Ey seni hiç unutmadığım!
Hiç beni hatırladığın oluyor mu?
Hâfız-ı Şirâzî
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
27 Şubat 2015
Bir derdim var sevgiliden hatıra
Ben senin derdini kolay yitirmem
Can vermedikçe gönlümü sevgiliden koparmam
Bir derdim var sevgiliden hatıra
O derdi ki bin dermana değişmem.
Fahrettin Irâkî
Can vermedikçe gönlümü sevgiliden koparmam
Bir derdim var sevgiliden hatıra
O derdi ki bin dermana değişmem.
Fahrettin Irâkî
Mâzursun
44. Fasıl
İşin gönül çelmektir senin; mâzursun
Gam nedir hiç bilmezsin; mâzursun
Her gece kan ağlarken ben, sensiz
Bir gecen bile yok sensiz, senin, mâzursun
İşin gönül çelmektir senin; mâzursun
Gam nedir hiç bilmezsin; mâzursun
Her gece kan ağlarken ben, sensiz
Bir gecen bile yok sensiz, senin, mâzursun
Ahmed Gazali
Yadında mı doğduğun zamanlar?
Yadında mı doğduğun zamanlar?
Sen ağlar idin gülerdi âlem;
Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande halka matem.
Hâfız-ı Şirâzî
Sen ağlar idin gülerdi âlem;
Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande halka matem.
Hâfız-ı Şirâzî
Onun mağlubuyum
Oyun tahtasında bu oyundan başkası yoktu.
Oyna dedi; ilave yapmayı ne bilirim?
Ben mevcut olan bir oyunu oynadım;
Kendimi belaya attım.
Bela içinde de onun tatlarını tadıyorum;
Onun mağlubuyum, onun mağlubuyum, onun mağlubu.
Mevlânâ Celâleddîn
Oyna dedi; ilave yapmayı ne bilirim?
Ben mevcut olan bir oyunu oynadım;
Kendimi belaya attım.
Bela içinde de onun tatlarını tadıyorum;
Onun mağlubuyum, onun mağlubuyum, onun mağlubu.
Mevlânâ Celâleddîn
Kazâ-yı mübremi tedbîr ile tağyîr mümkün mü?
Cumaya gitmeden önce son zamanlarda ortaya çıkan sol kolumdaki titremelerin tekrarlaması, Abdullah bin Revaha'nın "ölüm güvercini yaklaşmakta" mısrasını aklıma getirdi.. Bunu düşünerek camiye vardığımda da hutbede ölüm bahsi işlenmekteydi. Secdeye vardığımda alnımın soğuk taş zemine değmesiyle ürpermem bir oldu. Tüm bunlar birkaç gün önce Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından yaptırılan medresedeki kitabeyi anımsattı:
Kazâ-yı mübremi tedbîr ile tağyîr mümkün mü?
O tîrin def'i kâbil mi râmîdir kazâ kavsi
Ziyaret eden ahbâbı desin fevtüçün tarîh
Vedûdâ Mustafâ Paşa'ya ihsan eyle firdevsi
(Allah'ın kaçınılmaz olan takdirinin yerine gelmesini önlem alarak değiştirmek, yaydan çıkan oku def etmek mümkün mü? Burayı ziyaret eden dostları ölüm tarihi için desinler ki: "Ey kullarını çok seven ve gerçekten sevilmeye layık olan Allah! Mustafa Paşa'ya Firdevs cennetlerini ihsan et.")
Kazâ-yı mübremi tedbîr ile tağyîr mümkün mü?
O tîrin def'i kâbil mi râmîdir kazâ kavsi
Ziyaret eden ahbâbı desin fevtüçün tarîh
Vedûdâ Mustafâ Paşa'ya ihsan eyle firdevsi
(Allah'ın kaçınılmaz olan takdirinin yerine gelmesini önlem alarak değiştirmek, yaydan çıkan oku def etmek mümkün mü? Burayı ziyaret eden dostları ölüm tarihi için desinler ki: "Ey kullarını çok seven ve gerçekten sevilmeye layık olan Allah! Mustafa Paşa'ya Firdevs cennetlerini ihsan et.")
26 Şubat 2015
Yaseminlerin Sabahı
Gökyüzü bulut bulut uyanıyordu
Tanrının büyük yalnızlığından
Ağaçlar birer ses salkımıydı kuşların ağzında
Ayın puslu cümlesinde evler okunaksız harflerdi
Yasemin kokularından bir ışık sokaklarda
Gittim denizin lacivert bahçesine oturdum
Ölümün mü hecesiydim yaşamın mı bilmiyorum
Arzuyla vazgeçiş canımda halkalanıyordu
Ses değil sessizlik değil zaman değil mekân değil
Ağzımda bir çocuktan kalma süt kokuları
Kirpik ırmakları dil pınarlari parmak yağmurları
Kayaların masalını dinliyordum kumlardan
Dağlar gecenin merhametinde çıkıyordu sabaha
Ey yalnızlığın yaprak döken mahşeri
Ayrılığın büyük harfiydi her şey
Sen bir deniz kıyısında gonca zamandın
Ben eski şarkılardan eskiydim kımsesizdim
İçimde dünyanın bütün akşamları
Tuttum ağzının sabahına sözler söyledim
Ey güzelliğin ölümden büyük yaşama gücü
Yalnız ölenler unutur birbirini
Seni sevmeye yeni başladım..
Tanrının büyük yalnızlığından
Ağaçlar birer ses salkımıydı kuşların ağzında
Ayın puslu cümlesinde evler okunaksız harflerdi
Yasemin kokularından bir ışık sokaklarda
Gittim denizin lacivert bahçesine oturdum
Ölümün mü hecesiydim yaşamın mı bilmiyorum
Arzuyla vazgeçiş canımda halkalanıyordu
Ses değil sessizlik değil zaman değil mekân değil
Ağzımda bir çocuktan kalma süt kokuları
Kirpik ırmakları dil pınarlari parmak yağmurları
Kayaların masalını dinliyordum kumlardan
Dağlar gecenin merhametinde çıkıyordu sabaha
Ey yalnızlığın yaprak döken mahşeri
Ayrılığın büyük harfiydi her şey
Sen bir deniz kıyısında gonca zamandın
Ben eski şarkılardan eskiydim kımsesizdim
İçimde dünyanın bütün akşamları
Tuttum ağzının sabahına sözler söyledim
Ey güzelliğin ölümden büyük yaşama gücü
Yalnız ölenler unutur birbirini
Seni sevmeye yeni başladım..
Şükrü Erbaş
Işık Heceleri
Damla damla akıyorsun gözlerimden.
*
Şimdi yanında olsam, ağzım dinlesem, saçlarını giyin~ sem, güzelliğinin göllendiği yatağı sevsem, sevsem... Öyle bir hayal ecesisin ki, her yer sensin. Usul usul dökülen mimozalar, azalan limon çiçekleri, ayaklanan hanımeliler, deniz yaprakları, gülen güneşler, rayiha bahçeleri, bulutlu rüzgârlar... Tanrı da senin gibi var oluyor dünyada.
*
Günaydın sabah sevinci, uykulu gamze, kuyuların rüyası... Günaydın zamanın tanrısı, ağzımda harflenen sonsuzluk, yürüdüğüm gökyüzü... Günaydın bulut türküsü, el çırpan ağaçlar...
*
Yastığa başını koyduğunda başucundaki boşluğa bak. Ayrılık diyordun ya...
*
Bir denizden bir denize kocaman bir ışık vuruyor. Işık gül oluyor. Gülün ortasında kırmızı bir ocak, ocağın ortasında dağılmış bir nar, narın her tanesinde dünya var. Yalnız seni sevmiyorum ben.
*
Usul bir sabah. Tanrı bu saatlerde var etmiş olmalı kendini. Açıklanamaz bir iyimserlik her şeyde. Nar ağaçlarına dedim ki, bir çocuk tanrıyı kalbimin hizasına getirdi; güzelliği incitmesin onu, kötülük değmesin eteğine. Kırmızı küçücük çiçekleriyle fısıldadı nar ağaçları: Rengimiz duadır ona, bereketimiz iyilik. Hanımelilere eğildim: Kokunuzu onun saçlarına verin, yastığında açın. Hazla gülümsedi hanımeliler: Kalbin biziz. Uzaklık ne ki aşk için… Mine çiçekleri, kırmızı – pembe – sarı, ayaklandılar: O deniz kıyısına, onun yalnızlığına göçelim mi? Zeytin ağaçları, püsenli yapraklarıyla uzandılar: Bizim meyvemizin sütü, ona uzun ömür verir; ellerimizle sağıp yapraklarmızla taşıyalım sofrasına. Acem boruları, dolandığı palmiyenin gövdesinden turuncu bir sevinçle eğildiler: Keşke ikinizin gövdesine sarılsaydık. Japon gülleri bir bağış gibi açtı gözlerini: Bu aşkın yaşaması için, kırmızı bir hevesten ve kederden başka ne verebiliriz? Muzlar, çocuk beşiği yapraklarını uzattılar. Bizim yapraklarımızı al; altınıza serin, üstünüze örtün. Hurmalar, begonviller, sokaklar dolusu turunç: Bize o kadar az göz, böyle derin bir sevgiyle bakar ki, görünmez acılar çekeriz bu yoksulluktan. Varlığınız, bizim de varlığımız…
*
Odan başımda dönüyor. Pencerenden uzanan koru içimde uğulduyor. Sana ait ne varsa bir yaşama ayini. Zamanlar karıştı. Doğumum ne zamandı, ne zaman öldüm. Ödülüm neden cezam. Bir taş gibi susuyorum. Ey gecikmiş aşk, sen de bir yalnızlıksın bu yılkılık yalnızlıkta...
*
*
Şükrü Erbaş
25 Şubat 2015
en güzeli ne biliyor musun polis koydu dediğimiz paraları bavulla geri aldık
- Onu hiç sorma. Tam seçim öncesi mitinglere başlarken, herkes bizi alkışlıyor ama alttan götürmüşüz. Çok pis yakalandık. Şok olduk. Ayakkabı kutuları, saatler, kasalar. Baktık çıkış yok "Paralel devlet bize kumpas kurdu" dedik. Paralel. Paraları, kasaları polis koydu dedik. Paralel. Bizim çocukları tahliye ettirdik, bizimkileri tutuklayan polisleri içeri attık. En güzeli ne biliyor musun? Polis koydu dediğimiz paraları bavulla geri aldık. Bavul diyorum bavul. Herşey de milyonların gözü önünde oluyor. Paralel.. bizimkilerden biri takmış koluna 240 bin EURO'luk saati bir de mecliste kalmış saati kendim aldım diyor... fatura ... fatura diye peçeteyi gösterdik. Ama artık akıllanmıştık. Seçimi de kazandıktan sonra durmadık...bin odalı sarayı diktik. . 1000 odalı, aylık elektrik faturası bi milyon. Havuz medyası ve troller olduktan sonra kim takar. Paralel.. bu arada bir de iki seçim yapıldı, her şeye rağmen ikisini de açık ara kazandık. Biz ne yaparsak yapalım bize oy veriyorlar. Şimdi önümüzde bir seçim daha var, onu da kazanacağız.
- Yine mi yüzde 45?
- Evet yine yüzde 45... Hırsızlık hiç bu kadar keyifli olmamıştı.
21 Şubat 2015
Uyku
gece, karanlık camlara çöküyor usulca,
korlu küller gibi
rüzgar, evin avlusunda durmaksızın yerle bir ediyor gölgeleri
nilüferin kıvrımları, duman gibi dalgalanıyor duvarda
çamların arasında büyücü mehtap
ışıksız kandiliyle süzülüyor usulca
sanki kör karanlıkta avare ruhunu arıyor
bu karanlıktan ve suskunluktan yorgun
dedim ki ey uyku, başparmağın yeşil bahçelerin anahtarı
gözlerin, dinginliğin balıklarının karanlık havuzu
ağlayan çocuğumun yarattığı yükü çekip al
ve beni unutmanın peri suretli ülkesine götür
Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Makbule Aras
korlu küller gibi
rüzgar, evin avlusunda durmaksızın yerle bir ediyor gölgeleri
nilüferin kıvrımları, duman gibi dalgalanıyor duvarda
çamların arasında büyücü mehtap
ışıksız kandiliyle süzülüyor usulca
sanki kör karanlıkta avare ruhunu arıyor
bu karanlıktan ve suskunluktan yorgun
dedim ki ey uyku, başparmağın yeşil bahçelerin anahtarı
gözlerin, dinginliğin balıklarının karanlık havuzu
ağlayan çocuğumun yarattığı yükü çekip al
ve beni unutmanın peri suretli ülkesine götür
Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Makbule Aras
Sonraları
benim de ölümüm gelip çatacak bir gün
ışık dalgalarıyla parıldayan bir baharda
uzak ve dumanlı bir kışta
ya da feryat figandan arınmış
benim de ölümüm gelip çatacak bir gün
bu acı,tatlı günlerin birinde
diğer günler gibi bomboş bir günde
bugünün ve geçip giden günlerin gölgesinde
gözlerim karanlık hollere dönecek
soğuk mermerlere benzeyecek yanaklarım
ansızın bir uyku alıp götürecek beni
acının çığlığından boşalacağım
defterime usulca kayardı ellerim
şiirin büyüsünden kurtulurdu
hatırlarım, ellerimde
bir zamanlar alevlenirdi şiirin kanı
toprak her an kendine çekmekte beni
yıldan gelip yetişirler gömülmeme
ah, belki aşıklarım gece yarısı
çiçek bırakırlar kederli kabrime
benden sonra ansızın bir tarafa çekilir
karanlık perdeleri dünyanın
yabancı gözler dolanır
üzerinde defterlerimin, kağıtlarımın
ufacık odama ayak basar
benden sonra, hatıramdan habersiz biri
aynanın önünde yerinde durur
bir tel saç, bir taraf, bir elin izi
kendimden ürker kalakalırım
benden geriye kalan her şey yok olur
ruhum bir teknenin yelkeni gibi
uzaklaşır ufukta görünmez olur
birbiri ardınca sabırsızca geçer
günler, haftalar, aylar
gözlerin bir mektup bekleyerek
yollara dalıp kalır
lakin benim soğuk bedenimi artık
alıkoymuştur toprak, basmıştır bağrına
sensiz, kalbin atışlarından uzakta
kalbim çürür orada, toprağın altında
benden sonra adımı yağmur ve rüzgar
taşın yüzünden yıkayıp silecek yavaşça
adın sanın efsanesinden arınıp
mezarım adsız kalacak yol kenarında
Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Makbule Aras
ışık dalgalarıyla parıldayan bir baharda
uzak ve dumanlı bir kışta
ya da feryat figandan arınmış
benim de ölümüm gelip çatacak bir gün
bu acı,tatlı günlerin birinde
diğer günler gibi bomboş bir günde
bugünün ve geçip giden günlerin gölgesinde
gözlerim karanlık hollere dönecek
soğuk mermerlere benzeyecek yanaklarım
ansızın bir uyku alıp götürecek beni
acının çığlığından boşalacağım
defterime usulca kayardı ellerim
şiirin büyüsünden kurtulurdu
hatırlarım, ellerimde
bir zamanlar alevlenirdi şiirin kanı
toprak her an kendine çekmekte beni
yıldan gelip yetişirler gömülmeme
ah, belki aşıklarım gece yarısı
çiçek bırakırlar kederli kabrime
benden sonra ansızın bir tarafa çekilir
karanlık perdeleri dünyanın
yabancı gözler dolanır
üzerinde defterlerimin, kağıtlarımın
ufacık odama ayak basar
benden sonra, hatıramdan habersiz biri
aynanın önünde yerinde durur
bir tel saç, bir taraf, bir elin izi
kendimden ürker kalakalırım
benden geriye kalan her şey yok olur
ruhum bir teknenin yelkeni gibi
uzaklaşır ufukta görünmez olur
birbiri ardınca sabırsızca geçer
günler, haftalar, aylar
gözlerin bir mektup bekleyerek
yollara dalıp kalır
lakin benim soğuk bedenimi artık
alıkoymuştur toprak, basmıştır bağrına
sensiz, kalbin atışlarından uzakta
kalbim çürür orada, toprağın altında
benden sonra adımı yağmur ve rüzgar
taşın yüzünden yıkayıp silecek yavaşça
adın sanın efsanesinden arınıp
mezarım adsız kalacak yol kenarında
Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Makbule Aras
Veda
gidiyorum; yorgun, solgun, ağlamaklı
viraneme doğru
sizin şehrinizden Tanrı’ya götürüyorum
perişan ve divane gönlümü
alıp götürüyorum, o uzak noktaya
günahın renklerinden arındırmaya
aşkın lekesinden temizlemeye
yok olup gitmiş, yersiz bunca istekten arındırmaya
alıp götürüyorum, senden uzak kalsın diye
senden, ey boş umudun cilvesi
alıp götürüyorum onu, diri diri gömeyim diye
bundan sonra konuşmayı hatırlamasın diye
inleyiş titriyor, gözyaşı oynuyor
ah, bırak, bırak kaçıp kurtulayım
senden, ey günahın coşkun pınarı
en iyisi bu belki de, senden sakınayım
Tanrı şahit ki mutluluk goncasıydım ben
aşkın eli geldi ve dalımdan kopardı beni
âhın alevi oldum, yazık ki
dudağım bir daha o dudağa kavuşmadı
sonunda yolculuk bağı bağladı ayağımı
gidiyorum, dudaklarımda gülümseme, bağrımda kan
gidiyorum, gönlümden çek elini
ey, hiçbir şey vermeyen, boş umut
Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Makbule Aras
viraneme doğru
sizin şehrinizden Tanrı’ya götürüyorum
perişan ve divane gönlümü
alıp götürüyorum, o uzak noktaya
günahın renklerinden arındırmaya
aşkın lekesinden temizlemeye
yok olup gitmiş, yersiz bunca istekten arındırmaya
alıp götürüyorum, senden uzak kalsın diye
senden, ey boş umudun cilvesi
alıp götürüyorum onu, diri diri gömeyim diye
bundan sonra konuşmayı hatırlamasın diye
inleyiş titriyor, gözyaşı oynuyor
ah, bırak, bırak kaçıp kurtulayım
senden, ey günahın coşkun pınarı
en iyisi bu belki de, senden sakınayım
Tanrı şahit ki mutluluk goncasıydım ben
aşkın eli geldi ve dalımdan kopardı beni
âhın alevi oldum, yazık ki
dudağım bir daha o dudağa kavuşmadı
sonunda yolculuk bağı bağladı ayağımı
gidiyorum, dudaklarımda gülümseme, bağrımda kan
gidiyorum, gönlümden çek elini
ey, hiçbir şey vermeyen, boş umut
Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Makbule Aras
20 Şubat 2015
Geldi gam padişahı mahkeme-i hicrane / Yazdılar kayd-ı ebed hicrine eyyamım gel
Geçti sensiz güzelim hicr ile eyyamım, gel,
Fark olunmaz gam ile sabahtan akşamım gel.
Şamdan zülf-i hayalinle seher-bidarım,
Şeb-i zulmetteyim ey şem-i şeb-i aramım gel.
Geldi gam padişahı mahkeme-i hicrane,
Yazdılar kayd-ı ebed hicrine eyyamım gel.
İki kat etti beni hasretin ey kaşı keman,
Uzadı servi kaddin tek bu serencamım gel.
Zihni sayen gibi bir âşık-ı üftadendir,
Vakt-i nev-ruzdur ey serv-i gül-endamım gel.
Bayburtlu Zihni
Fark olunmaz gam ile sabahtan akşamım gel.
Şamdan zülf-i hayalinle seher-bidarım,
Şeb-i zulmetteyim ey şem-i şeb-i aramım gel.
Geldi gam padişahı mahkeme-i hicrane,
Yazdılar kayd-ı ebed hicrine eyyamım gel.
İki kat etti beni hasretin ey kaşı keman,
Uzadı servi kaddin tek bu serencamım gel.
Zihni sayen gibi bir âşık-ı üftadendir,
Vakt-i nev-ruzdur ey serv-i gül-endamım gel.
Bayburtlu Zihni
Gam diyarında kodu gittiyse cananın garib
Gam diyarında kodu gittiyse cananın garib,
Nale-i cangahdan olmaz dil ü can garib.
Şahsar-ı gülde hoş tut bülbül-i şeydaları.
Kalmasın ey bağban, gülberk-i handanın garib.
Evvela gör küfr-i zülfün sonra inkarın yetür:
Bari sufi, durmasın göğsünde imanın garib.
Su dök ey saka-yı dü çeşmim hemişe payına,
Bağ-ı dilde saye-i servi-yi hiramanın garib.
Sorma zahm-ı gamze-i huban-ı asrı Zihni'den
Kes ilâcımdan tabîb, destin dermânın garîb.
Bayburtlu Zihni
Nale-i cangahdan olmaz dil ü can garib.
Şahsar-ı gülde hoş tut bülbül-i şeydaları.
Kalmasın ey bağban, gülberk-i handanın garib.
Evvela gör küfr-i zülfün sonra inkarın yetür:
Bari sufi, durmasın göğsünde imanın garib.
Su dök ey saka-yı dü çeşmim hemişe payına,
Bağ-ı dilde saye-i servi-yi hiramanın garib.
Sorma zahm-ı gamze-i huban-ı asrı Zihni'den
Kes ilâcımdan tabîb, destin dermânın garîb.
Bayburtlu Zihni
19 Şubat 2015
Yasaların vicdanların içinde çalışıyor olması gerek.
Devletimiz zeval görmesin. Milletimiz necip, güzel bir millet. Güzel gönüllü insanlar var. Bir çok haber kanalından konuşmak için, röportaj yapmak için geliyorlar ama hiç birini kabul etmedim fakat böyle bir konuşma yapmak mecburiyeti aslında doğuyor. Ben öncelikle kendim için şunu söyleyeyim; ben günahkarların günahkarı, fakirlerin fakiri, acizlerin acizi bir garibim. Rabbim özel yaratmış, güzel yaratmış, çok sevdi yanına aldı. Bu memlekette artık ikilik olmasın. Bu vahim olayı yapan insanlara da zulmedilmesin, adaletin karşısına çıkıp cezalarını çeksinler. Allah onların analarına, babalarına da yardımcı olsun.
Sevmekten başka bir çıkar yolumuz yok. Teslim olursak içimizdeki bütün güzellikler ortaya çıkacak. Savaşırsak, sonunda nefsimiz kazanacak ve analar, babalar ağlayacak, meleklerin kanatları koparılacak, meleklerin çığlıklarını kimse duymayacak. Duyduğumuz kulaklarımızın, gördüğümüz gözlerin aslında bir anlamı yok. Memlekette herkes bir şey söylüyor; biz ne ocuyuz, ne bucuyuz, şanı yücelerden yüce olan Türk milletinin bir ferdiyim, evladıyım. Allah devletimize zeval vermesin. Güzel gönüllere sahip olan bu milletten Allah razı olsun. Devlet büyükleri, ali cenapları teker teker herkes aradı, baş sağlığında bulundu. Hepsine ayrı ayrı şükranlarımı ve minnetimi bildirmek istiyorum.
Ben milletimizden çok şey bilmem ama, Ma'un Suresi'nin, Ali İmran Suresi'nin 103. ayetini ve Asr Suresi'ni okumalarını tavsiye ediyorum. Bu ayetler bana göre çok önemli. Doğru yolu bulmak, doğru yolu seçmek, doğru yolda yürümek çok zor. Malum, dünya geçimini sürdürmek için çalışıyoruz. Gözümüz körleşiyor, kulaklarımız sağırlaşıyor. Herkes kalbindeki sesi iyi dinlesin. Bana yıllarca neler olabileceğini anlattılar ama ben anlamadım. Gözlerim kör, kulaklarım sağır vaziyette dünyanın peşinde koştum durdum.
Siz hiç mucize gördünüz mü? Şu an bir mucize gerçekleşiyor. Olayın tüm Türkiye’ye mal olmasının bir hikmeti var.
Masallarla büyüdük. Bir varmış, bir yokmuş. Bir Özge varmış, bir Özge yokmuş. Sevgi geldi saygı geldi cihana, biz yarattık dediler. Bizler sevmesini saymasını öğretmeye geldik cihana.
*
Anadolu Nuh'un gemisi gibidir. Bu geminin kapısı açılmıştır. Bu gemiye bu vesile ile içinde güzellik, sevgi, hoşgörü taşıyan herkes alınacak. Direnenler geride kalacak. O direnenlerin başına da benim meleğimin başına gelen gelebilir. Melekleri yasalar ile korumak mümkün değil. Yasaların vicdanların içinde çalışıyor olması gerek. Vicdanların içinde bir şeyler çalışmıyor ise hiçbir yasa kâr etmez. Çocuğumun üzerinden her hangi bir idam çıksın istemiyorum, ilgilenmiyorum. Bu geminin Allah'ın takdir ettiği illa ki bir kaptanı vardır. Takdir edilmiş olan kaptan ve görevlilerin en güzelini yapacaklarına şüphem yok. Erzurum'dan bir vatandaş aradı. 'Allah onu meleği yaptı, kendisi için yaratmış. Onu kendi cennet bahçesine aldı' dedi. Katılıyorum ben de. Memleketimizin böyle bir durum karşısında, böyle bir birleşmeye vesile olduğu için Allah'ın hikmetinden sual olunmaz. Bu olayın bu şekilde tecelli etmiş olması, bütün insanların bu olayın etrafında sevgiyle, hoşgörüyle, saygı ile birleşmiş olması önemli. Benim çocuğumun başına böyle bir şey gelmiş olması beni kıymetli kılmaz. Ben günahların günahkârı, acizlerin acizi, fakirlerin fakiriyim. Benim kalbimi söksünler, bedenimi çöpe atsınlar. Hiçbir şey ifade etmez. Aklım hikmetin karşısında çaresiz.
Sevmekten başka bir çıkar yolumuz yok. Teslim olursak içimizdeki bütün güzellikler ortaya çıkacak. Savaşırsak, sonunda nefsimiz kazanacak ve analar, babalar ağlayacak, meleklerin kanatları koparılacak, meleklerin çığlıklarını kimse duymayacak. Duyduğumuz kulaklarımızın, gördüğümüz gözlerin aslında bir anlamı yok. Memlekette herkes bir şey söylüyor; biz ne ocuyuz, ne bucuyuz, şanı yücelerden yüce olan Türk milletinin bir ferdiyim, evladıyım. Allah devletimize zeval vermesin. Güzel gönüllere sahip olan bu milletten Allah razı olsun. Devlet büyükleri, ali cenapları teker teker herkes aradı, baş sağlığında bulundu. Hepsine ayrı ayrı şükranlarımı ve minnetimi bildirmek istiyorum.
Ben milletimizden çok şey bilmem ama, Ma'un Suresi'nin, Ali İmran Suresi'nin 103. ayetini ve Asr Suresi'ni okumalarını tavsiye ediyorum. Bu ayetler bana göre çok önemli. Doğru yolu bulmak, doğru yolu seçmek, doğru yolda yürümek çok zor. Malum, dünya geçimini sürdürmek için çalışıyoruz. Gözümüz körleşiyor, kulaklarımız sağırlaşıyor. Herkes kalbindeki sesi iyi dinlesin. Bana yıllarca neler olabileceğini anlattılar ama ben anlamadım. Gözlerim kör, kulaklarım sağır vaziyette dünyanın peşinde koştum durdum.
Siz hiç mucize gördünüz mü? Şu an bir mucize gerçekleşiyor. Olayın tüm Türkiye’ye mal olmasının bir hikmeti var.
Masallarla büyüdük. Bir varmış, bir yokmuş. Bir Özge varmış, bir Özge yokmuş. Sevgi geldi saygı geldi cihana, biz yarattık dediler. Bizler sevmesini saymasını öğretmeye geldik cihana.
*
Anadolu Nuh'un gemisi gibidir. Bu geminin kapısı açılmıştır. Bu gemiye bu vesile ile içinde güzellik, sevgi, hoşgörü taşıyan herkes alınacak. Direnenler geride kalacak. O direnenlerin başına da benim meleğimin başına gelen gelebilir. Melekleri yasalar ile korumak mümkün değil. Yasaların vicdanların içinde çalışıyor olması gerek. Vicdanların içinde bir şeyler çalışmıyor ise hiçbir yasa kâr etmez. Çocuğumun üzerinden her hangi bir idam çıksın istemiyorum, ilgilenmiyorum. Bu geminin Allah'ın takdir ettiği illa ki bir kaptanı vardır. Takdir edilmiş olan kaptan ve görevlilerin en güzelini yapacaklarına şüphem yok. Erzurum'dan bir vatandaş aradı. 'Allah onu meleği yaptı, kendisi için yaratmış. Onu kendi cennet bahçesine aldı' dedi. Katılıyorum ben de. Memleketimizin böyle bir durum karşısında, böyle bir birleşmeye vesile olduğu için Allah'ın hikmetinden sual olunmaz. Bu olayın bu şekilde tecelli etmiş olması, bütün insanların bu olayın etrafında sevgiyle, hoşgörüyle, saygı ile birleşmiş olması önemli. Benim çocuğumun başına böyle bir şey gelmiş olması beni kıymetli kılmaz. Ben günahların günahkârı, acizlerin acizi, fakirlerin fakiriyim. Benim kalbimi söksünler, bedenimi çöpe atsınlar. Hiçbir şey ifade etmez. Aklım hikmetin karşısında çaresiz.
İslam dünyasının bugünkü görüntüsü Batı’nın Ortaçağ’ını andırıyor
BİR yandan Kuran-ı Kerim’den alıntılayarak “Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir” diyoruz, bir yandan da son 10 yıl içerisinde İslam dünyasında hayatını kaybetmiş 2 milyon insan ile Paris’te öldürülen 12 kişi arasında mukayese yapıyoruz. “12 kişi için yürüyenler 2 milyon karşısında neden sessiz kaldılar” diyerek...
Sorunun cevabı açık oysa...
Unutulanı, geçmişe bakarak hatırlatayım: Batı Ortaçağ’ı karanlıktır. Hurafelere sahip çıkan din adamları etkisinde kalan Batı insanı, Haçlı Seferleri’yle dünyanın bir başka ucuna ölüm kusmaya giderken, kendi coğrafyasında din adına kan döküyordu.
8 yıl savaşları... 30 yıl savaşları... Jeanne d’Arc... İngiltere, Fransa, İrlanda, İskoçya ve Danimarka’da iç savaşlar... Bütün bunlar değişik dönemlerde Batı’da boy gösteren ve çok sayıda canlar alan din savaşlarıdır. Bunlara ek olarak, 200 yıla yakın sürmüş bir dönemde (1096-1291), kutsal topraklara (Kudüs ve çevresi) doğru düzenlenen Haçlı Seferleri’nde öldürülen yüz binler...
Göğüslerine “haç” takılı, Tanrı’ya bağlılık yemini etmiş barbarların, çekirge sürüsü gibi, dünyaya kan ve ölüm saçtığı dönemler...
Aynı dönemlerde İslam dünyası bugün bile kendileriyle övündüğümüz uygarlık numuneleri veriyor, Müslüman ilim adamları keşifler ve icatlarda ön alıyor, din bilginleri ve filozoflar aydınlık düşünceleriyle Batı’nın sonradan “reform” adı verilen ayağa kalkışına malzeme sağlıyorlardı.
Reform ve Rönesans’a ışık sağlayan eski Yunan’a dair eserleri, orijinal dilinden Arapça’ya çevirerek koruma altına alanlar da İslam dünyasının bilginleriydi.
Ortaçağ, İslam dünyası için, yalnızca fetihlerle Dar-ül İslam’ın genişletilmesi anlamına gelmez; zihinleri açık, akılları tutulmamış, hoşgörülü İslam bilim dünyasının coğrafya tanımayan hükümranlığına da sahne teşkil eder... Neredeyse 500 yıl İslam dünyasının parçası olmuş Endülüs (İspanya), her dinin mensuplarının ortak uygarlığı da sayılabilir...
Endülüs uygarlığını sona erdiren, engizisyoncu, endülüjanslı, dinde baskıcı zihniyet uzun yıllar Avrupa’yı egemenliği altında tuttu.
Sözün kısası şu: Avrupa ve Avrupalı, din savaşlarının yok edici etkisini bilir ve günümüzde bundan kaçınır. İhtilaflarını savaşsız sona erdirmenin gerekliliğini de, geçen yüzyılın 60 milyon insanın canına mal olmuş iki dünya savaşıyla öğrenmiştir Batılı...
İhtilafsız bir dünyanın temel kurallarını, Batı, demokrasi ve en geniş biçimiyle özgürlükler olarak belirlemiş, bunlara yönelik tehditler için tedbirler de almıştır.
Geçen yüzyılın iki dünya savaşında birbirini yok etmeye çalışmış Almanya ile Fransa’nın Avrupa Birliği çatısı altında buluşması, Merkel ile Hollande’ın, Charlie Hebdo saldırısını kınamak için Paris’te kol kola girip yürümesi, bir kararlılık gösterisidir.
Herhalde burada sorulması gereken soru şu: Batılılar birbirlerini gırtlaklar, gözlerini oyar, din uğruna hayatlarını feda ederken, dinlerinden aldıkları ilhamla insanlığa büyük katkılarda bulunma yolunu seçmiş olan İslam dünyası, bugün neden farklı bir durumda?
Neden İslam dünyasının bugünkü görüntüsü Batı’nın Ortaçağ’ını andırıyor?
Üzücü, ama sanıyorum gerçekçi bir tablo bu çizdiğim...
Batı, bugün, kendi kayıplarına ağlıyor ve bizim de ağlamamızı bekliyor; bizim kayıplarımız karşısında ise sağır ve dilsiz. Çifte standartlı. Bütün bunlar tamam; ancak bizim durumumuz da fazla iç açıcı değil. Batı’nın Ortaçağ’da düştüğü çukura illa bizim de -hem de bugün- düşmemiz mi gerekiyor?
Aklımızı başımıza toplamalıyız.
Fehmi Koru
Sorunun cevabı açık oysa...
Unutulanı, geçmişe bakarak hatırlatayım: Batı Ortaçağ’ı karanlıktır. Hurafelere sahip çıkan din adamları etkisinde kalan Batı insanı, Haçlı Seferleri’yle dünyanın bir başka ucuna ölüm kusmaya giderken, kendi coğrafyasında din adına kan döküyordu.
8 yıl savaşları... 30 yıl savaşları... Jeanne d’Arc... İngiltere, Fransa, İrlanda, İskoçya ve Danimarka’da iç savaşlar... Bütün bunlar değişik dönemlerde Batı’da boy gösteren ve çok sayıda canlar alan din savaşlarıdır. Bunlara ek olarak, 200 yıla yakın sürmüş bir dönemde (1096-1291), kutsal topraklara (Kudüs ve çevresi) doğru düzenlenen Haçlı Seferleri’nde öldürülen yüz binler...
Göğüslerine “haç” takılı, Tanrı’ya bağlılık yemini etmiş barbarların, çekirge sürüsü gibi, dünyaya kan ve ölüm saçtığı dönemler...
Aynı dönemlerde İslam dünyası bugün bile kendileriyle övündüğümüz uygarlık numuneleri veriyor, Müslüman ilim adamları keşifler ve icatlarda ön alıyor, din bilginleri ve filozoflar aydınlık düşünceleriyle Batı’nın sonradan “reform” adı verilen ayağa kalkışına malzeme sağlıyorlardı.
Reform ve Rönesans’a ışık sağlayan eski Yunan’a dair eserleri, orijinal dilinden Arapça’ya çevirerek koruma altına alanlar da İslam dünyasının bilginleriydi.
Ortaçağ, İslam dünyası için, yalnızca fetihlerle Dar-ül İslam’ın genişletilmesi anlamına gelmez; zihinleri açık, akılları tutulmamış, hoşgörülü İslam bilim dünyasının coğrafya tanımayan hükümranlığına da sahne teşkil eder... Neredeyse 500 yıl İslam dünyasının parçası olmuş Endülüs (İspanya), her dinin mensuplarının ortak uygarlığı da sayılabilir...
Endülüs uygarlığını sona erdiren, engizisyoncu, endülüjanslı, dinde baskıcı zihniyet uzun yıllar Avrupa’yı egemenliği altında tuttu.
Sözün kısası şu: Avrupa ve Avrupalı, din savaşlarının yok edici etkisini bilir ve günümüzde bundan kaçınır. İhtilaflarını savaşsız sona erdirmenin gerekliliğini de, geçen yüzyılın 60 milyon insanın canına mal olmuş iki dünya savaşıyla öğrenmiştir Batılı...
İhtilafsız bir dünyanın temel kurallarını, Batı, demokrasi ve en geniş biçimiyle özgürlükler olarak belirlemiş, bunlara yönelik tehditler için tedbirler de almıştır.
Geçen yüzyılın iki dünya savaşında birbirini yok etmeye çalışmış Almanya ile Fransa’nın Avrupa Birliği çatısı altında buluşması, Merkel ile Hollande’ın, Charlie Hebdo saldırısını kınamak için Paris’te kol kola girip yürümesi, bir kararlılık gösterisidir.
Herhalde burada sorulması gereken soru şu: Batılılar birbirlerini gırtlaklar, gözlerini oyar, din uğruna hayatlarını feda ederken, dinlerinden aldıkları ilhamla insanlığa büyük katkılarda bulunma yolunu seçmiş olan İslam dünyası, bugün neden farklı bir durumda?
Neden İslam dünyasının bugünkü görüntüsü Batı’nın Ortaçağ’ını andırıyor?
Üzücü, ama sanıyorum gerçekçi bir tablo bu çizdiğim...
Batı, bugün, kendi kayıplarına ağlıyor ve bizim de ağlamamızı bekliyor; bizim kayıplarımız karşısında ise sağır ve dilsiz. Çifte standartlı. Bütün bunlar tamam; ancak bizim durumumuz da fazla iç açıcı değil. Batı’nın Ortaçağ’da düştüğü çukura illa bizim de -hem de bugün- düşmemiz mi gerekiyor?
Aklımızı başımıza toplamalıyız.
Fehmi Koru
18 Şubat 2015
"Keşke rüya olsa"
Uyku tutmaz bu gece, gözler dolar taşar boşalır... Yine yürüsek Taksim'de ne değişecek??... Kadın her geçen yıl daha değersiz bu ülkede... Biliyorum daha da sertleşecek her şey... Yine hafifletme, yine kadında suç arama, yine bulunur bir bahane... Yine aşağılanma... Yine mide bulantısı.... Kadın olmak zor, güzel bir kız olmak çok zordur ülkemde... Bugün o güzel yüze baktıkça neler neler geçiyor aklımdan: İlkokulda etek açmayı oyun yapan sınıf arkadaşlarımın hedefi olmak, okul eteğiyle eve yürürken yediğim onca laf, dersane dönüşü karanlıkta hızlanan adımlarım, göğsüme bastırdığım kitaplarım, taksilerin arkayı izlemek için ayarlanan aynaları, çıkma teklifini kabul etmediğim için canımı acıtan okul arkadaşlarım, ev telefonundan yapılan sapık konuşmalar, peşimden apartmana girip 15 yaşındaki bana ereksiyon halindeki cinsel organını gösteren o çoçuğun yüzü, ellerim titreyerek eve kaçışım ve bunu kimseye anlatmayışım, kıçımı hem de bir kanal gecesinde elleyen sarhoş bir kanal yöneticisiyle tartışmam, sevgilisi olmamamı gururuna yediremeyen partnerler, arkadaşımın evinde tuvalete dalıp zorla dudaklarıma yapışan bir oyuncuyu itişim, mesleğim yüzünden yaftalanışım, aylarca peşimden koşan birini sanki ben sevgilisinden ayırmışım gibi tam sayfa haber yapışları, gizlice çakallıkla çekilip servis edilen göğüslerimin silüeti davası mavası, bilir kişi raporu lehime çıkınca geri çekilen davaya kocası araya girdi barıştırdı haberi, daha bugün fermuarım açık kalmış haberleri, aman ne önemli!!! Kadına, bedenine, seçimlerine, haklarına saygı göstermeyen kafalar! Rağmen çok şanslıymışım diyorum artık, hep teğet geçmişim. Tecavüz, bıçaklanma, kesilip bavula tıkıştırılma, otobüs durağına komada bırakılma, yakılma yaşamadım. İnsanlık suçlarına göz yummak suçtur!!!! Bir gün hesap sorulur!!!! Cinsiyet ayırmaksızın her vatandaşın canını ve haklarını korumak görevinizdir!!!!!! Dilerim son gününü hiç hatırlama Özgecan hayallerinle huzur içinde uyu.
17 Şubat 2015
Nâzım Hikmet
hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız
biz ki sessiz ve yağız
bir yazın yumağını çözerek
ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze
ovayı köpürte köpürte akan küheylan
ve günleri hoyrat bir mahmuz
ya da atlastan bir çarkıfelek
gibi döndüre döndüre
bir mapustan bir mapusa yollandığımız
biz, ey sürgünlerin nâzım'ı derken
tutkulu, sevecen ve yalnız
gerek acının teleğinden ve gerek
lâcivert gergefinde gecelerin
şiiri bir kuş gibi örerek
halkımız, gülün sesini savurup
bir türkünün kekiğinden tüterken
der ki, böyle yazılır sevdamız
hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız
Hilmi Yavuz
belki de en çok anladığımız
biz ki sessiz ve yağız
bir yazın yumağını çözerek
ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze
ovayı köpürte köpürte akan küheylan
ve günleri hoyrat bir mahmuz
ya da atlastan bir çarkıfelek
gibi döndüre döndüre
bir mapustan bir mapusa yollandığımız
biz, ey sürgünlerin nâzım'ı derken
tutkulu, sevecen ve yalnız
gerek acının teleğinden ve gerek
lâcivert gergefinde gecelerin
şiiri bir kuş gibi örerek
halkımız, gülün sesini savurup
bir türkünün kekiğinden tüterken
der ki, böyle yazılır sevdamız
hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız
Hilmi Yavuz
Yollar ve Zaman
sen bir yalnızlığı koşup gittin de
bir yerde buluşulur diye, belki de...
elbet buluşulur, orda, o yerde...
bir hüzün töreniyle kutlanır
bulunur birşeyler ve saklanır
saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur
aranır bahçelerde ve şiirlerde
kimbilir ki dündür, olgundur kalbimiz
yollarsa her zaman biraz küskündür
yokuşlarda ve inişlerde...
Zaman'dır seni sardığım kumaş
bekledin, örtülsün ki yavaş yavaş...
erguvandın, kayboldun dilegelişlerde
Hilmi Yavuz
bir yerde buluşulur diye, belki de...
elbet buluşulur, orda, o yerde...
bir hüzün töreniyle kutlanır
bulunur birşeyler ve saklanır
saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur
aranır bahçelerde ve şiirlerde
kimbilir ki dündür, olgundur kalbimiz
yollarsa her zaman biraz küskündür
yokuşlarda ve inişlerde...
Zaman'dır seni sardığım kumaş
bekledin, örtülsün ki yavaş yavaş...
erguvandın, kayboldun dilegelişlerde
Hilmi Yavuz
14 Şubat 2015
Sarnıç
Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz, herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk. Ön avlusu, aynı zamanda burunları, kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi, ancak son sınıf talebeleriyle muallimlerin gezindiği bir yer olan liseyi, bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık. Bir daha buraya ömrümüzün sonuna kadar talebe olarak giremeyeceğimizi bile bile. Bu müthiş bir şeydi! Biz ne kadar seviniyorduk!.. Sanıyorduk ki, mütemadiyen bir güzel şeyi geride bırakacak, bir daha ona sürünemeyecek, onun içine giremeyecek, bir anı bir daha yaşayamayacaktık.
Önümüzde hayat… Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. Çoğumuz evlenmiştik. Birbirimizi liseden beri bırakmayan dört arkadaş hepimiz birer kız almıştık. Aynı mahallede oturuyorduk, aynı yolları tepiyor, evimize varıyor; aynı kadını her akşam daha fazla sevmeye çalışıyorduk. Aynı mezarlık karşımızda idi. Seneler böyle geçtiği halde aynı sarışın, esmer, ayakları çıplak çocuklar hiç büyümeden aynı servi ağaçlarına tırmanmaya çalışıyorlar, aynı ölülerin taşları arkasında saklambaç oynuyorlardı. Birdenbire her şeyin bir saniyede duruverdiğini görmüştük. Daireden evimize, ticarethanemizden fakirhanemize iki arkadaş döndüğümüz günlerde bir mahalle mescidindeki iptidai mektebini, bahçesinde bir Roma belediye reisinin burunsuz heykeli dikili lisemizi, İstanbul’u, darülfünunu, bir iki darülmuallimat kızını hatırlar ve bu kadar süratle geçmiş bir zamanın hesabını tutardık. Arkadaşım:
— Hatırlar mısın? derdi. İptidai mektebimiz Kirazlı Mescit’ti. Bir gün Şeker Hoca derste idi. Bizim Şükrü, minareye sabahleyin kimse görmeden çıkmış, paldır küldür iki teneke devirmişti. Hoca ile beraber sokağa nasıl fırladığımızı hatırlamaz mısın?
— Hatırlamaz olur muyum? Hatırlamaz olur muyum?
— Şeker Hoca mektebin karşısına dikilmiş, biz arkasında… O bir şeyler mırıldanır, sureler okurken birden Şükrü, mektep kapısında, elinde tenekeler gözüküvermişti.
–Ya! Ya! Ama iyi adamdı!.. Şükrü’ye ceza bile vermemişti. Saçlarını çeker gibi okşamış, “Yaramaz,” demişti, “bir daha yapma emi! Bizi korkuttun.”
Bu sözlere ikimizin de gözü yaşarırdı.
Niçin? Sanki o günler şimdiki kadar güzel miydi? Acaba o günler de bugünküler kadar durgun değil miydi? Her gün, her saat aynı hocayı görmez miydik? Senelerce aynı mektebin eşiğini aşındırmamış mı idik? Aynı mahalle imamının sesini, minareden, aynı saatlerde duymaz mıydık?
Evimizin arkasında bir türbe vardı. İçerde kandil yanar, yeşil sandukaların içinde kocaman, minare boylu ölüler yatardı. Ölülerin kocaman kavukları vardı. Bir odanın içinde karı-koca yatarlardı. Ve bir kandili her akşam beyaz sarıklı bir ihtiyar yakardı.
Kış geceleri dar sokaklar birbirine yapışır, bir ölü aydınlık sokaklara iner; yalnız türbenin içinden ılık bir ahret ve sakin ölüm havası eserdi. Sokaklarda çıt yoktu. Sonra birdenbire insanlar yatsıdan dönerlerdi. Keskin bir öksürük sesi duyardık. Kulak verirdik. Karları bir lastik ezer; odada beyaz başörtülü, rastıklı bir taze bir sakız patlatırdı. Benim bir ablam vardı… Davut’un bir büyük ağabeyi vardı. Biz Davut ile beraber ağabeyinin bizim evin erik ağacında saatlerce beklediğini, karın üzerine iki karış yağdığını, ders çalıştığımız odada ışığı söndürerek, birbirimize sokularak, nefes almadan rüya görür ve hiçbir şey anlamaz, birçok şeyler sezer gibi seyretmemiş miydik? O Davut kimdi? Kimin çocuğu idi? Niçin onu hatırladıkça içimde bir şeylerin sökülüp koptuğunu, başımın birdenbire dönüp bir müddet sustuğunu duyuyorum. Bu Davut kimdi? Kaçıncı sınıfta iptidaiyi bıraktı? Üzerine iki karış kar yağan delikanlı, acaba ablamı Davut’un söylediği gibi hakikaten öptü mü? Ablamın duru beyaz yanaklarını bu elleri, kafası, saçları ve ensesi büyük delikanlının, beyaz köklü kocaman dişleri gözüken ince dudaklı, geniş ağzı tükrükledi mi? Sonra benim o duru beyaz renkli, iki kaşı birbirine değen etli dudaklı ablam ne oldu? Bu şimdi bazan evinin önünden geçtikçe uğradığım kocaman memeli bir hâkim karısı olan kadın, benim uzun ve kardan bacaklı ablam mıdır?
Harp zamanındaydık… Anam bir sabah ekmeğin üstüne belli belirsiz tereyağ sürmüştü. Bütün ömrümce bol tereyağlar sürülmüş ekmek yedim. Fakat o günkü tereyağın sevincini duyamadım. Gün oldu ki, halkla bu çarşıları, sefil dükkânları, pis aşçıları, kışlaları ve tezgâhları dolduran halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Kocaman kahvelerde kravatları düzgün, boğazları tok gençlerle bilardo oynadım. Öyle lokantalarda yemek yedim ki, bir öğle yemeği parasıyla beş kişi bir hafta doyardı. O tiyatrolarda, o koltuklarda oturdum ki, etrafımda beyaz kadınlar dünyanın en kokulu lavantasını sürmüşlerdi, erkeklerin yüzlerinde ise bir tek kıl yoktu. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük, mütevazı köşeler aradım? Dostlarımı, en sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Bir tiyatronun galerisinde tanıştığım birisi, en iyi arkadaşım oldu. Bir tezgâhta tülbent dokuyan narin bir kıza âşık oldum. Onun ayaklarını ellerimin içine aldım. Onu paltomun içine saklayarak kış geceleri tenha sokaklarda yürüdüğüm zaman saadeti, ilk defa vücuduma bir 36.5 derece hararetle sindirdiğimi hissettim. En çok zevki kasabanın bayram yerlerinden, halkın tatil günleri serpildiği çayırlıklardan aldım. Kayalara, dağlara, baharın ve yabani kokuların rüzgârla beraber dolaştığı tepelere tırmanıp küçük çoban çocuklarıyla konuştum. Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum. Dert dinledim. Onların sefaleti ile kederlendim. Saadetleriyle coştum. Her umumi ve herkese açık yol, aşçı dükkânı, bahçe, kır benim oldu. İnkaya yollarının rengini ezberledim. Gölge görmeyen yollar benim gölgemle doldu.
Köylülerle beraber demir parmaklıklara asılıp içkili belediye bahçesinin içinden saz dinledim. Açık yerlerde oynayan sinemaları parasız seyredenlerle yaz günleri birbirimizi ittik.
Mahalle kahvesinde yirmi lira maaşlı posta müvezzileri, balıkçılar, dostsuz mütekaitler, zebun ve sessiz kahvecilerle altı kol iskambil oynadım. Dünya benimdi!
Yine öyle zaman oldu ki, bir partiden insanlar, öteki taraftan olanları yağlı iplere geçirdiler. Her ikisine de acıdım. Vurulanla vurulduğum, ölenle öldüğüm günler oldu.
Kimdim, neydim, kimi seviyordum?
Her barınacak, her çorbası tüten, her sobası yanan evde bir kederin, bir bilinmez yaranın korkusunu gördüm. Hatırlarım: Günlerden bir gün, dünyanın en şehvetperest insanı olmuştum. Ne görsem almak, neye baksam kucaklamak, ısırmak, sevmek, koklamak, neyi sevsem kıskanmak, başkalarına koklatmamak isterdim. O zaman sarhoş olmaya giderdim. Durmadan içerdim. İçtiğim zaman her şey güzeldi. Her şeyi kucağıma alabilirdim. Her şeyi ısıtabilirdim!
Bu, yalnız bir hayvani his miydi? Yoksa bunun gerisinde saklı, açık bir insanlık sevgisi var mıydı? Beni idare edemeyen neydi? Bu dünya insan için kâfi idi. Bu dünyada insan en güzel, en büyük, en bahtiyar olacak mahluktu. O halde, niçin sokakta çıplak çocuklar, aç gezenler, işsiz delikanlılar, titreşen köylüler, yalnız namazlarını ve torunlarını seven ihtiyarlar vardı?
Mütemadiyen sual sorup hiçbir cevap almadan evime döndüğüm akşamların birinde karımı oturmuş ağlar buldum.
— Karı, dedim. Ocağın mı yanmaz? Çorban mı tütmez? Başında ağrı mı var? Hasta mısın? Ne ağlayıp duruyorsun?
— Efendi! Sayende, dedi, hiçbir eksiğim, gediğim yok… Ne açım, ne açığım, halime şükrederim. Ama kürklü mantom yokmuş. Baloya gitmezmişim. Haftada bir defacık sinemaya da gidemiyormuşum. Bunların ziyanı yok!..
— Öyle ise nedir? dedim. Derdin ne Fitnat?..
— Anamı babamı göreceğim geldi, dedi.
Karım, vakti hali oldukça yerinde İstanbullu babasını görmeye gideli tam bir sene oldu. Dönmedi. Babası bana birkaç satır yazdı:
"Muhterem damadım,
Rızam olmaksızın sana varan sevgili kızım bana avdet etti. Çektiği sefaleti anlattı. Hatırıma şu darbı mesel geliyor: ‘Kendi geçememiş, kuyruğuna da kabak bağlamış.’ Şimdilik karını göndermiyorum. Boşanmak istersen avukatım gelip seni görecektir. İstemezsen ben gelip seni göreceğim. Bâki selam."
Onun beni görmemesi için, dünyada yapmayacağım hiçbir şey yoktur.
Dünya birdenbire değişivermişti. Artık ne lise hayatı, ne geçmiş arkadaşlıkların sarhoş edici hatıraları, ne de Kirazlı Mescit’teki iptidai mektebi kalmıştı.
Şimdi uzun boylu, ipince bir İstanbul kızını boş bir odadan, yağan kara bakarak, hatırlıyor, kimseye anlatamayacağım, gizli, egoist bir hayatı yeniden yaşayarak sac sobaya bir iki odun daha atıyor, kurumuş hatıralar sarnıcına gizli, bilinmez bir membadan akan şarıl şarıl su sesleri duyuyorum. Bu son hatıralarla sonuna kadar idareye çalışıyorum.
Sait Faik Abasıyanık
Önümüzde hayat… Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. Çoğumuz evlenmiştik. Birbirimizi liseden beri bırakmayan dört arkadaş hepimiz birer kız almıştık. Aynı mahallede oturuyorduk, aynı yolları tepiyor, evimize varıyor; aynı kadını her akşam daha fazla sevmeye çalışıyorduk. Aynı mezarlık karşımızda idi. Seneler böyle geçtiği halde aynı sarışın, esmer, ayakları çıplak çocuklar hiç büyümeden aynı servi ağaçlarına tırmanmaya çalışıyorlar, aynı ölülerin taşları arkasında saklambaç oynuyorlardı. Birdenbire her şeyin bir saniyede duruverdiğini görmüştük. Daireden evimize, ticarethanemizden fakirhanemize iki arkadaş döndüğümüz günlerde bir mahalle mescidindeki iptidai mektebini, bahçesinde bir Roma belediye reisinin burunsuz heykeli dikili lisemizi, İstanbul’u, darülfünunu, bir iki darülmuallimat kızını hatırlar ve bu kadar süratle geçmiş bir zamanın hesabını tutardık. Arkadaşım:
— Hatırlar mısın? derdi. İptidai mektebimiz Kirazlı Mescit’ti. Bir gün Şeker Hoca derste idi. Bizim Şükrü, minareye sabahleyin kimse görmeden çıkmış, paldır küldür iki teneke devirmişti. Hoca ile beraber sokağa nasıl fırladığımızı hatırlamaz mısın?
— Hatırlamaz olur muyum? Hatırlamaz olur muyum?
— Şeker Hoca mektebin karşısına dikilmiş, biz arkasında… O bir şeyler mırıldanır, sureler okurken birden Şükrü, mektep kapısında, elinde tenekeler gözüküvermişti.
–Ya! Ya! Ama iyi adamdı!.. Şükrü’ye ceza bile vermemişti. Saçlarını çeker gibi okşamış, “Yaramaz,” demişti, “bir daha yapma emi! Bizi korkuttun.”
Bu sözlere ikimizin de gözü yaşarırdı.
Niçin? Sanki o günler şimdiki kadar güzel miydi? Acaba o günler de bugünküler kadar durgun değil miydi? Her gün, her saat aynı hocayı görmez miydik? Senelerce aynı mektebin eşiğini aşındırmamış mı idik? Aynı mahalle imamının sesini, minareden, aynı saatlerde duymaz mıydık?
Evimizin arkasında bir türbe vardı. İçerde kandil yanar, yeşil sandukaların içinde kocaman, minare boylu ölüler yatardı. Ölülerin kocaman kavukları vardı. Bir odanın içinde karı-koca yatarlardı. Ve bir kandili her akşam beyaz sarıklı bir ihtiyar yakardı.
Kış geceleri dar sokaklar birbirine yapışır, bir ölü aydınlık sokaklara iner; yalnız türbenin içinden ılık bir ahret ve sakin ölüm havası eserdi. Sokaklarda çıt yoktu. Sonra birdenbire insanlar yatsıdan dönerlerdi. Keskin bir öksürük sesi duyardık. Kulak verirdik. Karları bir lastik ezer; odada beyaz başörtülü, rastıklı bir taze bir sakız patlatırdı. Benim bir ablam vardı… Davut’un bir büyük ağabeyi vardı. Biz Davut ile beraber ağabeyinin bizim evin erik ağacında saatlerce beklediğini, karın üzerine iki karış yağdığını, ders çalıştığımız odada ışığı söndürerek, birbirimize sokularak, nefes almadan rüya görür ve hiçbir şey anlamaz, birçok şeyler sezer gibi seyretmemiş miydik? O Davut kimdi? Kimin çocuğu idi? Niçin onu hatırladıkça içimde bir şeylerin sökülüp koptuğunu, başımın birdenbire dönüp bir müddet sustuğunu duyuyorum. Bu Davut kimdi? Kaçıncı sınıfta iptidaiyi bıraktı? Üzerine iki karış kar yağan delikanlı, acaba ablamı Davut’un söylediği gibi hakikaten öptü mü? Ablamın duru beyaz yanaklarını bu elleri, kafası, saçları ve ensesi büyük delikanlının, beyaz köklü kocaman dişleri gözüken ince dudaklı, geniş ağzı tükrükledi mi? Sonra benim o duru beyaz renkli, iki kaşı birbirine değen etli dudaklı ablam ne oldu? Bu şimdi bazan evinin önünden geçtikçe uğradığım kocaman memeli bir hâkim karısı olan kadın, benim uzun ve kardan bacaklı ablam mıdır?
Harp zamanındaydık… Anam bir sabah ekmeğin üstüne belli belirsiz tereyağ sürmüştü. Bütün ömrümce bol tereyağlar sürülmüş ekmek yedim. Fakat o günkü tereyağın sevincini duyamadım. Gün oldu ki, halkla bu çarşıları, sefil dükkânları, pis aşçıları, kışlaları ve tezgâhları dolduran halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Kocaman kahvelerde kravatları düzgün, boğazları tok gençlerle bilardo oynadım. Öyle lokantalarda yemek yedim ki, bir öğle yemeği parasıyla beş kişi bir hafta doyardı. O tiyatrolarda, o koltuklarda oturdum ki, etrafımda beyaz kadınlar dünyanın en kokulu lavantasını sürmüşlerdi, erkeklerin yüzlerinde ise bir tek kıl yoktu. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük, mütevazı köşeler aradım? Dostlarımı, en sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Bir tiyatronun galerisinde tanıştığım birisi, en iyi arkadaşım oldu. Bir tezgâhta tülbent dokuyan narin bir kıza âşık oldum. Onun ayaklarını ellerimin içine aldım. Onu paltomun içine saklayarak kış geceleri tenha sokaklarda yürüdüğüm zaman saadeti, ilk defa vücuduma bir 36.5 derece hararetle sindirdiğimi hissettim. En çok zevki kasabanın bayram yerlerinden, halkın tatil günleri serpildiği çayırlıklardan aldım. Kayalara, dağlara, baharın ve yabani kokuların rüzgârla beraber dolaştığı tepelere tırmanıp küçük çoban çocuklarıyla konuştum. Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum. Dert dinledim. Onların sefaleti ile kederlendim. Saadetleriyle coştum. Her umumi ve herkese açık yol, aşçı dükkânı, bahçe, kır benim oldu. İnkaya yollarının rengini ezberledim. Gölge görmeyen yollar benim gölgemle doldu.
Köylülerle beraber demir parmaklıklara asılıp içkili belediye bahçesinin içinden saz dinledim. Açık yerlerde oynayan sinemaları parasız seyredenlerle yaz günleri birbirimizi ittik.
Mahalle kahvesinde yirmi lira maaşlı posta müvezzileri, balıkçılar, dostsuz mütekaitler, zebun ve sessiz kahvecilerle altı kol iskambil oynadım. Dünya benimdi!
Yine öyle zaman oldu ki, bir partiden insanlar, öteki taraftan olanları yağlı iplere geçirdiler. Her ikisine de acıdım. Vurulanla vurulduğum, ölenle öldüğüm günler oldu.
Kimdim, neydim, kimi seviyordum?
Her barınacak, her çorbası tüten, her sobası yanan evde bir kederin, bir bilinmez yaranın korkusunu gördüm. Hatırlarım: Günlerden bir gün, dünyanın en şehvetperest insanı olmuştum. Ne görsem almak, neye baksam kucaklamak, ısırmak, sevmek, koklamak, neyi sevsem kıskanmak, başkalarına koklatmamak isterdim. O zaman sarhoş olmaya giderdim. Durmadan içerdim. İçtiğim zaman her şey güzeldi. Her şeyi kucağıma alabilirdim. Her şeyi ısıtabilirdim!
Bu, yalnız bir hayvani his miydi? Yoksa bunun gerisinde saklı, açık bir insanlık sevgisi var mıydı? Beni idare edemeyen neydi? Bu dünya insan için kâfi idi. Bu dünyada insan en güzel, en büyük, en bahtiyar olacak mahluktu. O halde, niçin sokakta çıplak çocuklar, aç gezenler, işsiz delikanlılar, titreşen köylüler, yalnız namazlarını ve torunlarını seven ihtiyarlar vardı?
Mütemadiyen sual sorup hiçbir cevap almadan evime döndüğüm akşamların birinde karımı oturmuş ağlar buldum.
— Karı, dedim. Ocağın mı yanmaz? Çorban mı tütmez? Başında ağrı mı var? Hasta mısın? Ne ağlayıp duruyorsun?
— Efendi! Sayende, dedi, hiçbir eksiğim, gediğim yok… Ne açım, ne açığım, halime şükrederim. Ama kürklü mantom yokmuş. Baloya gitmezmişim. Haftada bir defacık sinemaya da gidemiyormuşum. Bunların ziyanı yok!..
— Öyle ise nedir? dedim. Derdin ne Fitnat?..
— Anamı babamı göreceğim geldi, dedi.
Karım, vakti hali oldukça yerinde İstanbullu babasını görmeye gideli tam bir sene oldu. Dönmedi. Babası bana birkaç satır yazdı:
"Muhterem damadım,
Rızam olmaksızın sana varan sevgili kızım bana avdet etti. Çektiği sefaleti anlattı. Hatırıma şu darbı mesel geliyor: ‘Kendi geçememiş, kuyruğuna da kabak bağlamış.’ Şimdilik karını göndermiyorum. Boşanmak istersen avukatım gelip seni görecektir. İstemezsen ben gelip seni göreceğim. Bâki selam."
Onun beni görmemesi için, dünyada yapmayacağım hiçbir şey yoktur.
Dünya birdenbire değişivermişti. Artık ne lise hayatı, ne geçmiş arkadaşlıkların sarhoş edici hatıraları, ne de Kirazlı Mescit’teki iptidai mektebi kalmıştı.
Şimdi uzun boylu, ipince bir İstanbul kızını boş bir odadan, yağan kara bakarak, hatırlıyor, kimseye anlatamayacağım, gizli, egoist bir hayatı yeniden yaşayarak sac sobaya bir iki odun daha atıyor, kurumuş hatıralar sarnıcına gizli, bilinmez bir membadan akan şarıl şarıl su sesleri duyuyorum. Bu son hatıralarla sonuna kadar idareye çalışıyorum.
Sait Faik Abasıyanık
Son İtiraf
Yıllar geçti, sevgili Manuel Valadares. Şimdi kırk sekiz yaşındayım ve zaman zaman, özlemimden, hep bir çocuk olduğum izlenimine kapılıyorum. Birden ortaya çıkıverecekmişsin, bana artist resimleri ve bilyeler getirecekmişsin gibi geliyor. Hayatın sevilecek yanlarını bana sen öğrettin, sevgili Portugam. Şimdi bilye ve artist resmi dağıtma sırası bende, çünkü sevgisiz hayatın hiçbir anlamı yok. Ara sıra sevgimle mutluyum, ara sıra da yanılıyorum; bu daha sık oluyor.
O çağlarda, bizim çağımızda yani, yıllar önce bir Budala Prens'in, mihrabın önünde diz çökmüş "Budala"nın, gözleri yaşlarla dolarak ikonlara şunu sorduğunu bilmiyordum.
"OLUP BİTENLERİ ÇOCUKLARA NİÇİN ANLATMALI?"
Gerçek, sevgili Portugam; bunları bana çok erken anlatmış olmalırıdır.
Hoşça kal!
Ubatuba, 1967
(şeker portakalı'ından)
Jose Mauro de Vasconcelos
O çağlarda, bizim çağımızda yani, yıllar önce bir Budala Prens'in, mihrabın önünde diz çökmüş "Budala"nın, gözleri yaşlarla dolarak ikonlara şunu sorduğunu bilmiyordum.
"OLUP BİTENLERİ ÇOCUKLARA NİÇİN ANLATMALI?"
Gerçek, sevgili Portugam; bunları bana çok erken anlatmış olmalırıdır.
Hoşça kal!
Ubatuba, 1967
(şeker portakalı'ından)
Jose Mauro de Vasconcelos
Yalın Ölüm
"Beni hatırlayın dostlar" demeden
Hatırlanmayı bir küçük çocuğun,
Bir insan ömrü kadar ancak yaşayacak
Beynine bırakır ve ölür kanarya...
Bizim ömrümüzün son buluşu, kalın
Bir cilt gibi...
Oysa bir gül yaprağı gibi ince ve yalın
Olmalısın Ey Ölüm.
Hüsrev Hatemi
Hatırlanmayı bir küçük çocuğun,
Bir insan ömrü kadar ancak yaşayacak
Beynine bırakır ve ölür kanarya...
Bizim ömrümüzün son buluşu, kalın
Bir cilt gibi...
Oysa bir gül yaprağı gibi ince ve yalın
Olmalısın Ey Ölüm.
Hüsrev Hatemi
13 Şubat 2015
Su
Konuşmam artık, ağır sözler söylemem
bir düş için sabahları göğsüme sedeften
bir çiçek işlerim
Hiç bilmedim,konuştuklarımdan ne anladın,
ormanın korkunçluğunu söyledim,
ovanın serinliğini sustum,
sen uzun bir uykuyu uyudun, ben düş gördüm
Durmadan bir yoldan söz ettim:
suyum ben, adımı unutmadım,
dolanıp, bir gün yanına düştüğüm
bir dağdan söz ettim;
dünyanın işine karışmadım,
beni avutmaz dünya, beni tutmaz da,
dolanıp içinde kirinin
yine temiz geldim.
Göğsümde sedeften bir çiçek taşırım:
bir büyü bu, hayata karşı yaptırdım
konuşmam artık, kalbini kırdımsa senin
bil ki yanına düştüm.
Birhan Keskin
bir düş için sabahları göğsüme sedeften
bir çiçek işlerim
Hiç bilmedim,konuştuklarımdan ne anladın,
ormanın korkunçluğunu söyledim,
ovanın serinliğini sustum,
sen uzun bir uykuyu uyudun, ben düş gördüm
Durmadan bir yoldan söz ettim:
suyum ben, adımı unutmadım,
dolanıp, bir gün yanına düştüğüm
bir dağdan söz ettim;
dünyanın işine karışmadım,
beni avutmaz dünya, beni tutmaz da,
dolanıp içinde kirinin
yine temiz geldim.
Göğsümde sedeften bir çiçek taşırım:
bir büyü bu, hayata karşı yaptırdım
konuşmam artık, kalbini kırdımsa senin
bil ki yanına düştüm.
Birhan Keskin
Ova
İki yanım dağ,üşüdüm heybetinden
Bir adım daha güneşe, bir adım daha
bir adım derken... genişledim
uzağım artık kendimden.
Kurumuş bir bataklık göğsümde,
ayaklarımdan uzak duruyor su.
Ve sessizliğin yankısıyla kuruyorum
kendimi yeniden
Mutlak ıssızlıkla buluştum,
mutlak kopmuştum hatıradan.
Bir şey değilim ben,
geç benden.
Ağaç tutunacaksa bende, köklerine güvensin
yol gidecekse, varsın gideceği yere.
Sabahın sisi ayaklarımı yalıyor
gece de geçecek benden.
Sustum. Yeryüzü olacağı gibi olsun.
Açtım kendimi, dümdüz,ovayım ben.
Rüzgar vurdukça bana çınlasın çimen.
Birhan Keskin
Bir adım daha güneşe, bir adım daha
bir adım derken... genişledim
uzağım artık kendimden.
Kurumuş bir bataklık göğsümde,
ayaklarımdan uzak duruyor su.
Ve sessizliğin yankısıyla kuruyorum
kendimi yeniden
Mutlak ıssızlıkla buluştum,
mutlak kopmuştum hatıradan.
Bir şey değilim ben,
geç benden.
Ağaç tutunacaksa bende, köklerine güvensin
yol gidecekse, varsın gideceği yere.
Sabahın sisi ayaklarımı yalıyor
gece de geçecek benden.
Sustum. Yeryüzü olacağı gibi olsun.
Açtım kendimi, dümdüz,ovayım ben.
Rüzgar vurdukça bana çınlasın çimen.
Birhan Keskin
Yolcu
"Şimdi" ve "Burada"olmanın kederine karşı çıkmadım.
Dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın,
buraya böyle gelmiş olmanın,
geçene yol açmanın, ki içinden rüzgar geçirmenin
ne büyük güç istediğini anladım. Durmanın en büyük sabır...
İçimde yeryüzü konuştukça anlıyorum ki,
bölünmüş bir hatırayım ben
dünyaya dağılan.
Ve şimdi biliyorum, neden,
yaş akıyor
atımın sol gözünden
Dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın,
buraya böyle gelmiş olmanın,
geçene yol açmanın, ki içinden rüzgar geçirmenin
ne büyük güç istediğini anladım. Durmanın en büyük sabır...
İçimde yeryüzü konuştukça anlıyorum ki,
bölünmüş bir hatırayım ben
dünyaya dağılan.
Ve şimdi biliyorum, neden,
yaş akıyor
atımın sol gözünden
Birhan Keskin
Yaprak
Yorgundum..
köklerimdeki uğultuyla ölümü beklemekten...
yaz bitmişti..
bir deprem sesi geliyordu..
yaprağını savuran ağacın köklerinden.
Ben doğurdum seni..
içimdeki kaynaktan, acı sudan..
ben doğurdum seni, bir hayal için..
ödünç bir bahardan.
Birhan Keskin
köklerimdeki uğultuyla ölümü beklemekten...
yaz bitmişti..
bir deprem sesi geliyordu..
yaprağını savuran ağacın köklerinden.
Ben doğurdum seni..
içimdeki kaynaktan, acı sudan..
ben doğurdum seni, bir hayal için..
ödünç bir bahardan.
Birhan Keskin
Kırık Anafor
Kıraç, boz ve kurak bir boşluktayım
kilimleri rüzgâra karşı astım
ben burada
sapların üstünde öğle uykusundayım
dünya aşağıda dağlar uzakta
ben küskünüm ama şu yamaç kadar
ama rengarenk, rüzgârda kilimler
ve harman sonu, yorgun yaprak, kaçkın keler.
Üzerine akşamın kapandığı gölüm ben
Bir kez hatıra ettim aşkı, bir daha etmem.
Seyrek salkımım bağda
Güz geçmiş üstünden
ve tenha.
Göl gibi misin,
Göl gibi misin?
Göl gibisin hea!Rüyadasın, hey, rüyasın.
Bir su şiirinde
Gürültüyle konuşuyorsun
Aşağı iller,
Susmuş şimdi. Oyy!sa
Birhan Keskin
kilimleri rüzgâra karşı astım
ben burada
sapların üstünde öğle uykusundayım
dünya aşağıda dağlar uzakta
ben küskünüm ama şu yamaç kadar
ama rengarenk, rüzgârda kilimler
ve harman sonu, yorgun yaprak, kaçkın keler.
Üzerine akşamın kapandığı gölüm ben
Bir kez hatıra ettim aşkı, bir daha etmem.
Seyrek salkımım bağda
Güz geçmiş üstünden
ve tenha.
Göl gibi misin,
Göl gibi misin?
Göl gibisin hea!Rüyadasın, hey, rüyasın.
Bir su şiirinde
Gürültüyle konuşuyorsun
Aşağı iller,
Susmuş şimdi. Oyy!sa
Birhan Keskin
Estradıol 5.8
Eksildim ben, azaldı içimdeki su
Yeşermiyor cümlem.
Oysa
Ben senin bir kimsenim, sensin esin.
Buna inandım uyudum,
Uyandım bununla durdum.
Narın içinde canım niye kanıyor?
Birhan Keskin
Yeşermiyor cümlem.
Oysa
Ben senin bir kimsenim, sensin esin.
Buna inandım uyudum,
Uyandım bununla durdum.
Narın içinde canım niye kanıyor?
Birhan Keskin
Kızaran nara benzersin, dalın tepesinde
Kızaran nara benzersin, dalın tepesinde;
En yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın.
Hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş.
Sapppho
En yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın.
Hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş.
Sapppho
Sedat Bozkurt ile Türkiye'nin ve Siyasi Aktörlerinin Hâl-i Pür-Melâli Üzerine Röportaj
-Erdoğan'ın "sır küpümdü, istifasına olumlu bakmıyorum" dediği Hakan Fidan istifa etti, nasıl değerlendiriyorsunuz?
ERDOĞAN HOŞLANMASAYDI FİDAN İSTİFA ETMEZDİ
Hakan Fidan'ın Erdoğan'ın açıklamalarına rağmen MİT müsteşarlığından istifa ederek milletvekili adayı olamayacağına dair inancımı muhafaza ediyorum. Erdoğan ve Erdoğan'ın yanında pozisyon almış siyasal kimlikli insanlar tam tersini, Erdoğan'ın bu işten hoşlanmadığını söylüyorlar. Hoşlanmasaydı "hayır kardeşimle" başlayan bir cümle kursaydı, Hakan Fidan istifa etmezdi.
ERDOĞAN İSTEMEZSE DAVUTOĞLU BİLE ADAY OLAMAZ
Recep Tayyip Erdoğan Hakan Fidan için "sır küpüm" diyor, bu dönem için söylemek gerekirse gerçekten birlikte çok operasyonel işler yaptılar. Gerçekten de Hakan Fidan, Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu'nun sır küpü, kolay kolay vazgeçemeyecekleri, karşılarına alamayacakları bir isim.
O yüzden, Hakan Fidan'ın isteklerine karşı fazla direneceklerini tahmin etmiyorum. Hakan Fidan da belki buradan aldığı gücünü kullanarak Recep Tayyip Erdoğan'a rağmen milletvekili oluyor olabilir. Bu cümleyi kurarken bile inanmadan kuruyorum, çünkü ben hala, Recep Tayyip Erdoğan istemezse
bırakın Hakan Fidan'ı Ahmet Davutoğlu bile aday olamaz diye düşünüyorum.
Ama sonuçta milletvekilliği listesini hazırlayacak kişi Ahmet Davutoğlu, altına imzasını atıp YSK'ya başvuracak kişi de kendisi. Hiç kimseye sormadan milletvekili listesini kendisi hazırlayacak.
-Yapabilir mi?
BU ÜÇ İSİM KARŞI KARŞIYA GELİRSE MASA DEVRİLİR
Yapamaz tabii, mümkün değil. Bu üç isim; Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan karşı karşıya gelemezler. Aralarında bir sorun olduğunda, bu üç sac ayağından biri bozulursa masa devrilir. Suriye ile ilgili Türkiye'ye yönelik bütün uluslararası iddialar bu üç özne üzerinde toplanıyor. Varsayalım; Türkiye uluslararası bir mahkemeye dava konusu oldu, hazırlanacak iddianamede yer alacak ilk üç isim bu isimlerdir. Birbirlerine ihanet etmeleri, karşı çıkmaları mümkün değil. Bu bir danışıklı dövüştür. Milletvekili listesini Erdoğan yapacak, sanki Davutoğlu göstermelik bir Başbakan gibi ortada duracak gibi bir beklenti vardı. Bu beklentiyi yok edecek bir tartışma yaşıyoruz. Bu tartışma onu mu amaçlıyordu o da başka bir tartışma konusu. Ben başta öyle gördüm ama iş biraz daha ciddiyet kazanmaya başladı.
ERDOĞAN VE DAVUTOĞLU ARASINDAKİ AÇI GENİŞLEYEBİLİR
İşin biraz da ciddiyet kazanıyor olması da Ahmet Davutoğlu'nu Başbakan olarak bir zeminin üzerine oturtma çabası planının bir parçası mı, o da olabilir. Bunun net yanıtı yok ama görünen şu; Hakan Fidan üzerinden Erdoğan ve Davutoğlu arasında bir açı ortaya çıkıyor, bunu zaten kendileri de ifade ediyorlar. Daha önce 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ve Yüce Divan oylaması ile ilgili ortaya çıkan açının Hakan Fidan tartışmasında da ortaya çıktığını görüyoruz. Recep Tayyip Erdoğan'la Ahmet Davutoğlu arasında bir açı vardır hatta bu açı da genişlemeye müsaittir gibi bir tablo ortaya çıkarır mı, bunu listeler kesinleştiği zaman göreceğiz.
-Hakan Fidan Başbakan olacak mı tartışmaları var, sıradan bir milletvekili mi olacak, siz ne düşünüyorsunuz?
ERDOĞAN HAKAN FİDAN'LA YAKIN ÇALIŞACAK
Anladığım kadarıyla, Hakan Fidan'ı güvenlikle ilgili bir direksiyonun başına geçirmek istiyorlar, belki Emniyet ve MİT de bundan sorumlu olacak. Yeni bir bakanlık mı oluşturacaklar bunu bilmiyoruz. Şunu biliyoruz; Birincisi; Erdoğan Cumhurbaşkanı olmadan önce MİT müsteşarının yargılamasını kendi iznine bağladı. Yani, Cumhurbaşkanı'nın izni olmadan MİT müsteşarı sokakta cinayet bile işlese yargılayamıyorsunuz. MİT müsteşarını kendisine bağlama, Hakan Fidan'dan kaynaklanan bir gerekçeydi. Hakan Fidan olduğu sürece o da Cumhurbaşkanlığı'nda oturacaktı ve koruyacağı bir bürokrat figür olarak orada duracaktı.
İkincisi; Cumhurbaşkanlığı sarayının içinde MİT müsteşarı için bir bölüm oluşturuldu, bu bölüm aslında MİT müsteşarı için değil, Hakan Fidan için bir mekandı. Erdoğan, Hakan Fidan'la MİT müsteşarı olarak yakın çalışmak istiyordu, hem onu yargı dokunulmazlığı açısından koruyup kollayacaktı hem de güvenlik açısından sürekli yanında bulunduracaktı. Şimdi bir taraftan Hakan Fidan için bunları yaparken Hakan Fidan'ın bir anda bunları bırakarak siyasete dahil olması, bu planlardan Erdoğan'ın vazgeçeceği anlamı çıkar mı, bence çıkmaz. Anladığım kadarıyla, siyasal kimlikle yine onu oralarda muhafaza edecek. Bakan mı olur, danışman mı olur, ya da bürokratik yapıda yeni bir birim mi oluşturulur çok bilemiyorum ama Hakan Fidan'la yakınen çalışmaya devam edeceğini düşünüyorum. Çünkü, Erdoğan'ın MİT'e ihtiyacı hala bitmiş değil.
-AK Parti'den bu konuda çelişkili açıklamalar yapılıyor. AK Parti içerisinde bir kriz var mı sorusuna AK Parti "yok" diyor, sizce bir kriz var mı?
AK PARTİ'NİN İÇİ O KADAR KARIŞIK Kİ...
Çok net bir kriz var. Ak Parti o kadar karışık ki, biz gazeteciler muhtelif partilerle ilgili öngörülerde bulunabiliyorduk ama AK Parti'de bu tamamen yok oldu. İlk kabine açıklandığı zaman ben gölge Başbakan'ın Yalçın Akdoğan olduğunu, Recep Tayyip Erdoğan'ın Akdoğan üzerinden hükümeti yöneteceğini söylemiştim çünkü Erdoğan'ın en yakınındaki isimdi, sırdaşıydı. Ahmet Davutoğlu siyasi bir figür olarak ortaya çıkınca yakınında gördüğümüz kişi Akdoğan oldu. Gerçekten Erdoğan'a yakın çalışacaksa ve Yalçın Akdoğan Erdoğan'ın Başbakan adayıysa Ahmet Davutoğlu'nun tam yanında nasıl yer alabiliyor, en azından bu tartışmalarda nasıl yanında yer alabiliyor. Hakan Fidan aynı şekilde, bir baktık Davutoğlu'nun yanında yer aldı, bunu cephe olarak söylüyorum, Erdoğan'ın itirazına rağmen Davutoğlu'nun yanında yer aldı.
Öte yandan, Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı adaylığından itibaren taca attığı Abdullah Gül'ün ekibi (Hakan Fidan ve Ahmet Davutoğlu) bir anda hükümette öne çıktılar. Abdullah Gül'ü bir taraftan etkisizleştiriken onun adamları ön plana çıkıyor, bu da kafa karıştırıyor.
-Neye bağlıyorsunuz bu durumu?
BÜLENT ARINÇ BİLE YANILGIYA DÜŞÜYOR
Hiçbir şeye bağlayamıyorum, AK Parti'de karışık işler oluyor, çözmek mümkün değil. Ama bunların tamamının bir rahatsızlık sonucu ortaya çıktığını söylemek mümkün. AK Parti bugün yönetilemiyor, teşkilattan sorumlu genel başkan yardımcısı Süleyman Soylu, merkez sağdan gelen milli görüş geleneğini bilmeyen biri, yani teşkilatta da bir mutlaklık yok, teşkilatlar da çok karışık. Hatta bazı kongrelerde çok sayıda aday çıktığı için kongreler yapılamadı, AK Parti sadece iktidarda olduğu için kendisini muhafaza ediyor. Bütün bunlar AK Parti'nin yönetilmesinin sıkıntılı bir noktaya geldiğine işaret ediyor, bir kafa karışıklığı olduğu kesin. En azından Bülent Arınç gibi partinin kurucularından olan bir ismin partide ne olacağını bizden iyi bilmesi gerekir değil mi, ama o da bizimle aynı yanılgıya düşüyor, bir öngörüde bulunduğu zaman onun da öngörüsü doğru çıkmıyor. Partinin içindeki önemli isimlerin öngörüsünün doğru çıkmadığı partiye ilişkin bizim yaptığımız öngörülerin yanlış çıkması bana çok normal gibi geliyor.
-Abdullah Gül'ü devre dışı kalması sonrasında onun ekibinin daha etkili hale gelmesinde Gül'ün rolü olabilir mi?
ERDOĞAN'IN BOZAMADIĞI TEK KURGU GÜL'ÜN KURGUSU
Ben onun rolü olduğunu düşünmüyorum, çünkü Abdullah Gül kişilik olarak böyle şeylere çok uygun biri değil ama baktığınız zaman Abdullah Gül'ün ekibi biraz daha ortalamanın üzerinde bir ekip, bunu nitelik ve eğitim olarak söylüyorum. Bugün, ekonomi bürokrasisinde hala Abdullah Gül'ün kurgusu işliyor, Ali Babacan'dan Merkez Bankası Başkanı'na, IMF'e giden Hazine Müsteşarına kadar. Bu bürokratik kurgu Abdullah Gül'ün kurgusu, bunu Abdullah Gül yaptı ve Erdoğan'ın dokunup bozamadığı tek kurgu orası.
-Niye bozamadı?
"GÜL ANAHTARI TESLİM ALACAK" DİYEMEYİZ
İşlerini iyi yaptıkları, ekonomide bir karşılıkları olduğu ve biraz önce söylediğim gibi AK Parti'nin niteliğinin çıtasının biraz üzerinde insanlardan oluştuğu için. Şimdi buradaki kurguyu, yani Abdullah Gül'ün kadrosunu muhafaza ediyor diyebilir miyiz, diyemeyiz. Tam tersi, hayatın gerçeği o adamların orada kalmasını gerektiriyor. Baktığınız zaman, az önce de Ahmet Davutoğlu, Hakan Fidan örneğinde olduğu gibi bu kişiler Abdullah Gül'ün arkadaşları, onun getirdiği insanlar. Ama buna, "Abdullah Gül orada kadrosunu muhafaza ediyor, bir dönem sonra gelecek, AK Parti'den anahtarı teslim alacak" diyemeyiz.
-Ne yapacak Abdullah Gül, aday olacak mı mesela?
ABDULLAH GÜL AK PARTİ'NİN KAPISINI ÇALMASINI BEKLİYOR
Cumhurbaşkanlığı yapmış birinin dönüp parti içi mücadelelere girmesi kendisi açısından hoş değil, kendisi de bundan hoşlanmayacağını açıkça söyledi. Bu saatten sonra sıradan milletvekili olmak da hoş değil. Bir de partide Abdullah Gül'e karşı bir direnç var, buna da bakmak lazım. Erdoğan'ın sonradan partiye taşıdığı isimlerin hiçbiri Abdullah Gül'ü partide istemiyor, zaten Erdoğan bunun için Cumhurbaşkanlığına çıkarken parti içinde parçacıklar oluşturdu. Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu, Ahmet Davutoğlu'yla... Biz tek parçadan değil, üç dört parça bir partiden bahsediyoruz. Parti içerisinde, Numan Kurtulmuş kliğinden, zayıf da olsa Süleyman Soylu kliğinden, Ahmet Davutoğlu kliğinden bahsedebiliriz ama bunların içinde bir Abdullah Gül kliği yok. Şimdi partide böyle bir karşılığı yokken, Abdullah Gül'ün partiye yönelik böyle bir talebi yokken milletvekili adayı olacağım diye ortaya çıkması çok hoş değil. Abdullah Gül, "işler iyi gitmiyor, işleri düzeltsen bir tek sen düzeltirsin, lütfen gel" diye AK Parti'nin topyekün kendi kapısını çalmasını bekliyor.
-Bu seçimde çalarlar mı kapısını?
BAKANLAR KURULU'NDA ABDULLAH GÜL İSMİ İKİ KEZ GEÇMİŞ
Çalma ihtimalleri olabilir. Muhtemelen Ahmet Davutoğlu'nun kafasından Abdullah Gül'le temas sağlamak geçiyordur. Çünkü Bakanlar Kurulu toplantısında iki kere Abdullah Gül konusu gündeme gelmiş. Birincisi,Ortadoğu'da sıkıntılar yaşanırken, "kendisini arabulucu yapalım, Ortadoğu'da karşılığı olan bir adam muhtelif fikirleri Devlet Başkanlarıyla konuşsun, derdimizi anlatsın, ilişkilerimizi yumuşatsın" diye, ikincisi; Anayasa Mahkemesi'nde sorun yaşanırken devreye girip, "nedir dert" diye hükümet adına temaslarda bulunsun diye. Bakanlar Kurulu'nda bu görüşler Ahmet Davutoğlu tarafından onaylanmış ama daha sonra hayata geçmemiş, muhtemelen bunu Cumhurbaşkanı istememiştir. Abdullah Gül'e karşı bir direnç olduğunu görüyoruz, şimdi bir milletvekili olur mu, olmaz mı bunu çok kestiremiyorum ama zor görüyorum. Sıradan bir milletvekili ya da bir bakan olarak kabinede yer almasını mümkün görmüyorum.
-Ne olursa kabul eder?
ABDULLAH GÜL MECLİS BAŞKANI OLABİLİR
Ahmet Davutoğlu biraz daha kıvrak olsa, Abdullah Gül üzerinden AK Parti'den kaçan seçmeni tutabileceği gibi bir hesap yaparsa "Meclis Başkanı ol" diyebilir. Meclis Başkanı tarafsız, Cumhurbaşkanı yurtdışına çıktığı zaman yerine vekalet eden bir makam. Cumhurbaşkanı'na eş değildir ama buna yakındır. Böyle bir şeyi teklif ederse, "ülkenin durmu belli, Meclis Başkanı ol, katkın olsun" diye ikna ederse belki olur.
-Erdoğan böyle bir şeyi ister mi?
Erdoğan istemez.
-Erdoğan'a rağmen Davutoğlu böyle bir teklifle Gül'e gidebilir mi?
ERDOĞAN'A RAĞMEN HAKAN FİDAN İSTİFA EDİYORSA...
Erdoğan'a rağmen Hakan Fidan MİT müsteşarlığından istifa edip AK Parti'ye geliyorsa Abdullah Gül de gelebilir, niye gelmesin. İmkansız değil ama zor. Fakat bu zorluk Abdullah Gül'den kaynaklanıyor. Abdullah Gül bir öneri üzerine "geleceğim, Meclis Başkanı olacağım" derse Erdoğan'ın buna
direneceğine çok ihtimal vermiyorum.
-Abdullah Gül bunu kendisi söylemez mi, neden bekliyor?
ABDULLAH GÜL SÖYLEMEZ
Abdullah Gül söylemez. Çünkü, dediğim gibi kişiliği bu işlere uygun değil. Biraz daha agresif, biraz daha mücadeleci bir yapısı olsaydı şimdi zaten Huber Köşkü'nde evinin tamir edilmesini bekliyor olmazdı.
-Başkanlık sistemine karşı mısınız, neden?
ERDOĞAN MUTLAK HAKİM OLMAK İSTİYOR
Başkanlık sistemine tabii ki karşıyım. Başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerde bizdeki gibi temsili demokrasi yok. Bizdeki seçimler, partileri meşrulaştırma aracı. Üç-beş kişi bir araya geliyor liste hazırlıyor, insanlar sandığa gidip oy veriyor, genel başkanın hazırladığı listeyi onaylıyor, bu demokrasi değil. Katılımcı demokrasi olan örgütlü toplumlarda Başkanlık sistemi işliyor. Türkiye'de başkanlık sistemi, sistemin tıkandığı yerde değil, kişilerin tıkandığı yerde tartışılıyor. Özal'da bunu yaşadık, partisi elinden gitti, hükümete hükmedemez oldu, Başkanlık sistemini tartıştı. Demirel Başkanlık sistemine karşı çıktı, Köşk'e çıktıktan sonra partisi elinden gitti, hükümet elinden gitti, o da mahçup bir şekilde yarı başkanlık sistemini tartışmaya başladı. Şimdi Erdoğan yukarı çıktı yine Başkanlık sistemini tartışıyoruz.
12-13 yıllık bir iktidar var, bir de önümüzde devletin bütün organlarına mutlak hakim bir cumhurbaşkanı var, istediği her şeyi yaptırıyor, Başkanlıktan daha fazla yetkileri var. ama yarın öbür gün bu yetkilerin elden gideceğini bildiği için biz Başkanlık sistemini tartışıyoruz. Ben bunu sağlıklı bulmuyorum. Mesela hala barajı yüzde 10'da tutuyoruz, barajı indirelim, dengeler kuvvetler ayrılığı üzerine kurulmuş bir parlamenter sistem üzerinden gitsin, çünkü bu sistem bugüne kadar iyi kötü geldi. Başkanlık sistemini isteyen Erdoğan, bunu mutlak hakim olmak için istiyor. Mutlak hakim olduğu zaman bugünkünden daha fazla hangi gücü olacağını ben merak ediyorum.
-Erdoğan şu an neyi yapamıyor ki daha fazla güç istiyor?
CUMHURBAŞKANI'NA UÇUK KAÇIK YETKİLER
Her şeyi yapabiliyor. Bizim Anayasamız Cumhurbaşkanına uçuk kaçık bir yetki veriyor. Cumhurbaşkanı bütün bakanları topluyor, karar aldırıyor, aldığı kararların hepsini uygulatıyor, bu alınan ve uygulanan kararlar, hukuka, yasaya aykırıysa bundan bakanlar sorumlu oluyor, cumhurbaşkanı sorumlu olmuyor. Ve bakanlar Anayasamıza göre Cumhurbaşkanının söylediğini yapmak zorundalar. Yani cumhurbaşkanı bakanları toplayıp hepsine yasadışı işler yaptırabilir, bundan dolayı hepsi Yüce Divan'da yargılanabilir ama Cumhurbaşkanı hiçbir yerde yargılanamaz.
ERDOĞAN KENDİNİ MUHAFAZA ALTINA ALMAK İSTİYOR
İkincisi, parlamentoyu feshedebilir, bakanları azledebilir, böyle yetkileri var. Yargılanması konusunda hukuki bir tartışma var, ben Cumhurbaşkanının Anayasaya göre yargılanabileceğine inanıyorum, yargı dokunulmazlığı yoktur ama onu yargılayacak bağımsız bir yargı lazım. Bu Anayasaya göre, Cumhurbaşkanı adi bir suç işlediğinde kelepçe takılarak savcı karşısına çıkarılabilir. O yüzden Erdoğan Başkanlık sistemi açısından kendisini muhafaza altına almak istiyor. Muhtemelen istediği Başkanlık sisteminde yargılamaya yönelik özellikler de olacaktır, çünkü nasıl bir başkanlık sistemi istediğine dair detay vermiyor. Fransa usulü yarı başkanlıktan söz ediliyor ama kendisi hep Amerika'yı söylüyor, Amerika'da Clinton, Monica Levinski skandalından sonra "yalan söylediği için" hakim karşısına çıkarıldı. Yani, yargılama, margılama, dokunulmazlık diye bir şey yok. Amerika'da senato Obama'nın bütçesini onaylamadı. Yani dengeler üzerine kurulmuş bir ülke rejiminden söz ediyoruz. Amerika'da sivil toplum örgütleri var, kişi başına üç-dört sendika üyeliği düşüyor. Bizim ülkemizde çalışan nüfusun yüzde 10'u sendikalı değil. Kendi dengeleri olmayan bir yerde Başkanlık sistemi padişahlık sistemidir.
MEVCUT ANAYASA'YA UYMAYAN BİRİ YENİ ANAYASAYA UYAR MI?
Daha vahimi de şu; Erdoğan bir Anayasa değişikliği de istiyor. Mevcut Anayasaya uymayan bir Cumhurbaşkanının yeni bir Anayasa istemesi bu yeni Anayasaya uyup uymayacağı konusunda da soru işaretleri yaratır. Eskisine uyarsınız, "bakın uyuyorum ama sıkıntı çıkıyor" dersiniz o zaman yeni bir Anayasayı tartışmaya başlarsınız.
-Erdoğan'ın kendini bu kadar güvence altına almasının sebebi ne?
KORKU İNSANA BUNLARI YAPTIRIYOR
Korku insana böyle şeyler yaptırıyor. Baktığınız zaman zaten bu korkuyu hissediyorsunuz. Ben yıllarca Başbakanlık muhabirliği yaptım, Cumhurbaşkanlarını da izledim, hiç bu kadar yoğun bir güvenlik önlemleri alınmış bir Cumhurbaşkanı ya da Başbakan görmedim. Gerektiğinden fazla koruma var. Eskiden parlamentonun içine Başbakanın ya da Cumhurbaşkanının bir tek koruma müdürü girerdi, şimdi bakanların bile dört-beş koruma müdürüyle girdiğini görüyoruz, müthiş bir koruma iklimi var.
GENEL AF ERDOĞAN İÇİN Mİ, ÖCALAN İÇİN Mİ?
17-25 Aralık da dahil olmak üzere söylüyorum, bunların hepsi bir gün dosya şeklinde açılır, ülkedeki en kötü işleyen kurum yargı olmasına rağmen yine de açılır. Açılmaması nasıl mümkün olur? Türkiye'de Abdullah Öcalan ve KCK'lıların çıkarılması için hep bir genel af konuşuluyor. Bunu hep Abdullah Öcalan'ın ve PKK'lıların ve KCK'lıların istediğini varsayarak konuşuyoruz. Sürecin sonunda genel affın bu kişiler için çıkacağını düşünüyoruz. Ama şöyle bakmak lazım; 17-25 Aralık meselesi üzerinden söylüyorum; Genel affa Abdullah Öcalan'ın mı daha çok ihtiyacı var, Recep Tayyip Erdoğan'ın mı daha çok ihtiyacı var. Genel af ortaya çıktığı zaman Abdullah Öcalan dışarı çıkacak deniyor. Öcalan zaten Kürt isyaseti üzerinden mutlak hakimiyetini muhafaza ediyor, hem örgüte, hem silahlı, hem silahsız kanadına talimatlar veriyor, içerde kendisine göre tezler üretiyor, çalışmalar yapıyor. "Ben içeride iyiyim, dışarı çıkma gibi bir talebim yok" diyor. Dışarı çıkma gibi talebi olmayan bir insan genel af talep etmez, en azından genel aftan bir beklentisi yoktur. Ama öteki taraftan bir genel afla kendisi hakkında (Türkiye sınırları içinde söylüyorum) hukuki herhangi bir sorunu ortaya çıkma ihtimali ortadan kalkacak Cumhurbaşkanı ya da onun yanındaki eski bakanlar, bürokratları var. Böyle baktığınız zaman sizce genel af en çok kimin işine yarar?
-Türkiye sınırları dışı için konuşursak?
TÜRKİYE'DEKİ GENEL AF DIŞARI DA KURTARMAZ
Uluslararası planda da Türkiye hükümet üzerinden çok eleştiriliyor, pek çok mesele konuşuluyor. Dinlemeler, tapeler, belgeler, bilgiler, bunlar ciddi şeyler. Bunlar yarın öbür gün uluslararası bir mahkemede dava konusu olursa Türkiye'deki gene af onları kurtarmaz. Anladığımız kadarıyla bunlara ilişkin veriler de var ellerinde. Amerikan yönetimi dönem dönem bir gazeteciye bir köşe yazısı için bir bilgi sızdırıyor, o köşe yazısına baktığınız zaman Türkiye'de hükümetin de içinde yer aldığı bir silah sevkiyatı söz konusu. Aynı şekilde Almanya'dan bu şekilde bir ima geliyor, İngiltere'den Hollanda'dan, Danimarka'dan böyle imalar geliyor. Bu imaları bir araya topladığınız zaman bir hukuki mesele olabilir, yargının denetimine tabi bir konu haline gelebilir. Oradan nasıl yırtacaksınız o da bir sorun.
-HDP seçimlere parti olarak girme kararı aldı, bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce barajı geçebilecek mi?
HDP, kendisi açısından, siyaseten doğru bir şey yapıyor ama bana göre çok da ahlaki değil.
-Neden ahlaki değil?
HDP AÇIK AÇIK SÖYLEMELİ
Kendileri buna "yok" diyorlar ama parlamentoda Kürt halkı temsil edilmediği zaman bana, yeni bir parlamento oluşturma niyetleri varmış gibi geliyor. Bunu açık açık söylemeleri gerekiyor, ben kendi adıma bu düşüncelerini desteklerim. Ama bunun adını koyup yapmaları lazım, baraj riski olmasına rağmen "seçime parti olarak katılıyoruz" demeleri biraz dolambaçlı bir yol oluyor. Selahattin Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 9.5 oy aldı, bu da bugün potansiyeli gösteriyor, HDP bu potansiyeli parti olarak da yakalamak istiyor, yakalama ihtimalleri var, Kobani meselesinden sonra AK Parti'nin Kürt seçmeni HDP'ye kaçmaya başladı ve AK Parti'nin bölgede artık bir kendisinin de beslediği bir rakibi var o da HÜDAPAR. Onlar da bağımsız adaylarla seçime katılacaklar, neresinden bakarsanız bakın bölgede yüzde 3-4 oyu olan bir yapıdan söz ediyorsunuz, Türkiye geneline vurduğunuz zaman binde 5'e tekabül eder. Binde 5 AK Parti'den HÜDAPAR'a bir oy gidecek. Kobani meseleleri nedeniyle hem bölgede hem de Türkiye genelinde AK Parti'den HDP'ye oy kayacağı net bir şekilde görülüyor.
TÜRK SEÇMENİ İKTİDAR PARTİSİNE KIZARSA...
Türk seçmeni 80'lerden sonra şöyle bir refleks geliştirdi, kızdığı iktidar partisini en çok kim dövecekse gidip ona oy veriyor. 12 Eylül darbecileri Turgut Sunap'in partisini işaret ettiler, o dönem ANAP'a oy verdiler, ANAP'a kızdılar SHP'ye oy verdiler, ANAP'a, SHP'ye, DYP'ye kızdılar Refah Partisi'ne oy verdiler. Bunların tamamına, 28 Şubatçılara kızdılar gittiler AK Parti'ye oy verdiler. Türk seçmeninin karşıt yaratma konusunda böyle bir yeteneği var.
NAZLI ILICAK ŞAKA YAPMADI
Nazlı Ilıcak HDP'ye oy vereceğim dediği zaman şaka yapmadı. Gerçekten İstanbul burjuvazisinde, sermayedarlarda ciddi bir HDP eğilimi var. Hiç ummayacağınız insanlar arasında "bu seçimde HDP'ye oy vereceğim" diyen insan oldukça fazla. Tüm bunları alt alta koyduğunuz zaman barajı geçme ihtimali ortaya çıkıyor ama tabii ki ihtimaller mutlak değildir.
-HDP barajı geçerse ne olur?
BAŞKANLIK SİSTEMİ MÜMKÜN DEĞİL
HDP barajı geçerse AK Parti hükümet kuracak milletvekili sayısını yakalamakta zorlanır. Tabii bu CHP ile MHP'nin performansına da bağlı. CHP, Birleşik Haziran Hareketi ile ittifaka girmek istiyor ama merkez sağdan da birkaç isme listesinde yer verecek, öyle görünüyor. Öte yandan MHP mevcudiyetini muhafaza ediyor, kimlik ve süreç meselesinden dolayı da hala kimliği saldırıya uğramış belli sayıda insan için hala sığınılacak liman gibi görünüyor. CHP ile MHP'nin performansı da fena olmazsa AK Parti tek başına hükümet olamayabilir.
-O zaman Başkanlık sistemi de hayal olur?
Başkanlık sistemi hiçbir durumda mümkün değil zaten. Parlamentoda 367'nin üstünü bulamadıkları zaman bu münkün değil. Çünkü, 367'nin içinde Ahmet Davutoğlu gibi (çünkü o Başkanlık sistemine karşı) 3 tane daha adam ret oyu verdiği zaman Anayasa değişikliği otomatikman referanduma gidiyor. AK Parti'nin kendi yaptırdığı ölçümlere göre başkanlık sistemine en top destek yüzde 30. 400 milletvekilini bulurlarsa belki ama 367-368-370 olursa kesinlikle mümkün değil.
-Erdoğan'a rağmen mi halk bunu istemeyecek, bugüne kadar girdiği bütün seçimleri, referandumları kazanmış birinden bahsediyoruz, o isterse halk istemez mi?
AK PARTİ ARTIK YIPRANMAYA BAŞLADI
Hayır istemez. AK Parti'nin kendi yaptırdığı araştırmanın sonucu bu. AK Parti'nin kendi tabanı da dahil olmak üzere destek yüzde 30.
-Başkanlık seçimi için referanduma giderse ilk kez kaybedecek. Bu neyi gösterir bize?
Artık yıpranmaya başladı, her şeyin bir ömrü var. Amerikalılar akıllı adamlar, siyasetçilere 10 yıl ömür biçiyorlar, iki dönem seçiliyorlar. Tam Obama'nın bittiği dönemde süresi de bitiyor. Türkiye'de de bu çok net şekilde görünüyor, artık bir yenilenme, bir restorasyon lazım. Devlet kurumlarının da tamamen elden geçirilmesi lazım, boyayla badanayla kurtarılacak gibi değil çünkü. AK Parti için de bunun işaretleri görülüyor zaten.
ERDOĞAN'IN OYU YÜZDE 43
30 Mart'ta Erdoğan kendini, devleti ortaya koydu yüzde 43 oy aldı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bizzat kendisi girdi, yine yüksek sesten vatan, millet, devlet, paralel, cemaat propagandası yaptı, eğer katılım oranını Mart Genel seçimleriyle aynı tutarsanız oran yine yüzde 43. Yani, Ak Parti'de yüzde 43'e sabitlenmiş bir Erdoğan oyu var. Şimdi Erdoğan gitti, Davutoğlu geldi. O günden bugüne kadar Türkiye'de AK Parti'ye oy vermemiş insanların AK Parti'ye oy vermelerini gerektirecek olumlu bir gelişme oldu mu, tam tersine daha önce AK Parti'ye oy verdiğini ama bu dönem oy vermeyeceğini söyleyen insanlar var.
DAVUTOĞLU KAZANSA DA KAYBEDECEK
Ahmet Davutoğlu atanmış bir Başbakan, ilk seçimine girecek ve seçilmiş bir Başbakan olmak istiyor. Kazanırsa, Anayasasyı değiştirecek çoğunluğa sahip bir parlamento oluşturursa Başkanlık sistemine geçilecek kendi kaybedecek. Yani, Ahmet Davutoğlu kazansa da kaybedecek, kaybetse de kaybedecek bir siyasi figür. Şimdi Ahmet Davutoğlu'ndan müthiş bir performansa göstererek partiyi uçurmasını bekliyorsunuz. Neresinden bakarsanız bakın AK Parti için 7 Haziran sonrası çok iyi geçecek bir süreç değil.
-Çok sayıda bürokrat, rektör, öğretim üyesi görevlerinden istifa edip en çok da AK Parti'den milletvekili olma yarışına giriyor, nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?
SİYASİ KİMLİKLE BİR YERLE GELENLER...
İlk kez bu dönem şöyle bir şeyle karşı karşıya kaldık; tarafsız olması gereken yerlere siyasal kimlikli insanlar atandılar, insanlar siyasal kimliklerinden dolayı bir yerlere getirildiler. Siyasal iktidarın yan bahçesi gibi çalışan bir sendika var, o sendikaya üyeyseniz istediğiniz yerde şef, müdür olabiliyorsunuz. Siyasal kimlik bu derecede iş görünce, insanlar bu kimliğe daha çok sahip olmak istediler.
Yani, bürokratların muhtemelen yüzde 80'i aday bile yapılmayacak ve geri işlerine dönecekler. Ama işlerine geri döndükleri zaman bir kimlik edinmiş olacaklar; AK Parti aday adaylığı kimliği. Bu kimlik, bürokraside önlerini açacak müthiş bir şeydir. Yani hiçbir zaman liyakata bakmadılar, insanların yeteneklerine, birikimlerine bakmadılar, bu kimlik kurtarıcı oldu. Bu mutlaklaştırılmış kimlikle bürokrasi içinde var olmaya çalışacaklar.
İkincisi, bu işler de aynı bürokrasideki gibi hiyerarşiye bakıyor. Yani, şefseniz, müdür, müdürseniz daire başkanı olmak istiyorsunuz. Bürokrasideki en üst yer milletvekilliği, oraya da atamayla geliyorsunuz. Yani, sizi atayacak kişinin hoşuna gidecek işler yaptığınız zaman oraya atanıyorsunuz.
Milletvekilliğine atandığınız zaman da otomatikman bürokrasinin en üstündeki kişi olarak atama yapıyorsunuz, tayin yapıyorsunuz, icraat yapıyorsunuz, bürokrasinin bir kolu gibi görünüyor, çok sağlıklı değil tabii. Biz devlet ve siyaseti neden hep ayrı tutuyorduk; iki ayrı kurum olduğu için.
Ama şu anda o kadar iç içe geçmiş durumdalar ki, durumu meşrulaştırmış oluyorsunuz. AK Parti'den aday adayı olmayan gariban birisi ve AK Parti'den aday adayı olmuş birisi bir yere atanacaksa burada aday olmayan kişinin şansı olmadığını görüyorsunuz. Böyle devlet idare edilmez. Siyaseti siyasetçiler yapmalı, bürokratlar da siyaset yapmak istiyorlarsa görevleri bittikten sonra partiye giderler, milletvekili olmak zorunda da değiller, illerden, ilçelerden, teşkilatlardan çalışmaya başlarlar, Türkiye'nin büyümesi için çalışırlar!
Ekonomik veriler de iyi değil. Türkiye Cumhuriyeti devleti iyi işlemeyen bir devlet. İyi işlememesinin nedeni de bugün AK Parti'den aday adayı olan bürokratlar. Devleti iyi işletirsiniz, iyi işler yaparsınız, onun karşılığında göğsünüzü gere gere çıkar dersiniz ki; "ben iyi işler yaptım, artık siyasete atılıyorum" Devletin hali ortadayken, devleti yöneten insanların milletvekilliği peşinde koşması da ayrı bir ironi.
-Türkiye dışardan nasıl görülüyor şu haliyle?
AMERİKA TÜRKİYE'Yİ SİLDİ
Türkiye'nin ABD ve AB ile ilişkileri çok vahim. Zaman zaman yurtdışından gelen insanlarla konuşuyorum, Amerika'da bir sene sonra seçim yapılacak. 2016'daki seçimde Cumhuriyetçilerin başa gelme ihtimali yüksek deniyor. Cumhuriyetçiler geldiği zaman Türkiye ile ilişkileri daha çok kotaracaklar gibi bir beklenti var, tam tersi Amerika'da artık neoconlar dönemi bitti, Cumhuriyetçiler de Türkiye'ye hiç iyi bakmıyorlar. Hayatlarında ilk kez Türkiye ile ilişkileri eskisi gibi iyi bir seviyeye götürmek istemeyen bir kadro gelecek.
Amerika Türkiye'yi tamamen silmiş vaziyette ve bundan dolayı Türkiye'nin kendisine bir övünç çıkarmasını da çok komik buluyorlar. Çünkü Amerika bu dönemde İsrail'i de sildi. Obama bu yüzden çok eleştiriliyor. Amerikan halkının beklentilerini yerine getiremeyen bir lider olduğu için eleştiriliyor. Çünkü Amerikalılar Amerika'nın dünyanın jandarması olmasını, her yere müdahale etmesini seviyorlar. Obama döneminde tam tersi oldu, İran'la, Küba'yla barışıldı, hiçbir yerle savaşılmadı, savaşılan bazı yerler boşaltıldı, geri gelindi. Amerikan halkı bundan çok hoşnut değil, ekonomik dengeleri de çok iyi değil o yüzden Amerika'nın bu dertlerle uğraşırken, bir de "Türkiye ile iyi geçineceğim" gibi bir derdi yok.
AMERİKASIZ YAŞARIM DERSENİZ AFRİKA'YA GEZİYE GİDERSİNİZ
AB için de aynı şey söz konusu. "Amerika'sız da AB'siz de yaşarım" derseniz, işte 3 tane Afrika, 3 tane Güney Amerika ülkesini ziyaret edersiniz, tıpış tıpış kendi ülkenize gelirsiniz. Bütün bunlara rağmen "Ben bu ülkeyi yönetirim" diyemezsiniz. Çünkü, Avrupa'nın da, Amerika'nın da bu ülkede çok yatırımı var, bu yatırımları başı boş bırakmazlar. Bankacılık sektörünüzün yüzde 75-80'i yabancılarda, telekominakasyon sisteminizin yüzde 90'ı, sigorta şirketlerinizin yüzde 100'e yakını onlarda, pek çok alanda yatırımları var, kimse bu yatırımları kendi haline bırakmaz. Buradaki kötü bir gidiş onları da rahatsız eder. Bu kısa vadede döner mi, çok dönmez, Amerika'daki Türkiye'ye bakış açısındaki olumsuzluk çok ciddi. Dışişleri sözcücü de, Beyaz Saray sözcüsü de her çıktığında Türkiye'ye sağdan soldan bir iki tokat atıyor, yani Türkiye'nin muhatabı sözcüler!
Röportaj Nesrin Yılmaz / internethaber
ERDOĞAN HOŞLANMASAYDI FİDAN İSTİFA ETMEZDİ
Hakan Fidan'ın Erdoğan'ın açıklamalarına rağmen MİT müsteşarlığından istifa ederek milletvekili adayı olamayacağına dair inancımı muhafaza ediyorum. Erdoğan ve Erdoğan'ın yanında pozisyon almış siyasal kimlikli insanlar tam tersini, Erdoğan'ın bu işten hoşlanmadığını söylüyorlar. Hoşlanmasaydı "hayır kardeşimle" başlayan bir cümle kursaydı, Hakan Fidan istifa etmezdi.
ERDOĞAN İSTEMEZSE DAVUTOĞLU BİLE ADAY OLAMAZ
Recep Tayyip Erdoğan Hakan Fidan için "sır küpüm" diyor, bu dönem için söylemek gerekirse gerçekten birlikte çok operasyonel işler yaptılar. Gerçekten de Hakan Fidan, Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu'nun sır küpü, kolay kolay vazgeçemeyecekleri, karşılarına alamayacakları bir isim.
O yüzden, Hakan Fidan'ın isteklerine karşı fazla direneceklerini tahmin etmiyorum. Hakan Fidan da belki buradan aldığı gücünü kullanarak Recep Tayyip Erdoğan'a rağmen milletvekili oluyor olabilir. Bu cümleyi kurarken bile inanmadan kuruyorum, çünkü ben hala, Recep Tayyip Erdoğan istemezse
bırakın Hakan Fidan'ı Ahmet Davutoğlu bile aday olamaz diye düşünüyorum.
Ama sonuçta milletvekilliği listesini hazırlayacak kişi Ahmet Davutoğlu, altına imzasını atıp YSK'ya başvuracak kişi de kendisi. Hiç kimseye sormadan milletvekili listesini kendisi hazırlayacak.
-Yapabilir mi?
BU ÜÇ İSİM KARŞI KARŞIYA GELİRSE MASA DEVRİLİR
Yapamaz tabii, mümkün değil. Bu üç isim; Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan karşı karşıya gelemezler. Aralarında bir sorun olduğunda, bu üç sac ayağından biri bozulursa masa devrilir. Suriye ile ilgili Türkiye'ye yönelik bütün uluslararası iddialar bu üç özne üzerinde toplanıyor. Varsayalım; Türkiye uluslararası bir mahkemeye dava konusu oldu, hazırlanacak iddianamede yer alacak ilk üç isim bu isimlerdir. Birbirlerine ihanet etmeleri, karşı çıkmaları mümkün değil. Bu bir danışıklı dövüştür. Milletvekili listesini Erdoğan yapacak, sanki Davutoğlu göstermelik bir Başbakan gibi ortada duracak gibi bir beklenti vardı. Bu beklentiyi yok edecek bir tartışma yaşıyoruz. Bu tartışma onu mu amaçlıyordu o da başka bir tartışma konusu. Ben başta öyle gördüm ama iş biraz daha ciddiyet kazanmaya başladı.
ERDOĞAN VE DAVUTOĞLU ARASINDAKİ AÇI GENİŞLEYEBİLİR
İşin biraz da ciddiyet kazanıyor olması da Ahmet Davutoğlu'nu Başbakan olarak bir zeminin üzerine oturtma çabası planının bir parçası mı, o da olabilir. Bunun net yanıtı yok ama görünen şu; Hakan Fidan üzerinden Erdoğan ve Davutoğlu arasında bir açı ortaya çıkıyor, bunu zaten kendileri de ifade ediyorlar. Daha önce 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ve Yüce Divan oylaması ile ilgili ortaya çıkan açının Hakan Fidan tartışmasında da ortaya çıktığını görüyoruz. Recep Tayyip Erdoğan'la Ahmet Davutoğlu arasında bir açı vardır hatta bu açı da genişlemeye müsaittir gibi bir tablo ortaya çıkarır mı, bunu listeler kesinleştiği zaman göreceğiz.
-Hakan Fidan Başbakan olacak mı tartışmaları var, sıradan bir milletvekili mi olacak, siz ne düşünüyorsunuz?
ERDOĞAN HAKAN FİDAN'LA YAKIN ÇALIŞACAK
Anladığım kadarıyla, Hakan Fidan'ı güvenlikle ilgili bir direksiyonun başına geçirmek istiyorlar, belki Emniyet ve MİT de bundan sorumlu olacak. Yeni bir bakanlık mı oluşturacaklar bunu bilmiyoruz. Şunu biliyoruz; Birincisi; Erdoğan Cumhurbaşkanı olmadan önce MİT müsteşarının yargılamasını kendi iznine bağladı. Yani, Cumhurbaşkanı'nın izni olmadan MİT müsteşarı sokakta cinayet bile işlese yargılayamıyorsunuz. MİT müsteşarını kendisine bağlama, Hakan Fidan'dan kaynaklanan bir gerekçeydi. Hakan Fidan olduğu sürece o da Cumhurbaşkanlığı'nda oturacaktı ve koruyacağı bir bürokrat figür olarak orada duracaktı.
İkincisi; Cumhurbaşkanlığı sarayının içinde MİT müsteşarı için bir bölüm oluşturuldu, bu bölüm aslında MİT müsteşarı için değil, Hakan Fidan için bir mekandı. Erdoğan, Hakan Fidan'la MİT müsteşarı olarak yakın çalışmak istiyordu, hem onu yargı dokunulmazlığı açısından koruyup kollayacaktı hem de güvenlik açısından sürekli yanında bulunduracaktı. Şimdi bir taraftan Hakan Fidan için bunları yaparken Hakan Fidan'ın bir anda bunları bırakarak siyasete dahil olması, bu planlardan Erdoğan'ın vazgeçeceği anlamı çıkar mı, bence çıkmaz. Anladığım kadarıyla, siyasal kimlikle yine onu oralarda muhafaza edecek. Bakan mı olur, danışman mı olur, ya da bürokratik yapıda yeni bir birim mi oluşturulur çok bilemiyorum ama Hakan Fidan'la yakınen çalışmaya devam edeceğini düşünüyorum. Çünkü, Erdoğan'ın MİT'e ihtiyacı hala bitmiş değil.
-AK Parti'den bu konuda çelişkili açıklamalar yapılıyor. AK Parti içerisinde bir kriz var mı sorusuna AK Parti "yok" diyor, sizce bir kriz var mı?
AK PARTİ'NİN İÇİ O KADAR KARIŞIK Kİ...
Çok net bir kriz var. Ak Parti o kadar karışık ki, biz gazeteciler muhtelif partilerle ilgili öngörülerde bulunabiliyorduk ama AK Parti'de bu tamamen yok oldu. İlk kabine açıklandığı zaman ben gölge Başbakan'ın Yalçın Akdoğan olduğunu, Recep Tayyip Erdoğan'ın Akdoğan üzerinden hükümeti yöneteceğini söylemiştim çünkü Erdoğan'ın en yakınındaki isimdi, sırdaşıydı. Ahmet Davutoğlu siyasi bir figür olarak ortaya çıkınca yakınında gördüğümüz kişi Akdoğan oldu. Gerçekten Erdoğan'a yakın çalışacaksa ve Yalçın Akdoğan Erdoğan'ın Başbakan adayıysa Ahmet Davutoğlu'nun tam yanında nasıl yer alabiliyor, en azından bu tartışmalarda nasıl yanında yer alabiliyor. Hakan Fidan aynı şekilde, bir baktık Davutoğlu'nun yanında yer aldı, bunu cephe olarak söylüyorum, Erdoğan'ın itirazına rağmen Davutoğlu'nun yanında yer aldı.
Öte yandan, Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı adaylığından itibaren taca attığı Abdullah Gül'ün ekibi (Hakan Fidan ve Ahmet Davutoğlu) bir anda hükümette öne çıktılar. Abdullah Gül'ü bir taraftan etkisizleştiriken onun adamları ön plana çıkıyor, bu da kafa karıştırıyor.
-Neye bağlıyorsunuz bu durumu?
BÜLENT ARINÇ BİLE YANILGIYA DÜŞÜYOR
Hiçbir şeye bağlayamıyorum, AK Parti'de karışık işler oluyor, çözmek mümkün değil. Ama bunların tamamının bir rahatsızlık sonucu ortaya çıktığını söylemek mümkün. AK Parti bugün yönetilemiyor, teşkilattan sorumlu genel başkan yardımcısı Süleyman Soylu, merkez sağdan gelen milli görüş geleneğini bilmeyen biri, yani teşkilatta da bir mutlaklık yok, teşkilatlar da çok karışık. Hatta bazı kongrelerde çok sayıda aday çıktığı için kongreler yapılamadı, AK Parti sadece iktidarda olduğu için kendisini muhafaza ediyor. Bütün bunlar AK Parti'nin yönetilmesinin sıkıntılı bir noktaya geldiğine işaret ediyor, bir kafa karışıklığı olduğu kesin. En azından Bülent Arınç gibi partinin kurucularından olan bir ismin partide ne olacağını bizden iyi bilmesi gerekir değil mi, ama o da bizimle aynı yanılgıya düşüyor, bir öngörüde bulunduğu zaman onun da öngörüsü doğru çıkmıyor. Partinin içindeki önemli isimlerin öngörüsünün doğru çıkmadığı partiye ilişkin bizim yaptığımız öngörülerin yanlış çıkması bana çok normal gibi geliyor.
-Abdullah Gül'ü devre dışı kalması sonrasında onun ekibinin daha etkili hale gelmesinde Gül'ün rolü olabilir mi?
ERDOĞAN'IN BOZAMADIĞI TEK KURGU GÜL'ÜN KURGUSU
Ben onun rolü olduğunu düşünmüyorum, çünkü Abdullah Gül kişilik olarak böyle şeylere çok uygun biri değil ama baktığınız zaman Abdullah Gül'ün ekibi biraz daha ortalamanın üzerinde bir ekip, bunu nitelik ve eğitim olarak söylüyorum. Bugün, ekonomi bürokrasisinde hala Abdullah Gül'ün kurgusu işliyor, Ali Babacan'dan Merkez Bankası Başkanı'na, IMF'e giden Hazine Müsteşarına kadar. Bu bürokratik kurgu Abdullah Gül'ün kurgusu, bunu Abdullah Gül yaptı ve Erdoğan'ın dokunup bozamadığı tek kurgu orası.
-Niye bozamadı?
"GÜL ANAHTARI TESLİM ALACAK" DİYEMEYİZ
İşlerini iyi yaptıkları, ekonomide bir karşılıkları olduğu ve biraz önce söylediğim gibi AK Parti'nin niteliğinin çıtasının biraz üzerinde insanlardan oluştuğu için. Şimdi buradaki kurguyu, yani Abdullah Gül'ün kadrosunu muhafaza ediyor diyebilir miyiz, diyemeyiz. Tam tersi, hayatın gerçeği o adamların orada kalmasını gerektiriyor. Baktığınız zaman, az önce de Ahmet Davutoğlu, Hakan Fidan örneğinde olduğu gibi bu kişiler Abdullah Gül'ün arkadaşları, onun getirdiği insanlar. Ama buna, "Abdullah Gül orada kadrosunu muhafaza ediyor, bir dönem sonra gelecek, AK Parti'den anahtarı teslim alacak" diyemeyiz.
-Ne yapacak Abdullah Gül, aday olacak mı mesela?
ABDULLAH GÜL AK PARTİ'NİN KAPISINI ÇALMASINI BEKLİYOR
Cumhurbaşkanlığı yapmış birinin dönüp parti içi mücadelelere girmesi kendisi açısından hoş değil, kendisi de bundan hoşlanmayacağını açıkça söyledi. Bu saatten sonra sıradan milletvekili olmak da hoş değil. Bir de partide Abdullah Gül'e karşı bir direnç var, buna da bakmak lazım. Erdoğan'ın sonradan partiye taşıdığı isimlerin hiçbiri Abdullah Gül'ü partide istemiyor, zaten Erdoğan bunun için Cumhurbaşkanlığına çıkarken parti içinde parçacıklar oluşturdu. Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu, Ahmet Davutoğlu'yla... Biz tek parçadan değil, üç dört parça bir partiden bahsediyoruz. Parti içerisinde, Numan Kurtulmuş kliğinden, zayıf da olsa Süleyman Soylu kliğinden, Ahmet Davutoğlu kliğinden bahsedebiliriz ama bunların içinde bir Abdullah Gül kliği yok. Şimdi partide böyle bir karşılığı yokken, Abdullah Gül'ün partiye yönelik böyle bir talebi yokken milletvekili adayı olacağım diye ortaya çıkması çok hoş değil. Abdullah Gül, "işler iyi gitmiyor, işleri düzeltsen bir tek sen düzeltirsin, lütfen gel" diye AK Parti'nin topyekün kendi kapısını çalmasını bekliyor.
-Bu seçimde çalarlar mı kapısını?
BAKANLAR KURULU'NDA ABDULLAH GÜL İSMİ İKİ KEZ GEÇMİŞ
Çalma ihtimalleri olabilir. Muhtemelen Ahmet Davutoğlu'nun kafasından Abdullah Gül'le temas sağlamak geçiyordur. Çünkü Bakanlar Kurulu toplantısında iki kere Abdullah Gül konusu gündeme gelmiş. Birincisi,Ortadoğu'da sıkıntılar yaşanırken, "kendisini arabulucu yapalım, Ortadoğu'da karşılığı olan bir adam muhtelif fikirleri Devlet Başkanlarıyla konuşsun, derdimizi anlatsın, ilişkilerimizi yumuşatsın" diye, ikincisi; Anayasa Mahkemesi'nde sorun yaşanırken devreye girip, "nedir dert" diye hükümet adına temaslarda bulunsun diye. Bakanlar Kurulu'nda bu görüşler Ahmet Davutoğlu tarafından onaylanmış ama daha sonra hayata geçmemiş, muhtemelen bunu Cumhurbaşkanı istememiştir. Abdullah Gül'e karşı bir direnç olduğunu görüyoruz, şimdi bir milletvekili olur mu, olmaz mı bunu çok kestiremiyorum ama zor görüyorum. Sıradan bir milletvekili ya da bir bakan olarak kabinede yer almasını mümkün görmüyorum.
-Ne olursa kabul eder?
ABDULLAH GÜL MECLİS BAŞKANI OLABİLİR
Ahmet Davutoğlu biraz daha kıvrak olsa, Abdullah Gül üzerinden AK Parti'den kaçan seçmeni tutabileceği gibi bir hesap yaparsa "Meclis Başkanı ol" diyebilir. Meclis Başkanı tarafsız, Cumhurbaşkanı yurtdışına çıktığı zaman yerine vekalet eden bir makam. Cumhurbaşkanı'na eş değildir ama buna yakındır. Böyle bir şeyi teklif ederse, "ülkenin durmu belli, Meclis Başkanı ol, katkın olsun" diye ikna ederse belki olur.
-Erdoğan böyle bir şeyi ister mi?
Erdoğan istemez.
-Erdoğan'a rağmen Davutoğlu böyle bir teklifle Gül'e gidebilir mi?
ERDOĞAN'A RAĞMEN HAKAN FİDAN İSTİFA EDİYORSA...
Erdoğan'a rağmen Hakan Fidan MİT müsteşarlığından istifa edip AK Parti'ye geliyorsa Abdullah Gül de gelebilir, niye gelmesin. İmkansız değil ama zor. Fakat bu zorluk Abdullah Gül'den kaynaklanıyor. Abdullah Gül bir öneri üzerine "geleceğim, Meclis Başkanı olacağım" derse Erdoğan'ın buna
direneceğine çok ihtimal vermiyorum.
-Abdullah Gül bunu kendisi söylemez mi, neden bekliyor?
ABDULLAH GÜL SÖYLEMEZ
Abdullah Gül söylemez. Çünkü, dediğim gibi kişiliği bu işlere uygun değil. Biraz daha agresif, biraz daha mücadeleci bir yapısı olsaydı şimdi zaten Huber Köşkü'nde evinin tamir edilmesini bekliyor olmazdı.
-Başkanlık sistemine karşı mısınız, neden?
ERDOĞAN MUTLAK HAKİM OLMAK İSTİYOR
Başkanlık sistemine tabii ki karşıyım. Başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerde bizdeki gibi temsili demokrasi yok. Bizdeki seçimler, partileri meşrulaştırma aracı. Üç-beş kişi bir araya geliyor liste hazırlıyor, insanlar sandığa gidip oy veriyor, genel başkanın hazırladığı listeyi onaylıyor, bu demokrasi değil. Katılımcı demokrasi olan örgütlü toplumlarda Başkanlık sistemi işliyor. Türkiye'de başkanlık sistemi, sistemin tıkandığı yerde değil, kişilerin tıkandığı yerde tartışılıyor. Özal'da bunu yaşadık, partisi elinden gitti, hükümete hükmedemez oldu, Başkanlık sistemini tartıştı. Demirel Başkanlık sistemine karşı çıktı, Köşk'e çıktıktan sonra partisi elinden gitti, hükümet elinden gitti, o da mahçup bir şekilde yarı başkanlık sistemini tartışmaya başladı. Şimdi Erdoğan yukarı çıktı yine Başkanlık sistemini tartışıyoruz.
12-13 yıllık bir iktidar var, bir de önümüzde devletin bütün organlarına mutlak hakim bir cumhurbaşkanı var, istediği her şeyi yaptırıyor, Başkanlıktan daha fazla yetkileri var. ama yarın öbür gün bu yetkilerin elden gideceğini bildiği için biz Başkanlık sistemini tartışıyoruz. Ben bunu sağlıklı bulmuyorum. Mesela hala barajı yüzde 10'da tutuyoruz, barajı indirelim, dengeler kuvvetler ayrılığı üzerine kurulmuş bir parlamenter sistem üzerinden gitsin, çünkü bu sistem bugüne kadar iyi kötü geldi. Başkanlık sistemini isteyen Erdoğan, bunu mutlak hakim olmak için istiyor. Mutlak hakim olduğu zaman bugünkünden daha fazla hangi gücü olacağını ben merak ediyorum.
-Erdoğan şu an neyi yapamıyor ki daha fazla güç istiyor?
CUMHURBAŞKANI'NA UÇUK KAÇIK YETKİLER
Her şeyi yapabiliyor. Bizim Anayasamız Cumhurbaşkanına uçuk kaçık bir yetki veriyor. Cumhurbaşkanı bütün bakanları topluyor, karar aldırıyor, aldığı kararların hepsini uygulatıyor, bu alınan ve uygulanan kararlar, hukuka, yasaya aykırıysa bundan bakanlar sorumlu oluyor, cumhurbaşkanı sorumlu olmuyor. Ve bakanlar Anayasamıza göre Cumhurbaşkanının söylediğini yapmak zorundalar. Yani cumhurbaşkanı bakanları toplayıp hepsine yasadışı işler yaptırabilir, bundan dolayı hepsi Yüce Divan'da yargılanabilir ama Cumhurbaşkanı hiçbir yerde yargılanamaz.
ERDOĞAN KENDİNİ MUHAFAZA ALTINA ALMAK İSTİYOR
İkincisi, parlamentoyu feshedebilir, bakanları azledebilir, böyle yetkileri var. Yargılanması konusunda hukuki bir tartışma var, ben Cumhurbaşkanının Anayasaya göre yargılanabileceğine inanıyorum, yargı dokunulmazlığı yoktur ama onu yargılayacak bağımsız bir yargı lazım. Bu Anayasaya göre, Cumhurbaşkanı adi bir suç işlediğinde kelepçe takılarak savcı karşısına çıkarılabilir. O yüzden Erdoğan Başkanlık sistemi açısından kendisini muhafaza altına almak istiyor. Muhtemelen istediği Başkanlık sisteminde yargılamaya yönelik özellikler de olacaktır, çünkü nasıl bir başkanlık sistemi istediğine dair detay vermiyor. Fransa usulü yarı başkanlıktan söz ediliyor ama kendisi hep Amerika'yı söylüyor, Amerika'da Clinton, Monica Levinski skandalından sonra "yalan söylediği için" hakim karşısına çıkarıldı. Yani, yargılama, margılama, dokunulmazlık diye bir şey yok. Amerika'da senato Obama'nın bütçesini onaylamadı. Yani dengeler üzerine kurulmuş bir ülke rejiminden söz ediyoruz. Amerika'da sivil toplum örgütleri var, kişi başına üç-dört sendika üyeliği düşüyor. Bizim ülkemizde çalışan nüfusun yüzde 10'u sendikalı değil. Kendi dengeleri olmayan bir yerde Başkanlık sistemi padişahlık sistemidir.
MEVCUT ANAYASA'YA UYMAYAN BİRİ YENİ ANAYASAYA UYAR MI?
Daha vahimi de şu; Erdoğan bir Anayasa değişikliği de istiyor. Mevcut Anayasaya uymayan bir Cumhurbaşkanının yeni bir Anayasa istemesi bu yeni Anayasaya uyup uymayacağı konusunda da soru işaretleri yaratır. Eskisine uyarsınız, "bakın uyuyorum ama sıkıntı çıkıyor" dersiniz o zaman yeni bir Anayasayı tartışmaya başlarsınız.
-Erdoğan'ın kendini bu kadar güvence altına almasının sebebi ne?
KORKU İNSANA BUNLARI YAPTIRIYOR
Korku insana böyle şeyler yaptırıyor. Baktığınız zaman zaten bu korkuyu hissediyorsunuz. Ben yıllarca Başbakanlık muhabirliği yaptım, Cumhurbaşkanlarını da izledim, hiç bu kadar yoğun bir güvenlik önlemleri alınmış bir Cumhurbaşkanı ya da Başbakan görmedim. Gerektiğinden fazla koruma var. Eskiden parlamentonun içine Başbakanın ya da Cumhurbaşkanının bir tek koruma müdürü girerdi, şimdi bakanların bile dört-beş koruma müdürüyle girdiğini görüyoruz, müthiş bir koruma iklimi var.
GENEL AF ERDOĞAN İÇİN Mİ, ÖCALAN İÇİN Mİ?
17-25 Aralık da dahil olmak üzere söylüyorum, bunların hepsi bir gün dosya şeklinde açılır, ülkedeki en kötü işleyen kurum yargı olmasına rağmen yine de açılır. Açılmaması nasıl mümkün olur? Türkiye'de Abdullah Öcalan ve KCK'lıların çıkarılması için hep bir genel af konuşuluyor. Bunu hep Abdullah Öcalan'ın ve PKK'lıların ve KCK'lıların istediğini varsayarak konuşuyoruz. Sürecin sonunda genel affın bu kişiler için çıkacağını düşünüyoruz. Ama şöyle bakmak lazım; 17-25 Aralık meselesi üzerinden söylüyorum; Genel affa Abdullah Öcalan'ın mı daha çok ihtiyacı var, Recep Tayyip Erdoğan'ın mı daha çok ihtiyacı var. Genel af ortaya çıktığı zaman Abdullah Öcalan dışarı çıkacak deniyor. Öcalan zaten Kürt isyaseti üzerinden mutlak hakimiyetini muhafaza ediyor, hem örgüte, hem silahlı, hem silahsız kanadına talimatlar veriyor, içerde kendisine göre tezler üretiyor, çalışmalar yapıyor. "Ben içeride iyiyim, dışarı çıkma gibi bir talebim yok" diyor. Dışarı çıkma gibi talebi olmayan bir insan genel af talep etmez, en azından genel aftan bir beklentisi yoktur. Ama öteki taraftan bir genel afla kendisi hakkında (Türkiye sınırları içinde söylüyorum) hukuki herhangi bir sorunu ortaya çıkma ihtimali ortadan kalkacak Cumhurbaşkanı ya da onun yanındaki eski bakanlar, bürokratları var. Böyle baktığınız zaman sizce genel af en çok kimin işine yarar?
-Türkiye sınırları dışı için konuşursak?
TÜRKİYE'DEKİ GENEL AF DIŞARI DA KURTARMAZ
Uluslararası planda da Türkiye hükümet üzerinden çok eleştiriliyor, pek çok mesele konuşuluyor. Dinlemeler, tapeler, belgeler, bilgiler, bunlar ciddi şeyler. Bunlar yarın öbür gün uluslararası bir mahkemede dava konusu olursa Türkiye'deki gene af onları kurtarmaz. Anladığımız kadarıyla bunlara ilişkin veriler de var ellerinde. Amerikan yönetimi dönem dönem bir gazeteciye bir köşe yazısı için bir bilgi sızdırıyor, o köşe yazısına baktığınız zaman Türkiye'de hükümetin de içinde yer aldığı bir silah sevkiyatı söz konusu. Aynı şekilde Almanya'dan bu şekilde bir ima geliyor, İngiltere'den Hollanda'dan, Danimarka'dan böyle imalar geliyor. Bu imaları bir araya topladığınız zaman bir hukuki mesele olabilir, yargının denetimine tabi bir konu haline gelebilir. Oradan nasıl yırtacaksınız o da bir sorun.
-HDP seçimlere parti olarak girme kararı aldı, bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce barajı geçebilecek mi?
HDP, kendisi açısından, siyaseten doğru bir şey yapıyor ama bana göre çok da ahlaki değil.
-Neden ahlaki değil?
HDP AÇIK AÇIK SÖYLEMELİ
Kendileri buna "yok" diyorlar ama parlamentoda Kürt halkı temsil edilmediği zaman bana, yeni bir parlamento oluşturma niyetleri varmış gibi geliyor. Bunu açık açık söylemeleri gerekiyor, ben kendi adıma bu düşüncelerini desteklerim. Ama bunun adını koyup yapmaları lazım, baraj riski olmasına rağmen "seçime parti olarak katılıyoruz" demeleri biraz dolambaçlı bir yol oluyor. Selahattin Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 9.5 oy aldı, bu da bugün potansiyeli gösteriyor, HDP bu potansiyeli parti olarak da yakalamak istiyor, yakalama ihtimalleri var, Kobani meselesinden sonra AK Parti'nin Kürt seçmeni HDP'ye kaçmaya başladı ve AK Parti'nin bölgede artık bir kendisinin de beslediği bir rakibi var o da HÜDAPAR. Onlar da bağımsız adaylarla seçime katılacaklar, neresinden bakarsanız bakın bölgede yüzde 3-4 oyu olan bir yapıdan söz ediyorsunuz, Türkiye geneline vurduğunuz zaman binde 5'e tekabül eder. Binde 5 AK Parti'den HÜDAPAR'a bir oy gidecek. Kobani meseleleri nedeniyle hem bölgede hem de Türkiye genelinde AK Parti'den HDP'ye oy kayacağı net bir şekilde görülüyor.
TÜRK SEÇMENİ İKTİDAR PARTİSİNE KIZARSA...
Türk seçmeni 80'lerden sonra şöyle bir refleks geliştirdi, kızdığı iktidar partisini en çok kim dövecekse gidip ona oy veriyor. 12 Eylül darbecileri Turgut Sunap'in partisini işaret ettiler, o dönem ANAP'a oy verdiler, ANAP'a kızdılar SHP'ye oy verdiler, ANAP'a, SHP'ye, DYP'ye kızdılar Refah Partisi'ne oy verdiler. Bunların tamamına, 28 Şubatçılara kızdılar gittiler AK Parti'ye oy verdiler. Türk seçmeninin karşıt yaratma konusunda böyle bir yeteneği var.
NAZLI ILICAK ŞAKA YAPMADI
Nazlı Ilıcak HDP'ye oy vereceğim dediği zaman şaka yapmadı. Gerçekten İstanbul burjuvazisinde, sermayedarlarda ciddi bir HDP eğilimi var. Hiç ummayacağınız insanlar arasında "bu seçimde HDP'ye oy vereceğim" diyen insan oldukça fazla. Tüm bunları alt alta koyduğunuz zaman barajı geçme ihtimali ortaya çıkıyor ama tabii ki ihtimaller mutlak değildir.
-HDP barajı geçerse ne olur?
BAŞKANLIK SİSTEMİ MÜMKÜN DEĞİL
HDP barajı geçerse AK Parti hükümet kuracak milletvekili sayısını yakalamakta zorlanır. Tabii bu CHP ile MHP'nin performansına da bağlı. CHP, Birleşik Haziran Hareketi ile ittifaka girmek istiyor ama merkez sağdan da birkaç isme listesinde yer verecek, öyle görünüyor. Öte yandan MHP mevcudiyetini muhafaza ediyor, kimlik ve süreç meselesinden dolayı da hala kimliği saldırıya uğramış belli sayıda insan için hala sığınılacak liman gibi görünüyor. CHP ile MHP'nin performansı da fena olmazsa AK Parti tek başına hükümet olamayabilir.
-O zaman Başkanlık sistemi de hayal olur?
Başkanlık sistemi hiçbir durumda mümkün değil zaten. Parlamentoda 367'nin üstünü bulamadıkları zaman bu münkün değil. Çünkü, 367'nin içinde Ahmet Davutoğlu gibi (çünkü o Başkanlık sistemine karşı) 3 tane daha adam ret oyu verdiği zaman Anayasa değişikliği otomatikman referanduma gidiyor. AK Parti'nin kendi yaptırdığı ölçümlere göre başkanlık sistemine en top destek yüzde 30. 400 milletvekilini bulurlarsa belki ama 367-368-370 olursa kesinlikle mümkün değil.
-Erdoğan'a rağmen mi halk bunu istemeyecek, bugüne kadar girdiği bütün seçimleri, referandumları kazanmış birinden bahsediyoruz, o isterse halk istemez mi?
AK PARTİ ARTIK YIPRANMAYA BAŞLADI
Hayır istemez. AK Parti'nin kendi yaptırdığı araştırmanın sonucu bu. AK Parti'nin kendi tabanı da dahil olmak üzere destek yüzde 30.
-Başkanlık seçimi için referanduma giderse ilk kez kaybedecek. Bu neyi gösterir bize?
Artık yıpranmaya başladı, her şeyin bir ömrü var. Amerikalılar akıllı adamlar, siyasetçilere 10 yıl ömür biçiyorlar, iki dönem seçiliyorlar. Tam Obama'nın bittiği dönemde süresi de bitiyor. Türkiye'de de bu çok net şekilde görünüyor, artık bir yenilenme, bir restorasyon lazım. Devlet kurumlarının da tamamen elden geçirilmesi lazım, boyayla badanayla kurtarılacak gibi değil çünkü. AK Parti için de bunun işaretleri görülüyor zaten.
ERDOĞAN'IN OYU YÜZDE 43
30 Mart'ta Erdoğan kendini, devleti ortaya koydu yüzde 43 oy aldı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bizzat kendisi girdi, yine yüksek sesten vatan, millet, devlet, paralel, cemaat propagandası yaptı, eğer katılım oranını Mart Genel seçimleriyle aynı tutarsanız oran yine yüzde 43. Yani, Ak Parti'de yüzde 43'e sabitlenmiş bir Erdoğan oyu var. Şimdi Erdoğan gitti, Davutoğlu geldi. O günden bugüne kadar Türkiye'de AK Parti'ye oy vermemiş insanların AK Parti'ye oy vermelerini gerektirecek olumlu bir gelişme oldu mu, tam tersine daha önce AK Parti'ye oy verdiğini ama bu dönem oy vermeyeceğini söyleyen insanlar var.
DAVUTOĞLU KAZANSA DA KAYBEDECEK
Ahmet Davutoğlu atanmış bir Başbakan, ilk seçimine girecek ve seçilmiş bir Başbakan olmak istiyor. Kazanırsa, Anayasasyı değiştirecek çoğunluğa sahip bir parlamento oluşturursa Başkanlık sistemine geçilecek kendi kaybedecek. Yani, Ahmet Davutoğlu kazansa da kaybedecek, kaybetse de kaybedecek bir siyasi figür. Şimdi Ahmet Davutoğlu'ndan müthiş bir performansa göstererek partiyi uçurmasını bekliyorsunuz. Neresinden bakarsanız bakın AK Parti için 7 Haziran sonrası çok iyi geçecek bir süreç değil.
-Çok sayıda bürokrat, rektör, öğretim üyesi görevlerinden istifa edip en çok da AK Parti'den milletvekili olma yarışına giriyor, nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?
SİYASİ KİMLİKLE BİR YERLE GELENLER...
İlk kez bu dönem şöyle bir şeyle karşı karşıya kaldık; tarafsız olması gereken yerlere siyasal kimlikli insanlar atandılar, insanlar siyasal kimliklerinden dolayı bir yerlere getirildiler. Siyasal iktidarın yan bahçesi gibi çalışan bir sendika var, o sendikaya üyeyseniz istediğiniz yerde şef, müdür olabiliyorsunuz. Siyasal kimlik bu derecede iş görünce, insanlar bu kimliğe daha çok sahip olmak istediler.
Yani, bürokratların muhtemelen yüzde 80'i aday bile yapılmayacak ve geri işlerine dönecekler. Ama işlerine geri döndükleri zaman bir kimlik edinmiş olacaklar; AK Parti aday adaylığı kimliği. Bu kimlik, bürokraside önlerini açacak müthiş bir şeydir. Yani hiçbir zaman liyakata bakmadılar, insanların yeteneklerine, birikimlerine bakmadılar, bu kimlik kurtarıcı oldu. Bu mutlaklaştırılmış kimlikle bürokrasi içinde var olmaya çalışacaklar.
İkincisi, bu işler de aynı bürokrasideki gibi hiyerarşiye bakıyor. Yani, şefseniz, müdür, müdürseniz daire başkanı olmak istiyorsunuz. Bürokrasideki en üst yer milletvekilliği, oraya da atamayla geliyorsunuz. Yani, sizi atayacak kişinin hoşuna gidecek işler yaptığınız zaman oraya atanıyorsunuz.
Milletvekilliğine atandığınız zaman da otomatikman bürokrasinin en üstündeki kişi olarak atama yapıyorsunuz, tayin yapıyorsunuz, icraat yapıyorsunuz, bürokrasinin bir kolu gibi görünüyor, çok sağlıklı değil tabii. Biz devlet ve siyaseti neden hep ayrı tutuyorduk; iki ayrı kurum olduğu için.
Ama şu anda o kadar iç içe geçmiş durumdalar ki, durumu meşrulaştırmış oluyorsunuz. AK Parti'den aday adayı olmayan gariban birisi ve AK Parti'den aday adayı olmuş birisi bir yere atanacaksa burada aday olmayan kişinin şansı olmadığını görüyorsunuz. Böyle devlet idare edilmez. Siyaseti siyasetçiler yapmalı, bürokratlar da siyaset yapmak istiyorlarsa görevleri bittikten sonra partiye giderler, milletvekili olmak zorunda da değiller, illerden, ilçelerden, teşkilatlardan çalışmaya başlarlar, Türkiye'nin büyümesi için çalışırlar!
Ekonomik veriler de iyi değil. Türkiye Cumhuriyeti devleti iyi işlemeyen bir devlet. İyi işlememesinin nedeni de bugün AK Parti'den aday adayı olan bürokratlar. Devleti iyi işletirsiniz, iyi işler yaparsınız, onun karşılığında göğsünüzü gere gere çıkar dersiniz ki; "ben iyi işler yaptım, artık siyasete atılıyorum" Devletin hali ortadayken, devleti yöneten insanların milletvekilliği peşinde koşması da ayrı bir ironi.
-Türkiye dışardan nasıl görülüyor şu haliyle?
AMERİKA TÜRKİYE'Yİ SİLDİ
Türkiye'nin ABD ve AB ile ilişkileri çok vahim. Zaman zaman yurtdışından gelen insanlarla konuşuyorum, Amerika'da bir sene sonra seçim yapılacak. 2016'daki seçimde Cumhuriyetçilerin başa gelme ihtimali yüksek deniyor. Cumhuriyetçiler geldiği zaman Türkiye ile ilişkileri daha çok kotaracaklar gibi bir beklenti var, tam tersi Amerika'da artık neoconlar dönemi bitti, Cumhuriyetçiler de Türkiye'ye hiç iyi bakmıyorlar. Hayatlarında ilk kez Türkiye ile ilişkileri eskisi gibi iyi bir seviyeye götürmek istemeyen bir kadro gelecek.
Amerika Türkiye'yi tamamen silmiş vaziyette ve bundan dolayı Türkiye'nin kendisine bir övünç çıkarmasını da çok komik buluyorlar. Çünkü Amerika bu dönemde İsrail'i de sildi. Obama bu yüzden çok eleştiriliyor. Amerikan halkının beklentilerini yerine getiremeyen bir lider olduğu için eleştiriliyor. Çünkü Amerikalılar Amerika'nın dünyanın jandarması olmasını, her yere müdahale etmesini seviyorlar. Obama döneminde tam tersi oldu, İran'la, Küba'yla barışıldı, hiçbir yerle savaşılmadı, savaşılan bazı yerler boşaltıldı, geri gelindi. Amerikan halkı bundan çok hoşnut değil, ekonomik dengeleri de çok iyi değil o yüzden Amerika'nın bu dertlerle uğraşırken, bir de "Türkiye ile iyi geçineceğim" gibi bir derdi yok.
AMERİKASIZ YAŞARIM DERSENİZ AFRİKA'YA GEZİYE GİDERSİNİZ
AB için de aynı şey söz konusu. "Amerika'sız da AB'siz de yaşarım" derseniz, işte 3 tane Afrika, 3 tane Güney Amerika ülkesini ziyaret edersiniz, tıpış tıpış kendi ülkenize gelirsiniz. Bütün bunlara rağmen "Ben bu ülkeyi yönetirim" diyemezsiniz. Çünkü, Avrupa'nın da, Amerika'nın da bu ülkede çok yatırımı var, bu yatırımları başı boş bırakmazlar. Bankacılık sektörünüzün yüzde 75-80'i yabancılarda, telekominakasyon sisteminizin yüzde 90'ı, sigorta şirketlerinizin yüzde 100'e yakını onlarda, pek çok alanda yatırımları var, kimse bu yatırımları kendi haline bırakmaz. Buradaki kötü bir gidiş onları da rahatsız eder. Bu kısa vadede döner mi, çok dönmez, Amerika'daki Türkiye'ye bakış açısındaki olumsuzluk çok ciddi. Dışişleri sözcücü de, Beyaz Saray sözcüsü de her çıktığında Türkiye'ye sağdan soldan bir iki tokat atıyor, yani Türkiye'nin muhatabı sözcüler!
Röportaj Nesrin Yılmaz / internethaber
Büyük Gözlü Kız
Büyük Gözlü Kız bize bakıyor
n’olur kaldırma kendini göz önünden
Büyük Gözlü kız evimize konuk
aynadaki yara onun yüzünden değil
şehrimizden geçen trenin arka odasındayız
birbirimizden başka sınırımız kalmamış
önce büyük seviş, sonra beni sev
birlikte bir daha çıkarsa ateşimiz
kendini hâlâ yanan kadından kurtarma
Büyük Gözlü Kız hepimize gücenir
onca kötülükten bir iyilik çıkarabildi
onca lüks, onca kayıp taşındı iyiliğe
başkalarının uzaklığından taşınan herkes
Büyük Gözlü kızın komşusu oldu
mendilinde başkasının gözyaşını taşıyan herkes,
Büyük Gözlü kızın gözleri doldu
beni ayart ve ayarla Büyük Gözlü Kız
vakit mi, o zalim bana uzak geçiyor
Büyük Gözlü Kız benden onu isteme
beni aldatmak için bile beni kullandığını
bu yüzden ikimizin sende kaldığını
biliyorsun her prens baloda boğulmuyor
Büyük Gözlü Kızı bulduğum için
Büyük gözlü Kızı çocuk bulduğum için
öyle zarardayım ki özür dilerim,
beni eskisi gibi anlasın istiyorum;
cinnetine ulaşmak içindi istediğimiz kayık
yüzdüren sakin adamlardı, sessiz istedik
ama ey akıl ey sermaye ey sahil
çekilecek yer yoktu ruhun beyaz bayrağına...
Büyük Gözlü Kız bize bakıyor
yangını denedim kül etmiyor
hançeri denedim hatırası yok
yağmurun unuttuğu ateşi denemedim
kimseyi görmek istemeyen bir ayna kaldı
kırıla kırıla hepimize büyük gözlü kız
şehrimizden geçmeyen trenlere bin
başkasının mendilinde gözyaşını arama
yalnızca gözlerinle bak ve beni
ara sıra ağlatmayı unutma
içimdeki uçak düştü
"Yağmur Bacaklı Kız" uçtu
Büyük Gözlü Kız sen bize bakma
Haydar Ergülen
n’olur kaldırma kendini göz önünden
Büyük Gözlü kız evimize konuk
aynadaki yara onun yüzünden değil
şehrimizden geçen trenin arka odasındayız
birbirimizden başka sınırımız kalmamış
önce büyük seviş, sonra beni sev
birlikte bir daha çıkarsa ateşimiz
kendini hâlâ yanan kadından kurtarma
Büyük Gözlü Kız hepimize gücenir
onca kötülükten bir iyilik çıkarabildi
onca lüks, onca kayıp taşındı iyiliğe
başkalarının uzaklığından taşınan herkes
Büyük Gözlü kızın komşusu oldu
mendilinde başkasının gözyaşını taşıyan herkes,
Büyük Gözlü kızın gözleri doldu
beni ayart ve ayarla Büyük Gözlü Kız
vakit mi, o zalim bana uzak geçiyor
Büyük Gözlü Kız benden onu isteme
beni aldatmak için bile beni kullandığını
bu yüzden ikimizin sende kaldığını
biliyorsun her prens baloda boğulmuyor
Büyük Gözlü Kızı bulduğum için
Büyük gözlü Kızı çocuk bulduğum için
öyle zarardayım ki özür dilerim,
beni eskisi gibi anlasın istiyorum;
cinnetine ulaşmak içindi istediğimiz kayık
yüzdüren sakin adamlardı, sessiz istedik
ama ey akıl ey sermaye ey sahil
çekilecek yer yoktu ruhun beyaz bayrağına...
Büyük Gözlü Kız bize bakıyor
yangını denedim kül etmiyor
hançeri denedim hatırası yok
yağmurun unuttuğu ateşi denemedim
kimseyi görmek istemeyen bir ayna kaldı
kırıla kırıla hepimize büyük gözlü kız
şehrimizden geçmeyen trenlere bin
başkasının mendilinde gözyaşını arama
yalnızca gözlerinle bak ve beni
ara sıra ağlatmayı unutma
içimdeki uçak düştü
"Yağmur Bacaklı Kız" uçtu
Büyük Gözlü Kız sen bize bakma
Haydar Ergülen
Eskiden Terzi
beni eskit, bir terzi çıkar
fazlalıklarımdan, prova yokmuş
meğer! acıyan ve acıtan ten var
oldukça gövde dikiş tutmuyor
eskiden terziydim, dar vakitte
dükkanım vardı, ilk gömleğim
tez uçtuydu tenimden, o hevesi
artık gönlüm seçmiyor
teninden bir yağmur biç bana da
aramızın açıldığı yerden, o makas
hatırayı paslı bıraktı! düğmenin
yeraltında ten yokmuş tenhadan başka
şimdi heves bol geliyor
Haydar Ergülen
fazlalıklarımdan, prova yokmuş
meğer! acıyan ve acıtan ten var
oldukça gövde dikiş tutmuyor
eskiden terziydim, dar vakitte
dükkanım vardı, ilk gömleğim
tez uçtuydu tenimden, o hevesi
artık gönlüm seçmiyor
teninden bir yağmur biç bana da
aramızın açıldığı yerden, o makas
hatırayı paslı bıraktı! düğmenin
yeraltında ten yokmuş tenhadan başka
şimdi heves bol geliyor
Haydar Ergülen
bir gül yaprağı gibi ince ve yalın
Kendime karşı "bir gül yaprağı gibi ince ve yalın" olmaya çalışacağım.
Hep senden istiyor,
sana hiçbir şey vermiyorsa
Kendine yazmanı istiyor,
sana iki satır yazmıyorsa
Hediyeler almanı istiyor,
sana hediye almıyorsa
Kendisiyle bir gelecek kurmanı istiyor,
sana bir gelecek kurmuyorsa
İşinde yanında olmanı istiyor,
senin işini kurmuyorsa
Çevresinin ne diyeceğini düşünmeni istiyor,
senin çevrenin neler diyeceğini düşünmüyorsa
Her zaman yanında olmanı istiyor,
senin istediğin zaman yanında olmuyorsa
...
"bir gül yaprağı gibi ince ve yalın" olmadığım ortaya çıkıyor.
11 Şubat 2015
Sana Bu Yaradan Ölüm Yoktur
(Sana bu yaradan ölüm yoktur,)
Sana bu yaradan ölüm yoktur,
Anan sütü, çiçekler merhemdir sana!
Bir doktor sizi falanca hastalıktan
Yatırıp tedavi etmek ister
Zararsızdır bugün yarın ertelersiniz
Bir gün gittiğinizde
Sert bir hastalık el hareketiyle
İter ötekini geçer öne.
Siner eski hastalık, şaşırır doktor
Ve hasta şimdi can derdinde.
Ben sizi başka şey için
Yatıracaktım.
(Gözlerinizi kapatmanız gerekir)
Gözlerinizi kapatmanız gerekir
Sizi ölmek üzre görürlerse
Bir bağ olsa da
Bağlasanız iyidir
Gözlerinizi.
Çözmeseniz iyidir
Bağ ayırır sizi
İstemediğiniz şeylerden.
(Çıt yok bellekte)
Çıt yok bellekte
Acı anıları ilerlere kaçırmıştır
Çocuklarını kurtaran anne gibi.
Behçet Necatigil
Şiirler / YKY Yayınları (S.482-483)
Sana bu yaradan ölüm yoktur,
Anan sütü, çiçekler merhemdir sana!
Bir doktor sizi falanca hastalıktan
Yatırıp tedavi etmek ister
Zararsızdır bugün yarın ertelersiniz
Bir gün gittiğinizde
Sert bir hastalık el hareketiyle
İter ötekini geçer öne.
Siner eski hastalık, şaşırır doktor
Ve hasta şimdi can derdinde.
Ben sizi başka şey için
Yatıracaktım.
(Gözlerinizi kapatmanız gerekir)
Gözlerinizi kapatmanız gerekir
Sizi ölmek üzre görürlerse
Bir bağ olsa da
Bağlasanız iyidir
Gözlerinizi.
Çözmeseniz iyidir
Bağ ayırır sizi
İstemediğiniz şeylerden.
(Çıt yok bellekte)
Çıt yok bellekte
Acı anıları ilerlere kaçırmıştır
Çocuklarını kurtaran anne gibi.
Behçet Necatigil
Şiirler / YKY Yayınları (S.482-483)
Denizde Şarkı
Ben hep böyleyim işte köpüklü dalgalar
Şiir yazmak için gelip size bakarım
Güzelliğinizden-iyiliğinizden söz ederim
Rüyalarıma da girersiniz benim
Ama bana hiçbir parçanız bir gün
''Güzel kız merhaba'' bile demediniz
Günler günü sahilinizde duran bu kızın
Hatırını bir defa olsun sarmadınız
Sizin aklınız mı var sanki
Köpük köpük kendinizi kendinizi taşlara vuruyorsunuz
İnsan kardeşlerim sizi sevdikçe
Siz neden öyle kuduruyorsunuz
Bakın, ben niye geldim bana baksanız ya
Ben balıkçı değilim balıklarınızı çalmam
Ben gemici değilim sizi çiğneyip geçmem
Ben yüzücü değilim kollarımla sizi döğmem
Ben fırtına değilim sizi sallayıp üzmem
Ben iyi kalpli şair bir kızım
Yirmi beş yıldır sizin dostunuzum
Rabia Bayraktar
Şiir yazmak için gelip size bakarım
Güzelliğinizden-iyiliğinizden söz ederim
Rüyalarıma da girersiniz benim
Ama bana hiçbir parçanız bir gün
''Güzel kız merhaba'' bile demediniz
Günler günü sahilinizde duran bu kızın
Hatırını bir defa olsun sarmadınız
Sizin aklınız mı var sanki
Köpük köpük kendinizi kendinizi taşlara vuruyorsunuz
İnsan kardeşlerim sizi sevdikçe
Siz neden öyle kuduruyorsunuz
Bakın, ben niye geldim bana baksanız ya
Ben balıkçı değilim balıklarınızı çalmam
Ben gemici değilim sizi çiğneyip geçmem
Ben yüzücü değilim kollarımla sizi döğmem
Ben fırtına değilim sizi sallayıp üzmem
Ben iyi kalpli şair bir kızım
Yirmi beş yıldır sizin dostunuzum
Rabia Bayraktar
10 Şubat 2015
Montreal Mektupları - Onüç
'Arkadaşlar burada buluştu ve kucaklaştı
Sonra her biri kendi yanlışı peşi sıra gitti'
W. H. Auden
Gitmek fethetmektir
Yahut yenilmektir kan kusarcasına
Hikayen doğrulanmalı uzaklarda
Sessiz bir onay, mütebessim bir baş eğiş
Ararız sokulduğumuz her sokakta
Oysa gençken nasıl da çırpınırdık yanlışlanmaya
Öğretsin isterdik hayat, bildiği ne varsa
Acımadan, susmadan, kafamıza vura vura
Gitmek bükülmektir yalnızlığa
Öğle sonu güneşine çarpmaya
Aday bir haylazlık, okul kaçkınlığı
Yetişkin mazereti berduşluğa
Çünkü sen koynunda bir güneşle dönersen
Yazın ilk günleri okula
Mağrur bir padişah gibi surları yıkarak
Yani çitlerden atlayarak saklıca
Hep gidecekmiş gibi yaşarsın da
Dünyada bir gurbet tadı olur ağzında
Gitmek özlemektir doya doya
Karnaval misali bir uykuya
Karışıp kaybolmaktır
Gitmek dönmektir güya
Kaçı döner gidenlerin
Dönenlerin kaçı gitmiştir ya da
Gitmek hazırlanmaktır
Mihr ü mah arasında
Çıkacağın son yolculuğa.
Kemal Sayar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





































