Nimet Yıldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nimet Yıldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2022

Şekvaiyye Kasidesi

Eridi ve döküldü bütün dişlerim,
Diş değildi onlar ışıldayan lambaydı
Gümüş beyazıydı, inciydi, mercandı
Seher yıldızıydı, yağmur damlasıydı.

**

Bu sarayda nice günler sarhoş ve mutlu yaşadım,
Öyle ki makamım emirden de krallardan da üstündü
Şimdi de aynıyım, ev de aynı, şehir de aynı,
Bana “Neden mutluluk yasa dönüştü” demezsin?

**

Şiirini bütün evrenin yazdığı devran geçti,
Onun Horasan şairi olduğu zaman geçti.
Birileri için ululuk ve nimet şundandı, bundandı;
Benim ululuk ve varlığım Samanoğullarındandı.

****

Terk et bütün halkın övgüsünü Rudekî
Öv onu ve al devlet mührünü.
Emir’e yaraşanlar dışında söz bilmem,
Şiir söylemede Cerîr de, Taî de Hassan da olsam.
Dünyada bütün övgülerin kaynağı emir,
Süsün, gücün, arılığın ve esenliğin kaynağı emir.
Başkalarını övmenin bir sonu bir kıyısı var, bir sonu var
Onun övgüsünün ne kıyısı ve ne sonu var!
Rudekî’nin böyle bir yerde şaşkın, hayran,
kendinden geçip kalması şaşırtıcı değil ki. 

**

Yüzün olmadan evreni kavuran güneş olmasın,
Sensiz evreni aydınlatan lamba da olmasın.
Senin vuslatınla kimse benim gibi kötü huylu olmasın,
Seni görmediğim gün var ya, o gün olmasın. 

**

Mutlu yaşa, neşeli kara gözlülerle,
Dünya esen bir yel gibi bir efsane.
Yarınlara mutlu olmak gerek,
Geçmişi hatırlamamak gerek:
Bahtlı kişi, malını yer ve başkalarına da verir.
Bahtsız kişi, ise ne kendi yer ne de başkalarına verir.
Bir yel gibi, bir bulut gibi bu dünya,
Getir sun şarabı da, ne olursa olsun.

**

Ey üzüntülere boğulan ve haklı da olan,
Gizliden gizliye iki gözü iki çeşme olan,
Giden gitti, gelen geldi,
Olan oldu artık boşuna neden üzülüyorsun?
Dünyayı mı düzelteceksin?!
Dünya bu, kabul eder mi düzelmeği!
Git de inle istersen kıyamete kadar,
Gideni nasıl geri getirirsin inlemekle ki?

**

Özgürce bir öğüt verdi bana zaman,
İyi bakarsan zaten hep öğüttür zaman:
Şöyle dedi: “İyilerin günlerine bakarak üzülme sakın!
Senin günlerini arzulayıp duran niceleri var.
Zaman şöyle dedi bana: “Öfkene yenilme sakın;
Ayağına bağ vurulur diline bağ vurmayanın.”

**

Ne bilirsin sen? Ey kapkara ay yüzlü;
Bu kulun hali nasıldı bundan önceleri?!
Yüzünün ipek gibi olduğu günler geçti,
Saçının katran renginde olduğu günler geçti.
Onun mutlu olduğu günler gelip geçti,
Sevincinden içi içine sığmıyordu, üzüntüsü azdı.
Hep mutluydum, üzüntü nedir bilmezdim.
Gönlüm neşe ve eğlencenin geniş meydanıydı.
Sen Rudekî’yi ey ay yüzlü şimdi görüyorsun!
O zamanlar görmedin ki; o zaman böyle değildi.
Şimdi zaman değişti, ben de değiştim;
Getir değneğimi, şimdi artık değnek ve torba zamanı. 

**

Kurban edilmeli şarabın annesi,
Yakalanmalı ve zindana atılmalı yavrusu.
Çocuğunu ondan alamazsın,
ezip önce onu çekmeden canını.
Ne var ki helal olmaz uzaklaştırmak
Küçücük çocuğu anne sütünden ve memeden.
Yemedikçe sütü tam yedi ay
Ordribehişt başından Aban sonuna dek.
O zaman belki hem din hem de adalet yoluyla
Çocuk daracık zindana, anne de kurbanlığa.
Çocuğunu hapse attığında,
Yedi gün yedi gece uyuşuk ve hayran kalır.
Ardından kendine gelip gerçeği görünce,
Başlar kaynamaya ve inler yanık gönlünden.

**

Zamandan dersini almayan,
Hiçbir öğretmenden derse alamaz.

**

Ahmak ve bilgenin sonu aynı;
Her ikisinin de yeri aynı çukur.

**

Bir yel gibi, bir bulut gibi bu dünya,
Getir sun şarabı da, ne olursa olsun.

**

Mutlu oldu mu bu dünyadan
hiç kimse? Sen de mutlu olasın.
Ondan bir şekilde adalet gördü mü hiç?
bir bilge? Sen de adalet göresin.

**

Bahtı yaver giden kişi, başkalarına veren ve kendi yiyendir;
Bahtı kara olan ise, kendisi yemeyen, başkalarına da vermeyendir.

**

Kapamaz Tanrı sana asla bir kapıyı,
senin için açmadan daha iyi yüz kapıyı.

**

Yeniden delikanlı olmak, yine günah işlemek
için karalara boyamıyorum saçlarımı,
Yaslı günlerde kara giyerler ya;
ben de yaşlılık yasından siyaha boyanıyorum.

**

Buhara tarafından bana doğru esen her yel,
Gül ve misk kokusuyla, yasemin meltemiyle gelir.
O koku erkek kadın kime eriştiyse,
O kokunun Hoten’den geldiğini sanır.
Hayır hayır Hoten’den öyle güzel koku esmez hiç,
Bu koku hep sevgilimden geliyor.
Ey sevgilim! Ortalıkta az dolaşsın diye namın,
saklamaya çalışsam da halktan adını,
kiminle konuşsam, istesem de istemesem de,
ilk sözümde adın gelir ağzıma. 

**

Hep yüzünü görürüm gözümü açtığımda,
Bütün tenim yürek olur, sana sırrımı söyleyeyim diye.
Başkalarıyla konuşmayı yasaklarım.
Senin bahsin açıldığında sözümü uzatayım diye.

**

Muliyân ırmağının kokusu geliyor,
Sevgili yar aklıma geliyor.
Amuy ırmağının kumu ve yolunun çetinliği
Ayağımın altında ipek gibi geliyor
Ceyhun’un suyu sevgilinin yüzünün coşkusundan,
Atımızın beline dek geliyor.
Ey Buhara mutlu ol, mutlu yaşa
Emir sana doğru mutlu geliyor.
Emir ay, Buhara gökyüzü,
Ay gökyüzüne doğru geliyor.
Emir servi, Buhara bahçe,
Servi bahçeye doğru geliyor.
Övgünün ve beğeninin yararı olur,
Hazineye zarar gelirse eğer.


Rûdekî Semerkandî

17 Ocak 2022

İran’ın ilk büyük şairi ve Fars şiirinin mühendisi olarak kabul edilen Rûdekî Semerkandî

1
Özgürce bir öğüt verdi bana zaman,
İyi bakarsan zaten hep öğüttür zaman:

Şöyle dedi: “İyilerin günlerine bakarak üzülme sakın!
Senin günlerini arzulayıp duran niceleri var.

Zaman şöyle dedi bana: “Öfkene yenilme sakın;
Ayağına bağ vurulur diline bağ vurmayanın.”

2
Ne bilirsin sen? Ey misk saçlı, ay yüzlü;
Bu kulun hali nasıldı bundan önceleri?!

Yüzünün ipek gibi olduğu günler geçti,
Saçının katran renginde olduğu günler geçti.

Onun mutlu olduğu günler gelip geçti,
Sevincinden içi içine sığmıyordu, üzüntüsü azdı.

Hep mutluydum, üzüntü nedir bilmezdim.
Gönlüm neşe ve eğlencenin geniş meydanıydı.

Sen Rudekî’yi ey ay yüzlü, şimdi görüyorsun!
O zamanlar görmedin ki o zaman böyle değildi.

Şimdi zaman değişti, ben de değiştim;
Getir değneğimi, şimdi artık değnek ve torba zamanı.

3
Gönül daha nice koşacaksın benlik peşinde sen?
Neden seversin kötü düşmanı sen?

Neden vefa beklersin vefasız birinden sen?
Neden döversin soğuk demiri sen?

Bağışla ey oğul beni bağışla
Aşk yolunda öldürme benim gibi şaşkın birini.

Gel de gör şimdi Rudekî’yi sen
Bir cansız ten görmek istiyorsan sen.

4
Aşıklarla otur kalk, ve aşkı seç her zaman
Arkadaşlık kurma asla aşık olmayanlarla.

Bazen vuslat anında görünür yüzü dostun
Sen de onların arasında gör onu.

Görüldüğünde yüzü onun
Sen de git otur onların arasına.

5
Erişti kutlu bahar güzel renkleriyle, güzel kokularıyla,
Yüz bin neşeyle, yüz bin alımlı bezekle

Ola ki yaşlı adam bu zamanda gençleşsin
Dünya yaşlılık çağından sonra gençliğe dönüversin

Baksana o ağıt yakan adam gibi ağlayan buluta,
Baksana o üzgün aşık gibi inleyen gök gürültüsüne.

Önceleri kar olan yerde şimdi çiçekler açtı,
Kuru bütün tohumlar yeşerdi.

Gülümser durur lale ekinin ortasında uzaktan,
Gelinin kınalı kıpkızıl parmağı gibi.

Bülbül şakıyıp durur söğüt dalından,
Sığırcık cevap verir ona servi ağacından.

Şimdi için şarabı ve şimdi mutlu yaşayın,
Şimdi sevgili alıyor nasibini sevgilinin kucağından.

6
Geçici üç beş günlük dünyaya
Hep gönül bağlamak yaraşmaz.

Toprağın altında uyuyacaksın,
Şimdi ipekler üzerinde uyusan da.

Kimselerle birlikte olmamın yok ki bir yararı,
Mezara toprağın altına tek başına gidilecek.

Toprağın altında arkadaşların; karınca, sinek
Aç gözünü bak şimdiden görürüsün.

7
Bugün herhalde Bağdat Buhara’dır
Horasan emiri neredeyse zafer oradadır.

Sakî getir sun sen şarabı, çalgıcı çal sen de udu
İçeyim ben bugün şarabı, bugün eğlenme günümüz.

Şarabımız var, paramız var, lale yüzlü sevgili var
Gam yok, olsa da gam nasibi olsun düşman gönüllerinin.

8
Gökler insanoğlunun başı üzerinde yükseleliden beri,
Hiç kimse bilginin gizemine kayıtsız değildi.

Akıllı kişiler her zaman
Bilginin gizemini her dilde,

Derlediler ve bilgiye değer verdiler.
Bilgiyi taşlara bile işlediler.

Bilgi yürekte aydınlık saçan bir kandil,
Her şeyden öte teninde bir kalkan senin.

9
Erişti kutlu bahar güzel renkleriyle, güzel kokularıyla,
Yüz bin neşeyle, yüz bin alımlı bezekle

Ola ki yaşlı adam bu zamanda gençleşsin
Dünya yaşlılık çağından sonra gençliğe dönüversin

Baksana o ağıt yakan adam gibi ağlayan buluta,
Baksana o üzgün aşık gibi inleyen gök gürültüsüne.

Önceleri kar olan yerde şimdi çiçekler açtı,
Kuru bütün tohumlar yeşerdi.

Gülümser durur lale ekinin ortasında uzaktan,
Gelinin kınalı kıpkızıl parmağı gibi.

Bülbül şakıyıp durur söğüt dalından,
Sığırcık cevap verir ona servi ağacından.

Şimdi için şarabı ve şimdi mutlu yaşayın,
Şimdi sevgili alıyor nasibini sevgilinin kucağından.

10
Kurban edilmeli şarabın annesi,
Yakalanmalı ve zindana atılmalı yavrusu.

Çocuğunu ondan alamazsın,
Ezip önce onu çekmeden canını.

Ne var ki helal olmaz uzaklaştırmak
Küçücük çocuğu anne sütünden ve memeden.

Yemedikçe sütü tam yedi ay
Ordibehişt başından Aban sonuna dek.

O zaman belki hem din hem de adalet yoluyla
Çocuk daracık zindana, anne de kurbanlığa.

Çocuğunu hapse attığında,
Yedi gün yedi gece uyuşuk ve hayran kalır.

Ardından kendine gelip gerçeği görünce,
Başlar kaynamaya ve inler yanık gönlünden.

Tam olgunlaşınca, tam saflaşınca,
Kızıl yakuta, mercana dönüverir.

Koklarsan onu kırmızı gül sanırsın,
Ona kokusunu vermiş misk, amber ve sorgun söğüdü.

Gece yarısı kapısını açtığında;
Güneşin parıldadığını görürsün.

Billur içerisinde görsen sen onu, dersin:
“İmran oğlu Musa’nın elinde kızıl mücevher o.”

11
Muliyân ırmağının kokusu geliyor,
Sevgili yar aklıma geliyor.

Amuy ırmağının kumu ve yolunun çetinliği
Ayağımın altında ipek gibi geliyor.

Ceyhun’un suyu sevgilinin yüzünün coşkusundan,
Atımızın beline dek geliyor.

Ey Buhara mutlu ol, mutlu yaşa
Emir sana doğru mutlu geliyor.

Emir ay, Buhara gökyüzü,
Ay gökyüzüne doğru geliyor.

Emir servi, Buhara bahçe,
Servi bahçeye doğru geliyor.

Övgünün ve beğeninin yararı olur,
Hazineye zarar gelirse eğer.

12
Olmadan senin yüzün dünyayı yakan güneş olmasın
Sensiz dünyayı aydınlatan kandil de olmasın.

Vuslatınla senin benim gibi kötülük örneği kimse olmasın
Senin görmeyeceğim bir gün varsa o gün olmasın.

13
Duyunca adını sevincimden kıpırdar yüreğim
Bahtınla senin kutluluk kuşatır beni.

Senden başkasından söz edilince bir yerde
Binlerce gam kuşatır beni.

14
Aşkından senin ne sabır kaldı ne yürek
Görmeden senin yüzünü ne akıl kaldı ne yürek.

Bu bendeki gam, gam değil Kaf Dağı
Bu sendeki yürek sert taş olamaz ki yürek.

15
Gam evinde yerlere serilmiş sergi biziz
Göz yaşımızdan yüreğimize kor düşmüş olan biziz.

Cefa saçtığında dünya, sitemlere boğulmuş olan biziz
Bu feleğin elinde oyuncak olmuş olan biziz.

16
Ey kırmızı gülden rengini, kokusunu kapmış
Yanağından rengi, saçının ucundan kokuyu almış.

Yıkayınca yüzünü sen gül renkli olur bütün ırmak
Dağıtınca saçını sen, misk kokuları saçar her yer.

17
Kabe’den aldın kiliseye oturttun beni
Küfürde eşsiz benzersiz yaptın beni.

Dostun kapısında iki bin secde ettikten sonra
Ey aşk dinden nasıl uzaklaştırdın böyle beni?!

18
Öz nefsine geçiriyorsan sözünü adamsın,
Körü sağırı aşağılamıyorsan adamsın.

Düşmüşü tekmelemek değil adamlık,
Tutup kaldırırsan bir düşmüşü adamsın!

19
Verilenle yetin, adaletle yaşa
Girme zorluklar altına özgür yaşa.

Senden iyilere bakıp da üzülme
Senden kötülere bak, mutlu yaşa. 

20
Akıl çimenliğinde hazan olsan da
Aşk bahçesinin baharı sensin.

Aşkın peygamberisin, ancak
Güzelliğin tanrısı sensin.


Rûdekî Semerkandî 



İran’ın ilk büyük şairi ve Fars şiirinin mühendisi olarak kabul edilen Ebû Abdullâh Cafer b. Muhammed Rudekî, Avfî’ye göre IX. yüzyıl ortalarında Semerkand’ın Rudek kasabasına bağlı “Benuc” köyünde dünyaya geldi.

Gençliğinin ilk dönemlerinden itibaren hem şiirleri hem de musiki dalındaki yeteneğiyle ün kazandı. Uzun zamanlar Fars şiirinin en ünlü şairi oluşu ve bilge kişiliğiyle her zaman ön planda oldu.

Yaşadığı çağın tartışmasız en büyük şairi Rudekî Abdurrahman-i Camî’ye göre Maveraünnehirli, Devletşah’a göre ise “Rudek”lidir. Emîn Ahmed-i Razî; Rudekî’nin, Semerkand’ın “Rudek” kasabasından, dolayısıyla da Semerkandlı olduğunu kaydeder. Hulâsatu’l-eş’âr’a göre de Rudekî, Semerkandlıdır. Lutf Ali Beg Âzer ise onun Buharalı olduğunu belirtir.

Rıza Kulî Han Hidâyet, Rudekî’nin Nesef’e bağlı Rudek’te dünyaya geldiğini söyler. Ferheng-i Encümenârâ ise, Rudek’in Buhara’ya bağlı olduğunu kaydeder. Bu köy, Rûdek’in en büyük köylerinden olmasından “Benûc-i Rûdek” adıyla anılır. Yakût Hamevî, Mu’cemu’l-buldân’da bu köyden söz etmiş, Rudekî’nin burada dünyaya geldiğini belirtmiştir. Rudekî, değişik kaynaklarda bazen “Rudekî-yi Semerkandî” bazen de “Rudekî-yi Buharayî” diye
anılır.

Samanî döneminin en ünlü şairi Rudekî’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmez ancak H. III./ M. IX. yüzyıl ortalarında dünyaya gelmiş olması güçlü bir ihtimaldir. Adı, künyesi ve nisbesi, ilk şairler tezkiresi Lubâbu’l-elbâb’da: “Ebû Abdullâh Cafer Muhammed-i Rudekî”; Çehâr Makâle’de: “Ebû Abdullah Cafer b. Muhammed-i Rûdekî”, Bezmârâ’da, “Ebû Abdullah Muhammed-i Rudekî”; Meyhâne’de, “Ebû Abdullâh Muhammed Rudekî-yi Semerkandî”; Tezkiretü’ş-şuarâ’da, “Ebû’l-Hasan-i Rudekî”; Mecmau’l-Fusahâ’da, “Ebû Abdullah/Ebû’l-Hasan Cafer b. Muhammed Rudekî”; Hulâsatu’l-eş’âr’da, “Hekîm Ebu’l-Hasan Muhammed b. Abdullah-i Rudekî” şeklindedir.

Kaynaklarda “Muhammed”, “Cafer” ve “Abdullah” adlarına rastlanır. “Ebu’l-Hasan” ve “Ebu Abdullah” künyeleriyle de bilinir. Nizamî-yi Aruzî, Avfî ve Devletşâh gibi daha eski yazarlar ile birçok şair kendisini “Üstad” nitelemesiyle anarlarken daha yeni tezkirelerde “Hekîm” diye geçer. Lubâbu’l-elbâb ve Heft İklîm’deki kayıtlara göre Rudekî “Sultanu’ş-şuara: Şairlerin Kralı” diye de anılır.

Bazıları da Rudekî’yi “Mecdüddîn” lakabıyla anarlar. Ortaya çıkışlarıyla şiirin de artık yatağına girmiş olduğu Samanîler hanedanı döneminde sadece bir tek şairin, Rudekî’nin adı egemendi. Hayatının ilk dönemleri ve öğrenimi konusunda net bilgiler yoktur. Sekiz yaşında Kur’ân’ı bütünüyle ezberlemiş olduğu, iyi ve köklü bir öğrenim gördüğü, kıraat dersleri aldığı, aynı çağlarda şiir yazmaya başladığı kaynaklarda aktarılır.

Bazı kaynaklara göre çocukluğundan beri gözleri görmüyordu. Genç yaşlarında dikkate değer bilimsel ve edebi bir birikim elde etti. Aynı zamanda musiki dalında da önemli bir yetenek olan Rudekî, İran tarihinde musikinin öncüleri olarak kabul edilen ünlü ustalar Bârbed ve Nekisa’yı bile geride bırakacak bir musiki tekniği, bilgi ve birikimi elde etmişti. Şiirleri belagat ve fesahat örneği olan şairin klasik tezkirelerin ifadeleriyle, ne Araplar ve ne de Farslar arasında bir benzeri vardı.

Musikişinaslığının yanı sıra iyi bir icracı da olan, şiirlerinin birçoğu musiki eşliğinde okunan Rudekî’nin şiirdeki tarzı, kendisinden sonraki Fars şairlerinkinden farklıdır. Bu arada, Rudekî’nin Horasan tarzı övgü şiirinin temellerini attığı, daha sonraki çağlarda Unsurî, Muizzî ve Enverî’nin de bu tarzı devam ettirdiği unutulmamalıdır. Rudekî’nin kahramanlık şiirlerinin sadeliği de son derece dikkat çeker.

Rudekî konusunda önemli çalışmaları bulunan Abdulğanî Mirzayev ve Said Nefisî, Rudekî’nin gözlerindeki görmemenin gerekçesini, Samanî sarayında yaşanan bir ayaklanma ve şairin İsmailî akımının görüşlerine meyletmesi nedeniyle ayaklanmacılara bağlamaktadırlar. Bunun yanı sıra Avfî ve Camî, Rudekî’nin anadan doğma kör olduğunu kaydederler.

Kedkenî de Rudekî’nin şiirleri konusundaki araştırmaları sonucu du durumu onaylamaktadır. Ancak Rudekî hakkında bilgilere yer veren yazarlardan Semanî, Nizamî-yi Aruzî ve Târîh-i Sîstân’ın yazarı, böyle bir konuyu asla dile getirmezler. Firdevsî’nin Şahnâme’de Rudekî’den söz ederken kullandığı ifadelerinden şairin görme yetisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak Rudekî’nin şiirlerinden onun bir zamanlar görme yetisine sahip olduğunu gösteren işaretler çıkarılmaktadır.

Bazı eserlerde de onun hayatının sonlarına doğru görme özelliğini kaybettiği önceden görme yetisi olduğu ancak erginlik çağlarında 18 ya da yaşlılık çağlarında bu özelliğini kaybettiği aktarılır. Bazılarınca, şiirlerindeki renklerle ilgili değerlendirmeleri ve nitelemeleri onun gödüğünün kanıtlarıdır.

Avfî bu konuda şunları dile getirir: “Rudekî’nin görme yetisi yoktu ancak basiretliydi. Beden gözleri kapalıydı ancak gönül gözleri alabildiğine keskin ve güçlüydü.” Onunla çağdaş olan Dakikî, Ebû Zuraa-yi Cürcanî ve Nâsır-i Hüsrev gibi şairlerin birtakım açıklamalarından, Rudekî’nin doğuştan görme yetisi olmadığı sonucuna varılmaktadır. Ebû Hayyân-i Tevhîdî ile Ebû Alî-yi Miskeveyh’in aralarında geçen bir konuşma ve Avfî’nin rivayeti de bu durumu onaylar. Ancak bizzat şairin dizelerine aktardığı ifadelerinde, onun bir ömür boyu görme yetisinden yoksun olduğunu, hayatının sürekli karanlıklar içerisinde geçtiğini gösteren kanıtlar yoktur. Renkler dünyası onun şiirlerinde bütün boyutlarıyla eksiksiz yer alırken, soğuk yaşlılık günlerini ısıtan gençlik çağlarının aşkları ve gönül maceralarının sıcak duyguları görmeyen birinden nasıl beklenebilir?

Öte yandan dizelerindeki teşbihler, tasvirler ve diğer değerlendirmeler de onun görebildiğini kanıtlayacak düzeyde güçlü ve eşsizdir. Rudekî’nin hayatı dört ayrı devrede ele alınabilir:

1. Rudekî’nin çocukluk çağı, Semerkand’ın Rudek kasabasına bağlı Benuc köyünde doğumundan, çoğu Semerkand’da geçen gençliğine kadarki dönemdir. Çocukluk yıllarında çağın geleneklerine uygun olarak hem Kur’ân’ı ezberlemiş ve hem de şiir söylemiştir. Yine aynı yıllarda, daha sonraları sarayda işine çok yaramış olan musikiye de ilgi duymuş, bu konuda da önemli birikim edinmiş, yeteneklerini sergilemiştir.

2. Hayatının ikinci dönemi Buhara’ya göç etmesiyle başlar. Söz konusu göçün gerçek gerekçesi bilinmez. Ancak öylesine bir yeteneğin hem ad, şan ve şöhret ve hem de iyi bir iş bulmak için o şehre gitmiş olması muhtemeldir. Bazı araştırmacılara göre, Rudekî’nin Buhara’ya gidiş amacı, başkentte yoğun faaliyetlerde bulunan edebi ve bilimsel akımların hareketlerine katılmaktı. Övgü şiirlerinin yanında kahramanlık anlatılarına yer vermeyen ulusal destanlar yazması da bu kanıyı onaylamaktadır.

O çağlardaki etkin ekol taraftarları şairlerin özellikle de emirlerin yanında bulunarak İran diliyle kültürünü koruma ve geliştirip yaygınlaştırma konusuna olan ilgileri dalga dalga yayılıyordu. Bu dönem Samanî emiri Nasr b. Ahmed (salt. 301-331/914-943) yönetiminin ilk yıllarına ya da biraz sonrasına kadar sürer. Ondan önce yönetime gelen İsmail ile Ahmed b. İsmail dönemlerinde de çoğunluğun görüşüne göre Rudekî yine saray yakınında bulunmakta, saraya çok fazla girememekte, ancak ünlü vezir Belamî onu himaye etmektedir.

3. Onun, Nasr b. Ahmed sarayına girişini de yine Belamî sağlamıştır. Nasr b. Ahmed’in sarayına girmesiyle hayatının üçüncü dönemi başlar. Bu dönem şairin çok önemli rüyaları ve hayallerinin gerçekleştiği devredir. Hayatının sonraki dönemlerinde bu devreyi özlemle anar durur.

4. Hayatının dördüncü ve son dönemi sarayda gerçekleşen bir ayaklanmayla başlar. Güçlü bir ihtimalle ayaklanmacılar, sarayda hükümdarın ya da başkalarının İsmailî akımına eğilim göstermesine karşı olanlardı. Emir Nasr, veziri Belamî ve sarayın birçok önde gelen kişiliği ile ünlü şair Rudekî, İsmailiyye inanışına eğilimli kişilerdi. Ayaklanmanın gerçekleştiği 326/938 yılında Belamî birdenbire görevinden alındı. Emir Nasr, bilinmeyen bir gerekçe ve şekilde bir köşeye çekildi. Rudekî de saraydan kovuldu, ardından da doğduğu köy Benuc’a geri döndü.

Şiirlerinden de anlaşıldığı gibi uzun bir hayat yaşamış ve yaşlılıktan dolayı dişleri dökülmüştür. Gençlik günlerini, o çağlardaki güçlülüğü ve mal varlığını dizelerinde hep özlemle anmaktadır. Gençlik dönemi Buhara sarayında eğlence, mutluluk ve bolluklar içerisinde, kara gözlü güzellerle aşk ve musiki meclislerinde geçen şairin yaşlılık çağları, tam tersine sakıntılarla geçmiştir. Bahtının ters dönmesi yüzünden hayatının sonlarında sıkıntılar ve zorluklar bir türlü yakasını bırakmamış, ünlü şekvaiyye kasidesini de o günlerde kaleme almıştır:

مرا بسود و فرو ریخت هر چه دندان بود
نبود دندان، لا بل چراغ تابان بود
سپید سیم زده بود و در و مرجان بود
ستارۀ سحری بود و قطرۀ باران بود

Eridi ve döküldü bütün dişlerim
Diş değildi onlar ışıldayan lambaydı
Gümüş beyazıydı, inciydi, mercandı
Seher yıldızıydı, yağmur damlasıydı

Şiirlerinde son günlerinde yaşadığı sıkıntıları ve eski mutlu günlerine özlemini şöyle dillendirir:

بسا که مست در این خانه بودم وشادان
چنان که جاه من افزون بد از امیر و ملوک
کنون همانم و خانه همان و شهر همان
مرا نگویی کز چه شده‌ست شادی سوک؟

Bu sarayda nice günler sarhoş ve mutlu yaşadım
Emirden de krallardan da üstündü makamım
Şimdi de aynıyım, ev de aynı, şehir de aynı
Bana “Neden mutluluk yasa dönüştü” demezsin?

Yine divanındaki şu dizeler onun hayatının son demlerinde yaşlılığı, gözlerinin görmemesi ve eskiye özlemini dile getirmektedir. Her halükârda son günlerinde, mutlu günlerinin artık geride kalmış olduğu ve bahtının tersine çevrildiği açıkça anlaşılmaktadır:

شد آن زمانه که شعرش همه جهان بنوشت
شد آن زمانه که او شاعر خراسان بود
که را بزرگی و نعمت ز این و آن بودی
مرا بزرگی و نعمت ز آل سامان بود

Şiirini bütün evrenin yazdığı devran geçti
Onun Horasan şairi olduğu zaman geçti
Birileri için ululuk ve nimet şundandı, bundandı
Benim ululuk ve varlığım Samanoğullarındandı.

Şairin ilginç maceralarla dopdolu olan hayatı, Rudek’in uzak bir köyünde başlayıp inişli yokuşlu bir seyir izleyerek aynı köyde sona ermiştir. Dikkat çekici bir gelişme de bu büyük söz ustasının öldüğü yıl (329/940) aynı bölgenin bir diğer köşesinde İran ulusal destanını yazacak olan Firdevsî’nin dünyaya gelmiş olmasıdır.

Şiirlerindeki birtakım dizelerinden anlaşıldığı kadarıyla, şair orta yaşlarından sonra evlenmiş ve çocuk sahibi olmuştur. Dizelerinde yaşlılık dönemlerinde artık ne hanımının ve ne de çocuklarının bulunmadığından söz eder. Bütün bu kaybettiklerini özlemle anar.

Suzenî-yi Semerkandî ve Edîb Sâbir gibi şairlerin bazı şiirlerinden Rudekî’nin “Ayyâr” adında bir sevgilisi olduğu anlaşılmaktadır. Said Nefisî; “Ayyâr’ın, Rudekî’nin satın almış olduğu bir gulam olduğunu, onu alırken de borçlandığı ve Belamî’nin onun borcunu ödediğini” belirtir. Rudekî’nin divanında da bu konuyu hatırlatan işaretler bulunmaktadır.

Samanîler döneminde bu hanedanın en büyük emirlerinden biri olan Nasr b. Ahmed’in nedimleri arasında yer alan ve döneminin en ünlü şairi olan Rudekî bazılarınca, musiki biliminde birikimli, aynı zamanda “rud/berbat” adlı enstrümanı en iyi çalan kişilerden biri olması nedeniyle “Rudekî” mahlasıyla anılmıştır. Bazı araştırmacılara göre de onun bu mahlasla anılmasının gerekçesi, Buhara’ya bağlı “Rûdek” adlı kasabada doğup büyümüş olmasıdır. Çok üstün bir edebiyat ve musiki zevkine sahip Rudekî, şiiriyle Fars şairlerinin en ön sırasında yer almıştır. Ancak “rud”u iyi çaldığı için bu mahlasla anıldığı doğru kabul edilemez. Çünkü iyi rud çalmasından dolayı böyle bir mahlas verilse “rudî” diye verilirdi.

Kaldı ki “rudî” de Farsça kurallarına göre doğru değildir. Çaldığı enstrümandan dolayı “Rudekî” değil doğru olarak “rudsâz”, “rudzen” ya da “rudnevâz” mahlası verilmeliydi. Şair, mahlası “Rudekî”yi günümüze gelmiş şiirlerinde sekiz yerde kullanmaktadır.

Rudekî, Emir Nasr’a, saray görevlilerine ve bürokratlara çok yakın oluşu ve onlardan aldığı hediyelerle önemli ölçüde servet biriktirmişti. Nasr b. Ahmed ile Herat’tan Buhara’ya giderken mal varlığını dört yüz deve taşımaktaydı. Bazı şairlerin aktardıkları bilgiler de bu durumu onaylamakta, ayrıca kendisi de aldığı hediyelerin miktarlarını dizelerinde yer yer aktarmaktadır.

Avfî’nin kayıtlarına göre iki yüz kölesi ve dört yüz deve onun mal varlığını taşırdı. Ondan sonra hiçbir şaire böyle bir servet nasip olmamış, hiçbir şairin bahtı böylesine açık olmamıştır. Elbette hayatının tamamında bu serveti ve mal varlığını koruyamadı. Yaşlılık dönemlerinde ailesinin geçimini sağlamada bile sıkıntı çekecek kadar çok yoksullaştı.

Elbette mal varlığı konusundaki bu rivayetlerin önemli bir kısmı çok abartılıdır. Ancak önemli miktarda servet sahibi olduğu kaynaklar ve çağdaşlarının da onaylamalarıyla gerçektir. Tahirîler ve Saffarîler dönemlerinde Hanzala-yi Badğisî, Firûz-i Meşrıkî ve Ebû Suleyk-i Gurganî gibi şairler Fars şiirinin ilk dönemlerinin önemli şairleri olarak bilinirlerken, Samanoğulları döneminde söz sancağı daha yücelere erişti. Bu dönemin en büyük öncü şairi Rudekî’ydi. Tertib edildiği şekliyle günümüze ulaşmasa da, Fars şairlerinden divanı olan ilk kişi Rudekî’dir.

Rudekî’nin ölüm tarihi olarak Hidâyet’in 304/917 40 yılını vermesi yanlış olmalıdır. Çünkü şair 325/937 yılında ölen Şehîd-i Belhî’nin ardından mersiye yazmıştır. Semanî, Rudekî’nin dünyaya gelmiş olduğu Benuc’ta 329/941 yılında öldüğünü aktarır.

2. İNANÇLARI VE DÜŞÜNCELERI

Rudekî şiirlerinde, bilgece düşüncelerini ve öğütleri de yoğun olarak işlemiştir. Günümüze kadar gelmiş şiirlerinden onun bu konuda ne denli yetenekli olduğu anlaşılmaktadır. Fars şairleri arasında öne çıktığı önemli konulardan biri de budur. V./XI. yüzyılın bilge şairi Nasır-i Hüsrev bir kasidesinde onunla ilgili kaleme aldığı dizelerinde onun bir “hüccet” olduğunu ve sözlerinin öğütlerle dolu olduğunu belirtir.

Rudekî’nin, İsmailî akımına eğilimli olduğu da bazı kaynaklarda aktarılır. Bu konu Nizamülmülk’ün Siyasetnâme’deki kayıtları ile de örtüşmektedir. Ona göre Rudekî’nin velinimeti Nasr b. Ahmed de İsmailîlere yakın ilgi duymaktadır.

01 Haziran 2021

Şiir hayatın kendisidir (Şi‘rî ki Zindegî Est)

Önceki şairin şiirinin konusu,
Hayat değildi.
Kuru hayal dünyasında o,
Şarap ve sevgili dışında bir şeyden söz etmezdi.
Gece gündüz hayal eder dururdu:
sevgilinin komik zülüflerinin ağına düşmüş,
öte yandan başkaları da;
bir elde şarap kadehi, bir el sevgilinin zülfünde
sarhoşça Allah’ın mülkünde nara atıyorlardı!

Bugünün
şiirinin konusu
bambaşka bir konudur…
Süngüsüdür şiir bugün halkın!
Çünkü şairler,
Daldırlar halk ormanının
Gül bahçesinin yasemin ve sümbülü değiller falanların!
Yabancı değil bugünün şairi
Halkın ortak dertlerine:
O, halkın dudaklarıyla birlikte güler,
Halkın derdini ve umudunu
İliklerine kadar hisseder…


Ahmed Şamlu

30 Mart 2016

Neden yaşlılığımda beni çaresiz bırakıyorsun?!

Ey yüce gökleri yükselten!
Neden yaşlılığımda beni çaresiz bırakıyorsun?!
Genç iken herkesten üstün tutardın beni;
Yaşlılık çağımda neden alçalttıkça alçalttın beni?!
Arzularına erişmiş gül her geçen gün sararıp soluyor;
Sıkıntılar yüzünden ipek bana diken geliyor!
Bahçede salınan nazlı servi gibi boyum iki büklüm oldu!?
O ışıl ışıl ışıldayan değerli gözlerim görmez oldu!?
Kara zülüflerim karlı dağ başı gibi bembeyaz şimdi.
Savaşçılar bütün suçu kumandana yükler!
Şimdiye kadar bana bir anne gibi yaklaşırdın!
Şimdi senin sıkıntılardan kanlı yaşlar akıtmalıyım?!
Sende ne vefa var! Ne de akıl var!
Karanlık düşüncelerinden dünyam sıkıntılarla dolu!
Ne olurdu keşke beni asla besleyip büyütmeseydin!
Madem besleyip büyüttün, keşke incitmeseydin!

Firdevsî
Çeviren: Nimet Yıldırım
İskendername / Kabalcı

04 Kasım 2015

Yok benim gibi gamlısı

Korkarım serbest bırakmaz beni kafesten avcım,
Unutturuncaya dek bahçenin yolunu.
Yeter kaldım kafeste, unuttum gülün rengini,
Aşkıyla doğdum onun bu dünya annesinden.
Geçirdimse de bir iyi gün hatırlamıyorum ki!
Sanki birden yuvadan tuzağa düşüverdim ben.
Salarım ateşleri sarayına ahımdan avcının,
Bırakmazsa bu esaret zindanından özgür beni.
Kaç kez tuttu yakamdan ecelin o elleri
Bırakmadım yine de eteklerini ellerimden aşkının
Artık rakiplerin yanında zulümdür benden şikayetin
Sorgusuz sualsiz her dediğini verdim ya ben
Dolsa da sıkıntısı bir dünyanın gönlüme Lâhûtî
Yok benim gibi gamlısı ya bu benim mutluluğum

Ebu’l-Kâsım-i Lâhûtî
Çeviri: Nimet Yıldırım

Vefalı

Gece oldu, çöktü karanlık ay yüzlüm gelmedi.
Yoluma aydınlık saçan gelmedi.
İnlemek istedim ama yapamadım,
Gönlümden dilime ahım gelmedi.

Yorgunum, kırgınım, sıkıntılıyım ama,
Ondan uzaklarda ölmeği istemiyorum.
Değilim avın senin, uzaklaş benden ecel!
Yar deyip ben güç kazanıyorum.

O gelmezse ben giderim.
Huzuruna kimin istersen giderim.
Feleklere uçar, gezegen olurum.
Denizlere dalar, balık olurum.

Bulurum, şüphem yok onu bulurum.
Azizim, canım, ay yüzlüm derim:
Öldüreceksen öldür beni önünde,
Artık ayrılıkla çektirme azap bana

Ebu’l-Kâsım-i Lâhûtî
Çeviri: Nimet Yıldırım

Vatana Dönüş

Yaşlandım yuva üzüntüsüyle.
Bir tek isimdir varlığımdan geriye kalan.
Öldüm üzüntüden. Ne günlerdir bunlar?
Usandım ben bu hayattan.

Kolum kanadım yoksa da,
Çimenlere doğru uçamasam da,
Değil mi ki Pençem, gagam, göğsüm ve başım var,
Sürüne sürüne giderim bahçeye kadar.

Uzaktan göründü çimen gözüme.
Güç geldi dizime ve belime.
Islak gözlerim gördü bir yuva.
Yanıp kavruldu ciğerim vardığımda.
Baktım bu yuva değil, tuzakmış.
Ah...
Yine esir düştüm ben!

Ebu’l-Kâsım-i Lâhûtî
Çeviri: Nimet Yıldırım

Sevgilim benim

Duy uzaktan sesimi, sevgilim benim
Gözümden daha değerli, canımdan tatlı benim
İlk ilham kaynağım, son andım benim
Yaşlı ülkem, ama şanlı şerefli yaşlım benim
Tabiatım, tarihim, imanım, İran'ım benim.

Ayrı düşmüşüm senden, evladınım senin
Ruhum bağlı ama şefkatinle ve sevdanla senin
Her zaman sanki gönül çelen kucağındayım senin
Tutkunuyum eşi benzeri olmayan geçmişinin senin
Kölenim, aşığınım, özleminle yaşamaktayım senin

Ebu’l-Kâsım-i Lâhûtî
Çeviri: Nimet Yıldırım

Son Aldatış

Olmasaydı son aldatışın eğer ey hayat,
Yüz kere terk etmiştim şimdiye kadar seni.
Çekmezden önce beni kendine yine,
Feda etmiştim ölümün ayaklarına seni.

Kesmek istediğimde ümitlerimi her defasında senden
Açtın hep yüzüme sıcacık kucağını
Yaptığın her şey sadece bir aldatmaca, anladım
Gizlemişsin ama efsanelerle bu aldatmacalarını.

Yok perdenin arkasında bu aldatmacaların dışında bir şey
Giydirmişsin binlerce elbise ama bedenine
Artık usandığımdan gecenden gündüzünden
İstiyorsun onu ve veriyorsun beni emrine

Çekiyorsun bir gün aşk peçesini yüzüne
Parıldasın diye bir ümit beynimin içlerine
Koyuyorsun bir gün şiir ve sanat gururu adını
Yükselteyim başımı güneşe, övüneyim şairim diye

Geç kaldım çok geç kaldım bu aldatışın tuzağında
Bağışlayamam artık yeni bir özürle günahımı
Koparınca bağlarımı senden ey hayat yazık!
Son aldatışında ararsam sığınağımı

Tahran 1333 hş.

Nâdir-i Nâdirpûr
Çeviri: Nimet Yıldırım

Ne Oldu?!

Sözü vardı bize suskun dudaklarının ne oldu?!
Yıllanmış şarabı vardı aşk kadehinin ne oldu?!

Kaldı aşk ayakları altında arzuların, Allah aşkına,
Ferhâd, Şirin ağızlı sevdasındaydı ne oldu?!

Gül harmanı misali yok oldu bütün arzular.
Çimeni vardı bu hasret vadisinin, sahi ne oldu?!

Gölge salmış bu hazan vurmuş bağa sessizlik,
Sözü vardı bülbülün gönlüyle gül dudağının ne oldu?!

Yetişmez yakasına elim benim bugün gönlüm
El atmıştı bir nazik tenlinin eteğine ne oldu?!

İşlemedi hiç ağlamam taş kalbine senin
Mermeri deler geçerdi gözyaşım ne oldu?!

Hatırası o derbeder anların ne kutluydu
Sevdalıydı bir Hoten ceylanına gönlümüz ne oldu?!

Haber yok yardan, diyardan bu ğam gurbetinde
Sahi vatanı vardı bu avarenin ne oldu?!

Hüseyn-i Vefâyî

21 Ekim 2015

Hasretli, üzüntülü ve matemli değilim

...
Vefa gösterdim bir adama
Ancak ayağının tersiyle vurdu o aşkıma ve umutlarıma
Verdiğim her şey helal olsun ona
Ancak karşılıksız verdiğim gönlüm müstesna
Sessiz bakışlarımda yine
Söylenmemiş hikayelerim var
Giyinip kuşandığımda yine
Gizli fitnelerim var
Ona verdiğim şeyden dolayı üzüntülü değilim
Hasretli, üzüntülü ve matemli değilim
Yeri dolmayan o gönülden başka
Yemin olsun Allah’a yoktur eksiğim

Furûğ-i Ferruhzâd
Çeviri: Nimet Yıldırım

17 Ekim 2015

Sokak (Kûçe)

Sensiz mehtaplı bir gecede yine o sokaktan geçtim,
Bütün bedenim göz kesildi şaşkın şaşkın senin ardından baktım.
Ruhumun derinliklerinde senin hatıranın gülü parıldadı.
Yüzlerce hatıranın kokusu yayıldı.

Birlikte o sokaktan geçtiğimizi,
kanatlanıp o muhteşem halvette gezindiğimizi hatırladım.
Gönlümün senin arzunla kanat çırptığı ilk gün,
Bir güvercin gibi çatının saçağına kondum.
Sen beni taşladın! Ben ne ürktüm ne de kopup gittim.
O gece ve diğer bütün geceler üzüntünün karanlıkları arasında geçti gitti!
Ne incittiğin aşıktan artık bir haber aldın!
Ne de o sokaktan artık geçiyorsun!
Sensiz, ancak ne hallerde ben o sokaktan geçtim…


Ferîdûn-i Muşîrî
Çeviri: Nimet Yıldırım

Misafir

Dünya, hiç durmadan seferde olan bir tren gibidir.
Zaman raylarının üzerinde, süzülen yıldız gibi akar geçer.
Ezelin karanlık derinliklerinden,
ebedin bilinmeyen yarı aydınlık çöllerine
ne haberler götürüyor da, böyle acelesi var?!
Trenin yolcuları, ezelden ebede değil, ah, kısa bir fırsatta,
bu upuzun yolun iki durağı arasında
isteseler de, istemeseler de ilerliyorlar.
İki durak,
tanıdığın iki durak:
doğum ve ölüm;
iki yokluk arasında kısa bir varlık
Adı ömür ki o da, rüya gibi geçer gider.
Pencerenin kenarında, diğer yolcular gibi
bakış sürem içerisinde seyrediyorum:
bu ölü tabiatı, evreni, hayatı,
insanlığın kaderini,
bu hayat adı verilen yanık şarkıyı,
bir hiç uğruna delicesine kavgayı,
bu zulüm pazarında
insanın sığınaksız kalışını,
aileyi,
anneyi,
babayı,
vatanı,
evladı,
bizden önce o uçsuz bucaksız yollarda ömür tüketmiş yoldaşları…
Pencerenin kenarında, kendi hayalimle meşgulken
ansızın durak sesi, süremin bittiğini salık verir.
Yarım nefes alacak kadar beklemeyecektir,
inmek gerekir.

Ferîdûn-i Muşîrî
Çeviri: Nimet Yıldırım

Dünya Geçidinde

Gül seyrinden doyulur mu?
Gül ile arkadaş olan yaşlanır mı?
Yüzlerce dağ büyüklüğünde üzüntün
bir arpa kadar mutluluğun olsa bile
onu karanlığın derinliklerine at, bunu koru.
Dünya bir geçittir.
Başlangıcı ve sonu belirsiz.
Yol, ama düzgün değil.
O yoldan bir defa geçeceksin
Ah, bir defa…
Bir defa…
Bir defa…
Görürsün, bir gün seni gülden daha nazik bir şekilde doğurur,
sıkıntılarla besler büyütür,
ertesi gün soldurur ve yapraklarını yerlere serer!
Toprağını çöl kasırgalarının pençesine teslim eder!
Dünya bir geçittir.
Yüz yıl ömrünü tüketsen de,
Yüz asır üzerinde yürüsen de, varlığının sırrını anlayamazsın.
Karanlık ve aydınlık,
çirkinlik ve güzellik,
acı ve tatlı,
gözyaşından ve gülümsemeden oluşmuş bir karışım.
İnsan bu geçitte bir şaşkın;
bir an üzüntülü,
bir an mutlu.
Hem Hafız’ın şiirleri var, hem Cengiz’in kılıcı.
Hem benim tozlu köşem, hem Perviz’in sarayı.
Hem tatlısı var, hem acısı;
Hem baykuşu var, hem kanaryası;
Hem düşmanın kini, hem dostun iyiliği.
Buna sımsıkı tutun, ondan sakın.
Ölüm, görünüşte çirkin ve acı olsa da,
dünyaya gelmek, tatlı ve güzeldir.
Yükselmek, dal budak salmak,
meyve vermek,
çiçek açmak,
her an bir dünya dolusu manzaradır.
Üzüntüyü eğer iyi tanırsan, mutluluğun var oluşunun sırrıdır.
Gam olmazsa, dünyada mutluluk olmaz.
Gam, bu alın yazısıyla her zaman yoldaştır.
Boş yere üzülmek, boşunadır.
Dünya, bir aynadır.
Onda ne görmek istiyorsun?
Bu aynadaki iyilik de kötülük de bizdendir.
Sen hangisini istersen, onu seçebilirsin.
Dünya bir geçittir.
Bu geçitte,
Senin işin, iyilik ordusuna katılmandır.
Senin işin, güzelliklere gönül bağlamaktır.
Senin işin, sert taştan mücevher üretmektir.
Senin işin, ömrün her anından zevk almaktır.
Senin işin, karanlıklarla mücadeledir.
Senin işin, dünden daha iyi olabilmektir.
Senin işin, yarını güzelleştirmektir.
Ben, güzelliklere gönül veriyorum, inancım budur.
Ben, şefkati övüyorum, yolum budur.
Ben, sıkıntıları sabırla karşılıyorum.
Ben, yaşamayı seviyorum.
İnsanı, yağmuru, yeşili övüyorum.
İnsanı, yağmuru, yeşili söylüyorum.
Bu geçitte, bırak kendimi kaybedeyim.
Bırak bu yoldan dostumla, dostumla geçeyim…
Ey dünyanın en güzel çiçekleri,
Ey varlığın en tatlı gülücüğü,
Ey bu geçitte benim yolumun şefkati ve ışığı,
her zaman senin yüzüne dikeceğim doyum bilmeyen gözlerimi.
Senin adını tekrarlamam,
içimdeki ölü sahrayı gülistana çevirmiştir.
Ben seni seyretmekle, yemyeşil kaldım bir genç gibi.
Ben seninle yepyeni, ebedî bir ruha kavuştum.
Gül seyrinden doyulur mu?
Gül ile birlikte bulunan yaşlanır mı?


Ferîdûn-i Muşîrî
Çeviri: Nimet Yıldırım

Tarih Geçidinde Bir Damla Gözyaşı

Kâbil’in eli, Hâbil’in kanına bulandığı günden beri,
Adem’in çocuklarının damarlarındaki kanda,
acı düşmanlık zehri dolaşmaya başlayalıdan beri,
İnsanlık öldü!
Adem diri olsa da…!
Kardeşleri, Yusuf’u karanlık kuyuya atalıdan beri,
Baskı, zulüm ve kanla Çin Seddi’nin duvarları yükseleliden beri,
insanlık ölmüştü!
Sonra dünya insanlarla doldu…
Ve bu değirmen döndü, döndü…
Adem’in ölümünden sonra asırlar, asırlar geçti.
Yazık!
İnsanlık bir daha geri dönmedi!
Asrımız,
insanlığın ölüm çağıdır!
Dünyanın sinesi iyiliklere kapalıdır!
Özgürlükten, doğruluktan, vefadan… söz etmek aptallıktır.
Musa’dan, İsa’dan, Muhammed @’dan söz etmek yersizdir?!
Asrımız,
insanlığın ölüm çağıdır!
Ben, bir gül dalının solmasından,
hasta bir çocuğun sessiz bakışından,
kafesteki bir kanaryanın inleyip sızlamasından,
zincirlere, prangalara vurulmuş birinin üzüntüsü yüzünden
-idam sehpasında asılmak üzere olan bir katilin bile-
gözleri yaşlı, kızgınlığı boğazında düğümlenen biriyim.
Bir yaprağın kurumasından bahsetmiyorum.
Ah, yazık; ormanları çöle çeviriyorlar!
Kanlı ellerini,
halkın gözleri önünde saklıyorlar!
Bu namertlerin insana reva gördüklerini,
hiçbir hayvan diğerine yakıştıramaz!
Bir yaprağın solup pörsümesinden bahsetmiyorum.
Kanaryanın kafeste can verişinin ölüm olmadığını farz et.
Dünya üzerinde bir gül dalının bile yetişmediğini farz et.
Ormanların ta yaratılıştan beri çöl olduğunu farz et.
Bütün bu musibetlere, sabırla direnen insanlar arasında,
sevginin ölümünden, aşkın tükenişinden söz edilmektedir.
Dillerde dolaşan, insanlığın ölümüdür!

Ferîdûn-i Muşîrî
Çeviri: Nimet Yıldırım

Barış Diyarından Bir Esinti

Birisi günün birinde bana:
“Bunca yaşadın. Ne yaptın?” diye sorarsa,
Ben, defterimi gözlerinin önünde açıp ağlayarak,
gülerek başımı kaldırırım:
“Yeni bir tohum attım toprağa,
dirilip boy atacak, meyve verecek.
Ancak, çok bekledi, geç kaldı.”
“O uçsuz bucaksız masmavi gökyüzünün altında,
avazımın çıktığı kadar her yerde aşkın yüce adını tekrarladım, durdum.
Bu yorgun, bu kısık sesimle,
dünyanın bir köşesinde uykuda kalmış birini uyandırırım diye.
Ben şefkati övdüm.
Ben kötülükle savaştım.
Bir gül dalının, bir çiçeğin solmasına üzüldüm.
Kafesteki kanaryanın ölümüyle yasa boğuldum.
Halkımın sıkıntılarından dolayı
bir gecede yüz defa öldüm.
Ancak, akılsızlarla savaşmak gerektiğinde,
kılıç bile kullandım.
Beni kınama.
Ben, sevda yolunda yürüdüm.
Yürüdüğümüz daracık ve upuzun yolda,
cehalet karanlıkları kol geziyordu.
İnsana inanmak, insana güvenmek yolumun kandiliydi.
Kılıç Ehrimen’in elindeydi!
Bu meydanda benim tek silahım vardı.
O da, sözdü.
Şiirim, gönüllere ateş salmakta.
Gönlüm kuru bir ağaç gibi her tarafından alevlenip yanmakta.
Bu defterin tek bir sayfasını olsun oku, belki;
“Acaba bundan daha fazla yanılır mıymış?!” dersin.
Sabahı olmayan gecelerde hiç uyku tutmadım.
İnsanın mesajını, insana ulaştırmaya çalıştım.
Sözüm, barış diyarından bir esintiydi.
Düşmanlıklar dikenliğinde bütün bu şeytanlıkları kökünden kazımak için
belki de şiddetli bir tufan vardı.
Bizden önceki bilge yaşlılar, öğüt verircesine:
Geç kaldık…, Geç kaldık…” dedi durdular.
Bizim gibi binlercesinin sözü çöllerde yankılanmakta:
“Başka bir ses olmalı, başka bir tufan”
“Başka bir dünya kurulmalı!
O dünyada,
yeniden
yeni bir insan yaratılmalı.”

Ferîdûn-i Muşîrî
Çeviri: Nimet Yıldırım

Ferîdûn-i Muşîrî Şiirlerinden Mısralar

Asırlardır iyilik uykuda,
Kötülük her tarafta kol gezmekte…
Ne oldu? Ne oldu?
İyilik gülleri birdenbire soluverdi.
Yoksa gizli bir el,
gecenin bir yarısında sevgiyi ve şefkati çalıp da beraberinde mi götürdü.
O devirlere nasıl inanırlar?
Çocukları buna inandırmak için yemin etmek gerekecek.
Bu dünyada iyi olmak, yemin olsun ki, işlerin en kolayıdır,
İyi olmak, yemin olsun ki işlerin en kolayıdır.
Bilmiyorum, neden insan, bu derece, iyiliklere yabancıdır?!

*

Yazık, vuslat günleri kısa; ayrılık günleri uzun!.
Yazık, ömür kısa; ayrılık geceleri uzun!
Yazık, aşk gazellerini, aşk hikayelerini kavuşma günlerinde okuduk.
Ancak vuslatın değerini bilemedik!

*

Zamanın kanatları bağlanmış
Ses verecek her şeyin dili tutulmuş
Hayat durmuş
Bu sessiz, daracık fezanın neresinde
Ben şiir güvercinlerimi uçurabilirim?

*

Dünya halklarının sonsuza kadar birbirleriyle dost olmalarını isteyen bizler,
İyilik ve şefkatin omuz omuza egemen olmasını arzulayan bizler,
Talihsizliğimize bakın ki, bir ömür geçti de,
birbirimize karşı şefkat gösteremedik

*

Şimdi gönül gözün her şeye ümit penceresinden bakar.
Bu daracık kulübede ne bu ihtişam!
Bu karanlık gecede bu ne aydınlık!

*

Her zaman her bulutun arkasından parlak bir güneş gelir.
O ümitsizlik duvarlarının arkasından hep
umut ve uçsuz bucaksız aydınlık ufuklar açılır.

*

Gel üzüntü dikenlerini gönlünden çıkar at ey sevgili.
Bugün umut çiçeklerinin açma zamanıdır.

*

Ansızın yoluma bir yıldız doğar.
Bana”Umutlu ol gelecek aydınlıktır” der.
Ben çok iyi biliyorum ki, gecenin bir vaktinde
aydınlık saçan bir güneş doğar,
zafer çiçeklerinin gülücükleriyle gülümser.

*

Ey dünyaya gelmemiş çocuk,
Ey uzak arzu,
Ne zaman yüzünü göstereceksin?
Ey belirgin olmayan nur, seni iyi göremiyorum.
Ne zaman perde açıyorsun?
Bu günü yakala
Çünkü dün çoktan elden gitti.
Yorgun insanın kurtuluşu senin elindedir.

*

Gençliğinde kurdunun başını kopar,
Bu kurt seninle birlikte büyür ve yaşlanırsa vay haline.
Yaşlandığında aslan gibi güçlü olsan bile
Yaşlı kurdun karşısında güçsüzsün.
İnsanlar birbirlerini parçalıyorlarsa,
Kurtlarını kılavuz ve rehber edinmişlerdir.
İnsan böyle dertler ve sıkıntılar içerisindeyse,
Kurtlar egemenlik sürüyorlardır.
Kurtlar birbirleriyle dost, insanlar birbirine yabancı
Bu garip durum kime söylenmeli?!


Ferîdûn-i Muşîrî

Çeviri: Nimet Yıldırım
Kaynak: http://nimetyildirim.com.tr/

23 Ağustos 2013

Küskünlük

Git…git ona doğru, umurumda değil
Sen güneşsin…o yeryüzü…ben gökyüzü
Onun üzerine doğ, çünkü ben konmuşum
Naz ile yıldızların omuzuna
Beni perdelerin arkasına çeken sen
Nasıl anlamadın sırlarımı?
Bedeninden vazgeçtim senin, çünkü dünyada
Benim isteğimin amacı bir ten değildi
Koştuysam sana doğru böyle
Aşka aşığım, senin visâline değil
Işıksız gecelerimin karanlığında
Senin hayalinden daha güzeldir aşkın hayali
Onun yanında oturduğun şu an
Sen, şarap ve ona kavuşma devleti!
Gitti geçmiş ve eskidi o efsane
Bir senin bedenin ve bir de onun yok olmayan aşkı kaldı.

Furuğ Ferruhzad
Çeviri: Nimet Yıldırım

Hangi El İle?

Seviyorum onu…
Tohumun ışığı sevdiği gibi
Tarlanın rüzgarı sevdiği gibi
Kayığın dalgayı sevdiği gibi
Kuşun yüksekleri sevdiği gibi
Seviyorum onu…
Aşk ne ile
Ebedileştirilebilir?
Hangi öpücükle, hangi dudakla?
Ne zaman, Hangi gecede?
Yok olup giden ben gibi…
Günler gibi…
Mevsimler gibi…
Yuvalar gibi…
Evlerin damındaki karlar gibi…
O da sonunda
Gölgeler arasında toz olacaktır
Eski bir fotoğraf gibi
Yırtılıp kaybolacaktır
Hangi el ile
Aşk ebedileştirilebilir?
Hangi elle?

Furuğ Ferruhzad,
Çeviri: Nimet Yıldırım

09 Temmuz 2013

Gidiyor Gönül Elden

Gidiyor gönül elden yardım edin ey gönül sahipleri Allah aşkına!
Yazık, yazık aman çıkacak gizli dert açığa!

Masaldır, hikayedir on günlük sevgisi feleğin,
İyiliği fırsat bil dostlara ey sevgili.

Karaya oturmuş gemimiz, es ey uygun rüzgar,
Ola ki görürüz yine sevgilinin yüzünü

Gül ve şarap meclisinde gül, tatlı öttü dün gece bülbül:
Getirin sabah şarabını, uyanın ey sarhoşlar.

Ey cömertlik sahibi, selamette oluşun şükrüne
Sor bir gün de halini bu zavallı yoksulun

İki dünya huzuru, şu iki sözde gizli:
Dostlarla iyilik, düşmanlarla geçim

Vermediler bize geçit iyilik mahallesinde
Beğenmiyorsan eğer sen değiştir kaderi

İskender’in aynası Câm-i Cem’dir baksana
Sunar sana Dârâ’nın durumunu mülkünün

Serkeş olma sakın, yakar seni gayretinden mum gibi
Elinde mermer taşını mum gibi eriten sevgili

Sûfî’nin bütün kötülüklerin anasıdır dediği o acı su
Daha hoş, daha tatlı bize kız oğlan kızları öpmeden

Daraldığında elin, iç, eğlen, sarhoş ol
Bu varlık kimyası Kârûn yapar dilenciyi

Ömür katarlar ömrüne insanın Farsça söyleyen güzeller
Bir müjde ver saki neşeli rintlere

Giymedi ya Hâfız kendiliğinden şaraba bulanmış bu hırkayı
Mazur gör bizi ey namus timsali şeyh.

Hâfız-ı Şirâzî
Çeviri Prof. Dr. Nimet Yıldırım