Önce gelincikleri yolduk,
Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna,
Ardından andızları devirdik
Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç uğruna.
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
▼
31 Temmuz 2021
30 Temmuz 2021
Özlediğin Gidip Göremediğindir
Özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin
Özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen
Özlediğin, gidip görmek istediğin-
ama gidip göremediğin
Özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen
Oruç Aruoba
ama, gidip görmek istediğin
Özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen
Özlediğin, gidip görmek istediğin-
ama gidip göremediğin
Özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen
Oruç Aruoba
28 Temmuz 2021
Bir Yıl Öncesi İçin Laterna Havası
Nerdesin Paskalya bunca bekledik
İşte o ilkyaz uğrasana koruya
Gıdaklıyan tavuklarla dolmuş tünek
Bak gökte tanın pembe kıvrımlarına
Aşk yürüyüşe geçmiş işimiz bitik
Mars’la Venüs dönmüşler ikisi de
Çok olmuş ağızları çılgınca birleşeli
Katışıksız düzlükler önünde
Güllerin dibinde yapraklarla gizli
Tanrılar çırçıplak dans etmede
Bil çiçeğe durmuşsa dört yan
Sevecenliğimdir önayak buna
Görkemli bir doğa bu içe dokunan
Islak kurbağalar dalmış şarkıya
Ormanı tutmuş ıslığıyla Pan
Çoğu bu tanrıların göçüp gitti
Söğütler onlara ağlar aslında
Büyük Pan Aşk İsa gitti hepsi
Kediler miyavlıyor avluda
Ben Paris’te ağlıyorum şimdi
* * *
Ezberimdedir kraliçe türküleri
Yılların getirdiği sızlanmalar
Balıklara söylenmiş forsa ilahileri
Aşk kırgınının dilindeki şarkılar
Benden sor sirenlere adanan ezgileri
İşte o ilkyaz uğrasana koruya
Gıdaklıyan tavuklarla dolmuş tünek
Bak gökte tanın pembe kıvrımlarına
Aşk yürüyüşe geçmiş işimiz bitik
Mars’la Venüs dönmüşler ikisi de
Çok olmuş ağızları çılgınca birleşeli
Katışıksız düzlükler önünde
Güllerin dibinde yapraklarla gizli
Tanrılar çırçıplak dans etmede
Bil çiçeğe durmuşsa dört yan
Sevecenliğimdir önayak buna
Görkemli bir doğa bu içe dokunan
Islak kurbağalar dalmış şarkıya
Ormanı tutmuş ıslığıyla Pan
Çoğu bu tanrıların göçüp gitti
Söğütler onlara ağlar aslında
Büyük Pan Aşk İsa gitti hepsi
Kediler miyavlıyor avluda
Ben Paris’te ağlıyorum şimdi
* * *
Ezberimdedir kraliçe türküleri
Yılların getirdiği sızlanmalar
Balıklara söylenmiş forsa ilahileri
Aşk kırgınının dilindeki şarkılar
Benden sor sirenlere adanan ezgileri
Aşk öldü içimde bir ürperti
Ben o güzel putlara tapıyorum
Onu anımsatan şeylere şimdi
Sızlanmanın sonu yok bağlıyım
Mausole’ün biricik karısı gibi
Ben bağlıyımdır nasıl bağlıysa
Köpek efendisine sarmaşık gövdeye
Sarhoş hırsız kazaklar Zaporogya’da
Nasıl bağlıysalar kendi steplerine
Ve Musa Peygamberin on buyruğuna
Bakıp durdukları müneccimlerin
Şanlı Hilal’imiz gem olsun size
Ben ki hükümdarıyım bunca ülkenin
Ey sevimli kazaklar şu halde
Haşmetli sultanınızım sizin
Kullarım olun bağlanın bana
Diye ferman buyurdu Sultan
Onlar bu habere güldüler oysa
Cevabı da döşendiler tez elden
Bir mumun titrek aydınlığında
Ben o güzel putlara tapıyorum
Onu anımsatan şeylere şimdi
Sızlanmanın sonu yok bağlıyım
Mausole’ün biricik karısı gibi
Ben bağlıyımdır nasıl bağlıysa
Köpek efendisine sarmaşık gövdeye
Sarhoş hırsız kazaklar Zaporogya’da
Nasıl bağlıysalar kendi steplerine
Ve Musa Peygamberin on buyruğuna
Bakıp durdukları müneccimlerin
Şanlı Hilal’imiz gem olsun size
Ben ki hükümdarıyım bunca ülkenin
Ey sevimli kazaklar şu halde
Haşmetli sultanınızım sizin
Kullarım olun bağlanın bana
Diye ferman buyurdu Sultan
Onlar bu habere güldüler oysa
Cevabı da döşendiler tez elden
Bir mumun titrek aydınlığında
Bir Aşk Kırgınının Şarkısı
Ve bu şarkıyı söylediğimde
1903 yılında bilmezdim ben
Aşkımın benzeştiğini güzel Phenix'le
Gündüzün dirildiğini yeniden
Bir akşamüstü ölse bile
Yarı sisli bir akşam Londra'da
İpsizin biri aşkımı andıran
Birdenbire dikildi yoluma
Gözlerimi indirdim utançtan
Yüzüme fırlattığı bakışla
Gittim ardından bu arsız oğlanın
Elleri cebinde dudağında ıslık
Evler ayrık dalgaları Kızıl denizin
Sokaklar arasında ilerliyorduk
Kaçan Yahudilerdi o ben de Firavun
Şu tuğla dalgaları düşsün varsın
Bir kerecik olsun sevilmemişsen
Ulu hükümdarı benim Eski Mısır'ın
Kızkardeşiyle evli ordular kuran
Hiçlemişler seni başka ne yaparsın
Daldık bir sokağın alevlerine
İki yandan tutuşmuş duvarlarıyla
Ve yer yer kana bulanmış siste
Duvarlar eğilmiş yaralarına
Bir kadın -tıpkı o- duruyor siste
Onun acı tanımaz bakışıydı
Çıplak boğazında bir yara izi
Ben aşkın yalanını yapmacığını
Tam daha yeni anlamıştım ki
Sendeleyerek içkievinden çıktı
Ne yolculuklardan yıllardan sonra
Bilge Ulysse toprağına ayak basmıştı
Eski köpeği nasıl koşmuştu ona
Ve bıraktığı günkü gibi karısı
Bekliyordu gergefinin başında
Ve kral kocası Sacontale'nin
Sevinmişti döndüğünde zafer yorgunu
Soldurduğu gözlerle bekleyişin
Sevinmişti daha bitkin bulunca onu
Tüyleriyle oynarken erkek geyiğin
Bütün o mutlu kralları düşündüm
Aklımda yalan aşkım o kadın bir de
Bugün hala sevmekte olduğum
Dönek gölgeleri geçmiş iç içe
Çöreklendi yüreğime kördüğüm
Yazık o nesne cehennemi besliyor
Bir unutuş göğü açılsaydı ya
Tek öpüşüne canlarını verdiler
Gölgelerini sattılar uğruna
Ne krallar zavallı devletliler
Ben kış içindeyim oldum olası
Paskalya güneşi buyursanıza
Sivas kırklarının çektiği acı
Hiç kalır yaşadığımın yanında
Çözsenize yüreğimde biriken karı
Belleğim ey incelikli kadırga
Yetmez mi bunca çalkandığımız
Suyu ağza alınmaz dalgalarda
Yetmez mi buncadır avareyiz
Taze sabahtan hüzünlü akşama
Dönek aşk hadi yoluna sen de
Karanlığa karışan şu kadınla
Ve koyup giden kadınla birlikte
Beni geçen yıl Almanya' da
Bir daha da raslamam herhalde
Sen Samanyolu ne güleç ablasısın
Güz değmiş ırmakların Kenaneli'ndeki
Sevdalı kızlara vergi sırma saçların
Tıkanmış yüzücüler gibi izleyelim mi
Başka gök kıyılarına koşunu senin
Anıyorum ben şimdi başka bir yılı
Bir nisan sabahı erken uyanmıştım
İştahla söylediğim aşkın sarkışıydı
Sevincin sarkışıydı toz kondurmadığım
Yılın aşka teşne zamanlarıydı
Guillaume Apollinaire
Çeviren: Cemal Süreya - Tomris Uyar
26 Temmuz 2021
22 Temmuz 2021
Bu din, kötü insanların elinde esir olur; onda arzuyla davranılır ve onunla dünya istenir.
Valisi Muhammed b. Ebî Bekr'in işi karıştığı zaman el-Eşter en-Neha'î'yi Mısır ve nahiyelerine görevlendirdiğinde yazdığı bir ahitname. Bu yazı, en uzun ahitname ve mektuplarından, güzellikleri en çok bir araya getirendir.
Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla...
Bu, Müminlerin Emiri Allah'ın kulu Ali'nin Malik b. el-Håris el-Eşter'e onu, haracını toplamak, düşmanıyla cihất etmek, ahalisini düzene sokmak ve şehirlerini imar etmek üzere Mısır'a vali tayin ederken verdiği ahitte emrettikleridir.
Ona Allah'tan sakınmayı, O'nun itaatini tercih etmeyi; hiçbir kimsenin onlara tabi olmadan mutlu olamayacağı, onları inkar ve ziyan etmeden de mutsuz olamayacağı farzlarından ve tutulacak yollarından Kitabında emrettiklerine uymayı; Münezzeh Olan Allah'a kalbiyle, eliyle ve diliyle yardım etmesini emretmiştir. O -ismi yüce olsun- kendisine yardım edene yardım etmeyi, kendisini güçlendireni güçlendirmeyi üstlenmiştir.
Aynı şekilde nefsini şehvetlerden kırmasını, azma zamanlarında onu durdurmasını emretmiştir. Zira Allah'ın rahmet ettiği hariç, "Nefis, aşırı şekilde kötülüğü emredicidir."
Sonra ey Malik! Bilmiş ol ki seni, senden önce bazı devletlerin adil ya da zalim olarak hakim olduğu memleketlere gönderiyorum. İnsanlar, senin işlerine, senden önceki yöneticilerin işlerine baktığın gibi bakacaklar; senin hakkında, onlar için söylediğin şeyleri söyleyecekler. Allah'ın onlar hakkında kullarının diliyle söylettiği şeylerin rehberliğiyle sâlih insanlara varılır. Senin için erzakın en sevimlisi, sâlih amelin erzakı olsun. Arzularına hakim ol. Sana helal olmayan şey için kendine cimri ol. Kendine cimri olmak, sevdiği ya da hoşlanmadığı şeyde nefse karşı adil olmaktır.
Tebaaya karşı merhameti, onları sevmeyi, onlara karşı yumuşak olmayı kalbinin iç giysisi yap. Onlara karşı, yiyeceklerini ganimet olarak alan aç- gözlü yırtıcı hayvan gibi olma. Tebaa iki gruptur: Ya dinde kardeşin, ya da yaratılışta sana denk olan. Onlardan hata sadır olur; kusurlar işleyebilirler; kasıt ya da hata ile yanlışlık yapabilirler. Allah'ın sana affından ve bağışlamasından vermesinden hoşlandığın gibi sen de onlara affından ve bağışlamandan ver. Sen, onların üstündesin ve seni görevlendiren senin üstündedir. Allah ise seni görevlendirenin üstündedir. Senden, işlerini yerine getirmeni istedi ve seni onlarla imtihan etti. Kendini Allah'la savaş konumuna getirme. Senin O'ndan intikam alacak gücün yoktur. O'nun affına ve rahmetine ihtiyacı olmayan biri değilsin.
Bir kimseyi afetmiş olmaktan dolayı pişman olma. Cezalandırmadan dolayı da sevinme. Alternatifi olan bir yanlışta acele etme. "Ben yöneticiyim; emrederim ve bana itaat edilir." deme. Bu, kalbe fesadın girmesi, dinin zayıflaması ve bozulmaya yüz tutmaktır. Hükümranlığından dolayı sende büyüklük ve kendini beğenmişlik ortaya çıkarsa senin üzerindeki Allah'ın hâkimiyetine, nefsine kadir olamadığın şeylerde O'nun senin üzerindeki kudretine bak. Bu, senin tamahlarını bastırır; şiddetliliğini kontrol altına alır, aklından çıkanı geri getirir.
Allah'a azametinde rekabetten ve gücü her şeye yetmede ona benzemekten sakın. Allah, her zorbayı zelil eder ve her kibirli insanı hor görür.
Nefsinden, ailenin önde gelenlerinden ve tebaandan kendisine meylin olduğu kişilerden Allah'ın ve insanların hakkını al. Eğer bunu yapmazsan, zulmetmiş olursun. Allah'ın kullarına zulmedenin, kullarından önce düşmanı, Allah'tır. Allah kime düşmanlık yaparsa, delilini iptal eder. O kişi, zulmünü söküp atıncaya ya da tövbe edinceye kadar Allah'la savaş halindedir. Allah'ın nimetini değiştirmeye ve intikamını çabuklaştırmaya zulüm üzere olmaktan daha fazla sebep olan hiç bir şey yoktur. Allah, mazlumların duasını işitir. 0, zalimleri gözetleyendir.
Senin için işlerin en sevimlisi, hakta en vasatı, adalette en geneli ve tebaanın rızasını en çok sağlayanı olsun. Avamın öfkesi, ileri gelenlerin rızasını silip süpürür. Avamın rızasıyla birlikte olan ileri gelenlerin öfkesi ise affedilir. Yöneticiye tebaa içinde, refah zamanlarında yükü daha ağır olan, sıkıntı zamanlarında daha az yardım eden; adaletten hiç hoşlanmayan; aşırı ısrarla daha fazla isteyen; bağış verildiğinde en az teşekkür eden, verilmediğinde özrü kabulü en ağırdan alan; zamanın afetlerine karşı en az sabırlı olan, ileri gelenlerden daha fazla sıkıntı yeren kimse yoktur. Dinin direği, Müslümanların topluluğu ve düşmana karşı hazır olan, ümmetin avamıdır. Temayülün onlara, meylin onlarla birlikte olsun.
Tebaanın senden en uzak olanı ve yanında en nefret edileni, insanların kusurlarını en çok araştıranı olsun. İnsanlarda ayıplar olur; yönetici onları örtmeye en layık olanıdır. O ayıplardan görmediğini ortaya çıkarma. Üzerine düşen, sana görüneni temizlemendir. Bilmediğin konusunda Allah hükmünü verecektir. Gücün yettiği kadar kusuru ört ki, Allah da senin tebaandan gizlemeyi arzu ettiğin şeyleri örtsün. İnsanlardaki her nefretin düğümünü çöz. Her türlü düşmanlığın vasıtasını kopar. Senin için doğru olmayanı bilmezden gel. İftira edeni tasdik etmekte acele etme. İftira eden, nasihat edenlere benzese de aldatandır.
Danıştığın kişiler arasına, seni cömertlikten vazgeçiren ve fakirlikle korkutan hiç bir cimriyi, işlerde zayıf olmana neden olan bir korkağı, sana zulümde açgözlülüğü süslü gösteren bir hırslıyı dahil etme. Cimrilik, korku ve hırs, Allah hakkında kötü zannın bir araya getirdiği çeşit çeşit huylardır. Yardımcılarının kötüsü, senden önce kötülere yardımcı ve onlara günahlarında ortak olandır. Böyle biri, sırdaşın olmasın. Onlar, günahkârların yardımcıları ve zalimlerin kardeşleridir. Sen, benzer görüşleri ve iş bitiriciliği olan, benzer suçları ve günahları bulunmayan, bir zalime zulmü ve bir günahkara günahı üzere yardım etmeyenler arasından, onlardan daha hayırlı halefler bulursun. Onların sana sıkıntıları daha hafif ve yardımları daha iyidir. Sana daha çok şefkat gösterirler; senden başkasına daha az sevgi beslerler. Onları, yalnızlıkların ve toplantıların için seçkin kişiler edin. Sonra senin yanında onların en çok tercih edileni, acı gerçekleri en çok söyleyen, -Allah'ın dostları için kerih gördüğü,- vuku bulduğunda senin arzundan vuku bulan ve senden sadır olan şeyde en az yardım edeni olsun. Takva ve doğruluk sahiplerine sarıl; sonra onları, seni övmemeleri ve yapmadığın bir batılı sana nispet ederek sevindirmemeleri hususunda alıştır. Övgünün çokluğu, kişinin kendisini beğenmesini doğurur ve kibre yaklaştırır.
Senin yanında güzel iş yapanla çirkin iş yapan, bir olmasın. Böyle davranmak, iyilik yapanları iyilik yapmaktan vazgeçirir; kötülük yapanı ise kötülüğe alıştırır. Onların her birini, kendisine uygun gördüğü şeyle yükümlü tut.
Bilmiş ol ki, bir yöneticinin tebaası hakkında hüsn-ü zannını ortaya koymasına, onlara ihsanda bulunmasından, sıkıntılarını azaltmasından, onlarda bulunmayan şeyler nedeniyle zorlamayı terk etmesinden daha iyi vesile yoktur. Sende, bunda tebaana karşı hüsn-ü zannını bir araya getiren bir iş olsun. Hüsn-ü zan, uzun bir yorgunluğu senden alır. Senin hüsn-ü zannına en layık olan kişi, davranışın onun nazarında güzel olandır. Senin su-i zannını en çok hak eden de, davranışın onun nazarında kötü olan kimsedir.
Bu ümmetin liderlerinin işlediği ve etrafında muhabbetle birleşilen bir uygulamayı yıkma. Söz konusu uygulamaların geçmişine zarar verebileceğin bir uygulama ihdas etme. Zira mükâfat, o uygulamayı ortaya koyanın olur; ondan kaldırdığın şey sebebiyle de günah senin üzerine olur.
Şehirlerin için doğru olanı güçlendirmek ve senden önce insanların yaptıkları doğruları ikame etmek için alimlerle mütalaada bulunmayı ve bilgelerle konuşmayı artır.
Bilmiş ol ki, tebaa sınıflardan meydana gelmektedir. Bir kısmı ancak diğer kısmıyla doğru olur. Bir kısmı diğer bir kısmı olmadan yapamaz. Bazıları Allah'ın askerleri, bazıları genel ve özel işleri yürüten katipler, bazıları adaleti yerine getiren kadılar, bazıları hakkı gözeterek ve yumuşaklıkla görev yapan görevliler, bazıları zimmilerden ve insanların Müslümanlarından cizye ve harac ödeyen, bazıları tacirler ve zanaatkarlar, bazıları ihtiyaç ve fakirlik ehlinden düşük tabakadan olanlardır. Allah, hepsinin payını zikretmiş ve Kitabında durumuna göre farizasını ya da Peygamber'in (s) sünnetinde bizim yanımızda korunan ahdini belirlemiştir.
Askerlere gelince, Allah'ın izniyle tebaanın kaleleri, yöneticilerin güzelliği, dinin gücü ve güvenliğin yollarıdırlar. Onlar olmadan tebaa ayakta duramaz. Sonra Allah'ın onlara çıkardığı, düşmanlarıyla savaşta kendisiyle güçlendikleri, hallerini düzeltme konusunda dayandıkları, ihtiyaçlarını karşılayan harac olmadan destekleri olmaz. Sonra bu iki sınıfın, akitlere karar verecek, yararlı şeyleri bir araya getirecek ve işlerin özelinde ve genelinde kendilerine güvenilecek kadılardan, amirlerden ve kâtiplerden oluşan üçüncü bir sınıf olmadan destekleri yoktur. İhtiyaçlarını karşılamak üzere bir araya gelen, çarşılarını ayakta tutan, başkalarının yumuşaklığının ulaşamadığı şeyler için elleriyle yumuşaklıkta onlara yeten tacirler ve zanaatkarlar olmadan bunların hepsinin destekleri yoktur. Sonra ihtiyaç ve fakirlik ehlinden destek ve yardımı hak eden düşük tabaka da vardır.
Allah katında hepsinin genişliği vardır. Hepsinin yönetici üzerinde, kendisine uygun olan bir hakkı vardır. Yönetici, Allah'ın onu bundan yükümlü tuttuğu hakikatten, ancak önem verme ve Allah'tan yardımla, hakka bağlılığı nefsinde yer ettirmesiyle ve kendisine hafif ya da ağır gelen şeye sabırla (yüz akıyla) çıkabilir. Askerlerinden, kızgınlığı geciktirenlerden, mazerete itimat eden, zayıflara merhamet eden, güçlülere karşı sert olan, sertliğin tesir edemediği ve zayıflığın çaresiz duruma sokamadığı, sana göre Allah, Resulü ve liderin için en fazla nasihat edeni, sinesi en arı olanı ve yumuşak huyluluğu bakımından en üstün olanı görevlendir.
Sonra asil soy sahiplerine, erdemli evlerin mensuplarına ve iyilikte önde gelenlere, sonra zorluk, şecaat, cömertlik ve hoşgörü ehline sarıl. Onlar, asaletten toplanmışlardır; iyiliğin kollarındandır. Sonra onların işlerini, ebeveynin çocuklarını kontrol ettiği gibi kontrol et. Onları güçlendirdiğin bir şey, sana ağır gelmesin; üzerinde anlaştığınız bir ihsanı, az da olsa hakir görme. O, sana nasihati cömertçe vermelerine ve senin hakkında hüsn-û zan beslemelerine sebep olur. İşlerinin küçük olanını, büyüğüne güvenerek incelemeyi terk etme. Senin azıcık ihsanından yararlanacakları bir yeri ve büyük olanından müstağni olmayacakları bir yeri vardır.
Askerlerinin liderlerinin en üstünleri, -sana göre- yardımıyla askerlere destek veren, zenginliğinden onlara, onların arkalarında kalanlara ve ailelerinden geridekilere yetecek kadar ihsanda bulunan kimseler olsun ki askerlerin, düşmanla cihâtta endişeleri tek olsun. Liderlere olan meylin, kalplerini sana meylettirir. Yöneticileri sevindiren şeylerin en üstünü, şehirlerde adaletin yerine getirilmesi ve tebaanın sevgisinin ortaya çıkmasıdır. Onların sevgisi, ancak kalplerinin esenliğiyle ortaya çıkar. Tebaanın samimiyeti, ancak işlerini yürüten yöneticilerini korumaları; onların idaresinden az sıkılmaları ve idarecilik sürelerinde geçirdikleri zamanı uzun bulmamaları durumunda gerçek olur. Onların emelleri konusunda geniş ol. Onlara güzel övgüde bulunmayı ve onlardan sınananların nelerle sınandıklarını anmayı sürdür. Onların fiillerinin güzelliğinin zikredilmesini artırmak, cesuru coşturur ve kaçınanı -Allah'ın izniyle- teşvik eder. Sonra onlardan her adamın ne ile sınandığını bil ve bir kişinin sınandığı şeyi başkasına nispet etme; onu imtihanın gayesinin altında görme. Bir kişinin şerefi, seni onun küçük olan imtihanını büyütmene, kişinin düşkünlüğü, onun büyük olan imtihanını küçümsemene teşvik etmesin.
Sana problemli gelen işleri ve işlerden şüpheli gelenleri Allah'a ve Resulüne havale et. Allah, doğru yolu göstermek istediği bir topluluğa, "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Resûle götürün. " demiştir. Allah'a götürmek, Kitabının muhkemini kabul etmektir; Resûle götürmek, -ihtilafa neden olan değil-, üzerinde ittifak edilen sünneti kabul etmektir.
Sonra insanlar arasında hüküm vermek için -sana göre- tebaanın en üstünü olan, işlerin usandırmayacağı, hasımlarla tartışmayan, hatada diretmeyen, öğrendiğinde hakka dönmekten göğsü daralmayan, nefsi tamaha [yukarıdan] bakmayan, hükme ilk bakışta zihninde oluşan anlayışla yetinmeyip onu en ince detayına kadar irdeleyen, şüphelerde en çok duran, delilleri en çok alan, hasmın müracaatından en az usanan, işleri ortaya çıkarmada en sabırlı, hüküm açıklığa kavuştuğunda en tavizsiz, övgünün kibirli yapmadığı, kışkırtmanın kendini beğendirmediği kimseyi seç. Bunların sayısı azdır. Sonra bunun yargısını izlemeyi artır. Ona noksanlığını giderecek ve insanlara muhtaçlığını azaltacak şekilde cömertlikte geniş davran. Ona, senin yanında, adamlar tarafından suikasta uğramaktan emin olması için başka yakın adamlarının tamah etmediği, yanındaki makamdan ver. Bu duruma derin bir bakışla bak. Bu din, kötü insanların elinde esir olur; onda arzuyla davranılır ve onunla dünya istenir.
Sonra görevlilerinin işlerine bak. Onları imtihan ederek görevlendir; kayırarak ya da keyfi olarak görevlendirme. Bu ikisi, zulüm ve ihanetin bölümlerinin tamamlayıcı unsurlarıdır. Onlardan, faziletli ailelere mensup, geçmişte İslam'a hizmeti olan, deneyim ve haya sahiplerini gözet. Onlar, en asil ahlaklı, itibarları en düzgün, hırslara en az yönelen, işlerin sonucuna en ciddi bakanlardır. Sonra onlar için erzakı bol ver. Bu, nefislerini uygun hale getirmeleri için onlara bir güç, ellerinin altındakini almalarına engel ve emrine muhalefet ettikleri ya da emanetine ihanet ettikleri zaman onlar aleyhine hüccet olur. Sonra onların işlerini kontrol et ve onlar için doğruluk ve vefa sahibi insanlardan casuslar gönder. İşlerini gizli olarak denetlemen, emaneti kullanmalarında ve tebaaya yumuşak davranmalarında onlar için teşvik edici olur. Yardımcılardan korun. Onlardan biri elini ihanet için yayarsa casuslarının onun hakkındaki haberleri senin yanında bir araya gelir. Şahit olarak bununla yetinir ve bedenine cezayı yayar, onu yaptığından dolayı muaheze edersin. Sonra onu rezillik konumuna getirir, ihanetle damgalar ve töhmet ayıbını boynuna takarsın.
Harac işini, doğru kişilerle kontrol et. Haracın ve görevlilerinin doğru olması, onlardan başkaları için de doğruluktur. Onlar olmadan başkalarına doğruluk yoktur. Çünkü insanların hepsi, harac ve görevlilerinin geçimini sağladığı kimselerdir. Yerin imarına bakışın, haracı toplamaya bakışından daha ciddi olsun. Zira harac, ancak imarla elde edilir. Kim imar etmeden haracı isterse memleketleri harap ve kulları yok eder. Onun işi uzun süre devam etmez. Verginin ağırlığından, ürünlerine zarar veren bir hastalıktan, arazilerini suladıkları suyun ya da yağmurun kesilmesinden, suyun kaplaması nedeniyle ürünün zarar görmesinden veya kuraklıktan şikayet ederlerse, işlerinin uygun olacağını umduğun kadarıyla yüklerini hafifletirsin. Onların sıkıntısını giderdiğin şey sana ağır gelmesin. O, onların güzel övgüsünü kazanmanın ve onlara adaleti uygulamakla mutluluğun yanı sıra memleketinin imarında ve eyaletini süslemede sana iade edecekleri bir hazinedir. Onları rahatlatman suretiyle yanlarında sakladığın, onları adaletine ve yumuşaklığına alıştırmandan dolayı kazandığın güvenle, kuvvetlerine daha fazla güvenirsin. Bazen akabinde onlara bağırdığın bazı işler olabilir ki, onu hoşlukla taşırlar. Bayındır memleketin ahalisi, yüklediğin her şeyi taşır. Yerin harap olması, ahalisinin fakirliğini getirir. Yöneticilerin malı toplamayı gözetmeleri, [görevde) kalma hakkında karamsar olmaları ve nasihatlerden az yararlanmaları ahaliyi fakirleştirir.
Sonra katiplerinin durumuna bak. İşlerinin başına onların en hayırlılarını getir. Düşmanlarına kurduğun tuzaklarını ve sırlarını sadece, "cömertliğin kendisini şımartıp da bir topluluğun huzurunda sana muhalefet etmeye cesaret etmeyecekler arasında güzel ahlakın her türlüsünü nefsinde en çok toplayan; senin için aldığı ve senden verdiği şeyler konusunda, görev verdiğin kişilerin seninle yazışmaları ve doğru bir şekilde senden onlara cevaplanın gitmesi hususunda gafletin kendisini hataya düşürmeyeceği; senin lehinde yaptığı bir akdi zayıflatmayan; senin aleyhine yapılmış bir akdi de çözmekten aciz kalmayan ve işlerde nefsinin değerinin ulaştığı noktadan habersiz olmayan" kimseye yazdır. Zira kendi değerini bilmeyen kişi, başkasının değerini hiç bilmez. Onları seçimin, ferasetine, güvenine, hüsn-ü zannına dayalı olmasın. İnsanlar, yapmacık tavır takınarak ve güzel hizmet ederek kendilerini yöneticilerin ferasetlerine tanıtırlar. Bunun gerisinde samimiyet ve emanetten bir şey yoktur. Fakat senden önce salih olanlar için görevlendirildikleri şeylerle onları sına. Avam arasında en güzel iz bırakana ve emaneti en iyi bilen olarak tanınana güven. Bu, Allah'a ve işini üstlendiğin kişiye karşı samimiyetine delildir. İşlerinden her birisinin başına, işin büyüğünün kendisini yenmediği, çokluğunun ona dağınık gelmediği bir başkan getir. Katiplerinde haberdar olmadığın her ne ayıp olursa olsun ondan sorumlusun.
Sonra tacirlere ve zanaat erbabına özen göster. Mukim olsun, gezici olsun ya da bedeniyle kazanan olsun, onlar hakkında hayır tavsiye et. Onlar, yararların unsurlarını, ihtiyaçların sebepleri ve bu ihtiyaçları karada ve denizde, ovada ve dağda, bulundukları yerlerde insanların toplanamadıkları ve cesaretli olamadıkları, uzak yerlerden ve bırakıldıkları bölgelerden getirenlerdir. Onlar, felaketlerinden korkulmayan esenliktirler; gailelerinden korkulmayan barıştırlar. Bulunduğun yerde ve memleketinin çeşitli bölgelerinde işlerini kontrol et. Bunun yanında bilmiş ol ki, onların çoğunda aşırı bir darlık, çirkin bir cimrilik, stokçuluk yapma, satılan ticarî mallarda tahakküm vardır. Bu, umuma yönelik bir zarar kapısı, yöneticilerin bir ayıbıdır. Stokçuluğu engelle. Zira Resulullah (s) onu engellemiştir. Alışveriş, adaletli tartılarla ve iki tarafa, satana da alana da zarar vermeyen fiyatlarla hoşgörülü olsun. Sen yasakladıktan sonra kim stokçuluk yaparsa, aşırıya gitmeden onu cezalandır.
Miskinlerden, ihtiyaç sahiplerinden, aşırı fakir ve kronik hastalardan meydana gelen, hileleri olmayan aşağı tabaka hususunda Allah'tan kork. Bu tabakadan dilenen ve muhtaç olduğu halde dilenemeyenler vardır. Allah'ın sana hakkından emanet ettiklerini, O'nun için koru. Onlar için beytülmalinden bir pay ve ganimet arazilerinin gelirlerinden bir pay ayır. Onlardan en uzak olanın, en yakında olan kadar hakkı vardır. Hepsinin hakkı gözetilmiştir. Kibir seni onlarla ilgilenmekten alıkoymasın. Önemli çoğunluğu eksiksiz bir şekilde yerine getirsen dahi önemsiz olanı zayi etmenden dolayı mazur görülmezsin. İlgini onlardan uzaklaştırma; onları hor gören bir tavır takınma. (Çirkinliğinden dolayı)] gözlerin bakmak istemediği ve insanların hakir gördüğü kimselerden sana ulaşamayanların işlerini incele. Bunları araştırmak için güvendiğin, Allah'tan korkan ve tevazu sahibi kimseleri görevlendir ki, sana durumlarını bildirsinler. Sonra onlar için Allah'la karşılaştığın gün mazur olacağın şeyi yap. Bunlar, tebaa arasında başkalarına göre insafa en fazla ihtiyacı olanlardır. Hepsinin hakkını ödemede Allah'a karşı mazur olacak şekilde davran. Yetimleri olanları, hilesi olmayan ve istek için kendisini ortaya koyamayan yaşlıları gözet. Bu, yöneticiler için ağırdır. Fakat hakkın hepsi ağırdır. Allah, onu akıbeti isteyenler, nefislerini sabrettirenler ve Allah'ın onlara vaat ettiklerinin doğruluğuna güvenen kavimler için hafifletir.
İhtiyaç sahiplerine, onların sorunlarına bizzat eğileceğin, seni yaratan Allah'a karşı tevazu göstereceğin, onlardan konuşanın seninle korkmadan konuşabilmesi için askerlerini, korumalarından ve polislerinden yardımcılarını (onları korkutmaktan] alıkoyacağın, umumi bir oturum oluşturacağın bir zaman ayır. Resulullah'ın (s) birçok yerde şöyle dediğini işittim: "Bir ümmet, fakirin hakkı güçlüden kekelemeden alınmadan temizlenmez." Sonra onlardan sertliğe ve konuşmayı beceremeyene tahammül et. Tahammülsüzlüğü ve büyüklenmeyi kendinden uzaklaştır ki, Allah bunun karşılığında senin üzerine rahmet kanatlarını yaysın ve sana itaatinin sevabını uygun görsün. Verdiğini güzellikle ver. Güzellikle ve özür beyan ederek engelle. Sonra bazı işlerini bizzat kendin yapman gerekir. Katiplerinin aciz kaldığı meselelerde, görevlilerine bizzat cevap vermen ve insanların ihtiyaçlarını, yardımcılarının kalplerini daraltan şeylerle beraber sana geldikleri günde karşılaman, bunlardandır. Her günün işini o gün yap; her günün [kendine mahsus) yapılacak işi var. İçinde, iyi niyetle davranıldığı ve tebaa esenliğe kavuştuğu takdirde bütün zamanlar her ne kadar Allah için (harcanmış) olsa da, yine de vakitlerin en değerlisini ve payların en büyüğünü Allah'a adamak üzere kendine tahsis et.
Sadece Allah'a mahsus olan farzları hakkıyla yerine getirmen, dininden Allah için ihlasla eda ettiğin en özel şey olsun. Gecende ve gündüzünde Allah'a bedeninden ver. Bundan, Allah'a yakınlaştığını tam, lekelenmemiş, eksiltilmemiş, bedenini yorabildiğin kadar hakkıyla yerine getir. İnsanlara imamlık yapmak üzere namaza kalktığın zaman nefret ettirici ve hakkını tam vermeyip zayi eden olma. İnsanların içinde hasta ve ihtiyaç sahibi olanlar var. Beni Yemen'e gönderdiği zaman Resulullah'a (s), onlara nasıl namaz kıldıracağımı sordum. Bana, "Onlara, en zayıflarının namazı gibi bir namaz kıldır ve müminlere karşı merhametli ol." dedi.
Tebaandan uzun süre gizlenme. Zira yöneticilerin tebaadan gizlenmesi, bir çeşit sıkıntı ve işleri az bilmektir. Onlardan gizlenmek, kendilerinden gizlenen şey hususundaki bilgilerini keser; böylece onların yanında büyük olan küçülür, küçük de büyür. Çirkin güzel olur; güzel çirkinleşir. Hak batılla karışır. Yönetici, insanların hangi iş sebebiyle görünmediğini bilemediği bir insandır. Hakkın, doğruyu yalandan ayıran alametleri yoktur. Sen, iki adamdan birisin: Ya nefsin hak yolunda cömertlik yapmıştır. O halde verdiğin bir hakkın görevinden ya da ihsanda bulunduğun asil bir davranıştan neden gizleniyorsun? Ya da vermemekle imtihan edilen bir kişisin. İnsanlar, senin cömertliğinden ümit keserlerse senden istemekten vazgeçmede ne kadar da acelecidirler! Bununla beraber, insanların sana olan ihtiyaçlarının çoğu, bir zulme uğramayı şikayet ya da bir uygulamada adalet istemek şeklinde olup bunlarda bir zorluk yoktur.
Sonra yöneticinin özel adamları ve arkadaşları vardır. Onlarda, ayrıcalıklı olma, haksızca bir yere atanma isteği ve adaletle muamelede eksiklik olur. Bunların unsurlarını, bu hallerin vasıtalarını kesmek suretiyle kes. Dostlarından ve akrabalarından kimseye bir yeri ikta olarak verme. Onlar, sudan pay alma ve zorluklarını başkalarına yükleyecekleri ortak bir iş konusunda etrafındaki insanlara zarar verecek bir araziye sahip olmayı asla senden ummasınlar. [Onların bu ümitlerini gerçekleştirdiğin takdirde] bunun faydası sana değil onlara, ayıbı ise dünya ve ahirette sana ait olur.
Hakkı bırakmayan, yakın veya uzak olan insanlar için hakkı bırakma. Bu hususta sabreden ve karşılığını Allah'tan bekleyen ol. Bu hak akrabalarında ve yakınlarında sabit olduğu zaman, sen de onu sabit kıl. Onun akıbetini, ondan sadır olup sana ağır gelecek şeyde ara. Bunun akıbeti övgüye layıktır.
Tebaa senin zulmettiğini düşünürse, mazeretini beyan ederek işi açıklığa kavuştur. Açık davranarak onların senin hakkındaki zanlarını düzelt. Bunda, senden nefsin için bir alıştırma, tebaana karşı yumuşak davranma, onları hak üzere doğrultmadan dolayı onunla ihtiyaçlarına ulaşacağın mazeret vardır.
Düşmanın seni davet ettiği, Allah'ın razı olacağı bir barışı reddetme. Banışta, askerlerine rahatlık, endişelerinden kurtulma ve memleketin için güven vardır. Fakat onunla barış yaptıktan sonra düşmanına dikkat et, ha dikkat! Düşman bazen, seni gaflete düşürmek için yaklaşır. Sağduyulu davran. Bu hususta hüsn-ü zanla beraber şüphe de duy. Düşmanınla aranda bir anlaşma yaparsan ya da ona zimmet verirsen yaptığın anlaşmayı vefayla koru. Zimmetini emanetle himaye et. Nefsini verdiğin şey için kalkan yap. Arzularının farklı ve görüşlerinin dağınık olmasına rağmen, insanların ahitlere vefa göstermeyi yücelttikleri kadar, üzerinde topluca daha ciddi durdukları, Allah'ın farzlarından bir şey yoktur. Müşrikler, (ahlak bakımından] Müslümanların aşağısında olmalarına rağmen ihanetin akıbetini kötü saydıkları için buna tutundular. Verdiğin zimmete ihanet etme; yaptığın anlaşmayı bozma; düşmanını kandırma. Allah'a karşı ancak câhil bir hain cesur olabilir. Allah, ahdini ve zimmetini emniyet kılmış; onu rahmetiyle kullar arasında, kuvvetine sığındıkları ve komşuluğuna iltica ettikleri dokunulması yasak olarak yaymıştır. Onda ifsat, ihanet ve kandırma yoktur. İlletlerin geçeceği bir anlaşma yapma. Teyit ve sağlamlaştırmadan sonra bir sözün hatasına güvenme. Onda sana Allah'ın ahdinin lazım olduğu bir işin darlığı, hak üzere olmaksızın bozulmasına seni davet etmesin. Feraha kavuşmayı ve akıbetinin faziletini umduğun bir işin darlığı üzerindeki sabrın, -Allah'tan bir isteğin seni ihata edeceği, dünyanı ve ahiretini muaf tutamayacağın- sonucundan korktuğun bir ihanetten daha hayırlıdır.
Kandan ve haksız yere akıtılmasından sakın! Kanları haksız yere akıtmaktan daha çok, intikamı davet eden, daha büyük sonucu olan, bir nimetin zevaline ve müddetin kesilmesine daha layık olan başka bir şey yoktur. Münezzeh Olan Allah, Kıyamet gününde kullar arasında hüküm vermeye, akıttıkları kanlarla başlayacaktır. Otoriteni, haram bir kanı akıtarak güçlendirme. Bu, onu zayıflatacak ve zayıf düşürecek şeylerdendir, hatta onu bitirecek ve devredecek şeydir. Kasten birisini öldürmende, Allah'ın yanında ve benim yanımda bir mazeret yoktur; çünkü onda bedeni kısas etme vardır. Bir hatayla imtihan edilirsen, kırbacın, kılıcın ya da elin cezalandırmada aşırıya gitmişse, tokat veya daha fazlası nedeniyle ölüm meydana gelmişse, otoritenin kibri seni öldürülenin velilerinin hakkını ödemekten engellemesin.
Kendini beğenmekten, nefsinden beğendiğin şeylere güvenmekten ve aşırı övgüyü sevmekten sakın! Bu, iyilik yapanların iyiliklerinden olanı silmesi için Şeytan'ın, nefsindeki en sağlam fırsatlarındandır.
Yaptığın iyiliği tebaanın başına kakmaktan, yaptığını abartmaktan ve onlara söz verip akabinde sözünde durmamaktan sakın. Başa kakmak, iyiliği yok eder; abartmak, hakkın nurunu giderir; sözde durmamak, Allah'ın ve insanların yanında nefreti gerektirir. Yüce Allah, "Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.“ buyurur.
Vaktinden önce işlerde acele etmekten, yapabildiğin halde ihmal etmekten, doğrusu bilinmediği durumlarda yapmaya inat etmekten ve durumları açık olduğunda zayıflık göstermekten sakın. Her işi yerine koy; her ameli yerinde yap.
İnsanların eşit oldukları bir şeyde kendine ayrıcalık tanımaktan ve göz önünde olan şeylerin ihtimam gösterilenlerinden gafil olmaktan sakın. Zira başkası yüzünden cezalandırılacaksın. Yakında işlerin örtüleri sana açılacak ve mazlumun hakkı senden istenecek. Kızgınlık sırasında kendine, sertliğine, elinin saldırısına ve dilinin keskinliğine hakim ol. Bütün bunlardan, öfken sakinleşip iradene hakim oluncaya kadar, diline ilk gelen sözleri tutmak ve saldırıyı ertelemek suretiyle korun. Rabbine dönüşünü hatırlayarak gayretlerini artırmadığın sürece, bu konuda nefsine asla hakim olamayacaksın.
Senin üzerine vacip olan şey, senden önceki adil bir idareden, faziletli bir uygulamadan, Peygamberimizden (s) gelen bir rivayetten ya da Allah'ın Kitabındaki bir farzdan geçenleri hatırlayıp, ondan amel ettiğimizden müşahede ettiğine uymak; nefsinin, arzusuna koştuğu zaman bir sebebinin olmaması için sana bu ahdimde ahdettiğim ve kendimden senin üzerine delil olarak güvendiğim şeylere uyma konusunda kendi kendine bütün gayretini sarf etmendir.
Allah'tan, rahmetinin genişliğiyle ve her isteneni verebileceği kudretinin büyüklüğüyle, beni ve seni, -kullarda güzel övgüyle, şehirlerde güzel eserle, nimetin tamamlanması ve cömertliğin artmasıyla beraber- Zatına ve mahlukatına karşı açık özür üzere bulunmak suretiyle rızasının olduğu şeyde muvaffak kılmasını, benim ve senin ömrünü saadet ve şehadetle tamamlamasını diliyorum. Biz O'na döneceğiz. Resulullah'a (s), iyi ve temiz ailesine -pek çok- selam olsun... Vesselam.…
Hz. Ali (r.a)
Hz. Ali / Nehcü'l Belağa
Hz. Ali'nin Konuşmaları, Mektupları ve Hikmetli Sözleri
Mültecinin evi
Yarınınız belli değil.
Dününüz berbat.
Bugününüz iç karartıcı.
Her an işsiz kalabilirsiniz, bir daha da iş bulamayabilirsiniz.
Çocuklarınızı gönderdiğiniz devlet okullarına güveniniz yok.
Okuduğunuz gazetelerin, seyrettiğiniz televizyonların neye, kime hizmet ettiği şaibeli.
Hukukunuzun bağımsız olmadığını biliyorsunuz.
Gözaltına alınmanız, sorguya çekilmeniz ve sittin sene sürecek bir davanın sonucunu hapishanede beklemeniz an meselesi.
Ülkenizde yapılan hiçbir sınav güvenilir değil, Milli Piyango kurumunuzun adı bile kirlenmiş.
Bankalardan hangisi bugün var yarın yok belirsiz.
Dününüz berbat.
Bugününüz iç karartıcı.
Her an işsiz kalabilirsiniz, bir daha da iş bulamayabilirsiniz.
Çocuklarınızı gönderdiğiniz devlet okullarına güveniniz yok.
Okuduğunuz gazetelerin, seyrettiğiniz televizyonların neye, kime hizmet ettiği şaibeli.
Hukukunuzun bağımsız olmadığını biliyorsunuz.
Gözaltına alınmanız, sorguya çekilmeniz ve sittin sene sürecek bir davanın sonucunu hapishanede beklemeniz an meselesi.
Ülkenizde yapılan hiçbir sınav güvenilir değil, Milli Piyango kurumunuzun adı bile kirlenmiş.
Bankalardan hangisi bugün var yarın yok belirsiz.
Bakanlar, rektörler ve hatta cumhurbaşkanınız bile diken üstüne.
Herkes birbirini tehdit ediyor, ülke şantajla yönetiliyor.
Ve kimse kimseye güvenmiyor.
Şu anda bombalar patlamıyor ama patlamışlığı var.
Darbeler yapılmıyor ama yapılmışlığı var.
SİZ DE MÜLTECİSİNİZ
Siz...
Hiç yer değiştirmediniz, sınırları gizlice geçmediniz, delik botlarla denizlere açılmadınız ama yine de kendi ülkenizde nicedir mültecisiniz.
İşçisiniz, memursunuz, köylüsünüz, sanatçısınız, çiftçisiniz, iş insanısınız, kadınsınız, çocuksunuz, azınlıksınız, farklısınız...
Ve biliyorsunuz, bu ülkede hasbelkader hayattasınız.
Gitmek isteseniz gidecek yeriniz yok.
Dönmek isteseniz dönecek yeriniz kalmadı.
Köyleriniz tükendi, ormanlarınız yakıldı, nehirleriniz kirlendi, şehirleriniz yağmalandı, duygularınızla çok oynandı.
Kâğıt üzerinde bu ülkenin vatandaşısınız ama değilmiş gibi yaşamaktasınız.
Ve bu neden böyle oldu hâlâ çok fazla anlamamaktasınız.
İşte böyle bir ülkede sığınmacılara yönelttiğiniz kininizin ve öfkenizin anlamı, sandığınızdan çok farklı.
Kendisine yeni bir hayat kurma umuduyla ülkesinden kaçan ve sizin ülkenize varan o Suriyelileri, Afganları, Pakistanlıları...
Afrika’nın ve Asya’nın çeşitli yerlerinden yola çıkıp bu topraklara varabilenlerden o sağ kalanları aslen sevmiyor olamazsınız.
Olsa olsa...
O insanları kendi topraklarından eden ve sizi de bu korkunç sisteme alet eden devletlerin rezil politikalarını sevmiyorsunuzdur.
Kendi ülkenizin mülteciler üzerinden yaptığı kirli hesapları sevmiyorsunuzdur.
Savaşları çıkaranları, savaşları körükleyenleri, savaşlarda ceplerini dolduranları sevmiyorsunuzdur.
Sokaklarda dilendirilen, çıkmazlarda fuhuş cehennemine sürüklenen çocuklar üzerinden para kazananları ve o para kazananları durdurmayıp aksine önlerini açanları sevmiyorsunuzdur.
Ülkelerin arasına içi timsah dolu hendeklerden sınırlar kazanları sevmiyorsunuzdur.
Sizi de onları da yoksul bırakanları ve savaşlardan paralar kazanmayı umanları sevmiyorsunuzdur.
GERÇEĞİN İKİ YÜZÜ
O insanların da bir zamanlar içinde doğduğu ve büyüdüğü bir ev olduğunu düşünseniz...
O evde yaşanmış ve kalbe kazınmış anıları olduğunu aklınıza getirseniz...
Onların da çok ama çok özledikleri en azından bir anneleri, bir kardeşleri, bir sevgilileri, bir arkadaşları olduğundan adınız gibi emin olsanız...
İçlerinden herhangi biriyle şimdi kalkıp, doğdukları yere birlikte gitseniz...
Onun sizi sevdiği sokaklarda gezdireceğini...
Size kendi sevdiği yemeklerden yedireceğini...
Küçükken kurduğu hayalleri anlatacağını...
Nihayetinde sözün hayal kırıklıklarına varacağını...
Ve sohbetinizin bir yerinde muhakkak hüngür hüngür ağlayarak birbirinize sarılacağınızı ve yoksulluğu birlikte lanetleyeceğinizi bilirsiniz.
Evet, ülkeye kafileler halinde çoğu erkek olan mülteciler gelmekte...
Evet, iktidarın mülteci politikası muhtemelen sinsi niyetler beslemekte...
Evet, mülteci sorunu daha da büyük bir karanlık vaat etmekte...
Ama gerçeğin bir yüzü buysa... diğer yüzü de şu:
Mültecileri suça sürükleyen o düzen sizin neden sonuç ilişkisini kurmamanızdan cesaretlendikçe dünya böyle böyle cehenneme dönüşmekte.
Herkes birbirini tehdit ediyor, ülke şantajla yönetiliyor.
Ve kimse kimseye güvenmiyor.
Şu anda bombalar patlamıyor ama patlamışlığı var.
Darbeler yapılmıyor ama yapılmışlığı var.
SİZ DE MÜLTECİSİNİZ
Siz...
Hiç yer değiştirmediniz, sınırları gizlice geçmediniz, delik botlarla denizlere açılmadınız ama yine de kendi ülkenizde nicedir mültecisiniz.
İşçisiniz, memursunuz, köylüsünüz, sanatçısınız, çiftçisiniz, iş insanısınız, kadınsınız, çocuksunuz, azınlıksınız, farklısınız...
Ve biliyorsunuz, bu ülkede hasbelkader hayattasınız.
Gitmek isteseniz gidecek yeriniz yok.
Dönmek isteseniz dönecek yeriniz kalmadı.
Köyleriniz tükendi, ormanlarınız yakıldı, nehirleriniz kirlendi, şehirleriniz yağmalandı, duygularınızla çok oynandı.
Kâğıt üzerinde bu ülkenin vatandaşısınız ama değilmiş gibi yaşamaktasınız.
Ve bu neden böyle oldu hâlâ çok fazla anlamamaktasınız.
İşte böyle bir ülkede sığınmacılara yönelttiğiniz kininizin ve öfkenizin anlamı, sandığınızdan çok farklı.
Kendisine yeni bir hayat kurma umuduyla ülkesinden kaçan ve sizin ülkenize varan o Suriyelileri, Afganları, Pakistanlıları...
Afrika’nın ve Asya’nın çeşitli yerlerinden yola çıkıp bu topraklara varabilenlerden o sağ kalanları aslen sevmiyor olamazsınız.
Olsa olsa...
O insanları kendi topraklarından eden ve sizi de bu korkunç sisteme alet eden devletlerin rezil politikalarını sevmiyorsunuzdur.
Kendi ülkenizin mülteciler üzerinden yaptığı kirli hesapları sevmiyorsunuzdur.
Savaşları çıkaranları, savaşları körükleyenleri, savaşlarda ceplerini dolduranları sevmiyorsunuzdur.
Sokaklarda dilendirilen, çıkmazlarda fuhuş cehennemine sürüklenen çocuklar üzerinden para kazananları ve o para kazananları durdurmayıp aksine önlerini açanları sevmiyorsunuzdur.
Ülkelerin arasına içi timsah dolu hendeklerden sınırlar kazanları sevmiyorsunuzdur.
Sizi de onları da yoksul bırakanları ve savaşlardan paralar kazanmayı umanları sevmiyorsunuzdur.
GERÇEĞİN İKİ YÜZÜ
O insanların da bir zamanlar içinde doğduğu ve büyüdüğü bir ev olduğunu düşünseniz...
O evde yaşanmış ve kalbe kazınmış anıları olduğunu aklınıza getirseniz...
Onların da çok ama çok özledikleri en azından bir anneleri, bir kardeşleri, bir sevgilileri, bir arkadaşları olduğundan adınız gibi emin olsanız...
İçlerinden herhangi biriyle şimdi kalkıp, doğdukları yere birlikte gitseniz...
Onun sizi sevdiği sokaklarda gezdireceğini...
Size kendi sevdiği yemeklerden yedireceğini...
Küçükken kurduğu hayalleri anlatacağını...
Nihayetinde sözün hayal kırıklıklarına varacağını...
Ve sohbetinizin bir yerinde muhakkak hüngür hüngür ağlayarak birbirinize sarılacağınızı ve yoksulluğu birlikte lanetleyeceğinizi bilirsiniz.
Evet, ülkeye kafileler halinde çoğu erkek olan mülteciler gelmekte...
Evet, iktidarın mülteci politikası muhtemelen sinsi niyetler beslemekte...
Evet, mülteci sorunu daha da büyük bir karanlık vaat etmekte...
Ama gerçeğin bir yüzü buysa... diğer yüzü de şu:
Mültecileri suça sürükleyen o düzen sizin neden sonuç ilişkisini kurmamanızdan cesaretlendikçe dünya böyle böyle cehenneme dönüşmekte.
19 Temmuz 2021
Attığımda O Oku
Benden daha ne olur, yürür yalan söylerim
bir şey acır içimde bu göğsüme ne kattın
sende noksan bulmadım şu yerle gök yanarken
attığımda o oku ben atmadım sen attın
Rab bu nasıl denizdir yüzme bilen kuşu yok
içimde acır bir şey bu göğsüme ne kattın
anlar gibi olmuştum yetmiş üçte bir cuma
attığımda o oku ben atmadım sen attın
Geçer gider hacegân ve ahûlar ve zaman
acır bir şey içimde bu göğsüme ne kattın
bilmem değmişse bile ağa yahut karaya
attığımda o oku ben atmadım sen attın.
Süleyman Çobanoğlu
bir şey acır içimde bu göğsüme ne kattın
sende noksan bulmadım şu yerle gök yanarken
attığımda o oku ben atmadım sen attın
Rab bu nasıl denizdir yüzme bilen kuşu yok
içimde acır bir şey bu göğsüme ne kattın
anlar gibi olmuştum yetmiş üçte bir cuma
attığımda o oku ben atmadım sen attın
Geçer gider hacegân ve ahûlar ve zaman
acır bir şey içimde bu göğsüme ne kattın
bilmem değmişse bile ağa yahut karaya
attığımda o oku ben atmadım sen attın.
Süleyman Çobanoğlu
Dünyanın Öbür Ucunda Bir Yerde
Dünyanın öbür ucunda bir yerde
mavi bir kervan laternalar içinde samanyoluna gider
bir saman parçası savrulur, bir tarlakuşu uçar
dolaşırım tahtabacaklı bir atla: ben,
senin sokağını ararım…
penguenler bile bilir seni sevdiğimi…
hayat bir gül yarasıdır
her şeyde seni görürüm
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
aşk vardır… kısacık da olsa…
Dünyanın öbür ucunda bir yerde
hayal kura kura gelirim ilkyaz tarlalarından
bir berduş gibi ilkyazdan sarhoş gibi…
bir nisan gecesi gelir
pencerenin altında dururum
git dersin…
gidemem derim
hiçbir yere gitme dedi nisan
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
aşk yoksa… bir parça yağmur yağar…
…yağmur olurum
pervazını saran toza sıçrarım
usulca bulaşırım parmaklarına
gözlerinde dolaşırım usulca
aya yansır mutluluğun müziği
bakar lombozlardan kürek mahkumları…
bir nisan gecesi uykunda gökyüzünü
dinlerim şafağa kadar
Dünyanın öbür ucunda bir yerde şarkıcılar dolaşır göklerde
Dünyanın öbür ucunda bir yerde bir mezarcı kirazçiçekleriyle
konuşur tepelerde
Dünyanın öbür ucunda bir yerde çingeneler ekmeklerini
dilencilerle paylaşır
makinistler zurnadır kıvrılıp gider raylar
suya oturup ağlar zavallı kaymakamlar
sarhoşlar aşıklarla danseder parklarda
çinliler dişçiye gider, kediler hayal kurar
orda masmavidir meyhaneler, seni
bir ayçiçeğiyken bulurum
sızlar korsanların kancaları
çocuklar okşar kamburların sırtını
öperim parmaklarının ucunu
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
kamburları kimse içeri almaz
bir akşamüzeri bir kente girerim şarkılarla marşlarla
sen benimsin diye bağırırım yollarda
o kent aslında çoktan… yitirilmiş de olsa
bir akşamüstü bir kente girer
sen benimsin derim sana içimden
elimde bir kızıl bayrak… bir nisan akşamında
rengi azıcık solmuş da olsa…
Dünyanın öbür ucunda bir yerde
yoksulluğun kavalcıları solar mavilikte
o gece herkes samanyoluna bakar
samanyolunu kaplar yüzün
bir saman parçası düşer bir gül tarlasına,
kalbimde usulca bir düğme kopar
dolaşırım üzgün bir eşecikle sırtımda: ben,
senin sokağını ararım…
sokak köpekleri bile bilir seni sevdiğimi…
hayat bir gül yarasıdır
her şeyde seni görürüm
ve dünyanın bir yerde öbür ucunda
git dersin…
gidemem derim
Hakan Savlı
mavi bir kervan laternalar içinde samanyoluna gider
bir saman parçası savrulur, bir tarlakuşu uçar
dolaşırım tahtabacaklı bir atla: ben,
senin sokağını ararım…
penguenler bile bilir seni sevdiğimi…
hayat bir gül yarasıdır
her şeyde seni görürüm
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
aşk vardır… kısacık da olsa…
Dünyanın öbür ucunda bir yerde
hayal kura kura gelirim ilkyaz tarlalarından
bir berduş gibi ilkyazdan sarhoş gibi…
bir nisan gecesi gelir
pencerenin altında dururum
git dersin…
gidemem derim
hiçbir yere gitme dedi nisan
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
aşk yoksa… bir parça yağmur yağar…
…yağmur olurum
pervazını saran toza sıçrarım
usulca bulaşırım parmaklarına
gözlerinde dolaşırım usulca
aya yansır mutluluğun müziği
bakar lombozlardan kürek mahkumları…
bir nisan gecesi uykunda gökyüzünü
dinlerim şafağa kadar
Dünyanın öbür ucunda bir yerde şarkıcılar dolaşır göklerde
Dünyanın öbür ucunda bir yerde bir mezarcı kirazçiçekleriyle
konuşur tepelerde
Dünyanın öbür ucunda bir yerde çingeneler ekmeklerini
dilencilerle paylaşır
makinistler zurnadır kıvrılıp gider raylar
suya oturup ağlar zavallı kaymakamlar
sarhoşlar aşıklarla danseder parklarda
çinliler dişçiye gider, kediler hayal kurar
orda masmavidir meyhaneler, seni
bir ayçiçeğiyken bulurum
sızlar korsanların kancaları
çocuklar okşar kamburların sırtını
öperim parmaklarının ucunu
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
kamburları kimse içeri almaz
bir akşamüzeri bir kente girerim şarkılarla marşlarla
sen benimsin diye bağırırım yollarda
o kent aslında çoktan… yitirilmiş de olsa
bir akşamüstü bir kente girer
sen benimsin derim sana içimden
elimde bir kızıl bayrak… bir nisan akşamında
rengi azıcık solmuş da olsa…
Dünyanın öbür ucunda bir yerde
yoksulluğun kavalcıları solar mavilikte
o gece herkes samanyoluna bakar
samanyolunu kaplar yüzün
bir saman parçası düşer bir gül tarlasına,
kalbimde usulca bir düğme kopar
dolaşırım üzgün bir eşecikle sırtımda: ben,
senin sokağını ararım…
sokak köpekleri bile bilir seni sevdiğimi…
hayat bir gül yarasıdır
her şeyde seni görürüm
ve dünyanın bir yerde öbür ucunda
git dersin…
gidemem derim
Hakan Savlı
Cuma Koşusu
/siz de biliyorsunuz
'hüzün' bu yıl yine moda çocuklar/
cumartesi olanca buğusuyla yayılıyorken
iğde dallarına, nar kırmızısı sıcaklığıyla örtülü
caddelerden, kaldırımlardan sokak aralarına
sızıp
kara kavruk kadınların ve tezgâhtarların
ellerinde
bir tomurcuk, bir orkide çiği oluveriyor.
/hüzün
monepeto değil çocuklar/
yorgun, pazar çantalarını kavramış bilekler
ince, ola ki nazenin bir gülümseyişi
temiz giyimlilere değil, biliyorsunuz
kravatla, fularla elma satılmaz çünkü
yitmişlere, kumaş tüccarlarına, küfürbazlara
yüzlerine bile bakmadan
bir file dolusu hayat karşılığı ödeyiveriyor.
/iyisi, kötüsü olmaz acının ve acı
insanın yüzünde gizlidir; çocuklar/
oysa cuma bugün
günlük güneşlik sevincin abidesi
sisli vapurlar, sigara dumanları, yarım
bırakılmış sarışınların yas günü bugün
/ah! Robenson, cumayı bırak adandan
'yarın cumartesi' biliyorsun
biliyorsun ben yeşil gözlü bir çinle avunabilirim
Pekin'de bile olsa/
yavaş yavaş alışıyorum
kente yeni gelmişlerin ürkek sorularına
hatırımda gözlerle geçilen boğaz
bir salı günü uzaklığında olsa da.
/cuma cumartesi Robenson ve saire
ne intihar ve balkon bir buse versene/
'hüzün' bu yıl yine moda çocuklar/
cumartesi olanca buğusuyla yayılıyorken
iğde dallarına, nar kırmızısı sıcaklığıyla örtülü
caddelerden, kaldırımlardan sokak aralarına
sızıp
kara kavruk kadınların ve tezgâhtarların
ellerinde
bir tomurcuk, bir orkide çiği oluveriyor.
/hüzün
monepeto değil çocuklar/
yorgun, pazar çantalarını kavramış bilekler
ince, ola ki nazenin bir gülümseyişi
temiz giyimlilere değil, biliyorsunuz
kravatla, fularla elma satılmaz çünkü
yitmişlere, kumaş tüccarlarına, küfürbazlara
yüzlerine bile bakmadan
bir file dolusu hayat karşılığı ödeyiveriyor.
/iyisi, kötüsü olmaz acının ve acı
insanın yüzünde gizlidir; çocuklar/
oysa cuma bugün
günlük güneşlik sevincin abidesi
sisli vapurlar, sigara dumanları, yarım
bırakılmış sarışınların yas günü bugün
/ah! Robenson, cumayı bırak adandan
'yarın cumartesi' biliyorsun
biliyorsun ben yeşil gözlü bir çinle avunabilirim
Pekin'de bile olsa/
yavaş yavaş alışıyorum
kente yeni gelmişlerin ürkek sorularına
hatırımda gözlerle geçilen boğaz
bir salı günü uzaklığında olsa da.
/cuma cumartesi Robenson ve saire
ne intihar ve balkon bir buse versene/
Doğrusu, hayatı çok sevdiğimi söyleyemem, hayır. Canlı olduğum için, sorumluluklarım olduğu için hayata katlanıyorum.
CÉLINE: Size ne anlatayım ki? Okurlarınızı nasıl memnun ederim bilmiyorum. Bu insanlara karşı nazik olmamız gerek… Kendilerini incitmeden eğlendirmemizi beklerler bizden. Pekâlâ… Konuşalım bakalım. Bir yazarın içinde öyle çok kitap yoktur. Journey to the End of the Night(Gecenin Sonuna Yolculuk), Death on the Installment Plan, bunlar yeterli. Ben bu işe meraktan giriştim; merakın bedeli de ağırdır. Ben bir trajedi tarihçisiyim. Birçok yazar trajediyi arar, bulamaz. Trajediyle ilgisi olmayan küçük küçük kişisel hikâyeler gelir hatırlarına. Diyeceksiniz ki Yunanlar var. Trajik Yunanlar tanrılarla konuştukları izlenimine kapılırdı… Evet, tabii… İsa. Tanrılarla telefon görüşmesi yapmak öyle her gün başımıza gelen bir şey değildir, değil mi?
Peki sizin için günümüzün trajedisi nedir?
Stalingrad’dır. O nasıl bir katarsistir! Stalingrad’ın çöküşü Avrupa’nın bitişidir. Bir felaketti yaşanan; bütün bunların merkezi Stalingrad’dı. Bunun bittiğini, tamamen sona erdiğini söyleyebilirsiniz, Beyaz uygarlığın. İşte hepsi bu, biraz gürültü çıkardı, kasıp kavurdu, silahlar, çağlayanlar. Ben bunların içindeydim… Ben bunlardan kâr payı çıkardım. Bu malzemeyi kullandım, sattım. Besbelli, bu işlere karıştım ben, Yahudi meselesine. Aslında beni ilgilendirmeyen işlerdi, orada olmam için hiçbir nedenim yoktu. Gene de onları anlattım… kendi üslubumla.
Hani şu Journey’in ortaya çıkışıyla skandal yaratan üslubunuz. Tarzınız birçok alışkanlığı sarstı.
Buna “yaratmak” diyorlar. İzlenimcileri ele alalım. Güzel bir günde tuvallerini alıp dışarı çıktılar resim yapmak için. Çimlerin üstünde nasıl öğle yemeği yediğinizi bizzat gördüler. Müzisyenler de bunun üstünde çalıştı. Bach’tan Debussy’e kadar büyük bir fark var. Bu besteciler birtakım devrimler başlattı; renklere, seslere can verdiler. Benim içinse bu sözcüklerle, sözcüklerin konumuyla oldu. Mesele Fransız edebiyatı olunca, oradaki bilge adam ben olmalıyım, hataya yer yok. Biz dinlerin çocuklarıyız –Katolik, Protestan, Yahudi… Evet, Hıristiyan dinleri. Asırlar boyu Fransız eğitimini yönetenler Cizvitlerdi. Latinceden çevrilmiş tümceleri bir fiil, bir özne, bir tümleç, bir ritim ile mantıklı bir biçimde kurmayı öğrettiler bize. Kısacası şurada bir nutuk, orada bir vaaz, her yerde bir öğüt! Bir yazardan söz ederken, “Hoş bir tümce örgüsü var!” derler. Bense, “Bu okunmuyor,” derim. “Ne muhteşem teatral bir dil!” derler. Ben bakarım ve dinlerim. Düzdür, bir hiçtir, sıfırdır aslında öylesi. Ben konuşulan dili yazıya döküyorum; hem de tek bir hamlede.
Bu sizin “küçük müziğim” dediğiniz şey, değil mi?
Alçakgönüllü olduğum için “küçük müzik” diyorum, ama bu dönüşümü başarabilmek aslında çok zor. Bu, emek demektir. Bu haliyle hiçbir şeye benzemiyor gibi görünebilir, ama bu kalitedir. Benimkiler gibi bir roman yazabilmek istiyorsanız, sekiz yüz sayfa elde etmek için seksen bin sayfa yazmak gerekir. Kimileri benden söz ederken, “Doğal bir konuşma sanatı var… Konuşur gibi yazar… Bunlar günlük dile ait sözcükler… Hemen hemen aynılar… Kulağa tanıdık geliyor,” derler. Evet, işte, bu bir “dönüşüm”dür. Dönüşüm beklediğiniz sözcük, beklediğiniz durum değil belki de. Bu biçimde kullanılan bir sözcük her zaman karşılaştıklarınızdan daha samimi, daha gerçekçidir aynı zamanda. Kendi tarzınızı yaratırsınız. Kendinizde ifade etmek istediğiniz şeyin ortaya çıkarılmasına yardımcı olur bu sözcük.
Peki sizin ifade etmek istediğiniz nedir?
Duygu. Biyolog Savy’nin çok yerinde bir sözü vardır: “Başlangıçta duygular vardı, eylem yoktu.” Bir amipe dokunursanız geri çekilir; hisleri vardır, konuşmaz ama hisseder. Bebek ağlar, at koşar. Sadece bize, bize verilmiştir eylem. Budur bir politikacıyı, bir yazarı, bir peygamberi yaratan. Eylem korkunç bir şeydir. Koklayamazsınız. Ama bu duyguyu dillendirebilecek hale gelmek hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar zordur… Çirkindir… İnsanüstüdür… İnsanı öldürebilecek bir hünerdir.
Ama yine de, her zaman yazma ihtiyacı duyuyorsunuz.
Hiçbir şey karşılıksız yapılmaz. Bedelini ödemek zorundasınız. Kurguladığınız bir hikâyenin hiçbir değeri yoktur. Değer taşıyan tek hikâye, bedelini ödediğinizdir. Ancak bedelini ödediğiniz bir hikâyeyi dönüştürme hakkınız vardır. Öteki türlüsü rezil bir durum. Bana gelince, ben çalışıyorum… Bir sözleşmem var, onu yerine getirmek zorundayım. Şimdi altmış altı yaşındayım, yüzde yetmiş beşim iptal olmuş durumda. Benim yaşımdakilerin birçoğu emekli. Bense Gaillard’a altı milyon borçluyum… yani devam etmek zorundayım. Hazırlık aşamasında olan bir romanım daha var: daima aynı iş… Devede kulak. Bildiğim yalnızca birkaç roman var. Ama roman dantele benzer biraz… manastırlarla yok olmuş o sanata. Romanlar, arabalara, sinema filmlerine, televizyona, cümbüşe karşı savaş veremez. Karnı tok sırtı pek, büyük savaştan kurtulmuş bir adam akşamları eşinin yanağına bir buse kondurur, günü geçirmiştir artık. İşi bitmiştir.
(Söyleşi: 1960 yılında bir süre sonra)
Passage Choiseul’de uzun süre mi yaşadınız?
Evet, on sekiz yıl, orduya katılana kadar. Orada yoksulluk son safhadaydı. Yoksulluktan da beter bir şeydi; çünkü yoksullukta kafa dağıtabilir, hovardalık yapabilir, sarhoş olabilirsiniz, ama bu sonu gelmeyen bir yoksulluktu, köklü bir yoksulluk. Korkunçtu. Bütün hayatım boyunca noodle yedim ben. Annem yıpranmış dantelleri onaran bir kadındı. Bu dantellere koku bir sinerse bir daha hiç çıkmazdı. E tabii, kokulu danteller de satılmazdı. Kokmayan yiyecek neydi peki? Noodle. Taslar dolusu noodle yedim. Haşlanmış noodle, evet evet; bütün gençliğim noodle, lapa yiyerek geçti; kokmayan şeyler yani. Passage Choiseul’daki mutfağımız ikinci kattaydı, bir dolap kadardı ancak. İkinci kata dönen bir merdivenden çıkılırdı; noodle’ın kaynayıp kaynamadığına bakmak için sürekli inip çıkmak gerekirdi; katlanılmaz bir şey! Annem topaldı, bir bacağı sakattı; o haliyle o merdivenleri çıkmak zorundaydı. Günde yirmi beş kez tırmanırdık o merdiveni. Öyle bir çekilmez bir hayattı işte! Babam memurdu, beşte gelirdi eve. Annemin dantellerini dağıtırdı sonra. Ah ah, yoksulluktu bu, ağır bir yoksulluk.
Sizi etkileyen bir şok, yazınsal bir patlama geçirdiğinizi hatırlıyor musunuz?
Hayır, asla! Ben önce tıbba gönül verdim; edebiyata değil kesinlikle. Aman Allahım, asla! Bana göre hünerli insanlar her zaman Paul Morand, Ramuz, Barbusse’tur, edebiyat için yaratılmış adamlar yani.
Çocukluğunuzda, yazar olacağınız aklınıza gelmez miydi hiç?
Ah, hayır, hiç, asla, asla, asla. Doktorlara karşı inanılmaz bir hayranlık duyardım. Doktorluk bana olağanüstü gelirdi. Tutkum tıptı benim.
Çocukluğunuzda, bir doktor size ne ifade ederdi?
Hasta olan anneme, babama bakmaya Passage Choiseul’e gelen bir adamı sadece. Gerçek anlamda çalışmak gibi görünmüyordu yaptığı; insan vücuduna şaşırtıcı şeyler yaparak iyileştiren mucizevi bir adamdı benim gözümde. Mükemmel bir şeydi bu benim için. Adam çok bilgili görünürdü. Kesinlikle büyüleyici gelirdi bana.
Peki bugün bir doktor size ne ifade ediyor?
Artık doktorlar toplum tarafından hor görülüyor, herkes onlarla rekabet içinde; artık saygınlıkları kalmadı doktorların, hiç kalmadı. Kılığı benzincilerdeki pompacılara benzediği için, yavaş yavaş pompacıya dönüşüyorlar, yanlış mı? Artık söyleyecek sözleri kalmadı; ev kadınlarının bile Larousse Médical’i var artık. Hem sonra hastalıklar da eski saygınlıklarını kaybetti, sayıları daha az artık; frengi yok, bel soğukluğu yok, tifo yok. Antibiyotikler trajediyi tıbbın elinden aldı. Bu yüzden artık veba da yok, kolera da.
Doktorluk mesleği, kitaplarınıza da yansıyan bazı keşifler, deneyimler sunmuştur size.
Evet, evet. Otuz beş yıl doktorluk yaptım, tabii bunun da bir anlamı var. Gençliğimde çok koşuşturdum. Çok merdiven çıktık, çok insan gördük. Bu deneyimin bana her açıdan çok, hem de çok yardımcı olduğunu söylemeden edemem. Ama tıbbi romanlar yazmadım asla, bu acayip sıkıcı olurdu… Soubiran gibi.
Tıp aşkı çok erken yaşta içinize girdi, ancak bambaşka bir yolda devam ettiniz.
Evet, hem de nasıl! Satın alma görevlisi yapmak istiyorlardı beni, büyük bir mağazada tezgâhtar olmamı istiyorlardı. Çünkü hiçbir şeyimiz yoktu, ailemin durumu kötüydü. Görüyorsunuz ya yoksul geldim, yoksul gidiyorum.
Annenizin sizin üstünüzde büyük bir etkisi var mı?
Her şeyden önce, karakterlerimiz aynı. Öylesine sert, öylesine katlanılmaz bir kadındı ki! Evet, bir mizacı vardı, ama hayattan zevk almayı bilmiyordu, o kadar. Daima üzüntülü, daima trans halindeydi. Hayatının son dakikasına kadar çalıştı.
Size nasıl hitap ederdi? Ferdinand diye mi?
Hayır, Louis diye. Büyük bir mağazada, Hôtel de Ville’de, Louvre’da görmek isterdi beni, satıcı olarak. Onun hayaliydi bu. Babam da onun gibi düşünürdü, çünkü babamın edebiyat öğrenimi çok başarısız geçmiş. Dedem de doktora yapmış bir adam. Söylediklerine göre ikisi de o kadar başarısız olmuş ki hayatta, benim ticarette başarılı olacağıma inanırlardı.
Babanız öğretim hayatında daha iyi bir konuma gelemez miydi?
Gelebilirdi tabii, ama bakın ne olmuş: öğretmenlik diplomasına ihtiyacı varmış ama eğitim derecesi yeterli değilmiş. Parası olmadığı için de devam edememiş eğitime. Bir de babası ölüp geriye bir kadın beş çocuk bırakınca…
Babanız ne zaman öldü?
Journey kitabımın çıktığı yılda, otuz ikide.
Kitap çıkmadan mı?
Evet, hemen önce. Zaten sevmezdi o kitabı. Hem kıskanıyordu da beni; bir yazar olarak görmezdi de zaten. Ben de kendimi yazar olarak görmüyorum ya, en azından bir konuda aynı düşüncedeydik.
Anneniz kitaplarınızı nasıl bulurdu?
Kitap yazmanın tehlikeli, kötü olduğuna inandığı için sorun oluyordu. Bunun sonunun çok kötü olacağını düşünürdü. Çok tedbirli bir tabiatı vardı.
Kitaplarınızı okudu mu?
Okuyamadı, okuyamazdı. Okusaydı eğer, çok adi olduğunu düşünürdü. Hem zaten kitap okumazdı annem, kitap okuyan kadınlardan değildi. Kendini beğenmiş de değildi aslında. Ölünceye kadar çalışmaya devam etti. Cezaevindeyken öğrendim öldüğünü. Hayır hayır, Kopenhag’a gidiyordum öldüğünü duyduğumda. Korkunç, iğrenç bir yolculuktu. İğrençti; ama unutmayın ki her şeyin sadece bir tarafı iğrençtir. Bilirsiniz, deneyim sadece onu tutanı aydınlatan neredeyse sönük bir lambadır… paylaşılamaz… Ben de bunu kendime saklamalıyım. Bence, söyleyecek güzel bir hikâyen varsa ölmeye hakkın vardır. Oraya kabul edilmek için hikâyeni anlatır, yoluna devam edersin. Death on the Installment Plansembolik olarak budur, ölü olmanın ödülü… Sözü geçenin yüce Tanrı değil, şeytan olduğunu, insanoğlu olduğunu gösterir. Doğa iğrençtir; baksanıza kuşların, hayvanların hayatına.
Hayatınız boyunca ne zaman mutluydunuz?
Lanet olsun ki hiçbir zaman. Mutlu olmak için yaşlanmak gerek. Arzularımdan vazgeçmek karşılığında bana çok para verseler, mest olurum. Çünkü o zaman emekli olup bir yere kaçma fırsatım olur, çalışmak zorunda kalmam, öteki insanları seyrederim sadece. Mutluluk demek deniz kenarında tek başına huzur içinde olmaktır. Çok az yemek, evet evet. Hatta nerdeyse hiçbir şey yememek. Ne elektrik ne eşya kullanırım; bir mum yeter. Bir mum yakıp, gazete okurum. Öteki insanların heyecanlı, azimle tutuşmuş hallerini seyrederim, gösteriye dönmüş hayatlarını, ritmi yakalamak için birbirlerini davetlere çağırma yarışlarını. Gördüm ben bu hayatı, bir zamanlar aralarında yaşadım bu insanların… Tam bir komedi! Zamanlarını böyle geçirirler. Birbirlerini takip edip aynı golf kulüplerinde, aynı restoranlarda buluşurlar.
Eski günlerinize dönebilseydiniz, edebiyat dışındaki zevkleri hayatınızdan çıkarır mıydınız?
Kesinlikle evet! Mutluluk aramıyorum ben, sevinci hissetmiyorum. Hayattan zevk almak mizaca, yiyip içtiğinize bağlıdır. İnsan güzel şeyler yemeli, içmeli ki günler çabuk geçsin, değil mi? Güzel şeyler ye, iç, arabayla gezinti yap, gazete oku, gün hemen geçiverir. Gazete oku, birkaç misafir gelsin, sabah kahvesini iç, yürüyüşten dönünce bir de bak, öğle yemeği zamanı! Öğleden sonra birkaç ahbapla görüş, gün bitiversin. Akşam oldu mu her zamanki gibi yat, uyu. İşte bu kadar. İnsan yaşlandıkça, gün daha hızlı geçiyor değil mi? Gençlikte gün bitmeyecek gibi uzundur, ama yaşlandıkça çabucak bitiverir. Emekliyseniz, gün şimşek gibi geçer, oysa çocukken çok yavaştır.
Maaşlı bir emekli olsaydınız zamanınızı nasıl geçirirdiniz?
Gazete okurdum. Kimsenin beni göremeyeceği bir yerde yürüyüşe çıkardım.
Burada yürüyüşe çıkabiliyor musunuz?
Hayır, asla! Çıkmasam daha iyi.
Niçin?
Tanırlar beni; istemem. Görülmek istemiyorum. Bir limanda olsa gözden kaybolabilirim. Le Havre’de… Le Havre’deki güvertelerde kimse sizi fark etmez. İhtiyar bir denizciden, ahmaktan başka bir şey göremezsiniz oralarda.
Gemileri sever misiniz?
Ah, evet! Evet! Onları seyretmeye bayılırım, onların gelişini, gidişini seyretmeye. Gemiler, rıhtım, ben; öyle mutlu olurum. Gemiler duman çıkarır, giderler, dönerler, ama sizi ilgilendiren hiçbir şey yoktur. Kimse size bir şey sormaz! Sonra yerel gazete Le Petit Havrais’i okursunuz, işte… işte bu kadar. Hepsi budur. Ah ah, hayatım bambaşka geçerdi.
Hiç örnek aldığınız kişiler oldu mu? Benzemek istediğiniz insanlar?
Hayır, çünkü herkes mükemmel, hepsi; ben o kadar da mükemmel olmak istemem, yok böyle bir arzum. Benim istediğim tek şey kimsenin umursamadığı bir ihtiyar olmak. Onlar ansiklopedilere giren insanlar, ben istemem bunu.
Aslında günlük hayatınızda karşılaştığınız insanları kastetmiştim.
Yo, hayır, hayır, hayır! Onları daima başkalarına alavere dalavere yaparken görüyorum, sinirlerimi ayağa kaldırıyorlar. Hayır. Annemden bana geçen bir alçakgönüllülük var, mutlak önemsizlik duygusu, hem de son haddinde bir önemsizlik. İstediğim tek şey insanların beni tamamen yok sayması. İnzivaya çekilmek için bir arzum, hayvani bir isteğim var. Boulogne’yi, evet Boulogne-sur-Mer’i çok severdim mesela. Saint-Malo’ya sık sık giderdim, ama artık mümkün değil maalesef. Az çok orada da tanınıyorum artık. İnsanların hiç gitmediği yerler olsun…
(Céline’nin son söyleşisi: 1 Haziran 1961)
Peki sizin için günümüzün trajedisi nedir?
Stalingrad’dır. O nasıl bir katarsistir! Stalingrad’ın çöküşü Avrupa’nın bitişidir. Bir felaketti yaşanan; bütün bunların merkezi Stalingrad’dı. Bunun bittiğini, tamamen sona erdiğini söyleyebilirsiniz, Beyaz uygarlığın. İşte hepsi bu, biraz gürültü çıkardı, kasıp kavurdu, silahlar, çağlayanlar. Ben bunların içindeydim… Ben bunlardan kâr payı çıkardım. Bu malzemeyi kullandım, sattım. Besbelli, bu işlere karıştım ben, Yahudi meselesine. Aslında beni ilgilendirmeyen işlerdi, orada olmam için hiçbir nedenim yoktu. Gene de onları anlattım… kendi üslubumla.
Hani şu Journey’in ortaya çıkışıyla skandal yaratan üslubunuz. Tarzınız birçok alışkanlığı sarstı.
Buna “yaratmak” diyorlar. İzlenimcileri ele alalım. Güzel bir günde tuvallerini alıp dışarı çıktılar resim yapmak için. Çimlerin üstünde nasıl öğle yemeği yediğinizi bizzat gördüler. Müzisyenler de bunun üstünde çalıştı. Bach’tan Debussy’e kadar büyük bir fark var. Bu besteciler birtakım devrimler başlattı; renklere, seslere can verdiler. Benim içinse bu sözcüklerle, sözcüklerin konumuyla oldu. Mesele Fransız edebiyatı olunca, oradaki bilge adam ben olmalıyım, hataya yer yok. Biz dinlerin çocuklarıyız –Katolik, Protestan, Yahudi… Evet, Hıristiyan dinleri. Asırlar boyu Fransız eğitimini yönetenler Cizvitlerdi. Latinceden çevrilmiş tümceleri bir fiil, bir özne, bir tümleç, bir ritim ile mantıklı bir biçimde kurmayı öğrettiler bize. Kısacası şurada bir nutuk, orada bir vaaz, her yerde bir öğüt! Bir yazardan söz ederken, “Hoş bir tümce örgüsü var!” derler. Bense, “Bu okunmuyor,” derim. “Ne muhteşem teatral bir dil!” derler. Ben bakarım ve dinlerim. Düzdür, bir hiçtir, sıfırdır aslında öylesi. Ben konuşulan dili yazıya döküyorum; hem de tek bir hamlede.
Bu sizin “küçük müziğim” dediğiniz şey, değil mi?
Alçakgönüllü olduğum için “küçük müzik” diyorum, ama bu dönüşümü başarabilmek aslında çok zor. Bu, emek demektir. Bu haliyle hiçbir şeye benzemiyor gibi görünebilir, ama bu kalitedir. Benimkiler gibi bir roman yazabilmek istiyorsanız, sekiz yüz sayfa elde etmek için seksen bin sayfa yazmak gerekir. Kimileri benden söz ederken, “Doğal bir konuşma sanatı var… Konuşur gibi yazar… Bunlar günlük dile ait sözcükler… Hemen hemen aynılar… Kulağa tanıdık geliyor,” derler. Evet, işte, bu bir “dönüşüm”dür. Dönüşüm beklediğiniz sözcük, beklediğiniz durum değil belki de. Bu biçimde kullanılan bir sözcük her zaman karşılaştıklarınızdan daha samimi, daha gerçekçidir aynı zamanda. Kendi tarzınızı yaratırsınız. Kendinizde ifade etmek istediğiniz şeyin ortaya çıkarılmasına yardımcı olur bu sözcük.
Peki sizin ifade etmek istediğiniz nedir?
Duygu. Biyolog Savy’nin çok yerinde bir sözü vardır: “Başlangıçta duygular vardı, eylem yoktu.” Bir amipe dokunursanız geri çekilir; hisleri vardır, konuşmaz ama hisseder. Bebek ağlar, at koşar. Sadece bize, bize verilmiştir eylem. Budur bir politikacıyı, bir yazarı, bir peygamberi yaratan. Eylem korkunç bir şeydir. Koklayamazsınız. Ama bu duyguyu dillendirebilecek hale gelmek hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar zordur… Çirkindir… İnsanüstüdür… İnsanı öldürebilecek bir hünerdir.
Ama yine de, her zaman yazma ihtiyacı duyuyorsunuz.
Hiçbir şey karşılıksız yapılmaz. Bedelini ödemek zorundasınız. Kurguladığınız bir hikâyenin hiçbir değeri yoktur. Değer taşıyan tek hikâye, bedelini ödediğinizdir. Ancak bedelini ödediğiniz bir hikâyeyi dönüştürme hakkınız vardır. Öteki türlüsü rezil bir durum. Bana gelince, ben çalışıyorum… Bir sözleşmem var, onu yerine getirmek zorundayım. Şimdi altmış altı yaşındayım, yüzde yetmiş beşim iptal olmuş durumda. Benim yaşımdakilerin birçoğu emekli. Bense Gaillard’a altı milyon borçluyum… yani devam etmek zorundayım. Hazırlık aşamasında olan bir romanım daha var: daima aynı iş… Devede kulak. Bildiğim yalnızca birkaç roman var. Ama roman dantele benzer biraz… manastırlarla yok olmuş o sanata. Romanlar, arabalara, sinema filmlerine, televizyona, cümbüşe karşı savaş veremez. Karnı tok sırtı pek, büyük savaştan kurtulmuş bir adam akşamları eşinin yanağına bir buse kondurur, günü geçirmiştir artık. İşi bitmiştir.
(Söyleşi: 1960 yılında bir süre sonra)
Passage Choiseul’de uzun süre mi yaşadınız?
Evet, on sekiz yıl, orduya katılana kadar. Orada yoksulluk son safhadaydı. Yoksulluktan da beter bir şeydi; çünkü yoksullukta kafa dağıtabilir, hovardalık yapabilir, sarhoş olabilirsiniz, ama bu sonu gelmeyen bir yoksulluktu, köklü bir yoksulluk. Korkunçtu. Bütün hayatım boyunca noodle yedim ben. Annem yıpranmış dantelleri onaran bir kadındı. Bu dantellere koku bir sinerse bir daha hiç çıkmazdı. E tabii, kokulu danteller de satılmazdı. Kokmayan yiyecek neydi peki? Noodle. Taslar dolusu noodle yedim. Haşlanmış noodle, evet evet; bütün gençliğim noodle, lapa yiyerek geçti; kokmayan şeyler yani. Passage Choiseul’daki mutfağımız ikinci kattaydı, bir dolap kadardı ancak. İkinci kata dönen bir merdivenden çıkılırdı; noodle’ın kaynayıp kaynamadığına bakmak için sürekli inip çıkmak gerekirdi; katlanılmaz bir şey! Annem topaldı, bir bacağı sakattı; o haliyle o merdivenleri çıkmak zorundaydı. Günde yirmi beş kez tırmanırdık o merdiveni. Öyle bir çekilmez bir hayattı işte! Babam memurdu, beşte gelirdi eve. Annemin dantellerini dağıtırdı sonra. Ah ah, yoksulluktu bu, ağır bir yoksulluk.
Sizi etkileyen bir şok, yazınsal bir patlama geçirdiğinizi hatırlıyor musunuz?
Hayır, asla! Ben önce tıbba gönül verdim; edebiyata değil kesinlikle. Aman Allahım, asla! Bana göre hünerli insanlar her zaman Paul Morand, Ramuz, Barbusse’tur, edebiyat için yaratılmış adamlar yani.
Çocukluğunuzda, yazar olacağınız aklınıza gelmez miydi hiç?
Ah, hayır, hiç, asla, asla, asla. Doktorlara karşı inanılmaz bir hayranlık duyardım. Doktorluk bana olağanüstü gelirdi. Tutkum tıptı benim.
Çocukluğunuzda, bir doktor size ne ifade ederdi?
Hasta olan anneme, babama bakmaya Passage Choiseul’e gelen bir adamı sadece. Gerçek anlamda çalışmak gibi görünmüyordu yaptığı; insan vücuduna şaşırtıcı şeyler yaparak iyileştiren mucizevi bir adamdı benim gözümde. Mükemmel bir şeydi bu benim için. Adam çok bilgili görünürdü. Kesinlikle büyüleyici gelirdi bana.
Peki bugün bir doktor size ne ifade ediyor?
Artık doktorlar toplum tarafından hor görülüyor, herkes onlarla rekabet içinde; artık saygınlıkları kalmadı doktorların, hiç kalmadı. Kılığı benzincilerdeki pompacılara benzediği için, yavaş yavaş pompacıya dönüşüyorlar, yanlış mı? Artık söyleyecek sözleri kalmadı; ev kadınlarının bile Larousse Médical’i var artık. Hem sonra hastalıklar da eski saygınlıklarını kaybetti, sayıları daha az artık; frengi yok, bel soğukluğu yok, tifo yok. Antibiyotikler trajediyi tıbbın elinden aldı. Bu yüzden artık veba da yok, kolera da.
Doktorluk mesleği, kitaplarınıza da yansıyan bazı keşifler, deneyimler sunmuştur size.
Evet, evet. Otuz beş yıl doktorluk yaptım, tabii bunun da bir anlamı var. Gençliğimde çok koşuşturdum. Çok merdiven çıktık, çok insan gördük. Bu deneyimin bana her açıdan çok, hem de çok yardımcı olduğunu söylemeden edemem. Ama tıbbi romanlar yazmadım asla, bu acayip sıkıcı olurdu… Soubiran gibi.
Tıp aşkı çok erken yaşta içinize girdi, ancak bambaşka bir yolda devam ettiniz.
Evet, hem de nasıl! Satın alma görevlisi yapmak istiyorlardı beni, büyük bir mağazada tezgâhtar olmamı istiyorlardı. Çünkü hiçbir şeyimiz yoktu, ailemin durumu kötüydü. Görüyorsunuz ya yoksul geldim, yoksul gidiyorum.
Annenizin sizin üstünüzde büyük bir etkisi var mı?
Her şeyden önce, karakterlerimiz aynı. Öylesine sert, öylesine katlanılmaz bir kadındı ki! Evet, bir mizacı vardı, ama hayattan zevk almayı bilmiyordu, o kadar. Daima üzüntülü, daima trans halindeydi. Hayatının son dakikasına kadar çalıştı.
Size nasıl hitap ederdi? Ferdinand diye mi?
Hayır, Louis diye. Büyük bir mağazada, Hôtel de Ville’de, Louvre’da görmek isterdi beni, satıcı olarak. Onun hayaliydi bu. Babam da onun gibi düşünürdü, çünkü babamın edebiyat öğrenimi çok başarısız geçmiş. Dedem de doktora yapmış bir adam. Söylediklerine göre ikisi de o kadar başarısız olmuş ki hayatta, benim ticarette başarılı olacağıma inanırlardı.
Babanız öğretim hayatında daha iyi bir konuma gelemez miydi?
Gelebilirdi tabii, ama bakın ne olmuş: öğretmenlik diplomasına ihtiyacı varmış ama eğitim derecesi yeterli değilmiş. Parası olmadığı için de devam edememiş eğitime. Bir de babası ölüp geriye bir kadın beş çocuk bırakınca…
Babanız ne zaman öldü?
Journey kitabımın çıktığı yılda, otuz ikide.
Kitap çıkmadan mı?
Evet, hemen önce. Zaten sevmezdi o kitabı. Hem kıskanıyordu da beni; bir yazar olarak görmezdi de zaten. Ben de kendimi yazar olarak görmüyorum ya, en azından bir konuda aynı düşüncedeydik.
Anneniz kitaplarınızı nasıl bulurdu?
Kitap yazmanın tehlikeli, kötü olduğuna inandığı için sorun oluyordu. Bunun sonunun çok kötü olacağını düşünürdü. Çok tedbirli bir tabiatı vardı.
Kitaplarınızı okudu mu?
Okuyamadı, okuyamazdı. Okusaydı eğer, çok adi olduğunu düşünürdü. Hem zaten kitap okumazdı annem, kitap okuyan kadınlardan değildi. Kendini beğenmiş de değildi aslında. Ölünceye kadar çalışmaya devam etti. Cezaevindeyken öğrendim öldüğünü. Hayır hayır, Kopenhag’a gidiyordum öldüğünü duyduğumda. Korkunç, iğrenç bir yolculuktu. İğrençti; ama unutmayın ki her şeyin sadece bir tarafı iğrençtir. Bilirsiniz, deneyim sadece onu tutanı aydınlatan neredeyse sönük bir lambadır… paylaşılamaz… Ben de bunu kendime saklamalıyım. Bence, söyleyecek güzel bir hikâyen varsa ölmeye hakkın vardır. Oraya kabul edilmek için hikâyeni anlatır, yoluna devam edersin. Death on the Installment Plansembolik olarak budur, ölü olmanın ödülü… Sözü geçenin yüce Tanrı değil, şeytan olduğunu, insanoğlu olduğunu gösterir. Doğa iğrençtir; baksanıza kuşların, hayvanların hayatına.
Hayatınız boyunca ne zaman mutluydunuz?
Lanet olsun ki hiçbir zaman. Mutlu olmak için yaşlanmak gerek. Arzularımdan vazgeçmek karşılığında bana çok para verseler, mest olurum. Çünkü o zaman emekli olup bir yere kaçma fırsatım olur, çalışmak zorunda kalmam, öteki insanları seyrederim sadece. Mutluluk demek deniz kenarında tek başına huzur içinde olmaktır. Çok az yemek, evet evet. Hatta nerdeyse hiçbir şey yememek. Ne elektrik ne eşya kullanırım; bir mum yeter. Bir mum yakıp, gazete okurum. Öteki insanların heyecanlı, azimle tutuşmuş hallerini seyrederim, gösteriye dönmüş hayatlarını, ritmi yakalamak için birbirlerini davetlere çağırma yarışlarını. Gördüm ben bu hayatı, bir zamanlar aralarında yaşadım bu insanların… Tam bir komedi! Zamanlarını böyle geçirirler. Birbirlerini takip edip aynı golf kulüplerinde, aynı restoranlarda buluşurlar.
Eski günlerinize dönebilseydiniz, edebiyat dışındaki zevkleri hayatınızdan çıkarır mıydınız?
Kesinlikle evet! Mutluluk aramıyorum ben, sevinci hissetmiyorum. Hayattan zevk almak mizaca, yiyip içtiğinize bağlıdır. İnsan güzel şeyler yemeli, içmeli ki günler çabuk geçsin, değil mi? Güzel şeyler ye, iç, arabayla gezinti yap, gazete oku, gün hemen geçiverir. Gazete oku, birkaç misafir gelsin, sabah kahvesini iç, yürüyüşten dönünce bir de bak, öğle yemeği zamanı! Öğleden sonra birkaç ahbapla görüş, gün bitiversin. Akşam oldu mu her zamanki gibi yat, uyu. İşte bu kadar. İnsan yaşlandıkça, gün daha hızlı geçiyor değil mi? Gençlikte gün bitmeyecek gibi uzundur, ama yaşlandıkça çabucak bitiverir. Emekliyseniz, gün şimşek gibi geçer, oysa çocukken çok yavaştır.
Maaşlı bir emekli olsaydınız zamanınızı nasıl geçirirdiniz?
Gazete okurdum. Kimsenin beni göremeyeceği bir yerde yürüyüşe çıkardım.
Burada yürüyüşe çıkabiliyor musunuz?
Hayır, asla! Çıkmasam daha iyi.
Niçin?
Tanırlar beni; istemem. Görülmek istemiyorum. Bir limanda olsa gözden kaybolabilirim. Le Havre’de… Le Havre’deki güvertelerde kimse sizi fark etmez. İhtiyar bir denizciden, ahmaktan başka bir şey göremezsiniz oralarda.
Gemileri sever misiniz?
Ah, evet! Evet! Onları seyretmeye bayılırım, onların gelişini, gidişini seyretmeye. Gemiler, rıhtım, ben; öyle mutlu olurum. Gemiler duman çıkarır, giderler, dönerler, ama sizi ilgilendiren hiçbir şey yoktur. Kimse size bir şey sormaz! Sonra yerel gazete Le Petit Havrais’i okursunuz, işte… işte bu kadar. Hepsi budur. Ah ah, hayatım bambaşka geçerdi.
Hiç örnek aldığınız kişiler oldu mu? Benzemek istediğiniz insanlar?
Hayır, çünkü herkes mükemmel, hepsi; ben o kadar da mükemmel olmak istemem, yok böyle bir arzum. Benim istediğim tek şey kimsenin umursamadığı bir ihtiyar olmak. Onlar ansiklopedilere giren insanlar, ben istemem bunu.
Aslında günlük hayatınızda karşılaştığınız insanları kastetmiştim.
Yo, hayır, hayır, hayır! Onları daima başkalarına alavere dalavere yaparken görüyorum, sinirlerimi ayağa kaldırıyorlar. Hayır. Annemden bana geçen bir alçakgönüllülük var, mutlak önemsizlik duygusu, hem de son haddinde bir önemsizlik. İstediğim tek şey insanların beni tamamen yok sayması. İnzivaya çekilmek için bir arzum, hayvani bir isteğim var. Boulogne’yi, evet Boulogne-sur-Mer’i çok severdim mesela. Saint-Malo’ya sık sık giderdim, ama artık mümkün değil maalesef. Az çok orada da tanınıyorum artık. İnsanların hiç gitmediği yerler olsun…
(Céline’nin son söyleşisi: 1 Haziran 1961)
Romanlarınızda aşkın önemli bir yeri var mıdır?
Asla. Aşktan söz etmeye hiç ihtiyacımız yok aslında. Bir romancıysanız tevazu sahibi olmanız gerekir.
Peki ya arkadaşlık?
Ondan da hiç söz etmeyelim.
Peki, önemsiz duygular üstünde durmanız gerektiğine mi inanıyorsunuz?
Hakkında konuşulması gereken şey yapılan iştir. Önemli olan tek şey odur. Büyük bir özenle yapmak gerekir bunu. Aşırı bir reklam çabasıyla söz ediliyor bundan. Hepimiz birer reklam nesnesi haline geldik; iğrenç bir şey bu. Herkesin alçakgönüllülüğe değer verdiği bir zaman gelecek elbette. Her alanda olduğu gibi edebiyatta da olacak bu. Reklam hastalığına yakalanmışız hepimiz; rezil bir durum. Yapılması gereken tek şey de işimizi yapıp, çenemizi kapatmaktır. Bu kadar. İnsanlar esere bakar ya da bakmaz, okur ya da okumaz, orası eseri ilgilendirir. Yazarın yapması gereken ortadan kaybolmaktır.
Zevk için mi yazarsınız?
Öyle denemez aslında. Param olsaydı, yazmazdım. Madde bir.
Aşktan ya da nefretten de yazmıyorsunuz?
Yo, ondan da değil. Sözünü ettiğiniz bu duyguları, aşkı, arkadaşlığı seviyorsam bu sadece beni ilgilendirir, okuru değil.
Çağdaşlarınız ilginizi çekiyor mu?
Hayır, pek sayılmaz. Bir zamanlar savaştan kaçmalarını engellemek için ilgiliydim onlarla. Nasıl olduysa, savaşa katılmadıkları halde zafer sarhoşu oldular. Bense hapse tıkıldım. Onlarla uğraşma işini elime yüzüme bulaştırdım, hiç ilgilenmemeliydim aslında. Uğraşmam gereken tek kişi yine kendimim.
Son kitaplarınızda sizi ifade eden bazı duygular var hâlâ.
Ne olursa olsun kendinizi ifade edebilirsiniz. Bu zor değil.
Son kitaplarınızda kişisel hiçbir şey olmadığına bizi inandırmak istediğiniz anlamına mı geliyor bu?
Hayır, kişisel hiçbir şey yok. Tek bir şey vardır belki, o da hayatla oyun oynamayı bilmediğimdir. Kokuşmuş öteki insanlara karşı artık bir üstünlüğüm var çünkü onlar sürekli hayatla oynaşma halinde. Hayatla oynaşmak demek, yemek, içmek, geğirmek, sevişmek demektir; yani bir adamı günün sonunda bir hiç ya da bir terbiyesiz yapan bir sürü şey demektir. Bense bir oyuncu değilim. Bu da çok işe yarıyor aslında. Neyi seçmem ya da nasıl tat almam gerektiğini biliyorum. Ancak, çökmüş bir Roma imparatorunun da dediği gibi iş geneleve gitmekte değil, hesabı ödememektir, öyle değil mi? Ben hayatım boyunca genelevlere gittim, ama çabuk vazgeçtim. İçki içmem. Yemek yemeyi sevmem. Bunların hepsi saçmalık. Buna hakkım var, değil mi? Tek bir hayatım var; onu da uyuyarak, yalnız kalarak geçirmek istiyorum.
Gerçek bir yazma yeteneği olduğuna inandığınız yazarlar kimler?
Yazar olarak gördüğüm üç ad vardı o önemli dönemde. Morand, Ramuz, Barbuss gerçek anlamda yazarlardı. O duygu vardı onlarda. Yazmak için yaratılmışlardı. Ama ötekiler öyle değildi. Allah aşkına, hepsi de sahtekârdı, sahtekârlar sürüsüydü. Efendiler, bu sahtekârlardı işte.
Yaşayan en büyük yazarlardan biri olduğunuza inanıyor musunuz hâlâ?
Hayır, pek sayılmaz. Büyük yazarlar… sıfatlara ihtiyacım yok benim. Bunun için önce ölmeniz gerek; ölesiniz ki sonra sizi bir sınıfa dahil etsinler. Yapmanız gereken ilk şey ölmek.
Sizden sonra gelecek nesillerin size karşı adil olacağına ikna oldunuz mu?
Aman Allah’ım, tabii ki ikna olmadım! Belki de o zaman Fransa diye bir ülke bile olmayacaktır. Dökümü yapan Çinliler ya da Barbarlar olacaktır, benim edebiyatım, bilgece oluşturduğum olay örgüsü, üç noktalarım gıcık edecektir onları… Bu mümkün. “Edebiyat”tan söz ediyoruz ya, ben işimi bitirdim, bitti. Death on the Installment Plan kitabımdan sonra, söyleyebileceğim her şeyi söyledim. O kadar da çok değilmiş.
Hayattan nefret mi ediyorsunuz?
Doğrusu, hayatı çok sevdiğimi söyleyemem, hayır. Canlı olduğum için, sorumluluklarım olduğu için hayata katlanıyorum. Ama bunun dışında, tamamen pesimist ekolü temsil ediyorum. Bir şey için umut beslemem gerekir. Ben hiçbir şey için beslemiyorum bu umudu. Mümkün olduğu kadar acısız bir ölüm umuyorum yalnızca. Herkes gibi. Hepsi bu. Kimse benim için, benim yüzümden acı çekmesin diye. Huzur içinde ölmek yani. Mümkünse bir hastalığa yakalanıp öleyim, yoksa kendimi yorgunluktan öldüreceğim. Öylesi çok daha kolay olurdu. Beni bekleyen şey, ömrüm oldukça yaşayacaklarım hep daha da çetin olacak. Bir yıl öncesine göre daha zahmetle çalışıyorum şu anda; gelecek yıl bu yıldan da zor olacak. Gerçek bu.
Louis-Ferdinand Céline
(Söyleşi: 1 Haziran 1960 Paris Review için yapılan söyleşilerin toplandığı Writers At Work (1967) adlı kitaptan.)
Asla. Aşktan söz etmeye hiç ihtiyacımız yok aslında. Bir romancıysanız tevazu sahibi olmanız gerekir.
Peki ya arkadaşlık?
Ondan da hiç söz etmeyelim.
Peki, önemsiz duygular üstünde durmanız gerektiğine mi inanıyorsunuz?
Hakkında konuşulması gereken şey yapılan iştir. Önemli olan tek şey odur. Büyük bir özenle yapmak gerekir bunu. Aşırı bir reklam çabasıyla söz ediliyor bundan. Hepimiz birer reklam nesnesi haline geldik; iğrenç bir şey bu. Herkesin alçakgönüllülüğe değer verdiği bir zaman gelecek elbette. Her alanda olduğu gibi edebiyatta da olacak bu. Reklam hastalığına yakalanmışız hepimiz; rezil bir durum. Yapılması gereken tek şey de işimizi yapıp, çenemizi kapatmaktır. Bu kadar. İnsanlar esere bakar ya da bakmaz, okur ya da okumaz, orası eseri ilgilendirir. Yazarın yapması gereken ortadan kaybolmaktır.
Zevk için mi yazarsınız?
Öyle denemez aslında. Param olsaydı, yazmazdım. Madde bir.
Aşktan ya da nefretten de yazmıyorsunuz?
Yo, ondan da değil. Sözünü ettiğiniz bu duyguları, aşkı, arkadaşlığı seviyorsam bu sadece beni ilgilendirir, okuru değil.
Çağdaşlarınız ilginizi çekiyor mu?
Hayır, pek sayılmaz. Bir zamanlar savaştan kaçmalarını engellemek için ilgiliydim onlarla. Nasıl olduysa, savaşa katılmadıkları halde zafer sarhoşu oldular. Bense hapse tıkıldım. Onlarla uğraşma işini elime yüzüme bulaştırdım, hiç ilgilenmemeliydim aslında. Uğraşmam gereken tek kişi yine kendimim.
Son kitaplarınızda sizi ifade eden bazı duygular var hâlâ.
Ne olursa olsun kendinizi ifade edebilirsiniz. Bu zor değil.
Son kitaplarınızda kişisel hiçbir şey olmadığına bizi inandırmak istediğiniz anlamına mı geliyor bu?
Hayır, kişisel hiçbir şey yok. Tek bir şey vardır belki, o da hayatla oyun oynamayı bilmediğimdir. Kokuşmuş öteki insanlara karşı artık bir üstünlüğüm var çünkü onlar sürekli hayatla oynaşma halinde. Hayatla oynaşmak demek, yemek, içmek, geğirmek, sevişmek demektir; yani bir adamı günün sonunda bir hiç ya da bir terbiyesiz yapan bir sürü şey demektir. Bense bir oyuncu değilim. Bu da çok işe yarıyor aslında. Neyi seçmem ya da nasıl tat almam gerektiğini biliyorum. Ancak, çökmüş bir Roma imparatorunun da dediği gibi iş geneleve gitmekte değil, hesabı ödememektir, öyle değil mi? Ben hayatım boyunca genelevlere gittim, ama çabuk vazgeçtim. İçki içmem. Yemek yemeyi sevmem. Bunların hepsi saçmalık. Buna hakkım var, değil mi? Tek bir hayatım var; onu da uyuyarak, yalnız kalarak geçirmek istiyorum.
Gerçek bir yazma yeteneği olduğuna inandığınız yazarlar kimler?
Yazar olarak gördüğüm üç ad vardı o önemli dönemde. Morand, Ramuz, Barbuss gerçek anlamda yazarlardı. O duygu vardı onlarda. Yazmak için yaratılmışlardı. Ama ötekiler öyle değildi. Allah aşkına, hepsi de sahtekârdı, sahtekârlar sürüsüydü. Efendiler, bu sahtekârlardı işte.
Yaşayan en büyük yazarlardan biri olduğunuza inanıyor musunuz hâlâ?
Hayır, pek sayılmaz. Büyük yazarlar… sıfatlara ihtiyacım yok benim. Bunun için önce ölmeniz gerek; ölesiniz ki sonra sizi bir sınıfa dahil etsinler. Yapmanız gereken ilk şey ölmek.
Sizden sonra gelecek nesillerin size karşı adil olacağına ikna oldunuz mu?
Aman Allah’ım, tabii ki ikna olmadım! Belki de o zaman Fransa diye bir ülke bile olmayacaktır. Dökümü yapan Çinliler ya da Barbarlar olacaktır, benim edebiyatım, bilgece oluşturduğum olay örgüsü, üç noktalarım gıcık edecektir onları… Bu mümkün. “Edebiyat”tan söz ediyoruz ya, ben işimi bitirdim, bitti. Death on the Installment Plan kitabımdan sonra, söyleyebileceğim her şeyi söyledim. O kadar da çok değilmiş.
Hayattan nefret mi ediyorsunuz?
Doğrusu, hayatı çok sevdiğimi söyleyemem, hayır. Canlı olduğum için, sorumluluklarım olduğu için hayata katlanıyorum. Ama bunun dışında, tamamen pesimist ekolü temsil ediyorum. Bir şey için umut beslemem gerekir. Ben hiçbir şey için beslemiyorum bu umudu. Mümkün olduğu kadar acısız bir ölüm umuyorum yalnızca. Herkes gibi. Hepsi bu. Kimse benim için, benim yüzümden acı çekmesin diye. Huzur içinde ölmek yani. Mümkünse bir hastalığa yakalanıp öleyim, yoksa kendimi yorgunluktan öldüreceğim. Öylesi çok daha kolay olurdu. Beni bekleyen şey, ömrüm oldukça yaşayacaklarım hep daha da çetin olacak. Bir yıl öncesine göre daha zahmetle çalışıyorum şu anda; gelecek yıl bu yıldan da zor olacak. Gerçek bu.
Louis-Ferdinand Céline
(Söyleşi: 1 Haziran 1960 Paris Review için yapılan söyleşilerin toplandığı Writers At Work (1967) adlı kitaptan.)
18 Temmuz 2021
Ve her şey bozulmuş, özünden uzaklaşmış ve geç kalınmıştır.
Sizi yalnızca şiirlerinizle biliyoruz. Yakından tanımak isteyen okurlarınız için biraz kendinizden bahseder misiniz?
Şairi şiirinden bilmek en iyisidir. Fazlası okur için hayal kırıklığı da olabilir, şiirle okur arasına girip şiirini de gölgeleyebilir. Şimdi bu soruyu düşününce ve dolayısıyla kendim hakkında düşününce aklıma pek çok şey geliyor. Ama ne kadarı okuru ilgilendirir bilmiyorum. 1998’den beri şiir yazıyorum, yazmadığım 7 yılı saymazsak. O zamanlar çok yazı yazdım. Hepsi de kendime. Belki onlar o dönem beni şiirime hazırladılar. Kendimden ibaret bir hayatım var. İstanbul’da yaşıyorum.
İlk şiirlerinizi ne zaman yazmaya başladınız?
Öncekileri saymazsak Aralık 1998’de yazdım ilk şiirimi. Hatta bu kitapta da var: Ashab-ı Kehf. O şiir 1999 Mart’ta Kaşgar dergisinde yer aldı. Çok sevinmiştim. Kütahya’da öğrenci idim üniversite son sınıfta. Her zaman şiir ve edebiyat konuştuğum dostlarım vardı. O zamanlar bunları büyük heyecan ve coşkularla konuşurduk, yaşardık.
“Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar” sizi neden sevmiyorlardı? Aranız düzeldi mi onlarla?
O şiirin imgesinin bendeki karşılığı henüz geçmedi. Politik ve sosyolojik tarafı belki daha çok yansıdı okura. Şiirimin asıl derdi gerçekleşmeyen ve artık gerçekleşeceğine inanmadığım hayalimle alakalı. O hayal bende hâlâ var. Çok şiir yazdırmıştır. Aşkın da Müslümanlığın da en saf halini aramakla dolu bir şiir. Ve her şey bozulmuş, özünden uzaklaşmış ve geç kalınmıştır.
Bir röportajınızda karanlık bir yönünüzün olduğunu söylemiştiniz. O karanlık tarafınızdan bahseder misiniz biraz?
Her şairin karanlık tarafı vardır. Şiir yazarak onu saklar ya da birazını okura açık eder. Okurun ve şairin karanlığı şiirde bir araya gelir böylelikle. Ölümü düşününce kararıyor her şey bende. Baskı unsuru bu.
Şiirin bir derdi, davası olmalı mı? Sizin şiir yazma gayeniz nedir?
Şaire methiyeler düzerler. Şiirinin hangi etkilerden oluştuğunu sorarlar. Yazma sürecini anlamaya çalışırlar. Hangi akıma bağlı olabileceğini yoklarlar. Kitabına ödüller verirler. Şiiri hakkında yorumlar yaparlar. Şiirin doğası ve tekniği üzerine konuştururlar onu... Şaire biçtikleri yerde, onun, onların beklentilerini karşılayacak bir var olma halinde durmasını beklerler . Oysa şair, şiir yazarak SADECE hayatta kalmaya çalışmaktadır. Anlamazlar.
Oldukça üretken bir şairsiniz. Hatta bir sohbetimizde birkaç kitaplık şiirinizin hazır olduğunu söylemiştiniz. Bu kadar üretken bir şair olmanızın kaynağı nedir?
Üretken kelimesini sevmiyorum. Sanki şiir fabrikasında çalışıyorum ve durmadan üretim yapıyorum gibi bir durum yok. Önceden çok şiir yazdım. Özellikle 9 sene önce ve 3 sene önce. Kendiliğinden olan kendinden geçme halleriydi. Kendiliğinden kendinden geçme. Kaynak benim. Benim hayat dışı ve toplum dışı olmam. Ve de büyük şairlerin şiirleri, ruhları dolaşıp duruyor buralarda. Bunlar da öncedendi tabi.
Şiir mi size gelir yoksa siz mi şiire gidersiniz?
Ben şiire aitim. Belki karanlık taraf budur bendeki. Şiiri ararım, şiir bana gelir. Önceleri bunu daha çok yaşardım. Şimdilerde o anlamda bir arayışım yok. Uzun zamandır şiir yazmıyorum. Bıraktım demek de anlamlı olur aslında. Daha bırakmadım ama bırakmak geride kalan şiirlerin değerini muhafaza açısından da doğru olur. Çoğu insan şiir yazmayı bırakmıyor ve kötü şiirlerle anılacak hale gelene kadar yazıyor. O zaman şiir sıradan hale geliyor. Yılda 2 şiir yazmak, zorlamadan ve sıradanlığa düşmeden en güzeli olur. Sonra bir, sonra yok. Yok.
Dil hususunda, toplumsal ilerleme bakımından şairlerin dilinin toplumun diline nüfuz ettiğine inanıyor musunuz? Eskiye göre Türkçemize yeterince hâkim olamayışımızda edebiyatçıların mesuliyeti ne kadardır?
İnanmıyorum. Çoğu insan yaptığımızla ilgilenmiyor. Okuru vasata alıştıran bir çakma şiir ortamı da var. Artık vasata ve kötüye alışan okur, zevkleri kötü şiirlerce biçimlenen okur, dergiye, kitaba para vermeyip internetin sunduğu ile sığlığı seven okur var. Şiirin iyisine nüfuz etme kabiliyeti elinden alınan ve zehirlenen okur için iyi şiir, bu dünyada ona nasip olmayacak. Ekseriyetin hali bu. Ama editörlerin fersah fersah önünde duran ve iyi şiiri hemen tanıyan okur da var. Türkçeye hakimiyet konusuna ben şöyle bakarım: Şair şiirinde kelime zenginliğine itina gösteriyor mu? Yoksa hala aynı kelimeler etrafında dolanıp durup şiir yazdığını mı sanıyor?
İlla eski kelime falan kullanmak zorunluluğundan bahsetmiyorum. Şiirin zenginliğinin bir ölçüsü de şairin kelimelerinin zenginliğidir.
Dergicilikte, sosyal medyanın gelişmesinin dergilerin miadının dolmasına neden olduğu gibi bir algı söz konusu. Bu düşünceye katılır mısınız? Dergiler, teknolojik bir hayat karşısında lüzumunu yitiren ve nostaljik bir unsur olarak kalanlar kategorisinde midir?
Bütün bunlar süreçlerin sonucu olan şeyler. Eskiden dergiler bir okulmuş, bir fikrin etrafında toplanan insanların sözcülüğünü yaparmış. Şimdi o günlerde yaşamıyoruz. Hayat her şeyi değiştirdiği gibi insanı da değiştirdi. Bizler kendimize düşkün insanlarız. Keyfimizi kaçırmamaya çalışan ve kavgaları falan göze alamayan… Kelimenin tam anlamıyla insanın miadı da doluyor. Dolayısıyla kıymet verdiği şeyler azalıyor. Hem dergilere hem kitaba bakış açısı değişmeli. Her şeye para harcayan insan, iş kitaba ve dergiye geldiği zaman iki paket sigara parası için pahalı diyor. Dergiler de kitaplar da pahalı değil aslında. Hatta daha pahalı olmalı. Ucuza kıymet verilmez.
Şiarınız nedir?
Büyük şiirler yazmak istedim ve yazdım. Belki bir tane daha yazmak isterim.
Sizin için büyük şiirleriniz hangileridir?
Mesnevî Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan, Kürt, Bir Şiire Krallığım, Edip Cansever’e Birinci Mektup, Kalp Yetersizliği.
İlk yıllarınızdan bugüne, şiirde en çok beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?
Ben Büyük Türk Şiiri deyince gözleri dolan biriyim. Bu ülkede yaşıyor olmanın bütün tarihi şiirimizde mevcut. Dünyada bizim şiirimizin ayarında bir şiir yoktur. Buna yürekten inanınca kim olduğunu ve neye mensup olduğunu anlamış oluyorsun. Ben hep sessizce yaşayıp öleceğim bir hayatın içinde oldum. Dahası kendimi yazmak için bir araç haline getirdim. Ya da burada iradi bir tasarruf yoktu. Evet, doğrusu bu. Şiir yazmak da kaderse demek bunda Allah’ın takdiri var. Bunu anlayınca ne yaptığımı daha iyi anladım.
İkinci kitabınız “Köpeklerin Kalbi” ekim ayında Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Kitabın ismi çok ilginç. Neden Köpeklerin Kalbi?
Neden olmasın? Kitap hepimizin canlılar kategorisine dahil olduğunu söylemek istiyor aslında. Biz, köpekler, duygular… Böyle olunca her şey doğal v e korkunç hale geliyor.
Kitabınızın sayfaları, Thomas Bernhard’ın çocuklukla alakalı bir cümlesiyle açılıyor. Çocukluğunuzun sizde ve şiirlerinizde nasıl bir yeri var?
O alıntı kitabı tamamlayan ve çocukluk üzerine söylenmiş en doğru söz. En sert. En derin. Aslında şiirimde çocukluğun yeri muhtemelen her şair kadardır. Belki pek çok şair bunun farkında değil. Hayır, çocukluk özlemi ya da güzellemesi olarak şiirimde çocukluk pek yok aslında. Bu kitapta da çok olduğunu sanmıyorum. Kitabı o cümlenin görünen anlamına bağlamak kitabı azaltmak olur.
İnsan çocukken neyin derdiyle doluysa o dert hayatı boyunca onun peşinden geliyor. Çok şey değişiyor ama çocukluktan kalan ukde, eksiklik veya hayret hissi değişmiyor. Çocukluk bitmiyordur sadece araçlar değişiyor. Daha büyük kelimelerle kurulan o koca koca cümlelerin altında da hep o çocuk var.
Kitabınızın sonlarında “Edip Cansever’e Birinci Mektup” adında bir şiiriniz var. Cansever ile farklı bir rabıtanız var gibi?
Bir zamanlar çok okuduğum bir şairdi. O şiiri yazdığım gece kitabıyla bakışmıştık ve şiir ortaya çıktı. Cansever şiirlerinde hep karanlık bir hikâye anlatır. Tesellisiz karanlığı. Bende de olan ve susmayan karanlığı. Ama kitaba ruhunu veren şiirlerin çoğunda Turgut Uyar’ın sesi duyulur. Bende esas varlığını sürdüren şair Turgut Uyar.
İlk kitabınız “Fena” ile “Köpeklerin Kalbi”ni kıyasladığınız zaman neler söylersiniz?
Bu güzel bir soru. Siz sormasanız ben sorardım kendime. Zaman zaman soruyorum da hatta. İlk kitap yüksek sesle yazılan şiirlerden oluşuyor. Artık kaybettiğim o coşkuyla dolu olduğum zamanların şiirleri onlar. Yarı delilik halleri. O anları özlüyorum. Köpeklerin Kalbi ise Muhtaç şiirini saymazsak durulmuş bir kitap. Sevgi ve merhamete bulaşmış. İlk kitapta söylemesi şart olanları söyleyip bu defa meramını daha sakin anlatmaya çalışan bir şairin şiirleri var Köpeklerin Kalbi’nde. Tabi bunlar planlanmış şeyler değil ve en güzel tarafı bu. Bunlar bir yolculuk. Olması gererken buymuş demek ki.
Sizin büyük Türk şairleriniz kimlerdir?
Turgut Uyar, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu. Daha da var tabi.
Okurlarınıza mesajınız var mı?
Yok.
Süleyman Unutmaz ile röportaj
Serap Kadıoğlu Şiar'19
Şairi şiirinden bilmek en iyisidir. Fazlası okur için hayal kırıklığı da olabilir, şiirle okur arasına girip şiirini de gölgeleyebilir. Şimdi bu soruyu düşününce ve dolayısıyla kendim hakkında düşününce aklıma pek çok şey geliyor. Ama ne kadarı okuru ilgilendirir bilmiyorum. 1998’den beri şiir yazıyorum, yazmadığım 7 yılı saymazsak. O zamanlar çok yazı yazdım. Hepsi de kendime. Belki onlar o dönem beni şiirime hazırladılar. Kendimden ibaret bir hayatım var. İstanbul’da yaşıyorum.
İlk şiirlerinizi ne zaman yazmaya başladınız?
Öncekileri saymazsak Aralık 1998’de yazdım ilk şiirimi. Hatta bu kitapta da var: Ashab-ı Kehf. O şiir 1999 Mart’ta Kaşgar dergisinde yer aldı. Çok sevinmiştim. Kütahya’da öğrenci idim üniversite son sınıfta. Her zaman şiir ve edebiyat konuştuğum dostlarım vardı. O zamanlar bunları büyük heyecan ve coşkularla konuşurduk, yaşardık.
“Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar” sizi neden sevmiyorlardı? Aranız düzeldi mi onlarla?
O şiirin imgesinin bendeki karşılığı henüz geçmedi. Politik ve sosyolojik tarafı belki daha çok yansıdı okura. Şiirimin asıl derdi gerçekleşmeyen ve artık gerçekleşeceğine inanmadığım hayalimle alakalı. O hayal bende hâlâ var. Çok şiir yazdırmıştır. Aşkın da Müslümanlığın da en saf halini aramakla dolu bir şiir. Ve her şey bozulmuş, özünden uzaklaşmış ve geç kalınmıştır.
Bir röportajınızda karanlık bir yönünüzün olduğunu söylemiştiniz. O karanlık tarafınızdan bahseder misiniz biraz?
Her şairin karanlık tarafı vardır. Şiir yazarak onu saklar ya da birazını okura açık eder. Okurun ve şairin karanlığı şiirde bir araya gelir böylelikle. Ölümü düşününce kararıyor her şey bende. Baskı unsuru bu.
Şiirin bir derdi, davası olmalı mı? Sizin şiir yazma gayeniz nedir?
Şaire methiyeler düzerler. Şiirinin hangi etkilerden oluştuğunu sorarlar. Yazma sürecini anlamaya çalışırlar. Hangi akıma bağlı olabileceğini yoklarlar. Kitabına ödüller verirler. Şiiri hakkında yorumlar yaparlar. Şiirin doğası ve tekniği üzerine konuştururlar onu... Şaire biçtikleri yerde, onun, onların beklentilerini karşılayacak bir var olma halinde durmasını beklerler . Oysa şair, şiir yazarak SADECE hayatta kalmaya çalışmaktadır. Anlamazlar.
Oldukça üretken bir şairsiniz. Hatta bir sohbetimizde birkaç kitaplık şiirinizin hazır olduğunu söylemiştiniz. Bu kadar üretken bir şair olmanızın kaynağı nedir?
Üretken kelimesini sevmiyorum. Sanki şiir fabrikasında çalışıyorum ve durmadan üretim yapıyorum gibi bir durum yok. Önceden çok şiir yazdım. Özellikle 9 sene önce ve 3 sene önce. Kendiliğinden olan kendinden geçme halleriydi. Kendiliğinden kendinden geçme. Kaynak benim. Benim hayat dışı ve toplum dışı olmam. Ve de büyük şairlerin şiirleri, ruhları dolaşıp duruyor buralarda. Bunlar da öncedendi tabi.
Şiir mi size gelir yoksa siz mi şiire gidersiniz?
Ben şiire aitim. Belki karanlık taraf budur bendeki. Şiiri ararım, şiir bana gelir. Önceleri bunu daha çok yaşardım. Şimdilerde o anlamda bir arayışım yok. Uzun zamandır şiir yazmıyorum. Bıraktım demek de anlamlı olur aslında. Daha bırakmadım ama bırakmak geride kalan şiirlerin değerini muhafaza açısından da doğru olur. Çoğu insan şiir yazmayı bırakmıyor ve kötü şiirlerle anılacak hale gelene kadar yazıyor. O zaman şiir sıradan hale geliyor. Yılda 2 şiir yazmak, zorlamadan ve sıradanlığa düşmeden en güzeli olur. Sonra bir, sonra yok. Yok.
Dil hususunda, toplumsal ilerleme bakımından şairlerin dilinin toplumun diline nüfuz ettiğine inanıyor musunuz? Eskiye göre Türkçemize yeterince hâkim olamayışımızda edebiyatçıların mesuliyeti ne kadardır?
İnanmıyorum. Çoğu insan yaptığımızla ilgilenmiyor. Okuru vasata alıştıran bir çakma şiir ortamı da var. Artık vasata ve kötüye alışan okur, zevkleri kötü şiirlerce biçimlenen okur, dergiye, kitaba para vermeyip internetin sunduğu ile sığlığı seven okur var. Şiirin iyisine nüfuz etme kabiliyeti elinden alınan ve zehirlenen okur için iyi şiir, bu dünyada ona nasip olmayacak. Ekseriyetin hali bu. Ama editörlerin fersah fersah önünde duran ve iyi şiiri hemen tanıyan okur da var. Türkçeye hakimiyet konusuna ben şöyle bakarım: Şair şiirinde kelime zenginliğine itina gösteriyor mu? Yoksa hala aynı kelimeler etrafında dolanıp durup şiir yazdığını mı sanıyor?
İlla eski kelime falan kullanmak zorunluluğundan bahsetmiyorum. Şiirin zenginliğinin bir ölçüsü de şairin kelimelerinin zenginliğidir.
Dergicilikte, sosyal medyanın gelişmesinin dergilerin miadının dolmasına neden olduğu gibi bir algı söz konusu. Bu düşünceye katılır mısınız? Dergiler, teknolojik bir hayat karşısında lüzumunu yitiren ve nostaljik bir unsur olarak kalanlar kategorisinde midir?
Bütün bunlar süreçlerin sonucu olan şeyler. Eskiden dergiler bir okulmuş, bir fikrin etrafında toplanan insanların sözcülüğünü yaparmış. Şimdi o günlerde yaşamıyoruz. Hayat her şeyi değiştirdiği gibi insanı da değiştirdi. Bizler kendimize düşkün insanlarız. Keyfimizi kaçırmamaya çalışan ve kavgaları falan göze alamayan… Kelimenin tam anlamıyla insanın miadı da doluyor. Dolayısıyla kıymet verdiği şeyler azalıyor. Hem dergilere hem kitaba bakış açısı değişmeli. Her şeye para harcayan insan, iş kitaba ve dergiye geldiği zaman iki paket sigara parası için pahalı diyor. Dergiler de kitaplar da pahalı değil aslında. Hatta daha pahalı olmalı. Ucuza kıymet verilmez.
Şiarınız nedir?
Büyük şiirler yazmak istedim ve yazdım. Belki bir tane daha yazmak isterim.
Sizin için büyük şiirleriniz hangileridir?
Mesnevî Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan, Kürt, Bir Şiire Krallığım, Edip Cansever’e Birinci Mektup, Kalp Yetersizliği.
İlk yıllarınızdan bugüne, şiirde en çok beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?
Ben Büyük Türk Şiiri deyince gözleri dolan biriyim. Bu ülkede yaşıyor olmanın bütün tarihi şiirimizde mevcut. Dünyada bizim şiirimizin ayarında bir şiir yoktur. Buna yürekten inanınca kim olduğunu ve neye mensup olduğunu anlamış oluyorsun. Ben hep sessizce yaşayıp öleceğim bir hayatın içinde oldum. Dahası kendimi yazmak için bir araç haline getirdim. Ya da burada iradi bir tasarruf yoktu. Evet, doğrusu bu. Şiir yazmak da kaderse demek bunda Allah’ın takdiri var. Bunu anlayınca ne yaptığımı daha iyi anladım.
İkinci kitabınız “Köpeklerin Kalbi” ekim ayında Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Kitabın ismi çok ilginç. Neden Köpeklerin Kalbi?
Neden olmasın? Kitap hepimizin canlılar kategorisine dahil olduğunu söylemek istiyor aslında. Biz, köpekler, duygular… Böyle olunca her şey doğal v e korkunç hale geliyor.
Kitabınızın sayfaları, Thomas Bernhard’ın çocuklukla alakalı bir cümlesiyle açılıyor. Çocukluğunuzun sizde ve şiirlerinizde nasıl bir yeri var?
O alıntı kitabı tamamlayan ve çocukluk üzerine söylenmiş en doğru söz. En sert. En derin. Aslında şiirimde çocukluğun yeri muhtemelen her şair kadardır. Belki pek çok şair bunun farkında değil. Hayır, çocukluk özlemi ya da güzellemesi olarak şiirimde çocukluk pek yok aslında. Bu kitapta da çok olduğunu sanmıyorum. Kitabı o cümlenin görünen anlamına bağlamak kitabı azaltmak olur.
İnsan çocukken neyin derdiyle doluysa o dert hayatı boyunca onun peşinden geliyor. Çok şey değişiyor ama çocukluktan kalan ukde, eksiklik veya hayret hissi değişmiyor. Çocukluk bitmiyordur sadece araçlar değişiyor. Daha büyük kelimelerle kurulan o koca koca cümlelerin altında da hep o çocuk var.
Kitabınızın sonlarında “Edip Cansever’e Birinci Mektup” adında bir şiiriniz var. Cansever ile farklı bir rabıtanız var gibi?
Bir zamanlar çok okuduğum bir şairdi. O şiiri yazdığım gece kitabıyla bakışmıştık ve şiir ortaya çıktı. Cansever şiirlerinde hep karanlık bir hikâye anlatır. Tesellisiz karanlığı. Bende de olan ve susmayan karanlığı. Ama kitaba ruhunu veren şiirlerin çoğunda Turgut Uyar’ın sesi duyulur. Bende esas varlığını sürdüren şair Turgut Uyar.
İlk kitabınız “Fena” ile “Köpeklerin Kalbi”ni kıyasladığınız zaman neler söylersiniz?
Bu güzel bir soru. Siz sormasanız ben sorardım kendime. Zaman zaman soruyorum da hatta. İlk kitap yüksek sesle yazılan şiirlerden oluşuyor. Artık kaybettiğim o coşkuyla dolu olduğum zamanların şiirleri onlar. Yarı delilik halleri. O anları özlüyorum. Köpeklerin Kalbi ise Muhtaç şiirini saymazsak durulmuş bir kitap. Sevgi ve merhamete bulaşmış. İlk kitapta söylemesi şart olanları söyleyip bu defa meramını daha sakin anlatmaya çalışan bir şairin şiirleri var Köpeklerin Kalbi’nde. Tabi bunlar planlanmış şeyler değil ve en güzel tarafı bu. Bunlar bir yolculuk. Olması gererken buymuş demek ki.
Sizin büyük Türk şairleriniz kimlerdir?
Turgut Uyar, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu. Daha da var tabi.
Okurlarınıza mesajınız var mı?
Yok.
Süleyman Unutmaz ile röportaj
Serap Kadıoğlu Şiar'19
11 Temmuz 2021
Anlatı
Ağlayarak yürüyor bu adam
kimse bilmiyor neden ağladığını
kimi yitik sevgililer için diye düşünüyor
yazın deniz kıyısında gramofonlarla
bize nice çile çektiren sevgililer benzeri.
Kendi gündelik işleriyle ilgileniyor kimileri:
Eksik kâğıtlar, büyüyen çocuklar,
güçlükle yaşlanan kadınlar.
Onunsa iki gelincik gözü var
baharda toplanmış gelincikler gibi
ve göz kıyılarında iki kaynak.
Sokaklarda yürüyor hiç uyku girmiyor gözlerine
arşınlıyor dünyanın sırtındaki ufacık dörtgenleri
artık hiçbir anlamı kalmayan
sınırsız bir acıyı yaşama makinesi.
Onu konuşurken duymuş kimileri
geçerken yapayalnız
yıllarca önce kırılan aynalardan söz ediyormuş
artık kimsenin onarıp diriltemeyeceği
aynaların içindeki kırık yüzlerden.
Uykudan söz ettiğini duymuş kimileri
uykunun eşiğindeki korkunç hayallerden
sevecenlik yüzünden dayanılmazlaşan yüzlerden.
Alıştık ona, dürüst, sakin bir insan
Alıştık ona, dürüst, sakin bir insan
durmadan ağlayarak yürüyor yalnızca
trenden gördüğümüz ırmak kıyısındaki söğütler gibi
bulutlu bir sabah keyifsiz uyanınca.
Alıştık ona, hiçbir anlamı yok artık,
tıpkı alıştığımız öteki şeyler gibi
size ondan söz ediyorsam eğer, bu,
alışmamış olduğumuz bir şey bulamamamdandır;
Lodos
Batıya doğru sıradağlarına kavuşuyor açık deniz.
Neyi arıyor ruhlarımız böyle çıktığı yolculuklarda
Bir zamanlar ay gibi donardı kanın;
Çıldırtıyor bizi solumuzda esen lodos,
bu, eti kemiğinden ayıran rüzgâr.
Çam ağaçlarının, harnupların arasında evimiz.
Kocaman pencereler. Kocaman masalar
yazmak için sana seslendiğim mektupları:
Aylar boyu yazdığımız ve ayrılığı dengelemek için
ayrılığın yüreğine attığımız mektupları.
Sabah yıldızı, gözlerini indirince sen,
yaraya sürülen yağdan daha tatlıydı,
daha neşeliydi damağa değen soğuk sudan
daha durgundu kuğunun kanadından
saatlerimiz.
Senin avucundaydı yaşamımız.
Acı ekmeğinden sonra gurbetin,
ak duvarın önünde durursak geceleyin
yoluna bağlanan umut gibi yaklaşır bize sesin
ve bu rüzgâr gene biler
sinirlerimizin üzerinde bıçağını.
Hepimiz aynı şeyleri yazıyoruz sana
Hepimiz aynı şeyleri yazıyoruz sana
ve susuyor ötekinin karşısında herbirimiz
bakarak herkes kendi adına o aynı dünyaya
karanlığa, sıradağlardaki ışığa
ve sana.
Kim sökecek yüreğimizden bu acıyı?
Bir sağnak boşandı dün akşam ve bugün
gene bulutlu gökyüzü.
Dünkü sağnağın çam pürenleri gibi düşüncelerimiz
yığılmışlar kapımıza, yararsız,
yeniden dikmek istiyorlar bir yıkılmış kuleyi.
Bu yıkık köylerde
lodosa açık bu burunda
seni gizleyen sıradağlarla önümüzdeki,
kim hesaplayacak unutma kararımızı bizim için?
Kim kabul edecek sungularımızı bu güz bitiminde?
Neyi arıyor ruhlarımız böyle çıktığı yolculuklarda
hurda gemilerin güvertelerinde
sıkışarak solgun kadınların, ağlayan çocukların arasına,
ki ne kırlangıç balıkları, ne de direklerin
uçlarıyla gösterdiği yıldızlar avutabilir onları.
Yıpranarak silinmiş gramofon plaklarından
var olmayan tapınmalara istemeden bağlı
yabancı dillerde kırık dökük düşünceler mırıldanarak
neyi arıyor böyle çıktığı yolculuklarda ruhlarımız?
Neyi arıyor böyle yolculuklarda ruhlarımız
çürük teknelerde
dolaşarak bir limandan öteki limana?
Taşıyarak parçalanmış taşları, her geçen gün
biraz daha güçlükle soluyarak çamların serinliğini,
yüzerek sularında kâh şu denizin
kâh bu denizin
ilişkisiz
kimsesiz
artık ne bizim
ne de sizin olan bu yurtta.
Biliyorduk, güzeldi adalar
rastgele gittiğimiz yerin yakınlarında bir yerde,
biraz aşağıda ya da biraz yukarda,
belki de burnumuzun dibinde.
Liman eski, bekleyemem artık
Liman eski, bekleyemem artık
ne çamlık adaya giden dostu
ne çınarlı adaya giden dostu
ne de denize açılmış olanı.
Pas tutmuş topları okşuyorum, kürekleri okşuyorum
gövdem dirilsin de karar verebilsin diye.
Yalnızca öteki fırtınanın
tuzuyla kokuyor branda bezleri.
Tek başıma kalmak istedimse, yalnızlıktı
aradığım, böyle bir bekleyişi aramadım,
ne ruhumun ufuklarda parçalanmasını,
ne de bu çizgileri, bu renkleri, bu sessizliği.
Geri götürüyor gecenin yıldızları beni
çirişotları arasında ölüleri umutla bekleyen Odisseus'a.
Çirişotları arasında demir atınca burada
bulmak istiyorduk yaralı Adonis'i gören geçidi.
Ülkemiz kapalı, hep dağ dört bir yanımız
Ülkemiz kapalı, hep dağ dört bir yanımız
çatı olarak basık bir gökyüzü, gece-gündüz.
Irmaklarımız yok, kuyularımız yok, pınarlarımız yok,
yalnızca bir kaç sarnıç, üstelik boş,
ses yankılanır içlerinde, taparız onlara.
Kof, ölü bir ses, tıpkı yalnızlığımızın benzeri,
tıpkı sevdamız gibi, gövdelerimiz tıpkı.
Şaşıyoruz, evlerimizi, kulübelerimizi, ağıllarımızı
bir zamanlar nasıl yaptık diye acaba.
Taze çelenklerle, yüzüklerle düğünlerimiz
çözülmez bilmeceler oluyorlar ruhumuza.
Nasıl doğdu, nasıl büyüdü çocuklarımız acaba?
Ülkemiz kapalı. İki Simplikades
kapıyor onu, kapkara. Hava almaya
inince pazar günleri limanlara,
çürümüş teknelerini görürüz bitmemiş yolculukların
parıldarlar batan güneşin aydınlığında,
görürüz bu artık sevişmeyi unutmuş vücutları.
Bir zamanlar ay gibi donardı kanın;
tükenmez gecede kanın
açardı ak kanatlarını
kara kayaların, ağaç gölgelerinin, evlerin üzerine
Arama
Ayak seslerimiz duyulmayacak o karşılaşmada...
Ruhlarımızı kaybetmişiz de
(Yürüdüğümüz sokaklarda, gecelediğimiz evlerde)
Onları arıyoruz sanki...
Sanki sokaktan eve dönüp ışıkları yakmış
Konuşuyoruz, eskiden olduğu gibi — dolaşarak
Ya da bir gürültüye kulak vermek için durarak.
(Küçük gürültüleriz biz, gürültü ederiz,
Küçük kanatlarız biz, havaya çarparız...)
Birbirimize dokunur sonra uzun zaman susarız
Yüz yüze eğilip birbirimizi tanımak için.
(Sonu olmayan gizli bir ilişkidir tanışıklığımız...)
Uyku yavaş yavaş gelir ve sarar bizi.
Tanıdığımız yüzler, dokunduğumuz eşya,
Bir yüzden kalan izler, buluşmalar, yanıp sönen
bakışlar,
Yüreklerimizde ışıldayan yeryüzü,
Girip çıplak ruhlarımıza bir bir onları paylaşırlar...
Bilmiyorum estirdiğimiz rüzgâr mı bu
Küçücük çığlıklarla doldurduğumuz
Yürüdüğümüz sokaklarda, gecelediğimiz evlerde
Şimdi bize yas tutan.
Bilmiyorum kar mı bu bizi örtmeye gelen...
(Nerede bulacaklar bizi sabah olunca, çanlar
çalmaya başladığı zaman?...)
Ruhlarımızı kaybetmişiz de
(Yürüdüğümüz sokaklarda, gecelediğimiz evlerde)
Onları arıyoruz sanki...
Sanki sokaktan eve dönüp ışıkları yakmış
Konuşuyoruz, eskiden olduğu gibi — dolaşarak
Ya da bir gürültüye kulak vermek için durarak.
(Küçük gürültüleriz biz, gürültü ederiz,
Küçük kanatlarız biz, havaya çarparız...)
Birbirimize dokunur sonra uzun zaman susarız
Yüz yüze eğilip birbirimizi tanımak için.
(Sonu olmayan gizli bir ilişkidir tanışıklığımız...)
Uyku yavaş yavaş gelir ve sarar bizi.
Tanıdığımız yüzler, dokunduğumuz eşya,
Bir yüzden kalan izler, buluşmalar, yanıp sönen
bakışlar,
Yüreklerimizde ışıldayan yeryüzü,
Girip çıplak ruhlarımıza bir bir onları paylaşırlar...
Bilmiyorum estirdiğimiz rüzgâr mı bu
Küçücük çığlıklarla doldurduğumuz
Yürüdüğümüz sokaklarda, gecelediğimiz evlerde
Şimdi bize yas tutan.
Bilmiyorum kar mı bu bizi örtmeye gelen...
(Nerede bulacaklar bizi sabah olunca, çanlar
çalmaya başladığı zaman?...)
Gezi
Akşamın alacakaranlığında dolaşırken...
(Işığın belirsiz bir hüzünle
Sıkıcı bir şey gibi üstüne yüklendiği saatte,
Sanki kaybettiğin bir şeyi bulamıyormuşcasına —
Ne olduğunu açıkça bilmediğin — ne zaman, nerede —
İçinde bir kuşku yalnız, kaybettiğin şey seni görüyor da,
sen onu göremiyorsun diye.
Üstüne çullanan bir ağırlık sanki, yattığın zaman,
Birini öldürmüşsün de, bunu bilmiyormuşsun gibi.)
(Işığın belirsiz bir hüzünle
Sıkıcı bir şey gibi üstüne yüklendiği saatte,
Sanki kaybettiğin bir şeyi bulamıyormuşcasına —
Ne olduğunu açıkça bilmediğin — ne zaman, nerede —
İçinde bir kuşku yalnız, kaybettiğin şey seni görüyor da,
sen onu göremiyorsun diye.
Üstüne çullanan bir ağırlık sanki, yattığın zaman,
Birini öldürmüşsün de, bunu bilmiyormuşsun gibi.)
Birden bir gövdeye takılır ayağın...
(Gözlerin kapalı, bir zamanlar senin olan
Ve onunla gece yarısını aydınlattığın ışığı
içinde tutarak...)
Eğilip kaldırmak istersin yerden, sonra kaybedersin yeniden
(Bir kalemi ya da bir düğmeyi kaybedercesine...)
Sokağa çıkıp ararsın, gelen geçeni durdurup.
Yüzlerini incelersin, gürültüleri dinlersin,
Yürüyüp en gizli kuşkuna bakarsın derin derin.
Ellerine bakakalır, kendi derine dokunursun.
Avutulmaz bir acıyla biri ağlamaktadır içinde...
Koyulaşan karanlıkta kimse tanıyamaz seni —
Terkedilmiş bunca eşya arasında, aranmayan bir ölü,
Nesnelerden daha çok nesneleşmiş bir eşya,
Boşluklar aydınlansın diye günün ağarmasını bekleyen.
(Gözlerin kapalı, bir zamanlar senin olan
Ve onunla gece yarısını aydınlattığın ışığı
içinde tutarak...)
Eğilip kaldırmak istersin yerden, sonra kaybedersin yeniden
(Bir kalemi ya da bir düğmeyi kaybedercesine...)
Sokağa çıkıp ararsın, gelen geçeni durdurup.
Yüzlerini incelersin, gürültüleri dinlersin,
Yürüyüp en gizli kuşkuna bakarsın derin derin.
Ellerine bakakalır, kendi derine dokunursun.
Avutulmaz bir acıyla biri ağlamaktadır içinde...
Koyulaşan karanlıkta kimse tanıyamaz seni —
Terkedilmiş bunca eşya arasında, aranmayan bir ölü,
Nesnelerden daha çok nesneleşmiş bir eşya,
Boşluklar aydınlansın diye günün ağarmasını bekleyen.
08 Temmuz 2021
annem bir rüya oluyor, benimle konuşuyor
Annem'e
karşıdan karşıya geçerken
eli bırakılan çocuklardık
o insan kalabalığındaki
son gülümsemesiydi annemizin
Zafer Ekin Karabay
Nedense aldanmış ilk gece annem
Efsunlu bir gömlek giydirmiş bana
İşte vuramadı gökler bana gem
Dinmedi içimde kopan fırtına
Nedense ilk gece aldanmış annem
Sezai Karakoç
Yarısını tuttum
çocuk doktoru
olmamı isteyen anneme
hasta yatağında verdiğim sözün
doktor olamadım ama
çocuk kaldım
Sunay Akın
Hans’ın, bana göre bir eş olmadığını
Düşünüyorsan anneciğim;
Tüm bunların, yankının bir oyunu olduğunu anlat ona!
Ama, inanıyorsan eğer iyi bir çift olacağımıza,
Bırak yankıyı ben sansın;
Onu düş kırıklığına uğratma!
Ignaz Franz Castelli
ikmale kalmış, kovuşturulmuş, buruşturulmuş
bir fotoğrafım; say istersen
topu topu kaç kadın girdi ki hayatıma!
anne, kulağımı çekmeden önce
son dileğin ne diye sor, allah aşkına!
Altay Öktem
Ayrılmadan daha
Toplaşır gölgesine annemizin
Fısıldaşırdık aramızda
Tanrım n’olur bağışla
Evimizi bağışla tanrım n’olur
Dokunma sofamıza
Orada gülebiliyoruz ancak
Orada adamakıllı susuyoruz
Orada ağzımız bizim oluyor
Dokunmasak da
Bejan Matur
Mutluluk, beşikte uyuyan ilk çocuğuna bakmasıdır
bir annenin
Duyarak memelerine dolan sütün çılgınlığını.
Ahmet Erhan
Çocukların derdindeydi anne
Biricik umudu çocuklarının
Çekirdeği değil mi onlar dünyanın
Dalmıştı bir derin uykuya öylesine
Sabahattin Kudret Aksal
Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk;
Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk…
Necip Fazıl
Tek çocuk olduğum günler gibiydi. Yaz tenhası cami
avlusunda o öğle saati, annemin tabutuyla ..
Annem, yıkadığım bir mum bebekti. Kendine ve bana
yabancı. Yabancı son yıllarda tüm çektiklerine. Güleç ve
dingin. Ne ellerinin kınalanmasına bir şey dedi ne
küpelerinin alınmasına. “Zaten hep uysaldı” sözü uymaz ki ona.
Tek çocuk olduğum günler gibiydi. O yaz öğlesi,
gölgeli, loş, taş avluda.
Annemi kıskandım elbet. Kıskandım bacılarıma
bağışladıklarına. Bana yalnız gözyaşları kaldı. Ölmüş
görmüştü beni. Düş denmezdi, karabasan da. Helva
dağıtmış gece boyu sokak sokak. Şaştık sabah, öyle bir
töre yok ki. Üstelik ağıt da yakmış. Ah ince İstanbul kızı.
Kızlarının biri sana benzemedi.
Tek çocuk olduğum günlere kavuştum, annemin
tabutuyla.
Sennur Sezer
Beni boya başa yetirdin anne
Bize borçlu bildik her zaman seni
Sen beni dünyaya getirdin anne
Bense yola saldım dünyadan seni…
Bahtiyar Vahabzade
Annemin ölümüyle,
Düşüyor bedenimi örttüğüm en son yün gömleği ..
Son şefkat gömleği ..
Son yağmur şemsiyesi ..
Gelecek kış ..
Caddelerde çıplak olarak dolaşırken bulacaksınız beni ..
Nizâr Kabbânî
eziyetle yürüdüğün yeter
dökünüyorum yorgunluğunu bedenime
sarnıçlarda yağmurlar dinlenirken senin için
anne, gül et beni kederine
Kaan İnce
Ey anneciğim! .. Denizde yol alan çocuk benim
Hâlâ şekerlerin gelini (Şam) onun zihninde yaşıyor
Nasıl .. nasıl… anneciğim,
Baba oldum da .. hâlâ büyüyemedim?
Nizâr Kabbânî
Avrupa’nın kadınlarını tanıdım
Tahta ve betonun duygularını yaşadım
Yorgun medeniyeti tanıdım
Hint ve Sind‟i (Çin), sarı dünyayı(uzak doğuyu) gezdim
Ama bulamadım bir kadın,
Sarı saçımı tarayacak,
Çantasında bana düğün şekeri getirecek,
Elbisesiz kaldığımda beni giydirecek,
Düştüğümde beni kaldıracak.
Nizâr Kabbânî
Ana başa taç imiş
Her derde ilaç imiş,
Bir evlat pir olsa da
Anaya muhtaç imiş.
Hüseyin Nail Kubali
ben seni hep sevgilim ben seni hep
yüzünden geçen dalgalardan okudum.
ellerine sevgi okudum gözlerine şefkat okudum
annen seni inkar etmişti
aldım etime dokudum.
Birhan Keskin
Bir namaz gibi masum yüzümü bir daha istiyorum
Geri dönmek istiyorum annemin göğsüne, yaşamak istiyorum.
Nizâr Kabbânî
Şaşkın, dolaştım sevgi diye diye,
Fakat bulamadım hiçbir yerde,
Döndüm geldim üzgün, hasta.
Karşıladın beni, eve gelince
Ve ah! yüzdüğünü gördüğüm gözlerinde
O tatlı sevgiydi, aradım aylarca.
Heinrich Heine
Bir süre sessizlik oldu, gözkapakları yarıya düşüp uykuya geçeceği sırada tekrar ‘’Anne!’’ dedi. Onun anne deyişinden gelecek sorunun zorluğunu tahmin edebiliyorum artık. ‘’Anne, siz ölüp cennete gittiğinizde beni de yanınıza çağırırsınız değil mi? Beni de çağırın.’’Sesi titreyerek devam etti: ‘’Anne çok korkuyorum senin ölmenden’’ Ve sıkıca sarılıp ağlamaya başladı. Onu teskin etmek için, arka arkaya bir sürü cümle kurdum. Uyumadan önce son söylediği şey: ‘’Anne sana sarılayım, sarılınca rahatlıyorum’’ oldu. Bir çocuk için kaygılarını korkularını dindirecek şey kelimeler cümleler değil, başını sıkıca yaslayabileceği anne-babasının şefkatli göğsüdür. Sımsıkı sarıldı, iç çekerek sakinleşti, nefes alıp verişi düzene girdi ve uyudu.
bir çıkmaz sokaktayım
kimseler bakmıyor yüzüme bile
bulutlar gölge düşürüyor
künyemin seçemediğim önyüzüne
içimde yalnız bana karşı ben kaldı diye
gözlerime yağmur yağıyor anne
Nazir Akalın
Babamın elinde
kızıl akça ağaç yaprağı
annemin mezarından.
Arno Herrmann
Seni gömdük anne yıllarca evvel
Göz yaşlarımızla bu ıssız yere
Kimsesiz bir akşam ziyaya bedel
Matem dağıtırken hasta kalblere.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Hergün daha da büyüyor yüreğimdeki yırtık
Annemi anılarda bile bulamıyorum artık
Babamın hemen ardından gitmesi gerekmezdi
Evinin badanasını yarım bırakıp erkenden
O gün bugündür bana gülden önce gelir diken
Dedim ya anahtarını yitirmiş bir kilidim
Hayatta ben en çok annemi sevdim
Abdülkadir Budak
Duyuyorum özenip tasanı gizlemeye,
Kederleniyormuşsun benim güç yazgıma,
Sık sık çıkıyormuşsun yolumu gözlemeye
Bürünüp eski moda harap urbana.
...
Unut, son ver artık tasanı gizlemeye,
Kederlenme benim güç yazgıma.
Öyle sık çıkma yolumu gözlemeye,
Bürünüp eski moda harap urbana.
Sergey Yesenin
Anneler Oğullarını Affetmez
‘Affet beni anne’ dedim
‘Affet, tüm bunlar bir ölünün hayatta kalma heyecanından! ‘
Küçük İskender
“…ana, baştan başlayayım, beni yine kundakla.”
Anne Micheals
Kış Mezarı
bir cihangirken ben, kitaplar
arasında ıslıkla yürürken
şiirin okları sinemi parçalardı
ama en çok sevince kanardım ben
isterdim baş ucumda hep olsun
ayrılıklar için iyi bir anne.
Kemal Sayar
çocuklar üstünü örttü annelerin toprakla
– çocuklar ki yarının cesetleri-
İbrahim Soylu
Beni bir şiir olarak yeniden doğur anne!
Mehmet Yaşın
kim uzun susarsa bilin ki daha uzun konuşur içinden
bir yılda bir gün ne ki her anneye bir Anne Günü lütfen
evlerin odalara buyurgan bakması babaydı da anne kimdi
annem dört harften yapılma ev kışı bir susma şimdi–
Hüseyin Alemdar
hüküm soran donuk annedir
öpüp başıma koyduğum bir el
gıyâbında yargılanır kalbim
anlatılır: buymuş sana sebep
Kemal Varol
Boyna soruyorum kendime
sırtımda ağırlaşan bir ölü gibi taşıyıp sıkıntımı
nasıl anlatmalı dünyayı
anlaması için çocukların
Sennur Sezer
Annem, kimse seni darıltmamıstır,
Ben seni
Ben seni darıltan kadar.
Şimdi kime açsam derdimi bir bir
Kim benim derdime yanar sen kadar?
Bahtiyar Vahabzade
Bana böylesi garip duygular
Bilmem niye gelir ,nereye gider?
Döndüm işte; acı, yüreğimden beynime sızar
Bu gün de ölmedim anne.
Ahmet Erhan
Babam korkuydu bana,
annem yürek serinliği
En sevdiği oğluydum -bana hep öyle gelirdi-
Uzun avcı öykülerini ilk ondan dinlemiştim
Hayatta ben en çok
annemi sevdim
Abdülkadir Budak
geri dönersem bir gün anne
tandırının ateşine bir odun olarak koy beni…
as evinin avlusunda bir çamaşır ipi gibi.
direncimi yitirdim anne
duaların olmaksızın
Mahmut Derviş
Ağlamak için çok geç şimdi;
Annemi uçuşan kır saçlarıyla
Görüyorum gökyüzü sonsuzluğunda
Göğün suyuna katarken çivitini…
Attila Jozsef
Nasıldır acının kalbine damlayışın söyle
Acısuyu gelir gibi ağzına sunturlu bir sözün
Açılacağın bir deniz de yok senin, yürüsen
Peşinden gelir arsız kahır
Annenin yüzünü hatırlarsın bunaldıkça
Anneler, Allah gibi ancak bunaldıkça hatırlanır
İlhami Atmaca
Ben böyle Hüsran görmedim Anne
ay ışığının gözlerine bakamaz olmuştum, kestane
ağaçlarının buğusundan, anılardan enstantane:
bir yalnızlık, bir saksofonun üflediği dram
sonsuzluğun da annesiydin anne sen
menekşelenmiş bir ağıt gibi dururdun canımın içinde.
Yılmaz Arslan
burada kendini ayıklayan ben
yine de kaçmıyorum
sığınacak bir yer de aramıyorum
bir hain var aramızda ona yer açıyorum
ne de olsa sonuna kadar ihanete açığız
artık iyice anladım
insan yalnız annesini sever
ve tanrıya inanır yalnız
İbrahim Kiras
Narin bir üzüm anne yüreği
ağlaması çocuğun
çöl tülbent üstünde
sarar onunla anne yüreğini
Çocuk harita
anne çocuğun gözleriyle bakar
uyur çocuk
anne bekçi daim
Nuri Pakdil
Annem yok artık. Beni düşünen kalbi yok. Bitti.
Umutsuz olmak istemiyorum.
Umutsuzluğun bir çıkar yol olmadığını biliyorum.
Annem yok artık, yeryüzü çok gördü onu,
Kalabalığın arasında kuş gibi çırpınan varlığını
Çok gördü
Dalgın yüreğini çok gördü
Bizim için çarpan, kaygılarla dolu yüreğini.
Annem yok artık. Bu kesin. Gelinecek bir yere gitmedi.
İşte geldim çocuklar demeyecek
Nasılsın yavrum demeyecek
Sobanın yanında oturup uzatmayacak yorgun ayaklarını,
Sabah kahvaltılarının masası olmayacak artık,
Yine gel demeyecek,
Çıkarken ben kapıdan, çıkıp karanlığa karışırken
Yeni bir dönemi başladı ömrümün,
Annemin olmadığı dönemi,
Onu yüreğimin üstüne nasıl bastırmak
İstediğimi bilemeyecek artık.
Gençlik dönemleri birşey anlatmıyor bana,
Aklımda hep son dönemlerinin annemi
Hayatım sürüp gidecek, annem olmadan,
Ataol Behramoğlu
bir anne atlamış Fırat’tan
üç çocuğuyla biri sırtında
ekiplere haber
boşuna aramayın oralarda
bana vurdu cesetleri…
Esra Zeynep
“Yalnızlık nedir?” diye sordu çocuk
Gülümsedi kadın
“Memeden kestiğimde seni
İçimde doğan boşluk gibidir” dedi.
“Kokundan uzak kaldığım an gibi mi?” dedi çocuk
“Ses sağnağında yüreğine tek bir tınının değmemesi gibi,
Düşsüz uyku gibi,
Renksiz düş gibi,
Çocuksuz ana kucağı gibi” dedi kadın.
Gassan Satar
Bu dizilerdeki; annelerimize benzemeyen anneler
Hadım ediyor şükürlerini onların, tevekküllerini parçalıyor
Surat asıyorlar artık boş ellere,
Hediyesiz , “en azından bi buket”siz ellere surat asıyorlar
İç çekiyor, perdeyi düzeltiyor, mutfağa geçiyorlar sonra
Dilsiz bir sitem demliyorlar elde yok, yok avuçta avuçlara
Oysa annemin günü değil, anneyim ben benim günüm değil
Değil annenin günü de, Allah’ın günü işte, annelerin günü değil
Dilek Kartal
anne ban artık iyiyim
perhizim kaldırıldı
yüzlerim artık yamulmuyor
yüzümde bir şiirin tebessümü
yüzlerim düzgün
artık kabus görmüyorum
takıldığım ufkuna
sürekli bayram hilalleri göndermiyorum
Murat Kapkıner
Sen rüyama gelmeyince sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.
Sol yanım acıyor anne.
İşte tam şurası,
Sol yanım çok acıyor anne.
Seni çok özledim,
Anne çook.
Ayla Aydemir
Sorma ki başımdan çok şey geçti mi?
Ah… eğer anlatsam sergüzeştimi!
Nasıl terk edildim, nasıl atıldım;
Anne aldatıldım, ah aldatıldım,
Belki her zamandan fazla severken.
Bir lahza bahtiyar olayım derken,
Bilmezsin kaç gece böyle ağladım!
Şimdi tecrübem var, artık anladım:
Aşk, o bir masalmış, yalanmış meğer!
Seven bir kalp için sığınılacak yer
Yalnız o kucakmış, yalnız o dizmiş…
İnsanlar ne kadar merhametsizmiş.
Orhan Seyfi Orhon
annem yüz yaşını birkaç yıl geçti;
bir buçuk yıldır da, upuzun bir rüyada
kanatlarını deniyor,
katılmak için tanrıya dönen göçmen kuşlara.
yalnızca sütünü içmek, ilaçlarını almak,
bazen de kısa repliklerini fısıldamak için
girip çıkıyor oyunlara.
Cahit Koytak
annesine dargın ölecek küçük kız,
annesi bunu bilmeyecek.
gülkurusu akşam alacası içinde
ölü bir kuş taşıdığını.
Asuman Susam
Yüreğimde sonsuz bir uçurum duygusu
Annem hiçbir zaman bilmedi bunları
Yüreği büyümüş bir çocuktum ben
Gizli gizli ne kadar çok ağladım
Bir gün öleceğini düşünerek onun
Annem yok artık,
Onun yüreğindeki ben de yokum,
Yani annemle tanımlanan ben de öldüm onunla
Şimdi,
Yeni bir tanıma alıştırmalıyım kendimi,
Şimdi,
Ben kendimi düşünmezken bile
Kim düşünür beni…
Ataol Behramoğlu
Anne öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında küçük bir leke
Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne
Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne
Sezai Karakoç
Söz bitti. Annem öldü. Saklanacak karanlığım kalmadı.
Alın yalnızlığımı örtün üstüne,
artık üşümem akşamları.
Bir ağaç düşünün ki; terk edilmiş olsun yalnızlığına
uçurum kenarında
eğik, cılız,
tutunamadı dallarıma.
Ah! haksız yere hırpalanmış sahipsiz çocukluğum.
Birer deniz feneriyken karanlıkta anneler
fırtınada kaybolan bir gemiydi henüz zaman
fırtınada bir gemi,
bir gemi kâğıttan.
Oya Uysal
Bir anne, bebeğin burnunu ovar
Ta ki uyansın da bir yiyecek arasın.
Zira o habersizce aç halde uyumuş,
Mevlânâ
annem
sütten bir ikon gibi hayat damarlarımda
oğluna uzun bir ağıt olduğunu söylüyor
manasız buluyorum bütün ayinlerimi
gözlerimi afyon gibi içime çekiyorum
rahibeler görüyorum meryem güzelliğinde
ağır taş merdivenlerde baharı gözlüyorlar
bir kapı aralanıyor badem çiçeklerinden
küçük bir tufan alıyor çiçekleri, baharı
annem bir rüya oluyor, benimle konuşuyor.
Mehmet Aycı
Dalsam çocukluğumun eğri sokaklarına
Büyüyen yanım beni arayıp bulamasa
Girsem büyük dünyama birden ufalsa masa
Değse alnım annemin ıslak dudaklarına
Sedat Umran
Yine döndüm gecenin kalbinden kalbimde kör kuşlar
-bazen bir çocuk ağlar ya içimde sabaha kadar-
başını dayamış gecenin dizlerine odam
şehre bakan pencereyim ben
hayatın dışına düşüyor gölgem.
–Sahi anne! Sen hiç çocuk olmuş muydun eskiden?
Oya Uysal
Anne hayatta her şeydir: Hüzünde teselli, kederde umut ve zayıflıkta güçtür.
Halil Cibran
Kırık Kanatlar
Söyle evladım, diye teselli ederdi annem beni. Söyle de içine hicran olmasın. Hicran oldu anne.
Oğuz Atay
Tehlikeli Oyunlar
Bu anda oğlunu tekdire değil, teselliye muhtaç bulan annesi, gülümseyerek: «Oğlum» dedi, «hastalığının sebebi buysa müsterih ol, sen iyi olunca her şeyi ben yaparım.»
Decameron
Boccacio
Kimse hatırlamıyor adımı
Bahar gelmiş.
Balkonlar serin
Annelerin çocuk ambarı balkonlar serin
Su dalgın değil. bademler açmış
Sahi kaç yıldır yalnızım ben
Refik Durbaş
Annemi ölmüş gördüm rüyamda.
Ağlayarak uyanışım
Hatırlattı bana, bir bayram sabahı
Gökyüzüne kaçırdığım balonuma bakıp
Ağlayışımı.
Orhan Veli
Eski bir fotoğraf hatırlattı bana
Ölüm yıllar önce omzuma
Dokunmuş
Sana saklıyordum
Oysa omzumu anne
Başını yaslayacağın
Günler için.
Gökhan Akçiçek
bir gün çözüp bakışlarımı tel tel kirpiklerimden
elif elif ağlayan gümüş saçlı bir anneye bağışlayacağım
son kez ağlayacağım belki düşerken sevdanın eşiğine
varsın bağışlamasın beni hayat ki,
ay uzak tepelerin ardına çekilsin
çarpa çarpa dövsün kıyılarımı acılar
yarasına figan düşsün kırlangıçların
eriyip gitsin hüzünlü bakışlarımda ne varsa
yokluğuma kahırlanmayacaksa bu kent
ah! çekmeyecekse ardımda kalan anılar
Nuri Can
Öyle yalnız kaldım ki hayatımda
Kimi gün öldüm kimi gün ilah oldum
Çok zaman annemin dizlerine hasret
Koydum başımı kendi dizlerime
Doya doya ağladım
Cahit Sıtkı Tarancı
Mohsen Namjoo konserden 2 saat önce annesinin vefat ettiği haberini alır. İran’a dönmesi yasak, sürgün. “Bugünlerde dünya benim için evimden bile daha küçük” diye bir bölüm var şarkıda. Ağlamaya başlıyor, “Toranj” şarkısını da ayakta ağlayarak söylüyor.
Karda soğuk kokardı paltosu Peder Bey’in
Soğuğun da kokusu mu olurmuş? Demeyin
Babalar paltolardır, siyah, gri, lacivert
Her pederin pederi kendi yüreğine dert,
Her anne yüreginde kendi annesi anı,
Bilinç okyanusunun köpek balıklarıysa,
Parçalar anılara biraz derin dalanı
Hüsrev Hatemi
Ağlamak için çok geç şimdi;
Annemi uçuşan kır saçlarıyla
Görüyorum gökyüzü sonsuzluğunda
Göğün suyuna katarken çivitini...
Attila Jozsef
anne beni merak et
kaybolmam yakın
Fulya Codal
Beni bir şiirden mi doğurdun anne anneler başka ne doğurur
beni bir şiirden mi doğurdun anne mısrâlar bana anne diyor
Hüseyin Alemdar
geri dönersem bir gün anne kirpiklerine örtü yap beni
ört kemiklerimi
ayaklarınla kutsanmış çimenlerle
bağla beni...
saçının bir tutamıyla
...elbisenden uçuçan bir iplikle
Mahmut Derviş
Pencerem kuşları çekmiyor
Soluğu azaldı nergislerin
Üç tarak olsa taranmaz Yuku-Lilinin saçları
Ben annesi çalışan bir çocuğum
Gülten Akın
boşadır ayrılığı anlatmaya çalışmak
anlarsa ancak yüreği anlar bir çocuğun
annesinden ayrılmışsa)
Akgün Akova
susulur, orda işte, sesindeki kargaşaya aldanır gönül
bir gün bir çocuk mecbur sorar:
bu nasıl gitmek
kahır, korku, sabır; vedâ bile mahrum bana
yalnız, etten ve kemikten bir ses: gitme!
hüküm soran donuk annedir
öpüp başıma koyduğum bir el
gıyâbında yargılanır kalbim
anlatılır: buymuş sana sebep
Kemal Varol
Dün akşam gün batmadan
Yaşlı ölülerin arasına
Bir küçük misafir geldi.
Çocuk bahçesinde kovası kalmış
Kumların üstünde küçük küreği.
Besbelli çok yorgun hemen uyudu.
Doğruldu yerinden yaşlı bir ölü
Örttü üstünü:
Madem ki annesi burada yok,
Bu küçük kız bize emanet,
İlerde yatan bir başka ölü
Yavaşça seslendi:
Başındaki kurdelayı çözüp katlayın
Ütüsü bozulmasın.
Baki Süha Ediboğlu
erkekler ölümü bekler dönmek için annesine
meğer kardeşler de nifak, durgunlaşırken arkadaşlığın arkı
hastalık neden yakın ediyor insanın ırağını
Yücel Kayıran
giderim gitmesine lakin
oyuncaklarım kimin olacak
beş vakit tuttuğu anneciğimin
kollarım kimin, parmaklarım kimin olacak
Gülten Akın
o uzak evden hayatın neşesinin kaçmış olduğunu
biliyorum şimdi
bir çocuğun annesinden ayrılık matemine ağlamakta
olduğunu
biliyorum şimdi
ancak ben yorgun ve perişan
arzu dolu yolu bırakıyorum
yarim şiir, arkadaşım şiir
onun huzurlu eline ulaşıncaya değin gideceğim
Furuğ Ferruhzad
Ey bir hüznü büyüten solgun anne
Sen de düşün benden sana kalan ne.
Metin Altıok
Bir insan ha aslan pençesinde paramparça olmuş
Ha olmuş şiirimin nişanı
Aynı kaderdir onu bekleyen
Annesi yakında ağlayacak ona
Hasan Bin Sabit
Annemle karanlık geceler bazı çıkardık;
Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık
Sessiz uzatır tâ ebediyyetlere kollar…
Guyâ o zaman, bildiğimiz yerdeki yollar
Birden silinir, korkulu bir hisle adımlar
Tenha gecenin vehm-i muhâlâtını dinler…
Yüksekte sema haşr-ı kevâkiple dağılmış,
Yoktur o sükûtunda ne rüya, ne nevâziş;
Bir sâ’ir-i mechul-i leyâli gibi rüzgâr,
Hep sisli temasiyle yanan hislere çarpar.
Ahmet Hâşim
Anne ben geldim, yoruldum artık
Her yolağzında kendime rastlamaktan
Hep acılı, sarhoş ve sarsak
Şiirler çırpıştıran bi adam
Ahmet Erhan
Buğday başakları arasına daldığında,
Kaybolan o sarı saçlı çocuk,
Şimdi babasının evlendiği yaşta.
...
Anne ben çok yoruldum..
Erdem Arslan
Bu garip dünyada ben yadırgadım yerimi…
Yıllardan sonra bir gün görüp çektiklerimi,
Tanrım, bir meleğine emredecek: “Yetişir!”
Gözlerimi o saat sessiz kapayacağım.
Beni bekleyedursun artık ılık yatağım,
Bütün yorgunluğumu alacak bir teneşir.
Bir yükü atmış gibi sırtımda bir hafiflik,
Oraya geçmek için aşacağım bir eşik.
Bir lâhza tutacağım bana uzanan eli.
Bir el gözlerimdeki perdeyi sıyıracak.
Onları bulacağım!.. Ve annem şaşıracak:
“Oğlum! Ne kadar da büyümüş ben görmiyeli.”
Ziya Osman Saba
Dünya ellerimden kayıyor sanırken,
Kayan benmişim onun ellerinden;
Anne, Baba, Arkadaşlar ve nicesi
Buhar oldular ardarda
Sıklıkla gözlerimde yağar yağmurları…
...
Saz heyeti, neden vedalaşmadan
Arkanıza bakmadan gidiyorsunuz?
Hüsrev Hatemi
Ve ben;
Öyle küçüğüm ki,
hayatın kollarında.
Annemin adı;
henüz sadece anne…
Sahir Üzümcü
Canımın içini özlerim şimdi, üşüyen nefesiyle;
İstanbul dönmesem sana,
dönmesem çirkin ekmek kavgasına,
annemi aldın, süründürüp hastane kapılarında,
Adnan Özer
‘Biz artık gitmeliyiz dağımıza anneciğim
Yorgun geldim savaşmadım ama
Bir ceset gibi ayaklarının dibindeyim’
Cahit Zarifoğlu
bir gün gelir hasret dolu bakışların bu
hüzünlü şarkılara kayar benim anam oydu
diyerek beni sözcüklerin arasında arar.
Furuğ Ferruhzad
Çıt yok bellekte
Acı anıları ilerlere kaçırmıştır
Çocuklarını kurtaran anne gibi.
Behçet Necatigil
sokakları gönendirmek için gezinen yüzüm şimdi pas
artık kesif kokularla anılıyor adım ve cismim
her kötülüğe varım artık: annem beni görmüyor
çünkü anneler bir gün icâzet verir her cocuğa:
git ve gözlerin güz olmadan başkalarını öv artık.
eski bir sevgilinin hatırasını örter gibi
kapandı ardımdan yedi kibir bir karar üstüne
yüz sürdüm yolların sonsuz âvâzına, yürüdüm
melekler bakmasın diye uyurken örtünen annem
ben uzak yaşına gelince şimdi naz:
âh ki büyüttüm çocuklarımı başkalarına!
Kemal Varol
cebime tıktığım kuşlar çok üşüyor
geriye sayacağım söz veriyorum, vurmayın
vurmayın kuşlarım ağlıyor, geriye sayacağım
anne, hangi sayıdan başlayacağım?
Altay Öktem
İnsan hep başlangıca inanıyor
Annenin dokunuşu
Ve ilk soluk
Bir el saçlarda gezinirken
Şefkatli bir yürek
Öyle sanıyor dünyayı.
Bejan Matur
Çocuklar travmatik oluyorlarmış boşanınca babayla anne
O ne ki, bizimkiler kaç evi başımıza yıktılar her mahallede.
Birhan Keskin
dayanmak çok zor anne
dindirmez artık en serin gülüşler bile
içim yanıyor anne
çözülmez bir düğüm bu bağlandım bile bile
Sıtkı Caney
Gizemli kokular ve gülüşler
Beni bir yaza gömdülerdi bir zaman
Annem olan bir sessizlikte
Belki de onun kalbidir açan
Derin bir gülün içinde
Ataol Behramoğlu
Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya:
Duymaz bu anda taş gibi kalbinde bir sızı;
Fark etmez anne – toprak ölüm maceramızı.
Yahya Kemal Beyatlı
Sevgili çocuk
Hem sevgili hem de çocuk olan
Ah, bir de büyümeye çalışmasan
Anneni sev, çiçeğini kokla
Kaplumbağana biraz yeşillik ver
Durma benim gibi yağmur altında
Sevme benim gibi
Ahmet Erhan
Gölgende buldum ey dal bir anne ihtimamı.
Şahane manzaraydı dünya sınırlarında
Bir kubbenin rüku’u, bir zirvenin kıyamı.
Arif Nihat Asya
Öptüğünden beri anneciğim, en son defa sen beni
Her kapıdan kovdu oğlunu, muhabbet bekçisi
Bütün gönüllerden ılık, yumuşak, kabrinin taşı
Orada aksın göz yaşımın en acısı ve en tatlısı.
Abdullah Tukay
Annem yollara bakarak uzatıyor ömrünü
Kızlarını kendi yaşına getirdi uğraşa uğraşa.
Mezarlığı yatak odasına taşıyalı beri
Yalnız oğullarının uzaklığını büyütüyor.
Ödül müsün ceza mı ey geçmiş zamanlar
Kurtulan da mutsuz senden kurtulmayan da.
Şükrü Erbaş
bu kadar bebek ölüsüyle,
bu kadar çocuk ölüsüyle,
bu kadar anne ölüsüyle,
bu kadar seyirciyle
ve bu kadar sessizlikle…
Cahit Koytak
Biz çocuktuk, seni defneylediler
Bî-vefâ kumlara bî-kayd eller.
O zamandan beri, müştak’u zebûn.
Ne zaman Kıbleye dönsem dil-hûn,
Seni bir mafhede pûyân görürüm;
Sonra kumlarda perişân görürüm.
Bir diken belki delîl-i kabrin.
Develer belki ziyaretçilerin;
Kim bilir, belki de. pâ-mâl-i gubâr.
Ne diken var, ne ziyâret, ne mezâr;
Ne de sen… Bense bugün derdimle
Seni inletmeye geldim, dinle.
Tevfik Fikret
Annemin naʹşını gördümdü;
Bakıyorken bana sâbit ve donuk gözlerle.
Acıdan çıldıracaktım.
Aradan elli dokuz yıl geçti.
Âh o sâbit bakış elʹan yaradır kalbimde.
O yaşarken o semâvî, o gülümser gözler
Ne kadar engin ufuklardı bana;
Teneşir tahtası üstünde o gün,
Bakmaz olmuştular artık bu bizim dünyaya
Sezai Karakoç
Annem, zamandan kalan cevherimdi
Dünya kargası çaldı cevherimi
Pervîn‐i İ’tisâmî
Ne şir virdi ‘aceb tıfl‐ı câna dâye‐i ‘aşk
Şeyhülislâm Yahyâ
Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim.
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tül gibi sal anneciğim.
Necip Fazıl Kısakürek
Annem
Hadi tek başına
Uyu bakalım der geceleyin
Görmeden
Elimdeki pırpır uçurtmayı
Fazıl Hüsnü Dağlarca
sahi senden mi doğdum anne
yollar nehirler kuşluk vakitleri dururken
bir insandan mı doğar bir çocuk
Haydar Ergülen
Uykusunda, uyanık, seyredilen bir çocuk
Gülümser masum.
Yıllar sonra bileceği yakınlığı o yaşta,
Anne baba arasında adlandıramadığı
Bakışları, ilgiyi şimdiden anlar da
Gülümser
Bilirim.
Behçet Necatigil
Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
Anneler anneler elleri balkonların demirinde
Sezai Karakoç
Hilmi diyor ki annem
Çiçek işlemeli bir lâmbaydı
Karartma gecelerinde
Tabut kalın ciltli bir kitaptır
Senin de çocukluğun bir ceviz tabut muydu
Usulca denize bırakılan?
Hilmi Yavuz
İlmin derin görüşleri, aklın hükümleri
Doldurmuyor boşalmış olan hisli bir yeri.
Yahyâ Kemâl Beyatlı
Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyâh ufka bakar gözleri nemli.
Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!
Yahyâ Kemâl Beyatlı
Sürekli sevgiyi duydukça anne toprakʹtan.
İçimde korku nedir kalmıyor yok olmaktan.
Hayâtı râyiha sihriyle sindiren toprak,
Bugün ne semtine baksam, çiçek, çimen, yaprak!
İçinde râhata varmış yatan azîz ölüler
Demek ki böyle bahâr örtüsüyle örtülüler!
Yahyâ Kemâl Beyatlı
Annemdi o nûrunda gezen zıll‐ı mehâsin,
Bendim o çocuk, bendim o sîmâ‐yı tahayyür
Bir gün ki hazân ufka kızıl dalgalı bir nûr,
Bir kanlı ziyâ haşrediyorken onu bir yed
Bir bâd‐ı haşîn aldı o rü’yâyı müebbed.
On beş sene evvelki hakikat hep o gündür
Rûhumda bugün zulmet‐i pür‐girye onundur
Ahmet Hâşim
Anam doğurdu beni Sivas ilinde
Sivralan Köyünde tarla yolunda
Azığı sırtında orak elinde
Taşlı tarlalarda avuttu anam
Aşık Veysel
sen neysen o kadarsın, ey akşam!
annem içini çekiyor kimi ansa;
ürkü!.. biri ansızın bir gül koparsa;
şimdi uzak olandır neye ulaşsam…
Hilmi Yavuz
annem yıldız kayıyor içinden dilek tut
koşuyor sana kısa pantolonlu çocuk
Nevzat Çelik
Eger dîbâ ola egninde ger post
Anadan gayrı olmaz ogula dost
Rûmî
Anadur oglını gine avutdı
Bu tasvîrile sûretden sovutdı
Ahmed Rıdvân
Başımı gavgâya saldı tıfl iken ‘aşkın senin
Mâderimden emdiğim şîri harâm itdin bana
Mehmed Sıdkî
Zâra gelse mâder eyler şîr ile tıflânı meks
Mehmed Sıdkî
Dil-i zârum eger matlab-res olursa bulur ârâm
Keser gûdek figânın mâder-i pistân-ı şîr olsa
Sa’îd Giray
Âlemün ‘arz itseler ser-cümle hulviyyâtını
Gelmeye ma’sûma hergiz şîr-i mâderden leziz
Süheylî
Kenâr-ı dâye-i gerdûnda ol tıfl-ı yetimüm kim
Mükerrer zehr nûş itdürmeyince şîr vermezler
Âgâh
Kucagımdan kim alır âh o tıfl-ı nâzı
Çıksa bir kerre hele dâyenin âgûşundan
Sünbülzâde Vehbî
Âgûşa çekeydim o ciger-kûşe misâli
Bir hem-ser ü hem-şîre vü hem-dâyen olaydum
Şûhî Bengîzâde
Anası koynında arar yitigin ‘Âşık kişi
Ceyb-i gülde bûy-ı yârı gonce-i handân arar
Âşık Çelebî
Olıcak emr-i Hudâyile Nedîm-i zârın
Mâder-i müşfikası ʽâzim-i şehrâh-ı bekâ
Gelüp iki gözüne yaş dedim târîhin
Sâlihâ kadına cây ede behişti Mevlâ
“Ağlayan,inleyen Nedîm’in şefkatli annesi Allah’ın emri ile ölümsüzlük âlemine varınca gözüme iki damla yaş gelip târîhini söyledim: Mevlâ Sâlihâ kadına cenneti mekân etsin.”
Nedîm
Her taraftan rû‐nümâ âlâm‐ı hasrettir bugün
Ben libâs‐ı mâteme girdikçe ağlar kâ’inât
Ağladıkça ben cihân mağmûm‐ı fıtrattır bugün
Ben seni şâd eyledim ammâ cihân şâd etmedi
Tâliʽ-i maʽkûsu giryân-ı nedâmettir bugün
Ettin isbât-ı şeref mâder Hüseyn’in neslisin
Meşhedin ‘aşr-ı Muħarremdir şehâdettir bugün
Kırk bir ihlâs ile bir târîh-i mühmel söyledim
Mâderin rûhu karîn-i Rabb-i ‘izzettir bugün
Abdülaziz Mecdî Efendi
Bagrum kebâb oldı benüm gözyaşı akdı mül gibi
Pür-hûn surâhî gibi dil söyler zebân gul gul gibi
Hâtır perîşân târ-mâr sünbül gibi kâkül gibi
Aglayayın bülbül gibi hiç gülmeyeyin gül gibi
Câm-ı şarâb-ı ‘aşk ile sekrân olayın varayın
Su gibi sahrâya düşüp giryân olayın varayın
Bagrum delindi nâyveş nâlân olayın varayın
Aglayayın bülbül gibi hiç gülmeyeyin gül gibi
‘Aşka olayın âşinâ bilişlerümi yâd idüp
Evvel bahâr olursa da âhir hazânı yâd idüp
Aglayayın bülbül gibi hiç gülmeyeyin gül gibi
Filibeli Vecdî
Cenâb-ı Şeyh Zeynü’d-dîn Efendî zevcesi hayfâ
‘Ubûr itdi bu şîvengâhdan bu cisr-i mâtemdür
Hezârân lokma tabh itdi eliyle elli yıl bunda
Geçirdi mevkıf-ı haşri bu dergâh-ı mükerremden
Olınca duhter-i pâkîze-i mısrîye hem-âgûş
Mükâfât-ı ‘amel buldı cenâb-ı hayy ü erhamdan
Ümîd-i şefkat ile fevtine Zâ’ik didi târîh
Nesîbe Hânum oldı münzevî el çekdi ‘âlemden
Şeyh Mehmed Emin Zâ’ik Efendi
Ben mâder için ederken efgân
Olmakta semâ benimle giryân
Artmaktadır iştiyâk-ı mâder
Lakin ebedî firâk-ı mâder
Ya Rabbî yakışmıyordu ölmek
Ben varken o toprağa gömülmek
Yaşar Nezîhe Hanım
Mâder-i Mütehassır
Hisseylediğim dilimde her an!
Hasret denemez azâb-ı nirân
Ateşînde cân sîne-i suzân,
Elbette ederdi beni perişân…
Evlâd-ı firâkîdir bu hüsrân
Yezdan açsın bu hâli yezdân
ʽİcâz-nümâ olan o sultân
Çektim nice ızdırâb-ı mihnet
Nezdimde kalır diye o hey’et;
Takdîr-i Hüdâyı sabr u gayret
Tabîre nasıl eder kifâyet!
Vâkiʽ yine ayrılık nihâyet
Evlâd-ı firâkı gamlı hasret,
Yezdân açsın bu hâli yezdân
ʽİcâz-nümâ olan o sultân
Nezdimde iken o nazlı etfâl
Eylerdi beni hep inler işgâl
Gelmez idi istirâhat-i bâl;
Râhatların etmedikçe ikmâl
Nigâr Hanım
Ağlama ey verd-i âl
Em memeden lezzet al
Cüz’î n’olur hâba tal
Niceye dek bu figân
Şeref Hanım
Em meme feryâdı ko
Yat uyu ey mâh-rû
İşte sana ninni bu
Eyle dilin şâdkâm
Şeref Hanım
Yat uyu çekme mihen
Süd içün ey sîm-ten
İşte meme işte sen
İtme figân ü bükâ
Şeref Hanım
Ben yirmi üçe girince mâder
Hep işleri risk edip ser-â-ser
Evlenme sözü ederdi tekrâr
Fikrinde eder dururdu ısrar
Teklîfine i’tirâz ederdim
Ben doğruca derse giderdim
Üstâd idi mâdere birâder
İrzâya çalıştılar berâber
Tâm birisine eyledi temâdî
Terk eylemedim yine ‘inâdı
Gördüm ki bekâ-yı nev’-i insân
Bulmuş bir cihetle şekl-i imkân
Eşyâdaki izdivâca baktım
Evvelki inâdımı bıraktım
Teklik yakışır Hüdâ’ya ancak
Mahlûk ise çift olur muhakkak
Mâder beni eyleyince irzâ
Hep kendinin oldu sanki dünyâ
Abdülaziz Mecdî Efendi
Mâderin ser-tâc-ı fahr u hürmet ü iʽzâz kıl
Mâderin memnûn eden elbette ber-hor-dâr olur
Nûr-ı ‘aynım en mühim pend-i mükerrerdir sana
Vâliden her hürmete şâyeste-i îsâr olur
Mâderin kalbindedir Hakkın rızâ-yı aʽzâmı
Hüsn-i da’vâtiyle hatta yok olan şey var olur
Abdülaziz Mecdî Efendi
Buna huccet nebînüñ beyânı
Ki didi mihnet akdâm ümmehâtı
Götürseñ her birini kenefge ger
Hem iderseñ niçe kez hac-ı ekber
Ödenmez hakkı atanuñ ananuñ
Kalur bu yanuñda olmasun gümânuñ
Dilerseñ Hak Taʽâlâ'dan rızâyı
Atadan anadan algıl duʽâyı
İbrahim b. Bâlî
Peder ü mâdere eyle taʽzîm
Yaʽni ifrâtla eyle tekrîm
El-hazer olmayasın ehl-i ukûk
Ki odur ekber-i erbâb-ı füsûk
Öf deme başına ursa farazâ
Dâ’im eyleyegör celb-i rızâ
Vâlideyne sözümüz yok amma
Arama gayride âsâr-ı vefâ
Nesre Çeviri: “Babaya, anaya hürmet göster. Yani onlara fazlaca saygılı ol. Sakın ana-babaya asi olanlardan olma. Ki onlar en büyük yanılgıya uğrayanlardandır. Mesela başına vursalar bile öf deme, her zaman rızalarını kazan. Ana-babaya sözümüz yok ama başkasında vefadan eser arama.”
Sünbülzâde Vehbî
Dün ü gün şoldur sana himmetleri
Kim bilesin sen kamu ni‘metleri
Her neye kim sunsan elün irişe
Mâla mülke ni‘mete her bir işe
İstemez bunlar ki sen aç ölesin
Yâhud uşbu halka muhtâc olasın
İlla isterler senün begligüni
Halk içinde kamudan yigligüni
Âşık Paşa
Bir zaman ata ana işler idi
Oglını vü kızını bisler idi
Bu kez ogul kız gerek kim işleye
Atayı vü anayı hoş bisleye
Âşık Paşa
Cennetime dir koram bilün
Ata ile anayı razı kılun
Ahmed Mürşîdî
Bu bizden öndin gelenler ma’nîyi pinhân didiler
Ben anadan togmış gibi geldüm ki ‘uryân eyleyem
Yûnus Emre
Alur yigidi kocayı yakar ananun içini
Yûnus Emre
Atan anan hak’ı yitürdünse
Yeşil tonlar geyenesin tonanasın
Yûnus Emre
Bâddan goncelere hâmile oldu gül-bün
Öyle kim Îsi’ye Cibrîl deminden Meryem
(Gül kökü, Cebraîl nefesinden İsâ’ya gebe kalan Meryem misali rüzgârdan, güllere hamile kaldı.)
Fuzûlî
Safâ bağışlamış bâğa sabâ Îsîleyin demden
Yeşermiş kuru ağaçlar netekim nahl-i Meryem’den
(Sabah rüzgarı bahçeye İsâ gibi nefesinden esenlik bağışlamış. Kuru ağaçlar Meryem’in fidanın gibi yeşermiş.)
Nesîmî
Veysel Karanî Hazretleri ve Annesi
Halk arasında Veysel Karânî diye bilinen Uveys Karanî Hazretleri, Mekke civarında bir semt olan Karan’da yaşamıştır. Rivâyetlere göre bu zât, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i görme aşkıyla yanıp tutuşmasına rağmen hasta ve yaşlı annesini bırakıp Peygamber’i görmeye gidememiştir. Bundan bir şekilde haberi olan Peygamber yanındakilere Uveys Karanî’yi övmüş, onun cennette olacağını söylemiştir. Yanındakiler bu zâtın kim olduğunu sorunca Hz. Muhammed (s.a.v.), dünyada onu zâhir gözüyle göremeyeceğini, Karan köyünde ibadetle meşgul bir hâl ehli olduğunu; gözleri kör, eli ayağı tutmaz ihtiyar annesini şeriata bağlılığı yüzünden bırakamadığı için kendisini görmeye gelemediğini, hayatını deve gütmekle kazandığını anlatmıştır. Sahâbelerden Ebu Bekîr onu görmek istediğini belirtince Peygamber onu Hz. Ali ve Hz. Ömer’in göreceğini söyler ve onlara Uveys’i gördükleri zaman ümmetine dua etmesini söylemelerini ve hırkasını ona vermelerini vasiyet eder (Tansel, 1975: 223).
Ana hakkı için Peygamber sevdasını içine gömen ve sonunda Peygamber’in övgülerine mazhar olup onun mübarek hırkasını alma şerefine nâil olan bu zât, evlatlık vazifesini yerine getirmenin Allah katında öneminin delîlidir. Veysel Karanî Destanı’nda onun, gözleri görmez annesine gece gündüz baktığı, annesini arkasına bağlayıp deve gütmeye gittiği, onu bir gölgeye bırakıp develeri güttüğü, anasına hürmet ettiği için Allah tarafından yüceltildiği anlatılır:
Kimdir ol sultân-ı Veysi âşikâr
Ol Yemen elinde idi bahtiyâr
Deve güderdi gece gündüz yakîn
Varidi bir gözsüz anası anın
Bekler idi anı ol leyl ü nihâr
Arkasına alur idi çün müdâm
Deve güdmege giderdi ol hemân
Kor idi bir gölgede anı hemân
Devesini güder idi ol yakîn
Ücretile develeri ol güder
Gice gündüz Tenriye tâʽat ider
Anasına ider idi hürmeti
Anın için buldı Hakdan rifʽati
Ey mûnis-i rûzgârum ane
Gam-hârum ü gam-güsârum ane
Men dâr-ı bekâya azm edende
Dünyaya vedâ edüp gedende
Mensüz çeküp âhlar figânlar
Sahrâlara düşdügün zamanlar
Düşse yolun ol olan diyâra
Fuzûlî
Göçdi kâfile gitdi karanluk gece
Sormagıl kim Yûsuf’un hâli nece
Deveye bindürdüler aldı gider
Anası kabrine uğrar gör n’eder
Çünki Yûsuf anası kabrin görür
Kend’ özün şol deveden endürün
Bir zaman ağlar ol kabri kucar
Gönülinden sırrını söyler açar
Şeyyâd Hamza
Yûsuf u Zelîhâ
Çü buldı dâyesi agzını şîrîn
Bu lezzetden didi adını Şîrîn
Ahmed Rıdvân
Hüsrev ü Şîrîn
Geld’anası urdı tâbûta yüzin
Bîm-idi k’öldüre anda kendüzin
Aglayıp üstine anun zâr
Gözlerinden dökdi hûnîn cûybâr
Ahmedî
Lezzet-i dünyâya mâ'il bilmez uhrâ zevkini
Ana rahmin nitekim bâğ-ı cinân bilir cenin
Hayâlî
Tıfldur pend-i peder dinlemez ol mâh dahı
Şîr-i mâder yirine içmege kanum özenür
Bâkî
Bu sebebden bilübem kim bu cihân avrettir
Avretin böyledir evlâdı ile ef'âli
Ulu evlâdı keser südden ü te'dîb verir
Süd verip lutf ile bağlar beşiğe etfâli
Fuzûlî
Mehd içinde tıfla benzer nâ-şüküfte goncalar
Kim salar gehvâresini nitekim mâder nesîm
Mesîhî
Arkama sâyen girüb dâ'im kucagında tutar
Her gice bekler beni tâ subh dek bî-hâb şem'
Zâtî
Takınur göz degmesün diyü hamâ'il boynına
Sakınur yavuz nazardan n'eylesün anacugı
Bâkî
'Ayb itmek olmaz âh-u-enîn itdügünüze
Çün mihr-ü-şefkat ile bugün ata anasuz
Necâtî
Gam atam oldı derd anam yine hecründe yek-sânem
Esirge bu yalunuzın bu gün atanun ananun
Necâtî
Ey Behiştî ma'ni ebkârın ne ra'nâ beslemiş
Eyle billâhi ri'âyet lutf-ı tab'un dâyesin
Behiştî
Nevrûz gülün tıflına hem dâyelıg eyler
Hem nergis-i mahmûr didi lâleye lâlâ
Cemâlî
Ana hûr u melek dadı vü lâla olmağa hâzır
Ne dem muhtâc olursa hidmet-i dadı vü lâlaya
Nef’î
Anemin bana öğrettiği kelime
Allah, şahdamarından yakın bana benim
Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, O‟nun O, sonsuz iyilik güneşinin teriydi
Annem, gizli gizli ağlardı dilinde Yunus
Ağaçlar ağlardı, gök kuyulaşırdı güneş ve ay mahpus
Sezai Karakoç
Ben Hızır... gün... falan saatte... yerde
İnceleme yaptım
Anne suçsuzdu ve öldü
Baba suçsuzdu eski incirler gibi hışırdıyordu
Küçük çocuk suçsuzdu
Bal rengi bir akıl sarasına bağışlandı.
Öbürleri suçsuzdu
Çiçeğe yeni durmuşlardı
Suçlu bendim
Geç kalmıştım
Sezai Karakoç
Sabahları gün doğmadan uyanır
Dilini yutacak olur içi kanlanır
Gün boyu çalışır aydınlanır
Kederini anlarsanız size ne mutlu
Acır fakir çalışan kadınlara
Titrer bir gönül kıracak diye hanım dizi
İncedir billurdandır yoktur gölgesi Türkiye‟de
Bir meçhul Meryem mermerden değil ama kutlu
Gözlerine baksanız erirsiniz kar gibi
Elinizi sallasanız rüzgârından sallanır
Bir geyik olur sizi arar melül ve bakır
Görür gibi uyur konuşur gibi susar güler gibi ağlar
Sezai Karakoç
Bir kadını al onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun
Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne
Sen bu şehrin sokaklarından geç pencerelerle
Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun
Sezai Karakoç
Ve anne ilkin düştü
Anne indi demire
Bir ağıt var çamaşır ipinde bile
Artık kurşundan gölgeler baba ve kardeşler
Durup suçluyorlar birbirlerini
İlerlerken lanetliyor her biri kendisini
Öldü anne ve mutfaklar kilitlendi
Kilerler boşaltıldı farelerce
Anne gitti evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir
Sezai Karakoç
Ve kadın, anneden çocuğa akan
Bir şelale belki, dünya kayalıklarından
Ta... Cennete dökülecek
Sezai Karakoç
Doktor istemem annem gelsin
Yataklar denize atılsın
Çocuklar çember çevirsin
Ölürken böyle istiyorum.
Sezai Karakoç
Bir balık görünce nasıl çırpınırsa bir martı
Gün batınca nasıl çırpınırsa
Boğulmuş bir kuş gibi
Bir deniz
Çocuğu ölünce öyle çırpınır bir anne
Annesi ölünce bir çocuk öyle çırpınır.
Sezai Karakoç
Ve o kadınlar nereye gittiler
Anne olan sevgili olan o kadınlar
Çocuklarının üzerine titreyen
Kirpiklerinde hep aynı
Sevgi ve merhamet ışığı
O kadınlar gökyüzüne mi çekildiler
Eleğimsağmalara mı göçtüler
Muratlarımızla birlikte
Ve şimdi
Erkeklerin kötü alışkanlıklarına özentili
Bir kadınlar seli
Onlar gibi kumar içki ve şiddetin esiri
Sezai Karakoç
Annenin başı elleri arasında
Parmağında aydınlık günlerden kalma yüzük
Bir fotoğraf asılıdır duvarda
Aynaya, geceye, maziye dönük
Annenin başı elleri arasındadır
Sezai Karakoç
Ötesini söylemeyeceğim Bay Yabancı
Ben siz belki bilmezsiniz on yaşındayım
Annem böyle konuşmak ayıptır dedi
Annem o kadına şeytan diyor
Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar
Siz şeytanı çok seviyorsunuz galiba Bay Yabancı
Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz
Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel
Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç
Onu hiç görmedim o bize hiç gelmiyor
Hele yağmur onu hiç deliğinden çıkarmıyor sanıyorum
Ben yağmuru çok seviyorum Bay Yabancı
Sizin ıslak saçlarınızı hiç sevmiyorum
Tunusluların saçlarına benzemiyor sizin saçlarınız
Bizim saçlarımıza benzemiyor sizin saçlarınız
Ben karayım beni de amcamın oğlu seviyor
Sizin o kadını sevmiyor Süleyman
Süleyman benden başka kimseyi sevmiyor
Ben de onu seviyorum
Onu ve bizim evi seviyorum
Sezai Karakoç
İçerde, pasın gölgeye, gölgenin çocuğa
dönüştüğü yerde aşınmış bir lavanta kokusu...
Ve içinden sessizce geçilen bir oda:
Tedirginlik!.. Böyledir anne ve hatırlama.
Vural Bahadır Bayrıl
İçerde, pasın gölgeye, gölgenin çocuğa
dönüştüğü yerde aşınmış bir lavair oda:
tedirginlik!.. Böyledir anne nta kokusu…
Ve içinden sessizce geçilen bve hatırlama.
Vural Bahadır Bayrıl
Sen, bir gölün uykusundan
çaldığım ayna, gitme kal.
Dayanamam ıssızlığım çok ince.
Aşk, aşk, âh, sen küçük anne!
...
Kabuk tutmaz ki, mazi açık
bir yara. Anne, eteklerinde kesik
saç yığını, bakar ve ağlar ufka
Vural Bahadır Bayrıl
Anneler göl uykusundayken
çocuklar derin alınganlıklardır.
Vural Bahadır Bayrıl
Çocuk koparır tebessümle, kendini geleceğe bağlayan lehimi. Z a m a n
h u r d a y a ç ı k a r. Asit,
söker oksidi...
İşte hatıranın balkonlarında
zaman ötesi iki sevgili: Ç o c u k
v e A n n e ! A ğ ı y o r l a r göğe. Yakarışlar ve kalbe aşina dualar
gibi...
Vural Bahadır Bayrıl
‘Amentü Gemisi’ demir alır
ay ırmaklarına doğru...
(...)
Âh çocuk, bilmeliydin.
Ateş denizine inmezdi mum kayık.
Yazmaksa pişmanlıktır.
Vural Bahadır Bayrıl
Ben ölsem be anacığım
Nem var ki sana kalacak
Ceketimi kasap alacak,
Pardösömü bakkal
Borcuma mahsuben…
Ya aşklarım
Ya şiirlerim ne olacak
Ya sen ele güne karşı
Nasıl bakacaksın insan yüzüne
Hulasa anacığım
Ne ambarda darım
Ne evde karım var.
Çıplak doğurdun beni
Çıplak gideceğim
Rüştü Onur
Bütün bunları merak etmiyorum
Ha bir gün önce olmuş ha bir gün sonra
Anacığım duyacak mı mezarında
İşte onu söyleyin bana
A. Kadir Paksoy
Anacığım!
Yılları senin yaşamının
benziyor birbirine
mezar taşları gibi
Agostinho Neto
Buraya kadarmış çocuklarım, hoşçakalın,
Hakkınızı helal edin; anacığım, babacığım.
Işığım azalıyor, hoşçakalın..
Şerif Erginbay
Nur içinde yat anacığım
Mecbur muydun beni doğurmaya
Bir daha yapma
Vüs’at O. Bener
başını biraz çevir ve bakıver dışarı,
bulutun doğurgan gölgesi,
yağmurun hüzünlü ezgisi,
ağacın ruhanî yeşili yeryüzü için neyse,
senin gülücüğün de benim için öyle,
benim için öyle, benim için öyle!
Cahit Koytak
Hepinize!..
İşte ölüyorum. Kimseyi suçlamayın bundan ötürü.
Hele dedikodudan, unutmayın ki, merhum nefret ederdi.
Anacığım, kardeşlerim, yoldaşlarım! Bağışlayın beni.
İş değil bu, biliyorum (kimseye de öğütlemem),
ama benim için başka bir çıkar yol kalmamıştı.
Mayakovski
Ruhumu öksüz bıraktın Mürşidim?
Annesinin çarşıya gittiğine inanmış çocuk gibiyim,
Eve dönmeni bekliyorum.
Zeynep Kamilov
Baktım annem yoktu yanımda;
Sırtımda bahriyeli giysimle,
Ben bir kez kayboldum çocukluğumda.
Metin Altıok
(Dargındım babama
söylemek zor
annemin kefeni solmamıştı)
babam da bana dargındı
Sennur Sezer
bir evde anne çay, baba ekmektir
ne kadar demlenir ve ne kadar pişersin sana kalmış
bir an evvel görün, kaderin gözü üzerimizdedir
Yağız Gönüler
babam her gece ölüyor şimdilerde
annem nihavent bir çığlık oluyor
Kadriye Yılmaz
Ben anneme benzerim
Babama da tabii.
Bejan Matur
Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde
yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu
otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
anne dedim, hadi çay koy da içelim..
Ali Lidar
Anam, küfür yetiştiremedi dünyanın hallerine
Benden bu kadar deyip dün gece çekip gitti
Belki sorgucularına kazık çakıyordur şimdi de.
Babamsa karıncayla kelebekten
İncelik ilmi dersinde hâlâ.
Mahmut Temizyürek
Ana baba çocuğu doğduğu zaman, âdet,
Akıllı olsun ister.
Oysa akıllı olduğum için değil mi,
Başıma gelen bunca belâ?
Ondan işte şimdi bütün dileğim,
Budalanın biri olsun çocuğum.
Ömrü boyu rahat eder, en azından
Müdür olur, nâzır olur.
Su Tung Po
Babalar ölür
Dolaşır eli ölümün
Saçlarında anaların oğulların
Erdem Beyazit
kırık bir tekneyim çılgın sularda içimde kırık bir dal
artık kırklara karışır giderim anne
Sıtkı Caney
Anneler derin bir yara taşırlar içlerinde, onlar uykusuz aynalardır
Sessiz rüya kapısıdırlar, kalbinden öperseniz ruhunuzdaki sis dağılır
Uzun bir üşümek kalır, çünkü masum bir avludur şairin kül ağzı
Anneler üzgün şairdirler, oğulları, kızları bozguna uğramış bir şiir.
Engin Turgut
Anne senin yüreğin taş olsa dayanır mı
Kuş olsa çiçek olsa gündüz olsa
Kırılmaz mı acıdan bir sap menekşenin boynu
Bu kez dağlar doğursun beni anne
Sen de ılık bir yağmur ol
Durmadan yağ kanayan yerlerime
Haydar Ergülen
Narin bir üzüm anne yüreği
ağlaması çocuğun
çöl tülbent üstünde
sarar onunla anne yüreğini
Nuri Pakdil
Biz seninle
eski bir cami avlusunun
sahipsiz iki güverciniydik
ezan sesiyle başlardı
güne öksüz uyanmalarımız
dualarımız ağladığında
anladık…
annemiz değildi
her başımızı okşayan
Esra Ezher
Seneler aktı gitti, artık ne kuş, ne anne
Biçare yaşlı asma sarardı ve çürüdü.
Kapıyı, duvarları vahşi otlar bürüdü,
Ve ben, ben ağlıyorum, o günlerin peşinde.
Alphonso de Lamartine
Çocukluğumla aramda ölüm var.
Ölümle hayat arasına sıkışmış, uykulu, kadim bir tepedeyim.
Annem yoldan gelmiş yol olmuş kardeşime,
Ölümleri gösteriyor. Birlikte ağlıyorlar.
Ben güneşe ağlayacağım. Issızlığına bu tepelerin.
Bejan Matur
Bir gün de annenin
seni emzirirkenki
yüzünü gör düşünde
Süreyya Berfe
babam tadı damağımda baldı
o sabah kalkamadı
peteklerden akıttın zehrini tanrım
gözlerimde ölüm ağırlığı
annemin yangınına koştum
deli rüzgar gibi dolanıyor annemin sesi
Süheyla Taşçıer
Bense,
Annesinin elini bırakıp kaçan
Küçük bir çocuğun merakıyla,
Nereye varacağımı bilmeden,
Olanca gücümle
Uzaklaşmak istiyordum o gölgeli bahçeden,
Gençtim.
Bir ömür boyu koşabilirdim,
Yere düşen bir yaprağın içindeki
Saklı harflerin peşinden.
Melisa Gürpınar
Birden pencere açılacak
annem beni çağıracak
Tadeusz Rózewicz
Ve ey saçı ak gönlü ak
Anneciğim pencerede ağlayan .
Ah biliyorum güç gelecek sizlere
Ama artık gitmek geliyor içimden
Bir sabah masmavi bir bulutun peşinden
Dönüşü olmayan yerlere…
Ataol Behramoğlu
annem pencereleri sardunyalara bakan bahçeli bir evdi
Sema Enci
Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen
Sûr üç gece önce üflenmiş
Üç gece önce korkunç aydınlanmıştır gökyüzü
Anne, “oğlum” diyerek uykusundan
Ve korkuyla pencereye: “hayrolur inşallah”
Dilek Kartal
anne, derle bahçelerin
ve yüreğinin en kokulu çiçeklerini
derle ve oğulcuğunun
acıyan yüreğine aktar
İhsan Tevfik
yeniden gülmesini öğrenirken çocukluğum
ah anne dünya sussun gözlerin konuşsun!
Hıdır Işık
uyumuş bebeğin kokusunda
yatağı gül ve sabun
konup kalkıyor kelebekler
kuş fırtınasına tutulmuş sevinçten
beni gördüm
annem ki aynasında
ağrısız dolaşır çocuklar
köze düşmesin diyedir közü avuçladığı
yanarken
beni gördüm
Arife Kalender
yoruldun artık, bütün gün
didinip durdun
toprak bile, gök bile, deniz bile
bir yerde yorulur
bırak kalsın süpürge duvarda
sabun kovada
anne, gel yanıma otur
Ahmet Erhan
Diyorlar ki benim için şimdi
Takmıyor Azrail’i
En derin yerine giriyor ırmakların
Ben de diyorum ki onlara
N’olur yadsımayın beni
Yok artık ardından gideceğim kadın
Hayatta beni en çok anam sevdi..
Abdülkadir Paksoy
Annem güleç bir sabahtı uyandığımda
Parmaklarının ışığıyla hazırlardı kahvaltıyı
Haylaz tin, denizin köpüğü,
Bendim tek dişlediği elma
Kuş olup uçmak da vardı ya
Susunca çoğalmaya başladı annem
Parmak uçlarından
Ahmet Ada
biteviye uzanıyor çamaşır sepetine
bir daha, bir daha düzeltiyor ipteki havluları
kim bilir hangi çocuğunun bezini serer gibi
usulca, usulca çıkartıp mandalları yeniden takıyor
ve geçip seyrediyor kısacık bir an
upuzun yıllarını
sonra çekip gözlerini dalgın hayatından
uzanıp okşuyor
biraz önce suladığı zakkumun dallarını
Ayten Mutlu
geçen gün bir mezar yerinden söz etti bana
şöyle sulak olmayan, güneşli bir yer...
ben bunları düşünürken
bir kuş kondu balkonun demirine
ve uçup gitti
belki de bir daha hiç göremeyeceğim o kuş
uçup gitti
bir ikindi büyüsünü
bırakarak annemin başörtüsüne
Ayten Mutlu
Düşeni kucaklayıp yerden kaldırır
Üşüyeni sevgisiyle sarardı anam,
Yanından birazcık ırayıp gitsek
Bizi köşe – bucak arardı anam,
Rüzgârın dağıttığı saçlarımızı
İnce parmaklarıyla tarardı anam...
Çiçektik, sulardı, ‘solmayın! ’ diye
Hep dua ederdi ‘çirkin ölmeyin! ’ diye...
Bahaettin Karakoç
Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim!
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!
Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
Gecenin ardında yine gece var;
Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!
Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
Kanadın yayılmış, çırpınmak için;
Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
Beni de beraber al anneciğim!...
Necip Fazıl Kısakürek
şimdi yalnızım ve dar omuzları yetmiyor
bana gelmeye
gül açma mevsimiymiş unutmanın. kederi ve herşeyi
hangi söz anlatır o beyaz örtünün altında.
karanlığa doğru bir kuş gibi küçülüşünü.
Yelda Karataş
herkes içine seslensin, anne sözü vakit düğümü
üçte ikim yaşasa da anlamak isterim öldüğümü
hatıra da insanla birlikte yaratılmıştır, ne ederim
kimse bilmez kaç sevabın bir günahı örttüğünü
heyhat, ya kalbi ya gözleri karıştığında ağlar insan
allah ve anne yerle göğün çift kulplu güğümü
Hüseyin Alemdar
canım bugün tufan olmak istiyor anne...
gitme dedim,
gitme dedim,
gittin!
canım bugün yağlı kurşunlar istiyor anne!..
Osman Erkan
Annem kalbi iyilik dolu komşuluğun mavi şarkısı,
kalbi kırık bir beyazlık, küs bir çocuğun büzülen alt
dudağı, açmadan önce solmayı öğrenmiş bir çiçeğin
uykusuz sancısı, yeni çağların merhametli ve cömert
hayalcisi, hayatın kalbinde oturan vefa çiçeği, sanki
üzgün bir gül yaprağı, ruhunda bayram sevinçleri
taşıyan, sevdiklerini sevgisiyle yaşatmaya çalışan
bir düş tıpırtısı, ağzını hicaz şarkılarıyla yıkayan
yağmur yalnızlığı, boynu bükük hatıralar kasabası,
kucağı sıcacık kuş cenneti, kalbi camdan bir hakikat
masalı, üşüyen ahşap bir keder, eski vapurlar, eski
trenler, eski yazlar, yazlık sinemalar serinliği, taş plak
bir gönlün solgun yorgunluğu, saksıdaki güz, balkondaki
güneş desenli hırka, içten sarılmanın konuşkanlığı,
her şeye üzülen, üzüm ve hurma kokan bir yemiş
ve hep incinmiş bir dut ağacı türküsü, annem portakallı
bir kurabiyenin gülümsemesi, hayatın alnına sığmayan
sıcacık nefes, dikiş tutmayan o ince yara, o ince hanım.
Melekler erken uyanır sabahları fakat ben annemden
başka gökyüzü görmedim!
Engin Turgut
Çünkü annem bir yorgun zorunluluk
Yüzünde içi çiçekli eski kutu duruşu
Neydi unuttuğu mutfağa girip çıkarken
Dalgınca boyayıp duruyordu kirli göğü
Gonca Özmen
Ah! haksız yere hırpalanmış sahipsiz çocukluğum.
Birer denizfeneriyken karanlıkta anneler
fırtınada kaybolan kaybolan bir gemiydi zaman
fırtınada bir gemi
bir gemi kâğıttan.
Oya Uysal
Anam küfürbaz bir kadındı
Bu huyuna dün gece istemeden son verdi.
Babamsa “lan” bile demez
“Sen”i “Siz” gibi söylüyor hâlâ.
...
Anam, küfür yetiştiremedi dünyanın hallerine
Benden bu kadar deyip dün gece çekip gitti
Belki sorgucularına kazık çakıyordur şimdi de.
Babamsa karıncayla kelebekten
İncelik ilmi dersinde hâlâ.
Mahmut Temizyürek
Ben beş yaşında çocuktum kış sokaklarından,
Annem geçerdi içimden, düşünmeden,
Sevgiyi kim bilir nelerle ödediğini
Galiba yazdı gök güzelliğinin değişilmediği,
Her yerde kuş gölgeleri, ayak izleri, yalınlık belki,
Öyle bir mevsimdi annemin sevgisi
Ahmet Ada
annem ne zaman bir tren geçse istasyondan
dönmeyen kardeşini anımsar ağlardı sessizce
Ahmet Ada
Şimdi bu erken sabah saatinde
Acıtıyor kalbimi özlemle
O sabah vaktin görüntüleri
Babamın güzel, ağır başlı yüzü
Annemin azıcık hüzünlü
Ve hep azıcık telaşlı gölgesi
Ataol Behramoğlu
geri dönersem bir gün anne
tandırının ateşine bir odun olarak koy beni…
as evinin avlusunda bir çamaşır ipi gibi.
direncimi yitirdim anne
duaların olmaksızın
Mahmut Derviş
Annemin vasiyetindeki,
‘Oğlumu benim yanıma gömmeyin sakın’ maddesi kadar sevecendin.
Küçük İskender
Hüzün neydi sanki o zaman
Artık kullanılmayan dikiş makinesi annemden kalma.
Didem Madak
Yalnız sever, evlenir, nurtopu gibi ülseri ve gastriti olur.
Yalnız boşanır, çocuk annesine verilir. Hüzün babaya.
Metin Üstündağ
Bu son buseydi anlıma koyduğun
…Ve…
benim sana son seslenişim anne
Kalk üzerimden
topla düşürdüğün incileri
…bedenim henüz sıcakken nefesinle
Yıka beni gözlerindeki hüzünle
Yıka beni sözlerindeki ağıtla
?
bir çocuğun annesini sevişi gibi
seviyorum seni, kederle ve hüzünle
Behçet Aysan
sen neysen o kadarsın, ey akşam!
annem içini çekiyor kimi ansa;
ürkü!.. biri ansızın bir gül koparsa;
şimdi uzak olandır neye ulaşsam...
âh, akşamdan bile ürküyor çocuk;
her yer alaca karanlık gurbet;
soldu annem, solarken goblen ve tülbent;
ve akşamın ucuna doğru yolculuk...
bir türkü söylendi, neyin tadı var?
akşam bile bitti, kalmadı çünkü..
çekildik, bir başına kaldı o türkü;
kapılar arkamızdan kapanmadılar...
Hilmi Yavuz
Tanrı onları dört gözden ayırmasın
Hiçbiri anne baba yokluğu bilmesin.
...
Bizler ki büyükken bu kadar yılmışız da
Ya onlar küçükken kalırsa ardımızda?
Behçet Necatigil
Annemi üzdüm
Böylece hep bana tirenler çarpsın
Muhsin Ünlü
Her zamanki gibi oldu gene
Yalnız kaldığımda Kalemlerimle
Testiler konuşmaya başladı, Perdeler kımıldadı
Birazdan. Ölü annem de gelir dolaba Süt içmeye
Ergin Günçe
“Sinemaya gidiyorum” de annene
Cuma namazına gidelim onun yerine
Sezai Karakoç
Annemin sessiz geceleri için!
Kaşan şehrindenim
Fena sayılmaz halim,
Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
İğne ucu kadar da zevkim.
Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
Dostlar, akan sudan daha iyi
Sohrab Sepehri
Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erdem Beyazit
Sordum yeni doğmuş bir bebeğe:
-Boş zamanlarını nasıl değerlendiriyorsun?
-Annemin sütünü düşleyerek.
Süreyya Berfe
Tanrı sessiz
Annem kadar sessiz
Bakarak
Neden bekliyorsunuz burada
Diyordu kalanlaraBejan Matur
Tanrım ne yaptık sana
Kuşlarının kanatlarını mı kırdık
Ne yaptık sana
Bejan Matur
Ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim
Taşları ve o ana sevgisini emen
Bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan,
Bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazık ki
Sylvia Plath
Ölüler! Özlemez olur muyum dünyanızı,
Aranıza karışmış annem var, babam var.
Ziya Osman Saba
Şu göklerin altında,
Olacağız o kadar bahtiyar
Ki çıkıp mezarlarından annemiz, babamız da,
Beyaz evimize yerleşecekler,
Uzun kış geceleri onlar da aramızda
Göz göze bakışacak, mangalı eşecekler..
Ziya Osman Saba
Cennet ülkesine herkes
in. Cennet ülke
sine. Cen-
in olup koynuna annemin.
Seyhan Erözçelik
Anne ve babanın kıymetinin olmadığı ve çocukların kendi arzulara göre hareket edip anne-baba tarafından yapılan en küçük bir müdahaleye bile katlanmadıkları bu zamana lanet olsun!
Mihail Nuayme
Anası boğmuş kendini bir ipek gömleğiyle
Çocuklar gibidir yüzünün bilmecesi
Avlunun bu erken saatinde
Ergin Günçe
akşam, annemle aramda bir süs!
Hilmi Yavuz
Her zaman, fakat bilhassa
Beni sevmediğini
Anladığım zamanlarda
Görmek isterim seni de
Annemin kucağından
Seyrettiğim insanlar gibi
küçüklüğümde…
Orhan Veli
annemin gözleri acınacak bir ağaçmış
babamın teni durulmaz bir rüzgar
Sinan Oruçoğlu
Ve anne ölür
Ezanda ölür anne
Selamı üzerine olan her çocuk
Allahı düşünür.
Bejan Matur
Bana ders vermeye kalkma ben dersimi
yıllar önce tek başıma çizgi film izlerken aldım.
Çünkü annesi çok meşgul olan çocuklar
oturup tek başlarına çizgi film izlerler.
Bana empati yapma çünkü annem,
Annem empatinin ne olduğunu bilmiyor..
Ali Lidar
kendini yalnız bir çocukluktan büyütenler
terk edilmek,
bütün çocuk arkadaşlar dağılınca evlere
beklemektir bir anneyi
Betül Dünder
Nasıl anmazsın o çocukluk günlerini!
Dalda bülbülü vardı, gökte beyaz bulutu.
Annem vardı, babam vardı.
Bahçemizde, ılık, uzayan günlerdi yaz,
Bir beyaz âlemdi kış.
Başkaydı günesi, böyle değildi ayı.
Artık istemiyorum yaşamayı!
Bir gün ver bana Tanrım,
Ta çocukluğumdan kalmış…
Ziya Osman Saba
özlüyorum pişirdiği ekmeği kahvesini
dokunuşunu
çocukluğum büyüyor içimde
günden güne.
göz kulak oluyorum kendime
ölürsem çünkü
utanırım annemin gözyaşlarından
Mahmut Derviş
kocadım, geri ver çocukluğumu anne
eşlik edebileyim diye
küçük serçelere
…dönüş yolunda
senin bekleyiş yuvana.
Mahmut Derviş
Tek çocuk olduğum günler gibiydi. Yaz tenhası cami
avlusunda o öğle saati, annemin tabutuyla ..
Sennur Sezer
Annesinin dizlerinin dibinden
hiç ayrılmayan
uslu bir çocuk gibidir
limandaki deniz
ama sokağa çıkıp
dalga olmak geçer
yüreğinden…
Sunay Akın
Ben şimdi annemin çağrısını beklemesem de çocuklar gibiyim
Ben şimdi kendime yanaşıyorum, biraz ürkek biraz tenha.
Cafer Turaç
her anne bir anne yumağıdır çocukların kalp albümünde
çocuklar ağlasalar da birer gül inceliğidir annelerde
sahi, beni bir şiirden mi doğurdun anne anne hanginiz!
çocuk gitmekti anne kalmak hani! hani hep kalmaktınız!
Hüseyin Alemdar
çiçek bayramında
annesiyle arkadaş
kör bir çocuk
Kikaku
ne zaman baksam gözlerine
annemsiz kalmak korkuları gelir çocukluğumun
Tekin Gönenç
çantana baksana
yanında azıcık anne kokusu var mı?
Dilek Kartal
Annelerinse kırgınlıklardan hüzne döndüğünü
Hüzün varsa yerleşen bir şey olduğunu
Ahmet Ada
Yıldızsız geceyi gördüm anne. Su
Çılgınlığı olan hayatı. Gök gürültüsünü
Duydum. Gördüm de yazıyorum boşlukta
Asılı kalan kuşları, çiçekleri. Oturup
Konuşuruz bunları yani çocukluğu
Yani yaşlılığı, yıkım taşlarını, nedense
Bize sıkça uğrayan parsı anne
Ahmet Ada
sık sık anne tekrarı
ve kalbinde allah yazan çocuk
kızlar hızlanan gelinler
erkeklerde insan uğultuları
çocuklar ki mutlaka kutupta bırakılan
ve dönülen bayrak
Cahit Zarifoğlu
ne yağmurlar bitiyor ne de işlerim anne
ıslanmış kağıtlar gibi günler ve dağılıyor yaşamak
artık kırklara karışır giderim anne
Sıtkı Caney
Ey bitmeyen kalbimin samanyolu destanı
Sen bir anne gibi tuttun ufukları
Ve çocuklar gülle anne arasında
Seninle güller arasında
Tuhaf bir ışık bulup eridiler
Sezai Karakoç
Kaç zamandır yüzüm tıraşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim
Kulağım kirişte
Ölümü özledim anne
Yaşamak isterken delice
...
geride
masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem
bağışla beni güzel annem
oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
elleri değsin istemedim
gözleri değsin istemedim
ağlayıp koklayacaktın
belki bir ömür taşıyacaktın koynunda
...
bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
adı başka sesi başka nice yaşıtım
koynunda çiçekler
çiçekler içinde bir ülke getirirler
başlarını koymak için yorgun dizine
sen hazır tut dizini anne
o mükemmel güne
Nevzat Çelik
sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm!
sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm!
bir Allah’a bir anneme sonsuz itimadım var
herkes beni yarı yolda bırakıyor ya Ali
herkes beni yarı yolda bırakıyor bu çok zor!
Alper Gencer
Bugün içim içime sığmıyor.
Annemden mektup aldım,
Memlekette gibiyim.
Cahit Sıtkı Tarancı
Bir akşamdı, evimizde ecel kanat germişti,
Anneni – bir cellad gibi – vurup yere sermişti.
Ölüm ile pençeleşen bir hayatın güreşi,
Sekiz yıldan sonra dinmiş; nihayete ermişti.
Adalar’ın denizinde batan akşam güneşi
Sönük, ölgün ışığını çamlıklara dökmüştü.
Evde yoktun, sonra geldin, dağda kırda gezmiştin;
Lâkin bilmem bu yokluğu nerden, nasıl sezmiştin?
Güzel ela gözlerine bir öksüzlük çökmüştü,
Gözyaşımda dehşetli bir sır arayan gözlerin,
Issız kalan vicdanıma karanlıklar serperdi.
‘-Baba! Annem nerde? ‘ dedin, hep tüylerim ürperdi:
Hançer gibi ta ruhuma battı yaman sözlerin.
O gün bugün ‘Annem nerde? ‘ diye ba’zı sorarsın,
Gülümserim gözyaşlarım sakin sakin akarken;
Uzaklarda bir şey arar, ufuklara bakarken,
Benim dalgın gözlerimde hayalini ararsın.
...
Nice yüzler gördüm, geçti – ben unuttum- besbelli;
Her çehre bir hayalettir bu süreksiz ru’yada
Unut yavrum, sen de unut! . Bu ölümlü dünyada
Her cefayı unutmaktır bizler için teselli.
Sonbaharın matemini gözlerimde okuma! …
Rıza Tevfik Bölükbaşı
Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
Aman umutsuz bir yer olmasın!
İki kendim varmış maviş anne
Biri benmişim biri mutsuz
Ben ölürsem maviş anne, mutsuz için
Dünyanın bütün sabahlarına bir bilet al.
Ben ölürsem mutsuza iyi bak!
Didem Madak
Felâketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felâketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarım çocuklarına fazlasiyle iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.
...
Ve baktım: Minderde üstüste konmuş iki yastık. (Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış.) Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye. (Demek annem en üst raftan bir ilâç şişesi almış). Ha… İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal. (Demek annem bir fenalık geçirmiş.) Minderin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil. (Demek annem ağlamış.)
Benim de bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de Kordiyal alacağım, uzanacağım ve ağlayacağım.
Peyami Safa
9 uncu Hariciye Koğuşu
Bütün oğullar anneyi bir şiire terkeder!
O kadın beni terkederse şair olurum
oğul olduğum kadın sakın beni terketme,
şiirdir söylenir, yazdır biter, kadındır gider
Bütün kadınlar şiiri bir kadına terkeder!
Haydar Ergülen
Polis memuru, böyle tuhaf bir olaya ilk defa rastlıyordu. Herhalde en çıkar yol, bir ilân verir gibi görünüyor olmaktı. Zaten bu ihtiyarcık, karakoldan çıkar çıkmaz her şeyi unuturdu. Masadan bir kâğıt kalem alarak:
– Peki dedecim, dedi. Sen ne istiyorsan öyle yapalım. “Annem ve babam kayboldu” yazıyoruz değil mi?
Yaşlı adam, küçük bir çocuk gibi hıçkırırken:
– Yok be evlâdım!.. dedi. Kaybolan benim. Annem ve babam bu ilânı görürlerse, belki beni alırlar yanlarına.
Cüneyd Suavi
Gömleği yırtılmasın diye aşağı sarkmayan ben şimdi uçurum bulsam aşağı sarkacağım. Hep sana derdim ya bu şehirden aşağı atacağım bir gün kendimi diye. Yağmurun bu işte bir kabahati var. Düşemedim.
Sevgili Kızım,
Bir ölü bir evden ancak bir kez dışarı çıkar. Sen hiç bilmedin ama ben hangi eve varsam oradan her gün ölü çıktım..
Annene selamlar…
Bülent Parlak
soğuk olur anneciğim.. soğuktur beklemek
soğuktur kör umut biriktirmek sağır beyinlerde
yeni yükünü yıkmaya benzemez
ama en az senden eksilen kanlar kadar kutsal
ve yardan, yarenden yoksun, öylece,
birbaşına, sebepli bir intihar
sebepli bir koyverip kendini, arkadan geleceklere..
yani anneciğim soğuk olur dizinden uzak her yer
Selim Temo
gece bir annenin şiir okuması
karnındaki cenine
Müştehir Karakaya
annem annem
tüm kapıları çivilemek geliyor içimden
Mehmet Müfit
artık buruşuk bir çarşaf gibi dağılan
yüzüne bakınca duydum ancak:
anneler erken
ölümlerine yakın sevilir babalar.
Kemal Varol
çok gittik. dere tepe düz gitmiş bile
olabiliriz. ne dersin geri dönmeye; anne
sana söylüyorum olur olmaz zamanlarda ölme
Altay Öktem
Hepimiz, yani taflan çiğnemekle güzelleşen çocuklar
havariler karşısında harami
gövdesinde hayvan kabarınca mecalsiz
kutlu bir tan çıkarmayı denedik
kayser makinasından
anneler
sevecen gözyaşlarıyla korurdular bizi.
İsmet Özel
Biri acıları unuttursun
diğeri toprağı avutsun
üçüncüsü şehri dolaşsın geceleri
ağlayan annelerin elini tutsun.
Neşe Yaşın
gelecekten değil daha çok geçmişten korkan
bir türküdür annem benim
cennetkuşu. süzülmüş kekik
bu şimdi akvaryumda dolaşan bir oğulun
boğulan gülümsemesidir
bu şimdi beni de götür denilmesi gereken yerde
dünyaya çarpan bir hoşçakal çığlığı
Bayram Balcı
Yeni bir dönemi başladı ömrümün,
Annemin olmadığı dönemi,
Onu yüreğimin üstüne nasıl bastırmak
İstediğimi bilemeyecek artık.
Ataol Behramoğlu
İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
...
Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!
İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.
Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın…
Didem Madak
Düşlerimi tüy gibi hafifleten
Annemin ya da kızımın elleridir
Ataol Behramoğlu
Annem zayıf mı zayıf
Sevgisini göstermeye korkardı.
Şükrü Erbaş
Beni senin gibi
bir de annem terketmişti
ki göbeğimde durur
onun yokluğundan
bana kalan
çukur
Sunay Akın
Ha bir de annem var tabi durup durup üzdüğüm.
Orantısız ayıp ettim, hayatımdaki herkese..
Ali Lidar
böyle vardı bir ırmak kıyısına
anne bir tedirginliktir nerede olsa
bağırgan bir karmaşadır onun sesi
takılır gibi eski bir gıramafona titrek bir iğne
– bu ayıp bu günah
bu çok ayıp günay
-el ne der sonra
ayak ne der
bırakmaz çoçuğu çocukça yaşamıya
ama bir gün anneyle de hesaplaşılır
Arkadaş Z. Özger
Kimi gün öyesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Didem Madak
Görüyorum,
gülümsüyor annem, çok uzaktaki bir
evin önünde. Üşüyorum. Kiremitler
ne güzel kokuyor.
Enis Batur
Anlat annenin kimsesiz yüzünü
Direnci tanımamış hiç bir zaman
Bilmemiş dayanmayı, yenilmemeyi
Kavrulup ufalmış acının karşısında.
Ayır birbirinden onu sevmekle
İçe kapanıklığı küçümsemeyi.
Kemal Özer
Babalar pek anılmaz şiirlerde.
Annelerdir daha çok sözü edilen.
Beslenip barındıkları yere belki
Bir sığınma duygusudur şairleri
Biraz da buna yönelten.
Metin Demirtaş
Kalbimde bir çırpıda uçan kuşları
ürküten kendi hayatım
belki sarsak ve küstah
ve biraz da serseri
her filmin sonunda ağlatan anneleri
yine sade ben varım
her şafakta kurşuna dizilip şairlerle
her sabah güllerle açanım
Cumali Ünaldı Hasannebioğlu
Babamızı gördün mü şair amca
Annemizi gördün mü?
Görürsen söyle.
Biz bağlandık onlara.
Ali Cengizkan
Çocuklar acıdan ölmez
annesizlikten ölür
Mustafa Ruhi Şirin
Bütün sokağı sarardı iğdenin kokusu
Hanımeli açmasa da olur ya açardı
Gören vurulurdu bahçemizin güllerine
Sen bunu da bilirsin lütfen söyle
Hüzünden başka bana ne yakışır anne
Mehmet Şeker
Telefon etti dayım :
"Bizim hatun söylüyor," dedi,
"orda annen ve sen rahat değilmişsiniz.
Derhal eşyanızı bir arabaya koyunuz
ve geliniz buraya.
Annen ihtiyar, süküna ihtiyacı var.
Sen felaketzede bir kadınsın zaten
daha fazlasına tahammülün yok.
lzzetinefsinizi kırdırmayınız
derhal geliniz," dedi.
Telefonun ötesinde konuşuyor, o,
telefonun bu yanında ben ağlıyordum.
Nazım Hikmet
yedi kat arzımdasın
dilim lal
kısıldı sesim
tükendi dad kelimeleri feryadımdan
içimde bir iltihab
son kanserim miydin geliştin
gene mi yanlış adrese geldim
yoksa yanık bir anneden yansıyan
bir barak havası mı
bu işittiğim
bazan uzaktan
karlı dağlar ardından
Murat Kapkıner
Beni anneme götürsün bindiğim bütün taksiler.
Kalbim neden isli bir şehir?
Kalbim! Neden ben?
Bir tek aşk sözü söylememiş gibiyim.
Didem Madak
Bir daha görmeyeceksin gökteki güneşi
Yavrusunu kucaklayan bir anne gibi,
Bağrına bas onu toprak.
Bir kadın nasıl örterse kocasını
Sende onu öyle ört
Vedâlar'dan
ey anneleri korkutan
bizi yaşatan kan
günler perişan
Arkadaş Z. Özger
dünya tren tren akar yollardan
bir adam savrulup gurbet oluyor
anneler bakıyor tüm balkonlardan
ve annem eriyip hasret oluyor
layya dönüp dönüp bakar yollardan
Sıtkı Caney
ışısa yeniden annelerin yüreği
çocuklar çoğalsa sevinçten
çözülse babaların kaşlarındaki bulut.
Şükrü Erbaş
ANNE
Annemi çağırın. Bana yüzümü anlatsın. Birini anlatsın.
Hayat bütün yüzlerimi yırttı. Annemse hâlâ bakıyor,
sanki yüzüm varmış gibi. Anne niçin terk etmedin beni,
niçin kimsesiz bırakmadın? Anne, ben, noktasına kadar
virgülsüz insanlar tanıdım, aralarında bir virgül
payı bile yoktu, birinin bittiği yerde diğeri başlıyordu,
biri bitmeden diğeri yanaşıyordu. Deniz gemilerden yorulur mu
anne, ben su oldum da kaldıramadım ağırlıklarını. Durdum,
akmadım, ama çok bulandım. Anne bağla gemileri,
üstüme salma.
Anne ben su olmaktan yoruldum, yüzüme bakma.
BUGÜN
Bugün ölüm bir tül gibi indi kaybolmuş bir yüzün üstüne.
Bugün dünyanın dumanı bende tüttü. Küller başıma!
Bugün bütün kapılar yüzüme kapandı. Gecenin kapısında
kaldım, rüyalar erken kapandı, gözlerim kapılarda kaldı.
Bugün, bir manzara fabrikasının serisonu ürünlerinden
biri gibiydi: Ucuz, kötü, kusurlu.
Bugün, açık bir kapı gibi durmadan vurdu.
Bugün, benim evim mi?
Bugün, ne zamandır?
Haydar Ergülen
Annem yok
Onun için çok ağladım
Ama bu değil
Size söyleyeceğim
Bir yıldızım vardı
Annemin öldüğü gün benim olmuştu
Her gece buluşur
Annemden söz ederdik sessizce
Dün gece görünmedi yıldızım
Söz vermişti geleceğine
Artık daha hüzünlüyüm balıklardan
Daha güçsüzüm
Mevlana İdris Zengin
Bir anne yıllardır kolları açık bekliyor oğlunu
Mevlana İdris Zengin
Çaresiz bir annenin duaya kalkan elleri gibi açıp ellerimi,
gözlerinden martı gülüşleri biriktirdim heybeme.
Nail Varal
dayanmak çok zor anne
dindirmez artık en serin gülüşler bile
içim yanıyor anne
çözülmez bir düğüm bu bağlandım bile bile
Sıtkı Caney
İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.
Erdem Beyazit
Bir kuş sesinde bir kır çiçeğinde
Bize neyi çağrıştırır kendiliğinden
Yaşanmamış gibi duran bir acı
Bir türlü tüketemez kaygıyı
Öfkeyi de yokedemez kendinde
Dönüp geldiğimiz yer bir anne sıcaklğı
Ne zaman bizim desek yarım kalır
Belki de sarsılmaz tek doğru
Masallardan bile kovulmuş sevdalardır
Afşar Timuçin
sadece ölebilmek için bile,
yaşamış olması gerekir insanın.
bu yüzden ölen bebekler bile şanslıdır
ki onlar kısacık yaşamlarına
ne düşler sığdırırlar kimbilir
ağızlarında anne tadıyla.
...
söyle bana;
çocukluğum mu daha güzeldi
yoksa annem mi…
Özgür Ballı
niye ben ölmüş müyüm anne?
Hüsrev Hatemi
Anneni aramaya utanırsın
Kardeşlerini aramaya çekinirsin
Yıllar vardır akrabandan soran olmamıştır halini
Neyzen Muharrem Dere
Resulullahla Benim Aramdaki Farklar
resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim,
resulullah yolda ebu bekir’i görse ‘es selamu aleyküm ya sıddık’ derdi,
ben yolda ebu bekir’i görsem tanımam.
resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.
resulullah azrail’i yolda görse tanırdı;
ben azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.
resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey allah’ın resulü;
fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?
resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki ‘kızım ha gayret!’;
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘anneciğim ölmesen…’
ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘anneciğim seni ben…’;
annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz
resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.
ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının
anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf…
resulullah çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o küçücüktü;
benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.
annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!
olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
nasıl olsa resulullah da ölü annem de ölü.
Ah Muhsin Ünlü
Ey anneciğim, sevgili Fâize‟m!
Elli yıldır beni korumakla görevlendirdiğin meleklere de ki:
Beni yalnız bırakmasınlar …
Nizâr Kabbânî
Ebu Hüreyre şöyle nakleder:
“Bir adam Peygamber (s.a.v.)’e gelerek: İnsanlar arasında kendisine en yakın davranmam gereken kimdir? diye sordu. Resulallah (s.a.v.): “Annendir.” buyurdular. Adam, “Ondan sonra kimdir?” diye sordu. Resulallah yine “Annendir.” buyurdu. Adam tekrar kim gelir diye sordu. Yine “Annendir.” buyurdular. Sonra kimdir deyince Resulallah (s.a.v.) “Babandır.” buyurdu.”
Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Ana babasının veya onlardan birinin ihtiyarlık zamanlarına yetişip de gerekli hizmette bulunmama sebebiyle cennete giremeyen kimsenin burnu yerlerde sürünsün.”
“Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben Müslümanlardanım.”
(Kur’ân-ı Kerîm / Ahkâf 15).
"Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi ve ana-babaya iyilik yapmanızı kesin olarak emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlılık çağına erişirlerse sakın onlara “Öf!” bile deme, onları azarlama, onlara gönül alıcı tatlı ve güzel söz söyle!"
(Kur’ân-ı Kerîm / İsrâ 23)















