metin altıok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
metin altıok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2026

KÜÇÜK TRAGEDYALAR

Kızım Zeynep için.


“Kilimanjaro 6500 metre
yükseklikte karlı bir dağdır...
Tepeye yakın bir yerde kurumuş
ve donmuş bir pars iskeleti
vardır. Bu kadar yüksek
yerde pars ne arıyormuş kimse
akıl erdiremiyor.”
ERNEST HEMİNGWAY
"Kilimanjaro'nun Karları"



ÖNDEYİŞ

Bedenim üşür, yüreğim sızlar.
Ah kavaklar, kavaklar!

Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.


Orda kaldı yanağımın yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar.

Omuzumda bir kesik el,
Ki hâlâ durmadan kanar

Ah kavaklar, kavaklar!
Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.


Bir çakal uluması kulaklarımda,
Çocukluğumun hasat gecelerinden kalma
Göçtüğümüz tarlada, yıldızlı gök altında
Yorganı başıma çekerdim korkuyla.
Ben çok küçük tanıştım, kervan kıran acıyla.


— Bilici hadi söyle beni bekleyen ne?
Suya bak, aleve sor, göçebe rüzgârı dinle.
Yeni bir kente gideceğim burdan.
Ne uğurlayan olacak beni,
Ne orda karşılayan güvermiş bir sevinçle.

— Su bulanık, duman alevi boğuyor.
Rüzgâr suskun bu gece.
Uzun uzun uluyor
Bir çakal paslı sesiyle.

Ben eski bir çakalım,
Kovuldum taşlandım bunca sene.
Suç bende değil, bildiğim yok.
Anımsanırım nedense
Hep karanlık çökünce.


— Bilici hadi söyle beni bekleyen ne?
Ak kemikler serp kara toprağın üstüne.
Yakında gideceğim burdan,
Hiç bir sokağından geçmediğim
Anım olmayan bir kente.

— Ay buluta giriyor,
Kemikler seçilmiyor yerde.
Uzun uzun uluyor
Bir çakal paslı sesiyle.

— Ben eski bir çakalım,
Çocukluğundan kalma herkesin.
Ulumaktan yoruldum.
Ama dönmüyor dilim
Bir tek heceye bile.


— Hey yolcu kurtulmayı düşünme benden,
Unutmayı deneme.
Seninle geleceğim gittiğin yere.
Çık yola boşuna yanıt bekleme
Acıyım ben, hem biz hısım sayılırız seninle.

— Öyleyse hiç durma düş peşime.
Pusatsız, silâhsız ve yaralı bir yürekle,
Gidiyorum burdan
Anım olmayan bir kente.

— İşte rüzgârın çözüldü dili, duyuyorum.
Alev sardı odunları,
Kara toprak aydınlandı, görüyorum.
Ama giden gitti, ne gelir elden!
Acı, ah acı; acımasız biliyorum.



YOL ŞARKISI

— Eskiden bir sesim
Vardı benim;
Şimdi uzakta.
Çınlar belki
Bir köprünün altında.
Yitirdiklerim de oldu
Kazandıklarımın yanında

Eskiden bir yüreğim
Vardı benim;
Şimdi uzakta
Çarpar belki
Bir çocuğun odasında.

Yitirdiklerim de oldu
Kazandıklarımın yanında.
Bir ben kaldım şimdi
Tek yakın bana.
Ama ben eskiden de
Hep böyle
Yalnız çıkardım yola.


Soyunun mutlaka son temsilcisiydi,
Zaman zaman aynaya bakan hüzünle.
Tuğralı alnıyla eski bir berat gibi
Avunan solgun yüzüyle.
Geçmişe tahta kapılardan geçerdi
Kuş tokmaklı, asma kilitli.

Onunla iki kişiydik
Daha doğrusu bana öyle gelirdi.
Tam olarak bilmiyorum
İlk ne zaman seslendi.
Sanırım bir akşam durup dururken
Apansız çağırdı beni.

- Hey ahbap; niye düştün yollara,
Kaçılacak yer yok ki


- Olmasın ne çıkar,
Yoruyorum ya peşimdekini.

Muhacirlik günlerinden kalma
Sanki yetim biriydi,
Oluruna bırakmış her şeyi.
Kararsız ve tedirgin
Boğazımda raslantıyla
İsimsiz bir ot gibi bitiverdi.

Bazen karıştırırdım
Onunla kendi sesimi.
Susar yeniden başlardım söze
Çünkü yüzüme uygun değildi.
Ama o kurnaz ve çocukca biraz da
Hep benim sesime gizlenirdi.

Bir ses ki için için
Diplerde derinlerde şimdi.
Bekliyor sırasını sabırla,
Seçerek sözcüklerini.
Çıkmak için gün ışığına
Hazırlıyor konuşmaya kendini.

- Hey ahbap; bu acı var ya,
Kuş olsan kaçırmaz seni.


- Öyleyse biri eski yazıyla
Sağdan sola yazsın beni.

Onunla bir kişiydik, iki kişi gibi.
Benden ona, ondan bana
İnce bir kanalla geçilirdi.
Biledi paslı direncimi
Umutsuzlukla
Ve beni hiç terketmedi.

Kar yağdı durmadan üç gün üç gece
Tıkandı geçitler, yollar kapandı.
Yalnızlığın buzdan çetelesinde
Kimseler umursamadı karı,
Yüzlerinde iğreti bir kibirle
Hep düşürmekten korktukları,
Dalıp gittiler gündelik işlerine.

Diz boyu birikmiş kar içinde
Yürürdük uzatarak açtığımız kanalı,
İki kar güvesi gibi sokaklarda seninle
Anardık bütün yitik aşkları
Bu karlı kış gününde.
Güngörmüş dağlara karşı
Sımsıcak öpüşürdük sarılıp birbirimize.

- Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Şölensiz, sevinçsiz yaşıyoruz şimdilerde,
Bir iğdiş ve buruşuk zamanı.
Kimsenin türküsü yok dilinde
Karşılayacak yağan karı
Coşkulu ve sarhoş sesiyle.
Bıçak açmıyor ağızları;
Acı, yalnız acı var yüreklerde.


Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Yaslandı duvarlara, kapıları zorladı,
Pencerelerden baktı ev içlerine.
Kar hiç böyle kimsesiz kalmadı
Kendi özgül tarihinde.
Çıngırakların, kızakların kan
Yağdı herşeyin üstüne sessiz bir öfkeyle.

Birikti bir çamaşır ipine bile.
Saçaklardan sarktı,
Attı kendini gürültüyle yere.
Kimse sahip çıkmadı;
Yığıldı kaldı duvar diplerine.
Yalnız kuş ayakları
Bastılar incelikle göğsüne.

- Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!
Kar var yaşadığımız günlerde.

Umutsuzluk çevremizi kuşattı,
Kıtlık, kıran gündemde.
Yine de ele güne karşı,
Özenle saklıyorum yüreğimde
Sana duyduğum aşkı,
Dört yanım kar içinde.


Yalnızlık belki de gece yarısı
Işık sızan bir penceredir ama.
Kimi zaman da bozkırda
Çıplak dağlarda,
Yerde yatan bir taştır
Yorgun ağırlığıyla.

Yalnızlık kale kapısında,
Fındık kabuğunda,
Atılmış bir ayakkabıda çöpler arasında,
Kozasında ipek böceğinin,
Gergin bir örümcek ağında,
Ama daha çok oteldedir
Küçük bir taşra kasabasında.

- Hey yolcu; acıyım unutma,
Ben de varım orda.


Akan sudadır yalnızlık,
Adak ağacında;
Issız bir yamaçta
Sallanan renkli çaputlarıyla.
Her biri bir başka dert simgesi.
Sessiz yatırdadır yalnızlık,
Devrik bir mezar taşında.

Eski bir konsolda, kendine aşık
Ve saat tıkırtısında,
Uğuldayan rüzgârdadır
Dallar arasında,
Bir kadeh rakının
Puslu beyazlığında,
Yalnızlık asıl yürektedir ama.

— Hey yolcu; acıyım unutma,
Ben de varım orda.

Işık sızan bir pencere olabilmişsen,
Bozkırda çıplak dağlar,
Fındık kabuğu, kale kapısı,
Yerde duran kara taş
Ve atılmış ayakkabı çöpler arasında;
Hem kalabalık,
Hem de yalnızsın bana kalırsa.

Saymaya gerek yok gerisini,
Söylendi ve kesildi.
Ama ben tarttım kendimi,
Bastırdım elimi göğsüme;
Kentleri düşündüm, yoksul köyleri
Ve kendimi biraz da
Pıhtı bir gecede dostlardan uzakta.


Uzak, solgun çocukluğum;
Akşam alacası, kasaba,
Çatılarda kargalar.
Hüzünlü gençliğim;
Sabahçı kahveleri,
Umutsuz aşklar.
Bir anı tüneği şimdi
Yaşadığım geçmiş yıllar.


Ben derim ki;
Ömrüm, ömrüm!
Mumlar neden eriyip sönerler de
Tersine doğru yanmazlar
Uzayarak yeniden
Ve insan doğmak ister mi
Bir daha ölmek için?

Ölümü arayarak geçti
Bunca yılım.
Kötü annem
Beni komşunun oğlu kadar seven,

Yok olan babamdı belki
Ölüm tutkumu pekiştiren.

Elbet bir gün ölürüm.
Ömrüm, ömrüm
Ve yanan mum
Kara bir fitil bırakan ardında
Ne kadar benziyor birbirine.

Zifiri karanlıktı gece.
Mum bitti yanmadı tersine
Beyaz mürekkeple yazdım
Bu şiiri karanlığın üstüne.

Ben derim ki;
Geçip gider zaman.
Geri alınmaz bazı şeyler.

Ömrüm, ömrüm
Ve yanan mum biter.

Soğur cehennem bile!


Su gibi aydınlık döşeğimde akardı.
Ay vururdu ak göğsüne,
Bir dal usulca inip kalkardı.
Öt ishak kuşu öt;
Bizim payımıza bir âvaz kaldı.

Acı, ey suskun yol arkadaşı anlatsana!
Nerelisin, oğlun kızın var mı,
Sağ mı annen baban?
Senin de yüreğin kanar mı,
Uzaktayken yakınlarından?



- Bak yolcu bir sır vereyim sana;
Yılan bile arar yavrusunu, eşini.
Ama ben beslenirim ayrılıkla.
Acının gurbettir memleketi.

- Yılan derler adıma,
Düşman bellemişler beni.
Bir garip sürüngenim dünyada.
Acı, ah acı; sokabilseydim seni,
Zehirim bu kadar yük olmazdı bana.


— Acı, ey suskun yol arkadaşı anlatsana!
Bilici de yok çakal da.
İşte yine düştük yollara.
Yok konuşacak kimse
Kavaklardan ve senden başka.

— Yolcu bir sır daha vereyim sana;
Kandırdık biz seni aslında.
Bakma ardından sızlandıklarına,
Ortaktı benimle bil ki, bilici de, çakal da.

— Yılan derler adıma,
Bir kara suyum akarım yerde.
Kaynağımı da taşırım yanımda.
Acı, ah acı; sokabilseydim seni,
Zehirim bu kadar yük olmazdı bana.

- Avdım avlandım; düştüm tuzağa.
Ay; tanık ol sen de buna.
Dönüş yok biliyorum;
Hem olsa da.
Önümdeki yol daha kısa.


- Hey yolcu; boş yere bakma ardına,
Anılarla avunma.
Acıyım ben, unutma sakın,
Borcun bitmedi bana.


- Dolanır dururum gökyüzünde,
Eksilir tamlanırım.
Ben de bağlıyım yazgıma ama;
Vah şu garibe,
Acıyla çıkmış yola.


YOL ŞARKISI

— Akşamdan kararlıydım
Sabah yola çıkmaya
Ne kadar yutkunsam
Boğazımda
Yutulmayan bir lokma.

Bunu unutamam,
Aklımdadır hâlâ

Bir hoşcakal bıraktım
Ardımda,
Sarsak bir yatak
Ve yarım bardak su
Yatağın başucunda.

Bunu unutamam,
Aklımdadır hâlâ.

Adın ne idi unuttum.
Yüzün silindi belleğimden.
Ama ellerin;
Bir su gibi akışkan
Ezberimdedir hâlâ.


S0NDEYİŞ

Dolaştım yıllardır şurda burda.
Ucuz otellerde kaldım.

İplik iplik taşıdım yanımda,
Bir düzen tutturamadım.

Kadınlar da oldu elbet yaşamımda,
Biri hariç hepsini bağışladım.

Sınadım kendimi karşılıklı acıyla,
Ben hep ölüme ve aşka inandım.

Bir şey var dokunur bana;
Yüzüme uymayan iğreti adım.

Metin Altıok

11 Kasım 2022

Soneler

I

Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;
Aşındırarak bütün güzel duyguları.
Bir yarım umuttur elimizde kalan,
Göğüslemek için karanlık yarınları.

Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,
Damağımda kösnüyle gezinirken;
Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,
Dışarda rüzgar acıyla inilderken.
Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,
Seninle bir döşekte sevişirken bile.
Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri,
Çarşılarda, pazarda ellerinde file.


Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka;
Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.


II

Nasıl bir acıdır bu bir düşün;
Yüreğimin yumruk kadar çaresizliği,
Sığlığı alışılmış bir günün,
Gecenin karanlık belirsizliği.
Yarın, yarın ve yine yarın;
Hep bugün olan aynı yarınlar.
Düş kırıklığı gibi kötü gelen zarın,
Varımı yoğumu elimden alırlar.

Ve ben dönüp yine sana gelirim;
Elimde somun, gözlerimde mıh.
İşte bugün de kaybettim derim,
Aklımda dimdik duran bir çarmıh.

Güler yüzle karşılama beni sakın;
Güzel sonuma bırak ölümüm yakın.


III

Bu uydu çağında çaresizliği gördüm,
Sinekler konarken insan yüzlerine.
Hastane kapılarında ağıtlar duydum,
Gözü yaşlı kadınlar vururken dizlerine.

Soğuk kış günleri karla kaplı yollarda,
Gördüm hata çıka yürüyenleri.
İple dikilmiş yırtık lastik ayaklarında,
Yaka bağır açık bir ceketti giydikleri.
Ve akşamla birlikte gelirdi adama alkol;
Sahada yanarken kuru meşe odunu.
İç dostum derdi beni, iç ve yok ol.
Silerdi içimdeki utanç duygusunu.

Acının dudakları varsın benimle solsun;
Kapım açık her ölüme nasıl olursa olsun.


IV

Bende vardı, ama ben yıllar yılı,
Bende olanı hep sizde de aradım.
Biraz ürkek, biraz suçlu, kaygılı,
Yüreğinizi sezdirmeden yokladım.

Dem çekse bir güvercin karşı çatıda;
Sizdekini arardım bırakıp bendekini.
Böyle böyle gördüm işte sonunda,
Bir yılanın deri değiştirmesini.
İnsanın talihsiz oyunudur bu,
Yıkımı yine kendi elinden olur.
Engelleyemez paylaşmak duygusunu;
Gün gelir yorulur, kendini de unutur.

"Ben buraya bebe hakkı için geldimdi;"
Ben kimdim unuttum, bebeler kimdi.


V

Beraberken kıymetini bilemedimdi;
Elim ayağımdın sanki, zora koştuğum.
Bir yetim şiir kaldı yanımda şimdi,
Kaybetmekten deli gibi korktuğum,

Bir kum saatıyım sensiz geceden gündüze,
Altı durmadan üstüne getirilen.
Bu nasıl zaman ki çakılıp kalmış güze,
Doğmamış çocukları evlatlık verilen.
İşte böyledir gülüm bazı şeylerin
Hiç hissedilmez varlıkları ama,
Yoklukları bir uçurum kadar derin
Baş döndürür kıyısında nasıl da.

Ey bir hüznü büyüten solgun anne!
Sen de düşün benden sana kalan ne.


VI

Sen ey kendine bölünen, gel beni dinle;
Kurtulmak için benliğini saran kederden,
Bir terminal büfesi ol yüreğinle
Ve açık tut gece gündüz demeden.
Hesaplaş yüzyüze karşılıklı ölümle,
Vakitli vakitsiz seyret gelip gidenleri.
Gurbetle sılayı birbirine düğümle,
Bir gözün ağlarken varsın gülsün diğeri.
Sen ki banarsın altın suyuna,
Yıllardır bir ziynet gibi kendini;
Bırak lağım karışsın bundan sonra kuyuna,
Biraz da pislikle sına erdemini.

Hasrete, açlığa, yokluğa dokun;
Bakalım o zaman neye benzeyecek kokun.


VII

Başımda siyah şapka, elimde çiçek;
Bekliyordum ikide bir saatıma bakarak.
Yüreğim dalından düştü düşecek,
Çıplak bir ağaçta sanki tek yaprak.

Derken sen geldin bir sis içinden;
Serildi dürülüm, dolaşığım çözüldü.
Bir mavilik yayıldı etrafa gözlerinden,
Yalnızlığım çaresiz bir köşeye büzüldü.
Ne ben bekledim oysa, ne de sen geldin;
Gerçekleşmedi henüz söz ettiğim buluşma.
Çünkü sen benim hak edilmiş ecelimsin,
Nasibim olacak ömrümün sonunda.

Herkes kendince göçer bu yeryüzünden;
Kimse pay çıkarmasın başkasının ölümünden.


VIII

Neden diyorum kendi kendime hep;
Üstelik param da varken ve tokken karnım,
Acaba nedir duymama sebep
Gülmek eğlenmek isterken canım,
İğneden geçirip ebruli bir ipliği
Ucunu düğümler gibi birden,
Duyuvermem içimde o kekre garipliği
Rengi değişmiş ter ve kirden.
Neden, neden diyorum ama;
Ekmek almaya gönderen çocuğunu,
Dul bir kadın geliyor aklıma
Ve ben bilmiyorum o kadının kim olduğunu.

Demek ki benim içimde bir ben daha var;
Hem ben olan, hem siz, hem onlar.


IX

Anılar geliyor bazen ister istemez akla;
Burnumdadır kokusu cumbalı evimizin.

Taş sektiriyorduk büyük bir mutlulukla,
Çalkantısız yüzünde dupduru bir denizin.
Metal paralar sektiren biri vardı aramızda;
Bir testere ağzı olurdu onu görünce sular.
Yaylanıp parayı çalımla savurunca,
Kanardı denizin sırtına açılan yaralar.
Tadarak güzelliğini Türkçenin kana kana,
Taşlarımız sözcükler oldu şimdi irili ufaklı.
Söz sektiriyoruz artık kimimiz imgeden yana,
Kimimiz kılavuz etmiş kendine aklı.

Denizde para sektirenler ortalardadır hâlâ;
Ben diyorum henüz erken, vakit gelmedi daha.


X

Öyle bir taş yapı ki yuğrulmuş nakışla;
Onun yüzü bir Selçuklu kapısıdır yumuşacık.
Hiç girmedim içine yetindim salt bakışla,
Öpüp geçtim önünden bazen de usulcacık.
Çünkü benim yüreğim bilirim cehennemdi.
Onunsa gül bahçesi hoş kokulu, rengarenk;
Yoktu bu cihanda bence eşi menendi.
Hem insan yaşar mı sevdiğine zarar vererek!
O dedi ki bana boşuna kandırma kendini;
Umurumda değil aslında gül bahçem benim.
Koruyorsun sen kendi cehennemini;
Alevinle gel varsın kül olsun bedenim.

Düşlerimde şimdi kıpkızıl cehennem gülleri;
Soğuyup buz kestim bense, gövdem zemheri.


XI

İster sevgili, ister dost olsun,
Ayrılmak saati gelip çattı mı, sakın gizleme;

Sen omuzdan kesilmiş bir çaresiz kolsun.
Eskiye de boş ver onu da eşeleme;
Ne iyiydik'ler, yine görüşürüz'ler
Dikenli tel gibi takılmasın boğazına.

Biliyorsun bu sözler inandırıcı değiller.
Çoğaltmadan katlan acının en azına;
Bekleme aracın kalkmasını, ayrılıklar götürü.
Karış telaşlı bir kalabalığın içine,

Yürü ardına bakmadan, durmadan yürü;
Yeni aşkların, yeni dostlukların geleceğine.

Alıştır kendini her şey biter ve gömülür;
"Ve nice yazlardan sonra kuğu da ölür."


XII

Hangi baş güzeldir bir kafatasından;
O bembeyaz yontudan eti soyulmuş?
Bir kuytu loşluk yayılır göz çukurlarından.
Ki bütün kötülüklerden soyunmuş.
Ne güzel durur bir konsolun üstünde,
Sessiz, vakur ve yaşamış ölümünü.
Konuşmayan yine de hiç hayatı üstüne,
Ne övünür, ne yerinir, deyip kesmiş sözünü.
Ben de isterdim kafatasım alsın yerini,
Bir kitaplıkta şiir kitapları arasında.
Biri anlasın ürkmeden onun güzelliğini,
Bir karanfil iliştirsin arasıra ağzına.

Desin ki; iyi veya kötü bu baş da yaşadı.
Sevdi sevildi, ömrünü bir top kemikle noktaladı.


XIII

Birbirine benzer bütün ara istasyonlar;
Sarıya boyanmış yapılar arasında,
Yutkunup duran huzursuz ağaçlar
Ve paslı bir hüzün bulaşığı her yanda.
Katardan ayrılmış yük vagonları
Yorgun beygirler gibidir raylar üzerinde.

Uzaklardan sürekli köpek havlamaları
Karışır bir trenin isli düdük sesine.
Bir adam dolaşıp durur kendine konuşarak,
Bekler belki de bir posta trenini.
İçinde bir deniz kayalara vurarak,
Parçalar hışımla kendi kendini.

Arasıra giderim o küçük istasyonlara;
Ağzımdan dilsiz bir çığlık karışır rüzgarlara.


XIV

Aklım yitirdi o parlak yalımını;
Hoş çok az güvenirdim ben ona zaten.
Gözlerim görmez oldu uzağı yakını,
Başladı sulanmaya okur yazarken.
Kendime yakıştırmalıyım yaşlılığı,

İki gözlük kullanıyorum artık.
Yaşıyorum çift başlı saçmalığı;
Yorgun bir yürekle ölesiye aşık.
Yüreğim benim, yüreğim, yüreğim,
Cesur ol ve yüreklendir beni;
Ki ona kanatlı sözler söyleyeyim.

Olgun bir elma gibi sunayım seni.

Sevda demişler buna zaman dinlemez;
Erken ya da geç gelir, bazen hiç gelmez.


XV

Bir ters iki yüz dizlerinin üstünde,
Şimdi sen çaresiz mutsuzluklar örersin.
Bir usanç büyütürsün göğsünde,
Kilitlenmiş talihine elbet küsersin.
Çünkü mürai bir kandil akşamı gibi,
Günlerin sonu hep pişmanlık getirir.
Yosun tutar umudun nazlı dibi,
İçindeki hevesi başlamadan bitirir.

Anlayamazsın nerde yanlış yaptığını.
Elindeki pelteleşmiş anahtar,
Döndürür durmadan kendi sapını;
Ömründe kapanmaz derin girdaplar açar.

Sen gel bu oyunun kuralını değiştir;
Mutsuzluk ceza değil ehven bir iştir.


XVI

Gözünde kısık bir kar gözlüğüyle,
Önlemle bakıyor dünyaya herkes.
Yüreğinin zorunlu kör düğümüyle,
Sevgisine olabildiğince nekes.
Oysa şimdi yatağında yalınayak,
Bir akarsu denize koşmaktadır.
Umudun işlek kenar süsü olarak,
Kendini özlemle çoğaltmaktadır.
Elde değil biliyorum hak vermemek,
Kıstırılmış bu ezik insanlara.
Buz üstünde düşe kalka yürümek,
İzin vermiyor ne yazık coşkulara.

Ama sen yine de kendini sınırlı tutma;
Sevgilim, akarsuları sakın unutma.


XVII

İstersen ayıpla beni, istersen bağışla.
Bilmem ne yapardım sen olmasan.
Sen ki keyif getiren yalnızlığıma,
İncecik bir kadınsın çamaşır asan.
Beni tılsımıyla bozgunlardan koruyan,
Ömrüme asılı ışıldayan nazarlık.

Seni kösnüyle düşündüğüm zaman,
İçimde fışnayıp köpüklenen sıcaklık.
Yayılırdın atlasında ürpererek tenimin,
Ürkek ve narin kuş ayaklarıyla.
Örgüsü gibi kanayan bir kilimin,
Yüzümü al basan akışkan nakışlarıyla.

Hangi suç taşır cezasını yanında?
O suç ki insanın tenini yadsımasında.


XVIII

Kuşkuyla morarırken önlerinde günleri,
Dünleri yamrı yumru kararır arkalarında.
Şu vurdumduymaz uzun ömür düşkünleri,
Pıtrak gibidir zamanın saydam kumaşında.
Uzun ömre böylesine düşkün olanlar,
Daha fazla kötülükse görmek istedikleri;

Hele bir dönüp geçmişlerine baksınlar,
Kaç bin yıllık çamurdur kişilikleri.
Korkunç gelmiyor bana hiç ölüm düşüncesi;
Bir ömrün hak edilmiş hasatıysa eğer.
Yaşamın o devingen yenilenme hevesi,
Erken bir ölüme bence her zaman değer.


Ben bir ejderin parlak pulum sırtında,
Birim düşer yerine birim çıkar sırasında.

XIX

Engel tanımaz saraylara bile girer acı;
Solgun bir oteldir yine de meskeni.

Üreyip zenginleşmektir çünkü onun amacı,
Çatlak aynalardan alır kendine gerekeni.
Özümler titizlikle aşkı da sevgiyi de,
Göz göz odalarıyla acının otel peteği.
Ürpertiyle geçen o pıhtı gecelerinde,
Konuk etmiştir kimbilir kaç kırık yüreği.
Otel ki, ebruli bir gurbet kamaştırır,
Sürme çeker yalnızlığın şehla gözlerine.
İnsanı seçsin diye ölümlerle tanıştırır,
Uyuşuk bir zamanın seğiren derisinde.

Ey otel; ülkemin ta kendisisin sen benim!
Bazen seni küçültmek için otellere giderim.


XX

İki türlü acı var, biri güncelden doğar.
Acıdır günbegün kararan gazete haberleri;
İnsanı çözümsüzlüğün acziyle boğar.
İçine kanatır sessizce umurlu yürekleri.

Bu acı her zaman umut taşır yedeğinde,
Tutunur var gücüyle zamanın akışına.

İkincisi nakıştır duygunun gergefinde,
Kök salmış özümüzün karmaşık kumaşına.
İnsanın önüne geçilmez o kavrama isteği,
Acıya dönüşür doğanın dipsiz giziyle.
Hem odur hem de değil bir kuşun teleği,
İşleviyle çakışan kusursuz biçimiyle.

Hiçbir şeyi tam anlayamaz bilinç dediğin;
Acıyla tümlenir ancak türsel eksikliğin.



XXI

Düşünde görmüş beni doğurmazdan önce;
Mahallemizdeki çeşmenin yalağında,
Suyun dibinde yatıyormuşum öylece.
Hayıra yormuş annem bu düşü uyandığında.
"Sonra bir gün gerçekten doğurdum seni,
Yalakta gördüğüm o çocuk gibiydin."
Diye anlatırdı titreterek sesini.
"Tuhaf ama sen bana önceden gösterildin."
İşte bu gizemli düş-gerçek yüzünden;
Evlere taşınan sevecen bir suyun,
Çalkalanıp göz göz olmuş künhünden,
El almış yüreğimle ben her evin oğluyum.

Akıl seçiklikle gösterse de yokuşu düzü;
Bazen belirsizliklerdir yönlendiren ömrümüzü.


XXII

Kendine yöneliktir sevda dediğin,
Sevgili onu varetmeye yarar ancak.

Açılır üstünde tensel isteğin,
Kılıfında bunalan bu tinsel sancak.
Sense ta derinden bütün benliğinle,
Hazırsındır birine adamaya ömrünü.
Sevdayla buğulanmış gözlerinle,
Görmezsin aynaların sana güldüğünü.

Ama diner zamanla içindeki fırtına,
Toz duman dağılır durulur ortalık.
Bakamazsın bile artık suratına,
Bir hiçtir sevgilim sandığın alık.

Gönlümdeki sevda seli taştan taşa atladı;
Ne kadınlar sevdim de haberleri bile olmadı.


XXIII

Birdenbire olur, beklenmedik zamanda;
İçinde belirsiz bir şey sezersin.
Yüreğinin yankılanan tınısında,
Bir şeydir de ne olduğunu bilmezsin.
Ne hüzündür, ne kederdir, ne acı;
Yalnızca kendisidir, kendine benzer.
Şöyle bir yoklamaktır sanki amacı,
Karıştırıp aklını geldiği gibi gider.

Ama ben inatla tetik durup bekledim;
Biraz daha bildim ki her seferinde,
İçimde bir taraz gibi sezinlediğim,
Hiçlikti özümün duygusal çeperinde.

İşte ben yıllar yılı yarı ölü yarı diri;
O hiçliğe yazdım bunca harlı şiiri.


XXIV

Durup geçmişe baktım hüzünle bugün;
Bir otele iner gibi kendime indim.

Kunt acılarla incinmiş ve ölgün,
Sağnaklardan geçtim de sonunda dindim.
Yıllardır unutulmuş suskun varlığı,
Kanepenin altından bir cam bilye
Ve bir ilk öpüşün gizemli sıcaklığı,
Seslendiler derinden bizi de an diye.
Nedir ki zaten geçmiş dediğimiz,
İçinde közler bulunan külden başka;
Zaman zaman ürperip eşelendiğimiz,
Gereksinim duydukça sevgiye ve aşka.


Geçerek dününün puslu kapısından,
Geçmişle kurtulur insan dağdağasından.


XXV

Bir iblisim, bir meleğim var benim;
Aşk ve şiirdir gizli değil adları.
Bazen iblisim melekleşir, iblisleşir meleğim,
Dilimde dolaşır acı zakkum tatları.
Titrerim bir hullalı gibi,
Ateşler içinde seğirir der
Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;
Aşındırarak bütün güzel duyguları.
Bir yarım umuttur elimizde kalan,
Göğüslemek için karanlık yarınları.

Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,
Damağımda kösnüyle gezinirken;
Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,
Dışarda rüzgar acıyla inilderken.
Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,
Seninle bir döşekte sevişirken bile.
Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri,
Çarşılarda, pazarda ellerinde file.

Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka;
Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.


Metin Altıok

Yerleşik Bir Yabancı: Metin Altıok

‘’Ben Metin Altıok, adanmış yüreği imgelerin.
Türkçenin gece gezen mahalle bekçisi’’



İzmir’in Bergama ilçesinde 1941 yılında Göçbeyli isimli bir köyde dünyaya gelir Metin Altıok. Orta halli bir ailenin ilk çocuğu. Yaradılış itibari ile içe dönük, çok konuşmayan, çok konuşulmasına tahammülü olmayan, utangaç bir çocuk. Fiziksel olarak yaşıtlarının gerisinde, cılız ve ufak tefek bir görünüme sahip.

Metin Altıok’un şiirinde ve kişiliğinde çocukluk döneminde yaşadığı travmaların etkisi büyük. Anladığımız kadarıyla annesi Melahat Hanım çocuklarıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan; otoriter, sert, hırslı ve sevgisini göstermeyen bir anne. Yoksulluğun ve memnuniyetsizliğin getirdiği öfkeyle bu olumsuz özellikleri giderek artar. Altıok’un, annesinden çok dayak yediği bilinir. Yaşadığı bu acılar onu yalnızlığa itip iç dünyasıyla muhasebe yapmasına, şiir yazmasına ve tavan arasındaki odasında resimler yapmasına neden olmuştur. Annesizliğin o derin üzüntüsünü yaşayan Altıok’un dünyası çocukluk döneminde kelimeler ve renkler üzerinde kurulmuş olur.

Küçük Tragedyalar (Tan, 1982) adlı kitabındaki Bir Gün Ölürüm başlıklı şiirde şöyle diyor: ‘’Ölümü arayarak geçti / Bunca yılım / Kötü annem / Beni komşunun oğlu kadar seven’’. Bir insanın annesine böyle hisler beslemek zorunda kalması fazlasıyla yıpratıcı, kendisini annesinin gözünde komşunun oğluyla denk gören ve o kutsal anne sevgisinden uzak yaşamak zorunda kalan Altıok, ruhunu acılarla yoğurmaya erken başlıyor ve bu yalnızlığını Sarıl Bana adlı şiirinde şöyle anlatıyor: ‘’Bu yaşa geldim içimde hep bir çocuk hâlâ / Sevgiler bekliyor sürekli senden / İnsanın bir yanı neden hep eksik / Ve o eksiği tamamlayalım derken / Var olan aşınıyor azar azar zamanla / Anamın bıraktığı yerden sarıl bana’’.

Altıok’un, arkadaşı Mehmet Taner’e anlattığı bu hikâyelerden birini Mehmet Taner yıllar sonra şöyle nakleder: ‘’Biliyor musun, beni kaynar kazanda kaynattılar’’ dedi birden. Yüzü karmakarışıktı. Mecazi bir şeyler söylüyor sanmış ama anlamamıştım. Anlatmıştı. Küçük bir çocukken, İzmir taraflarında, annesi ve babası tarla işleriyle meşgul olurken, onu bir ağacın altına bırakmışlar. O yaz sıcağında bir akrep tarafından sokulmuş. Akrebin zehrini alsın diye çevredekiler, ateşin üzerine koydukları bir kazan suya sokup Altıok’la birlikte suyu kaynatmışlar. Gözyaşlarına boğulmuştu. ‘Küçük yahu, daha küçücük bir beden suda kaynatılıyor, düşünsene’ demişti. Yaşadığı bu travma ise Yolcu, Acı ve Yılan başlıklı şiirine şöyle yansıyor: ‘’Acı, ah acı; sokabilseydim seni / Zehirim bu kadar yük olmazdı bana’’.

Gençlik yıllarında Metin Altıok’u herkes ressam olarak bilir. Hatta Altıok bireysel olarak ya da arkadaşlarıyla beraber resim sergileri açar. Bu sergilerde sattığı resimler onun üç-dört aylık geçimini sağlar ve bu dönemde bir işte çalışmayacak olması Altıok’u mutlu eder. Çalıştığı hiçbir işte mutlu olmaz, zaten disiplinli bir çalışma ona göre değildir, üniversiteyi tam sekiz yılda bitirmiştir. Füsun Akatlı’yla beraber bir yuva kuran şairin bu yuvayı idare etmesi için para gereklidir. Füsun Akatlı’nın babasının ayarladığı bir işte memur olarak görev yapar, bu arada da okumaya, yazmaya ve çizmeye devam eder. Geniş bir okuma yelpazesi bulunan Altıok şiirde en çok Lorca, Ezra Pound, Nerval, T.S. Eliot gibi isimlerden etkilenir ama bu etkiyi şiirine yansıtmaz.


Edebi Yolculuk

O dönemde İkinci Yeni rüzgârı esmektedir, toplumsallıktan uzak biraz daha bireysel ve anlaşılması güç şiirler yazılmaktadır. Altıok’un şiirleri biçim olarak değilse bile anlayış olarak İkinci Yeni’ye yakın özgün bir şiirdir. Eşi Füsun Akatlı ise bu konuda: ‘’Metin Altıok şiirde kendini İkinci Yeni kuşağına yakın görmüştür. Şiiri onlarınkine benzemez ama şiiri onlar gibi anlar, onlar gibi yaşar’’ demiştir. Şiirlerini Soyut Dergisi’nde yayınlamayı sürdüren Metin Altıok’un henüz kitabı yayınlanmamışken 1976 yılının Nisan ayında Milliyet Sanat Dergisi’nde Behçet Necatigil, Altıok’un Soyut’taki şiirleri için: ‘Dergilerde şiir konusunda en çok onunkiler düşündürdü, zenginleştirdi beni. Soyut Dergisi’nin Ocak ve Mart sayılarında taze bir duyarlılığın sekiz şiiri. Meseledir.’ der, Behçet Necatigil o sekiz şiire bakıp Altıok’un derin bir ‘mesele’ olduğunu anlar, derin ve acı bir mesele.

1976 yılında ilk şiir kitabı olan Gezgin, Dost Yayınları’ndan çıkar. Daha sonra; Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, İpek ve Kılaptan, Gerçeğin Öte Yakası, Dörtlükler ve Desenler, Süveyda, Alaturka Şiirler adlı kitaplar şairin edebiyat yolculuğuna eşlik eder. Bu kitaplarda ağırlıklı olarak; acı, aşk, ölüm, yalnızlık, yabancılaşma ve kaçış temalarını işler. Metin Altıok bu kitaplara ek olarak Şairin İlk Atlası adlı deneme kitabını da okuyucuya sunar.

İlk kitabı Gezgin, 35 yaşında yayınlanıyor bu kitap yayınlandıktan sonra Politika gazetesinde Turgut Uyar kitap hakkında şöyle bir yorum yapıyor: ‘’Metin Altıok birden yetkin bir ozan olarak karşımıza çıkıyor. Kusursuzluğun o ürkütücü sessizliğiyle… Metin Altıok şiire başkaldırmıyor, sanki ona boyun eğiyor gibi. Büyük bir tatla okudum Gezgin’i. Uzun zamandır duymadığım bir şiir tadıyla’.

Öğrencilik yıllarından itibaren sürekli siyasetle iç içe olmuştur Altıok. Bir parti üyesidir ve bu partinin çalışmalarına aktif bir şekilde katılıp ömrü boyunca da desteklemiştir. Burada enteresan olan şey siyasetle bu denli içli dışlıyken şiirine yansımayan siyasi olgulardır. Şiirlerinde sosyalizmden, savaşlardan, ekmek kavgasından ya da gelecek için umutlu günlerden bahsetmez. Düşüncelerini ve politikaya dair fikirlerini düz yazılarında okuyucuyla paylaşan şair, şiirlerinde bu tutumdan uzak durur. Bunu, ‘kimliğini şiir okuyucusundan kaçırma’ ya da ‘kendini gizleme’ olarak yorumlama hatalı bir çıkarım olacaktır. Zira Altıok, şairin nasıl olması konusunda şunları söylüyor: ‘‘Şair, iç yaşantısını ve iç değerlerini dışa vurmalıdır. Çünkü her şair şiiriyle olunması gereken bir insan modeli çizer. Duygudaşlık yoluyla okuru bu modele yönlendirir. Şairin nasıl biri olduğu bu insan önerisinde gizlidir’’. Tüm bunlar Altıok’un şiire verdiği önemin bir göstergesidir, şiiri siyasi propaganda aracı olarak kullanmak ona göre değildir, çünkü şiir daha naif, daha ulvi bir meseledir, günlük siyasi uğraşlar şiirin bu hassas dokusuna zarar verebilir.


Pars ve İntihar

Çalkantılı bir hayat yaşar Metin Altıok, çünkü ait olduğu bir yer yoktur. Kendini hiçbir yere ait hissetmez sürekli bir yolculuk ve arayış halindedir. İlk kitabının adı Gezgin ikincisi ise Yerleşik Yabancı’dır. Şair, Yerleşik Yabancı adını ‘Meteque’ sözcüğünden alır, bu kelimenin manası bir kente yerleşip orada ticaret yapan yabancı kişidir. Altıok dünya denen bir yere yabancı olarak yerleşmiş ve hayatla alışverişini devam ettirmiştir. Bu gezgin ruh ve yabancılık hali günlük problemlerle de birleşince şair Metin Altıok eşi Füsun Akatlı’dan ayrılır ve Bingöle’e felsefe öğretmeni olarak atanır ya da sığınır.

Küçük Tragedyalar (1982, Tan Yayınları) Altıok Bingöl’e gittikten yayınlanan ilk şiir kitabıdır. Kitap kızı Zeynep’e ithaf edilmiştir. Altıok kitabın başında Ernest Hemingway’in içinde on tane kısa öykü bulunan Klimanjaro’nun Karları adlı kitabından bir pasaj aktarır okura: ‘’Klimanjaro 6500 metre yükseklikte karlı bir dağdır… Tepeye yakın bir yerde kurumuş ve donmuş bir pars iskeleti vardır. Bu kadar yüksek yerde pars ne arıyormuş, kimse akıl erdiremiyor’’. Kitabın Bingöl’de yazıldığını bilmeseydik eğer bu küçük alıntı bizler için pek bir şey ifade etmeyebilirdi. Ama bu bilgiden sonra taşlar yerine oturuyor ve şairin kitabına neden böyle bir başlangıç yaptığını anlıyoruz.

Altıok Bingöl’e öğretmen olarak atandığında yeni bir dünyaya adım atmış gibi olur. Tek başına etrafında hiçbir tanıdığı yokken, iklimine, insanına ve hatta diline yabancı olduğu bir şehirde yaşamaya alışmak onun için zor olmuştur. İlk aylarda maaşını alamadığı için ucuz, kirli ve soğuk otel odalarında kalmak zorunda kalmıştır. Kendi deyimiyle Bingöl onun için berbat bir yerdir. Şairin hayatında bir kırılma noktası olmuştur Bingöl’e gidişi. Toplumun diğer yüzünü, acılarını, sorunlarını, kavgalarını daha yakından görmesi bu gerçeklikleri şiirine ustaca taşımasına yardımcı olmuştur. Artık kullandığı imgeler daha karanlık ve umutsuz bir hal almıştır; yabancılık, korku, ölüm, yoksulluk, otel odaları Altıok’un şiirinde belirgin bir hale gelmeye başlamıştır.

Bingöl yıllarında ilk defa intihar eylemini şiirine konu etmiş ve Tezgahında Acının adlı şiirinde şöyle demiştir: ‘’Bunun için intihar / Parçasıdır hayatın’’. Yazarın yoğun olarak yaşadığı bunalım ve yalnızlık onu intihar düşüncesine sevk etmiş ve intiharı bir kurtuluş olarak görmüştür. İlerleyen zamanlarda intihar düşüncesi aklında iyice yer etmiş ve bileklerini keserek bu acıdan kurtulmak istemiştir. Yaşadığı bu acı olayla ilgili şu dizeleri yazar Altıok: ‘’Köstekli şiiri ikide bir / Cebinden çıkarıp bakan / Şair ne oldu sana? / Kaç dikiş atıldı / Bileğindeki çentiklere? / Örselenmiş onurunla / Şimdi nerdesin?’’

Metin Altıok Bingöl’ün karlı dağlarında kendini yabancı bir pars olarak hisseder. İzmir Karşıyaka’da ömrünü denizle iç içe geçirmiş birinin bu karlı dağlar altına ne işi vardı? Hikâyede Hemingway’in de sorduğu gibi ‘Bu kadar yükseklikte o pars ne arıyormuş?’.

Kendini arıyordu Altıok, hiçbir yerde bulamayacağına emin olduğu kendini. Düşüp kalmaz o karlı dağlarda şair, alışır bir zaman sonra Bingöl’e. Hatta bir zaman sonra sevmeye başlar o karlı dağları, ikinci eşi Nebahat Hanım’a şunları söyler gülerek: ’’Beni hâlâ şaşkınlığa düşüren şey Bingöl’de gördüğüm şair muamelesiydi. O muameleyi bir başka yerde görmedim’’.


Acı Üzerine İnşa

Türkiye’de yavaş yavaş bir burjuva sınıfı oluşmaktadır, toplum siyasetten uzaklaşıp bireyci bir tüketim toplumu haline gelmektedir. Bir ‘meselesi’ olan şair bu gidişattan son derece rahatsızdır ve bu durum onun için acı vericidir. Kızı Zeynep’e yazdığı bir mektupta şöyle der: ‘’Zeynep’ciğim, seni bilmem ama ben hayata karamsar bakıyorum ve bu karamsarlığımın nedeni gittikçe çoğalıyor. Çünkü her saati pislik ve kan, konserve kutusu, naylon poşet, şampuan; her saat gırtlağımızı zorlayan bir çöp yığını oldu şimdilerde yaşanan. Çünkü spor toto, loto, altılı ganyan; iğdiş bir umutla sahici kılınan bir yalan oldu hayatımız’’. Toplumun bu hali onu yazmaya yönelten temel sebeplerdendir. Dışarıdan bakıldığında daha çok bireysel bir şiir olarak gözüken Altıok şiiri aslında toplumcu bir şiirdir. Bu toplumsal temalara açık olarak değinmese de anlattığı bireysel temalar ortak bilinçaltımıza hitap etmektedir yani evrenseldir. Bu konuda şunu söylüyor Altınok: ‘’Ben demek öznel duygularla dolu bir bencillik anlamına gelmemekle beraber, yığına değil insana seslenen şair için ben demek sen demekle eş anlamlıdır’’.

Herkesten çok kendini hırpalayan, hayatla bir türlü barışamayan Altıok kısaca acı üzerine kurmuştur şiirini. Ölümünden sonra, 1998 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan toplu şiirlerinin adı, tam da şaire yakışacak bir biçimde ‘Bir Acıya Kiracı’ olarak seçilir. Acı, Bir Acıya Kiracı, Yolcu Acı ve Yılan, Tezgâhında Acının, Acılarla Sorularla isimli şiirleri bile Altıok’un şiiri hakkında bir şeyler söyler bize. Bu temadan yola çıkarak şiirlerine yön vermesi kuşkusuz çocukluk yıllarına dayanır, sorumsuz bir anne, silik baba imajı ve yoksulluk.

Metin Altıok, Füsun Akatlı ile evlendikten sonra çevresi büyük bir değişime uğramış ve burjuva diye tabir edilen bir kesime yakınlaşmıştır. Oturup kalktıkları mekanlar, dostları ve vakit geçirdikleri kişiler ‘kentli’ insanlardı. Tüm bunlara rağmen Altıok doğayla arasındaki ilişkiyi sıkı tutmuş ve bunu şiirine büyük bir incelikle yansıtmıştır. Göç şiirinde: ‘’Bir daldan bir orman çıkaran / Usumuza her zaman’’, Bir Hüznün Dokusu şiirinde: ‘’Değiştirir senin de sesini / Bir akşam vakti iniltili ağaçlar’’, Ormanların Gümbürtüsü şiirinde ise şöyle diyor: ‘’Bir yüzük yaptım sana, bir yüzük ki / Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden’’.


Madımak’ta Ölüm

Bulunduğu ortam, hayatındaki insanlar, evlilikleri her ne olursa olsun Metin Altıok bu toprakların insanıdır, bu topraklarda yaşayan herkes gibi, bir tarafından toprağa tutunmuştur ve bunu da okuyucusuyla paylaşmıştır. Bu toprak sevgisinin kaynağını ve şiirinde neden kullandığını şöyle ifade ediyor Altıok: ‘’Bir toprağı anlatmak değil mi ki / Bir insanı anlatmaktır biraz da’’. Evet, Altıok bu toprakları anlatıyor şiirinde, yani bizi.

Ama içimizden bazıları Altıok’u ne yazık ki anlamadı. 2 Temmuz Cuma günü Sivas’ta düzenlenecek bir anma etkinliğine gitmeden önce ikinci eşi Nebahat Hanım’a tüm kitaplarını ‘sen de imzalı kitap setim yok’ deyip imzalıyor ve eşine elvedasını böyle yapıyor. Anma şenliklerinin yapıldığı şehirdeki Madımak Oteli’ne yapılan saldırıda acı bir şekilde 33 yazar, 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan zehirlenerek hayatlarını kaybediyorlar.

Madımak Oteli’nden Cumhuriyet Hastanesi’ne getirilen Altıok’u bir gün önce panelde dinleyen bir doktor fark ediyor ve nabzı sıfır olmasına rağmen şaire sahip çıkıp müdahale ediyor. Şair beş gün boyunca tedavi görüyor lakin 9 Temmuz Cuma günü daha fazla direnemeyip hayata gözlerini yumuyor.

Sözlerimizi Altıok’un Birini Bulurum adlı şiirinin son kısmıyla bitirelim: ‘’Biri mutlaka vardır / Zonguldak’ta, Sivas’ta / Yakında ya da uzakta / Binlerce baca arasında / Dumanı lekesiz biri / Ama ben anlaşılan / Kendimi karıştırıyorum’’.

24 Mart 2022

Sone I

Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;
Aşındırarak bütün güzel duyguları.
Bir yarım umuttur elimizde kalan,
Göğüslemek için karanlık yarınları.
Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,
Damağımda kösnüyle gezinirken;
Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,
Dışarda rüzgar acıyla inilderken.
Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,
Seninle bir döşekte sevişirken bile.
Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri,
Çarşılarda, pazarda ellerinde file.
Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka;
Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.

Metin Altıok

Sürgün

Kendine sürgün
Bir garip kişiyim;
Sabah akşam imza veren.
Bilmemem gereken
Şeyler öğrendim;
Taraf tutmaz
Tanrı bilirim
Kaybetmekten
Korktuğu için.
Sorular sordum
Sormamam gereken.
Kendime bir
Kefen biçtim
Kendi tenimden.
Sınırlarımı aşmak
Yasaktır bana.
Yoksul yüreğim
En kuytu kahvem.
Acıya tezhibim,
Hüzne redif.
Yalnızlığın gözlerine
Sürme çeken.
Öyle biriyim ki;
Geceleri uykusuz
Kuyuları dinleyen.
Adım büyücüye
Çıktı bu yüzden.
Kendine sürgün
Bir garip kişiyim;
Kutsallığı zincir gibi
Parmağında çeviren.
Umudu depremden,
Aşkı külden
Bekleyen benim
Aranızda
Yerim yok zaten
Heybesinde yılan
İşaretleri,
Baldıran zehiri
Yüzüğünün içinde
Ve yanında
Kav taşıyan ben;
Tekinsizim size göre
ibret için
Yakılması gereken
Merhabam kalmadı
Kimseyle.
Haç çıkardım
Namaza dururken.
Herkes tanır beni
Alnımdaki döğmelerden.
İnançsızım, dinsizim
Yeminle yalan
İkiz kardeşken
Kendine sürgün
Bir garip kişiyim;
Bulanık sularda
Yüzünü ararken sevda,
Bir tutam saç derisiyle
Uçuşurken rüzgarda.
Her şey ne kadar
Kendisidir düşünün
Hızla kokuşurken dünya!
Rıh dökülürken
Kan damlalarına,
Cesetler gördüm
Irmak boylarında
Çalıların arasında.
Faili meçhul
Cinayetler bilen
Çaresiz bir adamım
Adını bile kekeleyen.
Bilmemem gereken
Şeyler öğrendim.
Sorular sordum
Sormamam gereken.
Gördüm apaçık
Görmemem gerekeni.
Söylenmezi söyledim.
Suçum büyük
Ve taammüden.

Metin Altıok

01 Haziran 2021

Havı Dökülmüş Sevincin

                                   Zeynep’e


Yeni çekilmiş bir dişin
Yadırganan boşluğu
Dilimin ucunda ismin.
Somunu yitik bir vida
Düştü düşecek yüreğim.
Biran önce gel buraya
Karpuz, kavun yiyelim.

Bilmem ki ne diyeyim,
Sana örselenmemiş;
Dostluğun böğründe sancı,
Sevgi toza belenmiş,
Havı dökülmüş sevincin.
Biran önce gel buraya
Karpuz, kavun yiyelim

Batıp çıkıyorum durmadan,
Ben bilirsin iyi yüzemem.
Çarşafım diş gösteriyor,
Dalgalı bir deniz kaç gündür
Sallanan bir döşeğim.
Biran önce gel buraya
Karpuz, kavuz yiyelim.


Metin Altıok

18 Nisan 2021

Bir Gün Ölürüm

Uzak, solgun çocukluğum;
Akşam alacası, kasaba,
Çatılarda kargalar,
Hüzünlü gençliğim;
Sabahçı kahveleri,
Umutsuz aşklar.
Bir anı tüneği şimdi
Yaşadığım geçmiş yıllar.

Ben derim ki;
Ömrüm, ömrüm!
Mumlar neden eriyip sönerler de
Tersine doğru yanmazlar
Uzayarak yeniden
Ve insan doğmak ister mi
Bir daha ölmek için?

Ölümü arayarak geçti
Bunca yılım.
... annem
Beni komşunun oğlu kadar seven,
Yok olan babamdı belki
Ölüm tutkumu pekiştiren.

Elbet bir gün ölürüm.
Ömrüm, ömrüm
Ve yanan mum,
Kara bir fitil bırakan ardında.
Ne kadar benziyor birbirine.

Zifiri karanlık gece.
Mum bitti, yanmadı tersine.
Beyaz mürekkeple yazdım
Bu şiiri karanlığın üstüne.

Ben derim ki;
Geçip gider zaman.
Geri alınmaz bazı şeyler.

Ömrüm, ömrüm
Ve yanan mum biter.

Soğur cehennem bile!

Metin Altıok

30 Eylül 2020

Kızım/lar

Her şeyin üstünde sulu sepken bir kar;
Bir aşkı delik deşik ediyordu/lar
Bense inatla susuyordum
Ve kızımı seviyordum ekmek kadar

O zamanla on iki mart falan/lar;
Kendimi her gün pencereden atıyordum.
Çevremde ipsiz sapsız konuşmalar
Bir tek kızımla avunuyordum

Büyüdü artık genç kız oldu kızım/lar
Gelinlik birer kızdı şimdi onlar.
Ben kendime bir oğul oluyorum;
Yüreğimde deli dolu coşkular

Beni de katın oyunlarınıza çocuklar!
Dizlerimde izi kalmış eski yaralar.
Unutmuş olmasam da çabuk hatırlarım,
Yabancım değil oynadığınız oyunlar.

Metin Altıok

26 Ekim 2017

Şiir insanları sevmeye yarar…

Metin Altıok, yeniden Ankaralı. Bingöl ve Karaman’da geçen 12 yılın ardından, eşi Nebahat Hanım’la Ankara’ya dönüp yerleşmişler.. Şu anda felsefe öğretmenliğinden emekli ve zamanının çoğunu şiire ayırıyor. Evlerine konuk oldığımda ona sormayı düşündüğüm soruları not etmiştim ama, içeriye adımımı atar atmaz ve Metin Altıok’u tanır tanımaz öylesi bir söyleşinin fazla kuralcı olacağını düşündüm. Sohbetimiz bizi nereye çekerse oralardan sorular sormak daha açımlayıcı olacaktı çünkü. Eşi Nebahat Hanım da benim gibi bir çay tiryakisi.. Çaylarımızı yudumlarken çoktan konuşmaya başlamıştık bile..

— Hep sorarlar ya, sizi şiire yönlendiren kimler oldu, çıkış noktanız neydi diye.. Aile içinde sizi de yönlendirenler var mıydı?

Hayır olmadı.. Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim.. Sevgisiz üstelik.. Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke..

— Peki öğrencilik yıllarınızda öğretmenlerinizin katkısı oldu mu? Aklıma Nusret Hızır’ın öğrencisi olduğunuz geliyor..

Oldu diyemem. Nusret Hoca ile çok güzel sarhoşluk serüvenlerimiz oldu ama. Mesela Nusret Hoca’yla Sirkeci Garı’na gider içerdik. Hoca bana, “herkes gelip gidiyor görüyorsun. Bizse oturup onları seyrediyoruz” derdi. Çok hoşumuza giden bir duyguydu bu..

— Nusret Hoca’nın şiirinize hayli katkısı olmuş o zaman.. Siz şiirlerinizde sık sık garlara düşen bir şairsiniz. Ve “o günden beri bakışlarınızda bir otobüs penceresinin hızla geçişi” var..

Haklısın.. O günlerden kalma, Nusret Hoca’yla birlikte geçirdiğimiz günlerin izi onlar.. Doğru.

— Bir de tabii “gezginliğiniz”..İlk kitabınızın adı da zaten “Gezgin”. Ve siz hep bir yerlere ait olmayan, hep yolculuğa hazır bir şair kimliği çiziyorsunuz bende.

Olamadım.. Olamıyorum işte.. Hiçbir yere ait olamıyorum..

— Son günlerde iki kitabınız birden yayınlandı. Dergilerde şiirleriniz yayınlanıyor.. Üretken bir döneminizdesiniz.. Son iki kitabınız “Gerçeğin Öteyakası” ve “Dörtlükler ve Desenler”de belirgin bir politiklik var. Hatta “İpek ve Kılabtan”da başlamıştı. Yani “Küçük Tragedyalar”dan sonra değişti şiiriniz.. Politik tavır anlamında söylüyorum tabii.

Doğru söylüyorsun. O kadar ilginç o kadar önemli şeyler yaşadım ki Bingöl’de.. Benim için ikinci üniversite oldu. Hayatı gördüm. Mesela bir şey anlatayım size.. Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Ben de gittim. Morga götürüyorlardı cesetleri. Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kız.. Erkeğin elbiseleri üstünde, kız çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Sonra bir de şiir yazdım. Bak şöyle: “Öyle ak öyle ak ki teni / ipekten biçilmiş sanki / duyulmamış bu yüzden üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak incecik, sedyede bir kız cesedi / Onparmağı boyalı / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer, bir kızım morgta şimdi.”

— İçkiyi çok mu seviyorsunuz?

Evet.. İçmeden yapamıyorum. Bu bir sığınma ya da kaçış değil ama.. Şimdi ne yapacağım biliyor musun, kardeşime bir kaktüs deseni çizeceğim.

— Sizin resimle de ilgilendiğinizi biliyorum. Son kitabınızı da desenlerinizle birlikte yayınladınız. Bu ilgi nereden kaynaklanıyor?

Resim yapmayı, desen çizmeyi seviyorum. Bak sana ne göstereceğim. (Metin Altıok, sekiz on tane ana tanrıça heykelciği getiriyor içerden.. Kendi yontmuş.. Taşlar oldukça sert.. Tırnak törpüsü ve çakı kullanıyormuş bu heykelcikleri ortaya çıkarmak için.)

— Siz divan şiirinden biçim olarak yararlanıyorsunuz. Ama halk şiiriyle de ilişkiye giren bir şiiriniz var. Halk şiiri hangi bakımdan ilgi alanınıza giriyor?

Şimdi bakın halk şiiri kullanılması gereken büyük bir kaynaktır. Halk şiirindeki kimi şeyleri bugün değme şair yazamamıştır. Mesela diyor ki; “Ben de bu dünyaya geldim geleli / Emaneten bir don giymişe döndüm.” Büyük bir laf. Neden yararlanmayayım bu kaynaktan. Ayrıca, diyor ki; “Kırmızı gül sende kaldı tamahım.” Bu benim şiir serüvenime uygun düşüyorsa, hatta tırnak içinde alır kullanırım bunu. Niye kullanmayayım.

— Ama Divan şiirinden yalnızca biçim olarak yararlanıyorsunuz.

Özleri beni ilgilendirmiyor. Biçim olarak yararlandığım doğru; biliyorsun gazeller yazdım. Gazellerde bir ustalık meselesi vardır, o açıdan ilgilendiriyor beni.

— Siz eskilerin deyimiyle mısra-ı berceste’teye meraklısınız. Söz düşürmeyi sevdiğinizden belki de gazel yazmaya yöneldiniz.

Kolaydan kaçma meselesidir, belki.. İnsan kendini bazen zora koşar.. Şiirde zora koşar; belki de odur. Ahmet Oktay benim için bir yazı yazmıştı. “Duygu için formlarla şiir yazıyor Metin Altıok” diyor. Bu lafı çok tuttum. Form boyunduruk gibi bir şey. Korkunç bir coşku seli şair için, şiir için tehlikeli olabilir..

— Bundan sonra da böyle yazmayı mı düşünüyorsunuz?

Bilemiyorum.. Bingöl’deki 10 yıllık yaşantıdan sonra kendimi frenlemem gerekiyordu.

— O zaman Metin Altıok şiirini “Bingöl’den önce – Bingöl’den sonrası” diye iki döneme mi ayırmalıyız?

Bingöl bir dönemeçti. Büyük bir duygu seli yaşadım orda. Tabii insanın hayatında duygu seli her zaman vardır. Şimdi bir başka ruh halindeyim. Şunları yazıyorum mesela: “Bir anahtar verdindi bana, / Kabaran yüreğimi bilerek. / Kullanıp durdum onu gönlümce, / Aşkıma kenar süsü diyerek; / Aşındırdım dişlerini zamanla. / Geriye ben kaldım işte / Yalan olur sevmedim dersem; / Ama yolcu yolunda gerek. / Ey ömrümün uğuldayan durağı; / Yanlış bir hesaptan dönerek, / Benli günlerini sil istersen / Geriye sen kaldın işte.”

— Bir de son dönem şiirlerinizde “entel” tutumlara karşı öfkeli olduğunuz seziliyor.

Züppeliğe çok kızıyorum. O tavra karşıyım. Kimi dergiler şiir istedikleri halde göndermedim bu yüzden. Niye göndereyim. Bir yerde yaşantım var benim; yaşadığım şeyler var. Niye ihanet edeyim.

— Az önce şöyle birdeğindik ama, şu içki konusuna dönmek istiyorum. Örneğin alkol-şiir ilişkisi nedir, nasıl bir ilişkidir sizce?

Bir şiirin yaratımında mantık ve düşünce çizgisi önemli bir yer tutmaz. En önemli olan şairin yaratıcı imgelemidir. Sözü biraz daha açarsak, alkol, insanı olaylar ve eşyalar arasında, mantık ve düşünce sınırlarını aşan ilişkiler kurmaya yöneltir. Denilebilir ki alkol şair beynini bir imge kaleydoskopu durumuna getirir. Eğer şair seçiciliğini yitirmezse bu sasalama eylemiyle bu olaydan seçkin sonuçlar çıkarabilir. Bu kolay iş değildir elbette. İmgeyle saçma arasında seçiciliğini iyi kullanması gerekir şairin. Bir olay anlatmak istiyorum burada; alkollü bir dost meclisinde gözüm birden kapı arkasındaki askılıkta duran bastona ilişti. İşte o baston bir araç olmanın dışında, birdenbire aksayan yaşamımın bir imgesi oldu. Şöyle bir üçlük doğdu kafamda: “Kapı arkalarında, askılıklarda durdum / Ben, yıllarca aksak bir aşka / Boynu bükük baston oldum.” İnanın alkollü olmasam o bastonun bendeki karşılığını bu kadar net görüp yazamazdım.

— Zaten şiiri hayata karışmış, hayata bulaşmış imgelerle yazıyorsunuz. Masabaşında bulunmuş, kitap karıştırırken yakalnmış imgeler değil hiçbiri. Hep hayatla yüz yüze.

Şiirim yaşantımdan kaynaklandı hep. Bundan da çok memnunum. Şiirin hayata yapışık olmasını istiyorum. Başka türlüsü yapay geliyor bana. Cambazlık geliyor. (Yine yerinden kalkıyor Metin Altıok. Odasından bir dosya getiriyor. İlk kez ben görüyormuşum. Bir dosya dolusu şiir. Hepsinde de biçim denemeleri var. O kadar değişik şeyler denemiş ki, şaşırıyor insan. Bir tanesi şöyle -tabii aynı biçimiyle alamıyorum buraya- :”Bir pazarlamacı kılığında / Uçurum kırpışıp bulanık gözleri / Yalnızlık akşam vakitleri.”

— Şiirinizin yaşantınızdan kaynaklandığını söylüyorsunuz. Nesnel gerçekle şiirin gerçeği diye de bir şey var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz.

Şiir nesnel gerçekliği bozar, değiştirir. Hatta ona ters düşer. Bu doğal bir şeydir. Çünkü şiir bir anlamda nesnel gerçeklikle boy ölçüşen bir sanat dalıdır. Bu, şairin bir başka gerçekliğin eşiğinde olduğunu gösterir. Şairin evreni dildir. Şair dünyaya sözcüklerle bakar ve yeni bir dünya oluşturur. İşte bu yeni dünyadaki gerçeklik, nesnel gerçekliğin dışında, onunla gerçek olmak bakımından yarışan bir dil olmak gerçekliğidir. Bu bakımdan, şairin nesnel gerçekliği bozması, şiirin doğası gereğidir. Ne var ki şair bu bozuşun hesabını okura vermek zorundadır. Bu hesap ise bozulanın yerine konan şeyle verilir. Eğer şair bu hesabı veremezse ortaya şiir yerine saçmalık çıkar. Okur bir şiirde nesnel gerçekliğin dışında bir olguyla karşılaştığı zaman ‘olmaz böyle şey’ diyememelidir.

— İnandırmak zorundadır okuru, öyle değil mi?

Eğer şiir, okuru bir mantık çatışmasına düşürüyorsa suç şiirin ve şairindir. Çünkü bu durumda şair, sadece nesnel gerçekliği bozmakla kalmamış, onun yerine şiirsel bir gerçeklik getirmemiştir.

— O zaman şairin nesnel gerçekliği bozduğu da kuşkulu değil midir?

Evet. Aslında bu şairin nesnel gerçekliği de bozmadığını gösterir. Çünkü amaç, nesnel gerçekliği kağıt üzerinde değil; okurun kafasında, düşüncesinde bozmaktır. Okurun ‘olmaz öyle şey’ demesi, nesnel gerçekliğin onun kafasında bozulmadığını gösterir. İstersen şiir üzerinde somut olarak bakalım olaya.. Refik Durbaş’ın “Buse” adlı şiiri şöyle: “Kaç / yıldır / saklıyorum / Puslu / bir / ilkyaz / gecesi / üçüncü / sınıf / bir / sokak / aralığında / Avcumun / içinde / söndürdüğün / sigara / yanığının / izinde / ilk / öpüştüğümüz / anın / heyecanını”. Şair tek cümleyi her sözcüğünü alt alta yazarak, şiir şekline sokmuş. Bu şiirde bir ilk öpüşle, avuçta söndürülen sigaranın bıraktığı yanık izi arasında bağ kurmakta, ilk öpüşün heyecanını somut bir yanık izinde saklamakta. Bir genç kız sevgilisinin avcunda sigarasını neden söndürsün. Bu ancak patolojikbir duyguyla açıklanabilir ki, böyle duygular sanatın dışındadır. Görüldüğü gibi, şiir ister istemez insanın aklına sorular getiriyor; inandırıcılığını, sahiciliğini yitiriyor. Kaldı ki şiirde bir de Türkçe yanlışı var; avuçta söndürülenin sigara yanığı olduğu anlamı çıkıyor. Bir de Cemal Süreya’nın dizesine bakalım: “Babası ip yerine yılana çekilmiş / bir çocuğun çifte korkusu böyledir.” Süreya, asılma olayının dehşetini ipin yerine yılanı geçirerek şiddetlendirmiştir. Biz bu iki mısra karşısında bir insanın yılanla asılamayacağını hiç mi hiç düşünmeyiz. Sadece nesnel gerçekliğin yerine getirilen şiirsel gerçeklik karşısında müthiş bir duyguya kapılırız. Buradaki şiirsel gerçek, artık bize nesnel gerçekliği aratmaz. Bu durum bize şiirsel gerçekliğin kendine has bir sahiciliğe sahip olduğunu göstermektedir.

— Şiirimizde çokça tartışılan bir konu da biçim-içerik konusu.

Pavase “Yaşama Uğraşı” adlı kitabında 6 Ekim 1935 tarihli güncesine şunları yazmış: “Özünü yenilemek için biçim değiştirme düşüncesi, acınası bir özenti gibi geliyor bana.” Bunca yıllık şiir uğraşımda böyle bir özentiye kapılmamış bir şair olarak, bu sözün doğruluğu veh aklılığı benim için gerçektir. Değişik biçimlerdeki kapları suyla doldurursanız, su o kapların biçimini alır. Ne var ki değişik biçimlerdeki kapların içindeki aynı şeydir. Kuşkusuz bu basit benzetme, şiirde öz-biçim ilişkisini açıklamaktan uzaktır. Ama söz konusu biçimcilikse bu basit benzetmenin bile bir gerçekliği vurguladığını belirtmeden geçemeyeceğim: Şiire biçimsel olarak yaklaşmak ve oyalanmak boş bir çabadan başka bir şey değildir. Şiir, şairin usuna bir dize ya da imgeyle gelir. İşte şairin işi, o dize ya da imgedeki özü geliştirmek, açımlamak ve o özün olanaklarını bütünüyle ortaya koyup tüketmektir. Mesela benim öznel duygularım önemli değildir. Şiirsel duygu dışa vurulmuş duygudur. Yani seninle paylaşır hale gelmiş duygudur. Söyleyeceğim bu.

— Paylaşılmayan bir duygunun sizce anlamı yok o zaman..

Anlamı yok tabii. Şimdi mesela şu; birey olmak hiçbir zaman insan yetmemiştir. Bu çok önemli bir şey. İnsan daima diğer duyan ve düşünenlerle bütünleşmek istemiştir. Sanat, insanı insanla bağlayıcı, bütünleştiricidir. Cervantes, Shakespeare.. ne getiriyor bunlar bize. Yüzbinlerce yıllık geçmişten insanı. Türkiye’de normal insan hayatı 59 yıl. 59 yıl içinde insan
hiç aşık da olmayabilir, kin de duymayabilir, hiç kimseyi sevmeye de bilir. Nerden öğreniyoruz bu duyguları: Edebiyattan.. Kardeşim bilim havadır bana sorarsanız. Yeryüzünde edebiyattan daha önemli şey yoktur..

— Öyleyse bu konuyu biraz daha açalım: Peki şiir neye yarar?

İnsanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak, bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. İnsanın hayatta olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikmine sahip çıkmasına yarar. İnsan soyunun evrensel tınısı olarak, kişinin her türlü yabancılaşmalardan kurtulmasına yarar. Kötülüklerden arınmaya yarar. Son olarak da şunu söyleyeyim: Şiir insanları sevmeye yarar…

Röportajı yapan: Enver Ercan

Dörtlükler

ÖNSÖZ

Ey okur; bu dörtlükler uykusuz gecelerde,
Contası bozuk bir musluktan damladı.
Kâh ben oldu, kâh siz oldu dizelerde,
Eksik gedik ne varsa bir bütüne tamladı.

Umut unutulmadı elbet seğiren derisiyle
Renkten renge girerek örgüyü nakışladı.
Dörtlüklerin yazarı doğrusuyla eğrisiyle
Bir yaşam sürecinden kesitler amaçladı.


1. “Ben” diyorsam eğer bilin ki o sizsiniz.
Ne çok şey paylaşıyoruz sizinle,
Sessizce ve belli belirsiz;
Kiminizle acıyı, umudu kiminizle.

2. Kuyulara bakraç indirilmez ya her zaman;
Havaya uçurmalar salınır coşkuyla bazan.
Tek anlam bağıdır gökle yer arasında
Yumruk kadar yüreğiyle uçsuz bucaksız insan.

3. Ömrümce kendimi hep sözde buldum;
Söz cehennemdi yanıp kavruldum.
Yeniden doğdum kendi külümden,
Ben Anka’ydım konuşuldum.

4.Sonunda her güçlük elbet bir gün çözülür.
Yen ağzıyla dirsek yamaya yamaya,
Bugünleri de gördük çok şükür;
Ne yen kaldı, ne dirsek ortada.

5.Bir sözle soğur, ısınır bir sözle;
Sözden çıkıp yine söze girerek
Dolaşır o müthiş dönencesinde
Kulakla dil arasında gezegen yürek.

6.Yıllardır herkesin bu garip ülkede
Sanki kadermiş gibi çektiği;
Yanlış iliklenmiş gömlekte
Bir düğmeyle iliğin gülünç çaresizliği.

7. Bir sabah baktım ki aynamın yüzü,
Sanki Urfa’nın Halil-ül Rahman gölü.
Balık kaynıyor içi kıyamet gibi;
Eh, bu da bir şairin özel şiir ödülü.

8. Sözel gerçek daha zengindir yaşanan gerçekten;
Bir gömlek giydirir ona saf ipekten.
Siz hiç buz kesip, taş kesildiniz mi,
Ömrünüzün bir yerinde yaşayıp giderken?

9. Ağıtlardan geçti yıllardır sesim;
Onu gözyaşlarıyla silip temizledim,
Yeni bir ses edindim kendime
Ölüme küçük adıyla seslenmek için

10. Sanki uyanık görülen düş
Tüterken yangın yerleri
Geceye bir masaldan düşmüş,
İki akasya salkımı elleri.

11. Benim dağbaşlarında sürgünde bir denizim var;
Nereye gitsem ardımsıra gelir dalgalar
Uzadıkça uzadı bu sancılı sürgün;
Birer birer ölüyor yâdımdaki martılar.

12. Hapishaneler insan dolu kum gibi.
Dışarda bir buruk özgürlük zakkum gibi,
İçerde de, dışarda da zor iş yaşamak;
Hem varım hem yokum gibi.

13. Onyedibinyüzyetmişbeş gün geçirmişim.
Kırkyedi yaş üzerinden hesabettim;
Üçyüzaltmışbeş gün sayarak bir yılı.
Neyse; üç gün sonra nasılsa döneceksin.

14. İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya.
Başlar her gün biraz daha insan olmaya.
Ve ölürken usul usul ne tuhaf;
Âşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya.

15. Kendimden geçmek için aylarca didindim;
Yüreğimden yüreğine kazdığım tünelde.
Sonunda senin yumuşak toprağına girdim;
Bundan sonrası kolay gidecek herhalde.

16. Geçmişe özlem gelmişse bir toplumda gündeme;
Bugünden hoşnut değil demektir kimse.
Ama geçmiş güzellikleri yaşatmak için,
Gönlü yok kimsenin gül yetiştirmeye.

17. Sevgilim korkutmasın seni gözlerimin
Ta içinden bakar uykusuz puhu.
Çünkü o yaşadığımız bu karanlık günlerin
Yarattığı soyut bir direniş ruhu.

18. Ruhi ağabey gürül gürül sesiyle su gibi
Bulanmadan, donmadan ne güzel aktı gitti.
Kentlerden, alanlardan geçti de;
Bunca çevre kirlenmesine bana mısın demedi.

19. Kasığımda sanki dikenli bir kirpi
Varmış gibi sızlayan fıtık
Ve başımın üstünde savrulan tipi;
Yaşlılığa alışmalıyım artık.

20. Kimilerinin o zarif davranışlarından,
Süzme sözlerinden taşan kültür;
Kanter içindedir aslını ararsan,
Can havliyle paldır küldür.

21. Bu özgür acılar cumhuriyetinde,
En büyük acı duygulara gem vurmak.
Yanıyorum karşı konmaz bir istekle,
Namlusu düğümlü nagant olarak.

22. Eskiden insanlar vefat ederdi.
Ölümü ölerek ilk kez Ataç getirdi.
Artık kimi ölürken, kimi vefat ediyor;
Yani önümüzde bir seçenek belirdi.

23. içimde sessizce büyüyen
Nedensiz bir iyimserlik filizi,
Yolda keyifle giderken;
Sanki gölgeme basıyor birisi.

24. Sizin bu çağ yangınında
Verdiğiniz soğuk savaş;
Kızgın alevler ortasında,
Gözlerinizden akan yaş.

25. Senin yaprak döken solgun yüzünde,
Ayrılığı gözlerinden okudum.
Ebruli çiçekler açan hüzünde,
Kendime çileli bir yol dokudum.

26. Yoksulluğun dilsiz kasabasında,
Herkes evine çekilip kapılar kapandığında;
Hayalet yalnızlığı ürperen sokakların,
Hâki bir ıslıkla dolaşır dudağında.

27. Şu benim evinde kedi özleyen şiirim;
Öç alır benden yıllardır bilirim.
Yaşamak varken sıcak odalarda;
Garlara, garajlara, otellere düşerim.

28. Yüreğinden gelen gizli iniltiye,
Ne zaman kulak verirse insan,
Korkmadan deliririm diye;
Erişir evrenselliğe işte o zaman.

29. Bir sahaf kitabındaki nem ve küften
Elime geçen inanılmaz sevinci
Birilerine geçirememekten
Gelişti bende bu bireysellik bilinci

30. Kendine ve başkalarına yönelik,
Yokluk içinde bir varlığı sürdürmek;
Şimdilerde kaybolmuş müthiş bir incelik
Bir paltoyu tersyüz ettirip giymek.

31. Senin ay aydınlığında geçen geceler;
Can bir yana düşer, ten öbür yana.
Dilim tılsımlı bir sözcüğü heceler;
Ten bir yana düşer, ben öbür yana.

32. Kaç ananın kırık umutlarından
Solgun bir hüzünle havalanan,
Kuş sürüleridir bunlar, her akşam
Şehrin üstüne kül olup yağan?

33. Hep başka biçimde ve başka yerdeydi.
Hiç birinde kalmadı gözüm ama;
Bir ekin tarlasında gördüğüm gölgemi,
Biçin de götürmek isterdim odama.

34. Bazı şeyler vardır insanı değiştirir;
Siz böyle ne çok, hep kendinizlesiniz.
Örneğin çarşıda bir çocuk, ille diretir;
Necatigil diyor ki, bakıp da görmediniz.

35. Savrulup açılmış düzensiz yorgan
Ve buruşmuş çarşafıyla bomboş bakan,
Garipliğiyim toplanmamış bir döşeğin;
Başucunda çalar saat bulunan.

36. Bir sap gelincik iki taş arasında,
Bulmuş da boyunu uzatan hızı,
Sallanır durur çiçeğiyle rüzgârda;
Bütün gelinciklerden daha kırmızı.

37. Sevgimde açılmış bilinmedik bir yara,
Uykusuz geceler de için için kanıyor.
Dönüşüp bir pişmanlık armasına,
Bu sevdadan vazgeçerim sanıyor.

38. Bir hız; pazartesiyi salıya bağlayan.
Belki de yaralı bir hayvan;
Kan damlaları bırakan ardında.
Bu acılarla geçen pervasız zaman.

39. İnsanın zor zamanda tutunacağı,
Bir dal umut vardır ya yüreğinde;
Benim de gönlümde bir isli sacayağı,
Hâlâ duruyor küller içinde.

40. Bir deniz kabuğunda dalgaları duyanlar,
Söyleyin bana gözünüzü kırpmadan;
Boş bir mermi kovanı sizce nasıl uğuldar,
O hassas kulağınıza koyduğunuz zaman?

Metin Altıok

08 Ağustos 2017

Eksilen

Öyle yıpranmış ki
Bir forması eksik içinden,
Sahafa düşmüş bir kitap
Gibi sararmış üzüntüsünden.

Bir ay doğuyor usul usul
Karanlığın göğsüne,
Dünden bugüne kendini
Biraz daha eksilterek getiren

Küsmüş göğüne besbelli
Geleceği göremediğinden
Taşıyor oysa hüzünlü bitişinde
Doğuşunu yeniden

Metin Altıok

16 Mart 2017

Sone V

Beraberken kıymetini bilemedimdi;
Elim ayağımdın sanki, zora koştuğum.
Bir yetim şiir kaldı yanımda şimdi,
Kaybetmekten deli gibi korktuğum,
Bir kum saatıyım sensiz geceden gündüze,
Altı durmadan üstüne getirilen.
Bu nasıl zaman ki çakılıp kalmış güze,
Doğmamış çocukları evlâtlık verilen.
İşte böyledir gülüm bazı şeylerin
Hiç hissedilmez varlıkları ama,
Yoklukları bir uçurum kadar derin
Baş döndürür kıyısında nasıl da.

Ey bir hüznü büyüten solgun anne
Sen de düşün benden sana kalan ne.

Metin Altıok

22 Nisan 2016

Kuşlu Gazel

Koyup zarfın içine, üstünü acıyla pulladım
Sana bir sevinçlik menevişli kuş yolladım

Son kuşlarımdı bunlar, dedim telef olmasın
Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım

Esti rüzgâr bozuk bozuk, örselendi yüreğim
Eksik gedik nem varsa ezberden tamamladım

Bende sönen şavkıması sürsün diye yaşamın
Bu kuşları senin için gözlerimde sakladım

Kim sürmüş Altıok Metin dünyanın sefasını
Kirletilmiş bir zamanı yürürken adım adım



Metin Altıok

19 Ocak 2016

Deniz Feneri

Ufkum puslu karanlık;
Tayfa çığlıklarıyla dolu
Günlerim gecelerim.
Başım önüme eğik,
Öyle dimdik değilim.
Tozlu merdivenlerimden
Kendimi içten içe
Bir çıkar bir inerim.

Ben batık bir geminin
Metruk deniz feneriyim.
Gömüldüğünü gördüm
Denize bir serenin,
çırpınışını yırtık yelkenlerin.
Gördüm derin iç çekişlerini
Kendini bir çorap gibi
Tersine çevirenlerin.

Yuvarlanıp dağıldığını
Başıboş varillerin
Gizledim herkesten
Ama görmek istedim;
Kanın tuzlu suda
Zambak gibi açıldığını.
İşlenmemiş
Cinayetimdir bu benim.

Rivayetlere dayanıyor
Belirsiz geçmişim.
Bir fotoğrafın arabı gibi
Donuk bakıyor gözlerim.
Belki de körüm
Hiçbir şey görmedim.
Bir fener bile değilim belki
Sadece olmak istedim.

Borcu yok müruru zamana
Uğramış yüreğimin;
Ne aşk, ne sevinç, ne de kin.
Reddi miras eylemiş
Benim varislerim.
Alacağım da yok kimseden
Hep beraber şu beni
Gelin artık gömelim.

Rüzgârlarla aşındı
Yıllar yılı bedenim.
Çağıdır şimdi kurgusal
Bütün kötülüklerin.
Kıyamet çoktan koptu
Haberiniz yok.
Siz hâlâ güneşin
Her sabah doğuşuna güvenin.

Metin Altıok

23 Eylül 2015

Konyak, Kitap ve Kahve

Tenha bir eylül bahçesinde
Bir bardak konyak, kitap ve kahve
Otururken dalmış kendi kendime,
Güz rüzgârı geçiyor kitabımın içinden
Ot kokan nefesiyle.

Hızla çevirerek sayfalarını
Savuruyor bütün harfleri
Gözlerimin önünde,
Koparıp kimbilir hangi sözlerden
İrili ufaklı belki binlerce.

Telâşla kapatıyorum kapağını kitabın
Bastırıp üstüne elimle.
Bakıyorum herşey yerliyerinde;
Tenha bir eylül bahçesinde
Bir bardak konyak, kitap ve kahve.

Metin Altıok

12 Eylül 2015

Sis

Özenle boyadım ipliğini sevginin,
Gidip de bulamamanın incinmiş rengine.
Sisi gümüş bir rüzgârla tepelerden eğirdim,
Dokudum yalnızlığın bu serin kumaşını,
Sesime ayrılıklardan bir gömlek diktim.
Ölümü tastamam ezberledim de geldim,
Dilimde bu buruk türkü tadıyla
Bilmem ki buradan nereye giderim.

Sonunda kendime bir top yangın edindim,
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.

Metin Altıok

"Babamı çok mu sevdin anne?" "Sen olsaydın sen de severdin"

Eğer yaşadıklarımız kötü bir rüyaysa, rüyanın sonunu da söyleyeyim size. 2 Temmuz 1993 günü annemin gözünde yaş yerine kan vardı. Büyüdü gözündeki kan pıhtısı. Bir gün ayağa da kalkamaz oldu. Defalarca ameliyat masasına götürdüler annemi. O gideceği yeri bilerek ince bir çizgi gibi gülümsedi. Ölümünden bir gün önce saatlerce konuştuk. "Babamı çok mu sevdin anne?" "Sen olsaydın sen de severdin" dedi olanca mahcupluğuyla. Son konuşmalarımızdı bunlar.

Zeynep Altıok

23 Mart 2015

Yüzün

Eskimiş bir konsolun
Çatlak aynasında durmadan,
Bir buluttur mehtabı inatla kovalayan.
Bir hüznü yansıtan alnının ortasında,
Yüzün müdür acaba yolumu dolaştıran?
Acının bu solgun haritasında,
Kendime yeni duraklar bulduğum.
Ulaştığım ıssız dağ doruklarında
Yüzün müdür hep sorular sorduğum,
Bakışının titrek aydınlığında?

Aslında ne bulunur bir gezginin yanında
Kendi yüzünden başka,
Hüzünle bileyen direncini.
Bir suyun ürpermiş aynasında
Apansız gözgöze geldiğim.
Ayakları ayaklarıma bitişik
Kımıltısız bir gövdeyle rüzgârın sildiği.
Bir bulup bir kaybettiğim
Yani bir gezginin hep gittiği,
Senin yüzün benim yüzüm değil mi?


Metin Altıok

Muska

Üstümde bu ütüsüz gökyüzü,
Altımdaki tarazlanmış yol benim
Hep yanımdaydı zaten,
Kendimi bildim bileli.
Zaman zaman katlayıp bazen açardım,
Cebimde taşıdığım bir mendil gibi.

Yani bilirdim bir kamyon şoförünün
Göğsündeki motor sesini,
Uykuda bile dinlediğini.
Yüzünde hasret belirtileri bulunan biri,
Koynunda taşırdı bir aşk hikâyesini
Kabuk bağlamış muska gibi.

Ama yine de yaralıyor beni,
Yüzümün gölgesinde kırılan bu dal sesi;
Ürkütüyor bir şiirin içinden,
Göçebe kuş sürülerini
Ve ben böğrümde bir avlu serinliği,
Sessizce dinliyorum akıp giden geceyi.

Metin Altıok

03 Eylül 2013

Ben Üzre

1.
İçimde kaybolmuş bir çocuk korkusu,
Bakıyorum pencereden dışarı;
Uzakta kuru dağlar ve meşe korusu.

2.
Baktım bavulumda filizlenmiş bir soğan;
Nasıl girmişse girmiş,
Boyvermiş çamaşırlarımın arasından.

3.
Acıyı oralarda çok eskiden tanıdım.
Varıp da neyleyim sılayı gayri;
Hem çoktan unutulmuştur adım.

4.
Gördüm yaşarken vadesiz ölümümü.
Ördüm de ilmek ilmek
Sırtıma giyemedim ömrümü.

5.
Kimi zaman büründüm derisine yılanın.
Tüylendim kimi zaman üveyiklerle;
Yine de kimseye yaranamadım.

6.
Baktım annem yoktu yanımda;
Sırtımda bahriyeli giysimle,
Ben bir kez kayboldum çocukluğumda.

7.
Şu benim kervan geçer,
Kuş uçmaz yanlızlığımdan
Söyleyin kendine kim esvap biçer.

8.
Ben bugünü kırdım iki taş arasında.
İstedim ki kalmasın
Acının çekirdeği yarına.

9.
Gün olur bütün sözcükler pörsür;
Gölgem ayaklanıp serer gövdemi,
Yüreğim ufalanıp dökülür.

10.
Köpekler döneniyor çevremde
Ve sığınağım benim
Dört yanı açık kameriye.

11.
Nereye baksam gördüğüm sığlık.
Bungunum ve suskun,
Boğazımda yıllanmış bir çığlık.

12.
Bir ağaç kovuğudur yüreğim benim;
Ekmek parçaları koydukları
Önümden gelip geçenlerin.

13.
Ben artık mümkünü yok ölürüm;
Tabutum bile olmaz taşınacak,
Bir çil horozun sesine gömülürüm.

14.
Sağır kulağa sözüm yok, köre ne göstereyim
Duymazlıktan, görmezlikten gelenler;
Bir de size sormalı, ya ben nereye gideyim?

15.
Kendimi bildiğim günden beri
Bir gizli canavarım var benim,
Kimsenin bilmediği.

16.
Yani benim gözlerimin bunca yıl gördükleri,
Bir gün benimle birlikte
Yok olup gidecekler öyle mi?

17.
Ben ki zamanın akışında
Bahar oldum, güz oldum.
Gittim geldim kışla yaz arasında

18.
Buğusu tüten şu park kanepesi;
Sanki babamın yıkanmış,
Upuzun yatan ıslak ölü gövdesi.

19.
Yarasalar ayaklarımın altına serildi,
Omuzuna tünedi baykuşlar;
Bana yalnızlığın müthiş saltanatı verildi.

20.
Biliyorum bu iğdiş edilmiş zamandan
Bir buruk gülümseme kalacak;
Uykuda bile dudağımı çarpıtan.

21.
Siz beni hep umursamaz yüzümle gördünüz;
Ama benim geldiğimi gelseniz,
Şuracıkta düşüp ölürdünüz.

22.
Ay dokundu omzuma irkildim.
Göğün puslu balkonunda
Birdenbire insanları özledim.

23.
Bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar.
Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm;
İçimde cesetler ve daha ölmemişler var.

24.
Peki soruyorum, şimdi ne olacak?
Benim bu elim eninde sonunda
Bir ölümü imzalayacak.

25.
Kullanılmış eski bir ölüm için,
Dolaştım mezat salonlarını;
Mutlulukla doldu içim.

26.
Akarsulara özenen bir adamım ben,
Taştan taşa vuran kendini;
Durmayı bir türlü beceremeyen.

27.
Benim adım yıllardır çok tarazlanmıştır.
İncelik ve güzellik adına,
Ben kendime hep haksızlık yapmışımdır.

28.
Susuyorum, sustukça yüreğim küfleniyor.
Konuşsam faydası yok;
Sözlerim dağılıp harfleniyor.

29.
Ben hep sözcüklerle baktım dünyaya,
Yaralandım sözcüklerle.
Alıştım sözcüklerin devriyesi olmaya.

Metin Altıok