31 Ocak 2013

Sappho

Git artık odana
Yatağına gir
Usulca sev, okşa erkeğini

*
Sağlığına içiyoruz,
Mutlu güvey!
İstediğin güzel
Gelinin oldu
Sana yaransın diye!

*

Ne garip! En iyi davrandıklarım
Bugün en çok incitenler beni.

*

Bir öfke kasırgası
Kopunca yüreğimde
Bir sersemin yüzünden,
Dilimi ısırıyorum patlamamak için.

*

Eh! Ben yitirdim, Andromeda
Kazanan sen oldun
Bu alış verişte.

*

Bir o yana bir bu yana
Dönüp duruyorum,
Ne yapacağımı bilmeden.

*

Acım…Damla damla akan

*

Şu kadarını biliyorum
Ölüm kötü bir şey:
Bak, işte tanrılardan belli.
İyi bir şey olsaydı ölüm,
Önce tanrılar ölmez miydi?

*

Sordum kendime: Sappho dedim,
Elinden ne vermek gelir,
Her şeyi olan Aphrodite gibi birine?

*

Belli artık,
Bal da, bal arısı da
Haram bana bundan böyle

*

kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk
*

Sappho, yeter dedim.
Boşuna ne uğraşıyorsun
Yumuşatmaya o taş yüreği?

*

Bütün ayrılık müddetince: Hoş geldin Grimna.

*

Atthis, seni
Yıllarca önce daha yaramaz bir çocukken
Sevmiştim

*

Bir tek kız olsun yoktur
Güzelliğinle boy ölçüşecek.

*

Bütün bu olanlardan sonra
Beni düşünmek bile
Seni tiksindiriyor Atthis.
Kaçıp, Andromeda’ya
Gidiyorsun hemen.

*

Aphrodite’nin baştan çıkarıcı kızı
Şaşırtıyorsun biz ölümlüleri. 

*

Elbet seviyorum seni
Ama sen beni seviyorsan,
Genç bir kadınla evlen.
Nasıl katlanırım birlikte yaşamaya,
Kendimden genç biriyle?

*

Şapşal da olsa
Eli yüzü daha düzgün, Mnasidika’nın
Bizim tatlı Gyrinno’dan.

*

Yumuşak ellerinle Dika,
Filizler koparıp
Süsle o güzelim saçlarını.

*

Ne güzel giyinmişti
Ayaklarını örtüyordu
İnce Lidya işi, uzun sırmalı eteği

*

Daha eteğini kaldırıp
Ayak bileklerini gösteremezken.

*

Kıbrıslı, beni seviyorsan
Öyle ürküt ki onu, övünmeye dili varmasın:
Acım; damla damla akan -Ben, Dorikha,
Sevdiğimi yeniden kul ettim kendime-
Diye kurumlanamasın.

*

Yakındığım yok,
Bir düş değildi esin perilerinin
Bana bağışladıkları zenginlik.
Ben ölsem de adım hiç unutulmayacak.

*

Belki de unutursun sen beni.
Ama bil ki, gelecek günlerde,
Bir takım insanlar anacak beni.

Sappho (M.Ö. 600)

Yalınlığın Anlamı

Basit şeylerin arkasına gizleniyorum, beni bulasınız diye;
beni bulamazsanız, nesneleri bulacaksınız,
dokunacaksınız elimin dokunduğu yere,
birleşecek ellerimizin izleri.

Ağustosun ayı parlıyor mutfakta
kalaylı tencere gibi (size söylediğim şeyden dolayı böyle oluyor)
aydınlatıyor boş evi ve evin diz çökmüş sessizliğini-
her zaman diz çökmüştür sessizlik.

Bir yola çıkıştır her sözcük
bir buluşma için; sık sık vazgeçilen-
ve bir sözcük gerçektir ancak, bu buluşmada direttiği zaman.

Yannis Ritsos

Kadınlar

Kadınlar çok uzakta. "İyi geceler" kokar çarşafları.
Masaya ekmek koyarlar yokluklarını hissetmeyelim diye.
Sonra anlarız suçun bizde olduğunu. Sandalyeden kalkıp
"Bugün çok yoruldun," deriz ya da "Boş ver, lambayı ben yakarım."

Kibriti çaktığımızda, o yavaşça döner ve tarifsiz
bir dikkatle mutfağa yönelir. Sırtı nice ölülerle,
kamburlaşmış, hüzünlü bir tepe-aileden ölüler,
onun ölüleri, senin kendi ölümün.

Adımlarının gıcırtısını duyarsın eski döşemede,
bulaşık telindeki tabakların ağlayışını duyarsın
sonra da treni, askerleri cepheye götüren.

Yannis Ritsos
Çeviren: Cevat Çapan

Karşılaşma

Donmuş tarlalardan geçiyorduk bir vagonla şafakta.
Kızıl bir kanat havalandı karanlığın içinde.

Ve birden koşarak bir tavşan geçti yoldan.
İçimizden biri eliyle gösterdi bize.

Aradan çok zaman geçti. Artık ikisi de sağ değil,
Ne tavşan, ne de tavşanı eliyle gösteren adam.

Ah sevgilim, nerdeler, nereye gidiyorlar
Elin çakıp sönüşü, koşunun hızı, çakıl taşlarının hışırtısı.
Çektiğim acıdan değil, meraktan soruyorum.

Czeslaw Milosz

Elsa'ya İlahi

Sana dokunuyorum tenini seyrediyorum ve sen nefes alıyorsun
Ayrı yaşadığımız günler çoktan kaldı geride
Yanımdasın giriyorsun çıkıyorsun ve bana nüfuz ediyorsun
güzel günler için de kötü günler için de
Ve hiçbir zaman böylesine uzak kalmadın bana kendi isteğimle

İkimiz kavuşacağız harikalar ülkesinde
Rengi koşulsuzluk olan o gerçek mutluluğa
Ama yeniden doğuyorum ikimiz aklıma geldiğinde
Ve eğer dert yanarsam kulağına
Elveda kelimeleri gibi bir şeyi sakın duyma

O şimdi uykuda uzun uzadıya sessiz kalışını dinliyorum
Sarmışım kollarımla onu ama bununla birlikte
O yok orada yine ve ben iyice tek başıma
Daha yakın durduğum için onun esrarına
Bir satranç oyuncusuyum sanki taşlara bakınca kaybedeceğimi anlıyorum

Koparır alır gibi olur onu yokluğun elinden gün ışığı
kendisinden güzel ve daha çekici olarak teslim eder bana
Karanlıktan geriye güzel kokular kalır onda
Sanki beş duyunun rüyası
Aslında daha karanlıktır onu taşıyan gün ışığı

Elimizi tırmalayan her günkü dikenli yollarda
Hayat geçip gidecek başdöndürücü bir türkü gibi
Susuz bırakıyor gözlerin beni içmedim hiçbir zaman kana kana
Gökyüzüm umutsuzluğum kadınım
On üç sene bekledim senin türkülü suskunluğunu sabırsızlıkla

İstiridyeler denizi tescil ederler
Bende sarhoş tuttum gönlümü on üç sene on üç kış on üç yaz
Titreyerek geçirdim boş düşlerin peşinde on üç senemi
On üç sene tırmanıcı yabani yasemin misali
Efsunlayarak önledim kendi ellerimle yarattığım tehlikeleri

Zaman ey benim sevgili çocuğum zaman sen bizim kadar büyümedin
Bin bir gece az gelir seven aşıklara
on üç yıl dediğim nihayet tek bir gün eder ve saman alevi gibidir
Yanar ayaklarımızın dibinde halka halka
Yalnızlığımızda sihirli bir halı gibidir

Louis Aragon

Alba

Vadideki zambağın solgun ve ıslak
yaprakları kadar soğuk
Yanıma uzandı, şafakta

Ezra Pound

Hatırla

Hatırla, çekingen Tan Güneşe
Mutlu sarayını açtığı zaman;
Hatırla, geçerken dalgın gece
Düş kurup gümüş tülünün altından;
Göğsün küt küt atarken hazlar davet edince,
Gölge seni akşamın düşlerine çekince,
Ormanların dibinde
Bir ses mırıldanır, dinle:
Hatırla.

Hatırla, gün gelip beni kader
Sonsuza dek senden ayırınca,
Üzüntü, sürgün ve seneler
Bu çaresiz kalbi soldurunca;
Düşün son elvedayı, hazin aşkımı düşün!
Yokluk ve zaman hiçtir insan sevmeye görsün.
Kalbim çarpıp durdukça,
O hep diyecek sana:
Hatırla.

Hatırla, soğuk toprak altında
Kırık kalbim sonsuza dek uyurken;
Hatırla, yalnız çiçek mezarımda
Böyle usul usul açıyorken,
Seni bir daha görmeyeceğim, ama ölümsüz ruhum
Sadık kızkardeş gibi dönüp gelecek sana.
Gecenin içersinde
İnleyen sesi dinle:
Hatırla.

Alfred De Musset
Türkçesi: Ahmet Necdet

Gözler

Efendimiz dinlen artık, yorgunuz yorgun,
Duyalım biraz da rüzgarın parmaklarını
Üstümüzü örten şu durgun
Şu kurşun gibi ağır kapaklarda.

Dinlen artık kardeş, gün ağarıyor bak dışarıda!
Soldukça soluyor sarı ışık
Eridikçe eriyor mum.

Salıver bizi, dışarda en tatlı renkler,
Yosun yeşili, çiçek renkleri,
Ağacın altı serinlik.

Salıver bizi, tükeniriz yoksa
Akıp duran tekdüzeliğinde
Kara kuru baskıların
Ak kağıt üzerinde.

Salıver bizi, biri var ki
Bir gülüşünün verdiğini vermez sana
Yıllanmış bilgisi tüm okuduklarının
Ona bakalım ona.

Ezra Pound
Çeviri: Bülent Ecevit

Amber

Uykun
Uykumda dinlensin bir tanem
Aşk, acı, iş dinlensin...
Görünmeyen çarkları üstünde dönen gecede
Uyumuş amber gibi safsın bana sarılıp

Başka kimse düşlerimde uyumayacak aşkım
Gideceksin, birlikte gideceğiz zamanın suyunda...
Ayım, güneşim, ölümsüzüm
Karanlıkta, yanımda senden başka hiçbir kadın yolcuya yer yok

Ellerin açılmış bileklerin narin,
Amaçsız tatlı işaretler indi avuçlarından
İki gri kanat gibi yumuldu gözlerin

Örsün yazgılarını gece, rüzgar ve dünya
Ben senin içinde yalnızca beni götüren o suyun
Sensiz rüyandan başka hiçbir şey olamam ben

Pablo Neruda

Güzde Unutulmuş

Saat yedi buçuğuydu güzün
Ve ben bekliyordum
Kimi beklediğim önemli değil.
Günler, saatler, dakikalar
Bıktılar benle olmaktan
Çekip gittiler azar azar
Kaldım ortada, tek başıma

Kala kala kumla kaldım
Günlerin kumuyla, suyla
Bir haftanın artıklarıyla kaldım
Vurulmuş ve hüzünlü

Ne var, dediler bana Paris'in yaprakları
Kimi bekliyorsun?

Kaç kez burun kıvırdılar bana
Önce ışık, çekip giden
Sonra kediler, köpekler, jandarmalar

Kalakaldım tek başıma
Yalnız bir at gibi
Otların üstünde ne gece, ne gündüz
Sadece kışın tuzu

Öyle kimsesiz kaldım ki
Öyle bomboş
Yapraklar ağladılar bana
Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi
Düştüler son yapraklar

Ne önceleri, ne de sonra
Hiç böyle yalnız kalmamıştım
Bu kadar
Ve kimi beklerken olmuştu
Hiç mi hiç hatırlamam.
Saçma ama bu böyle
Bir çırpıda oldu bunlar
Apansız bir yalnızlık
Belirip yolda kaybolan

Ve ansızın kendi gölgesi gibi
Sonsuz bayrağına doğru koşan.
Çekip gittim, durmadım
Bu çılgın sokağın kıyısından
Usul usul, basarak ayak uçlarıma
Sanki geceden kaçıyor gibiydim
Ya da karanlık, kükreyen taşlardan

Bu anlattıklarım hiç bir şey değil
Ama başıma geldi bütün bunlar
Birini beklerken bilmediğim
Bir zamanlar.

Pablo Neruda

Bizler Susuyorduk

Bilmek acı çekmektir. Ve bildik;
Karanlıktan çıkıp gelen her haber
Gereken acıyı verdi bize:
Gerçeklere dönüştü bu dedikodu,
Karanlık kapıyı tuttu aydınlık,
Değişime uğradı acılar.
Gerçek bu ölümde yaşam oldu.
Ağırdı sessizliğin çuvalı

Pablo Neruda

Ağıt

Nehirler gibi,
Ağlamak istiyorum,
Garip bir başıma ben;
Kaygılar almalı beni,
Dalıp gitmeliyim,
Eski maden gecelerin gibi.
Neden,
Pırıl pırıl anahtarlar,
Neden harami elinde?
Kalksana Oello ana,
Aç sırrını,
Bu bitmez gecenin
Yorgunluğuna;
Akıl ver damarlarına,
Senin olsun,
Yupanqui'ler güneşi
Uyku hali konuşurum
Seninle,
Toprak toprağa.
Sıradağların;
Döl yatağı;
Sen ey Perulu ana,
Nasıl oldu nasıl oldu da
Saplandı,
Bu hançerler çığı,
Senin gebe kumluğuna?
Ellerin içindeyim,
Kıpırdamam,
Duyuyorum:
Madenler yayılıyorlar,
Yeraltı boğazlarına.
Köklerinden olmuşum,
Ben, senin;
Bilmem neden,
Toprak vermez bilgeliğini
Bana.
Geceden gayrı,
Gördüğüm yok;
Yıldızlı topraklar,
Altında.
Bu uyduruk,
Bu cinli hayal da ne?
Sürünür gider,
Ta kızıl bir çizgiye?
Yasın gözleri,
Bitki, kapkara.
Nasıl vardın,
Bu acı rüzgara;
Nasıl oldu, nasıl oldu da,
Öfke taşları arasından,
Kopak;
Kaldırmadı kil tacını,
O gözler kamaştıran?
Yanayım kara bahtıma,
Çadırlar altında, bırak!
Kararmış ölü bir kök gibi,
Ko batıp gideyim!
Bu bitmez zalim gecede,
Yerin dibine ineceğim, ben;
Bir altın ağza kadar.
Gecenin taşına uzanmalıyım.
Burada ölmeliyim, derdimle.

Pablo Neruda
Ağıt

Yalnız başıma, ıssız yerlerde
ağlamak istiyorum ırmaklarca,
söndürülmek istiyorum, uyumak istiyorum,
uyumak senin hayli yaşlı mineralsi gecen gibi.

Neden düştü parıldayan anahtarlar
haydut ellerine? Ayağa kalk,
Ocllo, anatanrıça, bırak dinlensin gizliliğin
bu gecenin sonsuz yorgunluğunda
ve akıt öğüdünü damarlarıma.
Henüz dilemiyorum senden Yupanquierne'nin güneşini.
Uykuda konuşuyorum seninle, ülkeden ülkeye
bağırarak, Peru'lu anne,
sıradağların kasığı.
Nasıl sızdı hançer yığınları
senin kumul ülkenin içine?
Ellerinde kımıltısızca
duyumsuyorum metallerin yayılışını
yeraltı damarlarınca.

Senin köklerinden yaratıldım,
ne ki anlayamıyorum, toprak
sunmuyor bana hikmetini,
gördüğüm geceden başka bir şey değil
yıldız aydınlığı gök bölgeleri altında.
Hangi anlamsız yılan düşü
sürükledi kendini kankızılı o çizgiye?
Acının gözleri, kasvetli gelişme.
Nasıl geldin acaba bu kızgın rüzgâra,
neden, gazabın kayaları arasında
kaldırmadı havaya Capac
parıldayan balçıktan tiara'sını?
Bırak dayanayım acıya bayraklarının altında
ve gömeyim kendimi
bir daha parıldamayacak ölü kök gibi.
Katı gecenin altında, katı gecede
yeryüzüne inmek istiyorum
altın'ın ağzına erişmeye.

Yaymak istiyorum kendimi bu gecesel granitte.
Oraya umutsuz yazgımla erişmek istiyorum.


Pablo Neruda
Türkçeye çeviren: İsmail Aksoy

Denizin Sunduklarına Elveda

Denize, denize dönün
bu sayfalardan!

Balıklar, yumuşakçalar, yosunlar,
soğuklardan kaçan herkes,
Pasifik'in ortasına
dönün,
dalganın
sevinçli öpücüğüne,
gizemli mantığına kayanın.

Ey, suda yüzenler,
denizin içindekiler,
kaygan canlılar,
ayrılma ve kavuşma
zamanı şimdi:
kağıt destek çıkıyor bana;
mürekkep, mürekkep hokkaları,
basımevleri, harfler,
resimler,
simgeler ve sayılar
karıştıkları nehir yataklarından
karşılıyorlar beni: sevgimi, dostluğumu isteyen
kadınlar
ve erkekler,
ozanla şakalaşmak isteyenler,
toplanın Petorka'dan,
Atakama'dan, Arauko'dan,
Lonkoçe'den gelen çocuklar!

Bir tren bekliyor beni, elma yüklü
bir gemi,
bir uçak, bir saban,
birkaç diken selamlıyor.

Elveda, suyun verimli
ürünleri, hoşça kalın,
gösterişli
karidesler,
döneceğim, döneceğiz
şimdi bozulmuş olan
birliğimize.
Kuma aitim ben:
Devinen denize döneceğim
ve çiçeklerine,
öfkesine:
ama şimdilik dolaşacağım
ıslık çalarak
sokaklarda.

Pablo Neruda

Umutsuz Bir Şarkı

Çıkıp geliyor hayalin beni saran geceden.
Denize karıştırıyor inatçı yakınışını ırmak.

Terk edilmiş, gün batımındaki rıhtımlar gibi.
Ayrılık saati bu, ey terk edilmiş!

Yağıyor yüreğime soğuk taç yaprakları.
Ey yıkıntı uçurumu, vahşi mağarası kaza geçirenlerin.

Sende toplanır savaşlar ve uçuşlar.
Yükselir senden şarkı kuşlarının kanatları.

Bir uzaklık gibi yuttun her şeyi.
Deniz gibi, zaman gibi sende battı her şey!

Saldırı ve öpüşün mutlu saatiydi o.
Deniz feneri gibi parıldayan o esrime saati.

Uçuş korkusu, kör dalgıç öfkesi,
çalkantılı esrikliği aşkın, sende battı her şey!

Kanatlandı, yaralandı ruhum pusun çocukluğunda.
Kayıp keşif, sende battı her şey!

Sarıp sarmaladın acıyı, tutunuyorsun arzuya,
kendinden geçmişsin üzüntüyle, sende battı her şey!

İttim gölge duvarını geriye,
arzu ve eylemin ötesine, yürüdüm gittim.

Ah, ten, benim tenim, sevip yitirdiğim kadın,
seni çağırıyorum yaslı saatte, sana adıyorum şarkımı.

İçine aldın sonsuz sevecenliği bir fanus gibi
ve tuz buz etti seni sonsuz unutuluş.

Oradaydı adaların kara yalnızlığı,
orada sevda kadını, sardı kolların beni.

Susuzluk ve açlık vardı, meyveydin sen.
Acı ve yıkıntı vardı, mucizeydin sen.

Ah kadın, bilmem nasıl erittin beni
ruhumun toprağında, kollarının arasında!

Ne korkunç ve ne kısa oldu sana olan tutkum!
Ne zorlu ve ne esrik, ne gergin ve ne aç.

Öpücükler mezarlığı, sönmedi hâlâ yangını mezarlarının
yanar hâlâ kuşların gagaladığı verimli dalların.

Ey ısırılmış ağız, ey öpülmüş organlar,
ey aç dişler, ey sarmalanan bedenler.

Ey umut ve çabanın çılgın bağlanışı,
içinde kaynaşıp umutsuzlandığımız.

Ve sevecenlik, su ve toz kadar hafif,
başlar sözcük belli belirsiz dudaklar arasında.

Yazgımdı bu içinde geçti özlem yolculuğum
ve orada yıkıldı özlemim, sende battı her şey!

Ey yıkıntı uçurumu, içine düştü her şey,
çekmediğin hangi üzüntü kaldı, hangi dalgalar kaldı
seni yutmayan.

Yine de seslendin, şarkı söyledin dalgalardan dalgalara.
Dikilip bir gemici gibi pruvasında geminin.

Çiçek açarsın şarkılarla hâlâ, hâlâ kırılırsın akıntılarda.
Ey yıkıntı uçurumu, açık ve acı kuyu.

Solgun kör dalgıç, derinliklerin bahtsızı,
kayıp kaşif, sende battı her şey!

Ayrılık saati bu, hoyrat, bu gibi saat.
Gecenin tüm zaman çizelgelerine işaretlendiği an.

Sarar kıyıyı hışırdayan kuşağı denizin.
Yükselir soğuk yıldızlar, göç eder kara kuşlar.

Terk edilmiş, günbatımındaki rıhtımlar gibi.
Titrek bir gölge kaldı ellerimde oynaşan.

Ah, her şeyden uzak. Her şeyden uzak.

Ayrılık saati bu. Ey terk edilmiş!

Pablo Neruda

Sevmiyorum Dememden Bileceksin Sevdiğimi

yaşamın iki yüzü olmasından gelir bu,
söz bir kanattır sessizlikten gelen,
soğuk değil midir ateşin bir yarısı…

Seviyorum işte, başlasın diye seni sevmek,
ersin diye nihayete,
dahası hiç vazgeçmeyeyim diye:
henüz sevdim diyemem bu yüzden de.

Elimde iki anahtar tutuyorum sanki:
Biri sevmek seni, öbürü sevmemek,
biri mutluluk, mutsuzluk bir yazgı ihtimali öbürü.

İki ihtimali var aşkımın seni severken.
Bundandır seni sevmediğim zaman da sevmek,
bundandır seni sevdiğim zaman da sevmek.

Pablo Neruda
Türkçesi: Adnan Özer

Ve Artık Hükmü Kalmayacak Ölümün

Ölüler çırılçıplak birleşecek tek bir gövdede
Yeldeki ve batı ayındaki adamla;
Kemikleri ayıklanınca ve yitince arı kemikler
Yıldızlar olacak dirseklerinde ve ayaklarında;
Delirseler de uslu olacaklardır her zaman
Batsalar da denize doğacaklardır yeni baştan;
Sevenleri kaybolsa da sonrasız yaşayacaktır sevgi;
Ve artık hükmü kalmayacak ölümün

Ve artık hükmü kalmayacak ölümün.
Kıvrımları altında denizin
Yatacaklar upuzun ölmeksizin yelcene;
Kıvranıp işkence aletleri üstünde
Adaleleri çözülünceye dek
Kayışla bağlasalar tekerleğe ezilmeyecekler
Avuçlarında ikiye bölünecek inanç,
Tek boynuzlu canavarlar yönetecek onları
Yıpratamayacakları her şeyi o paramparça kıracak;
Ve artık hükmü kalmayacak ölümün.

Ve artık hükmü kalmayacak ölümün.
Martılar ağlamayacak artık kulaklarına
Dalgalar kırılmayacak gürültülerle deniz kıyılarında;
Bir mayıs çiçeği soldu mu hiçbir çiçek
Başkaldırmayacak vuruşlarına yağmurun;
Çılgın ve ölü olsalar da çiviler gibi,
Başları çekiç gibi vuracak papatyalara,
Güneş batıncaya dek güneşte kırılacaklar,
Ve artık hükmü kalmayacak ölümün.

Dylan Thomas
Çeviri: Sinan Ayhan

Dünyasal Şiirler

İşte güneş soğudu
ve yeryüzü nimetleri yok oldu
ve tepelerde soldu otlar
ve sonra
sığmadı toprağa ölüler.

Ve gece birleşmişti topluluk ve başkaldırıyla
bir ayna görüntüsü gibi bulanık
bütün renksiz pencerelerde
ve yollar bırakmıştı karanlığa doğrultularını.

Gayrı düşünmedi kimse sevdayı
gayrı düşünmedi kimse utkuyu
ve düşündüğü de yoktu kimsenin artık.

Yalnızlığın kovuklarında
doğdu boşluk
afyon ve ban-otu kokuyordu kan
gebe kadınlar başsız çocuklar doğurdu
ve beşikler utanç içinde gömütlere gizlendi.

Karanlık ve buruk zamanlardı.
Ekmek yok etti
yalvaçsı tansıkların gücünü
aç ve umutsuzca
göçtü peygamberler
adanmış topraklardan
ve yitik kuzular
duyamadı artık çoban seslenişlerini.

Devinim, renk ve biçim
dönüyordu sanki aynaların gözlerinde
yukarı ve aşağı doğru
ve ışıtan kutsal bir hâle
yandı ateşler içindeki bir şemsiye gibi
kaba soytarıların kafaları
ve utanmaz fahişelerin yüzleri etrafında.

Acı ve zehirli buharıyla
çekti alkolün bataklığı
etkisiz entelektüel yığınını
dibe
ve iğrenç fareler
kemirdi eski dolaplardaki
altın yapraklı kitap sayfalarını.

Güneş ölüydü.
Ölüydü güneş
ve yitirmişti anlamını yarın sözcüğü
çocuk anlaklarında.
Bu tuhaf eski sözcüğü çizdiler
defterlerindeki kara bir mürekkep lekesi gibi.

İnsanlar
yığınla başarısız insan
geldi gitti bir sürgünden bir sürgüne
ürkerek, felç içinde ve şaşkınca
kendi cesetlerinin çirkin yükü altında
ve acı yüklü öldürme isteği
büyüyordu ellerinde.

Bazen bir kıvılcım
miniminnacık bir kıvılcım bu sessiz ve cansız
topluluğu infilâk ettiriyordu-
Atılarak üzerlerine
kestilerdi erkekler birbirlerinin boğazını
ve ırzına geçtilerdi küçük kızların
kanlı bir yatakta.

Kendi zalimliklerinde boğuldular
ve müthiş bir suçluluk duygusu
felç etti kör ve miskin ruhlarını.

Törensel idamlarda
fırlatırken darağacının ipi
ölünün gözlerini yuvalarından
çekilirdi onlar kendi kabuklarına
ve yaşlı yorgun sinirleri
titrerdi
şehvetle.

Ama bulvarlarda görürdün
her zaman bu küçük canileri
durmuş bakarken
fıskiyelerin sonsuz devinimlerine.

Belki de hâlâ
donmuş derinliklerindeki
ezilmiş gözleri ardında
yaşayan, yarı canlı
bir şey var
en sonunda inanmak isteyen
suyun temiz türküsüne.

Belki
ama ne de sonsuz bir boşluk bu.
Güneş ölüydü
ve bilmiyordu kimse
yüreklerimizden uçan
üzgün güvercinin
inanç olduğunu.

Ah - tutuklu ses
senin umutsuz ihtişâmın asla
kazamayacak nefretli geceden
ışığa doğru uzanan bir tünel
ah - seslerin son sesi...

Furuğ Ferruhzad
Çeviren: İsmail Aksoy

Öpücük

her iki gözünde onun günah gülüyordu
yüzüne ay ışığı gülüyordu
o suskun dudakların geçişinde
sığınmasız bir yalaz gülüyordu

utangaç ve silik bir istekle dolu
bakışları sarhoşluk renginde olmalı
gözlerine baktım ve söyledi:
aşktan bir ürün almalı

bir gölge eğildi diğer gölge üstüne
gecenin gizlisine saklandı
bir soluk kaydı bir yüze
iki dudak ortasından öpüş alazlandı


Furuğ Ferruhzad
Çeviren : Haşim Hüsrevşahi

aşk yaraları da arada bir sızlar


Madalyonu aldı, parmaklarının arasında çevirdi. “Seni günlerimin sonuna kadar tanıyayım.” Gözlerini kaldırdı. “Uygun sanki. Kırılan kalpler bazen düzelmez değil mi? İnsanın dokusuna yerleşen şarapneller gibi, aşk yaraları da arada bir sızlar. Bana kalırsa Yuri’nin durumu da böyleydi. Onurlu bir karar verip, Nina’yla yaşadı ama sanırım kalbinde bir bölüm sonuna kadar Lydia’nın kaldı.”

Glenn Meade - Romanov Komplosu


Arınma

Bu yağmur bu sokağı kim bilir kaç kez
Ansızın bastıran konuklar gibi böyle
Kuşanıp bulutların yumuşak giysilerini
Islattı iplikince, çekingen ve gülümser…
Ak baldırları balkonlarda birer buğulu ırmak
Kadınlar topladı telaşla çamaşırlarını
Bir çocuk fırladı odalardan yalınayak
Yüzü rüzgârın ucunda bir sevinç salkımı
Uzattı camlardan saçlarını bir genç kız
Gülerek bulutlar içinden
Sıyrılan güneşler gibi iyimser ve güzel…
Uzun uzun baktı gökyüzünün derinine
Toprağın anıların bir ömrün üzerinden
Gittikçe ağaran yüzüyle bir ihtiyar.
Ağaçlar ayine durdular açıp avuçlarını
İncecik iç geçirdi otlar sevinçten
Sığındı pencere pervazlarına kuşlar
Evler genişledi ferahladı tazelendi…
Bu yağmur bu sokağı kim bilir kaç kez
Besleyip damla damla gökyüzünün ışığıyla
Yıkadı, çoğalttı, arıttı kirinden…

Şükrü Erbaş
-Kimliksiz Değişim-

30 Ocak 2013

Öpüş Tadında


Bir şiir
Tek bir şiir yazmalıyım
Uyağı rüzgâr olan
Yağmura bürünmüş soluğu

Bir gün
Tek bir gün kalmalı
Benden kalacaksa geriye
Bir öpüş tadı dudağımda

Ve bir öpüş tadında
Olmalı o şiir de

Ahmet Uysal

Okuyucunun Bana Şiiri

Duyuyorum, bir geçen var evin önünden; 
biraz durup, yoluna devam ediyor. 
Paylaşıyor yüzünü ayak sesleri 
benim uğraşım olan gizemle. 

Aşk şiiridir bütün şiirler, 
ama kaç kişi durup okur onları! 
Ben önünden geçtiğimde bu şiirin, 
Sen onu yazmıştın bile.


Henrik Nordbrandt
Çeviren : Murat Alpar

Bizansa Benziyor Aşkımız

bizans'a benziyor aşkımız,
son demlerini yaşıyor.
düşünüyorum da,
yüzlerindeki parıltı
caddeleri dolduranların
ya da öbek öbek toplananların
köşebaşlarında ve meydanlarda
fısır fısır konuşanların
yüzlerindeki parıltı,
bana bakıp da
saçını arkaya atarken
yüzünde görülen
parıltıya benziyordur.

düşünüyorum da,
uzun uzun konuşmamışlardır,
konuştukları da havadan sudan,
bir şeyler söylemeye çalışıp
duraksamışlardır,
anlatmayı becerememişlerdir
söylemek istediklerini,
yeniden vazgeçerek
birbirlerine bakıp
yere indirmişlerdir bakışlarını.

çok eski ikonlar mesela
böyle parıldar
yanan bir kentin alevi gibi
veya yaklaşan ölümün ışıltısı
gencecik ölenlerin resimlerinde,
geride kalanların anılarında yaşayan.

sana doğru döndüğümde yatakta,
uzun yıllar önce yanmış
bir kiliseye girer gibi oluyorum
ikonların gözlerindeki
is kalmış yalnızca,
içleri onları yok eden
alevle dolu

Henrik Nordbrandt
Çeviren : Ergin Koparan

Sen Bu Şehirden Gidince

Sen bu şehirden gidince ben bir tuhaf oluyorum
Ne bileyim ellerimi cebime sokup öyle yürüyorum
Gülmeyi geçtim tebessüm edemiyorum.

Senin ellerini tutmak,
Yoksul bir sahaftan alınmış yirmi beş yıllık kitaba dokunmak gibi.
Senin gözlerine bakmak,
Dört mevsimin tamamını yirmi dört saat içinde yaşamak gibi.

Sen bu şehirden gidince ben bir tuhaf oluyorum
Ne bileyim trafik lambalarını siyah beyaz görüyorum
Atkımı takıyorum ama boynu bükük geziyorum.

Seni doyumsuzca sevmek,
Bir annenin; saçını koklayarak kızına şefkat göstermesi gibi.
Senin bu şehirden gidişini izlemek,
Bir babanın; sırtını sıvazlayarak oğlunu askere göndermesi gibi.

Yağız Gönüler



Ölü Doğanlar

keskin rüzgarla kulağımı sıyıran bir mermi sesi
çok uzaktan geldi, kalbimle gördüm
sıcak hiçbir şey kalmamış o topraklarda, kan hariç
gözlerim hezimete uğradı şaşkınlığım karşısında

ilk uyarı: şiir en iyi sırdaştır
ve fakat ne kadar ortak olabilir bir çocuğun
ortadoğudaki çığlıklarına…

psikopat bir yamyamı bile yola getirebilir
ince ince, alttan alttan gelen kanun nağmeleri
kanunlara karşı ölümler hep kıldan ince
incelik, annesi ölmüş bir kızın kalbi

son uyarı: Sabrın sonu selametse yakındır
bundan sonra olacaklardan sorumlu
annesiz çocuklardır…

Yağız Gönüler

İki Sünnet Üç Farz

bir, aklın yolunda dinlenme tesisi kalptir
uçmağa varsa da uçamaz önce kendinden vazgeçmeyen
vicdan tümseğinden geçerken sızlamalıdır beyin amortisörleri
arada bir duygu nabzı kontrol edilmesi gereken, kalptir

iki, lafın belini doğrultan daima nezakettir
kibir kişide durduğu gibi durmaz yürür
it ürür kervan yine de caymaz istikametinden
insanı insana ısındıran ve battaniye gibi saran, nezakettir

üç, Allah’ın hakkı kimsede kalmaz yorumsuzdur
kulun gördüğü kusur göz kapağının ardında saklanır
bayramlar en insani ve ahlaki barış harekatlarıdır
hayvanı hayvana vurduran hayvan ise, yorumsuzdur

dört, dönsen de aklın alamaz çevrende gördüklerini
kainat nasıl süslenmiş lütfen modacılar cevap versin
yüksek lisans alçak karakterlerde rönesans kadar sırıtıyor
şair bu şiirinde sıkça sorulanları cevaplıyor

beş, kardeşlik soyadı hanesinde yazandan çok ötesidir
bir evde anne çay, baba ekmektir
ne kadar demlenir ve ne kadar pişersin sana kalmış
bir an evvel görün, kaderin gözü üzerimizdedir

Yağız Gönüler

Gül İçin İlahi

İnsanlar bir gülü bir senetle
Değiştirmeye alıştılar
İnsanlar başka insanların hayatını
Bir hezaren sandalye midir hayat
Dizip kaldırmaya alıştılar
İnsanlar yüreği ve onuru, alıştılar
Yelin üflediği yaprak mıdır onur
Yürek arsız otlar gibi ayak altında
Tanımıyor kimde kimseyi
Ve kendini tanımak istemiyor
İnsan tanımazsa kendini insan
Nasıl varolabilir

Bu yüzden dünya hey koca dünya
Dönüyor bir ölüler ülkesine
Susanlar şimdilik
Oyunun dışına düşenler
Yalnız onlar doğrulup kalkacaklar
Gün kıyamete erdiğinde

Gülten Akın

Kalbim Gerçekten Kırık

Kalbim gerçekten kırık ve eylülün ortası
yürüdüm yazmadığım şiirlere basarak
yalancı ömrün bilmem bu kaçıncı vartası
her solukta yeniden eksilerek artarak

yüzümün sezildiği zamanlar da olmuştur
dünya leylak olmuştur akşam duru gün beyaz
öter ağzın örtükken o ne mene bir kuştur
değme ezgi insanı bu kadar hırpalamaz.

Süleyman Çobanoğlu

Mektup

Mermerle bir yazılmışsa tarihi
Gönderilmeyen mektuplar da gider
-anla nereden geldiğini hüznün-

Bütün ömrüm
ölü bir dilde başlar,
ölü bir dilde biter,
mektuplar gibidir ömrüm.

Adım orda kaldı,
bütün adlarım:
m e r m e r!


Gönderilmeyen mektuplar da gider.


Şerif Erginbay


Işığım Söndü

-madencinin son mektubu-

Karıcığım hoşçakal, ışığım azalıyor,
Yanımda ölü arkadaşlarım.
Artık kömür kokulu ekmekler getiremeyeceğim sanırım.
Buraya kadarmış çocuklarım, hoşçakalın,
Hakkınızı helal edin; anacığım, babacığım.
Işığım azalıyor, hoşçakalın..

Üstüme değil içime çöken ocağın sessizliğinde
Tek tek seslerinizi duyuyorum, yüzlerinizi görüyorum,
Işığım azalıyor, soluğum azalıyor, biliyorum,
Yavaş yavaş dünyanın kara kalbine gömülüyorum.

Işığım söndü, işte gidiyorum..,
Ah, en çok da şimdi, bir bilseniz
Nasıl da bulutları, ağaçları, gökyüzünü özlüyorum.
Işığım söndü.. Hoşçakalın, arkadaşlarım çoktan gitti,
Artık ben de gidiyorum…

Şerif Erginbay

Karıma Mektup


Bir tanem!
Son mektubunda:
"Başım sızlıyor
            yüreğim sersem!"
                                diyorsun.

"Seni asarlarsa
       seni kaybedersem;"
                            diyorsun; 
                                    "yaşayamam!"

Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
                  yirminci asırlarda 
                                      ölüm acısı.

Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
                     razı olmuyor gönlüm.
Fakat 
emin ol ki sevgili;
zavallı bir çingenenin
                       kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
                                                        geçirecekse eğer 
                                                              ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için 
                                                 boşuna bakacaklar 
                                                                      Nâzım'a!

Ben, 
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
                               toprağa götüreceğim...

Karım benim!
İyi yürekli,
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim;
ne diye yazdım sana
                          istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar 
                                             kellesini adamın.
Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
                       bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı,
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
                                   bir mahpusun karısı.

Nazım Hikmet

Lodos

Uzaklarda çok uzaklarda
kurbağalar
Bataklıkların bilinen sesi
Bir duruyor bir başlıyor
Yer altından gelir gibi

Işıklar oluyor kör kandil
Öyle zayıf en uzak yıldızlar utanıyor
Alıp dikmek istiyoruz başucumuza
Işıklar büyür mü birleşince
Sevgiler gibi

Bir yerlerde bir yara durup durup kanıyor
Durup durup hatırlıyoruz
Daha dün ölmüş oğlumuzu
-Mavi gözleriyle nasıl olmuştu da-
Ya da bize dün gibi geliyor
Kar-altı aydınlık mıdır
Kardelenler başverir son kışta
Bembeyaz umut çiçekleri talim yerlerinin
Birbirinden uzak nice toprakta

Bir lodostu besbelli
Kimbilir ne zaman çıkmıştı yola
Koşa koşa geliyordu simsiyah
Dalgalarla. Uzaktı
Simsiyah bir uğultuydu henüz
Ama gelecekti hepimiz biliyorduk
Gelecekti ıslatmağa köpüklerle
Bembeyaz köpüklerle
Yürümeyi unutmuş ayaklarımızı.

Mehmet H. Doğan

kar kesti yolu

kar kesti yolu
sen yoktun
oturdum karşına dizüstü
seyrettim yüzünü
gözlerim kapalı

gemiler geçmiyor uçaklar uçmuyor
sen yoktun
karşında duvara dayanmıştım
konuştum konuştum konuştum
ağzımı açmadım

sen yoktun
ellerimle dokundum sana
ellerim yüzümdeydi.

Nazım Hikmet

Yalnızlıklar 1

Neresinden bakılırsa bakılsın,
her cümlede bir çift göz vardır
ve her noktada bir insan.

O insan ki, bakar bize ve ötemize;
ve o insan ki, giyindiği zamanın gerisinden sorar
hep kaygılanır, duraksar ve sessizdir.

Ve geldim demenin bir sessizliği varsa,
öpüşelim demenin,
sen hâlâ gitmiyor musun demenin
ya da ölmek istemenin bir sessizliği varsa,
kelimeleri de vardır sessizliğin
duruşun kelimeleri vardır;
bakışın kelimeleri vardır;
bakışın, uzanışın,
gülüşün…

Ama, yalnızlığın kelimeleri yoktur.
O, bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir.

Hasan Ali Toptaş

Yalnızın Şarabı

Seven kadının o garip bakışı var ya,
Sere serpe yıkansın diye güzelliği
Dalgalı ayın titrek göle gönderdiği
Beyaz ışın gibi bize doğru kayar ya;

Bir kumarbazın sonuncu para kesesi;
Çapkıca bir öpücüğü sıska Adeline’in;
Tıpkı uzak sesi gibi insan derdinin,
Sinirlendirici, tatlı bir müzik sesi,

Bütün bunlar değmez, derin şişe, senin
Dindar ozanın susamış yüreği için
Bağrında tuttuğun etkili balsılara;

Umut, gençlik, yaşam boşaltısın içlere,
- Ve onur, hazine bütün dilencilere,
Ki bizi yengin ve eş kılar Tanrılara!

Charles Baudelaire



Düşman

Üç beş yerine parlak güneşler vuran
Karanlık bir fırtına oldu gençliğim;
Bitik bahçemde yıldırımla yağmurdan
Tek tük pembe yemiştir bütün derdiğim.

Vardım düşüncelerin güzüne demek,
Suyun yer yer mezarlar gibi oyduğu
Sele gitmiş toprakta düzlemem gerek
Kürekler, tırmıklarla her bir oyuğu.

Gelişir mi bilinmez bir güç bulurda
Düşündüğün o yeni çiçekler burada,
Kumsal gibi yıkanmış yerde kim bilir?

-Ey acı! Ey acı! Varlığı yer zaman,
Yitirdiğimiz kanla büyür, serpilir
Bağrımızı kemiren o sinsi düşman!

Charles Baudelaire
Çeviri : Sait Maden
Düşman

Gençliğim bir karanlık fırtına oldu,
Birkaç yerinde parlak güneşler açan;
Öyle harap çıktım ki bu fırtınadan,
Bahçemde kızarmış tek tük meyve kaldı.

İşte fikirlerin güzüne ulaştım,
Suyun mezarlar gibi çukur açtığı
sel basmış toprakları durmayıp gayrı,
Kürekler, tırmıklarla onarman lazım.

Boyatacak mı ki sırrî gıdayı bulup
hayal ettiğin yeni çiçekler acap
Bir kumsal gibi yıkanmış bu topraklardan

-Ey acı! ey acı! Zaman ömrü yiyor,
Ve kalbimizi kemiren sinsi düşman
Kaybettiğimiz kanla gelişip büyüyor!


Charles Baudelaire
Çeviri: Ahmet Muhip Dıranas



Düşman

Tükendi gençliğim karanlıklarda,
Çılgın fırtınalarda ve yağmurlarda;
Güneş bazan açtı, kapandı derhal
Bahtımın yazgısı karanlıklarda;
Öyle harap ettiler ki gönül bahçemi
Dallar hep kırıldı, yapraklar yerde
Kuytularda birkaç meyvesi kaldı...

İşte ulaştım güz aylarına
Fikirler sararmış yapraklar gibi;
Kullanmalı artık her bir aleti
Küreği, tırmığı ve ötekileri,
Düzeltip onarmak için yeniden
Bahçemdeki bütün harap yerleri
Suların basıp da oyup açtığı
Kocaman çukurları mezarlar gibi...

Hayal ettiğim yeni çiçekler,
Acaba bulurlar mı kimbilir,
Ardıç kuşlarının bulduğu gibi
Güç alabilecekleri her bir gıdayı,
Gizemli gıdayı, özlü gıdayı
Bu sulak topraklarda. Bu hoş havada.

Ey acı! Ey acı! Yiyip bitiriyor hayatı zaman,
Ve yüreğimizi kemiren düşman
Bu anlaşılmaz, bu garip düşman
Büyüyüp güçleniyor kanlarımızla
Durmadan kaybettiğimiz kanlarımızla.


Charles Baudelaire
Çeviri : Şevket Seydialioğlu

Kalpler Daralıyor İnsanlar Büyüdükçe

Masaya bıraktığım düşüncelerimden kaçışan uzaklar,
Daha bir sınırsız şimdi, daha bir sakin.
Kanatlarına sinmiş,
Eski zamanlardan kalma
Derlenmiş toparlanmış bir fısıltının sesi.

Renk renk, mis kokulu uzaklar;
Bağrına basar
Bir gün yıktığın, bir gün altında kaldığın
Sınırsız sevgimin mevsimsiz sessizliğini...
Yüreğinin yakınlarındaydı,
Duymalıydın
Sözünü sakınmaz çağırışlarını rüzgarın.

Zamanın kıyılarındayız şimdi
Ve tek başımıza
Renk renk, mis kokulu uzaklar
Bağrına basar
Tersine dönmüş düşlerimi.

Dağların keyfi yerinde,
Şarabın alevi uzaklarda göğü boyuyor.
Kalpler daralıyor insanlar büyüdükçe
Uzaklarda umut var,
Umut var dağların güneşte kurutulmuş özünde.

Sonra yavaş yavaş gece dokununca tenime,
Yıldızlar bulaşıyor gözlerime.
Uzaklarda umut var,
Umut var yıldızların ışık huzmelerinde.

Fatoş Balı

Bırakıp Gittin Beni

bırakıp gittin beni bütün kapılarda
bütün çöllerde tek başıma kodun
şafakta arayıp öğle vakti yitirdiğim
vardığım hiç bir yerde değildin
sensiz bir odanın sahrasını nasıl anlatsam
hiçbir şeyin seni andırmadığı bir pazar kalabalığını
denizde dalgakırandan da boşluğunu bir günün
seslenip de senden cevap alamadığım sessizliği

bırakıp gittin beni kalarak olduğun yerde hareketsiz
her yerde bırakıp gittin beni gözlerinle
düşlerin yüreğiyle bırakıp gittin beni
yarım kalmış bir cümle gibi bırakıp gittin
düşen hep ben oldum en küçük kımıldanışında senden

başını çevirdiğin için ağladığımı görmedin hiç
bana bakıp görmediğin için
ben yokken içini çektiğin için

ayağına düşen gölgene acıdın mı hiç sen

Louis Aragon

Dualardan Bir Dua

bilerek kimseyi aldatmadım, sanırım,
elimden geldiğince yani
yapmamaya çalıştım bunu, Allah’ım;
ama emin değilim, doğrusu,
sizin de buyurduğunuz gibi;

emin değilim, evet kendimi iyi,
yapıp ettiklerimi, yazdıklarımı güzel
göstermek istediğim olmuştur, illâki,
başka türlü de olamazdı,
öyle değil mi ama, öyle değil mi?

çünkü şiir yazıyorum, ne de olsa,
ve kendimi ben şair yapmadım,
bunu en iyi siz biliyorsunuz,
kendimi şair buldum,
yoksul ve şair, daha çıkarken yola.

iyi şairlerse, çok iyi biliyorum,
aldatmayı başardıklarında başkalarını,
mutlaka aldatmış olurlar önce,
zamanlarının en safı,
en kolay kananı olarak kendilerini.

öyleyse, beni bana aldattırma, Allah’ım!
ama şiiri elimden almadan yap bunu;
şiiri, melekleri, uçan şeyleri hayatlarından
sinek ilacıyla kovan kullarına
muhtaç etme, rüsva eyleme beni!

Amin!

19 Ocak 2013
Süssüz Dualar Kitabı

Cahit Koytak

29 Ocak 2013

Ephemera

“ Bir kez olsun gözlerimden yorulmayan gözlerin
Hüzünle eğiliyor artık sarkmış göz kapaklarının altında,
Sevgimizin solmasından”


“Tükeniyor olsa da sevgimiz
gel bir kez daha duralım
gölün o ıssız kıyısında
uykuya daldığında tutku; o çaresiz yorgun çocuk,
o soylu saatte beraberce.


Ne kadar uzakta görünüyor yıldızlar
Ve ilk öpüşmemiz ne kadar uzak
Ve ah, yüreğim ne kadar yaşlı”

Dalgın gezindiler kuru yapraklar boyunca
Usulca dokunarak kadının ellerine:
“ Tutku, çok yıprattı yüreklerimizi.”

Ağaçlar çevreledi onları ve sarı yapraklar
dökülmüştü karanlığa solgun ağanlar gibi ve
o an yaşlı ve aksak bir tavşan sıçradı patikaya,
Sonbahar üzerindeydi adamın: ve bir kez daha
durdular gölün o ıssız kıyısında.
Ölü yaprakları sürüklediğini görmüştü kadının
Döndüğünde
Sessizce topladığını onları, gözleri
Göğüsleri ve saçları gibi nemli.

“Ah hüznü bırak
Yorgunuz bizi bekleyen başka aşklar için,
Sevmek ve nefret etmek için kaygısız saatler boyu
Ölümsüzlük uzanır önümüzde, ruhlarımız
Sevgilerdir ve bir sürekli ayrılış.”

William Butler Yeats

sirk hayvanlarının kaçışı

i
bir konu bulmaya çalıştım, boşu boşuna bir konu,
beş altı hafta boyunca her gün durmadan.
belki de kırgın bir ihtiyar olduğum için artık
olanla yetinmeliydi kalbim; gel gör ki,
kış demeden, yaz demeden, yaşlanıncaya değin
gösteriyi sürdürmüştü sirkteki hayvanlarım,
sırıkla yürüyen cambazlar, o yaldızlı araba,
aslanla kadın, tanrı bilir başka neler.

ii
ne yapabilirim bu eski konuları sıralamaktan başka?
önce o üç büyülü adaya, simgesel düşler peşinde
burnundan sürüklenen denizci oisin'in
o boşuna sevinci, boşuna savaşması, boşuna dinlenmesi
kırgın bir kalbin konuları bunlar ya da bence öyle,
eski şarkılara süs ya da saray oyunlarına;
ama neden bendeki bu kaygı, onu kışkırtan ben,
ben ki, onun masalsı nişanlısının peşine düşmüşken?
derken tam tersi bir gerçek çıktı ortaya,
prenses cathleen adını verdim ona;
o da merhametle çılgın ruhunu feda etti,
neyse ki gökler araya girdi onu kurtarmak için.
sandım ki sevdiğim kadın yok edecekti ruhunu,
öyle köle etmişti kendine onu bağnazlıkla kin.
ve bu düş canlanır canlanmaz içimde, düşün
kendisiydi aklımı başımdan alan, gönlümü çelen.

ve ekmeği çalınca soytarıyla kör,
zaptolunmaz denizle savaştı cuchulain;
kalbin gizleri bunlar, gene de her şey bir yana,
o düşün kendisiydi beni büyüleyen:
yalnızca kahramanın yaptıklarıydı
yaşanan ana dikkat çeken, belleği denetleyen.
oyuncularla boyalı dekorlara hayrandım ben,
onların simgesi oldukları şeylere değil.

iii
o usta işi imgeler eksiksiz oldukları için
ruhun saflığında ortaya çıkmışlardı,
ama onların kaynağı ne? bir yığın çöp,
boş şişe, kuru kemik,paslı demir,teneke
bir de kasada oturan o yaşlı sürtük.
artık merdivenin de devrildiğine göre,
kalbin köhne o eskici dükkanında
serilip yatmak gerek merdivenin dibine.

William Butler Yeats
çeviren: Cevat Çapan

Herşey Ayartabilir Beni

Herşey ayartabilir beni şu şiir uğraşından:
Gün olur bir kadının yüzü ya da daha kötüsü
Çektiği çile alıklarca yönetilen yurdumun;
Şimdi daha kolayı yok
Elimin alıştığı bu işten.Gençken
Metelik vermezdim türkülere,
Sazını çalmaz mıydı ozan? Kılıç kında beklercesine;
Razıyım, dileğim yerine gelsin de tek
Balıktan daha soğuk, daha dilsiz, daha sağır olmaya.


William Butler Yeats
Çeviren: Cevat Çapan

Sandalda

Şu havaya bak reis şu suya bak
Deniz kadın gibiymiş hadi be
Marika’dan da güzel bu mübarek
Tövbeler olsun katil olur insan
Sağımız adalar solumuz dalyan
Ben kürekteydim Mehmet karşıda
Mavi beynime vurmuş
Mehmet dedim Mehmet yahu
Ateşle dinamiti fırlat gitsin
Yüze vursun karagözü izmariti istavriti

Hiç unutmam yine böyle bir gün
Ada’da Hıristos tepesinde
Deniz tabak gibi önümüzde
Sedef adası Medef adası Maden
Böyle şey görmedim ömrümde
Bir hışırtı insanı ürperten
Binlerce on binlerce leylek
İstanbul’a döndüler üstümüzden

Bir daha anladım denize karşı
Uzandım sandala yumdum gözlerimi
Yaşamak mademki bunca güzel
Dövüşülür uğrunda ölünür
Anladım ki hürriyet aşkı barış aşkı
Yaşama sevincinden ayrı değil
Günümüz bu inançla böyle taze
Mavilik bu yüzden pırıl pırıl

Oktay Rifat

Penceremin Yanındaki Sığırcık Yuvası

Arılar yuva yapıyor sıvası dökülen
Duvarın çatlaklarında ve oraya
Çerçöp ve sinek getiriyor kuşların anaları.
Duvarımın sıvaları dökülüyor, bal arıları,
Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın.

Her yandan kuşatılmışız ve kapılar kilitlenmiş
Kararsızlığımızın üstüne, bir yerde
Bir adam öldürülüyor, bir ev kundaklanıyor,
Ama açıkça anlaşılmıyor olup bitenler:
Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın.

Taşlardan ya da odunlardan bir barikat,
On dört günü geçen bir iç savaş;
Dün gece o genç askerin ölüsünü
Kanlar içinde yolun ortasına yuvarladılar:
Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın.

Boş düşlerle beslemişiz kalplerimizi,
Kalpler saldırganlaşmış bu yüzden;
İçimizdeki kin daha yoğun
Duyduğumuz sevgiden; Ey bal arıları
Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın.

William Butler Yeats
Çeviri : Cevat Çapan

İki Yıl Sonra

Kimse söylemedi mi sana o korkusuz,
Seven gözlerin daha uyanık olmalı diye?
Ya da hatırlatmadı mı kimse nasıl umarsız
Olduklarını yanarken pervanelerin?
Ben uyarabilirdim seni; ama gençsin sen
Ve başka başka diller konuşuyoruz ikimiz.

Ah, ne verilse almaya hazırsın sen
Ve bütün dünya dost senin gözünde.
Annen gibi sen de çekeceksin,
Sen de öyle incineceksin sonunda.
Ama ben yaşlıyım, sen gençsin
Ve barbarca bir dille konuşuyorum ben.

William Butler Yeats
Çeviri: Cevat Capan

Yıllar Değerini Artırır İnsanların

Düşlerle yıpranmışım ben;
Havanın aşındırdığı mermer
Bir salyangoz kabuğu derelerde;
Ve bütün gün sabahtan akşama
Gözlerim bu kadının güzelliğine takılı

Sanki bir kitap açıp
Orada resmini bulmuşum
Bakanların gözlerine şölen
Ya da dinlemesini bilen kulaklar
Duyduğu için sevinen ve bilgeliğe
Aldırmayan bir güzelin;

Oysa oysa,
Bir düş mü bu benim gördüğüm, yoksa gerçek mi?
Ah keşke karşılaşsaydık
Gençliğimin ateşi sönmeden!
Oysa düşler içinde kocuyorum ben,
Havanın aşındırdığı mermer
Bir salyangoz kabuğu derelerde.

William Butler Yeats
Çeviri : Cevat Çapan

Misket

Bu işi nefsimi karıştırmadan halletmeliyim
Nefsimi cezayire sürdüm gitmiyor
Seni kendime istesem çok olur
Üstün kalsın böyle giyinik duralım
Bir çocuk vardı, misket oynardık, hep üterdim
Ben nefsime laf geçiremiyorum, çok acaip,
Bilmezsin geçtin mi bastığın yer tütüyor
Bir çocuk vardı büyümüş artık ütemiyorum
Misket olsan alır çantama koyarım
Akşam evde döner döner sayarım
Bir bir bir bir bir bir bir bir bir bir bir
Sen beni çok kırıyorsun haberin yok
Nefsimin bir adı da izzet, kalender çocuk
Ne yapsan ağrına gidiyor, lafımı dinlemez
Ben o çocuğu yine üterim ya, ona da yazık
Ama işte burdayım ben bana da yazık
Bilmiyorum belki biraz sana da yazık

Hareket eden her şeyi sen sanıyorum
Misketim yok ben hala varsayıyorum

Kitabın Ortası'ndan

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım
Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline
Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin
Sözlerimi çok kısa tutacağım

Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları
Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba
Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu
Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla
Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin
Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi
Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana
Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin
Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara
Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri
Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım
Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar
Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu
Kolay kopan bağlar kuracağım
Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları
Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları
Akıtacağım zevk seylablarını şelaleler gibi boşa
Bilginlere öğreteceğim olgunlaşmayı, erteleyerek geçmeyici zevkleri
Mühlet diyeceğim zamandan yapılmış ülkelere
Topraklarımı daima genişleteceğim
Koparacağım sözün o lime lime zincirini
Birleştiren imkansız yarıklarını ayrı oluşumuzun
Çağıracağım saklı ne varsa düş haznelerinde
İmdadına o yalnız meleğin, tanrısını kaybetmiş

Düreceğim defterini alacağı hiç bitmeyen gaddar veresiyecinin
Ve dirilteceğim güzelliği

Sözlerim çok kısa olacak
ve onları tutacağım

Kitabın Ortası'ndan

Temaşa Suresi

Andolsun temaşaya
Ve sözün başına
Ve zihinden uçuşuna güvercinin
Ki bir kelime var kafeste

Sözlerim bir parça çimenlik gibi açıktı
Bin dedim onlara:
Dergahınızın yanında bir güneş var
Açarsanız kapıyı parlar amellerinize
Ve dedim onlara:
Süs taşı yok dağlarda
Nasıl kazmada bir süs değilse maden
Yerin avucunda görünmez bir cevher var
Gözleri kamaştı parıltısıyla tüm resullerin
Cevher peşinde ölüm
Lahzaları götürün risalet otlağına

Ulağın ayak sesiyle müjde verdim onlara
Ve günün yakınlığıyla, rengin artışıyla
Kırmızı gülün tınısıyla kaba sözlerin çiti ardından.

Ve dedim onlara:
Kim bir bahçe görürse tahtanın hafızasında
Ebedî, coşku ormanının esintisinde kalacaktır yüzü
Kim dost olursa hava kuşuyla
Düşü olacak dünyanın en huzurlu düşü
Zamanın parmak ucundan ışık toplayan
Açar âh ile pencerelerin düğümünü

Bir söğüt altındaydık.
Bir yaprak kopardım üstümdeki daldan dedim:
Açın gözünüzü bundan iyi âyet mi istiyorsunuz?
İşitiyordum konuşuyorlardı aralarında:
Seher bilir, seher!

Her dağın başında bir resul gördüler
İnkâr bulutunu omuzladılar
İndirdik rüzgarı
Uçursun başlarından şapkayı diye
Evleri krizantem yaprağıydı
Bağladık gözlerini
Ellerini yetirmedik akıl dalının ucuna
Ceplerini âdetle doldurduk
Bulandırdık düşlerini aynaların yolculuk sesiyle

Sohrab Sepehri

Şair Olarak Düşünür

Yol ve yük
Basamak ve söz
Tek bir yürüyüşteler.
Durmaksızın yol al
Soru ve elindekiler
O biricik yolunda birleşmişler.

Sabahın ilk ışıkları yavaşça
Dağların üstünden doğduğu zaman…
Dünyanın karanlığı asla ulaşamaz
Varlık’ın Işığına.
Tanrılar için çok geç kalmışızdır artık
Ve çok erken Varlık için. Varlık’ın şiiri,
Ki başlamıştır artık, insandır.
Bir yıldıza doğru. -yalnızca bu.
Düşünmek kendini tek bir düşünceye
Sınırlamaktır, ki o, dünyanın göğünde bir gün
Bir yıldız gibi durur.
Kulübenin dışında, pencereki küçük rüzgar gülü
Toplanan fırtınayı haber verdiğinde…
Düşüncenin cesareti
Varlık’ın iradesinden doğduğunda
Başlar yol almaya kaderin dili.
Nesneler gelir gelmez gözümüzün önüne
Ve kalplerimizde söz için doğduğunda bir kulak
Düşünce gelişir.
Yeter derecede bir iki şey tecrübe edilmiştir
İlmin nesnesi ile öz düşünce
Arasındaki farkta.
Eğer düşünmede yalnızca taraflar değil
Onların da karşıtları varsa
Sonuç daha bir güzel olacaktır.
Yağmur bulutları ile kaplı gökyüzündeki bir aralıktan
Gelen güneş ışığı, kasvetli tepelerin üzerinden
Ansızın süzüldüğünde…
Biz asla düşüncelere gitmeyiz. Düşünceler bize gelir.
İşte bu uygun anıdır söylemin.
Konuşmak bizi içten bir derin düşünce ile tanıştırır.
Böyle bir düşünce ne polemik dolu fikirlerle yürür
Ne de hoşgörülü anlaşmaları hoş görür.
Düşüncenin denizlerdeki yolculuğu şekillenir durur konuların rüzgarında.
Böyle bir birliktelikten birkaç kişi doğabilir belki de,
Düşünce sanatında yolcu olabilecek. Ve onlardan biri, hiç umulmayan,
Usta olacaktır bunda.
Erken saatlerinde bir yaz sabahının
Yalnız bir nergis gizlice çayırlarda çiçeklendiğinde
Ve akçaağacın altında ışıldarken laden..
Basit şeylerin görkemi.
Yalnızca biçimlenmiş imgeler görünümü verir.
Ve şiirde bulunur biçimlenmiş imgeler.
Neşe nasıl akabilir içimizden biz hüzünden kaçmaya çalışırken?
Acı, hiç ummadığımız yerden çıkarır dermanını: kendisinden.
Rüzgar hızla yön değiştirip, kulübenin çatısında gürleyip,
Hava bozmaya başladığında…
Üç tehlike tehdit eder düşünceyi.
İyi ve bu yüzden faydalı olan tehlike,
Şarkısını söyleyen şairin düşünceye yakınlığıdır.
Şeytani ve bu yüzden en kurnaz tehlike, düşüncenin kendisidir.
Kendisine karşı düşünmelidir, ki çok nadiren yapabilir bunu.
Kötü ve bu yüzden de sersemsepelek olan ise felsefe yapmaktır.
Bir yaz günü, kanatlarını kapatıp
Üstüne konduğu çiçekle birlikte
Dağ melteminde sallanıp durduğunda bir kelebek…
Kalbimizin tüm cesareti, düşüncemizi dünyanın sahnesinde
toplayan Varlık’ın ilk çağrısına verdiği yanıtın yankısıdır.
Düşünme eyleminde her şey yalnızlaşır ve yavaşlar.
Sabır yüceliği besler.
Büyük düşünen büyük yanılır.
Bir dağ deresi gecenin sakinliğinde, kayaların arasında
Nasıl dalıp çıktığını anlattığında…
Eskilerin en eskisi takip eder bizi düşüncemizde
Ve yine odur sonunda gelip buluşan bizimle.
Bu yüzdendir ki, düşünce; daha önce olmuş olanı izlediği için,
Hatırlayıştır.
Eski olmak demek, zamanın içinde, o yerde durmak demektir,
Düşünce trenindeki o bir düşüncenin bağlarından kopuk gittiği yerde.
Düşüncenin kökeni ile tanışır tanışmaz
Felsefeyi bırakarak geride
Buluruz kendimizi Varlık’ın düşüncesinde.
Kış geceleri kar fırtınaları koparken kulübede,
Ve bir sabah beyaz örtüsünde yatarken manzara…
Düşüncenin sözleri kendi varlığında susturulabilir yalnızca
Söylenmemiş kalması gerekeni
söyleyemeyecek hale gelince.
Böyle bir acizlik
düşünmeyi karşı karşıya getirir
Kendi meselesiyle.
Söylenmiş olan, asla ve hiçbir dilde söylenen değildir.
Bir düşüncenin, hep ve ansızın olması-
Hangi hayrete düşmüşlük onu ölçebilir ki?
İnek çanı sesleri gelirken
Sürülerin usulca dolaştığı
Vadinin, dağın tepelerinden…
Düşünmenin şiirsel karakteri hala gizli.
Kendini gösterdiği yerde, öteden beri
Yarı-şiirsel bir aklın ütopyası gibidir.
Ama, düşünen şiir gerçekte Varlık’ın topolojisidir.
Bu topoloji Varlık’a gerçek varlığının bulunduğu yeri anlatır.
Akşamın ışıkları bir yerlerde ormana inip,
Ağaç gövdelerini altın rengi ile yıkadığında
Şarkı söylemek ve düşünmek
Şiire komşudurlar, ağaç dalları gibi.
Varlık’tan doğarlar ve onu gerçeğine ulaşırlar.
İlişkileri, bize Hölderlin’in orman ağalarına ezgisini
Düşündürtür;
“Ve birbirlerine bilinmez kalırlar,
Hep böyle yan yana durdukça ağaç gövdeleri”


Ormanlar yayılıyor
Dereler çağıldamakta
Dayanıyor taşlar
Sis dağılmakta
Yaylalar bekleyişte
Pınarlar dolmakta
Rüzgar yerleşiyor
Kutsayarak İlham Perilerini.

Heidegger
Çeviren: Behlül Dündar