Mevlânâ Celâleddîn etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevlânâ Celâleddîn etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2022

Kötülük ekilen bir tohumdur. Allâh onu yeşertir, meydana çıkarır.

Sufînin biri, gündüz evine geldi. Evin bir kapısı vardı. Yâni savuşacak aşka bir kapısı yoktu. İçerde karısı bir kunduracı ile beraberdi.

Kadın nefsinin hilelerine uymuş, bir kunduracıya kul köle kesilmişti. O bir göz evde, o tek odada sevgilisi ile buluşmuştu.

Kuşluk vakti sûfi gelip de hızlı hızlı kapıyı çalınca, ikisi de şaşırdı.

Çünkü ne, bir hileye baş vurmak imkanı, ne de kaçıp kurtulma yolu vardı.

Sûfinin o vakitlerde dükkanını bırakıp eve gelmek hiç adeti değildi.

O, karısının bazı davranışlarından şüphelenmiş, onu kontrol için o gün vakitsiz olarak eve gelmişti.

Kocasının hiç bir vakit, işini bırakıp da eve geleceğini kadın tahmin etmiyordu. Bu yüzden onun içi rahattı.

Onun bu itimat ve kıyası, kazâ ve kader yüzünden doğru çıkmadı.

Allâh suçları örter ama, gereken cezayı da verir.

Bir kötülük edince, bir günah işleyince, ondan kork; çünkü kötülük ekilen bir tohumdur. Allâh onu yeşertir, meydana çıkarır.

Bir kaç zaman, belki yaptığına pişman olur, utanırsın diye, o günahı örter, gizler.



Hz. Ömer halife olduğu zamanlarda, bir hırsızı cellada, ceza memuruna verdi.

Hırsız; "Ey emir!" diye bağırdı. "Ben bu suçu ilk defa işledim."

Hz. Ömer; "Haşa." dedi, "Allâh ilk suçta kahrını yağdırmaz, ceza vermez."

Allâh, üstün lutfunu belirtmek için, defalarca suçu örter, sonunda adaletini göstermek için cezalandırır.

Böylece de, her iki şifâlının meydana çıkmasını, lutfunun müjdeleyici, kahrının da korkutucu olmasını sağlar.


Kadın defalarca bu kötülüğü işlemiş, kocasını aldatmıştı da, böylece, bu kötü iş onun kolayına gelmeye başlamıştı.

Zayıf akıllı, düşünemiyordu ki, su testisi her zaman ırmaktan sağlam dönmez.

Fakat bu defa ilâhî kazâ onları, ölüm, münafığı nasıl sımsıkı yakalarsa öyle yakalamıştı.

Hz. Mevlâna
Mesnevî-i Serîf

05 Haziran 2021

MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCESİNDE KADIN

1. Mevlânâ’nın İranî-İslamî düşünce ve sanat alanındaki konumunun üstünlüğü ve kendine özgü dünya görüşünün önemi nedeniyle onun düşüncesinde kadının konum ve makamının incelenip değerlendiril-mesi üzerinde düşünülmeye değer bulunmaktadır. İnsanlık bilimi alanında böylesine etkin ve yapıcı bir kişilik çok az bulunur. Mevlânâ’nın üstatlık derecesi, onun şairlik konumundan önce gelir. Hakikatte de Mevlânâ, ilk önce görüş sahibidir, daha sonra sanatçıdır. Bundan dolayı dünyaya ve insana olan kendine özgü bakış açısı da önemlidir.

Kimilerinin düşüncesine göre, Mevlânâ’nın şeffaf ve parlak sözleri –en azından Mesnevî’de– göz önünde bulundurulduğunda ona göre, kadınların kemal noktasında gözle görülür bir değere sahip olmadıkları açıktır ve Mevlânâ’nın onları değerlendirmesi açıkçası olumsuzdur.

Burada konuyu değişik açılardan görmeyi ve kendi dayanak noktalarımızı da değerli okuyucuya sunmayı amaçlamaktayız.

Bu satırların yazarının kafasında ve bu yazının içinde var olan tek nokta, hüküm verme konusunda son derece dikkatli olmak ve insanların (hatta ileri kültür sahiplerinin) bilim ve bakış açılarının tarihsel tekamülüne dikkat etmektir. Yine zamanımızın tespitleriyle uyuşması düşüncesiyle yorum yaparak Mesnevî sahibinin bakış açısına kabul edilebilir bir şekil verilsin veya Mesnevî’nin eteklerinden eleştiri tozunu temizlesin diye bakış açılarının tekdüzeleştirilmesi taraftarı da hiçbir şekilde değildir. Zira böyle bir temizlik, cahillik davuluna vurmak ve böylesine bir savunma çatlak değirmene su taşımak gibidir.


2. Mesnevî, yazılı değil ilhama dayalı bir kitaptır. Mevlânâ’nın ruhuna girmiş olan anlam ve bilgiler, kendisinde meydana gelen haller, sanat dolu vakarlı ipek parçası üzerine çıkıp ediplerin kıskançlığı ve ariflerin gözyaşının mayası olmuştur.

Yüce Allah’ın dergahının alçakgönüllülüğünden ortaya çıkmış olan bu bilgiler (maarif), iki dilin çeşmesinden coşmuş ve müritlerinin sema mecrasından geçerek susamış canları doyurmuştur.

O halde Mesnevî, Mevlânâ’nın “Mesnevî Çengi”ni “Saz” yapıp işitenlerin halini mutlu kılmak üzere layık olan kulakları bekleyen ruhunun ve zihninin sızıntısıdır. Tufan esirlerini “ada”ya çağıran, kurtuluş bağışlayan sedası, hitap yüzü tüm “erkek ve kadın”a yönelik olan kavuşmayı arzulayan “feryad”ı ve “ruhları cilalamak” için sırçaya göz atan “tevhid dükkanı”dır.

Manevi okyanusa susayan olduysan
Mesnevî adasında bir yarık aç.
Öyle yarık aç ki her nefesinde
Mesnevî’yi manevi olarak göresin

Bizim Mesnevîmiz vahdet/birlik dükkanıdır.
Vahid/bir dışında her ne görürsen o puttur

Denizden sahile doğru dönünce
Mesnevî şiirinin çengi saz ile birleşti
Ruhların cilası olan Mesnevî’ye
Geri dönüş, İstiftah günü idi

Mesnevî’nin ilhamî oluşu, söyleyicinin, herhangi bir ön hazırlık veya belirli bir plan ve program olmaksızın, irticalî bir şekilde konuları açıklamaya çalışmış olması ve görünürde Husâmuddîn Çelebi’nin eliyle düzenlenmiş olan bu sözlerin tespit ve düzenlenmesinden sonra Mevlânâ’nın, kesinlikle onları yeniden düzeltme ve tekrar gözden geçirme düşüncesinde olmamış olması anlamındadır. Şiirlerini teenni ve irticalen söylemiş olan kimi şairler, söyledikleri sözlerin lezzetliliği ve güzelliği artmış olsun diye şiirlerini söyledikten sonra onlar üzerinde düzeltmeler ve değişiklikler yapmakta, önüne ve arkasına cümleler, sözler eklemektedirler. Bu açıdan onlar için herhangi bir kötüleme ve yerme de söz konusu değildir. Burada sadece bu farklılığa işaret etmek için bir karşılaştırma yapılmıştır.

Mevlânâ ise zamanı düşünen ve kendi ifadesiyle, “İbnu’l-Vakt/anın çocuğu”, hatta “Ebu’l-Vakt/anın babası” bir şair idi. “İbnu’l-Vakt/anın çocuğu”, geçmişi ve geleceği düşünmemek ve asla geçmişe dönmemek, halin/anın hakkını vermek demektir. O söylenmiş beyitlerin düzeltilmesiyle uğraşmazdı. Ne başı “geçmiş”te idi ne de yüzü “gelecek”e yönelikti. Mesnevî’nin tamamında Mevlânâ’nın geçmişe döndüğü ve bir ifadeyle, “Kadmarra ve kad maza” yı (geldi ve geçti) dile getirdiği yer dört veya beş konuyu geçmez.

Sufi, (içindeki) anın çocuğu olur ey arkadaş,
Yarın demek yolun şartından değildir.
Yoksa sen sufi biri değil misin
Var olan veresiye ile yok olur

Sufi, boy pos sahibi olduğundan
Geçmişe ait olan sözü geçmez olur
Düşünce geçmiş ve gelecek üzerine olur
Bu ikisinden kurtulunca sorun hal olur


Ayıklık geçmişi hatırlamaktandır
Geçmiş ve gelecek Allah’a perdedir


3- Mevlânâ, sözden tam anlamıyla yararlanma noktasında hikayeler, misaller, ayetler, hadisler, kıssa ve benzetmelerden yararlanır. Bu hikayeler ve kıssaların her birinin farklı boyutları vardır:

Bunların bir bölümü kendi dönemindeki dostları, efendi ile uşak, fakir ile zengin, tüccar ile esnaf, hakim ile suçlu, ev sahibi ile misafir, kadın ile kocası, imam ile imama tabi olanlar, filozof ile kelamcıyı sözünün odağı yapmıştır.

Bir bölümü, peygamberlerin hikayeleri, tarihten bazı kıtalar, hadisler ve rivayetlerden oluşur.

Bir bölümü de aslında hayalî ve onun kendi çağrışımcı ve çevik zihninin ürünüdür.

Mevlânâ’nın konuların –burada kadınlar– çeşitliliği noktasındaki düşüncelerini kavramak için sadece hikayelerin ve misallerin görünür boyutu üzerinde hüküm yürütmek mümkün değildir. Zira böyle yapıldığı takdirde isabetli ve doğru bir hüküm vermemiş oluruz. Çünkü Mesnevî’nin konularının düzenlenmesi yazılı değil, coşkusu–ilhamî olduğunu söyledik. Onun için de sözün ruhunun ve renginin, sözü söyleyenin zamanının hal ve yazı üslubuyla sıkı bir bağı vardır ve her eserin onun etkileyicisinin ve yaratıcısının bilgi ve görüşü ile inkar edilemez bir ilgisi vardır. İnançlar ve görüşler, gizli veya açık, az veya çok, isteyerek veya istemeyerek eser üzerinde etkilidirler. Mevlânâ ise başka hallerden çok aşıklık halinde olmuştur. Gözünü, her şeyden daha çok maşukun cemaline dikmiş ve her şeyden daha önce aşk ile uğraşmıştır. Bundan dolayı da tüm konular bir şekilde aşıklık devletinin ilk bilgileri ve faydalarının şerh edilmesi ve açıklanması başlığı altında olmuştur.

Her ne kadar yeryüzünde yaşıyor idiyse de yüzü semaya doğruydu. Topraktan olanlar ile birlikteydi ve ufuklardakileri övüyordu. Mevlânâ’nın yöneldiği tek nokta bir şeydir, o da “Maşuk”tur. Sahip olduğu tek becerisi “aşıklık”, haykırdığı tek şey ise “aşk”tır.

Mevla aşkı Leyla’nınkinden nasıl az olur
Onun için Top gibi dönmek daha uygun olur.
Top ol, doğruluk çevresinde dolan dur
Aşk çevgeni kıvrımında batıp kaybol


O halde sözün topunu nerede batıracağını belirleyen çevgen, Mevlânâ’nın mevlasıdır ve maşukun mevlası, aşk avlusundan başka yere sürmez.


4- Bundan dolayı (bu hikayelerden ve örneklerden çıkmış) ahlakî-irfanî sonuçları ona nispet etmekte şüphe etmemek gerekir. Zira dikkat ve düşünmeyle sözü oraya dayandırmıştır. Bu da ya aşıklık merdiveninden bir basamaktır ya da aşk doruklarından bir çatıdır.

“Sözcükler”in görünür boyutu üzerine kazara söylenmemiş bir düşüncenin Mevlânâ’nın boynuna atılması ve vekiliymişçesine onun yerine söz söylenmesi noktasında ise çokça düşünmek gerekir. Zira Mevlânâ, sözün kuralları darboğazına sığmaktan ve onun el ve ayak bağlarına esir olmaktan daha büyüktü. Anlamı ifade etmek amacıyla bir hikayeyi zikretmesi ve ondan yeni bir olguyu çıkarması pekala mümkündür. Ya da bir hikayeyi başta getirmesi de mümkündür. Ancak bunlarda önemli olan hikayenin kendisi değil de Mevlânâ’nın sonuç alışıdır. Hikaye, Mevlânâ’nın söyleyeceğini söylemesi için bir bahane, bir araçtır. Bu hikayelerin unsurları birçok konuda gerçek boyuttan yoksun, kişiler hayalî olup kesinlikle göz önünde bulundurulmazlar. Nihaî amaç, hikayeden çıkan ahlakî-irfanî sonuçtur.

Mevlânâ şöyle der:

Sözler ve isimler tuzaklar gibidir
Tatlı söz ömür suyumuzun çakıl taşıdır.

Söz manaya her zaman ulaşamaz,
Ondan dolayı peygamber, “kad kelle lisân” dedi.

Söylediğin söz yamuk, (ancak) anlamı doğru ise
O sözün yamukluğu, Allah’ın kabulüdür.

Sözü bu beden gibi bil,
Anlamı da içindeki ruh gibi.

Söz yuva gibidir, mana ise kuş,
Beden su yatağı, ruh ise akan sudur.


Bu nedenle, eğer basitçe düşünme boyutuyla, edebî eserler kalıbında ve onun dışına çıkmış olan Mevlânâ gibi büyüklerin görüşüne bakacak olursak sözlerin, kinayelerin, kıssaların ve misallerin görünüşleri zihnimizi yoracaktır ve onlar hakkında yanlış hüküm vermiş oluruz. Örneğin Mesnevî’de, içinde ince sözler kullanılmış olan konular (özellikle V. Defterde) az değildir. Bu kavramların toplum karşısında kullanılması belki Mevlânâ’nın bizzat kendi zamanında bile çirkin sayılmıştır. Zira yüzeysel bir bakış açısıyla onlara yaklaşacak olur ve tarihsel yönünü, ahlakî dayanaklarını, kişisel boyutlarını vb. göz önünde bulundurmazsak onlardan çarpık bir düşünceye varmış oluruz. Ve belki de onu bir şaka olarak görür ve sadece kendimiz bu eserin mükerrer incelenmesi üzerine bir şey bulmamış olmayız –ki o düşünce üzerine kurulmuş olan hükmü göstermekle–başkalarının bu irfanî-ahlakî sermayeden yararlanmasına da engel olmuş oluruz.

O halde hikayeler ve misallerin görüntüleri, şekilleri ve kalıpları düşüncenin kaynağı ve doğrulama temeli olmamalıdır.

Şu örneğe dikkat edelim:

I. Defterde Mevlânâ, kurt ve tilkinin aslanın hizmetinde ava gitme hikayesine işaret eder:

Bir aslan, kurt ve tilki avlanmak için
Av aramak üzere dağa çıkmışlardı.
Birbirlerine yardım edip avlara
Sağlam bağlar ve zincirler bağlamak üzere…

Hikayenin özeti şudur: Onlar avlarını elde edince kendi etrafında bulunanları denemek isteyen aslan, kurda yöneldi ve, “avı sen paylaştır” dedi.

Paylaşımda benim vekilim ol
Böylece nasıl bir cevher olduğun anlaşılsın

Kurt da öküzü aslana, keçiyi kendine, tavşanı da tilkiye verdi. Kurdun (bencilliği ve aslanın konumuna verilmesi gereken değeri vermemesi nedeniyle) bu imtihanda kaybettiğini gören aslan, ona çetin bir ceza verdi ve tilkiye pay etmesini istedi. Zavallı kurdun halinden ibret alan tilki, her üç avı da aslana ayırdı. Aslan cevap olarak;

Dedi: Ey tilki, sen adalet aydınlattın.
Böylesine bir paylaşımı kimden öğrendin
Nerden öğrendin bunu ey ulu!
Dedi: Ey dünya padişahı! kurdun halinden.
Dedi: Bizim aşkımıza sen böylesine inandınsa
Sen her üçünü de al, götür ve git.
Ey tilki, sen her şeyinle biz olunca
Seni nasıl incitelim, çünkü sen biz oldun

Bu noktada Mevlânâ sonuç alır:

Akıllı o kimsedir ki ibret alır
Bela anında dostların ölümünden



Görüldüğü gibi bu hikayede tilki, akıllılık ve ibret almanın sembolüdür. V. Defterde zikrettiği bir başka hikayede (aslan, tilki ve eşek) tilki, eşeği kandırarak aslanın yanına avlayıp yemesi nedeniyle hilekar ve aldatan bir varlıktır.

Görülüyor ki bu görünenlerin temeli üzerine hüküm verecek olursak birçok zıtlaşmayla karşı karşıya kalırız. Tilkiden hoşlanıyor ve onu aklın bir sembolü olarak kabul ediyor diye Mevlânâ’yı suçlayamayız (ilk hikayeye dayanarak). Yine tilkiyi aldatmanın ve riyanın sembolü olarak gördüğünü ve ondan nefret ettiğini çıkarmak da mümkün değildir (ikinci hikayeye dayanarak). Her iki taraftan da hiçbirinin lehine hüküm verilemez. Çünkü aslında Mevlânâ’nın göz önünde bulundurmadığı tek şey hikayelerdeki kişilerdir. Tekrar edecek olursak sadece ahlakî -irfanî konular alanında tuttuğu sonuçlar ona nispet edilebilir ve onun doğruluk ve yanlışlığı noktasında irdelenebilir.

Mesnevî’de erkek ve kadının iki şekilde görünüşü de böyledir. Eğer dikkatli olmazsak o tertemiz ideleri/düşünceleri ve yüce fikirleri temelsiz şüphelerin ayağına kurban etmiş oluruz ve hayalci bir zaaf, zihnimize öylesine bir yapışır ki kitabın sahibinin yüce ruhunun gücü de onun üstüne çıkamaz.

Örneğin içinde kadın ve kocasının konuşmalarının da zikredildiği erkeği aklın sembolü, kadını nefsin sembolü olarak gördüğü hikayede;

Ya da hakimin Cuha’nın karısına aşık olması hikayesi (kadının tuzağı).

Veya kötü fiilli annesini öldüren adam.

Veya kocasına “o hayaller ...”diyen kötü yapılı kadın hikayesi.

Veya bir söz söyleyip de durumu söylediğine ve iddia ettiği şeye uygun olmayan kimse hakkındaki hikaye.

Veya çocuğu olan dul kadınların ikinci kocaya karşı isteksiz olması ve onların kadınlardan üçüncü derecede, ikincisi içinde sınıflandırılması durumu daha iyi anlaşılsın diye soru soranın o büyüğü konuşmaya çekmesi.

Veya Şeyh Harakânî’nin kötü ahlaklı ve çirkin sözlü karısının hikayesi.

Ve bunun gibi başka konular, bayanlar için veya feminist düşüncelere sahip olanlar için incitici olabilir. Ancak zikri geçen bu deliller, endişe etmemeyi gerektirir. Zira Mevlânâ, bu tür hikayelerde kavram olarak erkek ve kadının farklı olduğunu açıklamış olup erkek cinsinin kadın cinsine göre daha üstün olduğu konumunda olmamıştır.


5- Buna ilave olarak birçok konuda Mevlânâ’nın kadınları güzel görme noktasında büyük deliller vardır.

Örneğin, Mesnevî’de annenin yüceltilmesi ve onurunun korunması noktasında birçok örnek bulmak mümkündür. Bunların bir kısmını burada zikredelim:

Anne hakkı ondan sonra gelir, zira o kerim,
Onu senin cenininle borçlu kıldı.
Onun cisminde seni şekillendirdi,
Hamileliğinde ona rahatlık ve alışkanlık verdi.
Bağlı bir parçası gibi seni gördü o,
Bağlı parçayı ayırmayı düzenledi.

Hak yüzlerce sanat ve fenni sağlamış
Böylece anne sana şefkat gösterdi.
Bir anne, bebeğin burnunu ovar
Ta ki Uyansın da bir yiyecek arasın.
Zira o habersizce aç halde uyumuş,
O iki meme ise dışarı çıkmak için çırpınır.


Dadı ve anne, bahane arar durur,
Bebeği ne zaman ağlar diye.

Bebeğin ayağı olmayınca anne,
Gelir de görevi üstüne alır.


Veya peygamberin, “Akıllı ve güzel huylu insanlar, eşlerine yumuşaklıkla ve adaletli davranırlar. Hayvanî huya sahip olan insanlar ise kadınlara öfkeli bir şekilde “üstün” olurlar.” şeklinde üzerinde durduğu hadisin zikri gibi:

Peygamber şöyle dedi: Kadın, akıllılara ve
Gönül sahiplerine (aşıklara) tam olarak galip gelir.
Yine de kadınlara cahil olanlar üstün olur,
Çünkü onlar sert ve çok serkeş hareket ederler.
Onlarda incelik, nezaket ve insaf az olur,
Çünkü hayvandır huylarına galip olan.


Ya da o kafir kadının henüz süt emme çağında olan çocuğuyla birlikte Mustafa (s)’ın yanına gelmesi ve İsa (a.s) gibi Resul (s)’ün mucizelerini dile getirmesi hikayesi ki bir anne kendi çocuğuyla birlikte peygamberin huzuruna çıkıp büyük bir feyiz bularak Müslüman oluyor. Bu hikayeden Mevlânâ’nın tekamülî süluka ermek için ölçüsünün erkeklik ve kadınlık dışında başka bir şey olduğunu anlamak mümkündür.

Veya Meryem (s.a.), Yahya’nın annesi ve Musa (a.s)’ın annesi gibi iyi huylu ve kemal sahibi kadınların övülmesi yada Mevlânâ’nın nazarında peygamberin yüksek derecesini göz önünde bulundurmakla birlikte peygamberin Sıddika35 ile sırdaş olması hikayesi.


6. Mevlânâ’nın İnsanbilimi apaçık bir şekilde şöyle der:

Fakat ruhun dişiliğinden korku yok,
Ruhun erkek ve kadınla ortaklığı yok.
Müennes ve müzekkerden daha üstündür,
Bu, kuru ve yaştan olan o can değildir.
Bu ekmekten çoğalan o can değildir.
Ya bazen böyle olur bazen de öyle.

Veya;

Eğer sen bir erkeği Fatıma diye çağırsan,
Erkek ve kadın hep bir cinsten de olsalar,
Senin kanına mümkün olduğunca kasdeder
Her ne kadar iyi huylu, halim ve sakin de olsa.

Mevlânâ’ya göre, ruhun dişi ve erkek yönü yoktur. Dişilik ve erkeklik ruhun vergilerindendir. Olgunluklar ise tamamen insanların ruhuna nispet edilirler.


7. Son olarak değerli okuyucunun dikkatini şu düşünce/inanca çekeyim: Bizim düşünce ve fikirlerimizin bizim zamanımızla daracık bir ilgisi olması ve içinde yaşadığımız toplumsal süreç içinde şekillenmesi gibi, büyüklerimiz de bu kuraldan müstesna olmamışlardır. Onlar da kendi zamanlarının çocukları idiler. Her ne kadar kendi toplumlarının seviyesinden daha yukarı çıkmışlar ve daha duru görüyorlar idiyse de “tüm varlıkları”yla kendi asırlarının kalbinden çıkmadan kendi zamanlarının renk ve kokusunu taşımışlardır. Bizim görüşlerimiz zamanımızın düşünceleri, adetleri ve davranışlarından kopuk değildir ve bizim devrimizdeki çeşitli toplumsal davranışlar bakış açımız üzerine etkilidirler. Örneğin kadınların her alana ayak bastıkları ve erkekler gibi güçlerini ispatladıkları günümüz dünyasında kadınların erkeklerin yarısı olduğu ve onlar için yaratıldıkları düşüncesi asla duyulmaz. Bizler de düşüncelerimiz ve fikirlerimiz üzerindeki etkiye bakarak böylesi bir sözü dile getirmeyiz ve kendi zamanımızın bilim ve geleneğini takip ederiz. Fakat örneğin Mollâ Sadrâ veya onun söyledikleri üzerine haşiye yazmış olan Molla Hâdî-yi Sebzvârî, bizim gibi düşünmezlerdi. Mollâ Hâdî-yi Sebzvârî, Mollâ Sadrâ’nın kadınları hayvanlar derecesinde zikrettiği ve onları hayvan olarak kabul ettiği–ki nikaha layıktırlar–cümlesini açıklarken şöyle der: “Erkeklerin onlara birlikte olmaktan çekinmemeleri ve onlarla nikahlanmaları için o kadınları insan suretine bürüdü.” Allah, bu hayvanları, onlarla konuşmak mekruh ve uygunsuz olmasın ve onları nikahlamaya rağbet olsun diye insan şekli ile örtmüştür. Aslında bayanlar da kendi tarihi geçmişlerini boşamışlardır. Belki de bu büyüklerin hükümleri o kadar yolsuz da olmayabilir. Zira kadınlar, ancak bu son asırlarda şaşırtıcı ilerlemeler göstermişlerdir. Elbette hak vermek gerekir ki kadınların geçmiş asırlarda kabiliyetlerinin gün yüzüne çıkmamasının nedenlerinden birisi de erkekler tarafından kendilerine uygulanan yasaklama ve sınırlandırmalar idi.


Mehdî Firdevsî-i Meşhedi

eviri: Hasan Almaz

23 Mart 2018

Ey başı kesilmiş ney; dilsiz, dudaksız olarak sırlar söyle!

Ey güzel sesli ney! Çıkardığın seslerle gönüller almadasın. Hoşsun, güzelsin, sıcak sıcak nefes vermedesin. Soğuklukları silip, süpürmedesin.

İçin bomboş, ne boğum var, ne başka bir şey! Sen dertlere düşmüş, perişan olmuş gönüllerden, dertlere düşmüş canlardan derdi, elemi almakta, onları da kendine döndürmekte, böylece de dertli, kederli, elemli kişilerin yerine sen feryad etmekte, sen ağlamaktasın.78

78  Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr'inin başka yerlerinde, ruba'îlerinde de ney hakkında güzel şiirler söylemiştir. Mesnevî'ye "Bu neyi dinle!" diye başlamıştır. Mevlana aşığı merhume Fevziye Çamsever Hanım'ın Mesnevî başındaki "Dinle neyden" ilham alarak yazdığı "Dinledim Neyden" başlıklı şiirinden birkaç kıt'a alarak bu şiiri açıklamak istiyorum:

"Andırır bir hasta kalbin ah ve istimdadını
Nağmesinden topladım bin bir fırakın yadını
Peyrev eyler ahına güya gönl-i naşadını
Dinledim neyden, bu akşam, hasretin feryadını

Kah coşar aşkın sesiyle şimdi mestane eda
Kah yanar fırkat diliyle sanki bir vuslat-ı cuda
Yükselir kurb-ı cemale, nefha nefha her sada
Dinledim neyden bu akşam, firkatin feryadını

Ruhlara serin nevayi yaralı bir ney midir?
Nağmeler, nağme değil de bir ilahî mey midir?
Öyle mest olmuş ki ruhum neşve de bir şey midir?
Dinledim neyden bu akşam hasretin feryadını

Nağmesi güya sada-yı 'bişinev ez ney'den gelir
Sîne-i aşığa uğrar da ilaha yükselir Sır mıdır?
Sevda mıdır? Şekva mıdır? Bilmem nedir?
Dinledim neyden bu akşam firkatin feryadını"

Herkesin gönlüne göre sesleniyorsun, sızlanıyorsun. Herkesin sevgilisine benzer resimler yapıyorsun, okuma yazma bilmiyorsun ama, iç yüzde, gönüller aleminde çok başarılı resimler yapan bir ressamsın.

• Ey bütün görünen ve görünmeyen şeylerin, hakîkatlerin, aslı, şekli, sureti olan güzel varlık! Sen şimdi hangi perdedesin, hangi makamdasın, hangi nağmedesin? Ey şeker gibi tatlı olan azîz varlık; ne olur lütfet, ney'in nağmeleri arasından bir baş göster, bize görün!

• Sanki gözlerin dokuz göz olmuş, can da sana on kulağını vermiş, nağmelerini her tarafa, altı yöne de üfle! Çünkü altı yön de senin tanıdığındır. Senin için yabancı yoktur. Sen herkesin dostusun.

Ey başı kesilmiş ney; dilsiz, dudaksız olarak nağmelerle, sırlarla söyle! Seni üfleyenin nefesinden aldığın sıcak, içli duyguları, seni dinleyelere de bir bir hoş şekilde duyur!

• Ney'in içine ateş düştü. Yanıyor, alemi duman kapladı. Ey ney; senin sesin, aşk sesidir. Sen ateşlisin, için yanarak aşk sesini duyurmadasın.

• Ey ney; kendi aşkınla, aşk ateşinle Leyla'nın, Mecnun'un aşk sırlarını dile getir, inle, feryad et! Ey ney; bu halinle gönüle ne hoş şeyler duyuruyorsun, cana ne huzurlar bağışlıyorsun.

• Galiba senin nefesinde Tebrîz şehrinden bir koku var. Böyle olduğu için, güzelliğin ile, güzel nağmelerinle nice gönüller elde etmedesin.


Mevlânâ Celâleddîn
(c. VI,2994)

"Hüküm senindir."

• Dün gece sevgilinin eteğini tuttum da; "Ey kerem cevheri!" dedim. "'Gecen hayırlı olsun' diyerek beni yalnız bırakıp gitme; bu gece lütfet, bizimle beraber kal!"

Onun güzel yüzü parladı, ateş gibi kızardı, öfkelendi. "Yeter, benden elini çek!" dedi, "Beni rahatsız etme! Bu yüzsüzlük, bu dilencilik ne zamana kadar sürecek?"

• Ona dedim ki: "Peygamber Efendimiz 'Bir şey isteyeceksen onu güzellerden, güzel yüzlülerden iste!' diye buyurmadı mı?"87

  87 Hz. Mevlana'nın yukarıdaki beyte aldığı hadîsin aslı şöyle:

"Hayrı güzel yüzlülerden isteyiniz." Cami'u's-Sağîr, c. I, s. 43.

"Evet öyle buyurdu ama, güzel kişi, güzelliği ile benliğe kapılır da başkasını düşünmez, ancak kendini düşünür. Bu sebeple onun huyu da serttir. Nazlansa da, cevr etse de insana dokunmaması gerekir."

• Dedim ki: "İş böyle ise, onun cevri cana can bağışlar, dene de gör. Göreceksin ki denediğin her şey bir defınenin tılsımı gibidir."

Dayanamadım ağlamaya başladım; "Hüküm senindir." dedim. Ey insanı ızdırabın karanlığından kurtaracak olan nurun kaynağı! Benim feryadıma yetiş, bana yardım et! '

O göz yaşlarımı görünce bana acıyacağı, teselli edeceği yerde gülmeye başladı. 0 güzel varlığın acılarımı görmemezlikten gelerek gülmesi, onun bana yakınlığının belirtisi, bir lütuf olarak göründü de, o lütuftan, doğu tarafı da batı tarafı da dirildi.

• Ey aşk yolu arkadaşları! Ey dostlar! Ağlayın, ağlayın, yağmurlar gibi gözyaşı dökün! Dökün de güzeller, yeşilliklerde size de gönül alıcı güzel yüzlü dilber ihsan etsinler.

Mevlânâ Celâleddîn
Divan-ı Kebir  (c. VI, 2964)

06 Nisan 2016

Nasr ile Mevlana üzerine

Seyid Hüseyin Nasr ile Modern çağın Rumisi ve Sufizminde İslam'ın Maneviyat İlmi üzerine bir röportaj

Wajahat Ali*

Bu günün Amerikasında en iyi satan şair olan Mevlana, yaklaşık olarak sekiz yüzyıl önce yaşamış bir Müslüman ve bir tarikat şeyhiydi. Onun şiiri ve lirik dizeleri, kendinden geçişin acısını tarif etmenin ve bu güne kadar âşıklara ilham vermeye devam eden "sevgili"si için beslediği özlemi ifade etmelerinin yanı sıra ilahi olana aşkını yüceltiyorlar.

Yaygın ticarileşme ve Rumi şiirinin zayıf tercümesinden dolayı Sufizm, İslam'ın en derin manevi biliminin çok duygusal bir Hallmark kartı (tebrik kartları), bir Deepak Chopra'd (Hint ruhsallık bilimi uzmanı) basitleştirmesiyle eş anlama geldi. Küresel İslam topluluğunda bile dinin teolojik çerçevesinde sufizmin itibarı ile ilgili önemli çatışmalar ve sert tartışmalar yapılmaktadır. En üretken ve iyi bilinen Amerikalı Müslüman bilginlerinden Seyit Hüseyin Nasr gibi pek çok uzman, sufizmin, İslam'ın sistemleşmiş geleneğinin özüne kök salan manevi motorunu ve kalbini temsil ettiğini ve selefilik ile politik aşırıcılığa kök salmış modern zamanların İslam'ını yeniden canlandırmaya muktedir olduğunu ileri sürüyorlar. "Gerçeğin Bahçesi: İslam'ın Mistik Geleneği Sufizmin Vizyonu ve Vaat Ettikleri" adlı son çalışması ile ilgili Nasr ile gerçekleştirdiğimiz görüşmede Rumi'nin modern dünyaya manevi etkisini, İslam tarih ve gelenğinde Sufiliğin rolünü ve gizemciliğin eskimiş bir modeli olarak Sufizm eleştirisi üzerine konuştuk.

Ali: öncelikle Rumi ile ilgili konuşalım. Coleman Barks'ı (Rumi'nin şiir kitaplarının "mütercimi") tanıdığınızdan eminim, tanıyorsunuz değil mi? 

Nasr: Evet.

Ali: Coleman Barks ve diğerleri Rumi'yi, Tanrı idrakinden koparmaya çalışsalar da,  bu onun şiirinde fışkırmaktadır. Rumi bugünün Amerikasında en iyi satan şairdir. İslam ve İslami ilimlerde sağlam bir şekilde kök salmış, ortalama dinleyiciyi cezbeden çalışmasında ne var? 

Nasr: Soruların başka çerçevede olması gerektiğini düşünüyorum. Her şeyden önce Celaleddin Rumi, Kuran'ın İslami öğretilerinde bütünüyle kök salmıştır. O büyük bir âlimdi, bir medreseye bağlıydı, İslam teolojisini ve hukukunu çok iyi biliyordu. Farsça, Arapça ve o dönemlerde Anadolu'da kullanılmaya başlayan Türkçe'yi çok iyi biliyordu. Büyük bir dindar olmasının yanı sıra dikkate değer bir âlimdi. İslami gelenekte bütünüyle kök salmıştı. Bu durumu görmezden gelerek Rumi'yi İslami temellerinden ayırmaya çalışanlara bütünüyle karşıyım. Bununla ilgili pek fazla şey yazdım ve aslında son zamanlarda Mesnevi'nin ilk bölümünü çevirdiğim "Hayat bir hacdır: Rumi ile sohbette" adlı bir kitap yazdım.

Kitap, benim Rumi'nin Sufi İslami gelenekte kök salmış olmasıyla ilgili söylediğim şeyi tamamlıyor. Şimdi, bugünün Batı dünyasına Rumi'nin evrenselliğini cazip kılan nedir? Birkaç şeydir. İlk olarak Rumi, bütün peygamberleri Allah'ın gönderdiğini ve Allah'ın tek din değil birçok din gönderdiğini öğreten Kuran öğretisinin büyük sözcülerinden biridir. Kuran ayetleri, her biriniz, hepiniz için kendi yolunuzu, kendi şeriatınızı yarattık ki bir diğerinizle Allah'ın rahmet ve bilgeliğinde bir araya gelesiniz diyor. Ve Kuran'ın çok meşhur bir ayeti şöyledir: "Biz her topluma bir peygamber gönderdik." Kuran'ın pek çok ayeti, İslam fıkhının evrensel bir perspektifini temsil etmektedir. İbrahim bir Müslümandır, İsa bir Müslümandır. Bunun anlamını tarih boyunca pek çok Müslüman özellikle de gerekli olduğunda yani İslam Hindistan'da Hinduizmle karşılaştığında ve Anadolu'da Hıristiyanlık ve bir dereceye kadar Yahudilikle karşılaştığında meydana çıkarmıştır. Fakat Rumi, bu evrensel öğretiyi meydana çıkaran şeyhlerin en büyüklerinden biridir.

Bu gün itibariyle insanlığın en büyük problemlerinden biri, birinin dinini kaybettirmeden-herşeyi görecelileştirmeden çok dinli bir toplumda nasıl yaşanacağıdır. Bu günün en büyük manevi problemi dolayısıyla Rumi, bir yol önerebilen büyük bir önderdir. İkincisi, Rumi aynı zamanda belki de yaşamış en büyük mistik şairdir ve Farsça'nın en büyük şairlerinden biridir. O, güzel Fars şiirinde pratik olarak ruhi hayatın bütün yönlerini ve insanlar olarak bu gün dünyadaki varoluşsal durumumuzu anlatabilme gücüne sahipti.

Coleman Barks ve şu anda çok meşhur olan diğer mütercimler Farsça bilmiyorlar. Farsça bilen biriyle birlikte çalışıyorlar. Tercümeler mutlak doğru değil. İçinde birkaç hata olmasına rağmen büyük bir başarı göstererek Mesnevi'nin tümünü çeviren Reynald A. Nicholson'un tercümeleri gibi değiller. Nicholson'un tercümeleri gerçekten büyük birer başarıdırlar. Bu insanlar genellikle Nicholson'un tercümesinden hareketle Rumi'nin öğretilerini Farsça bilen birinin yardımıyla bir tür ortalama Amerikan şiirine uyarladılar. Bu bir sanattır, ilim noktasında kazanım değildir, gerçeğin ve Rumi'nin temsil ettiği güzelliğin bu kombinasyonunun tadını veriyor. Rumi'nin temsil ettiği güzellik: Tanrı ve güzellikteki ruhi hayatın en derin gerçeklerin bir ifadesidir.

Ali: Rumi ve diğer sufi şairlerinin şiiri büyük oranda özel bir iştiyaktan gelmektedir. Ruhlarında bir kayıp tarafından tutuşturulan bir ateş ve özlem var gibi görünüyor. Rumi için bu kayıp, onun ruh arkadaşı ve rehberi Şems-i Tebrizi'nin kaybıdır. Neden bu uç duyguları görüyoruz: biri acı ve özlem diğeri aşk, her ikisi de İlahi Yol'a ulaşmada ve onu anlamada eşit oranda gerekli midirler? Neden acı ve özlem bir arada? 

Nasr: Bu çok açıktır ve size bir insan örneği vermeme izin verin. Eğer senin gibi genç bir insansanız ve işinizle uğraşıyorsanız bunu düşünürsünüz. Farzedin bir kıza âşık oldunuz, aniden aşk unsuru hayatınıza girdi ve sizi rahatsız ediyor. Âşık olmanızdan önceki günlerde sabah uyanıyordunuz, duanızı okuyordunuz, yıkanıyordunuz, işinize gidiyordunuz ve bu şeylerle ilgili düşünmüyordunuz.  

Sonra aniden âşık oldunuz. Bir kere âşık olduğunuzda bu durum bütün hayatınızı değiştiriyor. Başka şeyleri düşünmek yerine bütün zamanınızda bu kızı düşünüyorsunuz. Aşkın nesnesi olan bu özel insan olduğundan ondan ayrı olmak özlem ve acı üretiyor. Aşk kaybedişle karışmış acıdır, batıda bile Wagner'in operasını yaptığı, aşklarının sevenleri ölüme götürdüğü, Tristan ve İsolde gibi büyük âşıkların hikâyeleri vardır. Wagner bir mistik veya sufi olmadığı için bütünüyle dışsal bir seviyeye tekabül eden fakat bu derinliğe sahip bir ortaçağ hikâyesi olan Almanca Wagner'in Aşk-Ölüm Aryası batı müziğinde en ünlü parçalardan birisidir. Temel düşünce; aşkın kendisinin, maşuktan uzak olmaktan kaynaklanan acıdan ayrı olamayacağıdır. Arapça, Farsça ve diğer İslam topluluklarının dillerindeki Leyla ve Mecnun'un hikâyesi her zaman onları ölüme götürüyor. Romeo ve Juliet gibidir: şiddetli aşk. Bu bir insanın çok daha derin Tanrı'ya duyduğu aşkın ifadesinin yoludur.

Ve tabi ki Kuran açık bir şekilde bunula ilgili konuşuyor: "Allah onları sever, onlarda Allah'ı sever." Eğer Allah bizi sevmeseydi biz onu sevemezdik. Sufi bu aşkı fark edendir. Bu durum senin gibi genç bir adamın aşk sonrası gününe benzemektedir. İlk gün âşık değildi ve işiyle meşkuldü ve ikinci gün aniden aşk geldi. Bu hayatta Allah ile var olan aşkı fark eden insanlar var. Güzel bir kadına âşık olmak gibi veya bir kadının bir adama âşık olması gibi. Bir kere bu fark ediş gerçekleştiğinde bu aşk kendisiyle birlikte özlemi getiriyor. Özlem aşktan ayrılamaz, maşuk hemen yanlarında olmazsa, sevgilinin kucağına hemen düşmezlerse acı çekiyorlar. Bu, aşk ve acı arasındaki ilişkidir.  

Ali: Bâtınilik eleştirmenlerinin yaptığı bir eleştiri var: Eğer şakirt, terbiyecisi olan mürşidinin elinde "ceset" gibi gözü kapalı köle gibi olmak zorundaysa İslam ve tasavvuf yolu onların bireyselliklerini ellerinden almıyor mu? Bu ne tür bir bireyselleşmeye giden yoldur? 

Nasr: Keşke birileri bireysellikten o kadar kolay kurtulabilseydi; herhangi biri kendi bireyselliğinden hiçbir zaman bütünüyle kurtulamaz. Bir insan, çok farklı bir sorun olan bencilliğinden kurtulur. Odanızda, duvarınızda iki tabloya sahip olabilirsiniz; biri bir Fars minyatürü ve diğeri de Rembrandt tarafından yapılmış bir Alman tablosu olabilir. Çok farklı karakterler fakat kendi karakterlerine sahipler ama cansızlar, kendi arzularına sahip değillerdir. Biri manevi bir öğretmenin elinde ölü bir ceset gibi olma ile ilgili konuştuğunda bunun anlamı, arzuyu hapsetmeye muktedir olmak özellikle de yine Kurani bir terim olan ve bizi kötüye yönelttiğinden tutsak almaya mecbur olduğumuz ruhumuzun bir parçası olan nefsi emareyi hapsetmeye muktedir olmaktır. Bu deyişin anlamı budur. Bir makinenin bir dişine dönüşme anlamında değildir.

Aslında, makine bizim sahip olduğumuz şuura, özgür iradeye sahip değildir ve her anlamda değil fakat ruhi anlamda özgür iradesini manevi bir öğretmene teslim etme bir anlamda birinin iradesini Tanrı'ya teslim etmesinin en düşük seviyesidir. Pek çok insan İslam'ı otomatik olduğu, bireyselliğe sahip olmadığı sadece iradeyi Tanrı'ya teslim ettiği için eleştiriyor fakat biz Müslümanlar, günün her anında iradeyi Tanrı'ya teslim etme gerçeğinin bir özgür irade eylemi olduğunu çok iyi biliriz.

Ali: Müslümanlar şu an dünyaya bakıyorlar özellikle de İslam "ümmeti"ne ve istikrarsızlık, acı, otoriter rejimler, baskı v.b şeyler görüyorlar. Dolayısıyla pek çok Müslüman, bütün bu riyazetin, zikrin, nesf tezkiyesinin ve Sufi tecrübenin bu sorunların çözümüne ne katkı sağlayacağını soruyorlar. Bütün bu sufi tecrübeler Filistin, Çeçenya veya Irak'taki Müslümanların acılarına nasıl yardım edecek? İnsanlar, Müslümanların bir köpüğün içinde yaşayıp başını kuma gömenlere benzediğini söylüyorlar ve insanlara yardım etmek için insanın daha pratik olması gerekir. Bununla ilgili neler söyleyeceksiniz? 

Nasr: Bütünüyle saçmalık. Bu sorunun pek çok cevabı vardır. Temel cevabı; İslam dünyası sadece dışsal baskıdan dolayı acı çekmiyor aynı zamanda haysiyetini, mirasını, kendi İslam tecrübesini kaybetmesi, ahlakının zayıflaması gibi sadece dışsal olmayan yani İslam dünyasının içinde yaşanan şeylerden dolayı acı çekmektedir. Sufizm, her zaman İslami ahlakı arındırma işlevine sahip oldu, riyazet ve tezkiye parlayan bir lamba gibidir. Bir lamba neye yarar? Lamba, koşan fakat yerinden kımıldamayan bir at gibidir. Fakat lamba olmasının kendisine kazandırdığı fazilet dolayısıyla etrafındaki alanı aydınlatıyor. Bu yüzden birinin ruhunu arındırma işlevi, faziletli bir şekilde yaşamasını sağlama, onun etrafındaki toplumun ahlakı üzerinde büyük etkiler meydana getirmektedir.

İslam dünyası sadece Amerika'nın Filistin ve Irak'ı işgal etmesinden dolayı acı çekmemektedir. Aynı zamanda Afganların kendileri tarafından Afganistan'da yapılan inanılmaz yolsuzluklardan ve aynı zamanda Irak'takiler de benzerlerinden acı çekmektedir—sadece doğrudan işgal altında olan iki ülkeyi örnek veriyorum; tabi bu duruma sürükleyen korkunç olayları ve buralardaki yabancı işgaliyle nelerin yaşandığını bütünüyle yok saymıyorum. Fakat diyorum ki; işgal tek sorun değildir ve sufiler her zaman İslam ve toplum ahlakını arındırmaya çalışanlardır. Ve onlar hiçbir zaman dışsal faaliyetten ellerini çekmiyorlar. Örneğin sufilerin güçlü oldukları pazar her zaman İslam dünyasında ekonomide baskındı. İslam'ın ekonomik hayatı pazardan, onu başka bir açıdan ele alan modernleşmiş Müslümanların olduğu şehirlerin yeni kesimlerine taşındığında ve İslam ekonomisinin fazlasıyla İslam ve Müslüman toplumların pek çok derin tecrübelerine karşıt bir hale dönüştüğünde sufiler çok daha fazla makuliyet verebilirler.

İslam topluluklarında İslam adına bir toplum olarak, bir medeniyet olarak kendini yeniden tazelemek için kendisine gelen bu içsel manevi hayatiyet olmadan bir çıkış yolu bulunamaz. Ve aynı zamanda askeri olarak da 18. ve 19. yy.lın kolonyal güçlere karşı büyük direniş hareketlerinin nerdeyse bütünü sufilerden oluşmaktaydı: Kafkasya'da Şeyh Şamil, Cezayir'de Emir Abdülkadir, bugün Pakistan olan Hindistan'ın modern eyaletinde Barelvi ailesi ve listeyi uzatabilirsiniz. Bu gün trajik olan, çözümlerinde sadece dışsal faaliyetlerle bulunması gerektiğini düşünen bir grup olmasıdır. Aynı şeyi kendi içlerinde yapmıyorlar. Bu derin bir şekilde batılı bir düşüncedir, kendini geliştirmeden dünyayı geliştirmeye çalışmak modern düşüncedir. Bu, diğerlerinin başlarını kuma soktuklarını ve "biz cihad ediyoruz ve siyasiyiz" v.s. diyen Müslümanların söylediği şeydir, onlar modernizmin çok önemli bir hatasına gıpta ediyorlar.  

Ali: Hz. Muhammed'in (sav) kişiliği ve adı Allah'ın sevgilisi (ashabiballah) övülüyor ve peygamber davranışın bir kriter modeli olarak Müslümanlar tarafından seviliyor. Onun sünneti, Rumi gibi adamları ortaya çıkarıyor ve bencil olmayan bir hayırseverliğe öncülük ediyor fakat aynı zamanda modern dünyada cihatçılara ve radikallere ilham veriyor. Pek çok insan söz konusu ettiğim ikinci tip davranıştan dolayı Hz. Muhammed'in kişiliğini suçlamaktadır. Biraz takipçilerinde bu derece farklı meyveler ve sonuçlar üreten bu dikkat çekici derecede karmaşık kişilik hakkında konuşalım. Bir tarafta sufiler var diğer tarafta Bin Laden var.  

Nasr: Her şeyden önce Bin Ladenler klasik cihad ile karıştırılmamalıdırlar—klasik cihat bütünüyle başka bir şeydir. Eğer dışsal bir cihad örneği istiyorsanız bütünüyle başka bir şey olan 19. yy.da Fransızlara karşı savaşan Emir Abdulkadir'i zikretmelisiniz. Fakat bunu bir tarafa bırakın Peygamber (s.a.v) insan halinin bütün olasılıklarını mükemmel içinde sunuyor. Şimdi, bunun bir parçası tabi ki Allah aşkıdır. Fakat Allah onu aynı zamanda yeni bir dünya düzeninin, yeni bir medeniyetin ve yeni bir toplumun kurucusu olarak görevlendirmişti. Bu yüzden o her şeyden önce tabi ki peygamber olmakla beraber, Allah'ın sevdiği ve Allah'ı sevendi, babaydı, ordu komutanıydı, hâkimdi, bir topluluğun yöneticisiydi, Medine'nin ve sonradan Arabistan'ın kralıydı ve bütün bu özellikler onda ve onun kaderinde birleşmişti. Allah'ın onu dünyaya göndermedeki amacı, hayatta insanların sahip oldukları işlevlerin bir peygamberin şahsında nasıl mükemmel olduklarını göstermekti.  

Peygamber onların hepsi için bir model oluşturuyor. İyi bir devlet adamı olmanın modelini sunuyor. Aynı zamanda savaşçılar için iyi bir savaşçı olmanın, asaletin, Kuran ve hadislerin düşmanlarına haysiyet ve iyilikle davranın dediği her şeyin bir modelini sunuyor. Kuran açık bir şekilde masum insanların öldürülmesine muhalefet ediyor ve peygamber her zaman bunu uygulamaya dikkat ediyor. Bir savaş yapmak zorunda kaldıklarında o her zaman bir barış yapma mümkün olduğu anda barış tarafında olmuştur çünkü bu Kuran'ın da söylediği şeydir. O, örnek bir yöneticiydi, örnek bir babaydı, örnek bir savaşçıydı ve bir aileye sahip olduğun zaman çekişmeler oluyor, problemler oluyor bu insanın düzenidir. Müslümanlar için bütün farklı alanlarda bir örnek, bir model oluşturdu. O sadece manevi hayatın örneği değildir aynı zamanda bu dünyadaki hayatımız için bir örnektir. Çünkü İslam Hıristiyanlık ve Budizm'in aksine manevi hayat ve dünyevi hayat ayrımına dayanan manastır hayatına sahip değildir. Onların bütünü bir açıdan entegre edilmiş ve birbirleriyle ilişkilendirilmişlerdir. Ve peygamber bunu hayatında uygulamıştır.  

Ali: Bir mürşit ile müridi, arayan ile aranan, şeyh ve talebesi arasındaki ilişki ile ilgili konuşalım biraz. İlk olarak bir ruhani adayı neden ruhani bir şeyhe biat etmeye ihtiyaç duyar? 

Nasr: İslamda ruhbanlık yoktur ve herkes aracısız bir şekilde günlük namazlarında olduğu gibi Allah'ın karşısındadır. Bu özellik, kutsal toplantı sırasında bir papazın ayini yönetmek zorunda olduğu ve papazların bir bağ olarak işlev gördüğü Hıristiyanlıktan farklıdır. En azından bu Katolik Hıristiyanlığında Tanrı ile din görevlisi olmayan arasında aracı olma şeklindedir. İslam'da bu yoktur. Bununla birlikte bu sözünü ettiğim ruhi önderlikle aynı şey değildir. Bütün Müslümanlar Allah'ın karşısındadırlar ve kendilerinin papazlarıdırlar. Fakat ruhi rehberlik, rehberliğe ihtiyaç duymaktadır. Bu düz bir zeminde yürüme ile dağa tırmanmayı karşılaştırmak gibidir. Nasıl yürüyeceğinizi bir kere öğrendiğinizde zeminde kendiniz yürüyebilirsiniz fakat Everest Tepesi'ne tırmanmak istiyorsanız bir rehbere ihtiyaç duyarsınız.

Ruhi yürüyüş için bir rehbere ihtiyaç olduğu gereçketir. Tıp alanında eğer hastaysanız bir doktora ihtiyaç duyarsınız. Bir doktor rahatsızlıklarınızla nasıl uğraşacağını öğrenmiştir ve insanoğlu kusurludur. Zihin ve ruhun tedavi gerektiren pek çok sorunu vardır ve ciddi bir mürşid veya manevi şeyh de aynızamanda ruh doktorudur: tıpkı bir tıp doktorunun fiziksel problemlerle ilgilendiği gibi ruhun yaralarını iyileştiren kişidir gerçek mürşid. Eğer Tanrı bedenimizi bize vermişse ve bize yardım etmesi için ona dua ediyorsak neden bir doktora ihtiyaç duyuyoruz?

Bu bir düzeyde böyledir fakat çok kötü bir mide ağrısı hissettiğimizde doktor, acil bir ihtiyaçtır ve Allah imkânlar sunar. İslam'da bizler mutlak rehberin—el-Hadi—Allah olduğuna inanırız. Fakat aynı zamanda Allah, vahiyde insanlar üzerinden manevi rehber imkânları sunmaktadır çünkü herkes Allah'a doğrudan aracısız erişebilir. Eğer hayatta ne yapmak istediğinizle ilgili karar vermek istiyorsanız, bu hayatta O'na daha yakın olmak için manevi pratik üzerinden, yoğunlaşma üzerinden, Allah'ın adını zikretme üzerinden sistematik bir şekilde çalışıyorsanız size rehberlik edecek birine ihtiyaç duyarsınız. Ve Allah İslam'da bu rehberliğin olmasına izin vermiştir. 

Ali: Tam bu noktada eleştiri geliyor ve ben bu insanları damgalamak istemiyorum ama farzedin ki birileri, "tamam söyledikleriniz anlaşılıyor fakat Kuran ve sünnette buna izin veren delil nerde" diye soruyorlar. Peygamber biat işlemini ne zaman yaptı? 

Nasr: İlk olarak Hz. Peygamber Hudeybiye'de Sufizmin biatının temelini atarak takipçilerinden biat aldı. Bu doğrudan Peygamberin sünnetidir. İkincisi, Kuran Hz. Musa'nın dinin dışsallığını ve Hızır'ın içsel manasını, batınını temsil ettiği Hz. Musa ve Hızır'ın kıssasını anlatıyor. Hz. Musa Hızır'la bir yolculuğa çıkıyor ve Hızır ona dışarıdan tuhaf görünen fakat içsel olarak anlamı büyük şu talebini dile getiriyor: "soru sormayı terk etmezsen seni yol arkadaşım olarak kabul etmeyeceğim." Bu tam olarak ruhi rehberliğin anlamıdır.

Son olarak, manevi rehberliğin prototipine sahipsiniz, paygambere sahipsiniz, salât ve selam onun üzerine olsun, Kuran'da onun gece Mirac'a çıkışından söz ediliyor ve ne kadar dışsal olurlarsa olsunlar, sayıları ne kadar fazla olursa olsun bunu inkar edemezler, bu gün İslam dünyasında batıni rehberliği reddeden pek çok kimse var fakat onlar Kuran'ın metnini inkar edemezler. Peygamber, İslam'ın batıni idraki olarak Allah'ın emriyle cennete götürüldü. Fakat bir rehberi vardı, Cebrail (a.s). Cebrail onun rehberiydi. Peygamberi cennete o götürdü. Bu yüzden birileri bunun temeli nedir diye sorabilir—bununla ilgili çok fazla kaynak var. Bu bütünüyle vahyi, yazınsal temelden yoksun değildir; İslam hukukunda bunu çok fazla temeli var.

Ali: Pek çok kimse sizin tarif ettiğiniz şeyi, dinin ve maneviyatın fazlasıyla evrensel bir bağlamı olduğunu söyleyebilir. Fakat Sufizm ve İslam'da Hakikat neden Şeriat'ta içkindir? Allah'a giden bu kadar çok yol varsa tarikatlar neden İslam'i olmak zorundadır? 

Nasr: Bu çok güzel bir soru. Tıpkı bizim bir bedenimiz ve ruhumuz olduğu gibi ve ruhumuz bedenimiz olmadan caddeden yürüyemeyeceği gibi—eğer böyle olsa ölü olurduk. Dinde böyledir; bir bedene, bir şekle ve bir yapıya sahip olmak zorundadır. Bu olmadan ruh, tarikat eğitimini takibe devam edemez. Şeriatsız tarikat, kabuksuz şam fıstığı gibidir. Şeriat diğer pek çok fonksiyona sahiptir fakat aynı zamanda tarikatı, manevi yolu koruyor. Dünyada manevi bir gelişim olanağını bağlamının dışında tutan hiçbir din yoktur. Bu sadece modern bir icattır. Örneğin Hıristiyan mistikler aynı zaman Hıristiyanlardı. Onlar aynı zamanda kiliseye giderlerdi ve Hıristiyan kurallarını takip ederlerdi. Hindu mistikler Hinduizmi yaşıyorlardı, inekleri kesmiyorlar ve inek eti yemiyorlardı. Hindu kurallarını takip ediyorlardı ve örnekleri çoğaltabiliriz, sufizm bir istisna değildir.

Sadece bir din nefretinin olduğu modern dünyada ve modern toplumun bazı kesimlerinde bir dinin manevi öğretilerinin o dinin dışında yaşanabileceği düşüncesi var; bu düşünceler ileri sürülüyor. Bu kolay gibi görünüyor. "Domuz eti yemekle, şarap içmekle ilgili canımı sıkmak zorunda değilim. Yapacağım şey Rumi'nin güzel şiirini okumak, şarap, kadın ve müzik ile ilgili konuşmaktır. Veya buna benzer bir şeyler yapmaktır" diyebilirsiniz. Bu bir davranış türüdür. Bu, İslam'ın bomba atmak olduğunu söyleyen diğer tavrın tam karşıtıdır; içsel ve dışsal arınmayla ilgili hiçbir şeye sahip değildir.

Ali: Bazıları hakikatın Hallac'ı mahvettiğini söylüyor. Hakikat, onu şeriatın sınırları dışına çıkardığı ve kendini "Hak" olarak ilan ettiği noktaya getirdi. Dindar bir Müslüman için bukadar tehlikeli olan bir şeyle neden uğraşılsın? Neden bu batıni ilimle uğraşalım? 

Nasr: Sadece bir olayı ele alıyorsunuz. Bu şunu demeye benzemektedir; her gün yollarda sarhoş insanlar olduğunda neden araba gezintisi yapalım. İslam tarihinde Hallac'ın kaderini yaşamamış ve felsefeden, sanata, bilime toplumsal yapıya, ekonomiye İslam kültürü ile medeniyetinin her yönü üzerinde derin etkiye sahip olmuş milyonlarca sufi var. Bu anlaşılmalıdır.

Hallac özel bir yazgıya sahiptir. Dünyeviliğin, lüksün İslam dünyasında fazlasıyla bulunduğu bir zamanda geldi. Onun işlevi bu duruma bir tür anti tez olmaktı ve bunu hayatıyla ödedi ve bunu büyük bir mutlulukla yaptı. Cellâdına doğru yürürken gülümsüyordu. Bu yapıldı çünkü dönemin Müslümanlarının bilincini sarsıyordu. Fakat sufilerin çok büyük bir çoğunluğu Hallac'ın yazgısıyla yüzleşmedi. Onlar "Hak"ka ulaşma ile ilgili konuşuyorlardı ve bunu söylemek onlar için tehlike oluşturmuyordu. Senegal'e bakın, Senegal'deki Müslümanların yüzde 90'ı Ticani veya Kadiri sufidir. Onlar arasında Hallac hakkında şiirler yazan büyük önderler vardı ve öldürülmediler. Aslında Sufizmin bütün Senegal'e İslam'ı iki yüzyılda getirdiğini görüyoruz. Aynı durumu Malezya ve Endonezya'da da görebilirsiniz. Türkler nasıl Müslüman oldu? Sufiler üzerinden Müslüman-laştılar. Araplar asla Türkleri fethetmedi. İslam'ın ilk dönemlerinde Hallac gibi gerçek hakkında, gerçeğe ulaşma hakkında ve gerçekle bir olma hakkında konuşan insanlar vardı ve onlar öldürülmedikleri gibi kendi kültürlerinin büyük kahramanları idiler, Türkiye'de bir sufi şeyhinin adı verilen bir üniversite var.

Ali: Sufizm Güney Asya da Çişti ve Kadiri tarikatlarını kullanarak kılıçsız İslam'ın yayılmasına nasıl yardım etti? Çünkü bütün duyduğumuz İslam'ın kılıçla yayıldığı ve sadece kılıç.

Nasr: Bu saçmadır. Bu bütünüyle yanlış olan ve Orta Çağlardan beri yapılan batılı propagandadır. Her şeyden önce İslam'ın yükselişinden 300 yıl sonra İran'da Zerdüştiler vardı. İslam orduları asla insanları İslam'ı kabul etmeye zorlamadılar. Allah'ın putperestlere ya İslam'ı tercih etmeyi ya da Müslümanlara karşı savaşmayı tercih etmelerini emrettiği bölge sadece Arabistan içindeydi çünkü Allah, orada var olan berbat putperestliği oradan çıkarmak istedi. Fakat Arabistan dışında İslam'ın Hıristiyanlar, Yahudiler, Zerdüştiler ve Hindularla karşılaştığı yerlerde onlara genellikle bir tercih hakkı verdiler. Bu yüzden İslam dünyasında pek çok Hıristiyan ve Yahudi topluluk yaşadı fakat onların pek çoğu aşamalı bir şekilde farklı nedenlerden dolayı İslam'ı seçti. Her şeyden önce kılıçla yayılma ile ilgili konuşmayı terk edelim. İslam dünyası Arap dünyasında veya İran'da bitmiyor. Bütün Türk dünyası var, Orta Asya dünyası var, Güney Asya dünyası var, Güneydoğu Asya dünyası ve Afrika dünyası var.

Eğer bir milyar Müslüman varsa bunların 900 milyonu hiçbir şekilde istila ile İslam'a döndürül-memiştir, pek çoğu Sufiler üzerinden İslam'a kazandırılmıştır çünkü insanoğlu manevi karakterli insanlardan etkilenir. Kuşkusuz asalet, misafirperverlik, kibarlık ve sevgi gösterdiklerinde, bencil ve saldırgan olmadıklarında samimilerdir. Tüccarlar da Java dolaylarında gördüğümüz gibi sufilerdi, zahiren tüccar fakat aynı zamanda çok yüksek bir manevi karaktere sahiplerdi. Aksi halde hiçbir tüccar bir insanı bir dinden diğerine kazandıramaz. Bu o sufi tüccarların yüksek manevi karaktere sahip olmaları dolayısıyla gerçekleşmiştir.

Güney Asya'daki Kadiri ve Çişti sufi tarikatları inanılmaz bir rol oynadılar. Çişti tarikatını kuran kişi Muinuddin Çiştiydi. Esasında Çişt, modern zamanların Afganistan ve Pakistan sınırları dâhilindeydi, Muinuddin Hindistan'a genç bir adam olarak getirilmişti. Büyük bir azizdi. Açıkçası, Hindular ona geldiler, o, onlar için dua etti, onlara iyi davrandı ve onlarla beraber yedi. Bu Hindulardan pek çoğu bu adamın Hindistan'da var olan kast sisteminin bütün farklılıklarının ve sosyal sınıflandırmaların ötesinde olduğunu fark ettiler. Kendi felsefesine sahip olan kast sistemini eleştirmeye çalışmıyorum fakat sosyal katmanlaşmanın baskıcı görünüşü onda yoktu bu yüzden pek çok Hindu ona geldi. Onun hayatı boyunca 500 bin insanı İslam'a kazandırdığını söylüyorlar. Aynısı Kadiriler içinde geçerlidir, bunlardan bazıları ellerine kılıç alıp Hindulara karşı savaşmaya çalışmayan büyük öğretmenlerdi. Hindu arkadaşlar edindiler. Aslında pek çok Hindu yogici iler sufiler görüştüler, arkadaş oldular ve bilgi ile Tanrı aşkı hakkında konuştular, var olan bütün benzelikler hakkında konuştular. Bu insanların yaşadığı ve davet ettikleri İslam'ın sadeliği pek çok Hindu'yu Müslümanlaştırdı. Bu çok açıktır bunu görebilirsiniz: sufizm olmadan İslam bu gün İslam dünyası olarak adlandırdığımız bölgenin üçte ikisine yayılamayacaktı. 


*Wajahat Ali ne bir terörist ne de bir azizdir. Pakistan kökenli Amerikalı bir Müslümandır. Ali bir oyun yazarı, denemeci, mizahçı ve avukattır. "Yerel Haçlılar" adlı çalışması 11 Eylül sonrası Amerika da yaşayan Müslüman Amerikalıların hayatlarıyla ilgili ilk önemli oyundur. Blogu: athttp://goatmilk.wordpress.com/. Kendisine atwajahatmali@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Çeviren: Ali Karakuş
Kaynak: dunyabulteni

26 Nisan 2015

Ne varsa harap bir kalpde var

Gönlün varsa gönül kabesini tavaf et. Anlam kabesi, gönüldür; ne
diye toprak sanıyorsun onu?

Tanrı, sılret Kabe'sini tavaf etmeyi, onun vasıtasiyle bir gönül ele
alasın diye buyurmuştur.

Bir gönül incittin mi bin kez yaya gitsen de Kabe'yi tavafetsen
Tanrı kabul etmez.

Malını-mülkünü ver de bir gönül al; al da o gönül, mezarda, o
kapkara gecede ışık versin sana.

Tanrı kapısına binlerce altın torbası götürsen Tanrı, bize birşey
getireceksen gönül getir der.

Çünkü der, altın, gümüş, kapımızda hiçbir şey değildir; bizi
istiyorsan istediğimiz gönüldür bizim.

Senin, bir saman çöpü kadar değer, vermediğin yıkık gönül, Arş'tan
da üstündür, Kürsi'den de, Levh'ten de, Kalem'den de.

Hor bile olsa gönülü hor tutma, o horluğuyla gene de pek üstünler
üstünüdür gönül.

Yıkık gönül, Tanrı'nın baktığı varlıktır; onu yapan can, ne de
kutludur.

Kırılmış, iki yüz parça olmuş gönülü yapmak, Tanrı'ya hactan da
yeğdir, umreden de.

Tanrı defineleri, yıkık gönüldedir. Yıkık yerlerde pek çok defineler
gömülüdür.

Kul gibi, köle gibi gönüllere hizmet için kemer kuşan da sırlar
yolu, yiliüne açılsın.

Sana kutluluk gerekse, devlet istiyorsan, gönüller almaya, ululuğu
bırakmaya bak.

Gönüllerin yardımı seninle atbaşı beraber giderse kalbinden hikmet
kaynakları akar.

Dilinden sel gibi Ab-ı hayat akar; soluğun, Mesih'in soluğu gibi
hastalıklara ililç olur.

İki dünya da bir gönülceğiz için var olmuştur; okuyanın
dudağından çıkan "Sen olmasaydın" hadisini duy.

Yoksa varlığın, mekanın, güneşin, Ay'ın, yerin, şu gökkubbenin
Vücudu nerden olacaktı?

Sus, her kılında iki yüz dil olsa da söylesen, gönül, gene de anlatışa
sığmaz.


Mevlânâ Celâleddîn

27 Şubat 2015

Onun mağlubuyum

Oyun tahtasında bu oyundan başkası yoktu.
Oyna dedi; ilave yapmayı ne bilirim?

Ben mevcut olan bir oyunu oynadım;
Kendimi belaya attım.

Bela içinde de onun tatlarını tadıyorum;
Onun mağlubuyum, onun mağlubuyum, onun mağlubu.


Mevlânâ Celâleddîn

28 Şubat 2014

Biri söyletir biri susturur

Ferâgât eyleyip ey Hayretî bu şi'r ü inşâdan
Bugün âlemde bî-nâm u nişân olmak diler gönlüm

Hayretî


Şeyhî bu defteri oda yak var sükût kıl
Usanmadın mı şi'r-ü gazelden ne fâide

Şeyhî


Firkât demidir ko şi'ri, Ahmed
Mahşer gününe terâne sığmaz

Ahmed Paşa


Bin safsata bir mısraı bercesteye değmez
İndimde esatir-i Felâtun hezeyandır.
Şair o hümadır ki iki âleme pinhan
Bir cevvi Mükaddesde hafiyyuttayyarandır.
Amma ki bu tarif olunan şairi mahir
Nadir bulunur cevheri nayabı zamandır.

Yenişehirli Avnî


Dedi ki "vasf-ı cemalimde aciz oldu ukûl'
Anunçün Ahmed eder fenn-i şi'rden tevbe

Ahmed Paşa


Ey dil ile söylenen söz
Ben ne vakit senden kurtulacağım da
Mârifet güneşinin nuru ile gerçek Padişah'ı bulacağım,
Dilden de, kıt'adan da, şiirimden de bıktım artık

Mevlânâ

29 Aralık 2013

Yeni Şeyler

Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel 
Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş! 
Dünle beraber gitti cancağzım, 
Ne kadar söz varsa düne ait 
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım...

Mevlânâ Celâleddîn
Çeviri: A. Kadir

08 Eylül 2013

Ey âşık

ey âşık! Kendine bak da, insanların işine karışma;
şu şunu söylüyor, bu bunu söylüyor, deyip durma!
filan bana diken diyor,
filan yasemin diye çağırıyor, düşüncesine kapılma!
her söze, herkese aldırma; gül gibi kokmaya bak sen.
filan sana kâfir diyor,
bir başkası da sana din adamı diyor...
vazgeç bunlardan vazgeç; gözünü aç!
Allah, sana basiret gözü, gönül gözü vermiş!
öyle bir göz vermiş ki,
senin mahmur bakışlarına karşı Cebrail"in kanadı bile secdeye kapanır.
şekil ve surete bakma!
ey Hak âşığı, neşelen!
seni yükseklere uçuracak kanatların olduktan sonra,
insanlardan sana ne gam var?
ey kendi kusurlarını görmeyip de,
başka insanların iyisine kötüsüne bakıp kalan zavallı!
Allah, senin yardımcın olsun.

Mevlânâ Celâleddîn
Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1972

19 Mart 2013

Ne mutlu o güne ki, uçacağım o dosta

Geceleri sözüm bu, düşüncem bu günlerdedir;
Gönlümün cezbesinden gafil oldum nicedir.
Nereden gelmiştim ben ve gelişim ne diye?
Ülkemi göstermezsen bu gidişim nereye?
Niçin yarattın beni; bir derin hayretteyim,
Beni yaratmandaki gayeyi ne bileyim?
Sadece yakînim var en ulvî âlemdenim,
Eşyamı toplayarak oraya gideceğim!...

- Şu toprak âlemine nasıl düşmüşsem öyle-
İki-üç günlük kafes takmışlar bedenime…
Benimle ilgisi yok bu toprak âleminin,
Bülbülüyüm ilâhî, o esrâr bahçesinin!
Ne mutlu o güne ki, uçacağım o dosta,
Ve kanat çırpacağım varmak için yanına…

Zira biri var, biri; söz dinler kulağımda,
Hem söz söylüyor, hem gizlenmiş ağzımda!
Kimdir bu gözlerimden öyle dışarı bakan?
Söyler misin kim, beni gömlek diye giyen can?
Eğer bana yol, konak göstermiyorsan buradan,
Bir nefes dem süremem tende ey ruh-ı revân!
Kavuşma meyini ver, tâ ebed zindanına,
Kırayım her tarafı, sarhoşça, şamatayla…

- Gidemem… İsteğimle gelmedim ben buraya,
Getiren götürecek, o güzel vatanıma…
Kendiliğimden şiir söylediğimi sanma;
Tek kapı bile çalmam uyanık olduğumda!
Eş Şems! Eğer yüzünü gösterirsen sen bana,
Bu murdar teni kırar, atarım bir tarafa…

Mevlânâ Celâleddîn
Çev. Şehrazad Şehzadeoğlu

18 Şubat 2013

Bilemezsin

Bilemezsin
Sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı...
Hiçbir şey içime sinmedi.
Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var.
Ya da okyanusa su ...
Düşündüğüm her şey
Doğu’ya baharat götürmek gibiydi.
Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok,
Çünkü sen zaten bunlara sahipsin.
O yüzden sana bir ayna getirdim.
Kendine bak ve beni hatırla!...

Mevlâna Celâleddin-i Rûmî

08 Aralık 2012

Beş Vakit Namaz Eşliğinde Yaşam

SABAH NAMAZI

Vakit seher? 
Zamanın rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. 
Gün doğuyor yine ve yeniden. 
Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin. 
Kimsenin adını bilmediği, hatırını saymadığı bir yetimdin. 
Hatırla ki, Rabbin seni yokluğun gecesinden varlık ufkuna eriştirdi. 
Unutulmuşluğun gecesinde bırakmadı seni. 
Rabbin seni sahipsiz de bırakmadı.
Şimdi seher vakti. 
Sıyrıl gafletin gecesinden. 
Sehere aç gözlerini. 
Rabbine aç kalbini. 
Uyan. 
Uyan ve an seni hiç unutmayan Rabbini. 
Herkes unutsa bile seni unutmayan Rabbini. 
Herkesin O’nu unuttuğu anda an, kalk! 
Kalk ve miracına eşlik et En Sevgilinin. 
Şimdi sabah namazı vakti...


ÖĞLE NAMAZI

Vakit öğle... 
Güneş göğün en yüksek noktasında. 
Tıpkı gençliğin gibi. 
Şimdi gün de bir delikanlı. 
Heyecanlı ve telaşlı... 
Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi, hiç akşam olmayacakmış gibi... 
Oysa, güneş şimdi batmaya başladı. 
Zirveye erişen herkes gibi o da alçalmaya başladı. 
Akşama akıyor ışıklar artık. 
Bil ki gün akşamlıdır; bil ki yazın sonu hazândır.
Vakit öğle... 
O kadar gürültü var ki ortalıkta. 
Kalbinin sesini duyamıyorsun bile. 
Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin. 
Telaşların arasından sıyrıl, yer ayır ruhuna. 
Kalbini sonsuzluğa bitiştir. 
Alnını secdeye değdir. 
Şimdi öğle namazı vakti.


İKİNDİ NAMAZI

Vakit ikindi. 
Gün ihtiyarladı. 
Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne. 
Hüzün renkli bulutlar sardı göğü. 
Güneşin saltanatı bitmek üzere. 
Zevale akıyor ışıklar. 
Hatırla ki, sen de bir ömrün ikindisine yürüyorsun. 
Tenin soluyor. 
Gözlerinin feri çekiliyor. 
Öbür kıyısındasın artık nehrin. 
Güz yaprakları gibi. 
Hem dalındasın hayatın hem de düşmeye hazırsın.
Rüzgârı bekliyor gibisin. 
İnceldiğin yerden kopmaya hazırsın. 
Hoyrat bir rüzgâr artık zaman. 
Şimdi ikindi vakti. 
Secdeye koy alnını. 
Zamanın Sahibini selâmla. 
O’na konuş, O’nunla konuş; dualarını fısılda. 
Sonsuzluğa tutun hece, hece. 
Şimdi ikindi namazı vakti.


AKŞAM NAMAZI

Vakit akşam. 
Gün ölmek üzere. 
Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden. 
Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın. 
Kara kefenini giyiniyor gün. 
Gülün rengi soluyor, eşyanın cezbesi yitiveriyor. 
Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün. 
Ömrünün ışıkları solacak. 
Hayatının perdesi çekilecek. 
Dudaklarında donacak gülüşün güneşi. 
Zaman uçurumun olacak; gelen günün güneşi sana doğmayacak.
Şimdi akşam. 
Herkesin senden uzaklaşacağı ölüm anını hatırla ki, 
sen de şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın. 
Seni sen yokken de bilen Rabbin, sen öldükten sonra da bilecek elbet. 
Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak. 
Hatırını yalnız O bilecek.
Sen de O’nu an şimdi. 
Şimdi akşam namazı vakti.


YATSI NAMAZI

Vakit Yatsı. 
Gün çoktan öldü. 
Güneş ışıklarını topladı. 
Gece hükmediyor âleme. 
Güneşin saltanatı bitti. 
Işıklar tükendi ufuklarda. 
Renkler ellerini çekti eşyadan. 
Gül soldu, gün soldu. 
Göğe yöneldi gözler. 
Hatırla ki, sen de unutuşun kara gecesine yuvarlanacaksın. 
Bir adın kalacak geriye. 
Bir mezar taşın hatırlayacak belki Seni. 
Belki o da unutacak.
Düşün ki, unutuşun koyu karanlığı çökmüş üzerine. 
Yokluğuna çoktan alışılmış. 
Unutuluşun hepten kanıksanmış. 
Kimsenin özlediği bile değilsin artık.
Hatırla bunları. 
Hatırla ki, çoklarının seni unuttuğu bu gece, herkesi unutup sen de O’nu hatırla. 
Çoklarının ışıklara kanıp sahte renklerin kuyularına daldığı bu gece, 
Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan. 
Evet işte. 
Şimdi yatsı namazı vakti.

Mevlânâ Celâleddîn

10 Ekim 2012

Bulandırma da su durulsun

Şimdiye kadar böyle hareket ettin durdun,
artık böyle harekette bulunma, suyu karattın, daha ziyade karartma!
Bulandırma da su durulsun, o suyun içinde ay ve yıldızları tavaf eder gör!
Çünkü insan, ırmak suyuna benzer, bulandı mı dibini göremezsin!
Irmağın dibi incilerle, mercanlarla dopdolu...
Sakın bulandırma, o saf ve durudur.
İnsanların canı havaya benzer,
tozla karıştı mı gökyüzünde perde olur, gökyüzünü göstermez.


Mevlânâ Celâleddîn



28 Eylül 2012

Söz uzar, kesmek gerektir vesselam...

Duy feryad etmede her an bu ney,
Anlatır hep ayrılıklardan bu ney.

Der ki feryadım kamışlıktan gelir,
Duysa her kim, gözlerinden kan gelir.

Ayrılıktan parçalanmış bir yürek
İsterim ben, derdimi dökmem gerek.

Kim ki aslından ayırmış canını,
Öyle bekler, öyle vuslat anını.

Ağladım her yerde hep ah eyledim,
Gördüğüm her kul için dostum dedim.

Herkesin zannında dost oldum ama,
Kimse talip olmadı esrarıma.

Hiç değil feryadıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak?

Aynadır ten can için, can ten için,
Lakin olmaz can gözü her kimsenin.

Ney sesi tekmil hava oldu ateş,
Hem yok olsun, kimde yoksa bu ateş!

Aşk ateş olmuş dökülmüştür ney'e,
Cezbesi aşkın karışmıştır mey'e.

Yardan ayrı dostu ney dost kıldı hem,
Perdesinden perdemiz yırtıldı hem.

Kanlı yoldan ney sunar hep arz-ı hal,
Hem verir Mecnunun aşkından misal.

Ney zehir, hem panzehir, ah nerde var,
Böyle bir dost, böyle bir özlemli yar?

Sırrı bu aklın bilinmez akl-ile,
Tek kulaktır müşteri, ancak dile.

Gam dolu günler zaman hep aynı hal,
Gün tamam oldu, yalan, yanlış, hayal.

Gün geçer yok korkumuz, her şey masal,
Ey temizlik örneği sen gitme, kal!

Kandı her şey, tek balık kanmaz sudan,
Gün uzar, rızkın eğer bulmazsa can.

Olgunun halinden ah, anlar mı ham?
Söz uzar, kesmek gerektir vesselam.

Mevlana Celaleddin Rumi


10 Eylül 2012

Hapisteler Ama

……………..Rov çeşm-i canrâ bengûşâ der bidilânendemiger
……………..Kovmî çü dil zîr u heber kovmi çü con bî pâ vu ser



Yürü, can gözünü aç,
şu âşıklara bir bak hele:
Nasıl sarmaşdolaş, gönül gibi bir şey olmuşlar,
nasıl gelmişler can gibi
elsiz, ayaksız hale.

Bahçeden daha güler yüzlü onlar,
gülden daha güler yüzlü.
bilgiden daha doğru,
akıldan daha hünerli,
serviden daha hür.
Ölmezlik suyundan daha arı, duru.

Hep zerreler gibi hovardalar.
Güneş onlara kaftan.
Balçığa ayak basmışlar,
baş komuşlar gönül dizine.
Kanların üzerinden geçmişler,
kan denizlerin dalgaları arasından.
Etekleri gene tertemiz;
bir şey bulaşmadan eteklerine.

Diken içindeler,
ama gül gibiler.
Hapisteler,
ama şarap gibiler.
Balçık içindeler,
ama gönül gibiler.
Gece içindeler,
ama sabah gibiler.

Sen onların şarabını bir iç de gör:
Naıl birdenbire ferah olur, aydınlanır yüreğin,
birdenbire nasıl unutulur her şey,
nasıl birdenbire gözlerinin içi güler.

Mevlânâ Celâleddîn
Türkçesi: A. KADİR

Güneşe Kulum Ben

Mademki ben güneşe kulum,
güneşten söz açmalıyım size.
Mademki gece değilim ben,
mademki karanlığa tapmıyorum,
düşten dem vurmak nafile.

Mademki tıpkı güneşe benziyorum,
elimi eteğimi çekmeliyim üzerinden
ferah, mâmur olan yerin.
Mademki tıpkı güneşe benziyorum,
doğmalıyım ortasında harabelerin.

Gerçi bugün bir kuru elmayım,
ama değerim ağacımdan çok.
Gerçi sarhoşum, yıkılmışım ama
doğru lâf etmedeyim,
erkekçe konuşmadayım.

Benim gönlümün kokusu
yöresindeki topraktan gelir.
Ben o topraktan utanırım da
nedense bir tek söz söyleyemem
suya dair.

Güzel yüzünden kaldır perdeni,
böyle konuşmayı yakıştırma bana.
Taş gibi kaskatıysa senin kalbin,
bak benim kalbim yanmış, ateş haline gelmiş.
Bir iyilik eder, şişeyi alırsan eline,
bir de bakacaksın ki kadehle şarap bende dile gelmiş.

Mevlânâ Celâleddîn

06 Eylül 2012

Ne Ben Benim, Ne Sen Sensin

ni men menem-ü ni tü tüi ni tü meni
hem men menem-ü hem tü hem tü meni.
men bat ü çunanem ey nigari huteni,
kender galatam ki men tü em ya tü meni


ne ben benim, ne sen sensin, ne sen ‘ben’sin
hem ben benim hem sen sensin, hem sen ‘ben’sin.
ben seninle o haldeyim ki -ey güzel sevgilim
ben sen miyim, yoksa sen ben misin bir türlü kestiremiyorum

Mevlânâ Celâleddîn

31 Ağustos 2012

Ben kafiye düşünüyorum...

Ben kafiye düşünüyorum oysa sevgilim bana
‘Vechimden başka bir şey düşünme’ diyor
Diyor ki ‘Ey benim kafiye düşünenim rahat ol
Benim yanımda en güzel kafiye sensin
Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin
Nedir ki harf? Üzüm bağının çitten duvarı
Harfi, sesi, sözü artık birbirine vurup parçalayayım da
Seninle bu üçü olmaksızın konuşayım, ah!

* * *

“Bu Mesnevî bir mânâdır yoksa feûlûn, fâilât değil”

* * *

Ey ezel padişahı, şu beyitten ve gazelden kurtuldum artık
Müfteilun, müfteilün, müfteilün öldürdü beni
Bir yanıltmacadan ibâret olan kafiyeyi sel aldı
Zaten şairlerin kafalarının harcı kabuktan ibâret kabuktan

* * *

Tanrı, şiir için kafiye aramaktan başka bir dert vermediydi bana
Nihayet ondan da kurtardı beni
Şu şiiri al da eski bir şiir gibi yırt gitsin
Mânâlar, zaten harfe, havaya sığmıyor

***

Ey dil ile söylenen söz
Ben ne vakit senden kurtulacağım da
Mârifet güneşinin nuru ile gerçek Padişah’ı bulacağım,
Dilden de, kıt’adan da, şiirimden de bıktım artık

Mevlânâ Celâleddîn

24 Mayıs 2012

Aşk ve Aşık



Her kimin yakası bir aşktan dolayı yırtılmışsa, o hırstan ve ayıptan tamamıyla temizlenmiştir. Kimde aşk endişesi yoksa o kanatsız kalmış bir kuş gibidir, vah ona! Ey bizim sevdası güzel aşkımız; şad ol!.. Toprak beden, aşktan dolayı göklere çıktı; dağ (bile aşktan) oynamaya başladı, çevikleşti. Yemyeşil aşk bağının sonu, ucu-bucağı yok; orada gamdan ve neşeden başka ne meyveler var! Aşk davaya benzer; cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki! Her ne kadar dille anlatmak aydınlatıcı ise de dile (gelmeyen) aşk, daha parlaktır. Aşk seçkin erler için gemiye benzer. Gemiye binen kişinin bir afete uğraması nadirdir, çoğu zaman kurtulur. Aşkın yüzlerce nazı, edası, ululuğu var. Aşk, yüzlerce nazla elde edilebilir.

Aşk vefakâr olduğu için vefakâr olanı satın alır. Vefasız adama bakmaz bile. Aşkın beş yüz kanadı vardır. Her kanadı, arştan yer altına kadar bütün kâinatı kaplar. Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır; aşk, dağı kum gibi ezer, eritir. Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar; aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir. Temiz aşk, Muhammed’le eşti. Allah aşk yüzünden ona “Sen olmasaydın...” dedi. Hâsılı o, aşkta tekti. Onun için Allah, peygamberler içinden O’nu seçti. Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya, donar kalırdı. Bu dünya pazarında sermaye altındır; o dünyada ise aşk ve iki ıslak göz. Zahirî güzelliğe ait bulunan aşklar da aşk değildir; onlar sonunda bir utanç vesilesi olur. En güzel olan Allah aşkından başka ne varsa can çekişmeden ibarettir...

Âşıklık, gönül iniltisinden belli olur; gönül derdi gibi bir dert yoktur. Âşığın hastalığı diğerlerinden farklıdır; aşk, Hak sırlarının usturlâbıdır. Âşıklar ferahlık kadehini, sevgililerin eliyle öldürüldükleri zaman içerler. Dirhem vermek cömert kişiye lâyıktır. Can vermek de esasen âşığın vergisidir. Âşık, aşk diyarında ne söylerse söylesin, ağzından aşk kokusu duyulur. Âşıkların varlıkla işi yoktur; âşıklar, kârlarını sermayesiz elde ederler. Âşıklar, yoklukta çadır kurarlar; onlar, yokluk gibi bir renktedirler, bir tek ruhları vardır onların! Âşıklara sevgilinin güzelliği müderristir; defterleri, dersleri, meşkleri de onun yüzü! Aşk, âşıkların vücudunu inceltir, zayıflatır; sevgililerin vücutlarınıysa güzelleştirir.

Âşık, başını verince akıl kalır mı gayri? Her şey helâk bulur, yalnız O’nun hakikati kalır. Kul, daima elbise, vergi diler; âşığın elbisesi ise daima sevgilinin cemalidir. Şeytan bile âşık olsa topu çeler; bir Cebrail kesilir, şeytanlığı ölür. Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Allah’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmak, geçici bir hevestir. Çünkü mecazi aşk, altınlarla bezenmiş bir güzelliktir. Görünüşü nurdur, fakat içi dumandır. Nur gitti de dumanı meydana çıktı mı mecazi aşk, derhal soğur; donar kalır.

Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi (Mesneviden)