolculuğun kırık tekerleklerle filân

Ezra Pound


Ve yolculuk hatıralarını
Çok… ama çok özledim

Nizar Kabbani


sana yolculuğum hiç bitmez

Neşe Yaşın


Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden
İnanırdım saadetli yolculuklara
Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz
Bütün hızımla koşardım dalgalara
O aman beni görseydiniz

Özdemir Asaf


ve anlıyorum, sorular yolarkadaşlığının başlangıcıdır
sorular, yol arkadaşlığının bitişidir

Zeki Bulduk


Derim ki kar ve hüzün bir aşkın seyir defteridir
Yolculuklar ve ayrılıklarla anlatılabilir ancak

Ahmet Telli


Uğurla kendi kendini dönüşsüz yolculuklara
Bekle kendini uzak yolculuklardan dönersin diye
Senin senden başka kimin var ki beklesin

Aziz Nesin


uzun yolculuklardan sözeden erkeklerden korkacaksın

Küçük İskender


Akşamları son yolcular geçerken kırdan
Nazarların dalıyormuş, yıllardan beri
Bir seyyahın bekleniyor gibi haberi!

Yusuf Ziya Ortaç


Hoşçakal çocuk, ellerimizden kaydın,
Şimdi dönüşü olmayan bir yoldasın.

André Chénier


Artık varmak istiyorum ben yolumun sonuna.

Georg Trakl


Gönlü üzgündü. Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne benziyordu.

Gılgamış Destanı


Genç adam ben kalayım
Dedi kendi kendine
Ben burada kalayım
Ama sonra kalktı
Diğer yolcuların ardından
Otobüse bindi

Nirvana – Bukowski – Tom Waits


Faydasız olsun, yine de
bir ağaç gibi olsun bu yazdıklarım:
Kökü toprakta;
başı gökyüzüne dönük.
Belki kimse bahçesine dikmez,
şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu.
Ama
uzak, kıraç bir ıssızlıkta
bunalmış bir yolcu
dibinde oturacağı,
sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye
ferahlarsa
bu yeter.

Chuang Tzu


kıssalarla büyüyen bir yol eriydi babam
yanlış bir hayatın doğrusunda ısrar.

Kemal Varol


Hereke’den çıktım yola,
Selâm verdim sağa sola,
Haydi, benim bu dünyaya garip gelmiş şairim,
Yolun açık ola.

Orhan Veli


Bu defa farkına vardım ki ihtiyarlamışım.
Hayatı bir camın ardında gösteren tılsım
Bozulmuş anlıyorum, çıktığım seyahatte.
Cihan ve ben aynı değiliz artık eski hâlette.

Yahya Kemal


Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü,
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü

Faruk Nafız Çamlıbel


-Bir kere görse gözüm köyün aydınlığını
Kül bağlar içerimde bu kızıl kor yığını.
-Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar,
Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!

Faruk Nafız Çamlıbel


Mademki henüz gelmedi son yolcum ufuktan?
Ömrümce neden yılları zincir gibi çektim,
Mademki bir aşk uğruna can vermeyecektim?
Bir müjde taşır her gün uzaktan bana rüzgâr;
Elbet gelecek, gelmedi, bir beklediğim var!

Faruk Nafız Çamlıbel


Ol şeb-rev-i mi‘râc-ı hayâlim ki cihâna
Sıdk-ı nefesim bâd-ı seher gibi ayândır

Nef'î


Düşdi seferüm diyâr-ı derde
Kimdür mana yâr bu seferde

Fuzulî


Yollar
Ki gider kimsesiz, tehî, ebedî,
Yollar
Hep birer hatt-ı pür-sükût oldu
Akşamın sîne-î gubârında.

Ahmet Haşim


ben hep yollar düşledim
derin yollarda yürürken

yollar gül sesleridir
beni yazın ta içine çağıran
gitsem mi? yoksa daha
erken
mi akşamın kovanında
anılar oğul verirken

Hilmi Yavuz


Geçersiz bir yolculuk seninki
dönüp arkana bakıyorsun.

Veysel Çolak


Sen elimden tutunca
Yolculuk basardı içimi
Külrengi bulutlara takılıp günlerce…

Tuğrul Tanyol


o hınzır çocuklar yok şimdi
seni o denli sevmek yok
tren yolculukları yok

Betül Dünder


hiçbir tren yolculuğu dindirmeyecek yüzümdeki yaralı hayvanın sesini
seninle hiçbir yere varamadığımızda fark ettim
dünyayı unutmak için yanlış aşkı seçmişim

Jan Ender Can


Hakikat şehrine yolcu değilsen
Ne yolcuyu eğle ne yolu incit

Aşık Hüdai


en çok da bir yolculuğa çıkarken
dönüp dönüp sarılışını

Ahmet Telli


Oysa vakit çok erken
Öpünce seni gözlerinden
Yolculuk başlayacak..

Sen de yoksun başucumda
Gözlerimi kim kapayacak?

Şinasi Özden


o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!

Haydar Ergülen


yollar sellere gider. açılır parklar artık kuşlar dağılır
bir aşkı gözyaşlarıyla bulvara çağırmak hiç keseye mi kalır

Cahit Zarifoğlu


Özgürlüğünden uzakta kanıyorsan
çiçeklerin en incitenidir
umut yolcusuna sunulan karanfil

Babür Pınar


Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber

Turgut Uyar


Deniz nerede pırıl pırıl,
Nerede yolculuklar, yollar..
Orada adımlarım var.

Özdemir Asaf


Yolculuktur aşk.

Esra Güzelipek


Her yolcu gibi, nereye gitse,
sılasını yüreğinde taşıyan bir yolcu.

Cevat Çapan


Çıkarsın uzun sürecek yolculuğa
Başka limanlara başka kıyılara doğru

Ahmet Ada


Yarın gece gideceğim bu kentten
Bir ırmağa yolcuyum sular çekiyor beni
Yüreğimden başka taşıyacak yüküm yok
Sayılmazsa göğsümden düşen kuş ölüleri

Haydar Ergülen


İçimde acıyla yürüyorum yolları
Çoktandır yolumu ayırdığım bu kentten
Yorulsam da bir daha binmem o trenlere
Kimse karşılamasın istasyonlarda beni

Haydar Ergülen


Yürümeden bilinmez yolun hilesi;
vaad edilmiş her şey yalan.
Yürüdükçe yakınlaşan dağ, kalbim;
ama o sevişirken hep gözlerini kapar.
Tenimi titretir rüzgar
kendime yürürüm!

Asuman Susam


Uzun bir yola benziyor aşkımız, kıyısında
biri durgun biri çalkantılı iki deniz
uzun bir yola benziyor aşkımız, esasında
yol alsak da yolcu falan değiliz

Adnan Satıcı


Övgü sözleri kalsın
Yol bittikçe yenik
Yolcuyum ben
Sana dönmüştü yüzüm
Sayım sayıldı, günüm doldu
Bir bilet, sallanır durur
Elimin ucunda
Teşekkür sana, ömrümün bir yanını
Okşadın, canımı yaktın
Yolcu ettin

Barış Pirhasan


İkimizin sığınağı aşkın evinde
doyamamak birbirine
Denizler ortasında bir salda
yolculuk ışıklı bilinmezlere

Neşe Yaşın


yaşamım uzun bir deniz yolculuğuna
dönüşmüştü

git git varılmayan
kıyısız bir deniz.

Behçet Aysan


yolculuğun sonuna yaklaşmıştık.
bir akşam vakti,
tekneye gene yaklaşıp sorduklarında,
isteyecek hiçbir şeyim yoktu.
bir denizkızı istedim.
gittiler ve bir daha görünmediler.

Akgün Akova


Sanki rastlantının yedeğinde ilerleyen bir geçitteydik seninle
Kendi yolumuza gidecektik çıktığımızda
bir daha hiç görüşmeyecektik
Çaktırmadan ikimizde yolu uzatıyorduk aslında

Murathan Mungan


Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Yahya Kemal Beyatlı


demesi kolay ama
öylesine yanıyor ki içim
bir garip çöl yolcusu gibiyim.
doymak için susuzluğuna
seni yudum yudum değil
damla damla içeçeğim

Gülten Akın


Artık yolumun sonuna varmak, tek istediğim.
Bırak gireyim senin tapınağına.
Bir zamanlar ki gibi, çılgınca ve dindarca
Ve sessiz bir duayla önünde eğileyim.

Georg Trakl


Yalnız
Hem kaptanı
Hem de tek yolcusudur
Batmakta olan gemisinin.
Onun için
Ne sonuncu ayrılabilir
Gemisinden,
Ne de ilkin.

Özdemir Asaf


Karanlığında yolunu yitirmek istediğim
bir ormandın sen,
bense nereden geldiği bilinmeyen
bir yolcu.

Cevat Çapan


Sonuna geldiğim bir yolculuk gibiydi her şey
Film kopmuştu ve hayatımdan çıkıp gidiyordum
Hiçbir felaketten öğüt almayan aşk zamanlarım

Mevlana İdris


Bu yolun hoş bir yerinde durabilseydik;
Ya da bu yolun ucunu görebilseydik:
O umut da yok bu umut da; hiç değilse
Otlar gibi kesilip yeniden sürebilseydik.

Ömer Hayyam


Ümitsizlik şehrinin yolu benden geçer,
Hiç bitmeyen kederin yolu benden geçer

Dante Alighieri


Geriye bakmaya zorlama beni hiçbir zaman,
Biliyorum, yol aldıkça ardımda kalıyor hayat

Otar Çiladze


Ne zaman
geriye giden
bir yol bulsam,
içimde bile
olsa o yolu,
yakıyorum o yolu
hemen

Lübomir Levçev


Ne güzeldir yol almak umut içinde

Vicente Aleixandre


Gözlerimi yollara dikip ,
Bekleyip duracak mıyım;
Bitmeyen hüzne ve kedere,
Ben mi eş olacağım?

Aleksey Vasilyevich Koltsov


Gözlerin yollarda
bir mektup bekliyorsun

Furuğ Ferruhzad


Gönülden gönüle yol var demişler

Levni


Yolcu, yolcu!
neysen, ben de oydum;
neysem, sen de o olacaksın

Carmina Epigraphica


Uzun ince bir yoldayım

Aşık veysel


Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok

Kavafis


Öyle bir yere gittin ki bu sefer,
İzinin tozu bile belli değil.
Ne kadar da kanlıymış gittiğin yol!

Mevlana Celaleddin-i Rumi


kaçan otobüse son anda
koşarak yetişmek gibi bir şey
sana aşık olmak
nefes nefese
durduğu için şoföre minnettar
büyük bir zafer kazanmışçasına mağrur
yolcularla göz göze gelince mahcup
ve tam zamanında binmekle
olamayacak kadar mesut

Ebru Cündübeyoğlu


Ne gittim buradan ne sizlerle kaldım

Önümde, gecenin ucuna yolculuk eden sabah yıldızı
Arkamda dünya, hane halkı….

Murathan Mungan


Bir eşi olmalı insanın!

Sabah yolcularken işine, içi acımalı, daha yollarken özlemeye
başlamalı. Seni şimdiden özledim!

Eylül Gökdemir


Bu, bir mecburi yolculuk hikâyesidir.
Yolda anlatılacak bir şey olursa eğer, kim bilir…
Belki şeyler, kendini deyiverir.

Ece Temelkuran


Seni hatırlamak için yolumu uzattım

Birhan Keskin


Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,
Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu.

Ülkü Tamer


kalbim, anla, bitti mevsim
bir başka yolcu yok sana.

Birhan Keskin


Neden yolcusun bu kadar
Gideceksen
Al götür umudumu
Al götür sonuna kadar

Afşar Timuçin


bir fincan kahve, bir kadeh konyak,
ölüm yolcusunun son arzusuydu bu,

Ümit Yaşar


Yola çıkan kişi, yerle bir olmazsa, bir yere varır sonunda.

Yol, iki yer arası değildir – yer, iki yol arasıdır.

Oruç Aruoba


Sahici yürüme, yol açmadır.

Yürünmemiş yol, yol değildir.

Oruç Aruoba


Kendi yönünü bulamayan kişi için “yol” yoktur. – bir sürüklenmedir bütün “yürüme”si

Yola bir kez çıkmış kişi, dursa bile artık, hep, yolda kalacaktır.

Oruç Aruoba



Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

Sohrab Sepehri


kendi hüznünden bile bile
bir yolcu bulamadın;
-olsun!
dünyayı kalbinin kâğıdına geçirdin
birileri ona ‘şiir’ dediler,
-olsun!

Hilmi Yavuz


Günler hazinleşir, geceler uhrevileşir;
Teşrinlerin bu hüznü geçer ta iliklere.
Anlar ki yolcu yol görünür selviliklere.

Yahya Kemal Beyatlı


bir yolcu hüznüyle geçip gidiyor ömrümüz

Ahmet Telli


her şey bir yolculuğun hüznünü taşıyor
gidip de gelmemek üzere bütün yüzler

Ahmet Telli


Yolculuklara çıkacaktık seninle
yanımıza kendimizden de bir şeyler alıp;
üç beş şiir kitabı, üç beş uzun yol hüznü.

Tozan Alkan


Ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce.
Şiir yazmayacağım bir süre,
Fotoğraflarını güneşe koyacağım, bir an önce sararsınlar diye.

Şükrü Erbaş


Güneş giriyor koluma
Ömrüm çağırdı beni
Bu yolda yürürüm ben

Ahmet Erhan


Çıkacağız yola
Hesap günü gelince
Yağmur yüzümüze değince
Güneş bir mızrak boyu yükselince.

Erdem Beyazıt


Ve bu yorgun, bu üzünçlü yüreği
Benim değilmiş gibi, benim değilmiş gibi
Kimse görmeden şöyle bir yol kenarına bıraksam.

Edip Cansever


Hakk’a giden bir yol vardır gönlünde,
Görmez onu, yabancıdır elinde.

Yunus Emre


Ve tüm yolculukların sonunda
Oteller kolayca terkedilir de
peki ya evler…

Gonca Özmen


Tanabay, “Böyle olacağını bilsem hiç bugün yola çıkar mıydım?” diye hayıflandı. “Şimdi ne ileri gidebilirim ne de geri. Yolun ortasında kalakaldım. Atı iyice yorup bu hallere düşmesine sebep oldum.”

Cengiz Aytmatov


Artık yüzün
Yaşlı bir adamın yaşlanmaya başlamış yüzü,
Uzun süredir yolcuların inmediği
Bir hanı andırıyor gözlerin

Ülkü Tamer


Elli yıldır şu ömür kervanının yolcusuyum.
Öyle her yoldaşı sevmezse de âzâde huyum,

Âşinâ, çehre azaldıkça duraktan durağa,
Acı bir hâtıra enkazı çöker ortalığa.

İbrahim Alâettin Gövsa


kurtalan treni’nde unutulan bir kız çocuğu
yıllardan kimbilir dokuz yüz kırk üç müdür
sürdürür ömrü boyunca başladığı yolculuğu

Attila İlhan


‘yol verin sevdaya’
gördük ve yol verdik
acıdan kalkıp acıya
varan bir yol gibi
kendini göstere göstere
bir cihannuma ile geçtik

Hilmi Yavuz


Artık ne gelen, ne beklenen var;
Tenha yolun ortasında rüzgâr
Teşrin yapraklarıyle oynar.

Yahya Kemal Beyatlı


Gelip geçenler, yağmur altında
Bu adam tek başına ne geziyor, diyecek.
Yapraklar yollara dökülecek.

Cahit Külebi


Herkes gitti, kimse dönmedi
Yaprakla örtülü asfalt yolda,
Uzun zaman kimseyi beklemeyeceksin

Anna Ahmatova


Yolun kıyısında duran
yapraksız, tozlu ağaç
işte bir şiire girdin.
Artık yalnızca
bir ağaç
değilsin.

Ahmet Erhan


hangi tuzak kurulsa bilirdi düşmeyi
uzun yol sürücülerinin yalnızlığını anlar
avuçlarında biriktirirdi bütün sessizlikleri
kalbinde karışık görüntüler saklardı

Baki Ayhan T


Ömür boş yere çıkılan bir yolculuğu anlatır
Yanlış bir yere uğramaktır sonbahar
Hışırdayan rüzgârdır
Yaprak hışırdamaz

Birhan Keskin


Kirazlı yoldan bir daha geçsen de unutmazsın,
bir keredir ayrılık ve kulağında küpe artık.

Birhan Keskin


Ben sana çok dualar yolladım
Gücümce hamd ve senalar yolladım
Sen bana akıl-fikir vermiştin
Suç benim Rabb’im, Ben çuvalladım.

Hüsrev Hatemi


Göğsümden geçerdi göç yolları kuşların.
Yaşadım mı, düş mü,hayal mi ne kadar uzak.
Bir başka kalpteki yerin kadardı hayat.

Oya Uysal


Neden olmasın, yeni yakılan bir sigarayla da anlatılabilir şiir
Apansız bir yolculukla da

Edip Cansever


Garda sigara paketini çıkarttı, yaktı
Garda viskiyi çıkarttı, içti
Ve oradan çıktı yola.

Leon Felipe


Yolcu vapurunda
Denize karşı
Çayla sigara da içeceğim.

Gülcihan Atalay


Yolculuk nasıl geçti?.. Ne oldu? Ne de çabuk?
Teneşirde ayaklar, mosmor, taş gibi soğuk.

Ziya Osman Saba


Hiçbir yolculuk eskisi gibi değil ama, belki bu sefer sahiden
gidebiliriz bir yerlere,

Murathan Mungan


Hedefi olmayan yolcularız bizler,
Bulutlarız, rüzgârlarda dağılan,
Ya da ölümün soluğunda üşüyen çiçekler,
Yerimizden kopartılmayı beklemekteyiz.

Georg Trakl


Kim bizi tersine çevirmiş böylesine,
her ne yapsak, yola çıkan
birine benziyoruz? Nasıl o, son tepede,
vadisini görünce sonuncu bir kez döner, duraklar ,ve oyalanırsa -,
biz de öyle yaşıyoruz, “hoşça kal” diyoruz hep.

Rainer Maria Rilke


Yolların son güzelliklerini topluyorum….
Bir melek bana ölüm giysisi dikiyor-
Kendimde farklı dünyalar taşıyorum.

Else Lasker-Schüler


Ağlatmayacaktın, yola baktırmayacaktın
Ol va’de-i tekrar be tekrarı unutma
Hicrânın ile çektiğimi sen de bilirsin
Her vechile dîdâra sezâvarı unutma
Yok takati hicrânına, lûtfeyle efendim
Dilhaste-i aşkın olan Esrar’ı unutma

Esrâr Dede


Selam olsun, hurmalıkta vedalaştığım Resüle,
Bizleri dualar ile yolcu edicilerin en şereflisine.
Dostlar içinde hayırda kimse yetişemez Kendisine;
Salât ve selâm olsun Allah’ın Sevgili Habibine.

Abdullâh Bin Revaha (r.a.)


Yaşlandıkça eylülün geçtiğini anlarsın
Yaprakların rengini dağıta dağıta
Hüznü buysa yaşlılığın Kevser
Uzun bir yolun sonundasındır. Öyle
Kısa kalır gecen de gündüzün de

Ahmet Ada


Ve aşk, aniden yola fırlayan bir çocuktu.

Furkan Çalışkan


İçimden bir ses yanlış yolda olmadığımı söylüyor.
Seni ilk gördüğüm gün duyduğum o ses şimdi de git, onu bir daha gör diyor.

Devrim Sevimay


Bir karayel bu şimdi kasıp kavuran,
Son yolculuğunda yürek kadırgası.
Suç onun, sevgiye ne gerek vardı…

Hüsrev Hatemi


bu yolculuk benim mülküm
öteki bütün yolculuklar gibi
üzerimde acıların çiyleri
hâlâ duruyor

Hilmi Yavuz


*nedir dil?
bir trendir ki
aynı zamanda
yol, yolculuk ve varıştır.

Adonis


yalnızların ülkesine yapılan yolculuk
sınırsız bir ülkede kalacak han olmayan bir yolculuktur
kıyısız bir deniz boyunca
aşktan başka fenerleri olmayan

Breyten Breytenbach


Bir kuyuya düşer gibi düşüyorum şiirlere
Evim büyük istasyona benziyor sanki
Ama yolcu binemiyor bir kez daha trene

Abdülkadir Budak


Ayrılacaktık herbirimiz
Bir yolağzında.
Ama önce kim
Kim korkacaktı
Yoldan
Geceden
Ve yaşlı atlıdan.
Sıramız yoktu
Bu yüzden ürperiyorduk her ayrımda.

Ben kalmıştım sona
Önümde uzanan dar yolla
Acılarından güç alan
Bir yolcuydum artık hayatta

Birhan Keskin


Yolculuklara çıkacaktık seninle
yanımıza kendimizden de bir şeyler alıp;
üç beş şiir kitabı, üç beş uzun yol hüznü.

Tozan Alkan


Şimdi ben, düşlerimde balığa çıkıyorum her gece
her gece bir sardunya sararıp düşüyor, her yolcu
yüreğimi ağrıtıyor biraz. Bir kırlangıç sesimi tırmalıyor durmadan
yaz bitti, diyor, kalbim seninle çarparken bitti yaz…

Zerrin Taşpınar


Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım,
Elemim bir yüreğin karı değil paylaşalım

Mehmet Akif


Kaderin hükmü varsa, açar yolları.

İmam Şâfiî


bir daha ne zaman böyle bir yolculuk olacak,
bir daha ne zaman ve hangi yolculukta
böyle bir yol, böyle yol arkadaşları,
böyle bir yol hikâyesi,
böyle bir mola,
molada böyle dolu dolu bir gece olacak?

Cahit Koytak


Yok yok biliyorum artık
Çaresi yok çırpınışların
Yol yolcunun yolu
Han hancının artık
Değişmez yazgımsa
Benim kaderim artık…

İlhami Çiçek


Güç bela bir bilet aldım gişeden,
Yolculuk başladı Haydarpaşa ‘dan…
Hancı, ne olur, elindeki şişeden
Bir kaç yudum daha ver yavaş yavaş…

Bekir Sıtkı Erdoğan


Kapıma kadar dayanan yolculuklar düştü şimdi peşime.
Bırakıp da gidilesi hayatlar var hayatımın içinde…
Bense bir limana ait tekne gibiyim; her yanımdan bağlıyım, gemici düğümleriyle.

Elif Gizem


bir gölün suyu
öylece kalırsa pis pis kokar,
akarsa duru kalır,
yolculuk eden insanda böyledir.

Michel Tournier


görsün diye
önünden geçtim babamın
yolu sordum, bahane işte
çok eski bir resmine bakar gibi baktı bana
dudağında ağlamayı andıran bir gülümseme

Nuri Demirci


Yola heves et önce kaderini sal yola
ve gittiğin yeri unutmadan yolculuğu
sakın anlatma, hâl böyle: çok yol alan
menzili unutmalı! Adını da alma yanına
gözlerini de, ama geride de bırakma onları,
unut, yalnızca yürektir göze alan her şeyi,
sen kalabalıksın de onlara seni götüremem,
ve yolu asla onu bilen birine sorma
yitirirsin yanlışını, kaderini yitirir gibi,
kaderini gölgeye bırakanı yol duyar,
yola heves edeni ayrılıklar uğurlar!

Haydar Ergülen


Bir yolcunun
Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında,
Dönüp baktım arkama.

Takahama Kyoshi


Kıvrılıp giden dalgın bir yol, yolda eski bir taş,
Limanda bağlı bir tekne, yosunlu bir halat gibi durdum.

Birhan Keskin


ha geldi
ha gelecek beklediğim gemi:
ya bir yolcum var
ya binip ben gideceğim.

Bilgin Adalı


Uysallaşmışsın sen de.
Geriye dönen yol unutulmuş,
Kaybolmuş gözden.

Boş bir kayığa dönüyorum,
Senin gibi, sularda sürüklenen.

Tu Fu


vardın, oldun, kayboldun
şimdi ortasındasın
ne kayık göle dahildir artık
ne kuş gökyüzünde seferi
yangının içi şehir
yol senin içindedir

Haydar Ergülen


Ben ve acılarım
Yolcuyuz
Uzaklaşıyoruz
Ve hüzün denizinde
Yüzüyoruz

Jana Seyda


Evden kaçıp gecenin bir vakti,
Sokağın sonundaki denize sığındım;
Uzun yolculuklardan yorgun, eski bir gemiyle söyleştim

Ali Asker Barut


Bütün bunlara karşı,
dümdüz, apaydınlık kalır
seni bana getiren yol.

A. Kadir


Kalp de yaradır, diyor ayazda türküm,
kanıyor her yola koyuluşumda.

Adnan Özer


Kalpten ağır ne taşınır
Yolların ruhu olan bu varlığımda?

Adnan Özer


Bir kitap gibi sonuna geldik
Yürüdüğümüz yolların.
Bir noktada ki, üzgün, yorgun
sığınmışız avuntusuna hatıraların.

Ahmet Altümsek


Bir yolculuktu bu ve yolun sonunda
Ulaşmak istediğinı kendimdi
Yalnızlığımın parmak izlerini
Bırakarak geçtiğim yollara
İçimde gitmek mi kalmak mı duygusu
Tenin seslenirken tenime
Ve çekerken beni derinliklerine
Gözlerinin yeşil uçurumu

Ataol Behramoğlu


yolunun özge varımındasın
dönüş yok geriye artık

Azer Yaran


Şimdi hangi yollardan
Siliniyor izleri
Çağ dışı bir çağrıyı
Sigara içer gibi
İçine çekerek.
Dünya böyle gidiyorsa
Elbet bir nedeni var
Ben sana küstüm küserek.

Behçet Necatigil


İnan yarim ,inan dost
yolcusuyum yolunun
bu mevsim hiç bitmese

Bülent Güldal


yolculuk öncesiydi, bize, 'Dar
Kapıdan geçiniz... ' mi dediler?
geçtik de ne oldu? ah, birer birer
suçlar, aşklar... acı limonlar...

Hilmi Yavuz


Gönlümde daima yeni bir yol hazırlığı,
Munis Faik Ozansoy
Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Necmettin Halil Onan


ey zamanın ayıklandığı yabanıl orman
selamsız bir gitmeyim şimdi
her an kendine yolcu
dolanırken saçlarımda fısıltılı yağmurlar
yanar uzaklarda bir deniz feneri.

Neriman Calap


söz saydam
aşk sanal
yolculuk yanılsama
can kuşum mahzun bakar.

Yaşar Bedri


Dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın,
buraya böyle gelmiş olmanın,
geçene yol açmanın, ki içinden rüzgar geçirmenin
ne büyük güç istediğini anladım. Durmanın en büyük sabır…

Birhan Keskin


yolcu! öteki’m benim! eğer bulursan,
hemen o sözcüğü at bu şiirden…

Hilmi Yavuz


Yavaş geç biraz nolur, ey gece yolcusu bu mahalleden
Merhemi çünkü nağmelerin bir ciğer yarasının

Pervin-i Bamdad


Ümid-i pây-bûsiyle yolunda hâksâr oldum
Müyesser olmadı pâ-mâl-i ağyar olduğum kaldı

Şeyhül İslâm Yahya


Aynayız ama, sevenler olarak perdeyiz, engeliz de sevgiliye giden yolda.
Âşıkla mâşuk arasında hiçbir hail yoktur. Sen perdesin…Hâfız oradan kalk!

Hâfız


Unutmak kolaydır suçlamak kolaydır
Aslolan beslenip bir gül fidanı gibi
Yaşamın yapraklarıyla geçmişin toprağından
Bir gün bile yitirmeden bulutlar içinde
Güneşin yolunu
Geleceğe güller sunmaktır

Şükrü Erbaş


Uzaklık serseri bir ezgidir
Dolanır beklenmedik uzun yolları
Giden gider ve bütün kalanlar
Bir tortu gibi yaşar kısacık sokakları

Afşar Timuçin


Bir cıgara içemeyecek kadar hızlı araba sürmekten
vazgeçtim.
Yolcuyu düşünüyorum artık.

Bertolt Brecht


Yolculuk, her zaman düşündüm onu ;
İçimde bu azgın davet ne demek ?
Oraya, neredeyse güneşin sonu,
Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

Necip Fazıl Kısakürek


Yolda, adımlarımı çağıracak geriye
Aralık duran kapım, belki dönerim diye
Penceremde buğudan bir damla yaş donacak

Sabri Esat Siyavuşgil


Eşyalara bakmaktan birbirimize
Bakamaz olmuşuz fark etmedin mi?
Ev önce sığınak, bir tuzak sonra
Yolculuk birbirimizi görmek için bir fırsat
Ayna da eşyadır, valize koma!

Abdülkadir Budak


Şimdi hangi yollardan
Siliniyor izleri
Çağ dışı bir çağrıyı
Sigara içer gibi
İçine çekerek.

Behçet Necatigil


Allahım kalbimin etrafında
Dönüşü az ya da çok tamamladım sayılır
Allahım kalbimin etrafında
Nereye dönüyorsam
Yolculuğun sonunda
Kendime geliyorum
Geldiğim yerden döndüğüm yere
Allahım yine sana
İltica ediyorum

İbrahim Kiras


Derim ki sana :
Nehirler boyu git ve gör nehirlerin nasıl yol aldıklarını
sen de bir nehirsin ey yolcu
Senin de varmak istediğin bir yer var
Gerçekten varmak istiyorsan oraya, nehirlere iyi bak
Engeller
nasıl aşılır, öğren nehirlerden
Yarı yolda yokolup gitmek değildir
amaç, nehirler gibi akıp, nehirler gibi ulaşmaktır oraya
Varmaktır oraya, ey yolcu

Hasan Hüseyin


Ah, şimdi sen yoksun ve günbatımı
Yayıyor yolun göğsüne gölgesini
Yavaş yavaş üzüntünün karanlık tanrısı
Bakışımın mabedine ayak koyuyor
Her duvarın üzerine yazıyor
Bütün kara kara ayetlerini

Furuğ Ferruhzad


Ölüm gelir. Bakılan o yollardan
Bir tek insan geçmez olur.
Ölüm gelir. Önce silah sesleri…
Ve bir el, hayatın sesini boğan
O çanlara, birdenbire dokunur.

Ahmet Erhan


bakarken görünmesin göğüslerin pencereden
yollar bir çift gül görmeye alışık değil…

Yılmaz Odabaşı


Anlatacağım derin bir âh ile bu durumu
Yıllar yılı her yerde her zaman:
Yol ikiye ayrılmıştı ormanda ve ben--
Daha az katedilmiş olanı seçtim,
Ve bütün ayrımı yaratan da buydu.

Robert Frost


bir şair kendinden başka
nereye gidebilir ki

Arif Damar


Aşkdan değil şikâyetim kendi tâli’imden durur
Kendi yolun aramayan câhildir ol er olmadı

Yûnus Emre


İki durak,
tanıdığın iki durak:
doğum ve ölüm;
iki yokluk arasında kısa bir varlık
Adı ömür ki o da, rüya gibi geçer gider.
Pencerenin kenarında, diğer yolcular gibi
bakış sürem içerisinde seyrediyorum:

Ferîdûn-i Muşîrî


sıkıntı basıyor yolcuları
yanaşamıyor gemi
kıyı az ötede
yanaşamıyor
azapların en elimi
kıyı yanındayken yanaşamamak

A. Ali Ural


Bir vurgun olmayacak artık yüreğimdeki
ve yatağını değiştiren bir nehir gibi sanki
geri gelmemek üzere giden bir şeyin
kanat sesleri kalacak yalnız kulaklarında

Lale Müldür


yolu sordum, bahane işte
çok eski bir resmine bakar gibi baktı bana
dudağında ağlamayı andıran bir gülümseme

Nuri Demirci


Ben kendi yoluma giderim şimdi ve o kendi yoluna
Fakat düşündüğümüz zaman aşkımız konusunda,
Ben,“o gün ne diye çenemi kapattım?” derim bugün bile
Ve o der “Ben ağlamadım ne diye?”

Gustavo Adolfo Becquer


testisi kırık yorgun bir yolcuyum
hiç bir şey avutmuyor artık
kirpiklerimde yağmurlar duman duman
uçsuz bucaksız bir uçurum kıyısında kaldım

Nuri Can


yürürken bir ayağı aksıyor
hep kıyısından gidiyor yolun
belli yakıştıramıyor kendini kente
uzun uzun bakıyorum ardından bir dostu uğurlar gibi
ağlamak geliyor içimden
nasıl da uzağız birbirimize

Murathan Mungan


Güneş solumda ve dikenlerin yolunu aydınlatıyor.
Çocukluğumla aramda ölüm var.
Ölümle hayat arasına sıkışmış, uykulu, kadim bir tepedeyim.
Annem yoldan gelmiş yol olmuş kardeşime,
Ölümleri gösteriyor. Birlikte ağlıyorlar.
Ben güneşe ağlayacağım. Issızlığına bu tepelerin.

Bejan Matur


Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım,
Elemim bir yüreğin karı değil paylaşalım

Mehmet Akif


meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek

Nazım Hikmet


“Şiir bir yolculuktur”
Demiştim bir gün anneme.
“Hayatın düşselliği
Ve derin gerçeği aşkın,
Eğer beni çağırırsa,
Kaçınılmaz bir yolculuk olur hem de.”

Melisa Gürpınar


Buruşuk bir deriyi andırır titreyen su,
İner merdivenlerden ilk vapurun yolcusu,
Uyandırır ihtiyar köprüyü bir tramvay..

Sabahattin Ali


sonunda yolculuk bağı bağladı ayağımı
gidiyorum, dudaklarımda gülümseme, bağrımda kan
gidiyorum, gönlümden çek elini
ey, hiçbir şey vermeyen, boş umut

Furuğ Ferruhzad


Gitmek hazırlanmaktır
Mihr ü mah arasında
Çıkacağın son yolculuğa.

Kemal Sayar


Yolcular, o soğuk istasyonlar, bizim her günkü tekrarlarımız

Edip Cansever


Bir yol gösteren değil, bir uğrak
Olabilir misin bana?

Edip Cansever


Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez

Neşet Ertaş


Yolları yorgun düşüren yolcuydum ben eskiden, artık geçmiş
ve kalbim yorgun düşen.

Oya Uysal


Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya:
Duymaz bu anda taş gibi kalbinde bir sızı;
Fark etmez anne – toprak ölüm maceramızı.

Yahya Kemal Beyatlı


Âh bu iğneyi kalbe geçiren el, umudun içinden de geçir yolları.
Gelmeyecek olanın ayakları yola mecbur olsun.

Nergihan Yeşilyurt


Kalbim
demir masanın küfü, örtünün yırtığı
camın kırığı, patlayan freni hayatımın
kalbim, anla, bitti mevsim
bir başka yolcu yok sana.

Birhan Keskin


Sen yetersin bana, sende kalbe kifayet var
Zannımca -ki doğruysa zannım- sen kâfisin bana
Sevgin vaktin hangi diliminde ulaşır bana aldırmam
Yeter ki zaman kesmesin yolunu belâlarıyla

İmam Şafîi


Kalbim bir telgraf çek kendi kendine
Seni bekliyor son yolculuğun
Tenha bir istasyonda

Ergin Günçe


Bir akşam-üstü pencerenden bakıyordun
Ağır ağır, yollara inen karanlığa.
Bana benzeyen biri geçti evinin önünden.
Kalbin başladı hızlı hızlı çarpmaya..
O geçen ben değildim.

Özdemir Asaf


ömrümün geçtiği yolda bana sorsalar,
gidiyorum bir kadın bacağının peşinden.

Necip Fazıl


Allahım
Yol boyunca
Bırakma elimi
Düşerim sonra

Cahit Zarifoğlu


Ölürsün… Kapanır yollar geriye;
Ben mezarla sırdaş olur, beklerim.
Varılmaz hayâle işaret diye
Toprağında bir taş olur, beklerim…

Necip Fazıl


Gece karanlık, dalga korkusu ve dehşetli bir girdap var.
Nerden bilir halimizi hafif yükleriyle sahil yolcuları?!

Hâfız


ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz

Murathan Mungan


yolculuk gibi sürdürdük ömrü: günden geceye
bir sarmaşığa sarılıp kaldık sonunda: tutkun

Baki Ayhan T


Geceleyin hiçbir kadın tek başına gidemez yolda.
Ama güneş, bir gardiyan gibi tıpkı, açar uzayı sana tan vakti.
Blaga Dimitrova


sözcükler zehirli birer başlangıçmış kendime
onlarla kurulmuş yoldan geldim

Sinan Oruçoğlu



çerçi olup dolaşacağım sokakları
ve sesleneceğim:
çiyci geldi, çiyci geldi, çiyci!
yoldan geçen diyecek:
sahiden de karanlıktır gece.
Sohrab Sepehri
Nasıl istersen öyle dinle, bakın:
Dalların zirvesindeyiz ancak,
Yarı yoldan ziyâde yerden uzak,
Yarı yoldan ziyâde mâha yakın.

Ahmet Haşim


Yolumuz dar, çarpışma kaçınılmaz...

Gustavo Adolfo Becquer



İnsan yürüdüğü yola benziyor.
Eğer yüreğiniz aşk tınılıysa,
aşk kokuyor üstünüz başınız.

Metin Cengiz


Bir karayel bu şimdi kasıp kavuran,
Son yolculuğunda yürek kadırgası.
Suç onun, sevgiye ne gerek vardı...

Hüsrev Hatemi


hüzün derindeki izidir aşkın
birlikte susarlar yol ayrımında

Ayten Mutlu


İçeri alıyor birahaneler sıkıntı yolcularını
Camiler dünya kaçkını cennet düşçülerini... 

Şükrü Erbaş



Uzaklık serseri bir ezgidir
Dolanır beklenmedik uzun yolları
Giden gider ve bütün kalanlar
Bir tortu gibi yaşar kısacık sokakları

Afşar Timuçin

"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.

Nilgün Marmara



Söyle gönlünü kaptırmış gece yolcusu neden yok huzurun?
Kimin yolunda böyle siperlerdesin gece yarısı?

Pervin-i Bamdad


İstediğim tek şey,
ne kadar yürüyeceğimi bilmesem de
"hayat" denen "yolun sonu"na geldiğimde
geride bırakacağım yaşantıma
mütebessim bir ifadeyle veda etmek.

Güneş Bor


saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur
aranır bahçelerde ve şiirlerde

Hilmi Yavuz


ne kadar gitsem o kadar uzak;
yaşlanınca inceliyor yalnızlık;
kurur insan hüznü akşama doğru;
kendim için edinilmiş yolculuk...

Hilmi Yavuz



ateşten gözleriyle bakıyorlar
yolun üstündeki
bir semender gibi

Ahmet Oktay


Azm-i sefer ettin, dil-i nâçârı unutma
Gittin güzel ammâ, bu dil-efgârı unutma

Esrâr Dede


Ey yol eri olma öyle sen bîçāre
Gönlünden uzaklaşma olup āvāre
Erler gibi sen bātınına eyle sefer.
Kendinden ara kendine kıl bir çāre

Ömer Hayyam


Ey yolunda giden yolcu
Gel anlatayım sana bulduğumu

İnsanlar çözedursun bir durumu
Benimki hepsinin üstünde bir tutku

Bana yeter rızası ve mutluluğu
Uğraşırım kazanmak için tutkusunu

Zeynep el-Meriyye


Yol, kendine bir yer bulamamış
kişinin özlemidir.

Kendi yerini yerleşiklikte
bulamayan kişi,
onu yolculukta arar.

Nasıl, bir yer, bir yolun başı ya da sonu;
bir yol da, bir yerden önceki ya da sonraki
bir durumsa — kişinin durumu da,
hep, öyle, ya da, böyledir...

Yerini yitiren kişi,
yola çıkmak zorundadır.

Oruç Aruoba