Türk Şiiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Şiiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Haziran 2026

İTHAF

-1-

Bilirsin ben hoyrat severim
-Kendi fikrime göre, erkekçe.-
Bir ağaç, bur bulut, bir kuş ve biz
Ellerin ellerimde, ürkekçe…

Veya sen pencerende akşamüzeri,
Cigaramı köşebaşında bitiririm.
Damalı, büyük mendilimde sana
Unutulmaz geceler getiririm.

Gür, ferah karanlıklar içinden
Bana doğru uzar saçların.
Bir büyük rahatlık alır götürür bizi
Pırıl pırıl öpüşlerle başlar yarın…

Selam, en güzel hasretlerden
Selam sana, korkak ve iyi kadın…
Ömrüne başlıyan tomurcuk gibi, baharda
Aşka, sadık ve neş’eli başladın…

Gün söner yıldızlar yanar gecelerden
Bir ölümsüz alem başlar senden yana.
Selam, ürkek ve sevgili kadın,
Selam, sabahsız gecelerden sana…

-2-

Şimdi ağlayamıyorum da kötüsü
Gözlerim dolduğu halde bazı bazı.

İçim götürmiyerek seyrediyorum,
Sağ tarafı boş kalan yatağımızı.

Bir şeyler akıyor ömrüm içinden,
Ufak tefek, süt beyaz, kan kırmızı…

Ben seni arıyorum rüyalarımda
Geceler içinde bir yıldız, bir yıldızı.

Bir perişan haldeyim sen gideli,
Sorma, Bekir Efendinin kızı…

-3-

Zaman sevdikçe uzar, bilirsin
Hayal, taştan, topraktan geçer, yapraktan geçer.
Bir yeşil duman olur yaşadığımız
Yakından, ıraktan geçer.
Sevdiğim kadar bilmeliyim de
Ne olursun?..

Bir çeşmedir dökülen omuzlarımdan,
Avuçlarım pırıl pırıl dolar, boşalır.
Ömrümüz serapa sevda içredir.
Bir uzun yaz günü durur, zulmeder
Tanıdık, bildik günler sarkar takvimden
Hafızam zulmeder boşluğuma.
Birden bir arının kanatlarında terü taze
Sen gelirsin…

Aslan ağzındadır saadetimiz
Yağmurlar yağar, günler batar, geceler gelir
Bir bitmez türkü başlar dışımızdan.
Bir çınar altıdır oturduğun yer;
Dizlerin örtülmüş, bakışların uzak,
Al bir hırka örmektesin ağır ağır.
Bir ince bilezik, küpelerin, saçların
Otlar, kuşlar, beyaz bulutlar..

……

Dilerim haşre kadar hatırımda
Böyle kalırsın…

Turgut Uyar 

KANLI MASAL

kanlı masal
 
                    aklım, haklıyım, et firarım!
 
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin.
 
mayıstı.
 
seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar
 
avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
      rüzgârda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak
kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
tam
tam yaza girecekken
yazın omzuna yüzünü dayayacakken
çekip giden
ayaklarının altından o son sığmak terası da

acılarının veliahtı bach'ı da çekip
gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
yani., anlıyor musun., mayıstı..

seni o yüzden bağışladım!

bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el değmemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz
bu evcilik oyununda bile duldum
hatırla
sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aşktı
boktu püsürdü
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim kar suyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta
o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
 
senin oldum!

ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
bir tay sığınırcasma anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun., işitiyor musun..
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım., ihtiyarladım..
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılmış müthiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
 
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam
tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
-geri döner., döner değil mi., diye
birkaç kırık sözcük., buruşuk..
-öldürürüm o zaman, kurtulurum., deyip sustuğun
-kaçarım sonra, kimse sormaz., deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!
 ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum!
talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!
 
nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
her şey ama her şey el ele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!
 
uzanıp topraktan çıkarttın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi
affını diledin.
 
mayıstı, mecburdum,
seni o yüzden bağışladım!

küçük iskender

02 Haziran 2026

NOTLAR DÜŞTÜK YETİM GÖVDELERİMİZE

1.

hele bir söz eyle sevdadan 
yıkılan yerlerimi sonra gösteririm 
çağıl çağıl akan ırmakların vardı ya 
sessizliğin/albenili düşüveren gözpınarlarına. 
salt hüzün iklimiydi yeşil'de yaşanan 
alsın götürsündü kırkikindiler dökülen saçlarımızı.
bir vakitler yüreğimize türkülenen yemen'di bilirsin 
şimdi dağlar oldu gurbetlik, delik delik delinen dağlar.

bilmek yetmiyor ayrılığı 
bir gurbeti bilmek yetmiyor.

2. 

gecenin koyu ayazında bozbulanık seni götürür nilüfer 
seni ve umutlarımı.

3.

hüznün yapraklarını döktüğü o sonyazda 
emirsultan'da gök ağladı, biz ağladık 
ağladık incelikle bir tesbihe dizerken yüreklerimizi. 
sonra sığındık anılarımızın yazılmamış bölümlerine 
yetim gövdelerimize notlar düştük acının haritasından.
bakışlarımızda koyu ümitsizlik ummanı dolanırdı 
ay dolanırdı gökyüzünde karanlığı bölerek.

4.

üzünçlerimizin ıssız yerlerinde martılar ölsündü 
deniz kabarsındı hep
sussundu rodrigo üsküdar kayalıklarına çarparak 
hep sararmış yapraklar üstümüze düşsündü 
örümcekler mağaralara değil gözlerimize
örsündü ağlarını.

bursa'da hüzündü bir bardak çayı karıştıran 
düşünmek. ovalarda terleyen taylar kadar güzel şeydi 
durmaksızın sorgulardım niçin terketmezdi bizi acılar.

5.

acılar bizimle 
bizimle ayrılık.

işte yabancı bir mekanı soluyoruz umutlarımızı terkettik
kutlu atların yelelerine / hani o eskil tarihlerdeki 
bilgeliğimizden eser yok ortada
gerçek olan biz yetimiz güzelim.

Ahmet Veske

09 Mayıs 2026

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi 
ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın

Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa
Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini

Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin
Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda

Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce
Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını

İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu
Hem de ihsanında pek cimri davrandı

Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha)
Me'zimân sabahında büyük yeminler etti

(Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği
Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece

Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve
Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece"

Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi
Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi

Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca
boyun eğmediği bir felaket

Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan
coşkunun ve de cehaletin sürüp gittiği

Laf taşıyanlar ondan neden ayrıldığımı sorarsa
Dersin: “Özgür biridir o, teselli buldu da avundu”

Terk ettiği gün bir sağır taşa sesleniyor gibiydim,
Öyle sert ki, üstüne basan dağ keçileri bile tökezlerdi

Yüz vermez, visalinde de cömert değildir
Üstelik onu seven bu visalden usanırsa, o da usanır

Otlatılmayan mahrem araziyi kendine hak bildi
Daha önce yerleşilmemiş tepelere yerleşti

Keşke Azze’nin yanında çürük bir iple bağlansaydı
devem de; ipi kopsa da kaybolsaydı

Semeri de sevgilinin mahallesinde kalsaydı
Bir başkası sahiplenseydi de, gözden uzaklaşsaydı

O gün ben sanki bir ayağı sağlam diğeri;
Feleğin okuyla felç geçirmiş biri olsaydım

Bir aksak deve gibi; topallığına katlanan
Düştükten sonra kalkıp yol almaya çalışan

Onun yanında kalmak istiyorum ancak
Sanıyorum yanında kalışım uzarsa sıkılacak

O soysuz beni şetmetsin diye zorladı Azze’yi
Hakîr görmez Azze beni, ancak sahibine boyun eğdi

Bedenimi saran bu illet dışında
Helal olsun Azze’nin bize tüm yapıp ettikleri

Allah şahit ki ben yaklaştıkça o uzaklaştı
firak ile; ben istedikçe geri çekti kendini

Sürüp giden âhlarım öldürür beni bu gidişle
Peşpeşe gelen arzular döndü gerisin geriye

Halbuki aşkın yokuşunda mesafeler almıştık biz,
Tam kavuşunca ben tutundum, o ise kayıp gitti

Ve visal düğümünü atmıştık aramızda;
Tam uzlaşınca düğümü sıktım, o ise çözüp gitti

Eğer istediği gönlünü almamız ise, seve seve
Hakkıdır hoşnut etmemiz, hatta az bile

Yok eğer bu değilse, döner ve aşarım arkamdaki
Soylu develeri dahi güçten düşürecek mesafeleri

Dostlarım Hâcibiyye [Azze] yordu develerinizi
Benim devemin de zaten dermanı tükendi

Umarım Azze’yle bağım sonunda yitip gitmez,
Zaten vuslat bağları bu denli kopmuşken

İster tatlı davran, ister kötülük et; laf etmem
Cimri davranırsan da düşmanlık beslemem sana

Ancak vuslat et ve muhabbetimiz hatırlatsın
Eskiden sendeyken şimdi yok olan sadakati

Şimdi beni reddetse bile onu övgüyle yâd ederim,
Bir zamanlar bize ihsan etmişliği vardı

Azze’nin ölümünü isteyecek değilim asla
Alay edecek değilim eğer, taş değerse ayağına

Dedikodumuzu yapanlar da sanmasınlar ki
Bendeki bu meftunluğun günden güne azaldı etkisi

Sanmasınlar ki bu müzmin illet beni terk etti
Durumum bir ayılıp bir bayılan susuz deve misali

Vallahi de billahi de ne ondan sonra
Ne de ondan önce bir sevgili böylesi yer edindi

Onunla geçirdiğim zaman gibisini yaşamadım hiç,
Başkasıyla geçirdiğim nice ışıltılı günlere rağmen

Yüreğimin en yüce doruğunda taht kurdu
Ne ruhum usandı ondan, ne de kalbim onu unuttu

Hayret kalbime, nasıl da sabretti? Ve hayret;
Nasıl alıştı bu duruma ruhum ve sükunet buldu

İkimiz de yüz çevirince aramızdakilerden,
Ben ve Azze’ye olan bu kara sevdam oluverdik;

Kaylule için bulduğu bulut gölgesine her yerleştiğinde,
Gölgenin dağılmasına şahit olan ümitvâr gibi

Sanki çorak arazideki buluttu o, yağmurunu beklediğim,
O ise üzerimden geçtikten sonra yağdırdı rahmetini


Azze bir şikayetini arzetmek için, kendisinin Azze olduğunu henüz bilmeyen halife Abdulmelik’in yanına vardı.
Abdulmelik onun konuşmasına hayran kaldı. Bunun üzerine mecliste bulunan biri ona: “Bu Küseyyir’in Azze’si” dedi. Bunun üzerine Abdulmelik, Azze’ye: “Şikayetini değerlendirip
gereğini yapmamı istiyorsan, Küseyyir’in senin hakkında söylediği şiirleri söyle,” dedi. Azze utandı ve şöyle dedi; “Vallahi ben Küseyyir’i tanımıyorum, ama onun hakkımda şöyle
söylediğini anlattılar.

Hem borçlu borcunu ödedi de alacaklısını rahatlattı
Azze ise hâlâ ertelemekte, alacaklısını tutsak yapmakta.

Bunun üzerine Abdulmelik şöyle dedi: “Bunu sormuyorum. Ancak bana şu şiirini söyle:

Benim ardından değiştiğimi söylemiş
Ey Izz (Azze) kim değişmez ki?
Bedenim zayıfladı huyum ise bildiğin gibi
Senin halini ise hiç kimse haber vermiyor.”

Azze şöyle dedi: “Bunu işitmedim. Ancak insanlar bana, onun hakkımda şöyle söylediğini anlattılar:

O sağırcasına benden yüz çevirdiğinde,
Sanki bir kayaya seslenir gibi oluyorum
Ayakları şekilli bir hayvan onunla yürüse düşerdi
Aşırı yüz çevirici; onunla ancak cimri haliyle karşılaşırsın
Her kim buluşmadan usanırsa o çoktan usanır.”

***

Azze Haccac’m huzuruna çıktığında, Haccac’ın; “Ey Azze, Allah’a (c.c.) yemin olsun ki sen, Kuseyyir’in seni övdüğü gibi değilsin,” sözüne, Azze: “Ey emir, o beni senin gördüğün gözle görmedi ki,” diye karşılık verdi.

***

Zübeyr b. Bekkâr der ki: Bana Said b. Yahyâ b. Said el-Emevî, babasının ona şöyle anlattığım söyledi: Kadının biri, Azze’nin aşığı Küseyyir’le karşılaştığında ona: “Muaydiyy’i* uzaktan işitmen (uzaktan onun haberlerini alman) onu görmenden daha hayırlı dedi. Küseyyir şöyle dedi: “Sus, Allah (c.c.) sana rahmet etsin! Ben şu şiiri söyleyen kişiyim:

Ben kemikleri kuru ve zayıf biri isem de
Bir topluluğu diğeriyle tarttığımda tartılırım.”

Kadın da: “Sen nasıl olup da bir toplulukla boy ölçüşeceksin? Oysa sadece Azze ile tanınıyorsun,” dedi. Bunun üzerine Küseyyir dedi ki: Vallahi sen bunu söylüyorsan, Allah (c.c.) onunla benim değerimi yükseltti, saçımı süsledi. Hakikaten o benim şiirimde söylediğim gibidir.

*Bu bir darb-ı meseldir. Bu sözü ilk defa, Muaydiyy hakkında uzaktan övgü dolu sözler işitip, sonra onu görünce öyle olmadığını gören birisi söylemiş, bu daha sonra darb-ı mesel olmuştur. (Mütercim)

İbnül Kayyım el Cevziyye 

06 Mayıs 2026

YIKILAN DAĞLAR SEVGİLİM

Yıkılan dağlar sevgilim
Yıkılan dağlar.
Kayaların yürek kadar büyümesi
Ve oynaması yerinden.
Çıktığın o yükseklik
Ne söyledi sana,
Rüzgâr kestiğinde yüzünü
Bakışın acıdığında ne?
Bir denize bakıyordun
Dalganın bir özgürlük vaadi olduğu
O sonsuzluğa.
Keske diyordun
Yanımda olsan
Ama uzaksın!
Tam o anda
Yüreğimde çatlayan bir nar tanesi
Sen!

Ve baktım
Uzak deyişine.
Aramızda evet
İki deniz
Binlerce nehir var
Buzulların rüyalara sızdığı
Bir kıyı ve de.
Taşların taş olduğu
Ve adımların
Her şeyden fazla tanrıya yöneldiği
Bir dağ duruyor aramızda.

O dağ oynadı yerinden.
Ve binlerce elin göğe uzandığı
O yüksekliken
Vadilere
Nar gibi çatlamış yüreğim
Ve açıldığıyla kalmış.

Dağlar sevgilim
Dağlar
Yürekte başlayan karlı bir gece
Ve sönmeyen ateş
Beraber duyduğumuz
Çocukluk sesleri.
Kahkahalar dağlardan yuvarlanırken
Uğuldayan geçmiş
Ve masmavi dolunay
Kimi bekliyor dersin?

Şimdi gidiyorsun
Dağın hatırı var.
Ve adımların
Bir inancın tekrarlanması gibi.
Kral yoluna dizilen
Bütün makiler
Tarih öncesinden bugüne
Titrerken
Sen kalbini uzaklaştırmayı seçtin
Sen çoraklığı
Başka kelimeleri…
Ben bir ağıtçı gibi bakıyorum rüzgâra
Bakışımı acıtan anların
Ağırlığına.
Ve zaman geçmiş.
İncilden bir sahne gibi
Uyuduğun o sessizliği hatırlıyorum.
Bir çoban
Bir eşek
Ve korku içinde bekleyen sen
Daha çocuksun
Dağlardan gelen korkunun
Taşlara sindiğini bilen.

Bejan Matur
aşk/olmayan

GÜZ ORMANI

Bütün sözler
Penceremden uçup gitti.
Bana bakışın
Kollarında uyuttuğun sabahlar
Karışıp gitti rüzgâra.
Şimdi zaman bölünüyor
Geçmiş ve gelecek
Artık kime ait,
Hangimiz hangi yöne
Belli değil.
Sen uyurken
Usulca kapattım kanatlarımı
Sana verdiğim kalp
Ve dokunduğun ten
Şimdi bir güz ormanında
Bir dala tünemiş
Aşkı sayıklıyor
Kapanan kapıları ve de!

Bejan Matur
aşk/olmayan

ZEYTUN, DÖNÜŞ

Çünkü bitmez acı.
Vadileri geçiyoruz
Ölüm konuşuyor.
Ormanı geçiyoruz
Ölüm konuşuyor
Ve zirvesinde dağların
Bir keder
Gitmiyor bizden
O kalp ağrısı.
Küçük bir kız
Mutlu bir karşılaşmadan söz ediyor
Onun gözlerinde görüyorum
Kar kuyularını.
Annemle yürüyoruz
Eskiden kalan acı
Vadilerin ötesinden bakıyor bize.
Salınan kavak ağaçları
Karadut
Ve karcııııı
Aynı anda açmak için kalbimizi
Karcııııı.
Karadut ve kar kuyusu
Hüznü yapan geçmiş
Ve hatırlanan
Parıltısı takıların.
Kollarıma bakıyorum
Boynuma
Parıldayan o çocukluk anı
Takışmış peşime gitmiyor.
O uzak sabahında dağların
Kavaklar salınıyor
Ve üzüm kokuyor rüzgâr.
Bağların hüznüne dalıp
İnsan diyor annem
Bir yerde yaşamakla
İyiliği öğrenmeli,
Taşa baktıkça mesela
Dağa baktıkça
Dokundukça dalına bir ağacın
Görmeli iyiliği.
Sonra küçük kız toprağa bakarak
Bir şarkı sölüyor
Sarışındı diyor
Gülüyordu baktığımız ölü
Çocuk değildi hayır
Delikanlıydı.
O gülüş yankılanıyor kayalıklarda
Bir gölge artık
Yok!
Hangisi gerçek diyorum
Bizim yürüdüğümüz gece mi
Geride kalan dağ mı?
Kar kuyusu diyor o
Kar kuyusunda biriken gerçek.
Sonra gömülmüş ipeklerden söz ediyor
Sırma kumaşlardan tek tek.
Onlar kadar olamadık diyor
O kumaşlar kadar kavim ve parıltılı.
Ve çürüdü giysiler üzerimizde
Ve bakış karardı
Birer göl gibi her biri
Tarihten bugüne bakan
Karanlık gözler.

Bejan Matur

KADER DENİZİ

V. Bölüm

Ölüme yüzen kolların
Açtığı uzay
Bir haritadır.
İzlense
Görülür insan.

Akdeniz’de
Bir dalga
Korkuyu sürükler,
İnadı sürükler
Bir dalga.

Kader kadar karanlık
Sular.
Senin bakışların
Soluğun karanlık.
Geldiğin Afrika
Burada işte,
Geride bıraktığın Asya
İçinde beklemenin.

Büyük dağları
Sayıklardın,
Uzun rüzgârları,
Kayalıkları yoklayan
Her kanadın
İzindeydin.
Bir çocukluk hevesi
Başka yerler,
Başka yerlerden
Başlar yakınlık.

Korku mu o an
Sularda büyüyen?
Derinlere inerken
Yükselen insandan,
Korku mudur?
Huzurdur belki!
Akdeniz’de
Çırpınan kolların
Senfonisi
Notalardan değil
Bakışlardan.

Bir müziğin
Yapamadığını
Yıldızlar yapar.

Bir müziğin
Eksik bıraktığını
Yıldızlar tamamlar.

Aynı nefesi tüketiyoruz
Daracık bir hücrede
Bir oluyoruz.
Çünkü bizden beklenendir
Karışmak,
Bir olmak
Biçilendir bize.
Çünkü aynıydık
Yola çıkarken
Yol oyaladı
Ve dağıttı bizi.
Ama aynıyız yine,
Aynı havayı soluyan
Ve aynı ölümle
Ölen.

Olmadı!
Duyulmadı sesimiz.
Varlığımız görülmedi.
Şimdi bu ıssızlıkta
Titriyoruz,
Korku içindeyiz,
Dünya bir heves.

Nefese indirenmiş
Kulaçlar
Anlatır;
Nasıl da bir maddemiz.
Korkumuz
Nasıl da bir.

Varlığın ipini
Kainatla
İnsan arasında
Sarkıtan
Biliyor.
O can çekişme,
Sahnesidir dünyanın.

Dağların ve çölün birleşmesi
İbadetse,
Sularla karışan
Açların soluğu
Vicdanıdır derinlerin.

Sarmalanmış hiçliğim
Huzur içinde!
Varlık benden çekilirken.
Çünkü harcadım
Gücümü.
Soluğumu harcadım
Son ana dek.
Buraya itilmişsem
Kalmanın anlamı
Tükendiğinden

Bejan Matur
Kader Denizi

SENİN OMUZUNA YASLANMAK

Bana dağları geri getirdiğini söyledin.
Düşündüğün, sezdiğin dağları
Orada tam şu anda
Yürümekte olanları anlattın.
Onlarla arandaki bağı.
Acıma mı?
Değil.
Ama çocukluk gibi
Seninle büyüyen
Senden uzaklaşmayan.
Orada
On binlerin yürüyüşü
Vadilerin derinliğinde
Yürek gibi açılmış bir dağ.
Gün doğuyor,
Gece iniyor
Ve biz biliyoruz zamanı.
Gün doğuyor,
Gece iniyor
Ve biz sessiz yolcuları yeryüzünün
Duyuyoruz acıyı.
Ölüm dünyaya bırakılmış bir işaret.
Ve dallar karanlıkta anlatıyor aşkı
Ağlayışla.
Ben kuytulardan gelen meczup adamları
Hatırlıyorum
İnanmış olanları
Ve ağlıyorum.

Senin omzuna yaslanmak
Bir dağın tamamlanması.
Senin omzuna yaslanmak
Akmak bir vadiden.

Evet en baştan başlayalım
Adımlarımızın sessizliğinden
Yüreğin toprağı duyuşundan ve de.
Korku nedir
Bizim sevincimiz karşısında?
Korku nedir
Bizim dağları açıklayan inadımız yanında?

Şimdi zaman açılıyor önümde
Günü ve geceyi eşitlemiş
Bir kavim
Geleceğe akıyor.
Yıldız oluyor bir kavim.
Şimdi kavuşmayı beklerken
Gözyaşları içinde
Geçmişten gelen karanlığın bizde açılması
Ve ışığın kalp demek oluşu.

Sen dağları anlatırken
Kalbimde eşitlenen
Işığa ve karanlığa baktım.
Umut
Nar ağaçlarının hevesi
Ve yankısı kuyuların.
Bizim hikâyemiz midir
Başlangıçtan sona
Bizim olacak olan?

Bejan Matur

GÜNEŞ YARASI

Kelimelerim 
İki dağın arasında gidip geliyor.
O inanmış kadın gibi
Deli etekleri
Taşları ezen.

Bir yabancıyım 
Kelimeler iki dağın arasında 
Gurbet gibi bakıyorlar bana. 
Öylesine gidip geliyorum 
Gölgem yok 
Ve güneş yaram benim 
Hiç kapanmamış.

Bejan Matur
Son Dağ
           Fotoğraf: Mart 2018 Antalya

02 Mayıs 2026

Mahya

Bir yanından ötekine gökyüzünün,
dayayıp kara bir buluta dirseğimi,
yazmak geliyor içimden, mahya gibi:

"Ben o kadını çok sevmiştim.
Olmadı, başaramadım,
Özür dilerim."

Neydi yüzüme gözüme bulaştırdığım?
Neyi eksik bıraktım? Bir şeyi
beceremedim ama, bilemedim, neyi?

Affedin, olmadı, kalmadı artık inancım.
Sevginin kendisi yeter sanırdım. Mahya gibi
yazmak geliyor içimden şimdi:

"Yetmedi."

Roni Margulies

Papağan

Gökkuşağı gibi gelip kondu balkonun kenarına.
Ne mor, ne yeşil, ne mavi. Hepsinin toplamı belki.
Ya da bir düş. Ne işi var papağanın Üsküdar’da?
Bakıştık. Süzdük birbirimizi. Uçup gitti sonra.

Öğrendim sonra: Bir kafesten kaçmış ikisi,
çoğalmışlar, uyum sağlamışlar buralara.
Altunizade’de yer edinmişler kendilerine,
meydan okumuşlar acımasız kargalara.

Yine gelir diye bekledim. Anlatacaktım,
Biliyorum, diyecektim, anlıyorum seni,
renk vermiyor, dik tutuyorsun kuyruğu.
Kandıramazsın ama beni,
yabancıyım ben de buralarda senin gibi.

Roni Margulies

Tebessüm

Duyulmaz bir taksime kulak verir
seyrek sakallı yaşlı bir kemankeş
Oturur tek başına içer köşesinde.
Bir yandan ölümü geçerken aklından;
belleğiyle cebelleşir bir yandan.

Tek tek yankılanır aklında çaldığı her nota.
pırıltılı salonlar, şeffaf bir kadın,
parkeler üzerinde süzülmesi ayaklarının.
(Pera Palas’ta bir akşam…)
gelir anımsatır kendini attığı her adım.

Kaldırır kadehini, tokuşturacak bir kadeh arar.
Bir kavis çizer kalkan eli havada.
(Tokatlıyan’da o gece…)
Dudaklarında ince bir tebessüm
kalakalır öylece.

Roni Margulies

01 Mayıs 2026

Gördükçe seni dir idi ey cân ölüyorım

Lebún dirgürmege canlar virürken
Gözün katlüme her dem niyet eyler

"Dudağın diriltmeye can verirken 
gözün her an öldürmeye niyet eyler"

***

Okunka öldügine gönül mürgi şad olur
Kim perr-i tirún ile sıratı uçar geçer 

"Gönül kuşu okunla öldüğüne mutlu olur. 
Çünkü kuşun kanatlarıyla Sırat Köprünü uçarak geçer"

***

Kabre iletdüm hayal-i halüni
Daneyi iltür nite kim hake mûr

"Karıncanın taneyi toprak altına götürmesi gibi beninin hayalini mezara götürdüm"

***

Alup canını bir bûse virürsen
Mesîhî bendene ni'me'l-bedeldür

"Mesihi kölene bir buse verip canını alırsan ne güzel bir bedeldir"

***

Dirligümde kılmadum hod hak-i payun kesbini
Öldügümde basasın bari kadem sin üstine

"Diriliğimde ayağının tozuna ulaşamadım. 
Bari öldüğümde mezarımın üzerine ayak bas"

***

Ey lebi mey-gun ölürse nar-ı hecrûnden Mesih
Haşre dek anun mezarından gele buy-ı kebâb

"Ey şarap rengi dudaklı sevgili ayrılığının ateşinden Mesîhî can verirse kıyamete kadar onun mezanndan kebap kokusu (yanık kokusu) gelir"

***

Cana beni kati idicek it buseni himmet
Hoşdur kişide zira sahavetle şeca'at

"Ey sevgili beni öldürdüğün zaman bir buse ver. 
Çünkü kişide cömertlikle yiğitliğin bir arada olması hoştur"

***

Derd imiş emraz-ı 'ışkuiia deva
Merg imiş mecruh-ı tigüne 'ilac

"Aşkının hastalıklarına deva dertmiş. 
Kılıcınla yaralanmış olanın ilacı ölümmüş"

***

Tab'um şu denlü münharif almışdur ey tabib
Kim şerhet-i ecel durur ancak şifa bana

"Ey doktor tabiatım o denli bozulmuş, değişmiştir ki bana ancak ecel şerheti şifa olur"

***

Rahmden sanma beni ol sanem öldürmedügin
Dirligümün bilür oldugmı ölümden eşed

"O sevgilinin beni bana acıdığı için öldürmediğini sanmayın.
Yaşamamın ölümümden daha zor olduğunu bilir"

***

Ar ider hılblar öldürmege ben haste-dili
Kendü kendümi dem irişdi ki kurban kılam

"Güzeller ben hasta gönüllüyü öldürmeye utanır. 
Kendi kendimi kurban etmenin zamanı geldi"

***

Kişi sag olup olmakdansa mahrum
Ölüp yegdir anılmak bari merhum

"Kişinin sağ olup (sevgiliden) mahrum olmasındansa 
bari ölüp merhum olarak anılması daha iyidir"

***

Halum benum şu demde 'ıyan ola sana kim
Kabr içre eyleye beni bir gün nilian ecel

"Sana benim halim ecel bir gün beni kabir içinde gizlediği zaman açık, belli olacaktır" 

***

Mesihî derd-i canandan ölürse
Yaza şeng-i mezarında ·hüve'l-hay

"Mesihî sevgilinin derdinden ölürse 
mezar taşında "hüve'l-hayy" (o diridir) yaza"

***

Öldi 'ışkunda Mesihî bulumaz dahi necat
Gerçi taşra bıragur mürdeyi bahr-i mevvac

"Mesihi aşkından öldü kurtuluş bulamaz. 
Gerçi çok dalgalı deniz ölüyü dışan (kıyıya) bırakır"

***

Korkutmagıl ölümle Mesihiyi zabida
Hecr-i nigiirdan olacagı yoga eşed

"Ey zahit Mesihî'yi ölümle korkutma. 
Sevgiliden ayrı olmaktan daha zor olacak değil ya!"

***

Ey kamer-ruh nılr-veş in bari geh geh kabrüme
Tig-i hecr ile beni çün bi-günah itdün şehid

"Ey ay yüzlü bari zaman zaman nur gibi kabrime in. 
Çünkü beni ayrılık kııcıyla günahsız şehit ettin"

***

'lşkun şehidiyüm ki bu dag-ı siyahlar
Güya ki zaglardur üşer· yimege etüm

"Aşkın şehidiyim ki bu siyah yaralar 
sanki etimi yemeye gelen kargalar gibidir" 

***

Firkatumda gözlerümi ger yuma dest-i ecel
Ta kıyamet vasl umup açuk tura çeşm-i ümid

"Ayrılığında eğer ecelin eli gözlerimi yumarsa; kıyamete kadar kavuşmayı umup ümit gözüm açık duracaktır"

***

Dem-i abirde dilüm baglama ey dest-i ecel
K'ol vefiisuz sanem içün biraz efgan kılam

"Ey ecelin eli son nefeste dilimi bağlama ki 
o vefasız put gibi güzel sevgili için inleyip bağırayım"

***

Eger efsün-ı ecel baglamaz ise dehenüm
Can virürken lebünun zikri ola her suhanum

"Eğer ecel büyüsü can verirken ağzımı bağlamazsa 
her sözüm dudağının zikri olacak, onu anlatacaktır"

***

Aldı eline tir-i kaza vü keman ecel
Bolayki beni eyleye ya Rab nişan ecel

"Ecel eline kaza oku ve yayını aldı. 
Ya Rab ola ki beni hedef eyleye"

***

Zâr u nizâr âşık u giryân oluyorum
Tennûr-ı gamda yüregi biryân ölüyorın

Bezm-i visâle hem-nefes olmağa ben garîb 
Firkat güninde ney gibi nâlân oluyorın

Âşüfte-hâl ü haste-i bâlînven velî 
Mahbûblarla kılmağa seyrân ölüyorın

Hân-ı visâlüne tama' itsem aceb degül 
Ben ki mahabbetün ile hayrân oluyorın

Rahm itmedün Mesîhîye bir kez egerçi kim
Gördükçe seni dir idi ey cân ölüyorın

***

Aldı eline tîr-i ḳażâ vü kemân ecel
Bolay ki beni eyleye yâ Rab nişân ecel

Ḫaṭṭuñ beni ne vaḳt irüp öldüre kim bilür
K’irişmelü olınca irer nâgehân ecel

Çıplaḳ göricegiz beni cândan esirgeyüp
Bir pîrehen getürdi baña armaġân ecel

Ḥâlüm benüm şu demde uryân ola saña kim
Ḳabr içre eyleye beni bir gün nihân ecel

Ben firḳatüñde kûyuñı umduġum üş bu kim
Dirler ider kişiye maḳâmın ıyân ecel

Yetmez mi sen gedâya bu beglik Mesîḥî kim
Ḳabre degin düze saña taḫt-ı revân ecel

Gizlenmeyince yire meded yoḳ Mesîḥiyâ
Kim her ne yaña ḳaçsañ olur dîde-bân ecel

ECEL

Ecel eline kaza oku ve yayını aldı. 
Ya Rab ola ki beni hedef eyleye

Ne vakit yazılmışsa sonum, kim bilebilir;
Zamanı gelince ansızın gelir ecel.

Çıplak buldu beni, canımdan esirger gibi,
Bir kefen sundu bana—bir armağan gibi ecel.

Bil ki hâlim apaçık ortada şimdi;
Bir gün toprağın içinde saklayacak beni ecel.

Senin yokluğunda bir umudum varsa eğer,
Derler ki insanın yerini bildirir ecel.

Ey Mesîhî… yetmez mi bu dünya saltanatı sana?
Seni kabre dek taşıyacak bir taht kurar ecel.

Gizlenmedikçe toprağa yok kurtuluş, ey Mesîhî;
Nereye kaçarsan kaç, gözler seni ecel.

Mesîhî

29 Nisan 2026

PARILTI

Ateş gibi bir nehr akıyordu, 
Rûhumla o rûhun arasından
Bahs etti derinden ona hâlim, 
Aşkın bu unulmaz yarasından.

Vurdukça bu nehrin ona aksi, 
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan. 
Baktım ona sessizce uzaktan, 
Vurdukça bu aşkın ona aksi.

Ahmet Haşim

27 Nisan 2026

DİVAN ŞİİRİNDE ÖLÜM KARŞISINDA ÂŞIKLARIN İSTEKLERİ

Divan şiirinin temel mazmun çerçevesini âşık-maşuk arasındaki ilişki şekillendirir. Şiirlerde en fazla işlenen konuların başında, sevgili ve ona ait güzellik unsurlarıyla bunlara karşı âşıkların yaklaşımı gelmektedir.

Divan şiirinde âşık, daima şairin kendisidir. Bu yüzden her şey sonuçta aşk ile ilgili görülür. Onun aşkı, mücerret güzelliğe duyulan bir aşktır. Âşığın gıdası üzüntüdür. Sevgiliden daima lütuf bekler. Sevgilisiyle asla bir araya gelemez. Onunla olan beraberliği daima hayalîdir. Âşık sevgilisinden beklediği ilgiyi görmek şöyle dursun, ondan daima işkence ve eziyet görür. Bu durum karşısında bile sıkıntılara tahammül etmesini bilen, hâline şükreden âşığın sevgilisine karşı olan aşkı daha da artar. Hatta sevgilinin sahip olduğu güzellik karşısında canını, ona verecek kadar cömerttir. Ancak o, bir türlü sevgiliden beklediği ilgiyi göremez. Sevgiliden daima ayrı kalır. Bu da âşık için bir ölümdür. Bu nedenle hayat ile ölüm arasında bir bocalayış içindedir.

Ölüm, insanoğlunun er veya geç karşılaşacağı bir gerçek olarak karşısında durur. Ölüm sonrası bilinmezlik ve ölümün içinde barındırmış olduğu hüzün, ayrılık, acı gibi duygu ve düşünceler her zaman insanların zihinlerini meşgul etmiştir. İnsanoğlunun kabullenmekte zorlandığı, karşılaşmak istemediği bu kaçınılmaz gerçek etrafında toplumlarda birtakım âdet ve geleneklerin oluştuğu görülür. Bu âdet ve gelenekler, zamanla toplumsal kültürün bir öğesi hâline dönüşerek yüzyıllar boyu nesilden nesile aktarılmıştır. Bu öğe, toplum tarafından benimsenen inanç ve düşünce sistemlerinde de kendini güçlü bir şekilde hissettirir.

Ölüm düşüncesi ve onun etrafında oluşan çeşitli âdet ve uygulamalar, genellikle toplumun mensup olduğu dinin emirleri çerçevesinde şekillenmiştir. İslam dinine mensup olan Osmanlı toplumu ve bu toplumun birer ferdi olan divan şairlerinin ölüm üzerine düşüncelerinin de İslâmî akideler içerisinde şekillendiğini söylemek mümkündür. Bu düşünce ve uygulamalarda zaman zaman eski Türk inançlarının etkisi görülse de temel düşüncenin, mensup olunan İslâmî inancın bir gereği olarak bu dünyanın geçiciliği ve ölüm sonrası hayatın sürekliliği üzerine şekillendiği görülür. İnanç temelli şekillenen bu düşüncenin, ölünün toprağa defnedilmesi ve ölünün gömülmesinden sonraki mezar hayatına ilişkin insanların takınacağı tutum ve davranışlara da doğrudan etkisi bulunmaktadır.

Ölüm ve ölümle ilgili düşünceler, sadece dinî inançların ve düşünce sistemlerinin değil, edebiyat ve sanat eserlerinin de temel konularından biri olmuştur. Evrensel bir gerçek olması nedeniyle gerek dünya edebiyatında gerekse bizim edebiyatımızda ölüm temasını değişik şekilleriyle ele alıp değerlendiren, çeşitli edebî türlerde yazılmış çok sayıda eser bulunmaktadır.

Edebiyatımızda, özellikle de divan şiirinde ölümün ele alınışı ve ölümle ilgili kavramların işlenişi, nazım şekillerine göre çeşitlilik arz eder. Mersiyelerde gerçekleşen bir ölüm olayı sonrasındaki duygular ve düşünceler dile getirilirken, gazellerde gerçekleşmemiş, tasavvur hâlindeki ölüm olayı ile ilgili duygu ve düşüncelere yer verilir. Ölüden ya da gerçekleşmiş bir ölümden söz edilmez. Divan şiirinde gazellerde yer verilen ölüm teması ölüm sonrası düşüncelerin, acıların, duyguların anlatılmasına yönelik olmayıp daha çok aşk acılarıyla kıvranan âşığın durumunu belirtmek, sevgilinin zulmünün âşığı ölecek duruma getirdiğini anlatmak için kullanılır.

Divan şairlerinin ölüm konusuna bakışları, İslâm kültürü ve tasavvufî düşüncenin etkisindedir. Divan şairleri açısından ölüm, kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Bu sebeple beyitlerde bu konuyla ilgili ifade edilen düşünceler, ölümü sorgulamaktan çok şairlerin içinde bulundukları kültür çerçevesinde bu konuyla ilgili şahsî fikirleridir. Ölüm kavramı tasavvufî açıdan yorumlandığında ise bir kavuşma, büyük bir bayram (Şeb-i arûs) olarak değerlendirilir.

Divan şiirinde kendisinden kaçışın olmadığı, katlanılabilir bir gerçek olarak görülen ölüm, dünyanın sıkıntılarından kurtuluş ve ebedî saadetin yakalandığı hayatın ilk basamağı olarak düşünülür. Bu yüzden divan şairi için ölüm, korkulacak bir mefhum olmanın ötesinde sabırsızlıkla beklenen bir gerçek kimliğe bürünmedir.

Divan şiiri geleneğinin temel şahıslarından biri olan âşık, ölümle her zaman iç içe bir ruh hâlinde olduğu için canını teslim etme karşılığında ölmeden önce veya sonra çevresindekilerden birtakım isteklerde bulunur. Bu isteklerin ana muhatabı genellikle, hayattayken kendisinden bir türlü ilgi göremediği sevgilidir. Âşığın sevgiliyi muhatap almasının temelinde, onun ölmesine sebep olarak sevgilinin yaptığı eziyetler ve âşığın sevgiliden ilgi görme amacıyla son bir umut olarak ondan kendisini öldürmesini istemesi yatar. Âşıkların ölmeden önce veya sonra gerek sevgililerinden gerekse de çevresindekilerden yapılmasını arzuladığı istekler, farklılıklar gösterir.

Sürekli acı çeken, içinde bulunduğu şartlar itibariyle ölümle burun buruna yaşayan âşığın ölüm karşısında takındığı tavır ve ölüm karşısındaki istekleri, şairler tarafından çeşitli mazmun ve sanatlarla birlikte şiirlerde ilham kaynağı olarak sık sık kullanılır.

A. Ölmeden Önce Yapılması İstenen İstekler:

Divan şiiri geleneğinde âşık için ölüm, sevgiliye kavuşmanın bir aracı, teninde emanet olarak duran canın gerçek sahibine teslim edilmesidir. Onun için sevgili bir sultan, âşıksa onun kölesidir. Sevgili, öldürmek de dâhil, âşığın üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahiptir:

Boynı baπlu bendesidür bend-i zülfiñüñ göñülü
Dile âzâd it efendi dile öldür dile sat 
(Hicrî)

Yoluña cânum fedâ'derin ne eglersin beni 
Öldürüseñ gel sen öldür bende-i fermânınam 
(Nedîm)

Genellikle sevgilinin eziyetlerinden kurtulmak için ölümü arzulayan âşığın gözünde ölüm, korkulacak bir olay değildir. Çünkü ölünmediği müddetçe sevgiliye kavuşmanın imkânı yoktur:

Can virmedükçe vuslat-ı cânân olur mı hiç
¡Ankâ-şikâr dâne-i imkân olur mı hiç
(Hâkim)

Sevgilinin en büyük özelliği vefasız olmasıdır. Kendisini seven hakikî âşıklarına daima işkence ve eziyette bulunur. Onun yaptığı bu işkence ve eziyetlere karşı dayanacak tahammülü kalmayan âşık, sevgilisinden bir an önce canını alarak çekmiş olduğu dertlerden kendisini kurtarmasını ister:

Sinemi tığ ile yarup beni öldürse hemân
Ya¡ni kurtarsa gamumdan beni yârân olsa 
(Ziyâî)

Gel beni öldür hey âfet hançer-i bürrân-ile
Kurtulayın günde biñ kez ölmeden hicrân-ile 
(Selîkî)

Dir imişsin yarın öldürsem gerekdür anı ben
Gel bu gün öldür öñinde öldügüm ferdâyı ko
(Hayretî)

Nev-cüvânum beni öldür πam ile pîr itme 
Kerem it begcegüzüm hayr işi tehir tme
(İshâk Çelebi)

Sevgilinin kendisini öldürmesi karşılığında canını ve kanını onun yoluna harcamaya hazır olan âşık, kendisini dertlerinden kurtarması hâlinde ona duacı olacağını söyler:

Seni öldürmek istese cânân
Eyle şükrâne cânuñı kurbân 
(Âşık Çelebi)

Kanuma teşne imiş hayli melek hâtuñ içün 
Beni öldür ideyin kanumı yoluñda sebil 
(G. Âlî)

Gel öldür Hicrî kurtar belâdan 
Du¡âlar eylesün saña ölince 
(Hicrî)

Ancak sevgili, daha çok acı ve ıstırap çekmesi için bir türlü âşığı öldürmeye yanaşmaz. Bu da âşığı canından bezdirir:

Şimdiye dek yüz kez öldürmek mukarrerdi beni 
Günde biñ kez öldügi yegdür diyü öldürmedi 
(İshâk Çelebi)

Ey Mesîhî bizi öldürmeye âr ideli yâr
Hak bilür dünyeden usandug u cândan bezdük
(Mesîhî)

Sevdiğinin yaptığı eziyetler karşısında âşık sağ kalırsa, son bir umut olarak çevresindekilerden kendisini öldürmelerini ister:

Bu cevr ü bu cefâ ile bu zecr-i hicr ile
Öldürmez ise yâr beni öldürüñ beni 
(Ziyâî)

Mesîhî, ölmeden önceki son nefesinde vefasız, puta benzeyen sevgili için bağırıp inlemek için ecele seslenerek ondan dilini bağlamamasını ister:

Dem-i âhirde dilüm bağlama ey dest-i ecel
K’ol vefâsuz sanem içün biraz efgân kılam 
(Mesîhî)

B. Ölüm Sonrası Vasiyet Niteliğindeki İstekler

Vasiyet, bir kimsenin ölümünden sonra yapılmasını istediği işlerdir. Vasiyette yapılması talep edilen istekler, kişinin ruh yapısına, içinde bulunduğu şartlara, sahip olduğu kültürel ve toplumsal yapıya göre çeşitlilik gösterir. Kişilere göre değişen bu isteklerin temelini, hayattayken yapılamayan işler veya arzulanıp da bir türlü sahip olunamayan değerler teşkil eder. Bazen şartların elvermemesi, bazen maddi imkânsızlıkların yetersizliği, bazen de ömrün fırsat vermemesi sebebiyle kişi, öldükten sonra bu isteklerinin yapılmasını en yakınlarından başlayarak çevresinden ister.

Mal Varlığının Taksimi ile ilgili İstekler

Gerçek anlamda aşk derdine yakalanan âşıkların öldükten sonra kendinden sonrakilere bırakabilecekleri bir şeyleri yoktur. Çünkü onların bu dünyadaki servetleri dert ve gamdan ibarettir. 

Aşağıdaki beyitte Süheylî, bu gerçeğe temas etmektedir:

Benüm yok derd ü gamdan ayru nesnem
Ölürsem derd ile gam yiye vâris
(Süheylî)

Kendisi öldükten sonra hiçbir şeyinin kalmadığını söyleyen Mesîhî, mirasçılarının vücudundan arta kalan kemiklerini paylaşmasını ister:

Mesîhî kaldı uş bir dost bir post
Ölicek üstünhânuñ ala vâris 
(Mesîhî)

2- Salâ Okunmasıyla ile ilgili İstekler

İslâmî usullere göre ölen bir kişiden çevredekilerin haberdar olması için minarelerden salâ okumak âdettendir.
Enverî, ayrılık derdiyle ölmesi hâlinde; iniltilerinin minareye benzeyen âhına çıkarak salâ okumasını ister:

Bir cum'a kûşesinde ölürsem firâk ile
Nâlem menâr-ı âha segirdüp salâ vire
(Enverî)

3- Cenazenin Yıkanması ile İlgili İstekler

Cenazelerin yıkanması, İslâmî inanç değerleriyle şekillenen Osmanlı kültür hayatının önemli uygulamalarından biridir. Ölen kişilerin bedenlerinin öteki dünyaya temiz gitmesi amaçlanan bu uygulama, çeşitli usullerle gerçekleştirilir.

Ölicek lutf idüñ âb-ı yah ile yuñ bedenüm
Sînemüñ sûzi ile ýutuşa şâyed kefenüm (Zâtî)

Hayretî, öldüğü zaman bedeninin sevgililerin kendisi için dökecekleri kanlı gözyaşlarıyla yıkanmasını ister:

Yumag içün ben perîşân-rûzgârı ölicek
Cem olup kan aglasun bir nice yârân üstüme
(Hayretî)

Hayâlî ise sevgilinin yanağını öpmeden ölmesi hâlinde, cenazesinin yıkanacağı suyun şeftali dallarıyla ısıtılmasını ister:

Almadan bûse-i yârı ger ölem ey hem-dem
Suyum ısıtmaga şeftali budagın yakasın 
(Hayâlî)

4- Kefen ile İlgili İstekler

Kefen, ölülerin gömülmeden önce sarıldıkları beyaz bez parçasıdır. İslâmî gelenek içerisinde şehit olanların yıkanmadan kefenlenmesi âdettendir. Bu yüzden ölüler kefene sarıldıklarında, kefen kanlanır. Âşıklar da aşk yolunda şehit oldukları için kefenleri kanlar içinde kalır. Aşağıdaki beyitlerde bu düşünceye atıfta bulunulmuştur:

Ben şehîd-i tug-i işk oldıguma şâhid yeter
Lâleler kanlı kefenlerle mezârumda ‘ıyân
(Âşık Çelebi)

Dâg-ı mihnetle beni öldürse ol gül-purehen
Lâle-veş sarsın baña derd ehli bir anlı kefen
(Hayâlî)

Şehit olanlara karşı yapılan muamelelerden biri de onları kefenlemeden elbiseleriyle gömmektir. Aşağıdaki beyitlerde bu uygulamaya dikkat çeken İshâk Çelebi ve Hicrî, öldükleri zaman kefen istemezler:

Îşk serdârı olan merd-i garîbüñ olmaz 
Sağ iken pireheni öldüği vaktin kefeni
(İshâk Çelebi)

Şevkle ten cübbesin çâk it degül kim purehen
Kim dimişlerdür şehid-i aşka yaraşmaz kefen 
(Hicrî)

Fuzûlî, diriyken vücudunun yaralarına konarak kendisine elbise olan pamukların, ölünce de kefen olmasını ister:

Penbe-i merhem-i dâğ içre nihândur bedenüm
Diri oldukça libâsum budur ölsem kefenüm 
(Fuzûlî)

Sevgilinin kendini öldürmesiyle bayram yapan Meâlî, bayramlık kefene sarılmak ister:

Yâr öldürdi beni bugün baña bayrâmdur
Dostlar bi’llâhi saruñ baña bayrâmî kefen 
(Meâlî)

Sevgilinin yanağının hasretiyle ölen Ziyâî, gül yaprağından bir kefene sarılmak ister:

Hasret-i ârız-ı yâr ile ölürsem hayfâ
Berg-i gülden tenüme bir kefen eyleñ peydâ
(Ziyâî)

Hayalî ise cesedinin sarılacağı kefene seslenerek ondan öldüğü zaman sevgilinin hasretiyle oluşan yaraları gizlemesini ister:

Kimseye gösterme dâğ-ı hasretin cânânımın
Öldüğümde ey kefen eyle baña settârlık
(Hayâlî)

Sevgilisinden ayrı kalan Hayretî, ecelin kendisine yâr; kefenin de gömlek olmasını ister: 

Ey ecel yâr ol baña yâr oldı çün benden cüdâ
Ey kefen ben haste-i uryâna gel purâhen ol
(Hayretî)

Necâtî, gümüş tenli sevgilisinin kendine sarılması hâlinde; ölerek vücuduna kefen sarılmış gibi olur:

Mümkin midür ki sarıla bir sîm-ten baña
Ölem gidem meger ki sarıla kefen baña 
(Necâtî)

5- Tabut İle İlgili İstekler

Cenazelerin mezarlıklara götürülmesi için içine konuldukları tahtadan yapılmış sandıklara tabut denir. Şiirlerde genellikle şekli itibarıyla ele alınan tabuta konan kişi, âşıklardır. 

Hamdullah Hamdi, sevgilinin yanağı ve beni sevdasıyla ölmesi hâlinde, tabutunun fildişi ile abanozdan yapılmasını ister: 

O haste-dil ki ölür hadd ü hâl derdiyle
Gerek ki anuñ ola ýâbûtı âbnûs ile âc 
(Ham. Hamdi)

Ahmet Paşa sevgilinin serviye benzeyen boyunun hasretiyle ölmesi hâlinde tabutunun şimşaddan (servi) yapılmasını vasiyet eder:

Serv-i kaddüñ hasretinden ölicek tâbûtumu
Eylerim şâhum vassıyet k’ideler şimşâddan
(A. Paşa)

Aynı şekilde Meâlî, sevgilinin kırmızı la’le benzeyen dudağının hasretiyle ölmesi hâlinde tabutunun mercandan yapılmasını ister:

Hasret-i la'li ile ölürsem
Baña mercândan eyleñüz tâbût 
(Meâlî)

Sevgilinin yanağı ve boyunun arzusuyla can veren Hicrî, onun boyuna benzerliğinden dolayı tabutunun serviden, yanağına benzerliğinden dolayı da kefeninin gülden yapılmasını ister:

Ârızu kaddüñ hevâsıyla düşüp cânlar virür
Servden tâbût umar gülden kefen ister göñül 
(Hicrî)

Necâtî, sevgilinin saçının derdiyle ölürse tabutuna kara Kabe örtüsünün örtülmesini ister:

Kara Kabe örtüsü ile örtesiz tâbûtumı
Ölicek zülf-i gamından dostlar kardaşlar 
(Necâtî)

Enverî ise sevgilinin yanağını düşünerek öldüğünde, tabutunun yasemin çiçekleriyle süslenmesini ister:

Ölürse ruhlarun fikriyle iy meh Enveru hastañ
Donatsun ehl-i gam tâbûtını iy gül semenlerle
(Enverî)

6- Cenaze Namazı ile İlgili İstekler

Bâkî, öldükten sonra kıymetinin dostlar tarafından musalla taşında bilinip arkasında saf saf cenaze namazına durulmasını ister:

Gadrüñi seng-i musallâda bilüp ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşuña yârân sâf sâf 
(Bâkî)

7- Cenazenin Taşınmasıyla ile İlgili İstekler

Ölen bir kişiye karşı yapılan son görevlerden birisi de hep beraber onun cenazesinin mezarlığa kadar götürülmesidir.

Cemâlî, öldüğü vakit cenazesinin cahiller tarafından taşınmasından utanç duyacağını söyleyerek sevdiği kişilerce taşınmayı tercih eder:

İy Cemâlî ölicek yârân götürsün meyyitüm
Câhilüñ boynında yük olmak hacâletdür baña 
(Cemâlî)

Ümîdî, öldüğü zaman baş üstünde taşınan cenazesine, sevdiği kişilerin eşlik etmesini ister:

Ölicek halk cenâzem götürüp baş üzre
Ey Ümidî düşeler öñüme yârân sâf sâf 
(Ümîdî)

Mesîhî ise sevgilinin kapısında ölmesi hâlinde, cenazesinin sevgilinin itleri tarafından taşınmasını arzular:

Ben ölicek kapuñda cenâzem götürmege
Cem¡ olup itlerüñ yapışa üstühˇânuma 
(Mesîhî)

Ahmet Paşa da tabutunun arkasından gelirse sevgilisine hakkını helal edeceğini söyler:

Kanumı helâl eyleyeyin saña gelirseñ
Tâbûtumun ardınca bir iki kadem ey dost 
(A. Paşa)

8- Mezar ile İlgili İstekler

a. Mezarın Yeri ile İlgili İstekler

Ömür boyu sevgiliden ayrı yaşamak zorunda kalan âşıklar, hiç olmazsa öldükten sonra ondan uzakta olmak istemezler. Bunun için mezarlarının sevgilinin yaşadığı yere yakın bir yerde olmasını isterler. 

Servi boylu sevgilinin hasretiyle can veren Bâkî, öldükten sonra sevgilinin boyuna benzediği için bir servinin gölgesinin düştüğü yere defnedilmeyi ister:

Ger ölürsem hasret-i kaddiyle ol servüñ beni
Bir yire defn eyleñüz kim sâye-i ar ar düşer
(Bâkî)

Cenazesinin sevgilinin köyüne defnedilmesini uman Hüdâyî, bu durumda mezarının cennet bahçesine döneceğini söyler:

Ger ser-i kûyuñda defn eylerler ise meyyitüm
Ka'be hakkı ravzam ola cennetü’l-me'vâ gibi 
(Hüdâyî)

Hafîd ise öldüğü zaman mezarının sevgilinin göğsü, kefenininse onun gömleği olacağını söyleyerek ölmekten gam yemez:

Gam degil aşk-ı mahabbetle ölürsem zîrâ
Makberim sineñ olupdur kefenüm pîrehenüñ 
(Hafîd)

Sevgilinin yurdunu cennete eşdeğer gören Hayâlî, aşk derdinden ölmesi hâlinde sevgilinin köyüne gömülmeyi vasiyet eder:

Gam-ı aşkında ölürsem ser-i kûyuñda defn eyleñ
Şehid olanların çünkim yeri Firdevs-i a'lâdur
(Hayâlî)

Selîkî ise sevgilinin yurdunun arzusuyla öldüğü zaman, cennet bahçelerine benzeyen bir gül bahçesine gömülmenin hayalini kurar:

Ârzû-yı ser-i kûyıyla ölürsem yârüñ
Gülşen-i bâğ-ı cinân ola Selîkî vatanum 
(Selîkî)

b. Mezarın Kazılmasıyla İlgili İstekler

Ziyâî, sevgilinin çene çukurunun hasretiyle ölmesi hâlinde mezar kazıcının kabrini hoşça kazmasını ister:

Hasret-i çâh-ı zena«dânuñla çâk olursa ten
Kabrümi lutf eylesün bir hoşça kazsun gûr-ken
(Ziyâî)

c. Mezarın Özelliği ile İlgili İstekler

Mezar yapımında genellikle mermer tercih edilir. Ayrıca ölen kişinin hatırasına saygı göstermek amacıyla mezarının şekil olarak güzel ve alımlı olmasına dikkat edilir.

Gümüş tenli bir güzelin sevdasıyla ölen Necâtî, mezarının mermerden yapılmasını ister:

Bir sîm-ten firâkına ölen Necâtînüñ
Bi’llâhi mermer ile yapasız mezârını
(Necâtî)

Gelibolulu Sun’î, öldüğü vakit keder ordusuna karşı siper olması için mezarının mermerden yapılmasını ister:

Ben ölicek mezârumı mermerle yapalar 
K’ola sipâh-ı gussaya ey sîm-ten hisâr 
(G. Sun’î)

İshâk Çelebi ise sevgilisinin öldükten sonra kendisini hatırlamasıyla mezarı mermerden yapılmış kadar mutlu olur:

Yine ölmiş ¡âşıkın ol seng-dil yâd eyledi
Hayra girdi kabrini mermerle bünyâd eyledi
(İshâk Çelebi)

Nedim ise öldüğü zaman mezarının tuğlasının çamurunu sakinin su testisinin toprağından yapılmasını arzular:

Söyleyin sâkîye öldükde Nedîm-i zânna 
Eylesin tahmîr-i hışt-ı lahd hâk-i kûzeden 
(Nedîm)

d. Mezar Taşı ile İlgili İstekler

Ölen kişinin gömüldüğü yerin baş ve ayakuçlarına birer taş dikilerek mezarın yerinin belli olması sağlanır. Ayrıca bu taşlar üzerine ölen kişiyle ilgili çeşitli bilgiler yazılarak mezarın sahibi hakkında çeşitli bilgiler verilir.

Ziyâî, gurbet acısıyla ölürse mezarına büyük bir taşın mezar taşı olarak dikilmesini ister:

Bir ulu taşı mezârumda nişân eyleyesiz
Dostlar bunda ölürsem elem-i gurbetden 
(Ziyâî)

Mezar taşlarına “hüve’l-bâkî, hüve’l-hayy, ruhuna fatiha” gibi birtakım ifadeler yazılması âdettendir. Aşağıdaki beyitte bu âdete dikkat çeken Mesîhî, mezar taşına hüve’l-hayy yazılmasını ister:

Mesîhî derd-i cânândan ölürse 
Yaza seng-i mezârında hüve'l-hayy 
(Mesîhî)

Behiştî, haşre kadar dil gibi hâl ehline açıklanması için içindekilerin mezar taşına yazılmasını ister:

Haşre dek şerh itsün ehl-i hâle mânend-i zebân
Yazasuz der-i derûnumdan mezârum taşına 
(Behiştî)

Hayâlî de ölse bile mezâr taşlarının hâl diliyle derdini anlatmaya devam edeceğini iddia eder:

Ölsek hayâlî derdimizi ¡âleme yine
Söyler zebân-ı hâl ile seng-i mezârımuz 
(Hayâlî)

Sevgilinin yaşadığı evin eşiği, âşıkların kavuşup yüz sürmek için can attıkları bir yerdir. Âşıklar, orada daima kanlı gözyaşları dökerler. Hatta sevgilinin eşiğinin taşı, âşıklar için öldükten sonra bile vazgeçilemeyecek kadar kıymetlidir. 
Bunun için âşıklar, öldükten sonra bile mezarlarına sevgilinin eşik taşının mezar taşı olarak dikilmesini isterler:

Mezârum ravza-i cennet civârı ola öldükde
Dikilse başum üstine nigâruñ işigi taşı
(İshâk Çelebi)

Yârüñ işigi taşını levh-i mezâr idüñ
Tâ kim ¡Atâyî söylene nâm u nişânumuz 
(Nev’î-zâde Atâyî)

Sevgilinin en önemli özelliklerinden biri de gözleriyle âşığını öldürmesidir. Böyle bir durumla karşılaşacağını bilen Nev’î, mezarının sürme taşından yapılmasını vasiyet eder: 

Nev'îyi çeşmi katl idicek vârisüm olan
Sürme taşından eyleye mîl-i mezârumı 
(Nev’î)

Gelibolulu Âlî, sevgilisi tarafından öldürülmesi hâlinde mezar taşlarının bu olaya şahitlik edecek olmasıyla teselli bulur:

Cefâ ile beni ol seng-dil öldürse ey ¡Âlî
Şehâdet itmege bâri iki seng-i mezârum var 
(G. Âlî)

Fuzûlî ise gam ateşinden bir alev olduğunu söylediği kabrinin taşına, kınama okunun atılmamasını ister:

Kabrim taşına kim gam odumdan zebânedir 
Tan okın atma kim hatarı çok nişânedir 
(Fuzûlî)

İshâk Çelebi mahşer günü bazen göğsünü bazen başını dövmek için Allah’tan, mezar taşından kendisini ayırmamasını ister:

Dögmek içün gâh sînem geh başum mahşer güni
İtmesün bâri Hudâ seng-i mezârumdan cüdâ
(İshâk Çelebi)

Fuzûlî, sevgilinin diyarında ölmesi hâlinde mezarına taş dikilmemesini servi boylu güzelin gölgesinin düşmesini ister:

Mezârum üzre koymañ mîl eger kûyuñda cân versem 
Koyuñ bir sâye düşsün kabrüme ol serv-kâmetden
(Fuzûlî)

Süheylî de aşk yolunda ölenlerin hiçbir şöhrete ihtiyaçlarının olmadığını söyleyerek öldüğü zaman mezârına taş dikilmemesini ister:

Eyleme hengâm-ı mevtümde baña seng-i mezâr
Küşte-i ¡ışkuñ olan nâm ü nişânı n’eylesün
(Süheylî)

Bir başka beyitte ise sevgilinin işkenceleriyle ölen âşık, gömüldüğü yerin bilinmemesi için mezarına taş dikilmemesini ister:

Ölürsem cevr-i cânân ile taş dikmeñ mezârumda
Nişânum kalmasuñ kûyında ol bî-rahm cânânuñ 
(Ziyâî)

9. Defin Sırasında Yapılması İstenen İstekler

İshâk Çelebi, öldüğü zaman sevgilisinin kendisine sövmesini ister. Çünkü kabre konulurken sevgilinin bu sövmeleri, onun için dua yerine geçecektir: 

Dildâra diñ ki sµneme sövsün ben ölicek 
Koñ kabrüme beni o mücerred duâ ile 
(ishâk Çelebi)

Divan şiirinde sevgilinin üzerine bastığı topraklar, âşıklar için çok kıymetlidir. Bir türlü sevgilisine kavuşamayan âşık, onun bastığı topraklara yüz sürerek teselli bulmak ister.

Aşağıdaki beyitte Enverî, mezara konulunca üzerine atılan toprakları sevgilinin ayağının bastığı toprağa benzetir:

Hâk-i pây-i dil-beri zann eyledüm iy mâh kim
Yüzüm üstine mezârumdan döküldükçe türâb 
(Enverî)

Şair, balka bir beyitte ise mezara gömülürken üzerine sevgilinin amber kokulu saçlarından saçılmasını ister:

Ölürsem üstüme saçılsa bu gîsû-yi anberden
Metâ¡-ı hüsn-i dil-berden mezâra armağan olsa 

10. Defin Sonrası İstekler

a- Sevgiliden İstekler

Âşığın mezara defnedildikten sonraki en büyük isteği, mezarını sevgilinin ziyaret etmesidir. Sevgili, hiç olmazsa bu şekilde öldükten sonra kendisine ilgi göstermiş olacaktır. Çünkü hiçbir günahı olmadığı hâlde onun ölümüne sebep olan, sevgilidir:

Ey kamer-ruh nûr-veş in bâri geh geh kabrüme
Tığ-i hecr ile beni çün bî-günâh itdüñ şehid
(Mesîhî)
 
Nâz ile kabrüme gel ey büt-i şîrin-harekât
Görelüm rûh-ı revânuñ nicedür reftârı 
(Helâkî)

Ey Selîkî gam-ı hecriyle biz öldük bâri
Kabrümüz üzre gelüp rûhumuzı şâd itsün
(Selîkî)

Sevgilinin âşığın mezarına gelip ona sövmesi bile dertli âşığa kabul olmuş dua gibi gelir:

Gelüp bir hayli sögmiş kabrüm üzre ol gözüm nûrı
Ziyâ'î derd-mende müstecâb olur du'âdur bu 
(Ziyâî) 

Âşık, bedeni coşup canlanacağı için sevgilinin kabrine ayak basmasını; toprağının da boyunun gölgesini kucaklayabilmesi için gölgesini mezarına düşürmesini ister:

Kabrüme bassañ kadem ten cân bulup cûş eyleye
Serv-i kaddüñ sâyesin hâküm der-âğûş eyleye
(Nev’î)

Hayattayken vuslata bir türlü fırsat vermeyen sevgiliden Fasîhî’nin de son isteği, mezarının toprağına boyunun gölgesini düşürmesidir:

Vasluña irgürmedüñ öldür de ey serv-i hırâm
Sâye-i kaddüñ düşür bâri mezârum hâkine 
(Fasîhî)

Eğer sevgili, âşık öldükten sonra onun mezarını ziyaret edecek olursa mezar, onun parlaklığıyla nurlanacaktır. Bu yüzden âşığın sevgilisinden son bir isteği, mezarına ziyarete gelmesidir: 

Müstagrak oldı nûra bugün kabr-i Enverî
Cânâ revân olursan ölicek mezârına 
(Enverî)

Çün şehid eylersin ol gamzeyle hey kâfir beni 
Bâri nûr insin mezârıma güzer kıl dâimâ 
(A. Paşa)

Ölicek kabrümüze uğrar iseñ
Nûra müstahrak ola türbetümüz 
(Mesîhî)

Ben ölicek kabrüme ger yâr ide bir kez güzer 
Tâ kıyâmet nûr ine sakf-ı mezârumdan baña 
(Celîlî)

Aslında âşık, sevgiliden hiçbir şey istemez. Sevgili tarafından âşığa söylenecek olan “kulum ölmüş ” sözü bile âşık için vefa olarak yeter:

Baña vefâ yeter bu ki ben ölicek nigâr 
Bir kez diye Me'âlî kulum eylemiş vefât 
(Meâlî)

Hatta âşık, sevgilisine kavuşmanın bayramında; sevgilisinden kendisini öldürüp vücudunu bin parçaya ayırarak itlerine kurban payı vermesini ister:

Îd-i vasluñda beni öldür tenüm sad-pâre kıl 
Vir sevindür itlerüñ bezl eyle kurbân pâresi
(G. Âlî)

Ahmet Paşa ise ayrılık ateşiyle kendisini öldüren sevgiliden kan pahası olarak hiç olmazsa bir öpücük vermesini ister:

Şevkin vedâ içinde çün öldürdü Ahmedi 
Bir bûse ile bâri buyur kan-bahâcığım 
(A. Paşa)

Behiştî ise mezarda gözlerinden ayrılan kirpiklerin, mezarına basan sevgilinin ayaklarına zarar vermemesi için sevgilisinden mezarından çizmesiz geçmemesini ister:

Gözümden ayrılan kirpiklerüm kâr eyleye şâyed
Ölürsem mûzesiz geçme benüm hâk-i mezârumdan
(Behiştî)

b- Çevredekilerden İstekler

Aşk derdiyle ölen âşık, bu hâlini gören çevresindekilere seslenerek öldüğünü sevgilisine söylemelerini ister:

Öldükde benüm hâlümi bi’llâhi görenler
Cân virdügümi ¡ışk ile cânâna disünler (Revânî)

Figânî de gurbette ayrılık acısıyla öldüğü zaman, sevgilisinin haberdar edilmesini saba yelinden ister:

Ben bu gurbetde garîbem ger ölem fürkat ile 
Ey sabâ hâlümi lutf it der-i cânâna ilet 
(Figânî)

Nev’î ise bu arzusunu, mezarından bitecek olan otların yerine getirmesini bekler:

Ölicek hâk-i mezârumda biten her çemenüm 
Dil olup söyleye ol serv-i dil-ârâ gamını 
(Nev’î)

Âşığın hayattayken en büyük hedefi sevgiliye kavulmaktır. Ancak bir türlü bu hedefine kavuşamadan ölür. O, öldükten sonra bir nebze olsun teselli bulmak için sevgiliye benzerliğinden dolayı mezarına servi ağacının dikilmesini ister:

Hasret-i kaddüñ ile ger bu Mesîhî vire cân 
Gabri üstinde bite serv-i hırâmân-şekil 
(Mesîhî)

Öldüm ol servüñ ayagına yüzüm süremedüm
Serv diküñ başum ucında mezârumda benüm
(Âşık Çelebi)

Usûlî ise bu teselliyi, sevgilinin sembolü olan güllerin mezarında açılmasında bulur:

Bu şevk ile ölürsen umarım Usûlî kim 
Kabrinde güller açıla tâze bahâr ola 
(Usûlî) 

Şekil olarak çıkarmış olduğu âhlara benzerliğinden dolayı Necâtî de mezarının üzerine nergis çiçeğinin dikilmesini ister:

Nergis diküñ ki hey'et-i sırf ü elif dürür
Tâ kim mezârum üsti kamu şekl-i âh ola 
(Necâtî)

Sevgilinin yüzündeki ayva tüyleri, âşıkların düşkün olduğu güzellik unsurlarından biridir. Süheylî, sevgilinin ayva tüylerinin derdiyle toprak olursa, bu tüyleri çağrığtırması bakımından mezarına yeşil bir örtü örtülmesini vasiyet eder:

Gam-ı haýýıyla hâk olsam Süheylî ol gül-endâmuñ
Vasiyyet eyleyem örtsün mezâruma yaşıl hârâ 
(Süheylî)

Revânî de mahşer gününe kadar mezarına çimenlerden yeşil örtüler örtülmesini ister:

Gam-ı haýýuñla ölürsem güzelüm haşre degin
Sebz cübb’örte benüm üstüme kabrüm çemeni
(Revânî)

Hayretî, mezarında biten ateşli otların kabrini ziyarete gelenleri yakmaması için ziyaretçilerinden ağlamalarını ister:

Kabrümüz üzre gelicek ağlaşuñ yoldaşlar
Yakmasun sizi bizüm oddur biten her kâhumuz
(Hayretî) 

Âşığın gönlü daima sevgilinin saçlarında olmak ister. Ancak hayattayken buna bir türlü muvaffak olamaz. Bu yüzden hiç olmazsa öldükten sonra onun saçlarına kavuşmak ümidiyle kemiklerinden bir tarak yapılmasını vasiyet eder:

Ölürsem üstühˇânumdan vadiyyet kim kıluñ şâne
İrişem şâyed ol yüzden meger zülf-i perîşâne
(Hafîd) 

Fuzûlî, meşhur Su Kasidesi’nde eğer sevgilinin elini öpmeden ölürse toprağından testi yapılmasını ve onunla sevgiliye su verilmesini ister:

Dest-bûsı ârzûsiyle ger ölsem dôstlar
Kûze eyleñ topragum sunuñ anuñla yâre su
(Fuzûlî)

Behiştî, sevgilinin aşk meclisinde ölmesi hâlinde çömlekçiden mezarının toprağından içki kâsesi yapmasını ister:

Bezm-i ¡ışkuñda ölürsem «âkümi cem¡ eyleyüp
Kâse-i mey nakşını resm eylesün hazzâf aña
(Behiştî)

Hayretî ise sevgilinin kırmızı dudağının fikriyle ölürse toprağından kadeh yapılmasını, kadeh yapımında da çamurun sevgililerin göz yaşlarıyla karılmasını ister:

Yâd-ı la¡liyle ölürsem sâğar eyleñ toprağum
Anı tahmîr itmege üstüme yârân ağlasun 
(Hayretî)

Veli, tanınmış kimselerin mezarlarında mum yakmak âdettendir. Hayretî de aşk kılıcıyla şehit olduğuna delil olması için haşre dek can kandilinin yakılarak mezarına asılmasını ister:

Şehîd-i tıg-i ¡ışk olduguma rûşen delil olsun
Asılsun meşhedümde haşre dek kandil-i cân yansun 
(Hayretî)

Hicrî, haydutlara karlı hazır olması için aşk yolunda öldüğü zaman, kabrine taş yığılmasını ister:

Ölicek râh-ı ¡aşkında yıhalar kabrüm üzre taş
Harâmîlük durur yollar k’ola ¡uşşâk hâzır taş 
(Hicrî)

Rakip, âşık-maşuk ilişkisinde âşıkla yarışan kişidir. Onun için kötü, çirkin, zararlı ve zalimdir. Sevgiliyle olan münasebeti âşığı üzer. Sevgilinin çevresinden asla uzaklaşmadığı için âşığı da ona yaklaştırmaz. Bu bakımdan rakip, sevgilinin mahallesinin bekçileri veya köpekleridir. Âşık, sevgilisine ulaşmasını engellediği için daima rakibe kin ve nefret duyar. Buna rağmen sevgiliye hizmet etme amacıyla öldükten sonra kemiklerinin, mahallesindeki bu itlere yemek olmasını ister:

Üleşsünler ölicek üstühˇânum farż imiş zîrâ 
İşigüñ itlerine bezl-i cândan bir nişân virmek
(G.Âlî)

İşiginde ölmege cân virdigüm Hicrî budur
İtlerine ýa¡me ola üstühˇânı sinemüñ 
(Hicrî)

Ölicek tâze cân bulmak mukarrerdür yine cânâ
Seg-i kûyuñ nevâle idine gerüstühˇânumdan
(Hayretî)

Aynı hizmet düşüncesiyle Nihânî, Usûlî ve İshâk Çelebi, öldükleri zaman kafataslarının sevgilinin köpeklerine yemek çanağı olmasını isterler:

Ben ölicek Nihânî kâse-i ser
Seg-i dildâruma sifâl olsun 
(Nihânî)

Ölicek eşiğinde başum olsa 
Mahalleñ itinin bâri sifâli 
(Usûlî)

İşiginde ölicek ola mı bir sâhib-i hayr 
Ki ide kâse-i serden seg-i kûyına sifâl
(İshâk Çelebi)

Âşık, sevgilinin yolundaki en büyük düşman olan rakibin mahşer gününde dirilmeyeceğini bilse ölümü seve seve kabul etmeye hazırdır:

Agyâr ile dirilmez isem ölüme hâzıram
Şükr-i hüdâ ki her marazuñ bir devâsı var 
(Necâtî)

Hayâlî, öldüğü zaman kemiklerini sevgiliye gönderilmek için hazırlanmış birer mektup olarak görür. Mahallesinin itlerinden bu 
mektupları, sevgiliye ulaştırmasını ister:

Mahabbet-nâmelerdür kim saña irsâl eder cânum
Ben öldükte seg-i kûyuñ götürse üstühˇânumdan 
(Hayâlî)

Ziyâî de mezarına rakibin uğramamasını ister. Uğrayacak olursa mezar taşlarıyla onu taşa tutacaktır:

Uğramasun kabrüme mecnûn rakib-i bed-nihâd
Makberüm taşından anı taşa tutmakdur murâd 
(Ziyâî)

Sevgilinin mest gözleri tarafından öldürüldüğünde hiç kimse tarafından anılmayacağını bilen âşık, sevgilinin itlerinin kemiklerinden lâdes tutmasını bekler:

Kimse yâd eylemez öldürse beni ol gözi mest
Üstühˇânumla meger itleri duta yâ dest 
(Nev’î-zâde Atâyî)

Yunus Kaplan

26 Nisan 2026

EVET, İSKÂN

müteahhit çağında yaşıyoruz sevgilim 
sana vaat edeceğim ev sıradan değil 
göle bakmıyor diye pencerelere küsme 
üzme beni tek katlı bir gülüş için 
ismet özel hangi cesaretle "evet, isyan" diyerek
başlatmıştı devrimi
bu tüccarlar
bu yörükler
bu göçerler
bu köçerler kavmini
tanrı bile dökemedi sokağa
o sokak ki iftira atıyor pezevenkler
bir fahişenin aşkına
paraya ve inşaata hamdolsun
telifini rüşvetle ödedikleri bahçelerin
yüzünü

cumhuriyet gazetesine çevirdiklerinde içimde birlerce, onlarca, binlerce, yüzlerce, içim,
içimde, birlerce, onlar,
yüzler, cümle, binlerce
küfürler olacak

Bülent Parlak 

HAKLI OLMANIN KORKUNÇLUĞU

çarenin de insanı dermansız bıraktığı anlar vardır 
delilerin yazları giydiği o serin palto gibi 
peruktan, örtünmek icat eden bir general gibi mesela çarparak 
kapısını gittiğim evlerin vahşetine benzemiyor 
terk edilmek. 
Üstelik bu saatte çıbanlar 
"karşında kekelemeden konuşmak gibi" kudretli bir isteği anlamıyor 
keşke diyorum 
zalime dönüşüyor bütün kelimeler

haklı olmak ne kadar korkunç 
ağrıyan sırtlarıyla daktilo kadınlar takılıyor aklıma 
evden çıkarken bir öğune yetmeyecek bıraktığım para. 
gramofon avratlar telaşla söylerken şarkıları
gülsem, karşımda gülmeyecek kimse yok çünkü ben ardından üzülecek değil 
unutulacak adam olarak yaratılımış bir aşiretin 
uzak şehirlerdeki başı dik şubesiyim 
içim, karla karışık

bir gece ki ne karanlık, ne sabah 
başımda çok satacak bir endişenin müşterileri 
gözlerimi kapatıp bağırıyorum 
beni öldürenler bir adım öne çıksın! diye 
duvardaki tablo susuyor, çeşme susuyor, kaybolan kumandalar susuyor 
gülümseyerek bile değil; şakalar içinde, kahkahalar ve 
umursamazlıklarla çürüyoruz 
sonra ben de susuyorum 
resmi hizmete mahsus bir aracın tekerlerine yaslanıp. 
belki de elimdeki fazla cesetlerden istiyor 
sevdiğim tüm yalanlar

Bülent Parlak 

DÎVÂN-I FİRÂK-I ESÎRÎ

Esįrį Fermāyed 
[Gazel 91]

Bir gice tā śubĥ olınca cānum aŋdum aġladum
Yana yana fürķat ile cānum aŋdum aġladum

Bāġ bustānda dem-ā-dem Ǿişret idüp yār ile
Źevķ u şevķ ile śafā seyrānum aŋdum aġladum

Rūz [u] şeb yārān ile śoĥbetler idüp dāǿimā
Ol ezelki itdügüm devrānum aŋdum aġladum

Ġurbet iķlįmine düşdüm ayrılup yārdan dirįġ
Ĥasret ile āh idüp efġānum aŋdum aġladum

Bį-kes ü bį-çāredür şimdi Esįrį dostlar
Mıśr-ı dil Yūsuf ya'nį Ken'ānum aŋdum aġladum


Esįrį Fermāyed
[Gazel 93]

Āh ezelki demleri devrānı aŋdum aġladum
Gözlerümden yaş aķup yārānı aŋdum aġladum

Ĥasretā bu nār-ı fürķat yaķdı cān u cigerüm
Seyl olup gözden aķan bārānı aŋdum aġladum

Ķanı şol demler k’iderdük dostlar ile śoĥbeti
Anlar ile itdügüm seyrānı aŋdum aġladum

Vaŧanumda şevķ ile çün şādumān idi göŋül
Ġama düşdi bu dil-i vįrānı aŋdum aġladum

Çoķ cefā ķılduŋ bize [sen] ĥadden aşdı iy felek
Ĥaddi yoķ ġāyātı yoķ oranı aŋdum aġladum


Esįrį Fermāyed 
[Gazel 110]

Kimseden hįç görmedüm mihr [ü] vefā dünyāda ben
Şāźlıķla sürmedüm źevķ u śafā dünyāda ben

Şol ķadar ġurbetde itdüm āh u zār ile fiġān
Giçdi ömrüm gülmedüm hįç bį-vefā dünyāda ben

Anca yıllar anca aylar anca günler anca ān
Śad hezārān görmişem cevr ü cefā dünyāda ben

Tende ŧāķat cānda rāĥat dilde ārām ķalmadı
Niçe yüz biŋ çekmişem derd ü belā dünyāda ben

İy Esįrį ĥażret-i Ĥaķ eyleye dermān saŋa
İns ü cinden bulmadum derde devā dünyāda ben


Esįrį Fermāyed 
[Gazel 160]

Bu dünyā bį-vefādur yoķ vefāsı
Ŝebātına inanma yoķ beķāsı

Yüzüŋe gülse eger bir iki gün
İrişür nā-gehān hicrān belāsı

Seni maġrūr ider bu çerħ-i ġaddār
Yalancı pįre-zendür yıķılası

Eger bir laĥža ide şād u ħurrem
Ki Ǿömrüŋce olur anuŋ ķażāsı

Esįrį sen göŋül virme cihāna
Öŋi vįrān śoŋı vįrān olası

Esîrî


Kİ AZRAİLE BĀRİ EYLE FERMĀN BU ARADAN BİZİ GELSÜN ÇIĶARSUN

Ķuluŋ işi güci dāǿim ķuśūrdur
Senüŋ ismüŋ ile şānuŋ ġafūrdur

Baġışla śuçumuzı luŧfuŋ ile
Daħı ķurtar Ǿaźābdan fażluŋ ile

Ǿİnāyet ķıl bize sensin teālā
Ħalāś eyle belādan yüce Mevlā

Żaįf ü dil-şikeste ħasteyem ben
Naĥįf ü beste vü dem-besteyem ben

Dükendi gözlerümden yaş ile ķan
Gözüme uyħu gelmez oldı bir ān

Dün ü gün zārilıķla dirüm Allāh
Giçüpdür ömrimüz āh ile her gāh

Bilüm bükildi kaddüm nūn oldı
Gözüm giryān ü baġrum ħūn oldı

Bilürsin yā İlāhį sen firāķum
Dil ile şerĥ olınmaz iştiyāķum

Nedür bilmem ki bu derdüŋ Ǿilācı
Ki hįç yoķdur cihānda bundan acı

Cihāna ķopısar bir gün ķıyāmet
Bizüm başumıza her gün ķıyāmet

Adūnun cevri žulmi cāna giçdi
Daħı ķahrı vü zehri ĥadden aşdı

Ne cevr itdi cihānda baŋa düşmen
Ħuśūśā kim bilürsin saŋa düşmen

Benüm ĥālüm saŋa rūşen degül mi
Benüm seyrānuma il şen degül mi

Disem ġayrılara ĥālüm ĥikāyet
Ki ķorķaram idem senden şikāyet

MuǾįn ismüŋ bize dāfiǾ degül mi
Ġażabdan raĥmetüŋ vāsiǾ degül mi

Eger derdimüze olmazsa dermān
Ki Azrāile bāri eyle fermān

Bu aradan bizi gelsün çıķarsun
Girüsin yaķ bizi çünkim yaķarsın

Aźāb itme bize kāfirler ile
Ki alma cānumuz kāfir eliyle

Çü sensin itdüren düşmāna cebri
Sen iĥsān eyle bāri bize śabrı

Getür altunı dir zindān içinde
Bitür ħūnı yiyem dir nār içinde

Ki zindān içre hįç altun olur mı
Yanar külħān içinde ħūn olur mı

Kişi zindān içinde śuya muĥtāc
Yaturlar ķuru yirde çıblaķ u ac

Bu maķūle belāya śabr olur mı
Ki bundan özge cānā cebr olur mı

Revā mı zārį zārį aġlayam ben
Yanar āteşle baġrum ŧaġlayam ben

Müyesser olmaz ise baŋa seyrān
Ki itme yirümüzi bāri nįrān

Bu bį-çāre Esįrį derdmendi
Ħalāś it bį-mecāl ü müstmendi

Esîrî