Ana içeriğe atla

Denize Övgü

rıhtımda kimsesiz, yapayalnız, bu yaz sabahı
bakıyorum kumsalın kıyısından, bakıyorum belirsizliğe,
bakıyorum ve küçük, siyah parlak bir vapurun
yaklaştığını görmekten mutluluk duyuyorum.
uzakta, öyle açık seçik ve bildik ki kendince
ardında kendi dumanından bir bayrak bırakıyor havaya.
limana giriyor ve sabahı da birlikte getiriyor ve nehirde
denizcilere özgü bir canlanma başlıyor,
yelkenler açılıyor, çatanalar yaklaşıyor,
rıhtıma bağlı gemilerin gerisinde motorlar gidip geliyor
hafif bir rüzgar çıkıyor.
ama ruhumun gördüklerimle,
limana giren vapurla ilgisi yok.
çünkü o uzaklıkla, sabahla,
bu an'ın denizle kaynaşan özüyle,
içimde bir bulantı gibi kabaran tatlı hüzünle,
düşsel bir deniz tutmasının başlamasıyla birlikte.

ruhumun olanca özgürlüğüyle bakıyorum uzaktaki o vapura
ve yavaşça bir dümen dönmeye başlıyor içimde.
sabahları gözümün önünde kumsala doğru
yaklaşan gemiler varışların ve kalkışların
acı ve tatlı gizini birlikte getiriyor lar.
uzak rıhtımların ve başka zamanların, başka limanlardaki
benzer insanların anılarını getiriyorlar.
gemilerin bu gelişleri, bütün bu demir alışlar
ve bunu kendi kanımın akışında hissediyorum
bilinçdışı simgeler, korkunç doğaötesi imalar
bir zamanlar ben olan o insanı diriltmeye çalışıyorlar bende...
ah, bütün rıhtım taştan bir özlem kesiliyor
ve gemi rıhtımdan ayrılıp
gemiyle rıhtım arasında bir boşluk olduğu
birden ortaya çıkınca,
bilmem neden, yeni bir ürperti beliriyor içimde.
doğan günün çarptığı ilk cam gibi
kaygılarımın güneşinde ışıyan
karanlık duygularla yoğun bir sis,
ve bir başkasının anlaşılmaz bir biçimde
benim olan anıları içinde buluyorum kendimi.

ah, kim bilir, kim
bir zamanlar, daha ben ben olmadan önce, benim de
böyle bir limandan yola çıkıp çıkmadığımı, gün doğarken
güneşin eğik ışınları altında bir gemiyle
bir başka limandan ayrılıp ayrılmadığımı?
kim bilebilir, şimdi gördüğüm gibi
benim için vaktinden önce aydınlanmış,
tıpkı böyle, zaman'ın ve uzam'ın ötesinde,
yarı uyuyan koca bir kentin,
mantar gibi büyüyen felçli bir ticaret limanının
üç beş kişi toplanmış rıhtımını geride bırakıp bırakmadığımı?

evet, bir rıhtım, somutlaşmış bir rıhtım
gerçek, rıhtım gibi görünen, gerçekten bir rıhtım,
bilmeden örnek aldığımız o saltık rıhtım,
farkında olmadan düşleyip
gerçek bir su kıyısında gerçek taştan yaptığımız
kendi rıhtımlarımız
ve yapıldıktan sonra hemen
gerçek şeyler, ruhtan şeyler, taştan ve ruhtan varlıklar
diye anılırlar kökten duygularımızın belli anılarında,
dış dünyada sanki bir kapı açılır da,
hiç br şey değişmeden
her şeyin bambaşka olduğu zaman.

ah, ulusgemilerle ayrıldığımız o büyük rıhtım!
o büyük ilk rıhtım, ölümsüz ve kutsal'
hangi limandan? hangi sularda? ve neden bunları düşünüyorum ben?
öbür rıhtımlar gibi, ama bir ve tek o büyük rıhtım.
onlar gibi şafağın sessizliğinin sabahları,
vinçlerin gıcırtısı, yük trenlernin
fabrika bacalarından tüten
ve karanlık suların üzerinden geçen bir bulut gölgesi gibi
parlayan kömür tozlarının kararttığı tabanı gizleyen
kara bulut altında varışlarıyla patlayan.
ah, sessizlik ve kaygıların renklendirdiği saatlerde
nasıl bir giz ve anlamın özü gerili durur
kutsal açıklanışını bulan esrikliğinde
herhangi bir rıhtımdan o rıhtıma köprü kurmayan!

uyuyan sularda kara kara yansıyan rıhtım,
gemilerdeki koşuşma,
ah, gemiye binen yolcuların huzursuz ruhları,
gelip geçen ve onlarla hiçbir şeyin sürmediği simgesel kalabalık,
çünkü gemi limana girdiğinde,
gemide her zaman değişen bir şey vardır.

ey sürekli kaçışlar, ayrılışlar ve esriklği değişikliğin!
denizcilerin ve seferlerin ölümsüz ruhu!
sularda yavaşça yansıyan tekneler
gemi limandan ayrılırken!
hayatın ruhu gibi yüzmek, ses gibi ayrılmak,
o anı titreyerek yaşamak üzerinde ölümsüz suların
daha dolaysız günlere uyanmak avrupa'daki günlerden,
gizemli limanlar görmek denizlerin yalnızlığında,
uzak burunları dönüp birden sınırsız manzaralardan
sayısız şaşkın tepelere ulaşmak...

ah, o uzak kıyılar, uzaktan görünen rıhtımlar,
sonra yaklaşan kıyılar, yakından görünen rıhtımlar.
her ayrılışın ve her varışın gizi,
denizcinin yaşadığı her saatte biraz daha çok duyduğu
o hüzünlü kararsızlığı ve anlaşılmazlığı
bu olanaksız evrenin!
uzak adaların nice engin denizlerinden geçerken
geride bıraktığımız o uzak adaların kıyılarında,
gemi yaklaştıkça evleri ve insanları büyüyüp
belirginleşen o limanlarda
boğazımıza takılan o saçma hıçkırık.



ah, o sabah serinlği limana varıldığında
ve o sabah solgunluğu yola çıkarken
barsaklarımızı buran
ve korkuya benzer belirsiz bir duygu
uzaklaşmanın ve ayrılmanın atadan kalma korkusu,
yeni bir şeylerle karşılaşmanın o atadan kalma anlaşılmaz korkusu




hani tüylerimizi ürpertir ve bize acı çektirir
ve bütün tedirgin gövdemiz
ruhumuzmuş gibi,
bütün bunları, başka bir şeymiş gibi, hissetmek için anlaşılmaz bir istek duyar:
herhangi bir şeye bir özlem
şaşkın bir yakınlık, kim bilr hangi belirsiz yurda?
hangi kıyıya? hangi gemiye? hangi rıhtıma?
o kadar ki, bu düşünce midemizi bulandırır
ve yalnız büyük bir boşluk bırakır içimizde,
denizde geçen zamanın boş doygunluğu,
bıkkınlık ya da acı gibi belirsiz bir tedirginlik
insan bir bilebilse bunun ne olduğunu...

gene de biraz serin bu yaz sabahı.
gecenin uyuşukluğu hala sürüyor çıkan meltemde.
yavaş yavaş hızlanıyor içimdeki volan.
ve gemi, ben uzaktan yaklaştığını gördüğüm için değil,
girmesi gerektiği içn giriyor limana.

imgelemimde şimdiden yakın ve görünebiliyor
boydan boya, lombarlarının bütün çizgileriyle.
ve her yanım titremeye başlıyor, bütün gövdem ve derim,
hiçbir gemiden çıkmayan ve içimdeki bir sesin
bugün rıhtımda kendisini beklememi söylediği o yaratık yüzünden.
kıyıya yaklaşan gemiler,
limandan ayrılan gemiler,
uzaktan geçen gemiler,
(sanki kimsesiz bir kıyıdan seyrediyorum onları)
bütün bu nerdeyse soyut gemiler seyir halindeyken,
gidip gelen gemiler değil de,
başka şeylermiş gibi duygulandırıyor beni.
ve bu gemiler, yakından baktığınızda, o yüksek demir duvarlar,
içerden, kamaralara, salonlara, özel odalara bakarken,
uçları göğe doğru yükselen direkleri seyredip
halatların arasında sıçrarken, daracık merdivenlerden inerken
denizle karışık o yağlı madeni kokuyu solumak
yakından baktığınızda, hem başka, hem de aynıdır gemiler,
aynı özlemi, aynı susuzluğu duyururlar size, ama başka bir biçimde.

bütün bu denizcilik hayatı, denizcilikle lgili her şey!
kanıma girer denizin bütün bu ince ayartıcılığı
ve düşünü kurarım o anlatılmaz yolculukların.
ah o uzak kıyılar ufukta alçalan!
ah o burunlar, adalar, o kumsal kıyılar!
denize özgü o yalnızlıklar, hani bazen pasifik'e nasılsa okuldan kalma bir bilgiyle
bunun en büyük okyanus olduğu düşüncesi sinirlerimizi bozar.

ve dünya da, her şeyin tadı da kupkuru bir çöle döner içimizde!
atlas okyanusu'nun daha insanca, daha yumuşak uzanışı!
denizlerin en gizemlisi,hind okyanusu`!
ey tatlı akdeniz, kıyı bahçelerindeki beyaz heykellerin
geniş caddelerine vuran dalgaları seyrettiği gizemsiz, bildik deniz!
bütün denizler, boğazlar, koylar, körfezler,
bağrıma basmak isterdim hepinizi, kollarıma almak ve ölmek!

ve siz, denizle ilgili her şey, düşlerimin eski oyuncakları!
bir düzen verin iç hayatıma benden habersiz!
omurgalar, serenler ve yelkenler, dümenler ve halatlar,
bacalar, pervaneler, flamalar ve gabya yelkenleri,
dümen yelkesi ipleri, lombar ağızları, supaplar, yağ karterleri,
yığın yığın, dağ gibi dökülüyor içimden, kapağı açılan
bir dolabın içindeki nasıl dağılırsa yere!
azgın arsızlığımın yağması olun siz,
imgelem ağacımın meyveleri olun,
şarkılarımın konusu, aklımın damarlarının kanı.
sizin güzelliğinizin bağlarıyla bağlanayım dışımdaki dünyaya
metforlar, imgeler, edebiyatla donatın beni
çünkü, gerçekte, tam anlamıyla
omurgası rüzgarda bir gemi benim duyarlığım,
imgelemim yarı batık bir demir,
tedirginliğim kırık bir kürek
ve kıyıda kuruyan bir ağ sinirlerimin dokusu!

rastgele br siren sesi duyuluyor nehirden, tek bir siren,
birden temelinden sarsılıyor ruhum
ve giderek hızlanıyor içimdeki volan.

ah, gemiler, yolculuklar bilinmeyen ülkesine,
falanca gemicinin, o eski dostun!
az şey mi burada bizimle dolaşmış birinin
pasifikte bir adanın açıklarında boğularak öldüğünü bilmek!
onunla dostluk eden bizler, haklı bir gururla
ve belirsiz bir inançla, anlatacağız herkese
daha derin bir anlamı olduğunu bütün bunların
bulunduğu geminin kaybolmasından
ve ciğerleri su aldığı için boğulmasından!

ah vapurlar, şilepler ve yelkenli gemiler!
yazık ki sayıları denizlerde giderek azalan yelkenliler!
ben ki, çağdaş uygarlığa tutkunum ve bütün ruhumla bağlıyım makinalara,
ben mühendis, ben uygar ben ki yabancı ülkelerde okudum,
yelkenli ve ahşap gemilerden başka gemi görmek istemiyorum bir daha
ve tanımak istemiyorum eski denzcilerin hayatından başka bir hayat!
çünkü salt uzaklıktır eski denizler
güncelliğin yükünden kurtulmuş salt uzaklık!
ve ah, nasıl o daha güzel hayatı hatırlatıyor bana burada her şey,
daha yavaş yol alındığı için daha engin olan bu denizler.
daha az bilgimiz olduğu için daha da gizemliler.

uzaktaki her vapur bir yelkenlidir yakından
şimdi uzakta görünen her gemi, yakından görünen bir gemidir geçmişte.
ufuktaki geminin tüm görünmeyen denizcileri
görünen denizcileridir geçmişteki yelkenlilerin
geçmişte yavaş giden yelkenlilerin tehlikeli yolculuklarının,
yelkenli ve ahşap gemilerin aylarca süren

Fernando Pessoa
(Alvaro de Campos)
Çev:Adnan Özer-Rüstem Arslan


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hüzün Şiirleri

                                                                                                          -Yaşayamadıklarıma Eyvallah!                                                                                                          -Yaşadıklarıma Elhamdülillah!                                                         ...

Okuntu

Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız. Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız. Adnan Azar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile.. Seni ben geçerken, Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur. Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse; Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur. Turgut Uyar  Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı? O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı aske...

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım. * Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl ...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Sen Yaşat Beni

Gün gelir de terkeylersem eğer bu teni Yanında değilsem eğer, sen yaşat beni Uzandığında elime, yoksa yerinde artık Seni istese de gönül, biçareyse artık Gün be gün duyamasam da o tatlı sözleri Kurduğun hayalimizle sen yaşat beni Bırak bu yakarışları, bu dostane halleri Anla! Vakit geç. Tek arzum sen yaşat beni Bir an çıkarsam aklından, üzme kendini Yeter ki sonradan da olsa sen yaşat beni Bir zamanlar beni saran o düşünceler Sararıp solsa da yine sende yeşerseler Sen yaşattıkça beni, olacaksa eğer hüzün Var unut, sonra gülecekse eğer yüzün Christina Georgina Rosetti Çeviren: Oktay Eser

Heybeme Doldurduğum Şiirler II

bir sandalyenin yerini değiştiriyormuş gibi  “Ölüp gidiyoruz işte!” dedi, kaldırmadan başını.  Günlük işlerdenmiş gibi ölüm.  İlhan Berk arayerde bir hüzün büyür gider.  Turgut Uyar Sabah erkenden su yürüdü arklara.  Sarı üzüm dişleriyle gülümsüyor bağ.  Süreyya Berfe  Yüzleri, yüzleri ve maskeleri  Silik kopyaları bırak yaşayanlara  Sen sessiz ölümlerle zırhlanan gerçeği yaz  Cahit Koytak Kumandayı fırlatıp spiker kızın yüzüne  Bir şeyler yapmalı, diyorum - Ama ne?  Afrika'ya gidelim, diyor, karım içerden  Kahve içelim muhallebi yiyelim  Der gibi iyi niyetli  Günlük vurguyla Cahit Koytak Elini uzatıp baktın mı yas var komşular ülkesinde  Bülbül neden kenetlenmiş  Sorman oldu mu hiç İskeleti havlar mı bir insanın.  Gördüm  Cahit Koytak Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında  Ulumak gibi ağlıyorum  Köpekler koşuyor sağımda solumda  T...

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.”

Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum Turgut Uyar Ey hüzünlü ruhum,ihtiyar budala Charles Baudelaire – Neydi ayrılık delikanlı? – Hiç. Benden kaçması ihtiyar bir atlının. Süreyya Berfe Bitti aşk dolu günlerim, artık aklımı Alamaz eskisi gibi başımdan Kızların, evli kadınların, dulların çekiciliği, Terk etmeliyim o hayatı eskiden yaşadığım, İki kafanın uyuşabileceğine inanan o saf umudum geçti, Geçti aşırı şarap kullanmalarım, Yaşlı bir beyefendiye yakışacak bir günah için Sanırım para tutkusunu arkadaş edinmeliyim. Lord Byron Modern toplum düzeni, delileri, sakatları olduğu kadar yaşlıları da görünmez kıldı. Ayak altında dolanmamaları, hayatın akışında bir sekteye yol açmamaları icap eden, bu sebeple de mümkünse buharlaşan, silikleşen unsurlara dönüştüler: Bir yük, bir ayak bağı, yavaşlatan bir kaygı unsuru. Ahmet Murat Yaşlı bir adamdan duymuştum: Bir bildiği yok k...

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...