Evim fakir, dostlarım beni terketti,
Hastayım, ziyafetlere gidemiyorum.
Gözümün önünde canlı bir kimse yok.
Kulübemin içinde yalnız yatıyorum.
Kırık lâmbam zayıf bir ışık veriyor.
Yıpranmış perdelerim çarpık, birbirine uymuyor.
Tse, tse, kapı eşiğinde ve pencere kenarında.
Tekrar yağan karın sesini duyuyorum.
İhtiyarladığım için pek az uyuyorum.
Gece yarısı uyanıyor, yatağım da oturuyorum.
Eğer oturmak ve unutmak sanatını öğrenmemiş olsaydım.
Bu sonsuz yalnızlığa nasıl dayanabilirdim ?
Katı vücudum yere yapışıyor.
Ruhum kolayca değişiliklere tabi oluyor.
Böylece geçen dört usandırıcı yıl.
Sanki binlerce gece kadar uzundu.
Po Chü-i
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
▼
30 Haziran 2021
Sonbahar Rüzgârı
Sonbahar rüzgârı geldi, beyaz bulutlar uçuşuyor.
Otlar ve ağaçlar sararıyor, kazlar güneye gidiyor.
Orkideler açmış, krizantemler ne güzel kokuyor,
Ben sevgilimi düşünüyorum, hiç unutmuyorum.
Yüzen-pagoda gemisi Fen nehrini geçiyor.
Nehrin ortasında beyaz dalgacıklar yükseliyor.
Flüt ve kaval, kürek çekenlerin şarkı seslerine karışıyor,
Ziyafet ve eğlence içinde bile kederliyim.
Gençlik yıllan ne kadar az, yaş ne kadar kısa
Wu-ti (Liu-ch'e. İmparator) (M.Ö. 157 - 87);
Otlar ve ağaçlar sararıyor, kazlar güneye gidiyor.
Orkideler açmış, krizantemler ne güzel kokuyor,
Ben sevgilimi düşünüyorum, hiç unutmuyorum.
Yüzen-pagoda gemisi Fen nehrini geçiyor.
Nehrin ortasında beyaz dalgacıklar yükseliyor.
Flüt ve kaval, kürek çekenlerin şarkı seslerine karışıyor,
Ziyafet ve eğlence içinde bile kederliyim.
Gençlik yıllan ne kadar az, yaş ne kadar kısa
Wu-ti (Liu-ch'e. İmparator) (M.Ö. 157 - 87);
Bir Taş Atarsın
Bir taş atarsın, taş nereye düşerse
Mutlaka bir köşebaşıdır
Çünkü yüreğin daralmıştır ve kıştır
Kullanılmamış bir sicim gibidir soğuk
İşte bak her kestaneciye sapsarı bir köşebaşı kalmıştır.
Şimdi bir şamandıra denizin yüzünde
Durulmamış bir anı gibi kendini salmıştır.
İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu
Yalnızlık bir başına kalmıştır.
Edip Cansever
Mutlaka bir köşebaşıdır
Çünkü yüreğin daralmıştır ve kıştır
Kullanılmamış bir sicim gibidir soğuk
İşte bak her kestaneciye sapsarı bir köşebaşı kalmıştır.
Şimdi bir şamandıra denizin yüzünde
Durulmamış bir anı gibi kendini salmıştır.
İçimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu
Yalnızlık bir başına kalmıştır.
Edip Cansever
Giden Bir Sevgiliye
Güçlü atların çektiği araban yola koyuldu.
Kalbim daima seni takibedecek ve asla unutmıyacak.
Şimdi sen Batıya doğru giderken.
Sana iyilikler temenni ediyorum.
Ah sevgilim, senin gölgen olsaydım .
Seni daha yakından takib ederdim.
Fakat bir karanlık etrafı kapladı, gölgen uzaklaştı.
Oh, günün aydınlığı içinden geç, bir daha görün.
Kalbim daima seni takibedecek ve asla unutmıyacak.
Şimdi sen Batıya doğru giderken.
Sana iyilikler temenni ediyorum.
Ah sevgilim, senin gölgen olsaydım .
Seni daha yakından takib ederdim.
Fakat bir karanlık etrafı kapladı, gölgen uzaklaştı.
Oh, günün aydınlığı içinden geç, bir daha görün.
?
Çin Şiirleri
(5'ler şiir grubundan, şairleri bilinmeyen "19 eski şiir külliyatı"ndan şiir)Anne
hüznün damlalarıdır sevgime yağan
dolduğunda çatırdayan kalbim uçurum yarıklarıyla
dilim dilim kesilmekte gözbebeklerim
sarkarak toza bulanan
işte o zaman
ışığına dolanıp düşlerinin göğsüne yatardım
karışık sesinle kanat çırpardı sesim
ellerine erir karışırdım ıslaklığına
eğirmek isterdim kestane saçlarını iğle saçlarıma
zorlu anlarımda çıkıp gelirdin hep yanıma
eziyetle yürüdüğün yeter
dökünüyorum yorgunluğunu bedenime
sarnıçlarda yağmurlar dinlenirken senin için
anne, gül et beni kederine
dolduğunda çatırdayan kalbim uçurum yarıklarıyla
dilim dilim kesilmekte gözbebeklerim
sarkarak toza bulanan
işte o zaman
ışığına dolanıp düşlerinin göğsüne yatardım
karışık sesinle kanat çırpardı sesim
ellerine erir karışırdım ıslaklığına
eğirmek isterdim kestane saçlarını iğle saçlarıma
zorlu anlarımda çıkıp gelirdin hep yanıma
eziyetle yürüdüğün yeter
dökünüyorum yorgunluğunu bedenime
sarnıçlarda yağmurlar dinlenirken senin için
anne, gül et beni kederine
Su Wu'dan ayrılış
İyi günler tekrar gelmiyecek;
Bir an sonra ayrılmış olacağız.
Yol ağzında üzüntü ile durakladık.
Tarlada el ele durduk.
Bulutlar gökte uçuşuyor,
Birbirimize sarılarak hızla yürüyoruz.
Rüzgâr dalgalar halinde yükseliyor.
Ve göğün bir köşesine sürüklenip gidiyor.
Şimdi, bizim ayrılmamız lâzım,
Bırak biraz daha duralım.
Bu sabah rüzgârının kanatları üstünde olmak ve.
Seninle beraber tâ yolun sonuna kadar gitmek isterim.
Li Ling
(M.Ö. 2 - 1 yüz yıl)
Bir an sonra ayrılmış olacağız.
Yol ağzında üzüntü ile durakladık.
Tarlada el ele durduk.
Bulutlar gökte uçuşuyor,
Birbirimize sarılarak hızla yürüyoruz.
Rüzgâr dalgalar halinde yükseliyor.
Ve göğün bir köşesine sürüklenip gidiyor.
Şimdi, bizim ayrılmamız lâzım,
Bırak biraz daha duralım.
Bu sabah rüzgârının kanatları üstünde olmak ve.
Seninle beraber tâ yolun sonuna kadar gitmek isterim.
Li Ling
(M.Ö. 2 - 1 yüz yıl)
Rüya
Gece yarısı rüyamda,
Sizi gördüm, sizinle konuştum uzun uzun.
Eski zamanlarda olduğu gibi yanaklarınız şeftali çiçeği gibi idi;
Gözleriniz mahzun ve kirpikleriniz söğüt yaprakları gibi idi,
Yarı istekli, yarı çekingen,
Gitmeğe hazır, fakat yine bana yaklaşırken.
Birdenbire uyandım,
Üzüntü ile gördüm ki, bir rüya imiş.
Sizi gördüm, sizinle konuştum uzun uzun.
Eski zamanlarda olduğu gibi yanaklarınız şeftali çiçeği gibi idi;
Gözleriniz mahzun ve kirpikleriniz söğüt yaprakları gibi idi,
Yarı istekli, yarı çekingen,
Gitmeğe hazır, fakat yine bana yaklaşırken.
Birdenbire uyandım,
Üzüntü ile gördüm ki, bir rüya imiş.
İnsanlar Aşklarını Saklarlar
Kim söylüyor ki, istiyormuşum.
Senden böyle uzaklarda yaşamak, ayrı kalmak.
Elbiselerim hâlâ senin taşıdığın koku ile dolu.
Hâlâ elimde senin gönderdiğin mektup duruyor.
Kemerimde bir çift kordelâ var;
Bunun, aynı kalb bağlılığı ile bizi biribirimize bağladığını
rüyamda gördüm.
İnsanların aşklarını sakladığını bilmiyor musun,
Koparılmağa kıyılmayan güzel bir çiçek gibi?
Senden böyle uzaklarda yaşamak, ayrı kalmak.
Elbiselerim hâlâ senin taşıdığın koku ile dolu.
Hâlâ elimde senin gönderdiğin mektup duruyor.
Kemerimde bir çift kordelâ var;
Bunun, aynı kalb bağlılığı ile bizi biribirimize bağladığını
rüyamda gördüm.
İnsanların aşklarını sakladığını bilmiyor musun,
Koparılmağa kıyılmayan güzel bir çiçek gibi?
Yemekten Sonra
Yemekten sonra kısa bir uyku.
Uyanınca iki fincan çay.
Başımı kaldırıyor, güneşin ışıklarını görüyorum,
Bir kere daha güney batıya bakıyorum.
Mesut olanlar günün kısalığından şikâyetçi.
Üzüntülü olanlar yılın tenbelliğinden usanç getirir.
Fakat kalbleri neşe ve kederden uzak olanlar,
Kısalığa, uzunluğa dikkat etmeden yaşayıp gider.
Po Chü-i
Uyanınca iki fincan çay.
Başımı kaldırıyor, güneşin ışıklarını görüyorum,
Bir kere daha güney batıya bakıyorum.
Mesut olanlar günün kısalığından şikâyetçi.
Üzüntülü olanlar yılın tenbelliğinden usanç getirir.
Fakat kalbleri neşe ve kederden uzak olanlar,
Kısalığa, uzunluğa dikkat etmeden yaşayıp gider.
Po Chü-i
Eflatun At
Ateş yaktım, bakım sız tarla yandı.
Y aban ördekleri gökte uçuşuyor.
Genç delikanlı dul bir kadınla evleniyor.
Kuvvetli kadın gülerek onu öldürüyor.
Yüksek dağların tepelerinde ağaçlar var.
Rüzgâr esiyor, yapraklar dökülüyor.
Birisi 1000 mil uzaklara gidiyor.
Acaba eski yerine dönebilecek mi?
15 yaşım da orduları takip ettim,
80 yaşım da geri dönebildim.
Yolda köylülere tesadüf ettim.
Acaba evin içinde kimler var?
Uzaktan evimizi görüyorum.
Servi ağaçları mezarlarda sıralanmış.
Tavşanlar köydeki çukurlarına giriyor.
Sülünler tavandaki direklere doğru uçuyor.
Avlunun ortasında buğdaylar yetişmiş,
Kuyunun yanında birçok güneş çiçekleri açmış.
Buğdayı ezerek yemek yapıyorum,
Güneş çiçeklerini ezerek çorba yapıyorum.
Yemek ve çorba bir zamanlar da pişmişti.
Kime verildiğini bilmiyorum.
Kapıdan çıkıyorum, doğuya bakıyorum.
Gözlerimden yaşlar akıyor, elbisemi ıslatıyor.
Y aban ördekleri gökte uçuşuyor.
Genç delikanlı dul bir kadınla evleniyor.
Kuvvetli kadın gülerek onu öldürüyor.
Yüksek dağların tepelerinde ağaçlar var.
Rüzgâr esiyor, yapraklar dökülüyor.
Birisi 1000 mil uzaklara gidiyor.
Acaba eski yerine dönebilecek mi?
15 yaşım da orduları takip ettim,
80 yaşım da geri dönebildim.
Yolda köylülere tesadüf ettim.
Acaba evin içinde kimler var?
Uzaktan evimizi görüyorum.
Servi ağaçları mezarlarda sıralanmış.
Tavşanlar köydeki çukurlarına giriyor.
Sülünler tavandaki direklere doğru uçuyor.
Avlunun ortasında buğdaylar yetişmiş,
Kuyunun yanında birçok güneş çiçekleri açmış.
Buğdayı ezerek yemek yapıyorum,
Güneş çiçeklerini ezerek çorba yapıyorum.
Yemek ve çorba bir zamanlar da pişmişti.
Kime verildiğini bilmiyorum.
Kapıdan çıkıyorum, doğuya bakıyorum.
Gözlerimden yaşlar akıyor, elbisemi ıslatıyor.
?
25 Haziran 2021
Unutulmuş bir iyi insan: Rasih GÜRAN
Rasih Güran… Değerli araştırmacı Emin Karaca’nın Nazım Hikmet’in Aşkları adlı kitabını okurken dikkatimi çeken bu ismi arama motoruna yazmakla başladı her şey. Aşina olduğum bir isimdi ama nereden olduğunu çıkaramıyordum. Kitabın öyle hazin bir yerinde karşılaşmıştım ki Rasih Güran’la, ismini görmemle onun adına üzülmem bir olmuştu. Zira Nazım-Piraye ayrılığında payına çok ağır bir yük düşmüştü: ayrılık mektubunu Piraye Hanım’a iletme görevi. İsmini aratınca üzüntüme minnet duygusu da eklendi. Zira, önemli kitapların çevirmeniydi Güran ve bunların arasında severek okuduklarım, okumayı planladıklarım vardı: John Reed’den Dünyayı Sarsan On Gün, Steinbeck’ten Gazap Üzümleri ve Bitmeyen Kavga, Faulkner’ın Ses ve Öfke’si, Deutscher’in üç ciltlik Troçki biyografisi… Rasih Güran ismine aşinalığım da muhtemelen çevirmenliğinden ileri geliyordu. Çevirilerini yayımlamaya devam eden yayınevlerinin ona layık gördüğü iki satırlık baştan savma biyografilerde doğum ve ölüm yılları bile net değildi. Ama değişmez kapanış cümlesi, üzüntümü de merakımı da arttırmıştı: “1970 yılı civarında intihar etti.”
Güran’a dair dişe dokunur tek metin, Turgay Fişekçi’nin Kriz Günleri ve Rasih Güran başlıklı yazısı (*), tüm kısalığına rağmen yaşamının dönüm noktalarını barındırıyor, önemli ipuçları veriyordu. Bunun haricinde ciddi bir kaynak yoktu. Nazım Hikmet’in zor zamanlarında yanında olmuş, Türkçeye önemli eserler kazandırmış ve hayatı trajik biçimde sonlanmış değerli bir aydının kadrinin bilinmemiş olduğu, unutulup gittiği duygusu yüreğimin bir köşesine böylece yerleşti. Yıllar geçtikçe Vartan İhmalyan, Abidin Dino, Aziz Nesin, Nail Çakırhan, Memet Fuat gibi aydınların anılarında Güran’ın ismine rastladıkça bu duygu tazelenip durdu. Anı kitaplarının kiminde bir cümleyle, bazısında birkaç paragrafla değinilen Güran, hep kibar, nüktedan, kültürlü, kadirşinas bir aydın olarak tarif ediliyordu. Güran’a dair okuduklarım hafızamda birikiyor ama bir sonuca ulaşmıyordu.
Sonunda bir gün, 2018 Ocak ayında, bir bitirme tezini vesile ederek, Güran’ı tanımış birinin, Murat Belge’nin kapısını çaldım. Güran, Ses ve Öfke’nin çevirisinde Murat Belge’den yardım almıştı. Bu işbirliği zamanla ahbaplığa dönüşmüştü. Belge ayrıca, Güran’ın derin bir bunalımın pençesine düştüğü 12 Mart günlerinde görüştüğü az sayıdaki isimden de biriydi. Söyleşi isteğimi kabul etme inceliği gösteren Belge, hayranlık uyandıran hafızasını zorlayarak Rasih Güran’a dair pek çok anekdot paylaştı.
Güran’a dair veriler biriktikçe giderek netleşen ve giderek daha çok saygı uyandıran bir portre oluşmaya başladı. Eldeki verileri bütünlüklü bir yaşam öyküsüne dönüştürme planı böylece ortaya çıktı. Bu sıralarda yayımlanan bir yazı ise, bu planı hayata geçirmeyi neredeyse bir zorunluluk haline getirdi. “Yalanla Yaşamak” (**) başlığıyla Habertürk’te çıkan bu yazıda, Muhsin Kızılkaya, Rasih Güran’ı hayatı boyunca bir yalanın peşinden gitmiş, adeta yalana kurban gitmiş biri olarak portre ediyordu. Güran’ın yaşam öyküsü, sosyalizm tarihindeki yanlışları sosyalizme kara çalmanın aracı haline getiren, geçimini ve varlığını ancak böyle idame ettirebilen soldan devşirme anti-komünistlerin elinde on yıllardır bayatlayan bir mekanizmaya alet ediliyordu. Yanlış anlatılmanın, unutulmaktan daha ağır bir haksızlık olduğunu da böylece görmüş oldum.
Böylelikle kendimi mazur görmem daha da zorlaştı. Pandemi günlerinin zaman bolluğunda erteleme bahaneleri de tükenince, ortaya aşağıda okuyacağınız metin çıktı. Yaşam öyküsünü ana hatlarıyla aşağıda sunmaktan onur duyduğum değerli çevirmen, sosyalist aydın Rasih Güran’ı ölümünün 48. yıl dönümünde saygıyla anıyorum.
Nazım’dan önce
1912 yılında, kökleri Molla Gürani’ye kadar uzanan bir Osmanlı bürokrat ailesinde dünyaya gözlerini açar Rasih Güran. Ailesinin Abdülhamit’ten İttihat Terakki yönetimine, oradan Cumhuriyet’e uzanan süreçte her yeni yönetimde sergilemeyi başardığı ‘‘külah kapma’’ yeteneği erken yaşta köklerine yabancılaşmasına yol açar. Mehmet Seyda’ya 1969’da yazdığı mektupta şöyle ifade eder bu durumu:
“(…) o toplumu da, o aileleri de yaratanlardan çok küçükken yabancılaşmış, bütün ömrümce o günleri unutmak, geride bırakmak istemiş ve yalnızca ileriye gözümü dikmişimdir.”
Milli mücadele sırasında Anadolu’da çetecilik yaparken kahramanı olan babası, erken cumhuriyet döneminde müteahhitliğe geçiş yapar. Kendisine balolarda eşlik edecek “modern” bir eş özlemindeki babayla Güran’ın “namazdan başı kalkmayan sofu bir kadın” olarak tarif ettiği anne arasındaki uyumsuzluk babanın evi terk etmesiyle sonuçlanır:
“Peder, artık bilmediğimiz bir yerde gerçekten mevkiine yaraşır ‘modern’ bir yaşam sürmekte ve bu yaşama gereken büyük parayı da, mebusluktan başka, günün ‘Zenginleşiniz!’ sloganına uyarak, müteahhitlikten kazanmaktadır ve kendi yaşayışına katılmadığım için beni görmek istememektedir. Sonrasını hatırlamıyorum. Yalnız gözümü açtığım zaman, Kurtuluş Savaşını neden, ne için ve kimin için yaptıklarını artık çok iyi anlamış bulunuyordum.”
Annesinin tarafında kalan Güran ilk gençliğinde onun gibi dindardır. Göztepe Amerikan Koleji’nde yatılı okur. Vartan İhmalyan’la burada tanışır. Bu yıllarda okuduğu sol romanlar Güran’ı sol düşünceye yaklaştırır. Ama asıl büyük dönüşüm Nazım Hikmet’in hayatına girmesiyle gerçekleşir.
Nazım’lı yıllar
1929 yılında Nazım Hikmet’le tanışması Güran’ın hayatının dönüm noktası olur. Kısa zamanda Nazım Hikmet’le aralarında adeta bir abi-kardeş ilişkisi oluşur. Nazım Hikmet kanalıyla TKP’ye katılan Güran, bir süre sonra dostu Vartan İhmalyan’ı ‘partiler’. Nazım Hikmet, başından itibaren Rasih Güran’ı tevkifatlara karıştırmama konusunda hassasiyet gösterir. Bu tutum muhtemelen Güran’ın hassas, kırılgan kişilik yapısından kaynaklanmaktadır. Örneğin 1933’teki tevkifatta Buharin’in Tarihi Materyalizm kitabının çevrilip teksirle dağıtıldığı ortaya çıktığında bu “cürmü” Nazım Hikmet’in isteğiyle Nail Çakırhan üstlenir. Oysa çeviriyi Rasih Güran yapmıştır. Nazım Hikmet’in 1936’da derlediği Alman Faşizmi ve Irkçılığı kitabında da İngilizceden çevirileri Rasih Güran üstlenir. Rasih Güran aynı yıl Nazım Hikmet’i dayısı, empresyonist ressam Nazmi Ziya Güran ile bir araya getirir. Nazım Hikmet’in Nazmi Ziya imzalı yağlıboya portresi 4 Ocak 1936 yılında gerçekleşen bu buluşmanın ürünüdür.
Nazım Hikmet’in Piraye Hanım’la evli olduğu bu yıllarda Rasih Güran adeta ailenin bir ferdi gibidir. O döneme yakından tanıklık eden Faik Bercavi anılarında Rasih Güran’dan şöyle söz eder:
“Rasih hem Nazım’ın, hem de Piraye’nin öz çocukları gibiydi. Yüksünmeksizin, Nazım ve Piraye’nin ondan istedikleri her işi sadakatle yapardı. Sağlam ve arkadaş canlısı bir karakteri, zengin bir kültürü vardı Rasih’in.”
Piraye Hanım’ın ilk evliliğinden olan oğlu Memet Fuat, annesinin Rasih Güran’a olan güvenini şöyle ifade eder:
“Annemin güvendiği, içinden geçenleri sakınmadan söyleyebildiği, ailesi dışından tek erkek Rasih Güran’dı sanırım. Onun Nazım’ı da, kendisini de çok sevdiğine inanırdı.”
Nazım Hikmet’in 1938’de başlayan hapishane yıllarında da en büyük destekçilerinden biri olur Rasih Güran. Nazım Hikmet, Rasih Güran’ı koruma güdüsüyle, mektuplarında ondan “Rasiha Teyze” ya da kısaca “Teyze” diye söz eder:
“…Teyze’yi görüyorsan, söyle, kitapları aldım, sağolsun, gramafon da geldi.”
“Rasiha hanım teyzemin gösterdiği alakaya teşekkür ederim.”
Nazım Hikmet, genç Memet Fuat’a cezaevinden yazdığı bir mektubunda Rasih Güran’ın gelişiminde kendi oynadığı rolü ve Memet Fuat’ın gelişiminde Güran’a biçtiği rolü şöyle ifade ediyor:
“Rasih’le ahbaplık et, haftada bir defa olsun ona git. Beni babam yolladı sana, de, o vaktiyle senin yüreğine ve kafana seni seven elleriyle dokunmuş ve oralara kendinde olan en iyi şeyleri koymuş, şimdi sıra senin, sen de onun oğluyla alakadar ol, de.”
Uzun hapislik yıllarında Nazım Hikmet’in ve ailesinin yaşadığı maddi sorunlara çare arayanların başında gelir Rasih Güran. Bu amaçla yakın çevresinden her ay düzenli olarak para toplamaya karar verir. Sonrasında yaşananları Memet Fuat anılarında şöyle anlatır:
“Her bakımdan güvendiği çok yakın arkadaşları vardı. Hepsi Nazım’ı seven varlıklı kimselerdi. Kimi profesör, kimi bankacı, kimi iş adamı… Nerelere, ne paralar harcıyorlardı!... Her ay onlardan beşer, onar lira toplayıp Nazım’a, kendi gönderiyormuş gibi, yüz lira gönderebilirdi. Birkaç ay yaptı da bunu... Ama birkaç ay sonra arkadaşları, ‘Bugün yok, haftaya veririm…’ ya da ‘Çok sıkışığım, ben bu ay vermesem…’ gibi sözlerle onu geri çevirmeye başlayınca büyük bir öfkeye kapıldı. Arkadaşlarına güvenini, sevgisini büsbütün yitirmemek için bu para toplama işinden vazgeçmeye karar verdi. Bana bu kararını bildirdiği günü unutamam. Rasih’i çok severdim.”
Rasih Güran’ın o dönem zor durumda yardımına koştuğu tek insan Nazım Hikmet değildir. 1942’de uygulamaya konan Varlık Vergisi, pek çok gayrimüslim aile gibi İhmalyanların da üzerine bir karabasan gibi çökmüştür. Vartan İhmalyan’ın babası Garbis Efendi payına düşen 500 lirayı ödeyecek durumda değildir. Aile fertlerinin kara kara düşündüğü bir sırada kapı çalar. Sonrasını anılarında şöyle anlatır Vartan İhmalyan:
“Açtık: Rasih’le eşiydi gelenler. Hoşbeşten sonra Rasih, ‘Geçenlerde bir piyango bileti almıştık, 200 lira çıktı; getirdik Garbis Efendi’ye verelim diye.’ demez mi? Gözlerimiz doldu, nasıl duygulandığımızı anlatamam.”
Ertesi gün eşinin yüzüklerini satan Garbis Efendi, Rasih Güran’ın verdiği parayı da ekleyerek 500 lirayı tamamlar ve Aşkale’ye sürülmekten kurtulur.
Soğuk savaş ve ayrılıklar
İkinci Dünya Savaşı’nın Soğuk Savaş’a evrildiği günlerde Rasih Güran’ın çevirmen olarak ün kazanmasını tetikleyecek bir gelişme yaşanır. İstanbul’u ziyaret eden Missouri Zırhlısı, coşkuyla karşılanır. Güran, bir Amerikan zırhlısına bir Amerikan romanıyla mukabele etmeye karar verişini Mehmet Seyda’ya 1969’da yazdığı mektupta şöyle anlatır:
“Gazap Üzümleri’nin çevirisine Missouri geldiği gün, herkesin Amerikalıları bir kurtarıcı gibi karşılaması karşısında duyduğum kedere dayanmak ve bir insanın tek başına kalsa bile emperyalizme karşı bir şey yapabileceğine kendimi inandırmak için başladım.”
Gazap Üzümleri büyük ilgi görünce gene Steinbeck’ten Bitmeyen Kavga’yı çevirir bu kez. Bu iki çevirinin dönemin gençliği üzerindeki etkisini eleştirmen Fethi Naci şu sözlerle ifade eder:
“Gençlik yıllarımızda ne çok okurduk Steinbeck’i! Rasih Güran’ın çevirdiği Bitmeyen Kavga’yla Gazap Üzümleri’ni okumamış olmayı bağışlanamaz bir eksiklik sayardık.”
Gazap Üzümleri’nin yayımlandığı 1948 yılında, bu kez ayrılan bir gemi kedere sevk eder Güran’ı. Çok sevdiği İhmalyanlar ülkeyi terk eder. Vartan İhmalyan anılarında ayrılık sahnesini şöyle betimler:
“Rıhtım, bizi yolcu etmeye gelen dost, akraba, arkadaş ve yoldaşlarla doluydu. Aralarında canım kardeşim rahmetli Rasih Güran da vardı. Upuzun boyuyla rıhtımda, hasır şapkasını havaya kaldırmış halde beni selamlaması bugüne dek gözümün önünde. İşte bu, dünyanın en iyi insanlarından olan Rasih’çiğimi son görüşüm olmuştu.”
Aynı yılın Ekim ayında Nazım Hikmet’ten bir haber gelir: “Rasih hemen Bursa’ya gelsin!” Annesi Piraye Hanım’la bu haberi aldıklarında “çok önemli bir şey olmalı” diye düşündüklerini aktaran Memet Fuat, bunun nedenini şöyle açıklıyor:
“Çünkü Nazım elinden geldiğince Rasih’le ilişkilerini açığa vurmamaya, onu olayların dışında bırakmaya özen gösterirdi. Mektuplarında da ondan hep ‘Rasiha Teyze’ diye söz ederdi. Yıllardır bu işlerin içinde yer almasına karşın, Rasih hiç tutuklanmamış, kovuşturmaya uğramamıştı. Evet, çok önemli bir şey olmalıydı.”
Gerçekten de çok önemli bir şey olmuş, Nazım Hikmet, Piraye Hanım’dan ayrılmaya karar vermiştir. Ayrılık mektubunu teslim etme görevini, Piraye Hanım’ın Nazım Hikmet’in çevresinde en sevdiği, en güvendiği kişiye, Rasih Güran’a vermiştir. Güran bir girdabın içinde bulur kendini. Günler süren gelgitlerden sonra Piraye Hanım’ın karşısına çıkacak cesareti güçlükle toplayarak mektubu teslim eder. Bu sahneyi Memet Fuat anılarında şöyle tasvir eder:
“Piraye mektubu okuyunca çok şaşalamış, çok sarsılmış, ama bir yıkıntı haline gelmiş olan Rasih’in durumunu görünce kendini unutup onu teselli etmeye çalışmıştı: ‘Üzülme, Rasih, zaten bizim sonumuz yoktu. Nazım dışarı çıktıktan sonra nasıl olsa beni aldatacak, ben de buna katlanamayacaktım. Ayrılmamız kaçınılmazdı. Söylemiştim bunu ona yıllar önce: ‘Bir daha beni aldatırsan senden ayrılırım’, diye…’’
Hiç beklemediği ve uzun süre kabullenmekte zorlandığı bu ayrılığın yarattığı sarsıntıya rağmen, Rasih Güran özgürlük mücadelesinde Nazım Hikmet’in yanında olmaya devam eder. Abidin Dino ve Mehmet Ali Aybar ile birlikte çıkardıkları Nuhun Gemisi dergisinde yaptıkları yayınlarla “Nazım’a Özgürlük” kampanyasına destek olurlar. Kampanya başarıya ulaşır, Nazım Hikmet 1950 yazında tahliye olur.
Ama hapishane defteri birkaç hafta sonra tekrar açılır Rasih Güran için. O sıralarda, Adnan Cemgil, Behice Boran gibi sosyalist aydınların öncülüğünde kurulan Barışseverler Cemiyetinde bir de ev hanımı kurucu olsun düşüncesi ortaya çıkınca akla Rasih Güran’ın eşi Muvakkar Hanım gelir. Teklifi kabul eden Muvakkar Güran derneğin 7 kurucusundan biri olur. Kore’ye asker gönderilmesine karşı çağrılarda bulunan, bildiri dağıtan derneğin kurucuları çok geçmeden tutuklanır. Avukatı mahkemede Muvakkar Hanım için “ev hanımıdır, siyasetten anlamaz, cemiyetin iç yüzünü bilmez.” minvalinde bir savunma yapmaya kalkınca Muvakkar Hanım karşı çıkar. Kendisinin de bir evladı olduğunu, oğlunu savaşta ölsün diye büyütmediğini belirterek davanın arkasında durur. Muvakkar Güran bu davadan 1 yıl 3 ay cezaevinde yatar. Mediha Esenel anılarında, Rasih Güran’ın eşinin mahkemedeki tavrı karşısında duyduğu memnuniyeti dostlarına “benim hanım çok yiğit çıktı doğrusu.” sözleriyle ifade ettiğini aktarıyor.
Rasih Güran’a dair notlarında eşi Muvakkar Hanım’ın yiğitliğini vurgulayan Aziz Nesin, Rasih Güran’ın tutuklanma meselesindeki ukdesini şöyle ifade ediyor:
“Rasih korkaklığının ezikliğini, utancını yaşam boyu duydu. ‘Hiç değilse bir gün tutuklu kalsaydım da şu içimdeki korkuyu yenebilseydim!’ derdi.”
Murat Belge’nin söyleşimizde aktardığı bir anekdot da Rasih Güran’ın bu konudaki yarasının günün birinde bizzat Emniyet tarafından deşildiğini gösteriyor. Güran ailesi günün birinde pasaport almak için emniyete başvurduğunda, pek çok “mimli” komünist gibi Rasih Güran da pürüz çıkacağı endişesi taşımaktadır. Pasaportları almaya gittiğinde korktuğu olur, pasaportlardan biri eksiktir. Ancak başvurusu reddedilen kendisi değil, eşi Muvakkar Güran’dır. Emniyetin bu ayrıcalığa 40 yıllık komünist olarak kendisi dururken Barışseverler Davası’ndan “mimli” eşi Muvakkar Güran’ı layık görmesi Rasih Güran’ın gücüne gider.
Kasvetli yıllar
Art arda gelen ayrılıklarla Rasih Güran’ın hayatında artan kasveti daha da koyulaştıran darbe ‘yukarıdan’ gelir. 1956 yılında Kruşçev, ünlü 20. Kongre konuşmasında 1930’lardaki Büyük Temizlik sırasında işlenen suçları (elbette bütünüyle Stalin’e ve “kişi kültüne” yıkarak) ifşa eder. Bu olayın Güran’da yarattığı yıkımı Memet Fuat şöyle anlatır:
“Sovyetler Birliği’nde Stalin’e yöneltilen suçlamaları aklı almıyordu: ‘Bize ya o zaman yalan söylendi, ya da şimdi yalan söyleniyor.’”
Sovyetler Birliği’nde olup bitenler, dönemin Türkiyeli sosyalist aydınları arasında ortak gündem maddesi, sorgulama konusu haline gelir. Mehmet Ali Aybar, anılarında yaşadıkları sorgulamayı şöyle aktarır:
“Stalin’in muhaliflerini temizlemek için açtırdığı davalar; savcı Wişinsky’nin aslı astarı olmayan suçlarla iddianameler; gözüpek, kelle koltukta, Çarlığa karşı nice ayaklanmalara katılmış ünlü devrimcilerin, hain olduklarının sahte delillerle kanıtlanması ve daha nice pislik… Nasıl olmuştu? Nasıl olabilmişti bütün bunlar? Kruşçev, tüm bu olayları Stalin’in despot yaratılışta kişiliği ile açıklıyordu. Peki bu yaratılışta bir insan nasıl genel sekreter olabilmişti? Lenin son günlerinde Merkez Komitesi üyelerine yazdığı mektupta, Stalin gibi bir kişi genel sekreter olamaz diye yazmamış mıydı? Muvakkar, Rasih, Behice, Nevzat, Siret ve ben Armutlu’da, bir tatil boyu bunları konuşmuş, Sovyetler Birliği’nde bir şeylerin ters gittiğine karar vermiştik.”
Memet Fuat’a göre Sovyetler Birliği’ne dair yaşadığı hayal kırıklığı, Nazım-Piraye ayrılığı ile birlikte Rasih Güran’ın hayatındaki en travmatik iki olaydan biridir:
“Belki kişisel sorunları da vardı, ama onu temelden sarsan, yaşama sevincini yok eden, olumsuzluklara dayanma gücünü kıran öncelikle bu iki olaydı.”
Art arda gelen travmaların ve Demokrat Parti iktidarının artan baskılarının etkisiyle, 50’lerin ikinci yarısında resime sığınır Rasih Güran. Şair dostu Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’ındaki desenleri çizer. 1959’da ise ilk kişisel resim sergisini açar. Sergi sırasında gazeteci Fahir Aksoy’un sorularına verdiği cevaplar, Güran’ın o dönemki halet-i ruhiyesini yansıtır:
“ - Hatırladığıma göre siz eskiden başarılı tercümeler de yapardınız. Niye caydınız bu işten?
-Topluma yararlı olabilmek umudumu yitirdim de ondan…
-O halde resimlerinizle topluma seslenmeyi dilemiyorsunuz.
-Tabii dilemiyorum. Bütün bu tablolar, boş vakitlerimde oyalanmak, yaşama gücümü sürdürebilmek gayretimin ürünü.”
Verimli 60’lar
1960’lar dönemin pek çok aydını gibi Rasih Güran için de bir tazelenme dönemi olur. 60’larda genel olarak solda yaşanan politik ve kültürel canlanmanın odak noktasında Türkiye İşçi Partisi vardır. TİP’i kuran sendikacılar bir süre sonra dönemin aydınlarını partiye katılmaya çağırırlar, Mehmet Ali Aybar’a da genel başkanlık teklifinde bulunurlar. Aybar’ın teklifi değerlendirirken danıştığı isimler arasında Rasih Güran da vardır:
“…eski solcu dostlarımla konuştum. Rasih Güran, Behice Boran, Nevzat Hatko ve şimdi adlarını anımsayamadığım birkaç kişi. Hepsi de kabul etmemi ve kendilerinin de partiye gireceklerini söylediler.”
Rasih Güran TİP içerisinde Yaşar Kemal, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Adnan Cemgil, Selahattin Hilav, Sinan Cemgil gibi isimlerle Bilim ve Araştırma bürosunda görev alır. Ancak parti içinde belirli bir çizgiye angaje olmaktan kaçınır. Nihat Sargın anılarında, Rasih Güran’ın toplantılarda fazla söz almadığını, nedeni sorulunca bu tutumunu “emniyetli mesafeden izlemek” olarak açıkladığını belirtir.
60’larla birlikte çeviriye de geri dönen Güran’ın çeviri tercihleri bir süredir yakınlaştığı varoluşçuluğun izlerini taşır. Cruickshank’ten Albert Camus ve Başkaldırma Edebiyatı’nı çevirir önce. Ardından çetin bir işe girişerek, Faulkner’ın Ses ve Öfke’sini çevirir. Bilinç akışı tekniğinin en ileri örneklerinden birinin sergilendiği Ses ve Öfke Rasih Güran’ın çevirmenlikteki en uzun ömürlü başarısı olacaktır. Ses ve Öfke’nin Türkçedeki ilk ve tek çevirisi olma özelliğini koruyan bu çeviri, Notos Dergisi tarafından 2017 yılında yazar ve çevirmenler arasında yapılan “en önemli 100 çeviri” soruşturmasında 22. sırada yer almıştır.
Bu yıllarda Rasih Güran, az sayıdaki yazılarından birkaçını Memet Fuat yönetimindeki Yeni Dergi için kaleme alır. Yazılarında toplumcu sanatın jdanovculuk diye de bilinen kaba, şabloncu, çarpıtılmış versiyonuna karşı çıkar:
“Duygusallıkla varılan, ya da başka yerlerde, başka zamanlarda söylenenlerin kopyası olan yargılar ve acele yan tutmalar, insanı –özellikle zor koşullar altında- çok çabuk küskünlüğe ya da totaliterciliğe götürür. Bu çeşit aşırı toplumculuğu, Nasyonal Sosyalizm, yani Nazizm’den ayırmak zor olur çoğu zaman. İnsanlık, kişilik, sanat, vb. gibi düşünceler burjuvaca bulunarak kolayca küçümsenebilir, harcanabilir, ama bunlar en kritik zamanlarda bile belki en son kıyılacak, belki de hiç kıyılmaması gereken yedeklerdir.”
“Sanatın yararlılığı onu bir ‘sıra eri’ durumuna sokmayı, ‘gütmeyi’ gerektirmez. Sanat bu duruma sokulursa görevini yapamaz, ‘kritik zamanlar’da mücadelenin coşkunluğu içinde dayandıkları insansal temelleri tüm unutacak kadar ileri giden, dahası zaman zaman tarih ve bilim adına rahatça ve kolayca suç işleyen ‘günlük politikacıları’ uyaramaz.”
Güran’ın 60’larda yaşadığı tazelenme Vartan İhmalyan’a yazdığı bir mektuba da yansır. Artık emekli olmuştur. Tüm zamanını çeviri faaliyetine ayırabilmekten çok hoşnuttur. Ancak mektubun sonlarına doğru, Bay Garbis’in vefatına dair üzüntülerini paylaştıktan sonra, duygularına daha fazla engel olamaz:
“Annem gibi sevdiğim ve şu sırada bütün gayretime rağmen, kendimi tutamayarak hatırlarken ağladığım çok ve pek çok sevgili anne Armik’i, müsaade ederse, hasretle kucaklarım.”
Güran’ın çeviriyle geçen emeklilik yılları 1967 sonbaharında yaşanan trajik bir olayla gölgelenir. Yakından tanıdığı genç şair Can İren, Eylül 1967’de, henüz 26 yaşındayken intihar eder. Can İren’in ardından kaleme aldığı yazıda bu intiharın Güran’ı bir süredir etkisi altında olduğu varoluşçuluğu sorgulamaya yönelttiği görülmektedir:
“Can toprağa verileli beş ay oldu. Genç, taptaze ve pırıl pırıl kafası beş aydır toprağın altında Can'ın, artık bunalmıyor. Yaşamın anlamsızlığını, saçmalığını durmadan yayan ve yazan, öte yandan salonlarda ve içki sofralarında bunalım felsefeleriyle çevrelerini kırıp geçiren aydınlar geliyor aklıma. Can’ın ölümünden beri onları daha başka türlü görüyorum: daha komik, daha bayağı, daha zavallı. Birer suçlu da diyebilirim onlara. Sartre’ına, Camus’üne de kızıyorum artık.”
Can İren’in intiharıyla birlikte, Güran’ın çeviri tercihlerinde de bir değişim yaşanır. Edebiyattan uzaklaşır, tarihi meselelere yönelir. Art arda hacimli ve önemli kitaplar çevirir: Kerenski ve Rus İhtilali, Dünyayı Sarsan On Gün, Nazi İmparatorluğu, Troçki.
Güran, sosyalist harekete Stalinizm’in büyük ölçüde egemen olduğu 60’ların Türkiye’sinde, “resmi tarih”e aykırı kitaplar çevirerek ciddi bir cesaret örneği sergiler. Özellikle de Troçkist kelimesinin küfür gibi kullanıldığı bir dönemde Deutscher’in 3 ciltlik devasa Troçki biyografisini Türkçeye kazandırmakla Güran’ın “hain” damgasını yemeyi baştan kabullendiği varsayılabilir. Çeviri tercihlerinde temel kriterini “işe yaramayan bir eseri çevirmekten korkarım” sözleriyle açıklayan Güran’ın, “resmi tarih” dışı çevirileri, içinde bulunduğu cenahta ezberlerin sorgulanmasına yönelik bir girişim olarak kabul edilebilir.
Beri yandan Güran, bu son çevirilerinde diğer kutbu, kapitalist dünyayı da ihmal etmez. Bir ibret vesikası olarak çevirdiği William Shirer imzalı 3 ciltlik Nazi İmparatorluğu için kaleme aldığı önsözde Amerika’nın öncülüğünü yaptığı emperyalizm ve faşizmin, insanlığı 3. Dünya Savaşı’na sürüklemeye çalıştığına dikkat çeker ve şöyle devam eder:
“İnsanlığı bu sefer daha da ağır bir felakete sürükleyenlerin, Hitler ve hempalarıyla Nazi Almanyasının akıbetine uğrayacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın! Bu konuda en ufak bir kuşkusu olanlara bu kitabı okumalarını salık veririm.”
Güran’ın son çevirisi de anti-emperyalist, savaş karşıtı tavrını yansıtır. Vietnam İşgali başta olmak üzere, emperyalist saldırganlığa karşı dünya genelinde protestoların yükseldiği bir dönemde, 20 yıl önce yaptığı gibi, Amerikan emperyalizmine bir Amerikan romanıyla mukabele eder. Norman Mailer’ın 2. Dünya savaşının korkunçluğunu ortaya koyan savaş karşıtı romanı Çıplak ve Ölü’yü Türkçe’ye kazandırır.
Son darbe: 12 Mart
Ömrü boyunca yakasını bırakmayan travmaların etkisiyle yıllar içinde yaşama sevinci giderek azalmış, ruhsal sorunlarla, evham ve saplantılarla cebelleşir olmuştur Rasih Güran. Böyle bir halet-i ruhiye içindeyken gelen 12 Mart Darbesi sonun başlangıcı olur, derin bir bunalımın pençesine düşer. Güran’ın o günlerdeki halet-i ruhiyesine dair ipuçlarını, Mehmet Seyda’nın, Güran’ın ölümünün ardından yazdığı yazıda bulmak mümkün:
“Norman Mailer üstüne, Çıplak ve Ölü üstüne Rasih Güran’ı uzun uzun konuşturmak, herkesin ilgileneceği açıklamalara götürmek istedim. O da razı olmuştu, ama telefonda bir türlü kesin gün veremiyordu. ‘Bir hafta sonra görüşelim.’ Bir hafta sonra: ‘Hele biraz daha sabredelim. Kendimi pek iyi hissetmiyorum.’ Prostat, hatta kanser kuşkuları. Nereden bilecektim bu eşi az bulunur dil ustasının aslında ruhsal bunalım geçirdiğini, yakın dostlarını yitirdikçe, yaşamın saçmalığı, artık her şeyin ‘boş’ olduğu düşüncelerine kapıldığını? Kendisine gücenmeye de kıyamıyor, sadece üzülüyordum. Derken, eşi sayın Muvakkar Güran’ın bir sözü, bizim çevrenin çok iyi tanıdığı ‘Balıkçı Nuri’ aracılığı ile bana ulaştı. Artık ona bir daha telefon etmedim. Sağlığını, iyiliğini diledim; içimden.”
Güran’ın ruhsal bir bunalım geçirdiği, intihar girişimlerinde bulunduğu haberini alan dostlarından biri de Aziz Nesin’dir. Nesin, Benim Delilerim adlı çalışmasında, isim vermeden, “bir dostum” diye bahsettiği Rasih Güran’a yaptığı ziyarette gördüklerini şöyle anlatır:
“Eskiden de zayıftı, ama bu kez büsbütün zayıftı. Boyu uzun olduğundan zayıflığı daha çok göze batıyordu. Yaşamın anlamsızlığını, hatta saçmalığını anlattı durdu. Özellikle geveze ve neşeli olmaya çalışarak karamsar havayı dağıtmaya boşuna çalıştım. O’nun karamsarlığı gerçekçiymiş gibi savunması karşısında iyimser olması için çaba göstermesi gerektiği üstünde konuştum. Hastalığını biliyordu, öyleyse kendi kendini kurtarabilirdi. O’na kendisinden başka kimse yardım edemezdi. - Biliyorum ama, elimde değil… Yapamıyorum… dedi ve açıkça ölmek istediğini belirtti. Boyalı kalemle yaptığı bir resmi gösterdi; gerçekçi bir resim: “Kendisi çırılçıplak yere uzanmış, sırtını da bir büyük kaktüsün dikenlerine yaslamış… O resmi çok sevmiştim. Belki de o resim ruhsal durumunu yansıtıyordu. (…) Umut vermeye çalışarak, sözde yüreklendirerek evinden ayrıldım.”
Rasih Güran’ın ruhsal sorunlarla boğuştuğu 12 Mart günlerinde görüştüğü az sayıdaki insandan biri de Murat Belge’dir. Belge, o sıralarda bünyesinde faaliyet yürüttüğü sol örgüt için çevresindeki aydınlardan maddi yardım toplamaktadır. Başvurduğu kişilerden biri de Rasih Güran’dır. Güran bu talebe olumlu cevap verir ama parayı bir türlü vermez. Cimri biri de olmamasına rağmen sürdürdüğü bu tavır Belge’yi şaşırtır. Sonrasını söyleşimizde şöyle aktardı Belge:
“- Gene bir gün beraber Altıyol’da yürüyoruz, hatırlıyorum. Ya Rasih dedim, para falan konuştuk, unuttun sen herhalde. Yok, dedi. Unutmadım ama, dengem bozuldu, manyak bir adam oldum, dedi.
-‘Deliriyorum’, demiş. Tuba Çandar’la söyleşinizde var.
- ‘Söylerim bir yerde, ağzımdan kaçırırım,’ dedi. ‘O korkudan vermiyorum,’ dedi. Dedim, ‘yok canım, öyle bir şey yapmazsın. Siz bana verin, önemli olan para. Bırakın bu evhamları.’ Ondan sonra çıkardı, 200 lira verdi. 200 lira veren yoktu. 100 lira veriyorlardı. Edip’ten alıyordum, Mina’dan alıyordum, Murat Sarıca’dan alıyordum. 500-600 lira toplayıp, ben de ekleyip her ay örgüte veriyorduk. Ondan sonra işte ne yapıyorsun falan dedi. Adamları kaçırmak için para lazım, bakkal dükkanı açtık, bilmem ne yaptık. Biz de gençliğimizde yaptık böyle şeyler falan dedi. Ondan sonra birkaç ay verdi o parayı.
- Cunta koşullarında yaptı o yardımı.
- Evet.”
Rasih Güran için intihar saplantısıyla kanser evhamlarının içi içe geçtiği 12 Mart günlerinde, pek çok genç devrimcinin ölüm haberi de birbiri ardına gelmektedir. Bu gençlerden biri de yakın dostları Adnan ve Nazife Cemgil çiftinin oğulları Sinan Cemgil’dir. Murat Belge, Tuba Çandar’la nehir söyleşisinde Sinan Cemgil’in ölümünün Güran’da yarattığı etkiyi şöyle anlatıyor:
“Rasih Bey Sinan’ın öldürülmesinden sonra toparlayamadı kendini. Bir tür vicdan azabına dönüştürdü solculuk hayatında yapamadıklarını ve ‘bu çocuklar bizim yüzümüzden öldüler’ psikolojisine girdi. Kendini çekti her şeyden. O eski pırıltısından da eser kalmadı.”
Rasih Güran, son günlerinde şair ve aynı zamanda tıp doktoru arkadaşı Mustafa Şerif Onaran’ın da görev yaptığı Ankara Numune Hastanesinde tedavi görür. Kimi anlatımlara göre kanser olmadığı anlaşılır, kimi anlatımlara göre ise henüz hayati tehlike arz etmeyen bir tümörden başarılı bir ameliyatla kurtulur. Hastalıktan ölüm ihtimali ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine, hastanedeki odasında yalnız kaldığı bir sırada, üçüncü kat penceresinden kendisini aşağıya bırakarak yaşamına son verir.
Güran’ın son günlerine dair anlatımlar oldukça sınırlı. Bunda elbette, ölümünün sosyalist hareketin ve basının baskı altında olduğu, yakın çevresi de dahil olmak üzere pek çok aydının tutuklu yargılanmakta ya da aranmakta olduğu bir süreçte gerçekleşmesinin payı büyük. Bu aydınlardan biri olan Rasih Nuri İleri, mahkemedeki savunmasında değinir Güran’ın ölümüne:
“Rasih Güran, dostların gayet iyi bildiği etkiler karşısında, kalbinde Sinan Cemgil'in acısı, pencereden atlayıp intihar etmiştir."
Son günlerine tanıklık eden Mustafa Şerif Onaran ise şöyle hatırlar Güran’ı ve bu intiharı:
“Rasih Güran gerçek bir İstanbul Efendisi, kimseyi incitmek istemeyen ince ruhlu bir adamdı. 12 Mart döneminin sıkıntılarıyla birlikte bir kanser korkusuna kaptırmıştı kendini. Büyük bir yalnızlık duygusu içinde, bir ruh bunalımında canına kıymasını önleyemedik.”
Ölümünün ardından yayımlanan az sayıdaki yazıdan birinde, Yeditepe Dergisinde çıkan “Rasih Güran’ın Ardından” başlıklı yazıda şu satırlara yer verilir:
“Rasih Güran, kasım ayının 19’unda, bağışlanmaz bir yanılgının kurbanı oldu; kendi isteğiyle kendi yaşamına son vererek aramızdan ayrıldı. Türk okurları onu, yirmi beş yıla yakın bir zamandır iyi bir çevirmen olarak tanır. Rasih, kendi kişisel çevresinde, sevilen, iyi kalpli, dürüst bir insandı. Avrupai anlamda bir düşünür ve de namuslu bir aydın örneğiydi. Bıraktığı kitaplar sayıca azsa da, her biri büyük hacimli ve bir yazarın uzun uzadıya zamanını alacak titizlikte eserlerdi. (…) Çalışkan, becerikli, usta bir yazarı ve üstelik böylesine iyi bir insanı -pek vakitsiz bir zamanda- kaybettiğimiz için ne kadar dövünsek azdır.”
Sonsöz
Yukarıda ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığım yaşam pratiği, Rasih Güran’ın 1920’lerin sonundan 1970’lerin başına uzanan 40 yılı aşkın bir süre boyunca, devletin anti-komünizmi adeta resmi din gibi benimsediği bir ülkede, onca baskı ve travmaya rağmen özgürlük ve eşitlik mücadelesine katkı sunmaktan ve bu mücadelede yer alanları desteklemekten vazgeçmeyen bir aydın olduğunu ortaya koyuyor. Yaptıkları, yazdıkları ve çevirdikleri, gerçeği arama ve çoğaltma çabasını her daim sürdürdüğünü, gerektiğinde en sarsıcı yanılgılarla yüzleşmekten geri durmadığını gösteriyor. Gecikmiş bir yaşam öyküsünü en azından ana hatlarıyla sunmuş ve bir boşluğu doldurmuş olma ümidiyle, Rasih Güran’ı vefatının 48. yılında bir kez daha saygıyla anıyorum.
Benim Delilerim
Yakın bir arkadaşım da elli yaşından sonra kendini öldürme tutkusuna kapılmıştı. O'nu, çevirileriyle, yazılarıyla Türkiye'nin seçkin aydınlar çevresi çok iyi tanır. Steinbeck'i Türkçeye ilk o kazandırmıştı. Faulkner'den de çevirisi vardır. O'nun çevirileri, çeviri edebiyatına örnek olarak gösterilir. Ayrıca, başarılı bir amatör ressamdı. İnce bir aydındı. Kendisinde ruhsal bir çöküntü başladığını duydum. Doğrusu pek önemsemedim; çünkü, dengeli bir aydın olduğu için kendi kendisini kurtarabilir diye düşündüm. O sırada genç yaşında kendini öldüren bir aydın için Yeni Dergi'de, neredeyse kendini öldürmeyi öven, hatta gerekliliğini bile savunan çok karamsar bir yazısı çıktı. Tanıdığımız kişiliğiyle O'nun böyle bir düşüncede olmaması gerekirdi. Bu yazının yayımlanışından sonra bikaç kez kendini öldürme girişiminde bulunduğunu duydum. Olacak şey değil. Kimi insanların kişiliklerini azçok biliyorsak, onların neyi yapıp neyi yapamayacaklarını kestirebiliriz. O'nun canına kıyma isteği, tanıdığımız kişiliğine aykırıydı.
Rasih Güran, o hastanenin penceresinden kendini büyülü boşluğa bıraktığında, o külçe kadar ağır yükün bir paraşüte dönüşmeyeceğini biliyordu. Belki de sert betona değerken hissettiği acı, o zamana kadar vicdanında hissettiği acıdan çok daha hafifti. Bu böyle olmasaydı, o pencereden atlamazdı zaten.
Güran’a dair dişe dokunur tek metin, Turgay Fişekçi’nin Kriz Günleri ve Rasih Güran başlıklı yazısı (*), tüm kısalığına rağmen yaşamının dönüm noktalarını barındırıyor, önemli ipuçları veriyordu. Bunun haricinde ciddi bir kaynak yoktu. Nazım Hikmet’in zor zamanlarında yanında olmuş, Türkçeye önemli eserler kazandırmış ve hayatı trajik biçimde sonlanmış değerli bir aydının kadrinin bilinmemiş olduğu, unutulup gittiği duygusu yüreğimin bir köşesine böylece yerleşti. Yıllar geçtikçe Vartan İhmalyan, Abidin Dino, Aziz Nesin, Nail Çakırhan, Memet Fuat gibi aydınların anılarında Güran’ın ismine rastladıkça bu duygu tazelenip durdu. Anı kitaplarının kiminde bir cümleyle, bazısında birkaç paragrafla değinilen Güran, hep kibar, nüktedan, kültürlü, kadirşinas bir aydın olarak tarif ediliyordu. Güran’a dair okuduklarım hafızamda birikiyor ama bir sonuca ulaşmıyordu.
Sonunda bir gün, 2018 Ocak ayında, bir bitirme tezini vesile ederek, Güran’ı tanımış birinin, Murat Belge’nin kapısını çaldım. Güran, Ses ve Öfke’nin çevirisinde Murat Belge’den yardım almıştı. Bu işbirliği zamanla ahbaplığa dönüşmüştü. Belge ayrıca, Güran’ın derin bir bunalımın pençesine düştüğü 12 Mart günlerinde görüştüğü az sayıdaki isimden de biriydi. Söyleşi isteğimi kabul etme inceliği gösteren Belge, hayranlık uyandıran hafızasını zorlayarak Rasih Güran’a dair pek çok anekdot paylaştı.
Güran’a dair veriler biriktikçe giderek netleşen ve giderek daha çok saygı uyandıran bir portre oluşmaya başladı. Eldeki verileri bütünlüklü bir yaşam öyküsüne dönüştürme planı böylece ortaya çıktı. Bu sıralarda yayımlanan bir yazı ise, bu planı hayata geçirmeyi neredeyse bir zorunluluk haline getirdi. “Yalanla Yaşamak” (**) başlığıyla Habertürk’te çıkan bu yazıda, Muhsin Kızılkaya, Rasih Güran’ı hayatı boyunca bir yalanın peşinden gitmiş, adeta yalana kurban gitmiş biri olarak portre ediyordu. Güran’ın yaşam öyküsü, sosyalizm tarihindeki yanlışları sosyalizme kara çalmanın aracı haline getiren, geçimini ve varlığını ancak böyle idame ettirebilen soldan devşirme anti-komünistlerin elinde on yıllardır bayatlayan bir mekanizmaya alet ediliyordu. Yanlış anlatılmanın, unutulmaktan daha ağır bir haksızlık olduğunu da böylece görmüş oldum.
Böylelikle kendimi mazur görmem daha da zorlaştı. Pandemi günlerinin zaman bolluğunda erteleme bahaneleri de tükenince, ortaya aşağıda okuyacağınız metin çıktı. Yaşam öyküsünü ana hatlarıyla aşağıda sunmaktan onur duyduğum değerli çevirmen, sosyalist aydın Rasih Güran’ı ölümünün 48. yıl dönümünde saygıyla anıyorum.
Nazım’dan önce
1912 yılında, kökleri Molla Gürani’ye kadar uzanan bir Osmanlı bürokrat ailesinde dünyaya gözlerini açar Rasih Güran. Ailesinin Abdülhamit’ten İttihat Terakki yönetimine, oradan Cumhuriyet’e uzanan süreçte her yeni yönetimde sergilemeyi başardığı ‘‘külah kapma’’ yeteneği erken yaşta köklerine yabancılaşmasına yol açar. Mehmet Seyda’ya 1969’da yazdığı mektupta şöyle ifade eder bu durumu:
“(…) o toplumu da, o aileleri de yaratanlardan çok küçükken yabancılaşmış, bütün ömrümce o günleri unutmak, geride bırakmak istemiş ve yalnızca ileriye gözümü dikmişimdir.”
Milli mücadele sırasında Anadolu’da çetecilik yaparken kahramanı olan babası, erken cumhuriyet döneminde müteahhitliğe geçiş yapar. Kendisine balolarda eşlik edecek “modern” bir eş özlemindeki babayla Güran’ın “namazdan başı kalkmayan sofu bir kadın” olarak tarif ettiği anne arasındaki uyumsuzluk babanın evi terk etmesiyle sonuçlanır:
“Peder, artık bilmediğimiz bir yerde gerçekten mevkiine yaraşır ‘modern’ bir yaşam sürmekte ve bu yaşama gereken büyük parayı da, mebusluktan başka, günün ‘Zenginleşiniz!’ sloganına uyarak, müteahhitlikten kazanmaktadır ve kendi yaşayışına katılmadığım için beni görmek istememektedir. Sonrasını hatırlamıyorum. Yalnız gözümü açtığım zaman, Kurtuluş Savaşını neden, ne için ve kimin için yaptıklarını artık çok iyi anlamış bulunuyordum.”
Annesinin tarafında kalan Güran ilk gençliğinde onun gibi dindardır. Göztepe Amerikan Koleji’nde yatılı okur. Vartan İhmalyan’la burada tanışır. Bu yıllarda okuduğu sol romanlar Güran’ı sol düşünceye yaklaştırır. Ama asıl büyük dönüşüm Nazım Hikmet’in hayatına girmesiyle gerçekleşir.
Nazım’lı yıllar
1929 yılında Nazım Hikmet’le tanışması Güran’ın hayatının dönüm noktası olur. Kısa zamanda Nazım Hikmet’le aralarında adeta bir abi-kardeş ilişkisi oluşur. Nazım Hikmet kanalıyla TKP’ye katılan Güran, bir süre sonra dostu Vartan İhmalyan’ı ‘partiler’. Nazım Hikmet, başından itibaren Rasih Güran’ı tevkifatlara karıştırmama konusunda hassasiyet gösterir. Bu tutum muhtemelen Güran’ın hassas, kırılgan kişilik yapısından kaynaklanmaktadır. Örneğin 1933’teki tevkifatta Buharin’in Tarihi Materyalizm kitabının çevrilip teksirle dağıtıldığı ortaya çıktığında bu “cürmü” Nazım Hikmet’in isteğiyle Nail Çakırhan üstlenir. Oysa çeviriyi Rasih Güran yapmıştır. Nazım Hikmet’in 1936’da derlediği Alman Faşizmi ve Irkçılığı kitabında da İngilizceden çevirileri Rasih Güran üstlenir. Rasih Güran aynı yıl Nazım Hikmet’i dayısı, empresyonist ressam Nazmi Ziya Güran ile bir araya getirir. Nazım Hikmet’in Nazmi Ziya imzalı yağlıboya portresi 4 Ocak 1936 yılında gerçekleşen bu buluşmanın ürünüdür.
Nazım Hikmet’in Piraye Hanım’la evli olduğu bu yıllarda Rasih Güran adeta ailenin bir ferdi gibidir. O döneme yakından tanıklık eden Faik Bercavi anılarında Rasih Güran’dan şöyle söz eder:
“Rasih hem Nazım’ın, hem de Piraye’nin öz çocukları gibiydi. Yüksünmeksizin, Nazım ve Piraye’nin ondan istedikleri her işi sadakatle yapardı. Sağlam ve arkadaş canlısı bir karakteri, zengin bir kültürü vardı Rasih’in.”
Piraye Hanım’ın ilk evliliğinden olan oğlu Memet Fuat, annesinin Rasih Güran’a olan güvenini şöyle ifade eder:
“Annemin güvendiği, içinden geçenleri sakınmadan söyleyebildiği, ailesi dışından tek erkek Rasih Güran’dı sanırım. Onun Nazım’ı da, kendisini de çok sevdiğine inanırdı.”
Nazım Hikmet’in 1938’de başlayan hapishane yıllarında da en büyük destekçilerinden biri olur Rasih Güran. Nazım Hikmet, Rasih Güran’ı koruma güdüsüyle, mektuplarında ondan “Rasiha Teyze” ya da kısaca “Teyze” diye söz eder:
“…Teyze’yi görüyorsan, söyle, kitapları aldım, sağolsun, gramafon da geldi.”
“Rasiha hanım teyzemin gösterdiği alakaya teşekkür ederim.”
Nazım Hikmet, genç Memet Fuat’a cezaevinden yazdığı bir mektubunda Rasih Güran’ın gelişiminde kendi oynadığı rolü ve Memet Fuat’ın gelişiminde Güran’a biçtiği rolü şöyle ifade ediyor:
“Rasih’le ahbaplık et, haftada bir defa olsun ona git. Beni babam yolladı sana, de, o vaktiyle senin yüreğine ve kafana seni seven elleriyle dokunmuş ve oralara kendinde olan en iyi şeyleri koymuş, şimdi sıra senin, sen de onun oğluyla alakadar ol, de.”
Uzun hapislik yıllarında Nazım Hikmet’in ve ailesinin yaşadığı maddi sorunlara çare arayanların başında gelir Rasih Güran. Bu amaçla yakın çevresinden her ay düzenli olarak para toplamaya karar verir. Sonrasında yaşananları Memet Fuat anılarında şöyle anlatır:
“Her bakımdan güvendiği çok yakın arkadaşları vardı. Hepsi Nazım’ı seven varlıklı kimselerdi. Kimi profesör, kimi bankacı, kimi iş adamı… Nerelere, ne paralar harcıyorlardı!... Her ay onlardan beşer, onar lira toplayıp Nazım’a, kendi gönderiyormuş gibi, yüz lira gönderebilirdi. Birkaç ay yaptı da bunu... Ama birkaç ay sonra arkadaşları, ‘Bugün yok, haftaya veririm…’ ya da ‘Çok sıkışığım, ben bu ay vermesem…’ gibi sözlerle onu geri çevirmeye başlayınca büyük bir öfkeye kapıldı. Arkadaşlarına güvenini, sevgisini büsbütün yitirmemek için bu para toplama işinden vazgeçmeye karar verdi. Bana bu kararını bildirdiği günü unutamam. Rasih’i çok severdim.”
Rasih Güran’ın o dönem zor durumda yardımına koştuğu tek insan Nazım Hikmet değildir. 1942’de uygulamaya konan Varlık Vergisi, pek çok gayrimüslim aile gibi İhmalyanların da üzerine bir karabasan gibi çökmüştür. Vartan İhmalyan’ın babası Garbis Efendi payına düşen 500 lirayı ödeyecek durumda değildir. Aile fertlerinin kara kara düşündüğü bir sırada kapı çalar. Sonrasını anılarında şöyle anlatır Vartan İhmalyan:
“Açtık: Rasih’le eşiydi gelenler. Hoşbeşten sonra Rasih, ‘Geçenlerde bir piyango bileti almıştık, 200 lira çıktı; getirdik Garbis Efendi’ye verelim diye.’ demez mi? Gözlerimiz doldu, nasıl duygulandığımızı anlatamam.”
Ertesi gün eşinin yüzüklerini satan Garbis Efendi, Rasih Güran’ın verdiği parayı da ekleyerek 500 lirayı tamamlar ve Aşkale’ye sürülmekten kurtulur.
Soğuk savaş ve ayrılıklar
İkinci Dünya Savaşı’nın Soğuk Savaş’a evrildiği günlerde Rasih Güran’ın çevirmen olarak ün kazanmasını tetikleyecek bir gelişme yaşanır. İstanbul’u ziyaret eden Missouri Zırhlısı, coşkuyla karşılanır. Güran, bir Amerikan zırhlısına bir Amerikan romanıyla mukabele etmeye karar verişini Mehmet Seyda’ya 1969’da yazdığı mektupta şöyle anlatır:
“Gazap Üzümleri’nin çevirisine Missouri geldiği gün, herkesin Amerikalıları bir kurtarıcı gibi karşılaması karşısında duyduğum kedere dayanmak ve bir insanın tek başına kalsa bile emperyalizme karşı bir şey yapabileceğine kendimi inandırmak için başladım.”
Gazap Üzümleri büyük ilgi görünce gene Steinbeck’ten Bitmeyen Kavga’yı çevirir bu kez. Bu iki çevirinin dönemin gençliği üzerindeki etkisini eleştirmen Fethi Naci şu sözlerle ifade eder:
“Gençlik yıllarımızda ne çok okurduk Steinbeck’i! Rasih Güran’ın çevirdiği Bitmeyen Kavga’yla Gazap Üzümleri’ni okumamış olmayı bağışlanamaz bir eksiklik sayardık.”
Gazap Üzümleri’nin yayımlandığı 1948 yılında, bu kez ayrılan bir gemi kedere sevk eder Güran’ı. Çok sevdiği İhmalyanlar ülkeyi terk eder. Vartan İhmalyan anılarında ayrılık sahnesini şöyle betimler:
“Rıhtım, bizi yolcu etmeye gelen dost, akraba, arkadaş ve yoldaşlarla doluydu. Aralarında canım kardeşim rahmetli Rasih Güran da vardı. Upuzun boyuyla rıhtımda, hasır şapkasını havaya kaldırmış halde beni selamlaması bugüne dek gözümün önünde. İşte bu, dünyanın en iyi insanlarından olan Rasih’çiğimi son görüşüm olmuştu.”
Aynı yılın Ekim ayında Nazım Hikmet’ten bir haber gelir: “Rasih hemen Bursa’ya gelsin!” Annesi Piraye Hanım’la bu haberi aldıklarında “çok önemli bir şey olmalı” diye düşündüklerini aktaran Memet Fuat, bunun nedenini şöyle açıklıyor:
“Çünkü Nazım elinden geldiğince Rasih’le ilişkilerini açığa vurmamaya, onu olayların dışında bırakmaya özen gösterirdi. Mektuplarında da ondan hep ‘Rasiha Teyze’ diye söz ederdi. Yıllardır bu işlerin içinde yer almasına karşın, Rasih hiç tutuklanmamış, kovuşturmaya uğramamıştı. Evet, çok önemli bir şey olmalıydı.”
Gerçekten de çok önemli bir şey olmuş, Nazım Hikmet, Piraye Hanım’dan ayrılmaya karar vermiştir. Ayrılık mektubunu teslim etme görevini, Piraye Hanım’ın Nazım Hikmet’in çevresinde en sevdiği, en güvendiği kişiye, Rasih Güran’a vermiştir. Güran bir girdabın içinde bulur kendini. Günler süren gelgitlerden sonra Piraye Hanım’ın karşısına çıkacak cesareti güçlükle toplayarak mektubu teslim eder. Bu sahneyi Memet Fuat anılarında şöyle tasvir eder:
“Piraye mektubu okuyunca çok şaşalamış, çok sarsılmış, ama bir yıkıntı haline gelmiş olan Rasih’in durumunu görünce kendini unutup onu teselli etmeye çalışmıştı: ‘Üzülme, Rasih, zaten bizim sonumuz yoktu. Nazım dışarı çıktıktan sonra nasıl olsa beni aldatacak, ben de buna katlanamayacaktım. Ayrılmamız kaçınılmazdı. Söylemiştim bunu ona yıllar önce: ‘Bir daha beni aldatırsan senden ayrılırım’, diye…’’
Hiç beklemediği ve uzun süre kabullenmekte zorlandığı bu ayrılığın yarattığı sarsıntıya rağmen, Rasih Güran özgürlük mücadelesinde Nazım Hikmet’in yanında olmaya devam eder. Abidin Dino ve Mehmet Ali Aybar ile birlikte çıkardıkları Nuhun Gemisi dergisinde yaptıkları yayınlarla “Nazım’a Özgürlük” kampanyasına destek olurlar. Kampanya başarıya ulaşır, Nazım Hikmet 1950 yazında tahliye olur.
Ama hapishane defteri birkaç hafta sonra tekrar açılır Rasih Güran için. O sıralarda, Adnan Cemgil, Behice Boran gibi sosyalist aydınların öncülüğünde kurulan Barışseverler Cemiyetinde bir de ev hanımı kurucu olsun düşüncesi ortaya çıkınca akla Rasih Güran’ın eşi Muvakkar Hanım gelir. Teklifi kabul eden Muvakkar Güran derneğin 7 kurucusundan biri olur. Kore’ye asker gönderilmesine karşı çağrılarda bulunan, bildiri dağıtan derneğin kurucuları çok geçmeden tutuklanır. Avukatı mahkemede Muvakkar Hanım için “ev hanımıdır, siyasetten anlamaz, cemiyetin iç yüzünü bilmez.” minvalinde bir savunma yapmaya kalkınca Muvakkar Hanım karşı çıkar. Kendisinin de bir evladı olduğunu, oğlunu savaşta ölsün diye büyütmediğini belirterek davanın arkasında durur. Muvakkar Güran bu davadan 1 yıl 3 ay cezaevinde yatar. Mediha Esenel anılarında, Rasih Güran’ın eşinin mahkemedeki tavrı karşısında duyduğu memnuniyeti dostlarına “benim hanım çok yiğit çıktı doğrusu.” sözleriyle ifade ettiğini aktarıyor.
Rasih Güran’a dair notlarında eşi Muvakkar Hanım’ın yiğitliğini vurgulayan Aziz Nesin, Rasih Güran’ın tutuklanma meselesindeki ukdesini şöyle ifade ediyor:
“Rasih korkaklığının ezikliğini, utancını yaşam boyu duydu. ‘Hiç değilse bir gün tutuklu kalsaydım da şu içimdeki korkuyu yenebilseydim!’ derdi.”
Murat Belge’nin söyleşimizde aktardığı bir anekdot da Rasih Güran’ın bu konudaki yarasının günün birinde bizzat Emniyet tarafından deşildiğini gösteriyor. Güran ailesi günün birinde pasaport almak için emniyete başvurduğunda, pek çok “mimli” komünist gibi Rasih Güran da pürüz çıkacağı endişesi taşımaktadır. Pasaportları almaya gittiğinde korktuğu olur, pasaportlardan biri eksiktir. Ancak başvurusu reddedilen kendisi değil, eşi Muvakkar Güran’dır. Emniyetin bu ayrıcalığa 40 yıllık komünist olarak kendisi dururken Barışseverler Davası’ndan “mimli” eşi Muvakkar Güran’ı layık görmesi Rasih Güran’ın gücüne gider.
Kasvetli yıllar
Art arda gelen ayrılıklarla Rasih Güran’ın hayatında artan kasveti daha da koyulaştıran darbe ‘yukarıdan’ gelir. 1956 yılında Kruşçev, ünlü 20. Kongre konuşmasında 1930’lardaki Büyük Temizlik sırasında işlenen suçları (elbette bütünüyle Stalin’e ve “kişi kültüne” yıkarak) ifşa eder. Bu olayın Güran’da yarattığı yıkımı Memet Fuat şöyle anlatır:
“Sovyetler Birliği’nde Stalin’e yöneltilen suçlamaları aklı almıyordu: ‘Bize ya o zaman yalan söylendi, ya da şimdi yalan söyleniyor.’”
Sovyetler Birliği’nde olup bitenler, dönemin Türkiyeli sosyalist aydınları arasında ortak gündem maddesi, sorgulama konusu haline gelir. Mehmet Ali Aybar, anılarında yaşadıkları sorgulamayı şöyle aktarır:
“Stalin’in muhaliflerini temizlemek için açtırdığı davalar; savcı Wişinsky’nin aslı astarı olmayan suçlarla iddianameler; gözüpek, kelle koltukta, Çarlığa karşı nice ayaklanmalara katılmış ünlü devrimcilerin, hain olduklarının sahte delillerle kanıtlanması ve daha nice pislik… Nasıl olmuştu? Nasıl olabilmişti bütün bunlar? Kruşçev, tüm bu olayları Stalin’in despot yaratılışta kişiliği ile açıklıyordu. Peki bu yaratılışta bir insan nasıl genel sekreter olabilmişti? Lenin son günlerinde Merkez Komitesi üyelerine yazdığı mektupta, Stalin gibi bir kişi genel sekreter olamaz diye yazmamış mıydı? Muvakkar, Rasih, Behice, Nevzat, Siret ve ben Armutlu’da, bir tatil boyu bunları konuşmuş, Sovyetler Birliği’nde bir şeylerin ters gittiğine karar vermiştik.”
Memet Fuat’a göre Sovyetler Birliği’ne dair yaşadığı hayal kırıklığı, Nazım-Piraye ayrılığı ile birlikte Rasih Güran’ın hayatındaki en travmatik iki olaydan biridir:
“Belki kişisel sorunları da vardı, ama onu temelden sarsan, yaşama sevincini yok eden, olumsuzluklara dayanma gücünü kıran öncelikle bu iki olaydı.”
Art arda gelen travmaların ve Demokrat Parti iktidarının artan baskılarının etkisiyle, 50’lerin ikinci yarısında resime sığınır Rasih Güran. Şair dostu Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’ındaki desenleri çizer. 1959’da ise ilk kişisel resim sergisini açar. Sergi sırasında gazeteci Fahir Aksoy’un sorularına verdiği cevaplar, Güran’ın o dönemki halet-i ruhiyesini yansıtır:
“ - Hatırladığıma göre siz eskiden başarılı tercümeler de yapardınız. Niye caydınız bu işten?
-Topluma yararlı olabilmek umudumu yitirdim de ondan…
-O halde resimlerinizle topluma seslenmeyi dilemiyorsunuz.
-Tabii dilemiyorum. Bütün bu tablolar, boş vakitlerimde oyalanmak, yaşama gücümü sürdürebilmek gayretimin ürünü.”
Verimli 60’lar
1960’lar dönemin pek çok aydını gibi Rasih Güran için de bir tazelenme dönemi olur. 60’larda genel olarak solda yaşanan politik ve kültürel canlanmanın odak noktasında Türkiye İşçi Partisi vardır. TİP’i kuran sendikacılar bir süre sonra dönemin aydınlarını partiye katılmaya çağırırlar, Mehmet Ali Aybar’a da genel başkanlık teklifinde bulunurlar. Aybar’ın teklifi değerlendirirken danıştığı isimler arasında Rasih Güran da vardır:
“…eski solcu dostlarımla konuştum. Rasih Güran, Behice Boran, Nevzat Hatko ve şimdi adlarını anımsayamadığım birkaç kişi. Hepsi de kabul etmemi ve kendilerinin de partiye gireceklerini söylediler.”
Rasih Güran TİP içerisinde Yaşar Kemal, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Adnan Cemgil, Selahattin Hilav, Sinan Cemgil gibi isimlerle Bilim ve Araştırma bürosunda görev alır. Ancak parti içinde belirli bir çizgiye angaje olmaktan kaçınır. Nihat Sargın anılarında, Rasih Güran’ın toplantılarda fazla söz almadığını, nedeni sorulunca bu tutumunu “emniyetli mesafeden izlemek” olarak açıkladığını belirtir.
60’larla birlikte çeviriye de geri dönen Güran’ın çeviri tercihleri bir süredir yakınlaştığı varoluşçuluğun izlerini taşır. Cruickshank’ten Albert Camus ve Başkaldırma Edebiyatı’nı çevirir önce. Ardından çetin bir işe girişerek, Faulkner’ın Ses ve Öfke’sini çevirir. Bilinç akışı tekniğinin en ileri örneklerinden birinin sergilendiği Ses ve Öfke Rasih Güran’ın çevirmenlikteki en uzun ömürlü başarısı olacaktır. Ses ve Öfke’nin Türkçedeki ilk ve tek çevirisi olma özelliğini koruyan bu çeviri, Notos Dergisi tarafından 2017 yılında yazar ve çevirmenler arasında yapılan “en önemli 100 çeviri” soruşturmasında 22. sırada yer almıştır.
Bu yıllarda Rasih Güran, az sayıdaki yazılarından birkaçını Memet Fuat yönetimindeki Yeni Dergi için kaleme alır. Yazılarında toplumcu sanatın jdanovculuk diye de bilinen kaba, şabloncu, çarpıtılmış versiyonuna karşı çıkar:
“Duygusallıkla varılan, ya da başka yerlerde, başka zamanlarda söylenenlerin kopyası olan yargılar ve acele yan tutmalar, insanı –özellikle zor koşullar altında- çok çabuk küskünlüğe ya da totaliterciliğe götürür. Bu çeşit aşırı toplumculuğu, Nasyonal Sosyalizm, yani Nazizm’den ayırmak zor olur çoğu zaman. İnsanlık, kişilik, sanat, vb. gibi düşünceler burjuvaca bulunarak kolayca küçümsenebilir, harcanabilir, ama bunlar en kritik zamanlarda bile belki en son kıyılacak, belki de hiç kıyılmaması gereken yedeklerdir.”
“Sanatın yararlılığı onu bir ‘sıra eri’ durumuna sokmayı, ‘gütmeyi’ gerektirmez. Sanat bu duruma sokulursa görevini yapamaz, ‘kritik zamanlar’da mücadelenin coşkunluğu içinde dayandıkları insansal temelleri tüm unutacak kadar ileri giden, dahası zaman zaman tarih ve bilim adına rahatça ve kolayca suç işleyen ‘günlük politikacıları’ uyaramaz.”
Güran’ın 60’larda yaşadığı tazelenme Vartan İhmalyan’a yazdığı bir mektuba da yansır. Artık emekli olmuştur. Tüm zamanını çeviri faaliyetine ayırabilmekten çok hoşnuttur. Ancak mektubun sonlarına doğru, Bay Garbis’in vefatına dair üzüntülerini paylaştıktan sonra, duygularına daha fazla engel olamaz:
“Annem gibi sevdiğim ve şu sırada bütün gayretime rağmen, kendimi tutamayarak hatırlarken ağladığım çok ve pek çok sevgili anne Armik’i, müsaade ederse, hasretle kucaklarım.”
Güran’ın çeviriyle geçen emeklilik yılları 1967 sonbaharında yaşanan trajik bir olayla gölgelenir. Yakından tanıdığı genç şair Can İren, Eylül 1967’de, henüz 26 yaşındayken intihar eder. Can İren’in ardından kaleme aldığı yazıda bu intiharın Güran’ı bir süredir etkisi altında olduğu varoluşçuluğu sorgulamaya yönelttiği görülmektedir:
“Can toprağa verileli beş ay oldu. Genç, taptaze ve pırıl pırıl kafası beş aydır toprağın altında Can'ın, artık bunalmıyor. Yaşamın anlamsızlığını, saçmalığını durmadan yayan ve yazan, öte yandan salonlarda ve içki sofralarında bunalım felsefeleriyle çevrelerini kırıp geçiren aydınlar geliyor aklıma. Can’ın ölümünden beri onları daha başka türlü görüyorum: daha komik, daha bayağı, daha zavallı. Birer suçlu da diyebilirim onlara. Sartre’ına, Camus’üne de kızıyorum artık.”
Can İren’in intiharıyla birlikte, Güran’ın çeviri tercihlerinde de bir değişim yaşanır. Edebiyattan uzaklaşır, tarihi meselelere yönelir. Art arda hacimli ve önemli kitaplar çevirir: Kerenski ve Rus İhtilali, Dünyayı Sarsan On Gün, Nazi İmparatorluğu, Troçki.
Güran, sosyalist harekete Stalinizm’in büyük ölçüde egemen olduğu 60’ların Türkiye’sinde, “resmi tarih”e aykırı kitaplar çevirerek ciddi bir cesaret örneği sergiler. Özellikle de Troçkist kelimesinin küfür gibi kullanıldığı bir dönemde Deutscher’in 3 ciltlik devasa Troçki biyografisini Türkçeye kazandırmakla Güran’ın “hain” damgasını yemeyi baştan kabullendiği varsayılabilir. Çeviri tercihlerinde temel kriterini “işe yaramayan bir eseri çevirmekten korkarım” sözleriyle açıklayan Güran’ın, “resmi tarih” dışı çevirileri, içinde bulunduğu cenahta ezberlerin sorgulanmasına yönelik bir girişim olarak kabul edilebilir.
Beri yandan Güran, bu son çevirilerinde diğer kutbu, kapitalist dünyayı da ihmal etmez. Bir ibret vesikası olarak çevirdiği William Shirer imzalı 3 ciltlik Nazi İmparatorluğu için kaleme aldığı önsözde Amerika’nın öncülüğünü yaptığı emperyalizm ve faşizmin, insanlığı 3. Dünya Savaşı’na sürüklemeye çalıştığına dikkat çeker ve şöyle devam eder:
“İnsanlığı bu sefer daha da ağır bir felakete sürükleyenlerin, Hitler ve hempalarıyla Nazi Almanyasının akıbetine uğrayacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın! Bu konuda en ufak bir kuşkusu olanlara bu kitabı okumalarını salık veririm.”
Güran’ın son çevirisi de anti-emperyalist, savaş karşıtı tavrını yansıtır. Vietnam İşgali başta olmak üzere, emperyalist saldırganlığa karşı dünya genelinde protestoların yükseldiği bir dönemde, 20 yıl önce yaptığı gibi, Amerikan emperyalizmine bir Amerikan romanıyla mukabele eder. Norman Mailer’ın 2. Dünya savaşının korkunçluğunu ortaya koyan savaş karşıtı romanı Çıplak ve Ölü’yü Türkçe’ye kazandırır.
Son darbe: 12 Mart
Ömrü boyunca yakasını bırakmayan travmaların etkisiyle yıllar içinde yaşama sevinci giderek azalmış, ruhsal sorunlarla, evham ve saplantılarla cebelleşir olmuştur Rasih Güran. Böyle bir halet-i ruhiye içindeyken gelen 12 Mart Darbesi sonun başlangıcı olur, derin bir bunalımın pençesine düşer. Güran’ın o günlerdeki halet-i ruhiyesine dair ipuçlarını, Mehmet Seyda’nın, Güran’ın ölümünün ardından yazdığı yazıda bulmak mümkün:
“Norman Mailer üstüne, Çıplak ve Ölü üstüne Rasih Güran’ı uzun uzun konuşturmak, herkesin ilgileneceği açıklamalara götürmek istedim. O da razı olmuştu, ama telefonda bir türlü kesin gün veremiyordu. ‘Bir hafta sonra görüşelim.’ Bir hafta sonra: ‘Hele biraz daha sabredelim. Kendimi pek iyi hissetmiyorum.’ Prostat, hatta kanser kuşkuları. Nereden bilecektim bu eşi az bulunur dil ustasının aslında ruhsal bunalım geçirdiğini, yakın dostlarını yitirdikçe, yaşamın saçmalığı, artık her şeyin ‘boş’ olduğu düşüncelerine kapıldığını? Kendisine gücenmeye de kıyamıyor, sadece üzülüyordum. Derken, eşi sayın Muvakkar Güran’ın bir sözü, bizim çevrenin çok iyi tanıdığı ‘Balıkçı Nuri’ aracılığı ile bana ulaştı. Artık ona bir daha telefon etmedim. Sağlığını, iyiliğini diledim; içimden.”
Güran’ın ruhsal bir bunalım geçirdiği, intihar girişimlerinde bulunduğu haberini alan dostlarından biri de Aziz Nesin’dir. Nesin, Benim Delilerim adlı çalışmasında, isim vermeden, “bir dostum” diye bahsettiği Rasih Güran’a yaptığı ziyarette gördüklerini şöyle anlatır:
“Eskiden de zayıftı, ama bu kez büsbütün zayıftı. Boyu uzun olduğundan zayıflığı daha çok göze batıyordu. Yaşamın anlamsızlığını, hatta saçmalığını anlattı durdu. Özellikle geveze ve neşeli olmaya çalışarak karamsar havayı dağıtmaya boşuna çalıştım. O’nun karamsarlığı gerçekçiymiş gibi savunması karşısında iyimser olması için çaba göstermesi gerektiği üstünde konuştum. Hastalığını biliyordu, öyleyse kendi kendini kurtarabilirdi. O’na kendisinden başka kimse yardım edemezdi. - Biliyorum ama, elimde değil… Yapamıyorum… dedi ve açıkça ölmek istediğini belirtti. Boyalı kalemle yaptığı bir resmi gösterdi; gerçekçi bir resim: “Kendisi çırılçıplak yere uzanmış, sırtını da bir büyük kaktüsün dikenlerine yaslamış… O resmi çok sevmiştim. Belki de o resim ruhsal durumunu yansıtıyordu. (…) Umut vermeye çalışarak, sözde yüreklendirerek evinden ayrıldım.”
Rasih Güran’ın ruhsal sorunlarla boğuştuğu 12 Mart günlerinde görüştüğü az sayıdaki insandan biri de Murat Belge’dir. Belge, o sıralarda bünyesinde faaliyet yürüttüğü sol örgüt için çevresindeki aydınlardan maddi yardım toplamaktadır. Başvurduğu kişilerden biri de Rasih Güran’dır. Güran bu talebe olumlu cevap verir ama parayı bir türlü vermez. Cimri biri de olmamasına rağmen sürdürdüğü bu tavır Belge’yi şaşırtır. Sonrasını söyleşimizde şöyle aktardı Belge:
“- Gene bir gün beraber Altıyol’da yürüyoruz, hatırlıyorum. Ya Rasih dedim, para falan konuştuk, unuttun sen herhalde. Yok, dedi. Unutmadım ama, dengem bozuldu, manyak bir adam oldum, dedi.
-‘Deliriyorum’, demiş. Tuba Çandar’la söyleşinizde var.
- ‘Söylerim bir yerde, ağzımdan kaçırırım,’ dedi. ‘O korkudan vermiyorum,’ dedi. Dedim, ‘yok canım, öyle bir şey yapmazsın. Siz bana verin, önemli olan para. Bırakın bu evhamları.’ Ondan sonra çıkardı, 200 lira verdi. 200 lira veren yoktu. 100 lira veriyorlardı. Edip’ten alıyordum, Mina’dan alıyordum, Murat Sarıca’dan alıyordum. 500-600 lira toplayıp, ben de ekleyip her ay örgüte veriyorduk. Ondan sonra işte ne yapıyorsun falan dedi. Adamları kaçırmak için para lazım, bakkal dükkanı açtık, bilmem ne yaptık. Biz de gençliğimizde yaptık böyle şeyler falan dedi. Ondan sonra birkaç ay verdi o parayı.
- Cunta koşullarında yaptı o yardımı.
- Evet.”
Rasih Güran için intihar saplantısıyla kanser evhamlarının içi içe geçtiği 12 Mart günlerinde, pek çok genç devrimcinin ölüm haberi de birbiri ardına gelmektedir. Bu gençlerden biri de yakın dostları Adnan ve Nazife Cemgil çiftinin oğulları Sinan Cemgil’dir. Murat Belge, Tuba Çandar’la nehir söyleşisinde Sinan Cemgil’in ölümünün Güran’da yarattığı etkiyi şöyle anlatıyor:
“Rasih Bey Sinan’ın öldürülmesinden sonra toparlayamadı kendini. Bir tür vicdan azabına dönüştürdü solculuk hayatında yapamadıklarını ve ‘bu çocuklar bizim yüzümüzden öldüler’ psikolojisine girdi. Kendini çekti her şeyden. O eski pırıltısından da eser kalmadı.”
Rasih Güran, son günlerinde şair ve aynı zamanda tıp doktoru arkadaşı Mustafa Şerif Onaran’ın da görev yaptığı Ankara Numune Hastanesinde tedavi görür. Kimi anlatımlara göre kanser olmadığı anlaşılır, kimi anlatımlara göre ise henüz hayati tehlike arz etmeyen bir tümörden başarılı bir ameliyatla kurtulur. Hastalıktan ölüm ihtimali ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine, hastanedeki odasında yalnız kaldığı bir sırada, üçüncü kat penceresinden kendisini aşağıya bırakarak yaşamına son verir.
Güran’ın son günlerine dair anlatımlar oldukça sınırlı. Bunda elbette, ölümünün sosyalist hareketin ve basının baskı altında olduğu, yakın çevresi de dahil olmak üzere pek çok aydının tutuklu yargılanmakta ya da aranmakta olduğu bir süreçte gerçekleşmesinin payı büyük. Bu aydınlardan biri olan Rasih Nuri İleri, mahkemedeki savunmasında değinir Güran’ın ölümüne:
“Rasih Güran, dostların gayet iyi bildiği etkiler karşısında, kalbinde Sinan Cemgil'in acısı, pencereden atlayıp intihar etmiştir."
Son günlerine tanıklık eden Mustafa Şerif Onaran ise şöyle hatırlar Güran’ı ve bu intiharı:
“Rasih Güran gerçek bir İstanbul Efendisi, kimseyi incitmek istemeyen ince ruhlu bir adamdı. 12 Mart döneminin sıkıntılarıyla birlikte bir kanser korkusuna kaptırmıştı kendini. Büyük bir yalnızlık duygusu içinde, bir ruh bunalımında canına kıymasını önleyemedik.”
Ölümünün ardından yayımlanan az sayıdaki yazıdan birinde, Yeditepe Dergisinde çıkan “Rasih Güran’ın Ardından” başlıklı yazıda şu satırlara yer verilir:
“Rasih Güran, kasım ayının 19’unda, bağışlanmaz bir yanılgının kurbanı oldu; kendi isteğiyle kendi yaşamına son vererek aramızdan ayrıldı. Türk okurları onu, yirmi beş yıla yakın bir zamandır iyi bir çevirmen olarak tanır. Rasih, kendi kişisel çevresinde, sevilen, iyi kalpli, dürüst bir insandı. Avrupai anlamda bir düşünür ve de namuslu bir aydın örneğiydi. Bıraktığı kitaplar sayıca azsa da, her biri büyük hacimli ve bir yazarın uzun uzadıya zamanını alacak titizlikte eserlerdi. (…) Çalışkan, becerikli, usta bir yazarı ve üstelik böylesine iyi bir insanı -pek vakitsiz bir zamanda- kaybettiğimiz için ne kadar dövünsek azdır.”
Sonsöz
Yukarıda ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığım yaşam pratiği, Rasih Güran’ın 1920’lerin sonundan 1970’lerin başına uzanan 40 yılı aşkın bir süre boyunca, devletin anti-komünizmi adeta resmi din gibi benimsediği bir ülkede, onca baskı ve travmaya rağmen özgürlük ve eşitlik mücadelesine katkı sunmaktan ve bu mücadelede yer alanları desteklemekten vazgeçmeyen bir aydın olduğunu ortaya koyuyor. Yaptıkları, yazdıkları ve çevirdikleri, gerçeği arama ve çoğaltma çabasını her daim sürdürdüğünü, gerektiğinde en sarsıcı yanılgılarla yüzleşmekten geri durmadığını gösteriyor. Gecikmiş bir yaşam öyküsünü en azından ana hatlarıyla sunmuş ve bir boşluğu doldurmuş olma ümidiyle, Rasih Güran’ı vefatının 48. yılında bir kez daha saygıyla anıyorum.
KAYNAKÇA
Murat Belge ile Rasih Güran üzerine söyleşi, İstanbul, 30.01.2018.
Aziz Nesin, Benim Delilerim, Milliyet Yay., 1983.
Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim, Nesin Yay., 2006.
Aziz Nesin, Türkiye Şarkısı Nazım, Adam Yay., 1998.
Barış Ünlü, Mehmet Ali Aybar’ın Müdafaaları ve Mektupları, İletişim Yay., 2003
Emin Karaca, Nazım Hikmet’in Aşkları, Destek Yay., 2010.
Fahir Aksoy, Rasih Güran’ın Sergisinde, Vatan, 21.04.1959
Faik Bercavi, Nazım’la 1933-1938 Yılları, Adam Yay., 1995.
Fethi Naci, Roman ve Yaşam, YKY, 2002.
Kemal Sülker, Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, Yalçın Yay., 1989.
Mediha Esenel, Geç Kalmış Kitap, Sistem Yay., 1999.
Mehmet Ali Aybar, Türkiye İşçi Partisi Tarihi I, BDS Yay., 1988.
Mehmet Ali Aybar, Türkiye İşçi Partisi Tarihi III, BDS Yay., 1988.
Mehmet Seyda, Edebiyat Dostları, Kitaş Yay., 1970.
Mehmet Seyda, Romancı Günlüğü: Rasih Güran, Yeditepe Sanat Dergisi, Mart 1973.
Memet Fuat, Gölgede Kalan Yıllar, YKY, 2013.
Memet Fuat, Nazım ile Piraye, De Yay., 1975.
Memet Fuat, Oğlum Canım Evladım Memedim, De Yay., 1968.
Mustafa Şerif Onaran, ‘Yeşilkaya Savcısı’ İlhan Tarus, Varlık, Ocak 2007
Nail Çakırhan, Anılar, Söyleşi: Erden Akbulut, Tüstav, 2008.
Nihat Sargın, TİP’li Yıllar, Felis Yay., 2001
Rasih Güran, Can İren İçin, Yeni Dergi, Mart 1968.
Rasih Güran’ın Ardından, Yeditepe Sanat Dergisi, Aralık 1972.
Rasih Nuri İleri, Mihri Belli Olayı II, Anadolu Yay., 1976.
Tuba Çandar, Murat Belge Bir Hayat, Doğan Kitap, 2007.
Turgay Fişekçi, Kriz Günleri ve Rasih Güran, Cumhuriyet, 21.09.2009.
Benim Delilerim
Yakın bir arkadaşım da elli yaşından sonra kendini öldürme tutkusuna kapılmıştı. O'nu, çevirileriyle, yazılarıyla Türkiye'nin seçkin aydınlar çevresi çok iyi tanır. Steinbeck'i Türkçeye ilk o kazandırmıştı. Faulkner'den de çevirisi vardır. O'nun çevirileri, çeviri edebiyatına örnek olarak gösterilir. Ayrıca, başarılı bir amatör ressamdı. İnce bir aydındı. Kendisinde ruhsal bir çöküntü başladığını duydum. Doğrusu pek önemsemedim; çünkü, dengeli bir aydın olduğu için kendi kendisini kurtarabilir diye düşündüm. O sırada genç yaşında kendini öldüren bir aydın için Yeni Dergi'de, neredeyse kendini öldürmeyi öven, hatta gerekliliğini bile savunan çok karamsar bir yazısı çıktı. Tanıdığımız kişiliğiyle O'nun böyle bir düşüncede olmaması gerekirdi. Bu yazının yayımlanışından sonra bikaç kez kendini öldürme girişiminde bulunduğunu duydum. Olacak şey değil. Kimi insanların kişiliklerini azçok biliyorsak, onların neyi yapıp neyi yapamayacaklarını kestirebiliriz. O'nun canına kıyma isteği, tanıdığımız kişiliğine aykırıydı.
Daha sonra evine kapanıp kaldığını, hiç dışarı çıkmadığını, kendini öldürebilmek için özellikle yemek yemediğini duydum. Daha önce gitmeliydim, ama yapamadım; evine ziyaretine gittim. Çok zayıflamıştı. Eskiden de zayıftı, ama bu kez büsbütün zayıftı. Boyu uzun olduğundan zayıflığı daha çok göze batıyordu.
Yaşamın anlamsızlığını, hatta saçmalığını anlattı durdu. Özellikle geveze ve neşeli olmaya çalışarak karamsar havayı dağıtmaya boşuna çalıştım. O'nun karamsarlığı gerçekçiymiş gibi savunması karşısında iyimser olması için çaba göstermesi gerektiği üstünde konuştum.
Hastalığını biliyordu, öyleyse kendi kendini kurtarabilirdi; O'na kendisinden başka kimse yardım edemezdi.
Hastalığını biliyordu, öyleyse kendi kendini kurtarabilirdi; O'na kendisinden başka kimse yardım edemezdi.
-Biliyorum ama, elimde değil... Yapamıyorum.. dedi ve açıkça ölmek istediğini belirtti.
Boyalı kalemle yaptığı bir resmi gösterdi; gerçekçi bir resim: "Kendisi çırılçıplak yere uzanmış, sırtını da bir büyük kaktüsün dikenlerine yaslamış." O resmi çok sevmiştim. Belki de o resim, ruhsal durumunu yansıtıyordu. (Bu güzel resmi, herkesin görebilmesi için bir kitabımın kapağına koymak üzere resmin salt bir renkli fotoğrafını almak istemiştim. Ama olmadı.)
Umut vermeye çalışarak, sözde yüreklendirerek evinden ayrıldım. Çok düşündüm; O'nun kendini öldürme isteği ve girişimleri, kendince bir fantezisi miydi? Dikkati çekmek mi istiyordu? Bunlar zayıf olasılıklar. Herkes, herkes için kendince yorumlar yapar ya, ben de şu yorumu yapmıştım: Öğrenciliğinden beri kendisine çok umut bağlanmış bir insandı. Büyük yazar olma umudu taşıyordu; daha başka sanat tutkuları vardı. Hiçbiri gerçekleşememişti. Geçim kaygısıyla bitakım küçük görevlerde bulunmuştu. Çok başarılı çevirileriyle de yetinemiyordu. Emekli de olmuştu, yaşı elliyi geçmişti. Bireysel umudunun ötesinde toplumsal değişim için de umudu kalmamıştı, ülkemizin, halkımızın değişmeyen, değişmemiş denilecek denli çok az değişmiş olan durumu da ortadaydı. Bu yüzden umutsuzluğa saplanmış, kötümser bir havaya girmişti. Hiçbişey değişemeyecekse, değiştirelemeyecekse, hiç bir umut kalmamışsa yaşamak saçmaydı.
Benim bu yorumum da ayrı bir saçmalık olabilir.
Benim bu yorumum da ayrı bir saçmalık olabilir.
Sağlığı günden güne daha kötüye gidince tedavi için Ankara'da bir hastaneye yatırılmış. Duyduk ki, yattığı hastanedeki odanın penceresinden kendini atıp öldürmüş.
İçimde hala şöyle bir duygu vardır. O karamsar günlerinde, örneğin resimlerinden bir sergi açılabilseydi, bu sergi ilgi görseydi, basında yankısı olsaydı, yada yazıları derlenip yayımlansaydı, iyi eleştiriler alsaydı... Yada iyi olanaklarla, belki bir kurumun çağırılısı olarak dışgezilere çıkabilseydi; yani O'nu yaşama bağlayan bir olay... Belki diyorum, belki de bu gerçek değeri olan ince aydınımızı yitirmezdik... Ama bu "olsaydı"lar hangimiz için olabilir ki?
Aziz Nesin
Benim Delilerim
Rasih Güran, o hastanenin penceresinden kendini büyülü boşluğa bıraktığında, o külçe kadar ağır yükün bir paraşüte dönüşmeyeceğini biliyordu. Belki de sert betona değerken hissettiği acı, o zamana kadar vicdanında hissettiği acıdan çok daha hafifti. Bu böyle olmasaydı, o pencereden atlamazdı zaten.
18 Haziran 2021
Nevala Qesaba
Kekik, reyhan ve kaçak tütün kokusu taşırdı rüzgâr
alçak damlı evlerin yüksek, küçük pencerelerinden.
Soluk ışıklar yayılırdı geceye
köpek havlamaları korkulara karışır
kaygıları beslerdi.
Sonra dağlardan kurşun sesleri gelirdi belirli belirsiz
namlunun ucunda çırpınırdı yürekler.
Ağıtlar yankılanırdı dağlara doğru
kapılar kırılır,
talan edilirdi sevdalar, umutlar
ve insan olan ne varsa…
Ve kan akardı derelerimizden
Zilan, Munzur, otuzüç kurşun ve Nevala Qesaba
ve ülkenin bütün derelerinde.
O iklimde kalırdı acılar.
Duymazdı bir Allahın kulu çığlığımızı
Ve dağlara sevdalanırdık karabasan gecelerin sabahında
direnmek kalırdı Kürde, çünkü yaşamın bir başka adı direnmektir…
15 Haziran 2021
BİR GÖMLEĞİN KIRMIZI ÇİÇEĞİ
Ayda'ya
1964
Taş çekiyorum omuzumda
Lâfızlar taşını
Kafiyeler taşını
Gurûb vakti ter dökerek geceyi
Karanlık çukurunda
Uyandırıyor
Ve renk katran karası oluyor
Tabutun körlüğünde
Ahenk nefessiz kalıyor
Sessizliğin patlaması korkusuyla
Ben çalışıyorum
Ve sözcük taşlarıyla
Yükseltiyorum
Sağlam
Bir duvar
Şiirimin çatısını üstüne örtmek için
İçinde oturmak
İçinde yaşamak için
Ben böyleyim.
Ahmağım belki de!
Kim bilir
Ben
Zindanımın taşlarını omuzumda taşıyorum
Meryem oğlunun haçı taşıdığı gibi
Sizin gibi değil
Celladınızın kırbaç sapını yontuyorsunuz
Kardeşinizin kemiğinden
Celladınızın kırbacını örüyorsunuz
Kız kardeşinizin saçından
Ve bencillerin kırbaç sapına kaş oturtuyorsunuz
Babalarınızın kırık dişlerinden
Ve ben kafiyelerin ağır taşlarını omuzumda taşıyorum
Ve şiir zindanına
Hapsediyorum kendimi
Çerçevesinin zindanında
Hapsolmuş resim gibi
Nice Aptal resim vardır
Nice Aptal resim vardır
Ham insana ait
Yıllar öncesinin beninden
Kaybolmuş
Küçük çocuk bakışım var
Gözlerinde
Daha eski bir "ben"i yerine koymuş
Tebessümünü
Dudaklarına
Ve bugün ona bakışım
Günahlardan
Pişmanlık gibi
Benzersiz bir resim
Onun tebessümünü unutsaydı
Yanakları incelseydi
Hayat arayışında
Alnı çizik çizik olsaydı
Zamanın kölelik zincirine vurulmuş geçişiyle olurdu "Ben"!
"Ben" olurdu
Aynen!
Ben olurdu.
Çünkü zindanımın taşlarını
Omuzumda taşıyorum sessizce
Ve hapsediyorum ruhumun çabasını
Sözcüklerin dört duvarı arasında
Onların sessizliği patlıyor
Ahenklerin boşluğunda
Araştırıyor gözlerindeki bakışsızlığı
Renklerin çölünde
"Ben" olurdu
Aynen!
Ben olurdu; gülümsememi unuttum
İşte yanağım
İşte alnım
Böyleyim ben
Dilsiz lâfızların hoş ahenkli duvarlarının zindanı
Böyleyim ben
Böyleyim ben
Resmimi çerçevesinde hapsettim
Ve adımı şiirde
Ve ayağımı kadınımın zincirinde
Ve yarınımı çocuğumun kendisinde
Ve gönlümü sizin pençenizde
Sizinle ortak çabanın pençesinde
Sizin sıcak kanınızı
İdam mangasının askerlerine içiriyordu
Soğuktan titreyen
Bakışları
Aptallığın donuk şekli olan askerlere
Siz
Kendi "şimdi"nizin mezar odası duvarını yıkma çabasında
Ve güvenerek yaslanıyorsunuz
Dirseklere
Kafatasınızın fildişi mecrasını
Ve emek penceresinden
Yarınınızın aydınlık kasrının tad manzarasını
Çabanızın hamâse ağzında mırıldanıyorsunuz
Siz..
Ve ben...
Siz ve ben
Yapılan başkaları değil.
Hançer
Onların ciğeri için
Zindan
Onların bedeni için
Zincir
Onların boynu için
Ve daha başkaları değil
Sizin cellat potanızı yakanlar
Bahçenin odunuyla
Celladımın ekmeğini pişiriyorlar
Doğup büyüdüğünüz külde
Yarın ateşli, kanlı toprağa girince
Yarın ateşli, kanlı toprağa girince
İndirirsiniz duvardan resmimi
Evimin duvarından
Aptalca sırıtan resmi
Karanlıklarda ve yenilgilerde
Zincirlerde, ellerde
Söyleyin ona:
Benzersiz resim!
Neden güldün?
Asın onu
Bir daha
Baş aşağı
Duvara.
Ve ben öylece gidiyorum
Sizinle ve sizin için
Sizin için.
Çünkü bu şekilde sevdiğinizim.
Ve geleceğimi geçmişim gibi gidiyorum omuzumda taş
Sözcükler taşı
Kafiyeler taşı
Bir zindan yapıp orada hapis kalmak için
Sevmek zindanı
Adamları sevmek
Ve kadınları
Kavalları sevmek
Köpekleri
Ve çobanları
Gözü yolda beklemeyi sevmek
Yağmurun billur parmak darbesini
Pencere camında
Fabrikaları sevmek
Avuçları
Tüfekleri
Beygir resmini sevmek
Dişlilerinin yörüngesinde
Leğen kemiğinin dağlarıyla
Kırbaç ırmağı
Ve kızıl suyuyla
Senin gözyaşını sevmek
Benim yanağımda
Ve benim sevincim
Senin gülümsemende
Devedikenlerini sevmek
Isırganları, yabanî kekikleri
Ve klorofilin yeşil kanını
Tekmelenmiş yaprak yarasında
Şehrin ergenliğini sevmek
Ve aşkını
Yaz duvarının gölgesini sevmek
Ve işsiz güçsüz dizleri
Koltukta
Sorguçu sevmek
Onunla avucun tozunu sildiklerinde
Ve çelik başlık
İçinde mendil yıkadıklarında
Çeltik tarlalarını sevmek
Ayakları ve
Sülükleri
Köpeklerin yaşlılığını sevmek
Ve bakışlarındaki yakarışı
Ve kasap dükkânlarının tezgâhında
Tekme yemek
Ve kemiğin uzak düşmüş sahilinde
Açlığın verdiği susuzlukla
Ölmek
Gurûbu sevmek
Gurûbu sevmek
Bulutlarının zincifresiyle
Ve söğüt sokaklarındaki sürü kokusu
Halı dokuma atölyesini sevmek
Renklerin suskun mırıltısını
Düğüm damarlarında yün kanının akışı
Ve parmağın nazenin canları
Ayak altında kalan canlar
Sonbaharı sevmek
Gökyüzünün kurşunî rengiyle
Kaldırım kadınlarını sevmek
Evleri
Aşkları
Utançları
Kinleri sevmek
Hançerleri
Ve yarınları
Gök gürültüsünün boş fıçılarının koşmasını sevmek
Gökyüzünün taş döşemeli inişinde
Liman göğünün tuzlu kokusunu sevmek
Ördeklerin uçuşunu
Kayık fenerlerini
Ve dalganın yeşil billurunu
Gece lambasının gözleriyle
Hasatı sevmek
Ve mırıltı sokaklarını
Başka feryatları sevmek
Koyun leşlerini sevmek
Et satan herifin kanarasında
Müşterisiz kalır etler
Kokuşur
Çürür
Balıkların kırmızısını sevmek
Çinili havuzda
Aceleyi sevmek
Ve durup düşünmeyi
İnsanları sevmek
Ölürler
Erirler
Ruhsuz kuru toprakta
Deste deste
Öbek öbek
Yığın yığın
Batarlar
Batarlar ve
Batarlar
Sessizliği, mırıltıyı ve feryadı sevmek
Şiir zindanını sevmek
Ağır zincirleriyle
Sözcükler zinciri
Kafiyeler zinciri
Ve ben öylece gidiyorum
Benimle birlikte olan
Zindanda
Ayağıma bağlı zincirde
Gözümle birlikte olan koşuşta
Fethimle birlikte giden yakînde omuza omuza
Dünkü duvarda aptalca bir resmin
Gülümseyiş goncasından
Bir gömleğin kızıl çiçeğine kadar
Bir idam çalılığında
Yarına kadar
Böyleyim ben
Kibirli hamâselerin kalesinde oturan
Vahşi öfke atının gurur dolu toynak darbeleri
Takdir sokağının taş döşemesinde
Bir esinti kelimesi
Bir tarihin büyük şarkısının fırtınasında
Bir mahpus
Bir kinin zindanında
Bir yıldırım
Bir intikamın hançerinde
Ve bir gömleğin kızıl çiçeği
Bugünün kölelerinin yarınki yol kenarında
Eylül 1980
10 Haziran 2021
kalbin aldığı mesafe
yakalanan nedir,
sen müziği anlatırken
benzerlik mi?
gözlerin
inişte başlayan çakışması
ve kirpiklerin uzunluğu
daha fazlası değil.
belki nefestir biraz da.
soluğu kaplayan zerrelerin
bir uzay karanlığında seyrederken
dayanak olma,
olabilme hali.
oradayız işte,
ikimiz
tutunacak bir kainat bulamamış
o çelimsiz varoluşun magmasında
gülümsüyoruz birbirimize.
benim ağzımda bir gelincik var
sen gözyaşının kristal kesiğini
gizlemek için özenlisin yine.
insanı incitmeyecek
insanı incitmeyecek
tek söz bulunmadı henüz.
her söz incitir.
o kadar sessiziz ki
o kadar sessiziz ki
hırıltılarla konuşuyoruz.
arkaik iki hayvanın
kainattan devşirdiği dille
ses veriyoruz birbirimize.
bu bir 'sevme' diyorsun bana.
kalbin aldığı mesafe bu.
yıldızların zamanından önce
karanlığında yol alma!
oradayız işte
bir dayanak bulsak
varacağız bir anlama.
kalp bunca akarken
bedenin güçsüz kalışı
ve dağınıklığı uzayda.
beden oraya ait olmayandır diyorsun,
ruhtur bize yol gösterecek olan.
elbette ruhu izleyeceğiz,
onun peşinden gideceğiz.
tereddütsüz onun izinden.
ben dağılan kalbimi tutuyorum
ben dağılan kalbimi tutuyorum
sana akmış olanı.
gecenin yorgunluğunu tanımayan
o acemi kalbe
söz geçirmeye çalışıyorum.
senin saklanarak adımladığın o sokaklarda
bir uzay boşluğunda ilerler gibi
eşlik ediyorum varoluşuna,
kelimelerine
ve gözlerinin
inerken artık oturan anlamına.
o bakış bizimdir
o bakış sonsuzluk içinde bulduğumuz
ışıklı bir dehlizdir.
sen müziği anlatırken
gördüğüm duyduğumdan hep fazladır.
sana belki söylemedim
ama hissettim sevgilim,
iki kalbin benzerlikte
nasıl bir karanlığa düştüğünü.
tut elimi
düşeceksek birlikte düşelim.
tut elimi
bir dayanak yoksa insana
birlikte ürperelim.
ve ben bunları düşünürken
boşluğunu büyüten kainat
aşkın "bir olmak' olduğunu haykırıyor,
aşkın, bir yıldız kayması anında
yüreğe saplanan kırık bir kanat olduğunu.
o kırık kanatla uçuyoruz birlikte.
o kırık kanatla biz
ölümsüzüz.
çünkü odur,
çünkü odur,
yalancı peygamberlerin soluğuna
ve güllerin yumuşaklığına gizlenmiş
o ilk söz.
odur aramızdaki
adı konmamış o kanatsız uçma hali.
bir yerdeydim
beni yersizliğe çağırdın.
orada dur
o talimsiz yerde.
orada dur
ve konuş benimle.
ahh ses
varlığın uzayı.
Bejan Matur
bizans sesleri
...
eğil bak gör o eski dili
bizi insan kılan gerçekleri.
ve güven duymamızı zamana
devam etmemiz için.
her şey akar evet
her şey değişir
hiçbir şey aynı kalmaz
ve gerçekte hiçbir şey yoktur!
bundan anladığım aşktır.
mitolojik korkularla
güvenin parçalanmasıdır
bundan anladığım.
ama insanız ısrarla.
bir ceylan tedirginliğinde yaklaşsak da olana
acıtır heves.
korkuların en dilsizini seçmiş olsak da.
öyle ya,
sessizlik de bir cevaptır,
sessizlikte bilsen ne gerçekler gizli.
şimdi üzgünüm,
henüz durmamış kalbimle
karanlıkta başka bir dil konuşuyorum.
...
Bejan Matur
Dünya Güzeldir Hâlâ
Everest Yayınları
geride kalan kırlangıç
bazen olur.
geride kalır biri.
bu yıl tam 106 kırlangıç saydım
biz varız ama
baban ve ben
bekliyoruz burayı,
bizim de aklımız hep yollarda.
ben uçaklara bakıyorum en çok,
bazen olur evet
biri kalır geride.
yurt kılmak için toprağı
kapatır kanatlarını
ve gitmez.
ben her şeye yeniden bakıyorum
annemin seksen yaşını aşmışken yürüdüğü tarlada
geride kalır biri.
bu yıl tam 106 kırlangıç saydım
diyen babamın sevinci.
gelir giderler hep
19 martta dönerler ama.
bekleriz annen ve ben.
kapımız açık bekleriz.
12 ağustosta giderler yine.
bir gün gecikmez.
güneye yemen’e giderler diyor annem
gelir giderler hep
19 martta dönerler ama.
bekleriz annen ve ben.
kapımız açık bekleriz.
12 ağustosta giderler yine.
bir gün gecikmez.
güneye yemen’e giderler diyor annem
karabiber yemeye.
karabiber severler.
ama bu sabah uyandığımızda
geride kalan bir kırlangıç gördük.
tele tünemiş güneye bakıyordu. bebekti belki de
yemen’e kadar uçamazdı.
bazen olur
geride kalır biri
ve konuşur birden.
karabiber severler.
ama bu sabah uyandığımızda
geride kalan bir kırlangıç gördük.
tele tünemiş güneye bakıyordu. bebekti belki de
yemen’e kadar uçamazdı.
bazen olur
geride kalır biri
ve konuşur birden.
biz varız ama
baban ve ben
bekliyoruz burayı,
bizim de aklımız hep yollarda.
ben uçaklara bakıyorum en çok,
yıldızlar gibi gökyüzünde parlayıp sönen,
çocuklarımı getirip götüren
o kanatları seviyorum.
dua ediyorum hep
her köşede bir ip bağlıyorum
kapılara pencerelere.
böğürtlen toplamaya gittiğimizde
elime batan diken duruyor hâlâ.
sızlıyor içimde ama bırak acıtsın diyorum.
çocuklarımı getirip götüren
o kanatları seviyorum.
dua ediyorum hep
her köşede bir ip bağlıyorum
kapılara pencerelere.
böğürtlen toplamaya gittiğimizde
elime batan diken duruyor hâlâ.
sızlıyor içimde ama bırak acıtsın diyorum.
annemin ellerinde kalan böğürtlen lekeleri...
bazen olur evet
biri kalır geride.
yurt kılmak için toprağı
kapatır kanatlarını
ve gitmez.
ben her şeye yeniden bakıyorum
tekrar doğmak gibi
taşları sökülmüş bir çitin
taşları sökülmüş bir çitin
ağırlığını anlamak gibi.
ceviz ve iğde kokuları arasında
ceviz ve iğde kokuları arasında
geceye karışmış hisler.
kimse tutamaz günün hesabını
kimse tutamaz günün hesabını
çocukluk geride kalmıştır,
saçlar sim içinde
mahçup bir kucaklaşma geçmişle.
ve topu topu akılda kalmış birkaç anının
saçlar sim içinde
mahçup bir kucaklaşma geçmişle.
ve topu topu akılda kalmış birkaç anının
gülümsenerek hatırlanması.
o kadardır bağım görünürde,
uzağım köyün dünya telaşına.
ama rüzgârla konuşmam hiç değişmez.
o kadardır bağım görünürde,
uzağım köyün dünya telaşına.
ama rüzgârla konuşmam hiç değişmez.
annemin seksen yaşını aşmışken yürüdüğü tarlada
bahçe çitinin taşlarını düzeltmesi
babamın kuşlara yem verme telaşı
ve onların bu toprağın çok derinlerinde duran nefesini benim
avcumda saymam...
bazen olur evet
biri geride kalır
unutur gitmeyi.
belki cesaret edemez
babamın kuşlara yem verme telaşı
ve onların bu toprağın çok derinlerinde duran nefesini benim
avcumda saymam...
bazen olur evet
biri geride kalır
unutur gitmeyi.
belki cesaret edemez
“sözleştiler kendi aralarında,
anlaştılar güzelce”
diyor annem.
kırlangıçların zarif katarını anlatıyor yemen’e giden. bilmiyor,
o geride kalan
benim kalbimdir.
oraya tüneyip uzaklara bakan
geçmişle gelecek arasında çizilmiş bir hat olan o telde
diyor annem.
kırlangıçların zarif katarını anlatıyor yemen’e giden. bilmiyor,
o geride kalan
benim kalbimdir.
oraya tüneyip uzaklara bakan
geçmişle gelecek arasında çizilmiş bir hat olan o telde
durup evi hisseden.
kainatı duyan kalbiyle
bir güçsüzlük müdür o kalma,
bir belirsizlik midir kanatları açmayan?
bazen olur evet
biri kalır
ondan bir işaret taşımak içindir doğada,
bakışın belirginleştiği yerde
ruhu konuşturan bir işaret.
her şeye yeniden baktım
otların sararmış aynasında
nefesimi tutarak
taşların koyu yüzünde sayarak izleri.
ve baktığım her yıldızın hesabını tutarak yeniden.
kainatı duyan kalbiyle
bir güçsüzlük müdür o kalma,
bir belirsizlik midir kanatları açmayan?
bazen olur evet
biri kalır
ondan bir işaret taşımak içindir doğada,
bakışın belirginleştiği yerde
ruhu konuşturan bir işaret.
her şeye yeniden baktım
otların sararmış aynasında
nefesimi tutarak
taşların koyu yüzünde sayarak izleri.
ve baktığım her yıldızın hesabını tutarak yeniden.
çocukken, kalbimi sevinçten parlatan o doğanın
hâlâ ve ısrarla orada durması
uyandırdı beni.
bazen olur evet
ve olan iyidir hep.
uyandırdı beni.
bazen olur evet
ve olan iyidir hep.
gül bahçeleri
ağzında şeker tülbendiyle
akdeniz'i ağlamadan geçmek zorunda kalan
kız çocuklarının şarkısı;
elbette gül bahçeleri gömülü kalbimizde.
paslanmış beşiklere yaslanıp açan
inatçı güllerden bir neşe.
girit 2018
08 Haziran 2021
Fosseptik Çukuruna Neden Ciğer Asılır?
"Özellikle gurbette yaşayan memur aileler, okulların tatile girmesiyle birlikte köydeki evlerine gider, tatili orada geçirirler.
Köy yerlerinde kanalizasyon altyapısı olmadığı için tuvalet gideri için fosseptik çukuru bulunur.
Yaz tatili bittiğinde evden çıkmadan önce aile tüm hazırlıklarını tamamlar ve en son bir kuzu ciğerini de ipe bağlayıp, tuvaletin çukurunun üzerine asarlar.
Temmuz başında tekrar köye döndüğümüzde fosseptik çukurunun tertemiz ve bomboş olduğunu görürdük.
Bir gün anneme sordum :
“Anne, biz neden bunu yapıyoruz?”
O da izah etti:
”Burada asılı olan ciğere, bir müddet sonra kurtçuklar üşüşür. O kurtçuklar ciğeri yer ve çoğalırlar. Onlar çoğaldıkça ciğer azalır. Bir gün kurtçuklar ciğeri tamamen yer bitirirler ve aşağıya düşerler. Bu sefer oradaki pislikleri yemeğe başlarlar. Kurtçuklar yine çoğalmaya başlarlar; bu defa da oradaki pislikler azalır, gün gelir o çukurdaki pislikleri de yer bitirirler. Aç kalan kurtçuklar en sonunda birbirlerini yemeğe başlarlar. Nihayet onlar da biter ve kuyu tertemiz olur.”
Menfaat grupları arasında son yaşanan çıkar çatışmalarını gördükçe aklıma o evin lağım çukurunun tepesine asılan ciğer geldi.
Üzülerek söylüyorum ama vaziyet aynen böyle.
Yıllar evvel bir ciğere saldırdılar, saldırdıkça çoğaldılar.
Şimdi ciğer bitti, lağım çukuruna düştüler.
O kadar açlar ki, oradaki pislikleri de yediler.
Doymadılar.
Şimdi birbirlerini yiyorlar."
05 Haziran 2021
NİZÂR KABBÂNÎ‟NİN AŞK ŞİİRLERİNDE ANNELİK
Çağdaş Arap şiirinin güçlü isimleri arasında kabul edilen Nizâr Kabbânî, 1923‟te Şam‟da dünyaya gelir. İlk ve orta eğitimini Şam‟da tamamlayan şair, yüksek öğrenimine Suriye Üniversitesi (bugünkü adıyla Şam Üniversitesi)‟nin Hukuk Fakültesinde devam eder. Buradan mezun olduktan sonra 1945‟te Suriye Dışişleri bakanlığına girerek, Mısır, İspanya, Türkiye gibi değişik ülkelerde çeşitli diplomatik görevlerde bulunur. 1998 yılında İngiltere‟de gözlerini hayata yuman ve kendi vasiyeti üzerine cenazesi Şam‟a getirilen şair, arkasından şiir ve nesir alanında kırka yakın eser bırakır.
Nizâr Kabbânî‟nin şiirleri, genel olarak kadın ve siyaset olmak üzere iki ana temadan meydana gelir. Kadın konusu, sanat yaşamının bütün safhalarında yer alır ve gelişim bakımından süreklilik gösteren en geniş tema olur. Yaşamının son yıllarına kadar bir kadın şairi olarak anılan Kabbânî, şiirlerinde kadını pek çok açıdan ele alır ve farklı şekillerde betimler. Bazen onu sanatının ilham kaynağı, bazen özgürleştirilmesi gereken sosyal bir varlık, bazen hayatın ve kâinatın idrâk unsuru bazen de karşılıksız bir aşk objesi olarak değişik özelikleriyle işler.
Kabbânî‟nin şiirlerine yansıyan çocuklara özgü sabırsızlık, hırçınlık ve masumiyet gibi nitelikler damgasını vurur. Şair, tıpkı çocuklar gibi ilgiye, sevgiye, bakıma ve korunmaya ihtiyaç duyar. Sevgilileri de kendisine karşı bir annenin çocuğuna davrandığı gibi davranırlar. Ona “yavrum”, “çocuğum” “küçüğüm” gibi hitaplarla seslenirler, onun sıkıntılarına ortak olurlar, onu şefkatli kollarına alırlar; sevgililerin böylesi davranış özellikleri gösterdiği şiirlerinde okuyucu, betimlenen kişinin kim olduğu sorusuna yanıt ararken, “anne” ile “sevgili” arasında gelgit yaşar. Örneğin şu şiirinde şair, sevgilisinin kendisine davranışını şöyle aktarır:
Kan, revan içinde ona geldim, bunun üzerine dedi ki: “ey aşkın ve şarkıların şairi ne oldu sana?
Al şu küçük mendilimi de kirpiklerinin üzerindeki hüzün gözyaşlarını sil
Şefkatli kollarımın arasında uyuyup kendine gel, ey çocukluk arkadaşım.
Başını kaldır ve biraz bana dön, ey küçüğüm! Hüznünle beni de kederlendirdin”
Beş parmağının uçlarıyla alnımı sildi ve birbirine karışmış olan saçlarımı düzeltti.
Bir başka şiirinde de kendisinin çocuksu haylazlığı karşısında sevgilisinin tepkisini şöyle aktarır:
Tıpkı çocuklar gibisin sevgilim!
Her ne kadar üzerlerse de bizleri severiz onları
Sen haylaz,
Gururlu bir çocuksun,
İster bir fırtına ol, .. istersen yağmurlu bir hava ..
Her zaman kalbim bağışlayandır
Öç alması olur mu hiç,
Kuşların küçücük yavrularından?
Bir çocuk gibi şefkatime ihtiyaç duyduğunda
Ne zaman istersen dön kalbime
Sen hayatımdaki havasın
Sen yanımda yeryüzü ve gökyüzüsün.
Aynı şekilde Ahbirûnî (Bana Haber Verin) adlı şiirinde de sevgilisinin:
“Sen benim bebeğimsin, sen benim sevgilimsin
Nasıl kıyarım ben, sevgilime, yavruma?” şeklindeki ifadelerle şaire seslenmesi de oldukça düşündürücüdür. Çünkü bu gibi ifadeler bir sevgilinin ifadelerinden çok bir annenin çocuğuna kullandığı ifadelerdir.
Sevgilisine hitaben yazdığı bir başka şiirinde, davranışlarını yaramaz bir çocuğun davranışları olarak değerlendirir ve sevgilisinin bu davranışları karşısındaki tahammülünü, bir annenin tahammülüne benzetir:
Bu çocuğun şımarıklığına, sen, çocuğunun şımarıklığına katlanan bir anne gibi katlandın.
Bazen de şairin şiirlerinde anne faktörü, belirgin bir şekilde öne çıkar ve sevgilisiyle buluşmasında bir engel teşkil eder. Örneğin İnde Cidâr (Bir Duvarın Dibinde) adlı şiirinde şair, annesinden habersiz bir şekilde dışarıya çıkıp sevgilisiyle oynar. Sevgilisinden ayrılmanın üzüntüsüyle göz yaşı içinde eve döner. Annesi oğlunun ağladığını görünce onu şöyle uyarır:
Yastığım ateşimle tutuştu, göz yaşlarımı gören annem
Dedi ki: "Haylaz (çocuk) benden habersiz duvarın köşesinin ötesine nasıl gidersin?”
Duvardan Allah razı olsun, bir gün iki çocuktuk, onun arkasında gizlenmiştik.
Şair, olgun bir yaşta hatırladığı çocukluk günlerine ait bu olaydan âdeta rahatsızlık duyar bir haldedir. Belki annesinin kendisine olan sevgisini bir başkasıyla paylaşmak istemediği gibi değerlendirilebilecek bu çıkışında, şair anneye hak verir.
Yine Ene Mahrûma (Ben Mahrum Edilmişim) adlı şiirinde, annesinin kendisini sevgilisiyle buluşmaktan alıkoymasını sevgilisinin dilinden şöyle aktarır:
Ne onun annesi ne de annem yumuşadı, onun sevgisi iliğimde uyuyor.
Kabbânî‟nin özyaşam öyküsünde söylediği “Karşılaştığım her kadında annemin özelliklerini arıyorum.” biçimindeki sözünden kendisine sevgili olacak bir kadında annesinin özelliklerini aradığı anlaşılmaktadır. Hamsu Resâ‟il ilâ Ummî (Anneme Beş Mektup) adlı şiirinde dile getirdiği gibi, gurbette bulunduğu sırada tanıştığı kadınlar, belki de onun beklentilerini, arzu ve isteklerini yerine getirmedikleri için her zaman kendini gurbette hissetmiştir. Çünkü bu kadınlar, onun havada dağılan sarı saçlarını nasıl tarayacaklarını, yolda düştüğünde elinden nasıl tutacaklarını bilmiyorlardı. Bu yüzden elbisesiz kaldığında kendisini giydirecek, acıktığında doyuracak ve içinde bulunduğu yalnızlığı giderecek birini her zaman arar olmuştur:
Avrupa'nın kadınlarını tanıdım
Tahta ve betonun duygularını yaşadım
Yorgun medeniyeti tanıdım
Hint ve Sind‟i (Çin), sarı dünyayı(uzak doğuyu) gezdim
Ama bulamadım bir kadın,
Sarı saçımı tarayacak,
Çantasında bana düğün şekeri getirecek,
Elbisesiz kaldığımda beni giydirecek,
Düştüğümde beni kaldıracak.
Kabbânî, annesine hitaben kaleme aldığı bu şiirini, Suriye‟nin Madrit Büyükelçiliğinde çalıştığı sırada yazmıştır. Kasidenin yazılış tarihi ile ilgili kesin bir bilgi olmamakla birlikte, onun İspanya'daki görevi 1962 ile 1966 yılları arasındadır. Dolayısıyla şair, bu şiiri yazdığı sırada, yaklaşık kırk yaşlarındaydı. Her ne kadar ünlü Türk şairi Cahit Sıtkı Tarancı (öl.1956) otuz beş yaşı yolun yarısı olarak kabul etmişse de, psikanalizlere göre kırk yaş yolun yarısı olarak kabul edilmektedir. Onlara göre artık bu dönem, kişinin geriye dönüş yaptığı, anılarıyla baş başa kaldığı ve kendi kendini sorgulamaya başladığı bir dönemdir. Şair, yirmi iki yaşından itibaren görevi itibariyle Kahire, Türkiye, Londra gibi dünyanın değişik ülkelerinde bulunmuş ve buralarda uzun bir süre yaşamıştır. Bunun yanı sıra erken sayılabilecek bir yaşta evlenmiş ve iki çocuk babası olmuştur. Bütün bunlar onun gurbet hayatına ve özellikle annesinden ayrı yaşamaya alışmış olmasını gerektirmektedir. Ne var ki annesine yazdığı bu kasideyi incelediğimizde bunun böyle olmadığını, onun tıpkı küçük bir çocuk gibi hâlâ annesine büyük bir özlem içinde olduğunu görmekteyiz. Kabbânî, annesine hitaben yazdığı bu şiirlerde, dünyanın çeşitli ülkelerinde değişik kadınlarla yaşadığı hayal kırıklığını ve kadınların hiçbirisinde annesinin şefkat ve merhametini bulamadığını dile getirir.
Büyük olasılıkla şairin birinci evliliğinin başarısızlıkla sonuçlanması ve görevi itibariyle yalnız olarak ülkeden ülkeye seyahat etmesi, araştırmacı Haristo'nun ifade ettiği gibi onun ruhunda uyuyan çocuğu uyandırmasına, bu nedenle de kendisini himaye edecek ve onu koruyacak, yaşadığı yalnızlıktan kendisini kurtaracak bir anneye ihtiyaç duymasına neden olduğu kanısındayız. Öyle ki şair, baba olmasına rağmen hâlâ kendisini bir çocuk olarak hissettiğini, çarpıcı bir şekilde şu dizeleriyle ortaya koyar:
Ey anneciğim! .. Denizde yol alan çocuk benim
Hâlâ şekerlerin gelini (Şam) onun zihninde yaşıyor
Nasıl .. nasıl… anneciğim,
Baba oldum da .. hâlâ büyüyemedim?
Belki de şair, sevdiği kişiyle evlenemediğinden dolayı kendini asarak intihar eden ve aşkında samimi olarak gördüğü ablasına özlem duymaktadır. Çünkü bazı ruhbilimcileri, ailede erkek çocuk için ablanın annenin, kız çocukları için de ağabeyin babanın yerini tuttuğunu ifade etmektedirler.
Dolayısıyla gurbetteyken farkında olmaksızın bilinçsizce bilinç düzeyine çıkan şairin çocukluk hissinin, sevgilerinde samimi ve örnek kadınlar olarak gördüğü annesi Fâize hanıma ve ablası Visâl'a özlem duymasına yol açmış olabileceği düşünülebilir. Bu nedenledir ki Kabbânî, hayatta karşılaştığı ve tanıştığı kadınlarda annesinin ve ablasının sevgilerini aramış, ancak bulamamıştır. Kendisi de bizzat karşılaştığı her kadında annesinin özelliklerini aradığını belirtmektedir. Dolayısıyla şair, ilgi ve sevgi, şefkat, bakım ve koruma gibi anneye özgü nitelikleri sevgilisi olacak kadınlardan hep bekler olmuştur. Aşağıdaki dizeler, özlemini duyduğu kadının annesiyle nasıl özdeş bir kadın olduğu konusunda yeteri derecede bir fikir vermektedir:
Asırlardır muhtacım
Beni hüzünlendirecek bir kadına,
Kollarında bir serçe gibi ağlayabileceğim bir kadına
Yukarıdaki mısralarda görüleceği üzere şairin “kollarında bir çocuk gibi ağlayabileceği bir kadının ” özlemini duyması onun ruhunun derinliklerinde yaşayan bir çocuğun var olduğunu gösteren önemli bir kanıttır. Kabbânî‟nin özellikle ileri yaşlarda yazdığı şiirlerinde çocukluk içgüdüsünün hafifleyip zayıflaması gerekirken tersine daha da çoğaldığını ve belirgin bir şekilde ortaya çıktığını görüyoruz. Buna da Eşhedu En Lâ İmra„a İllâ Enti (Senden Başka Bir Kadının Olmadığına İnanıyorum) adlı şiirini örnek verebiliriz. Kabbânî‟nin bu şiirinde betimlediği sevgilisiyle arasındaki ilişkinin, sevgililer arası o bildik ilişki olmadığı, tersine bir anne-oğul ilişkisini yansıttığı açıktır. Çünkü bu kadın, onunla oyunlarını paylaşır, öfkesini sinesine çeker, cinnet geçirdiğinde sabreder, kılık kıyafetini düzeltir, tırnaklarını keser, kitap ve defterlerini düzeltir, anaokuluna götürür ve susadığında ona kuş sütü içirir. Onu öylesine şımartır ki, bu yüzden ahlâkı bile bozulur:
Senden başka oyunu iyi oynayan bir kadının olmadığına inanıyorum.
Tıpkı senin gibi o da on yıl benim ahmaklığıma katlandı
Çılgınlıklarıma sabretti, senin sabrettiğin gibi
Tırnaklarımı kesti, defterlerimi düzeltti,
Anaokuluna koyan senden başkası değildir
İki aylık bir bebek gibi bana davranan senden başka bir kadın olmadığına inanıyorum
Bana çiçek, oyuncak ve kuş sütünü veren senden başkası değildir.
Beni şımarttığın gibi şımarttı ve ahlâkımı bozduğun gibi o da ahlâkımı bozdu.
Çocukluğumun ellilere kadar uzanmasına neden olan da senden başkası değildir.
Kabbânî, yukarıdaki şiirini 1979 yılında yazmıştır. Şair 1923 yılında doğduğuna göre bu şiirini yazdığında elli altı yaşındadır. Psikanalistlerin ifade ettiklerine göre bir insan yaşı ilerledikçe küçük çocuklar gibi kendinin zayıf ve güçsüz olduğunu hisseder ve pek çok alanda da başkalarına güvenme hissi artmaya başlar. Özellikle şairin oğlu Tevfîk‟in ölümünden sonra ve 1973 yılında kendisinin de bir kalp krizi geçirmesiyle ölümle burun buruna gelmesinin ardından yazdığı şiirlerinde çocukluğa dönüş arzusunun daha da artmaya başladığını görüyoruz. Bu arzuyu en güzel şekilde şu mısralarıyla dile getirir:
Aptallar hakkımda şöyle diyorlar:
Şiirlerimle gökyüzünün (Tanrı‟nın) öğretilerine karşı çıktım
Kim demiş ki aşk, gökyüzünün onuruna bir saldırıdır
Tüm peygamberler gibi sevgiyi bir meslek edineceğim hep
Onun altın saçlarını gökyüzünün altınıyla eritene dek
Kendime meslek edineceğim hep çocukluğu, masumiyeti ve saflığı
Sevgilimle ilgili yazmaya devam edeceğim
İstediği gibi yıldızların duvarını karalayan bir çocuk olarak
Umarım olduğum gibi kalırım ben.
Şairin bu dönemde yazdığı şiirlerinde ölümü düşünmeye başladığını ve meçhul bir akıbetten ve odanın karanlığından korkmaya başladığını, bu yüzden de şu dizelerinde olduğu gibi sevgilisinden kendisini bağrına basmasını, onunla beraber kalmasını ve onu soğuktan korumasını istediğini görüyoruz:
Meçhulden korkuyorum .. barındır beni
Karanlıktan korkuyorum .. bağrına bas beni
Üşüyorum .. ört üzerimi.
Aynı şekilde şair 1976 yılında vefat eden annesine hitaben yazdığı mersiyede annesinin ölümüyle artık kendisini koruyup kollayacak, yedirip içirecek, giydirip kuşandıracak kişi kalmadığını belirterek sokakta kalmış biri olarak görür kendini.
Annemin ölümüyle,
Düşüyor bedenimi örttüğüm en son yün gömleği ..
Son şefkat gömleği ..
Son yağmur şemsiyesi ..
Gelecek kış ..
Caddelerde çıplak olarak dolaşırken bulacaksınız beni ..
Şiirinin bir başka yerinde de şöyle der:
Ey anneciğim, sevgili Fâize‟m!
Elli yıldır beni korumakla görevlendirdiğin meleklere de ki:
Beni yalnız bırakmasınlar …
Tek başıma uyumaktan korkuyorum çünkü …
Freud, bir sanatçının annesinin ölümünün, o kişinin ruh dünyasında derin bir etki, kapanmayacak çocuksu bir yara bıraktığını, bunun da kişinin kendine olan güvenini zedelediğini; saptanamayan, kaynağı pek belli olmayan bir korkunun, kişinin duygularını ele geçirdiğini, çocukların tek başlarına karanlıkta uyuyamamalarının arkasındaki nedenin de kaynağı bilinmeyen bu korku olduğunu ifade eder. Şüphesiz ki şairi, içinde bulunduğu korku ve endişeden kurtaracak kişi varsa o da annesidir. Bundan dolayı şair, huzur içinde uyuması için sevgilisinden kendisine ninni ve masal söylemesini ister:
Çocuk hikayeleri anlat bana
Yanıma uzan ..
Şarkı (ninni) söyle bana ..
Nizâr Kabbânî, eşi Belkıs ile olan ikinci evliliğini 1969 yılında yapmıştır. Bu evlilikten önce şair, birinci eşinden ayrılmış ve uzun dönem sıkıntı ve acı dolu bir bekarlık hayatı yaşamıştır. Ancak ikinci evlilikten sonra eşi Belkıs'ın ona gösterdiği ilgi, sevgi ve şefkat nedeniyle mutlu ve huzurlu bir aile ortamına kavuşmuştur. Dolayısıyla Belkıs, onun için bir eş olmanın yanı sıra bir annenin yerini dolduracak davranış özellikleri de göstermiştir. Bir söyleşide de şair, bir gün hastalandığında eşi Belkıs‟ın bir anne şefkatiyle onu hastaneye nasıl yetiştirdiğini şöyle ifade eder:
“Eşim Belkıs sağ eliyle arabayı kullanıyordu. Sol eliyle de alnımdan akan soğuk terleri siliyordu. Sanki bir havuza düşmüş küçük bir çocuk gibiydim.”
Yine bir başka söyleşide, eşi Belkıs'ın çocukları Ömer ve Zeyneb'e nasıl davranıyorsa ona da aynı şekilde davrandığını da şu sözleriyle belirtir:
“Belkıs ile olan on iki yıllık beraberliğimin ardından evde onun bana olan bakışının en önemli tarafı, beni üçüncü çocuğu olarak görmesiydi. Evde her zaman bana sizler benim üç çocuklarımsınız (Ömer, Zeyneb ve Nizâr)‟derdi. Bu yüzden hastalandığımda, öfkelendiğimde bana da çocuklarına davrandığı gibi davranırdı.
Dolayısıyla Belkıs, şair için sadece bir eş değil, aynı zamanda onu, hayatın acımazsızlıklarına karşı koruyan şefkatli bir anne özelliğini taşıyan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Beyrut'taki Irak Büyükelçiliğinin moloz yığınlarının altında can verdiğinde ona hitaben yazdığı mersiyesinde Belkıs'ın sevgisine olan ihtiyacını çocukları Zeyneb ve Ömer'in annelerinin sevgisine olan gereksinimleriyle özdeşleştirir.
Belkıs ..!
Bizleri nasıl rüzgarda bıraktın ..
Ağaçların titreyen yaprakları gibi?
Bizleri -üçümüzü- bıraktın
Yağmurda kaybolan bir tüy gibi ..
Beni hiç düşünmedin mi?
Ben senin sevgine muhtacım .. tıpkı Zeyneb veya Ömer gibi.
Kabbânî'nin yaşının ilerlemesiyle birlikte bir yandan içindeki korku artarken diğer yandan annesini arayan bir çocuk tavırları sergilediği de gözlerden kaçmamaktadır. Kabbânî, Lübnan'da yaşanan iç savaştan ötürü oradan ayrılıp Londra'da yaşadığı sırada 1985 yılında yazdığı Fâtime fî'rRîfi'l-Biritâni (Fatma Londra'nın Kırsalında) adlı şiirinde içinde bir korku hissettiğini, bakıma, sevgiye, ilgiye muhtaç bir çocuk olarak başını koynuna koyacak ve onu Londra'nın kasvetli soğuğundan koruyacak bir anneyi aradığını şu dizeleriyle ortaya koyar:
Londra .. pek soğuk
Fatma ..! Üzerime sevgi şemsiyesini aç
Londra çok sert ..
Ve ben çok korkuyorum ..
Bana güven duygularımı geri ver,
Fatma, kaftanın altında beni sakla, Bir çocuk gibi ..
Annem olmaya çalış .. zira sevgili oydu eskiden beri
Çoktandır şefkatli bir göğse koymadım başımı ...
Aynı şekilde 1986'da Fransa'da bulunduğu sırada yazdığı Ene ve'n-Nisâ' (Ben ve Kadınlar) adlı şiirinde hayatın kaynağı olarak gördüğü anne göğüslerine yani çocukluk yıllarına geri dönüş arzusunu yalın bir şekilde şöyle dile getirir:
Bir namaz gibi masum yüzümü bir daha istiyorum
Geri dönmek istiyorum annemin göğsüne, yaşamak istiyorum.
Kabbânî, eşi Belkıs'ı kaybetmesinden sonra daha önce yaşamış olduğu yalnızlığı, endişe ve korkuyu yeniden yaşar. Yeniden çocuk gibi ilgi sevgi ve şefkate ihtiyaç duyar. Bütün bunları kendisine sağlayacak bir anne özlemi içinde olur.
Kabbâni'nin şiirlerinde çocukluğa dönüş arzusunun yanı sıra, aynı şekilde dikkat çeken bir başka husus da su unsurunun belirgin bir biçimde şiirlerinde geniş yer tutması ve buna da sosyal bir mana yüklemesidir. Başka bir deyişle şair, su ile kadın arasında bir ilinti kurmaktadır.
Kabbânî, şiirlerinde sevgili ile su arasında bağlantı kurarken veya “denize dalmak” isterken aslında bilinç altında huzur ve güvenin sembolü olan anne karnına dönüşü arzu etmektedir. Onun Mi'etu Risâleti Hubb (Yüz Aşk Mektubu)'nun doksan üçüncü mektubunda iç içe bulunan bir cesedi:
“Yirmi yıldan beri ilk kez seninle beraber deniz evimize giriyoruz
Dolayısıyla sanmam olsun onun bir çatısı .. ve duvarları ..
İlk defa sevdiğim bir kadının göğsüne gömüyorum yüzümü .. ve diliyorum ki
Hiç uyanmayayım ..
Su damlacıkları, iç içe girmiş iki bedenin coğrafyasının başını şişiriyor.
Nerede düşeceğini ve hangi yerde kayacağını bilmiyor.
Ben ve sen bir altın kılıcı gibi suyun maviliğinde ekilmişiz biz.”
biçiminde nitelerken bu gibi ifadelerin onun için özel bir anlam içerdiğini de düşünmekteyiz.
Dolayısıyla suya dalmak, anne karnına veya cenin evresine dönüş demektir. Çünkü deniz, anne rahmindeki plâsentayı sembolize etmektedir. Aynı şekilde Psikanalistlere göre deniz, kadını, anneyi, veyahut C. G Jung'un ifadesiyle Anima‟yı sembolize etmektedir. Nitekim Risâle min Tahti'l-Mâ' (Suyun Altından Bir Mektup) adlı şiirinde şair, aşkıyla sevgilisini denizin ortasına çekerken onunla bütünleşip tek bir vücut olma amacını güdüyordu:
Eğer bilseydim
Denizin pek derin olduğunu, denize açılmazdım
Güçlüysen ..
Beni bu denizden çıkar …
Çünkü yüzme sanatını bilmiyorum ben …
Gözlerindeki mavi dalga derinlere doğru çekiyor beni …
Mavi …
Mavi …
Mavi renkten başka bir şey yok
Aşkta benin ne bir tecrübem
Ne de bir kayığım var …
Senin için değerliysem eğer ben ..
Elimi tut ..
Aşığım ben .. tepemden
Tırnağıma kadar ..
Suyun altında nefes alıyorum
Boğuluyorum ben.
Boğuluyorum ..
Boğuluyorum ..
Kabbânî'nin şiirlerinde su unsurunun, önemli bir yer işgal etmenin ötesinde, baskın oluşu oldukça dikkat çekicidir. Kendisiyle yapılan bir televizyon mülâkatı sırasında “şiirinizi nasıl nitelersiniz” diye sorulduğunda, o da “suludur” diye karşılık vermiştir. Bu yanıtın da gösterdiği gibi, şairin şiirlerinde su unsurunun genişçe yer tutması tesadüf değildir. Şiirlerinden birisinde de sevgilisi ile deniz arasında şöyle bir bağ kurar:
Deniz dilini konuşmanı istiyorum
Onunla oynamanı istiyorum
Kumun üzerinde onunla yuvarlanmanı,
Onunla aşkı yaşamanı istiyorum
Çünkü deniz, çokluğunun efendisi .. bolluk … ve değişimdir.
Senin dişiliğinde onun doğal uzantısıdır..
Freud ve Jung gibi pek çok psikolog, insanların dış âlem karşısında almış oldukları tavırlar üzerinde sosyal çevrenin etkisi olduğunu söylemekle birlikte, bunda bilinç altı faktörlerin büyük rol oynadığı görüşünü dile getirmektedirler. Bu görüşlere istinaden şairin bilinç altında “anne sevgisi'nin, “anne özlemi”nin büyük bir yer edinmiş olduğu, dolayısıyla da şiirlerinde anneyi simgeleyen su unsurunu öne çıkarttığı sonucuna varmak mümkündür. Şairin sık sık anne karnına duyduğu özlemi de, haricî âlemdeki güvensizlik, kargaşa ve benzeri olumsuzluklardan kaçıp sığınılacak güvenli bir liman arayışıyla açıklamak olasıdır. Çünkü hiç bir mekân, anne karnı kadar güven, huzur ve dinginlik sağlayamaz. Şair yetmiş bir yaşındayken yazdığı bir şiirinde bu özlemini şöyle dile getirir:
Annemin karnında yeniden yerimi almak istiyorum.
Psikanalist O. Rank'a göre çocuk ana karnındayken “Homeostatik” bir denge içindedir. Bu dönem, onun halinden memnun olduğu en mutlu dönemidir. Doğumdan sonra ise birey çeşitli engel ve sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Birey, yaşamı boyunca, bilinçsiz olarak ana karnındaki yaşamının özlemi içindedir. Bütün davranışlarının gerisindeki güdü budur. Bir engelle karşılaşan bireyin kıyı bucak kaçmasının nedeni de burada aranmalıdır.
Kabbanî, sosyal hayattan uzak ve içine kapanık biridir. Tek başına kalmayı, insanlarla bir arada bulunmamayı tercih eden bir kişiliği vardır. Bir söyleşide kendisi bu yapısını dolaylı bir yolla ifade etmekte; bir lokantaya gittiğinde kimsenin bulunmadığı tenha bir köşeye oturmayı hep tercih ettiğini söylemektedir. Bu davranış biçimleri ve “anne karnına duyulan özlem”, onu pesimist bir kimliğe sokan çevresel faktörlerin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç itibariyle Nizâr Kabbânî'nin şiir dünyasındaki çocuksu tavırların ya da eğilimlerin onun herhangi bir rahatsızlığından kaynaklandığını sanmıyoruz. Psikanalistler, kişinin çocukluğa dönüş arzusunu anneye bağlılık duygusu ile açıklarlar. Çünkü onlara göre çocuğun kişilik gelişmesinde anne önemli bir rol oynamaktadır. Nitekim Modern psikoloji de, emme dönemini, gerek kişinin daha sonraki yaşamında gerekse karakterinin oluşumunda ne kadar önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Bazı ruh bilimcilerinin görüşüne göre, anne bedeninin bir parçası olan çocuk, doğum olayı ile âdeta bir şok geçirmektedir. Çocuğu bu durumdan kurtaran anne sütüdür. Çocuk anne sütünden fizyolojik doygunluk kadar ruhsal doygunluk da elde etmektedir. Çünkü çocuk annesinin memesini emmekle, bilinçli ya da bilinçsiz olarak onun bir parçası olduğunu anlamaktadır. Bu aynı zamanda sevgi ve güven gereksiniminin karşılanmasına da olanak sağlamaktadır. Çocuğun zamansız ya da birdenbire sütten kesilmesi onun ruhsal yapısını zedelemektedir. Çocuğun normal olarak meme emmesi dokuz ile on iki aydır. Bu sürenin daha uzun olması, çocuğun anneye bağlı kalmasına yol açmaktadır.
Kabbânî'nin annesinin kendisini yedi yaşına kadar emzirmesi, on üç yaşına kadar ona eliyle yemek yedirmesi, kendisine karşı kardeşlerinin aleyhine göstermiş olduğu ayrıcalıklı ilgi ve sevgi, Kabbânî'nin bilinç altına anne sevgisini, anne kucağı huzurunu ve anne karnı güvenliğini yerleştirmiş olmalıdır. Divanlarında önemli bir yer tutan “anne”yi şu veya bu yönüyle işleyen şiirleri, bu açıdan bakıldığında daha ilginç ve farklı bir anlam kazanmaktadır.
Salih Tur
Nizâr Kabbânî‟nin şiirleri, genel olarak kadın ve siyaset olmak üzere iki ana temadan meydana gelir. Kadın konusu, sanat yaşamının bütün safhalarında yer alır ve gelişim bakımından süreklilik gösteren en geniş tema olur. Yaşamının son yıllarına kadar bir kadın şairi olarak anılan Kabbânî, şiirlerinde kadını pek çok açıdan ele alır ve farklı şekillerde betimler. Bazen onu sanatının ilham kaynağı, bazen özgürleştirilmesi gereken sosyal bir varlık, bazen hayatın ve kâinatın idrâk unsuru bazen de karşılıksız bir aşk objesi olarak değişik özelikleriyle işler.
Kabbânî‟nin şiirlerine yansıyan çocuklara özgü sabırsızlık, hırçınlık ve masumiyet gibi nitelikler damgasını vurur. Şair, tıpkı çocuklar gibi ilgiye, sevgiye, bakıma ve korunmaya ihtiyaç duyar. Sevgilileri de kendisine karşı bir annenin çocuğuna davrandığı gibi davranırlar. Ona “yavrum”, “çocuğum” “küçüğüm” gibi hitaplarla seslenirler, onun sıkıntılarına ortak olurlar, onu şefkatli kollarına alırlar; sevgililerin böylesi davranış özellikleri gösterdiği şiirlerinde okuyucu, betimlenen kişinin kim olduğu sorusuna yanıt ararken, “anne” ile “sevgili” arasında gelgit yaşar. Örneğin şu şiirinde şair, sevgilisinin kendisine davranışını şöyle aktarır:
Kan, revan içinde ona geldim, bunun üzerine dedi ki: “ey aşkın ve şarkıların şairi ne oldu sana?
Al şu küçük mendilimi de kirpiklerinin üzerindeki hüzün gözyaşlarını sil
Şefkatli kollarımın arasında uyuyup kendine gel, ey çocukluk arkadaşım.
Başını kaldır ve biraz bana dön, ey küçüğüm! Hüznünle beni de kederlendirdin”
Beş parmağının uçlarıyla alnımı sildi ve birbirine karışmış olan saçlarımı düzeltti.
Bir başka şiirinde de kendisinin çocuksu haylazlığı karşısında sevgilisinin tepkisini şöyle aktarır:
Tıpkı çocuklar gibisin sevgilim!
Her ne kadar üzerlerse de bizleri severiz onları
Sen haylaz,
Gururlu bir çocuksun,
İster bir fırtına ol, .. istersen yağmurlu bir hava ..
Her zaman kalbim bağışlayandır
Öç alması olur mu hiç,
Kuşların küçücük yavrularından?
Bir çocuk gibi şefkatime ihtiyaç duyduğunda
Ne zaman istersen dön kalbime
Sen hayatımdaki havasın
Sen yanımda yeryüzü ve gökyüzüsün.
Aynı şekilde Ahbirûnî (Bana Haber Verin) adlı şiirinde de sevgilisinin:
“Sen benim bebeğimsin, sen benim sevgilimsin
Nasıl kıyarım ben, sevgilime, yavruma?” şeklindeki ifadelerle şaire seslenmesi de oldukça düşündürücüdür. Çünkü bu gibi ifadeler bir sevgilinin ifadelerinden çok bir annenin çocuğuna kullandığı ifadelerdir.
Sevgilisine hitaben yazdığı bir başka şiirinde, davranışlarını yaramaz bir çocuğun davranışları olarak değerlendirir ve sevgilisinin bu davranışları karşısındaki tahammülünü, bir annenin tahammülüne benzetir:
Bu çocuğun şımarıklığına, sen, çocuğunun şımarıklığına katlanan bir anne gibi katlandın.
Bazen de şairin şiirlerinde anne faktörü, belirgin bir şekilde öne çıkar ve sevgilisiyle buluşmasında bir engel teşkil eder. Örneğin İnde Cidâr (Bir Duvarın Dibinde) adlı şiirinde şair, annesinden habersiz bir şekilde dışarıya çıkıp sevgilisiyle oynar. Sevgilisinden ayrılmanın üzüntüsüyle göz yaşı içinde eve döner. Annesi oğlunun ağladığını görünce onu şöyle uyarır:
Yastığım ateşimle tutuştu, göz yaşlarımı gören annem
Dedi ki: "Haylaz (çocuk) benden habersiz duvarın köşesinin ötesine nasıl gidersin?”
Duvardan Allah razı olsun, bir gün iki çocuktuk, onun arkasında gizlenmiştik.
Şair, olgun bir yaşta hatırladığı çocukluk günlerine ait bu olaydan âdeta rahatsızlık duyar bir haldedir. Belki annesinin kendisine olan sevgisini bir başkasıyla paylaşmak istemediği gibi değerlendirilebilecek bu çıkışında, şair anneye hak verir.
Yine Ene Mahrûma (Ben Mahrum Edilmişim) adlı şiirinde, annesinin kendisini sevgilisiyle buluşmaktan alıkoymasını sevgilisinin dilinden şöyle aktarır:
Ne onun annesi ne de annem yumuşadı, onun sevgisi iliğimde uyuyor.
Kabbânî‟nin özyaşam öyküsünde söylediği “Karşılaştığım her kadında annemin özelliklerini arıyorum.” biçimindeki sözünden kendisine sevgili olacak bir kadında annesinin özelliklerini aradığı anlaşılmaktadır. Hamsu Resâ‟il ilâ Ummî (Anneme Beş Mektup) adlı şiirinde dile getirdiği gibi, gurbette bulunduğu sırada tanıştığı kadınlar, belki de onun beklentilerini, arzu ve isteklerini yerine getirmedikleri için her zaman kendini gurbette hissetmiştir. Çünkü bu kadınlar, onun havada dağılan sarı saçlarını nasıl tarayacaklarını, yolda düştüğünde elinden nasıl tutacaklarını bilmiyorlardı. Bu yüzden elbisesiz kaldığında kendisini giydirecek, acıktığında doyuracak ve içinde bulunduğu yalnızlığı giderecek birini her zaman arar olmuştur:
Avrupa'nın kadınlarını tanıdım
Tahta ve betonun duygularını yaşadım
Yorgun medeniyeti tanıdım
Hint ve Sind‟i (Çin), sarı dünyayı(uzak doğuyu) gezdim
Ama bulamadım bir kadın,
Sarı saçımı tarayacak,
Çantasında bana düğün şekeri getirecek,
Elbisesiz kaldığımda beni giydirecek,
Düştüğümde beni kaldıracak.
Kabbânî, annesine hitaben kaleme aldığı bu şiirini, Suriye‟nin Madrit Büyükelçiliğinde çalıştığı sırada yazmıştır. Kasidenin yazılış tarihi ile ilgili kesin bir bilgi olmamakla birlikte, onun İspanya'daki görevi 1962 ile 1966 yılları arasındadır. Dolayısıyla şair, bu şiiri yazdığı sırada, yaklaşık kırk yaşlarındaydı. Her ne kadar ünlü Türk şairi Cahit Sıtkı Tarancı (öl.1956) otuz beş yaşı yolun yarısı olarak kabul etmişse de, psikanalizlere göre kırk yaş yolun yarısı olarak kabul edilmektedir. Onlara göre artık bu dönem, kişinin geriye dönüş yaptığı, anılarıyla baş başa kaldığı ve kendi kendini sorgulamaya başladığı bir dönemdir. Şair, yirmi iki yaşından itibaren görevi itibariyle Kahire, Türkiye, Londra gibi dünyanın değişik ülkelerinde bulunmuş ve buralarda uzun bir süre yaşamıştır. Bunun yanı sıra erken sayılabilecek bir yaşta evlenmiş ve iki çocuk babası olmuştur. Bütün bunlar onun gurbet hayatına ve özellikle annesinden ayrı yaşamaya alışmış olmasını gerektirmektedir. Ne var ki annesine yazdığı bu kasideyi incelediğimizde bunun böyle olmadığını, onun tıpkı küçük bir çocuk gibi hâlâ annesine büyük bir özlem içinde olduğunu görmekteyiz. Kabbânî, annesine hitaben yazdığı bu şiirlerde, dünyanın çeşitli ülkelerinde değişik kadınlarla yaşadığı hayal kırıklığını ve kadınların hiçbirisinde annesinin şefkat ve merhametini bulamadığını dile getirir.
Büyük olasılıkla şairin birinci evliliğinin başarısızlıkla sonuçlanması ve görevi itibariyle yalnız olarak ülkeden ülkeye seyahat etmesi, araştırmacı Haristo'nun ifade ettiği gibi onun ruhunda uyuyan çocuğu uyandırmasına, bu nedenle de kendisini himaye edecek ve onu koruyacak, yaşadığı yalnızlıktan kendisini kurtaracak bir anneye ihtiyaç duymasına neden olduğu kanısındayız. Öyle ki şair, baba olmasına rağmen hâlâ kendisini bir çocuk olarak hissettiğini, çarpıcı bir şekilde şu dizeleriyle ortaya koyar:
Ey anneciğim! .. Denizde yol alan çocuk benim
Hâlâ şekerlerin gelini (Şam) onun zihninde yaşıyor
Nasıl .. nasıl… anneciğim,
Baba oldum da .. hâlâ büyüyemedim?
Belki de şair, sevdiği kişiyle evlenemediğinden dolayı kendini asarak intihar eden ve aşkında samimi olarak gördüğü ablasına özlem duymaktadır. Çünkü bazı ruhbilimcileri, ailede erkek çocuk için ablanın annenin, kız çocukları için de ağabeyin babanın yerini tuttuğunu ifade etmektedirler.
Dolayısıyla gurbetteyken farkında olmaksızın bilinçsizce bilinç düzeyine çıkan şairin çocukluk hissinin, sevgilerinde samimi ve örnek kadınlar olarak gördüğü annesi Fâize hanıma ve ablası Visâl'a özlem duymasına yol açmış olabileceği düşünülebilir. Bu nedenledir ki Kabbânî, hayatta karşılaştığı ve tanıştığı kadınlarda annesinin ve ablasının sevgilerini aramış, ancak bulamamıştır. Kendisi de bizzat karşılaştığı her kadında annesinin özelliklerini aradığını belirtmektedir. Dolayısıyla şair, ilgi ve sevgi, şefkat, bakım ve koruma gibi anneye özgü nitelikleri sevgilisi olacak kadınlardan hep bekler olmuştur. Aşağıdaki dizeler, özlemini duyduğu kadının annesiyle nasıl özdeş bir kadın olduğu konusunda yeteri derecede bir fikir vermektedir:
Asırlardır muhtacım
Beni hüzünlendirecek bir kadına,
Kollarında bir serçe gibi ağlayabileceğim bir kadına
Yukarıdaki mısralarda görüleceği üzere şairin “kollarında bir çocuk gibi ağlayabileceği bir kadının ” özlemini duyması onun ruhunun derinliklerinde yaşayan bir çocuğun var olduğunu gösteren önemli bir kanıttır. Kabbânî‟nin özellikle ileri yaşlarda yazdığı şiirlerinde çocukluk içgüdüsünün hafifleyip zayıflaması gerekirken tersine daha da çoğaldığını ve belirgin bir şekilde ortaya çıktığını görüyoruz. Buna da Eşhedu En Lâ İmra„a İllâ Enti (Senden Başka Bir Kadının Olmadığına İnanıyorum) adlı şiirini örnek verebiliriz. Kabbânî‟nin bu şiirinde betimlediği sevgilisiyle arasındaki ilişkinin, sevgililer arası o bildik ilişki olmadığı, tersine bir anne-oğul ilişkisini yansıttığı açıktır. Çünkü bu kadın, onunla oyunlarını paylaşır, öfkesini sinesine çeker, cinnet geçirdiğinde sabreder, kılık kıyafetini düzeltir, tırnaklarını keser, kitap ve defterlerini düzeltir, anaokuluna götürür ve susadığında ona kuş sütü içirir. Onu öylesine şımartır ki, bu yüzden ahlâkı bile bozulur:
Senden başka oyunu iyi oynayan bir kadının olmadığına inanıyorum.
Tıpkı senin gibi o da on yıl benim ahmaklığıma katlandı
Çılgınlıklarıma sabretti, senin sabrettiğin gibi
Tırnaklarımı kesti, defterlerimi düzeltti,
Anaokuluna koyan senden başkası değildir
İki aylık bir bebek gibi bana davranan senden başka bir kadın olmadığına inanıyorum
Bana çiçek, oyuncak ve kuş sütünü veren senden başkası değildir.
Beni şımarttığın gibi şımarttı ve ahlâkımı bozduğun gibi o da ahlâkımı bozdu.
Çocukluğumun ellilere kadar uzanmasına neden olan da senden başkası değildir.
Kabbânî, yukarıdaki şiirini 1979 yılında yazmıştır. Şair 1923 yılında doğduğuna göre bu şiirini yazdığında elli altı yaşındadır. Psikanalistlerin ifade ettiklerine göre bir insan yaşı ilerledikçe küçük çocuklar gibi kendinin zayıf ve güçsüz olduğunu hisseder ve pek çok alanda da başkalarına güvenme hissi artmaya başlar. Özellikle şairin oğlu Tevfîk‟in ölümünden sonra ve 1973 yılında kendisinin de bir kalp krizi geçirmesiyle ölümle burun buruna gelmesinin ardından yazdığı şiirlerinde çocukluğa dönüş arzusunun daha da artmaya başladığını görüyoruz. Bu arzuyu en güzel şekilde şu mısralarıyla dile getirir:
Aptallar hakkımda şöyle diyorlar:
Şiirlerimle gökyüzünün (Tanrı‟nın) öğretilerine karşı çıktım
Kim demiş ki aşk, gökyüzünün onuruna bir saldırıdır
Tüm peygamberler gibi sevgiyi bir meslek edineceğim hep
Onun altın saçlarını gökyüzünün altınıyla eritene dek
Kendime meslek edineceğim hep çocukluğu, masumiyeti ve saflığı
Sevgilimle ilgili yazmaya devam edeceğim
İstediği gibi yıldızların duvarını karalayan bir çocuk olarak
Umarım olduğum gibi kalırım ben.
Şairin bu dönemde yazdığı şiirlerinde ölümü düşünmeye başladığını ve meçhul bir akıbetten ve odanın karanlığından korkmaya başladığını, bu yüzden de şu dizelerinde olduğu gibi sevgilisinden kendisini bağrına basmasını, onunla beraber kalmasını ve onu soğuktan korumasını istediğini görüyoruz:
Meçhulden korkuyorum .. barındır beni
Karanlıktan korkuyorum .. bağrına bas beni
Üşüyorum .. ört üzerimi.
Aynı şekilde şair 1976 yılında vefat eden annesine hitaben yazdığı mersiyede annesinin ölümüyle artık kendisini koruyup kollayacak, yedirip içirecek, giydirip kuşandıracak kişi kalmadığını belirterek sokakta kalmış biri olarak görür kendini.
Annemin ölümüyle,
Düşüyor bedenimi örttüğüm en son yün gömleği ..
Son şefkat gömleği ..
Son yağmur şemsiyesi ..
Gelecek kış ..
Caddelerde çıplak olarak dolaşırken bulacaksınız beni ..
Şiirinin bir başka yerinde de şöyle der:
Ey anneciğim, sevgili Fâize‟m!
Elli yıldır beni korumakla görevlendirdiğin meleklere de ki:
Beni yalnız bırakmasınlar …
Tek başıma uyumaktan korkuyorum çünkü …
Freud, bir sanatçının annesinin ölümünün, o kişinin ruh dünyasında derin bir etki, kapanmayacak çocuksu bir yara bıraktığını, bunun da kişinin kendine olan güvenini zedelediğini; saptanamayan, kaynağı pek belli olmayan bir korkunun, kişinin duygularını ele geçirdiğini, çocukların tek başlarına karanlıkta uyuyamamalarının arkasındaki nedenin de kaynağı bilinmeyen bu korku olduğunu ifade eder. Şüphesiz ki şairi, içinde bulunduğu korku ve endişeden kurtaracak kişi varsa o da annesidir. Bundan dolayı şair, huzur içinde uyuması için sevgilisinden kendisine ninni ve masal söylemesini ister:
Çocuk hikayeleri anlat bana
Yanıma uzan ..
Şarkı (ninni) söyle bana ..
Nizâr Kabbânî, eşi Belkıs ile olan ikinci evliliğini 1969 yılında yapmıştır. Bu evlilikten önce şair, birinci eşinden ayrılmış ve uzun dönem sıkıntı ve acı dolu bir bekarlık hayatı yaşamıştır. Ancak ikinci evlilikten sonra eşi Belkıs'ın ona gösterdiği ilgi, sevgi ve şefkat nedeniyle mutlu ve huzurlu bir aile ortamına kavuşmuştur. Dolayısıyla Belkıs, onun için bir eş olmanın yanı sıra bir annenin yerini dolduracak davranış özellikleri de göstermiştir. Bir söyleşide de şair, bir gün hastalandığında eşi Belkıs‟ın bir anne şefkatiyle onu hastaneye nasıl yetiştirdiğini şöyle ifade eder:
“Eşim Belkıs sağ eliyle arabayı kullanıyordu. Sol eliyle de alnımdan akan soğuk terleri siliyordu. Sanki bir havuza düşmüş küçük bir çocuk gibiydim.”
Yine bir başka söyleşide, eşi Belkıs'ın çocukları Ömer ve Zeyneb'e nasıl davranıyorsa ona da aynı şekilde davrandığını da şu sözleriyle belirtir:
“Belkıs ile olan on iki yıllık beraberliğimin ardından evde onun bana olan bakışının en önemli tarafı, beni üçüncü çocuğu olarak görmesiydi. Evde her zaman bana sizler benim üç çocuklarımsınız (Ömer, Zeyneb ve Nizâr)‟derdi. Bu yüzden hastalandığımda, öfkelendiğimde bana da çocuklarına davrandığı gibi davranırdı.
Dolayısıyla Belkıs, şair için sadece bir eş değil, aynı zamanda onu, hayatın acımazsızlıklarına karşı koruyan şefkatli bir anne özelliğini taşıyan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Beyrut'taki Irak Büyükelçiliğinin moloz yığınlarının altında can verdiğinde ona hitaben yazdığı mersiyesinde Belkıs'ın sevgisine olan ihtiyacını çocukları Zeyneb ve Ömer'in annelerinin sevgisine olan gereksinimleriyle özdeşleştirir.
Belkıs ..!
Bizleri nasıl rüzgarda bıraktın ..
Ağaçların titreyen yaprakları gibi?
Bizleri -üçümüzü- bıraktın
Yağmurda kaybolan bir tüy gibi ..
Beni hiç düşünmedin mi?
Ben senin sevgine muhtacım .. tıpkı Zeyneb veya Ömer gibi.
Kabbânî'nin yaşının ilerlemesiyle birlikte bir yandan içindeki korku artarken diğer yandan annesini arayan bir çocuk tavırları sergilediği de gözlerden kaçmamaktadır. Kabbânî, Lübnan'da yaşanan iç savaştan ötürü oradan ayrılıp Londra'da yaşadığı sırada 1985 yılında yazdığı Fâtime fî'rRîfi'l-Biritâni (Fatma Londra'nın Kırsalında) adlı şiirinde içinde bir korku hissettiğini, bakıma, sevgiye, ilgiye muhtaç bir çocuk olarak başını koynuna koyacak ve onu Londra'nın kasvetli soğuğundan koruyacak bir anneyi aradığını şu dizeleriyle ortaya koyar:
Londra .. pek soğuk
Fatma ..! Üzerime sevgi şemsiyesini aç
Londra çok sert ..
Ve ben çok korkuyorum ..
Bana güven duygularımı geri ver,
Fatma, kaftanın altında beni sakla, Bir çocuk gibi ..
Annem olmaya çalış .. zira sevgili oydu eskiden beri
Çoktandır şefkatli bir göğse koymadım başımı ...
Aynı şekilde 1986'da Fransa'da bulunduğu sırada yazdığı Ene ve'n-Nisâ' (Ben ve Kadınlar) adlı şiirinde hayatın kaynağı olarak gördüğü anne göğüslerine yani çocukluk yıllarına geri dönüş arzusunu yalın bir şekilde şöyle dile getirir:
Bir namaz gibi masum yüzümü bir daha istiyorum
Geri dönmek istiyorum annemin göğsüne, yaşamak istiyorum.
Kabbânî, eşi Belkıs'ı kaybetmesinden sonra daha önce yaşamış olduğu yalnızlığı, endişe ve korkuyu yeniden yaşar. Yeniden çocuk gibi ilgi sevgi ve şefkate ihtiyaç duyar. Bütün bunları kendisine sağlayacak bir anne özlemi içinde olur.
Kabbâni'nin şiirlerinde çocukluğa dönüş arzusunun yanı sıra, aynı şekilde dikkat çeken bir başka husus da su unsurunun belirgin bir biçimde şiirlerinde geniş yer tutması ve buna da sosyal bir mana yüklemesidir. Başka bir deyişle şair, su ile kadın arasında bir ilinti kurmaktadır.
Kabbânî, şiirlerinde sevgili ile su arasında bağlantı kurarken veya “denize dalmak” isterken aslında bilinç altında huzur ve güvenin sembolü olan anne karnına dönüşü arzu etmektedir. Onun Mi'etu Risâleti Hubb (Yüz Aşk Mektubu)'nun doksan üçüncü mektubunda iç içe bulunan bir cesedi:
“Yirmi yıldan beri ilk kez seninle beraber deniz evimize giriyoruz
Dolayısıyla sanmam olsun onun bir çatısı .. ve duvarları ..
İlk defa sevdiğim bir kadının göğsüne gömüyorum yüzümü .. ve diliyorum ki
Hiç uyanmayayım ..
Su damlacıkları, iç içe girmiş iki bedenin coğrafyasının başını şişiriyor.
Nerede düşeceğini ve hangi yerde kayacağını bilmiyor.
Ben ve sen bir altın kılıcı gibi suyun maviliğinde ekilmişiz biz.”
biçiminde nitelerken bu gibi ifadelerin onun için özel bir anlam içerdiğini de düşünmekteyiz.
Dolayısıyla suya dalmak, anne karnına veya cenin evresine dönüş demektir. Çünkü deniz, anne rahmindeki plâsentayı sembolize etmektedir. Aynı şekilde Psikanalistlere göre deniz, kadını, anneyi, veyahut C. G Jung'un ifadesiyle Anima‟yı sembolize etmektedir. Nitekim Risâle min Tahti'l-Mâ' (Suyun Altından Bir Mektup) adlı şiirinde şair, aşkıyla sevgilisini denizin ortasına çekerken onunla bütünleşip tek bir vücut olma amacını güdüyordu:
Eğer bilseydim
Denizin pek derin olduğunu, denize açılmazdım
Güçlüysen ..
Beni bu denizden çıkar …
Çünkü yüzme sanatını bilmiyorum ben …
Gözlerindeki mavi dalga derinlere doğru çekiyor beni …
Mavi …
Mavi …
Mavi renkten başka bir şey yok
Aşkta benin ne bir tecrübem
Ne de bir kayığım var …
Senin için değerliysem eğer ben ..
Elimi tut ..
Aşığım ben .. tepemden
Tırnağıma kadar ..
Suyun altında nefes alıyorum
Boğuluyorum ben.
Boğuluyorum ..
Boğuluyorum ..
Kabbânî'nin şiirlerinde su unsurunun, önemli bir yer işgal etmenin ötesinde, baskın oluşu oldukça dikkat çekicidir. Kendisiyle yapılan bir televizyon mülâkatı sırasında “şiirinizi nasıl nitelersiniz” diye sorulduğunda, o da “suludur” diye karşılık vermiştir. Bu yanıtın da gösterdiği gibi, şairin şiirlerinde su unsurunun genişçe yer tutması tesadüf değildir. Şiirlerinden birisinde de sevgilisi ile deniz arasında şöyle bir bağ kurar:
Deniz dilini konuşmanı istiyorum
Onunla oynamanı istiyorum
Kumun üzerinde onunla yuvarlanmanı,
Onunla aşkı yaşamanı istiyorum
Çünkü deniz, çokluğunun efendisi .. bolluk … ve değişimdir.
Senin dişiliğinde onun doğal uzantısıdır..
Freud ve Jung gibi pek çok psikolog, insanların dış âlem karşısında almış oldukları tavırlar üzerinde sosyal çevrenin etkisi olduğunu söylemekle birlikte, bunda bilinç altı faktörlerin büyük rol oynadığı görüşünü dile getirmektedirler. Bu görüşlere istinaden şairin bilinç altında “anne sevgisi'nin, “anne özlemi”nin büyük bir yer edinmiş olduğu, dolayısıyla da şiirlerinde anneyi simgeleyen su unsurunu öne çıkarttığı sonucuna varmak mümkündür. Şairin sık sık anne karnına duyduğu özlemi de, haricî âlemdeki güvensizlik, kargaşa ve benzeri olumsuzluklardan kaçıp sığınılacak güvenli bir liman arayışıyla açıklamak olasıdır. Çünkü hiç bir mekân, anne karnı kadar güven, huzur ve dinginlik sağlayamaz. Şair yetmiş bir yaşındayken yazdığı bir şiirinde bu özlemini şöyle dile getirir:
Annemin karnında yeniden yerimi almak istiyorum.
Psikanalist O. Rank'a göre çocuk ana karnındayken “Homeostatik” bir denge içindedir. Bu dönem, onun halinden memnun olduğu en mutlu dönemidir. Doğumdan sonra ise birey çeşitli engel ve sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Birey, yaşamı boyunca, bilinçsiz olarak ana karnındaki yaşamının özlemi içindedir. Bütün davranışlarının gerisindeki güdü budur. Bir engelle karşılaşan bireyin kıyı bucak kaçmasının nedeni de burada aranmalıdır.
Kabbanî, sosyal hayattan uzak ve içine kapanık biridir. Tek başına kalmayı, insanlarla bir arada bulunmamayı tercih eden bir kişiliği vardır. Bir söyleşide kendisi bu yapısını dolaylı bir yolla ifade etmekte; bir lokantaya gittiğinde kimsenin bulunmadığı tenha bir köşeye oturmayı hep tercih ettiğini söylemektedir. Bu davranış biçimleri ve “anne karnına duyulan özlem”, onu pesimist bir kimliğe sokan çevresel faktörlerin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç itibariyle Nizâr Kabbânî'nin şiir dünyasındaki çocuksu tavırların ya da eğilimlerin onun herhangi bir rahatsızlığından kaynaklandığını sanmıyoruz. Psikanalistler, kişinin çocukluğa dönüş arzusunu anneye bağlılık duygusu ile açıklarlar. Çünkü onlara göre çocuğun kişilik gelişmesinde anne önemli bir rol oynamaktadır. Nitekim Modern psikoloji de, emme dönemini, gerek kişinin daha sonraki yaşamında gerekse karakterinin oluşumunda ne kadar önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Bazı ruh bilimcilerinin görüşüne göre, anne bedeninin bir parçası olan çocuk, doğum olayı ile âdeta bir şok geçirmektedir. Çocuğu bu durumdan kurtaran anne sütüdür. Çocuk anne sütünden fizyolojik doygunluk kadar ruhsal doygunluk da elde etmektedir. Çünkü çocuk annesinin memesini emmekle, bilinçli ya da bilinçsiz olarak onun bir parçası olduğunu anlamaktadır. Bu aynı zamanda sevgi ve güven gereksiniminin karşılanmasına da olanak sağlamaktadır. Çocuğun zamansız ya da birdenbire sütten kesilmesi onun ruhsal yapısını zedelemektedir. Çocuğun normal olarak meme emmesi dokuz ile on iki aydır. Bu sürenin daha uzun olması, çocuğun anneye bağlı kalmasına yol açmaktadır.
Kabbânî'nin annesinin kendisini yedi yaşına kadar emzirmesi, on üç yaşına kadar ona eliyle yemek yedirmesi, kendisine karşı kardeşlerinin aleyhine göstermiş olduğu ayrıcalıklı ilgi ve sevgi, Kabbânî'nin bilinç altına anne sevgisini, anne kucağı huzurunu ve anne karnı güvenliğini yerleştirmiş olmalıdır. Divanlarında önemli bir yer tutan “anne”yi şu veya bu yönüyle işleyen şiirleri, bu açıdan bakıldığında daha ilginç ve farklı bir anlam kazanmaktadır.
Salih Tur


























