Abdülkadir Budak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdülkadir Budak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2023

TANIM VE KONUM

Aşk su alan bir tekneymiş, inandım
Su alan teknenin içinde kaldım

Abdülkadir Budak

31 Aralık 2022

ADIN

Adını anıyorum yangın çıkıyor
Adını anmadığım zamanlarda üşürüm
Bütün gemilerden kovulan tayfayım ben
Çünkü güllerimi denize düşürürüm

Olmadık zamanlarda geliyor adın
Karıştırıyor beni çocukların arasına
Yeniden işe alınmamı sağlıyor
Ricalarda bulunarak kaptana

Saksılı bir pencereden giriyor
Gece yatısına geliyor adın
Sokuluyor yorganımın altına
Güzel şeyler oluyor anlatsam anlatamam
Diyelim su doluyor çöldeyken matarama

Adın göle inen geyik sürüsü
Saklıyor avcıların tüfeklerini
Bir kitap dolusu şiir oluyor
Çözüyor gecenin dilsizliğini

Adın ipek gömleğimin deseni

Abdülkadir Budak 

Yedi Eyvah

1/

Fayton koştular diyorum atlara
Kırbaçlar yedi fayton, kan ter içinde
Bazen olur böyle şeyler
Yer değişir inanmakla yetinilen değerler
Fayton koştular diyorum atlara
Çocuklar bu işe anlam verdiler

Ey faytonu fayton, atı sadece at bilenler!
Ey faytondan bir at olup inenler!

2/

Tuhaftır, yaprağın yerine geçti rüzgâr
Yaprak yerine geçince öğrendi savrulmayı
Bir ağaçtan bir daldan uzak düşmek nasılmış
Can çekişmek parkta içen sarhoşun ayak altında
Güzün simgesi olmak, yaz logosu olmak varken
Rüzgâr bunu yaprağa dönüşünce öğrendi
Kim ne kadar ders almıştır, bilinmez
Bilinir bir rüzgârın kopararak estiği

Ey rüzgârken yaprak olup düşenler!
Ey yaprakken rüzgârı aşk bilenler!

3/

Usta çıraktan öğrendi dükkan süpürmesini
Azar , küfür ve kulağı çekilmek
Nasıl acı verirmiş, usta bunu öğrendi
Şimdi kuşlar açıyor dükkanını her sabah
Yıldızlar kapatıyor akşam olunca
Roller değişti birden, değişir bazen
Bir çay söylüyor usta bir koşu çırağına

Ey her zaman usta olan çıraklar!
Ey ustalaştıkça çırak kalanlar

4/

Çiçeklerden biriydi, bahçenin yerine geçti
Yakışıklı bahçıvandan tomurcuklar doğurdu
Çit çekti etrafına, çocuklar girmesin diye
"Sevgiliye", "hastaya" diyen koparıp gitmesin
Neymiş efendim, görenin hakkı varmış bahçede
Gül koklamak hakkıymış oradan geçenlerin
"Hayır!" dedi bahçenin yerine geçen çiçek
Bulutlar hakkıdır elbet dağların
Bahçe sahibinden önce bahçıvanın hakkıdır
Emeğin, suyun, toprağın

Ey bahçe kadar geniş çiçekler!
Ey bir çiçek bile açamayan bahçeler!

5/

Anılara dalıp gitmiş ihtiyar
Genç bir kızı belinden o güçlü kollarıyla
Kütür kütür göğsünden, dudaklarından
Alıp beyaz badanalı bir eve girmelerden
Yemek yemelerden, sevişmelerden
Bahsetti sırtını yasladığı duvara
Öksürüklü bir geceye dayandı
Anıları ayakta tutan bastona

Ey gençliğini tam bir ihtiyar
Ey yaşlı zamanını genç gibi yaşayanlar!

6/

Aşk orda yağmur yağarken burada ıslanmaktır
Tanımından hemen sonra şu soruyu sormaktır:
-Gar mı bekler treni, yolcu adayları mı?
Beklesen ne olacak tren bağımlı raylara
Diyor ve öneriyor aşksızın biri
Kamu davası açmayı biten bir aşka

Ey ateşken bir kartopu olanlar!
Kar olduğuna bakmayıp ateşe aşık olanlar!

7/

Dışarıda oturur gibi evde oturanlar vardır
Evi ev yapan diyorum paylaşmalardır
Bir buğday tanesini milyonlarca başağa
Çevirmek olsa gerektir ev yorgun bir yolculuktan
Hemen sonra gemiyi bir limana

Ey evlerini gemi sananlar!
Fırtınalar atlayıp bir limanda batanlar!

Abdülkadir Budak

DÜŞMANIMIN SAYISI ÜÇ

Tabutuma ilk çiviyi kim çakar
Doğrusu bunu merak etmiyorum da
İlk kim merak eder ayakkabı numaramı
Üstelik dünyayı yürümelerden
Kurtulduğum sırada

       Ayakkabı numaram kalacak, biliyorum
       Ayaklarım değil de

İlk kim anar adımı yas günlerinden
Çıktıktan hemen sonra ve de lanetle
Üçten fazla düşmanım olmadı benim
Uğraştım, indiremedim sayıyı bire

       Düştüğüm kalacak, bunu da biliyorum
       Yürüdüklerim değil de


Abdülkadir Budak 

10 Nisan 2022

Unutulmaz babaların öldüğü / Annelerin ise onlarla gömüldüğü

Ölmemiş olsaydı babam
Gülüşünü güz örtmezdi annemin 
Dikenler batmazdı küçücük ellerine 
Oyuna ara vermiş kardeşlerimin 

Ölmemiş olsaydı babam 
Raydan çıkmazdı bir tren 
Bir vapur batmazdı yolcularıyla 
Annemin yastığı dönüşmezdi hiç 
Zehrini salan yılana

Abdülkadir  Budak

***

BABAM VE GÜZ

Başlık yanıltmasın sizi, babam yaza benzerdi
Ama her zaman için güzden yaprak alacaklı

Babam yaza benzerdi, kendine susamam için
Gözlerine bakardım, kurumuş kuyu ağzı

Yaza benzerdi babam, balkonda çay içmeye
Ya bana öyle gelirdi ya bardaklar kanardı

Babam bana benzerdi, bir göl manzarasına
Aniden fırtına çıkar kayık dediğin batardı


Abdülkadir  Budak



Çok sözünü ettim bunun. Babamla problemleri olan bir çocuktum, belki her çocuğun babasıyla problemi vardır ama sanıyorum benim biraz daha fazlaydı. Babamı yitirdiğimde orta ikideydim. Çocukluk şâirin ana yurdudur denir ya... Sanıyorum öyle, yıllar sonra ben "Babalar ve Oğullar" diye bir şiir yayınladım İzmir'de Veysel Çolak'ın çıkarttığı 'Dize' dergisinde. O şiir orada kaldı sanıyordum, meğer kalmamış. Bu şiirden bir kitap çıkar mı şeklinde düşünmeye başladım. Burada belki profesyonel bir tutum söz konusu belki. Bir de baktım ki bizim Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri'nde oğul-baba meselesi çok az irdelenmiş. Kitap boyutunda bunu irdeleyen yok, bu alanın bâkir, boş olduğunu gördüm ve bu alanı doldurma heyecanını da kaptırdım kendimi. O zaman aldım babamın anısını karşıma ve onunla yaşadıklarımı bir iktidar-muhalefet bağlamında, bütün babaları ve oğulları baba-oğul temasını, kuşak çatışması özelinde inceledim. Benden sonra bu konuyu yazan, kitaplaştıran gençler oldu. Kendimizce genç arkadaşlara bir kanal açtığımı gördüm, o da duygularımı okşadı doğrusu."

Söyleşi Abdülkadir Budak”, Düşle Edebiyat ve Kültür Dergisi


Kimler kazançlı çıktı nerden bileyim
Korkularımın gecelik faizlerinden 
Gökyüzünde bir yıldız yeryüzünde iki çocuk 
Büyütmesini öğrendim kendim büyümemişken 
[…] 
En tuhaf soruları sormak hep bana düştü 
Onca kardeşin içinde şair ruhlu olana 
Sureler ezberleme cezası verirdi babam 
El öpmeye gönderirdi şekersiz bayramlara 

Babam bir isli lambaydı geceleri fark edilen 
Ben azarı göze alıp düşüyorken şiirlere 
Böyle böyle öğrendim dakikada saklanmayı 
Annesiz geçip giden yüzyıllık saatlerde 

Yalnızlıktan bir orman tutuşur muydu 
Bunun böyle olduğunu küçükken öğretti babam 
Ayaz bir göğü örtündüm alışığım üşümeye 
Ne gülden yastık edindim ne sıcacık bir yorgan

Endişeli Fesleğen, “Babalar ve Oğullar”

***

Suyun yüzüne baba, gözlerinle bakmıştım 
Ve görmüştüm dipteki çakıl yalnızlığını 
Yenilecek kadar güçlüğüm artık 
Bir tekneyim, gösterin bana kayalıkları

***

“Ben bu kitapta baba olgusunu, senin deyişinle bir otoriteyi yazarken , kuşku yok ki, geleneklerin, dinin, devletin biçimlendirdiği üst otoriteyi yazmış oldum. Hatırladığım kadarıyla, babamın kurduğu baskı, öteki kardeşlerimi beni olduğu kadar rahatsız etmiyordu; ya da bana öyle geliyordu. Konuşmayı yazdığım şiirlerden öğrendim desen yeridir. O günlerin verdiği alışkanlıkla , bugünde asıl demek istediğimin şiirlerde bulunacağını söylerim her fırsatta. Bu kitapta da "konuşma dili yetmedi şiirlere tutundum"  diyorum. Babamı anlamaya, onu bağışlamaya her zaman hazırdım. Saçlarımda okşanmaya hazırdı. İkisi de olmadı, olamadı ne yazık ki”

***

“Babamı ağlarken gördüm, ışıdım 
Erkenden açıverdi Sincan’ın laleleri 
[…] 
Alevini gizleyen yanardağ ağzıymışım 
Bu çocuk başından beri uçuruma meyilli 
Şiir uyanıkken yazılan rüya imiş 
Annenin kendisiymiş ve babanın gölgesi”

***

Bilinen benzetmeye sığınsam yeri 
Baba ağacında oğul bir yaprak 
[…] 
Baba bir öğrencidir yanlışlar yapar 
Yanlışları tekrarlayan oğulsa

***

İstasyonu düşünürüm, babam gelir aklıma 
Buluşması imkansız raylar ile birlikte 
Tahta asker bavulu, seferberlik günleri 
Babam kaybedilmiş hayat denen cephede

***

Gövde ruhu tutuşturur, baba oğlunu 
Küçük bir başın düştüğü her yastık kaya
Ev oda demektir elbet yalnız çocuklar için 
“Dikkat düş kuruluyor” yazılır kapısına

***

Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak. O kitabı okuduktan sonra babama haksızlık ettiğim kanısına da vardım. Fazlaca yüklenmişim, öyle tuhaf bir duygu yaşadım. Bu kitabı yazmasaydım, yayınlamasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüğüm zamanlar oldu. Sonraları o kitap benim için bir terapi seansı gibi geldi. Yıllar sonra bir günah çıkarma, rahatlama, iç dökme duygusu da vermedi değil -belki daha çok bunu verdi. Acaba babama haksızlık mı ettim düşünüp içimi acıttığı yerler oldu, bazı dizeler canımı yaktı kitap çıktıktan sonra. Fakat ne yapayım, ben psikologa değil, şiire gittim, derdimi ona döktüm. O kitap bana bu anlamda, şu yaşımda bile iyi geldi, bunu söyleyebilirim.”


***

Ben bu şiirleri yazmasam ne olurdu? 
Bir daha susmuş olurdum kezzaptan sözcüklerle 
Kitabın sonuna yaklaşmış olmalıyım 
Bir oğuldum, gereğinden fazla açtım içimi 
Baba imgesini şiirden çıkarmak ah!
Etimden bir parça koparmak gibi

***

Çay Getir

Beni çok seviyor babam 
Ablamı ve annemi 
Sonra soframıza ekmek uzatan 
Erken gidip geç geldiği işini 

Paylaşmayı sever babam 
Güzel olan her ne varsa 
Kanatlar vermeyi sever
Uçmak isteyen kuşlara 

Dostluk bir bahçedir onda 
Babam çiçeğin akranı 
Mektup yazmayı çok sever 
Pazar günü geç kalkmayı 

Yorganımız kaydığında 
Üşür babam geceleri 
Düşündeki ceylanların 
Sever göle inişini 

Babam avcıyı sevmedi

Abdülkadir Budak

Vasiyet

Erken öleceğim göreceksiniz 
İçimden uzaklaştı bir atın kişnemesi
Gül soldurdum, dışlandım bir bahçeden 
Duvar sandım bileğime çaktım çiviyi 

Kibritimi kaybettim, yoğunlaştı karanlık 
Uğraştım, yakamadım güneş sandığım mumu 
Bir çığlığı ezberime aldım ben
İyiye çıkmayacak tabut yorumu 

Kimse bulup getirmedi annemin gülüşünü 
Babamın öldüğü gün evden çıkıp gitmişti 
Yanlış masal kahramanı olduğumu, tuhaftır 
Masalsız büyüyen çocuklar söylemişti 

Sokağın öbür ucunda tabelasız bir dükkan 
Kör makasın kestiği kumaş parçacıkları 
Aşk gömleği dikecekmiş, prova bekliyor 
Ustalık trenini kaçırmış terzi çırağı 

Kumaşım araya gitti, yenisini alamam 
Usta gibi konuşan bir çırağa inandım 
Hazırdım okyanusun tuzlu suyunu içmeye 
Yağmur birikintisine eğilmek zorunda kaldım 

Tabut sözcüğündeki ürpertinin anlamı 
Lekesiz beyazlık verir umarım kefenime 
Annem öldüğünde öyle yapmıştım 
Gül çakın tabutuma çivi yerine

Abdülkadir Budak

***

Gündemimde “Rus ruleti”, bir mermi çekirdeği 
Bir bıçağın kınıyla yenilediği sözleşme 
Fırtınasız denizde gemilerin batışı 
Tabancaya mermi koymayı  unutmak düelloda 
Gündemimde bahçıvanın çiçeksiz intiharı 
[…] 
Aşkın hisse senetleri değer kaybediyor hep 
Etin tadına bakılıp bırakılan borsada 
Bir bıçağın kendine saplanması gündemde 
Yarasına bastırarak kapıya kadar gelip 
Sokağa çıkması duygularımın 
Birisinin omzuma dokunup hişşşt demesi 
Yeniden çekilmesi büyük yalnızlığına 
Rus ruleti sonunda bir mermi çekirdeği

***

“Kar Manzarası” başlıklı şiirde görünen, ömre yağan kardır. Yaz mevsimi, ömrün olgunluk çağıdır ve yerini, yaşlılığa bırakmaya mecburdur. Sonsuzluk arzusu taşıyan insan, yaza aldanmıştır. Onun bitişini görmek insan ruhuna ağır gelir. İnsan yazın bitişini, kışın gelişini bu manzarayı görünceye kadar kabullenemez:

Eskimiş bir arkadaşlık anısına mı benzer, 
Kanı yerde kalmış günün kara düşen manzarası? 
Yaz geçmiş, nerden belli bir yaz daha göreceğim 
Ne kadar büyümüşüm, kızım gelin adayı 
[…] 
Tabancamı yitirdim, ona güveniyordum 
Bir acıyı şakağımda duydum-duymadım olurdu 
Bunu biri söylerdi gelin adayı kızıma 
Donarak ölme provası yapıyor duygularım 
Yazın yolunu kesmiş bir kış manzarasında


Kızının gelin adayı olacak kadar büyüdüğünü gören Budak, geçip giden zamanla beraber kendisinin de yaşlandığını ve ölüme doğru gitmeye başladığını fark eder. Bir yaz daha göreceğinden endişe eder. Şiirin ikinci bölümünde yer alan “Bir acıyı şakağımda duydum-duymadım olurdu” mısrası da bize intihar fikrini çağrıştırır. 

“Kar Manzarası” şiirinde şair, Abdülkadir Budak, mevsimler paralelinde ölüm temasını ele alırken; “Bay Bay” şiirinde de karla kefen arasında beyazlık açısından benzerlik kurar. Bu şiirde, Türk edebiyatında alışılmış bir benzetme olan, kış-ölüm benzetmesi yapılmıştır.

Nisanın hatırı vardı mayısın acelesi 
Bahar uzaklaşıverdi “az kaldı kışa” 
Valizime gökyüzünü sığdırdım 
Şiirler, kuşların aziz hatırasına 

Karla kefen arasında koşutluk kuruyor beyaz 
Çok derin üşüyorum benzedim kışa


“O Zaman Şimdi” şimdi şiirinde şair, gençlik yılarını ve şu anki yaşını kıyaslar. İnsanın yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin gönül yaşı kolay kolay değişmez. Yaşın ilerlemesiyle birlikte insan, ölüme bir adım daha yaklaşmış olur. Şair, genç iken ömrünü bir sevgilinin saçlarına dadanmış rüzgarla değişmeye hazır olduğunu, kırk küsür yaşında bile aynı hayallere yüreğinde yer verdiğini söyler. Bu çelişki içinde kalan şair,ölüme doğru gidişi hüzünle seyreder, bir kadının vücudunu ısıtmayan bedenini toprağa ısıtmaya en büyük aday olarak görür: 

“Gencidim, ömrümü değişmeye hazırdım 
Sevgilimin saçlarına dadanmış bir rüzgarla 

O zamanlar öyleydi de, şimdi farklı mı sanki 
Kırk küsür yaşımda bile yine bildik ütopya 

Ateşi haklı çıkaran aşkları sorgularken 
Külden alıntı yapmak düştü payıma 

Bir kadının koynunu ısıtamayan vücut 
En büyük adaydır şimdi toprağı ısıtmaya”

“Soğuma” şiiri elli yaşın sınırına dayanmış bir adamın yaşının ilerlemesini ve buna bağlı olarak içinde ölüm korkusunun belirmesini anlattığı şiirdir. Burada, yaşın ilerlemesine rağmen heveslerin gençlik dönemindeki heyecanla devam etmesi anlatılırken, bu çelişkiyi yaşayan insanın ölümü kabullenemediği gerçeği gözler önüne serilir. Şair, ölümü, kendinden uzaklaşmaya ve caddelerin içindeki sokağa kapanmasına benzetir. Yaşın ilerlemesiyle her şey yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladığını düşünen Budak, bu duygular içinde yanmış kömürün soba için bir anlamı olmadığı gibi, elli yaşın da ömür için bir anlamı yoktur, der: 

“Anılara ne oldu? Madenden çabuk soğuyor 
Yaş elli mi oluyor, ki balkon çiçekleri 
Bahçe düşlerine nokta koyuyor. 
Bir arkadaş sesi gibi sıcaktım düne kadar 
Her kilidin üzerinde anahtarı vardı 
Nehir demiştim dördüncü dizede 
Düşen köprü mü sulara, zaman mı? 

Dudakta bir öpüşün soğurken sıcaklığı 
Yaş elli mi oluyor, öylemi geliyor bana? 
Ölüm dediğin nedir, kendinden uzaklaşmak 
Caddelerin kapanması içindeki sokağa 
[…] 

Farkım yok sararmış pencere perdesinden 
Yanmış kömür soba için ne anlama gelirse 
Elli yaşın sınırında o anlamı buldum ben”

Abdülkadir Budak

Her kitapta başka bir kimlik ve kişilik sergilemeyi yanlış bulan Budak, bu davranışı değişmekten gelişmekten sananları, pop çağının hızlı tüketilme mantığına hizmet etmekle suçlar. Belirsizliğin zenginlikten sayılmasını eleştirir. Ona göre şiirin kendine özgü söyleyiş özellikleri, imge alanları, özel sözcükleri olmalıdır. Şair, neyi nasıl yazarsa yazsın kendisi olmalı, tutarlılığını korumalıdır. 

09 Nisan 2022

Kırgın Arkana Bakma

O şehrin salıncakları düşürdü çocukları
İtfaiyecileri sözleştiler yangınla
Irmağının kıyısına çadır kuramam artık
Elimi uzatamam kapı tokmaklarına

Çarşafları kirli artık, yatamam otelinde
Çaylarını içemem bildik park kahvesinin
Irmağının kıyısına çadır kuramam artık
Halam beni bir daha o şehre beklemesin

O gün düşürdüm cebimden, getirmesin bulanlar
O şehirde çektirdiğim son hatıra resmini
Artık her yerim üşüyor, o şehir benim için
Avcı duvarında asılı ceylan derisi

Bastırılmış duyguların şiirini yazmalıyım
Mezun verdi güz okulu bu yıl da
Kelebek kanatlarını kopardığı doğrudur
Bahçelerini kuşatan dikenli çit tellerinin
Sabun arıyor şehir, ellerini yıkayacak
Benim içimden gelmiyor başkası versin

Bilmiyorum ne kadar sürecek kırgınlığım
Yama tutar mı bilemem yüreğimdeki yırtık
Arada bir giderdim çocukluğumu bulmaya
Gitmek gelmiyor içimden büyüdüm artık


Abdülkadir Budak

06 Nisan 2022

BABAM VE LİMAN

Limanın anlamını çözer mi yanaşan gemi
Bunu denize sorsam daha derine iner
Liman bir şey söylemez belki de gemilere
Açıklarda içine demir atmışsa eğer

Babam limandı belki, yanaşmayan gemi ben
Aynı suların açığı, kıyısıydık ikimiz
Susmak ona özgüydü eşlik etmekse bana
Ben şimdi anlıyorum, martıydı eksiğimiz

Abdülkadir Budak 
(1952)



BABAM VE YOLCU

Babamdı içimdeki yolculuklardan biri
Uçuruma çıkmasını hangi oğul isterdi?

Hadi ben hayırsızım raydan çıkmış trenim
Daha acısı baba, yolcu da benim!

Abdülkadir Budak


Kalbin Öteki Yarısı

kuşun yeni karılmış zifte konması gibidir
kefeni yeğlemesi bir kışın kar yerine
yakıcı yaz gününde gölgenin çekip gitmesi
çekilmesi gibidir kabına sığmayan nehrin
çarmıhlı bir yorumla belki de İsa özeti

ikiye bölünür bir kalp, duymaz acıyı öteki
bir köy boşaltılırken Dilan’ın aşkı eskir
çocuklar büyür birden, anneler şaşırmaz buna
yıldızlar erkenden yatar, lambanın gazı tükenir

kerpiç düşer yarım kalır bir duvar
geyiklere rastlanır avcıların gözlerinde
ah böyle zamanlarda sıradan biri olur
saçları kırk belikli güzelim Dilan bile

Elbet veda edilemez bir köy boşaltılırken
varsa sandık odaları anılar kalır orada
gözyaşıyla çizilmiş bir kalp resmi bulunur
Dilan’ın D’si görülür öteki yarısında

Konuşma ustasıyız kısık seslerimizle
habire kül üretiriz ateşlerden habersiz
körükleriz bir yangını söndürmek umuduyla
kendimizi temize çektik sanırız
Bir köyün boşaltılması nasıl şey sorusuyla

Abdülkadir Budak
(Adam sanat Mart’96)

Yanlış Anka Destanı, “I.”

Ürkekliği kimliğine ekleyen
Bir ceylanın ikizidir yazdığı şiir 
O eski huyudur, bırakamadı 
Hep yaralı imgelere rastlar da 
Tutar ellerinden eve getirir 

Öteki özelliği sürüyor daha 
Yeterince gizleyemez kendini 
Yanlış anlaşılmaya bu yüzden alışıktır 
Ve usulca ağlamaya 

Avcılardan korktuğunu söyler o 
Tutup ikinci dizede açıklar nedenini 
Hangi kıyılarda denizi seyrediyor 
Arıyordu, buldu mu o özgün kimliğini

Abdülkadir Budak

Güz Okulu Mezunu

Yazdıklarımın özeti: kuğuda boğulan havuz 
Avcıların yanında poz verdiği ölü ceylan 
Kendini kanatan gül imgesi 
Leyla içerikli korkak kahraman 
Beni yanlış bir masala kilitledi çağ 
Yazdıklarımın özeti: Aşkın kirlendiğidir 

Kendine saplanan bir hançerle tanıştım 
Duydum kuş çığlığını fırtınalı günlerde 
Raydan çıkacak trene herkesten önce bindim 
Umutsuzluğun yakıştığını gördüm bu çağa 
Bin bir güçlükle edindim aşk markalı kumaşı 
Usta kılıklı çıraklar gömlek dikemedi bana 

Daldan düşen yaprağı en iyi ben anladı
Güz okulu mezunu olabildim sonuçta 
Onca kitabın özeti: Yama tutmayan yırtık 

Pop seven çocuklara yaylı tambur dinletmek 
Bunda ısrarcı olmak, yazdıklarımın özeti 
Çekilmek konusunda sabırsız tetik 
Aşk iksiri biçiminde mermi çekirdekleri

Abdülkadir Budak


“Uçurum Hakkı” adını taşıyan  bir şiir yazarak şiir yazmaya veda etmiştim bir zamanlar. Yayımlamıştım bu şiiri, kendimi okurlar ve şair arkadaşlarım önünde bağlamak istemiştim; ama, ne oldu o şiir çıktıktan sonra? Hayat asıl anlamını tümüyle yitirdi sanki. Bu anlamda sözümde duramadım, hemen döndüm şiire. Hızla kirlendiğimi fark etmiştim, intihar ediyordum sanki yazmadığım zamanlarda. Bu dünyaya şiir yazmak için gelmiş insanlardan biri olarak gördüm kendimi hep. Yazgımdı şiir, çaresizliğimdi. Bakmayın siz “düşerken ellerimden tutmuşsa şiirlerim/ dizlerimde niçin yara var peki?” diye sorduğuma. Geçirdikleri bir kaza sonunda yakınlarını yitiren bir insanın, onların  ölümüne ağlarken daha çok kendi kurtuluşuna seviniyor olması halidir belki de. “Külleme ateşimi yandıkça bahtiyarım” demektir olsa olsa.”


Şiir: Güzel uykusuzluk 
Kuşa gökyüzü demek, çatlayan dudağa su 
Kırık nota aferin, dersi asmayı öneri 
Şiir: güzün kopardığı yaprağı 
Bir dala usulca eklemeyi öğretti 

Ne çok şey öğretti şiir 
Hancı kimdir, ne demektir yolcuya 
Hanı hangi yoldan ele geçirdi 
Şiir ince sorulara her zaman 
İnce sorularla karşılık verdi 

Şöyle dedi şiir: -Uzak dur ey genç 
Bir avcıyla yanyana fotoğraf çektirmekten 
Yol sana bir kimlik ekleyecektir 
Tozu eksik etme gömleklerinden 

Ne çok şey öğretti şiir 
Hangi dille, nerde, nasıl yapılır 
Örneğin yaralı kumla söyleşi 
Hangi yangınların sularıyla yıkanır 
Sevdaya ilişkin iç çekişleri

Abdülkadir Budak


Kitaplar: Düşlerinin dinlenme yeri 
Bir umudun, bir özlemin uğrağı 
Kitap kurak yalnızlığa 
Bir yağmur sağanağı 

Kitaplarıdır onun sevdiği sokak adları 
Bir bardak demli çaydır, mahalle kahvesinde 
Kitaptır ağda çırpınan 
Balıkları geri veren denize

Abdülkadir Budak

01 Mayıs 2013

İçimdeki Dansına Ara Verdi İspanya

Büyük Umutlar Caddesi’ndeki hiçbir ev benim değil
Hindistanım yok benim, bende Nil kıyısı yok
Adım yok afişinde çok tutulan bir filmin
Bana değil tufanı andıran bu alkışlar
Her zaman iyi gelirdi Ülkü Tamer okumak
O da iyi gelmiyor nedense şu sıralar

Ankara manzaralı Çankaya sırtlarım yok
Gitaristi değilim ünlü bir topluluğun
Bisikletle dünya turu düşlemiyorum artık
Sallamayı bilmiyor bindiğim kör salıncak
Karada yüzmesini öğrenemeyen gemiyim
Bu yüzden trenlerim İstanbul’a kalkacak

Çok isterdim Çin Seddinin mimarıyla konuşmayı
Kanat ile pençe arasına sıkışmış kartal ağzıyla
Bütün bunlar olmadı Madrit’e gidemedim
İçimdeki dansına ara verdi İspanya

Haydar gel çay içelim konuşalım aşklardan
Seni bilmem ama ben çok kötüyüm
Moskova kışı gibiyim bu yaz gününde
Taşla doldurulmuş bir kuyu göğsüm

Abdulkadir Budak

18 Nisan 2013

Ev Zamanı

1.

Büyük istasyonlardaki büyük vedalar için
Trenler uzun bekler güzel bir gelenektir
Büyük istasyona benziyor artık bu ev
Tren bir yolcu daha edinecek demektir

Bulunduğum ruh halinden şöyle bir bakıyorum
Şu odanın biçimini alan ben değilim sanki
Şu mutfağın çeşmesinden akmamışım su yerine
Sofrayı donatmamış oturmamışım balkonda
Özellikle çocuklara sarılıp baktığım zaman
Olduğumdan daha güzel göstermemiş beni ayna

Bir kartal karıştırmış kayalıklarla bu evi
Parsın homurtuları pençeleri bu evde
Evler baykuş olunca sözler saptırılıyor
Yırtıcı hayvanlara benziyorum bu yüzden
Kırılanın sayısı her geçen gün artıyor
Gülümseyen fotoğraflar eksiliyor albümden

Eşyalar beni tanırdı yer verirdi bir koltuk
Sandalye benim için yanaşırdı masaya
Ördüğü dantellere benzerdi karım
Çocuklar avcı görmüş ceylanın gözlerine
Bir kez daha ben bu eve benzerdim
Ölmüş anne resminin çerçevesine

Köprüsüz ırmaklar aramızdan geçiyor
Ev odayı ısıtmıyor oda yalnızlığımı
Bir kuyuya düşer gibi düşüyorum şiirlere
Evim büyük istasyona benziyor sanki
Ama yolcu binemiyor bir kez daha trene


Abdülkadir Budak

Sağlama

Yalnızlık sessizlikte yapıyor sağlamasını
Zehir sağlamasını yılanın çatal dilinde
Bisiklet rüyasında çocukları görüyor
Bisikletin sağlaması çocuk sevinçleriyle

Giyotinin sağlaması kestiği boyunlarda
Yokluğunun sağlaması eli bıçaklı gece
Kumsalda sağlamasını yapan garip tekneyim
Bir denize bakarak ve büyük gemilere

Düğünden cenaze törenine geçilir hani
Yokluğun öyle bir şey, ölüm tetikte
Boş konserve kutusunun tekme yemiş haliyim
Çok ağır kokuyorum yalnızlık çöplüğünde

Sevgiliye özlem bir bisiklettir
Öte yandan yoksul çocuk düşünde
O kadar özledim ki sevgilim seni
Bütün yoksul çocuklar bisikletlerde


Abdülkadir Budak

Yanlış Anka Destanı

Uzun bir öyküdür, anlatanı bulunmalı
Bir dizeyle özetlenir: Koklanmayan gül üşür
Ama açmalı onu, birazcık kanatmalı
Şiiri, sevdayı içerir öykü
Yolcu düşkünü hanları

Söz düşmez hancıya, o ne bilir ki
Bir acı şiirle nasıl örtüşür
Yüzünü ayaz mı yalamış, hancı
Her zaman bir sıcaklığı öpmüştür

Yolcumu ki toz tadını tanısın
Hancıdır o, bu şiirde bir simge
Açıklamak için kimi şeyleri
Araç olacak belki de

(Eski sözdür: Kuşlar kanat açmalı
Bu öyküyü dinleyen bulunmalı)


Abdülkadir Budak

Hayatta Ben En Çok Annemi Sevdim

Can Yücel`e nazire


Ona göre baştan beri iflâh olmaz biriydim
Babam korkuydu bana,
annem yürek serinliği
En sevdiği oğluydum -bana hep öyle gelirdi-
Uzun avcı öykülerini ilk ondan dinlemiştim
Hayatta ben en çok
annemi sevdim

Sözümona büyümüştüm, ekmek getirirdim eve

Annem öldü,
düşüyorum, koptu salıncağın ipi
Anahtarsız bir kilide benzediğim doğru şimdi
Saçlarına tırmanırdım tutunup yıldızlara
Kokusu kalmıştır diye kapandım odalara

Kıyamazdı bilirdim şiirler yazan oğluna
Sevgilim terkedince benden fazla ağlardı
İstiridyeydi annem, içinden inci çıkardı
Hergün daha da büyüyor yüreğimdeki yırtık
Annemi anılarda bile bulamıyorum artık

Babamın hemen ardından gitmesi gerekmezdi
Evinin badanasını yarım bırakıp erkenden
O gün bugündür bana gülden önce gelir diken
Dedim ya anahtarını yitirmiş bir kilidim
Hayatta ben en çok annemi sevdim

Abdülkadir Budak


11 Mart 2013

Aşk Beni Geçer

Çünkü bacakları uzun, mesafe tanımıyor
...Çünkü rüzgârın atında, büyük deneyiminde
Elbette aşk beni geçer haritayı kendi çizmiş
Dağları iyi biliyor, nehirleri de

Bir ateşin koynunda uyuyorken bile geçer
Serin su başlarında dinleniyorken bile
Ve ben onun peşinden kurşun olsam yetişemem
Okyanusa vardığında göle gelmiş olur muyum
O çınar olduğunda yaprak olur muyum ben?

Bir dille yetinirim, bütün dilleri öğrenmiş
Dumana tanım ararım, yangınlardan geçmiş o
Ben merdiven arıyorken çoktan çıkmıştır göğe
Bir kadının saçlarına takılıp kalmış iken
Ruhunu ele geçirmiş binlerce sevgilinin
Bende bir esimlik yel, onda her zaman deprem
Elbet aşk beni geçer
Tren rayların üstünden

Aşk şiiri yazdığımı sanırım, ne hafiflik
Destanı bitirmiş olur ben çıkarken ilk dizeden
Uçup gitmiştir evet dünyayı kanat eyleyip
Ben iki teleği yanyana getirmişken

Aşk beni bir daha geçer
Tren rayların üstünden

Abdülkadir Budak

07 Mart 2013

Biten Bir Aşkın Belirtileri

Doğaldır ki sular çekilir önce
Kirlenmeye dönüş, kaldığın yerden
İkinci belirti: Omzunda puhu
Üçüncüsü: Raydan çıkmış bir tren

Yüzlercesi var da, birisi var ki
Biten bir aşkın diyorum açıldı belirtisi
Açlığın sınırında, iflas yakındır
Küçük esnaf, veresiye defteri

Anadolu kentinde bir İstanbul vapuru
Şaşkın sular, kör iskele, yolcular
Evet bunlar da olacak, çok tuhaf belirtiler
Denizin olmadığı yerlerde

Güzel bir kadının boynunda akrep
Yani diyorum ki kolye yerine
Biten bir aşkın bir başka belirtisi
Soğuk, dağ ateşinden daha görkemli

Bir sürü çocuk öldü bu kısacık zamanda
Aşkın bitmesi demek; ihmal, kasıt, cinayet
Bir daha giy çok sevdiğim o mavi elbiseni
Son kez geçiver önümden güzel ürperti

Cinsellikle cömertliği yan yana
İnsan daha çok da aşkta görüyor
İnsan daha çok da aşkta görüyor
Dantel ile dokunuşu yan yana

Aşk neydi benim için
Evden biraz uzakta
İçimdeki sokakta
Olmaktı benim için

Enkazdan aracı bulsam kendime
Sorup gelse, onun için aşk neydi?
Surlarla çevrili odama kapandım da
Çığlıkla çekiyorum aşk bitti söylevini

Arkadaşıma açmıştım, olağandır demişti
Aşk biter, orman gider, kırık bir dal kalırmış
Bende biten onda süren bir aşkın belirtisi
Ben yuh'um baştan sona, arkadaşımsa alkış

Gündüz hızlı akıyor, geceler ağır
Geceler uykusuz da gündüzler sağır
Biten bir aşkın en büyük belirtisi
Ölüme diyorum az daha yaklaşılır

Abdülkadir Budak



18 Aralık 2012

Muhteşem Ayıplar

Göğsümün yelkenini şişirecek bir rüzgâr
Suratıma çarpılacak bir kapı bulmalıyım
Dışlanmak nasıl bir şey, öğrenmek için
Ruh halini metale yenik düşen ahşabın

Katliamdan kıl payı kurtulan günün sonunda
Payımdan çoğunu almak muhteşen ayıplardan
Öpen dudaklar ahşap, okşanan metal ise
Sevişmeyi ayıp saymak mümkündür kaptan

Tekne şizofren öyle mi, kayalara yöneliyor
İlk celsede berrat ettiriliyor deniz
Soru metal, yanıt ahşap; asılan bir sokağa
Cadde adını verecek kadar incelikliyiz

Midye çıkarma konusunda usta olsam ne çıkar
İnci bulamadıktan, inci bulamadıktan...
Zıtların birliği çok can yakıcı tanrım!
Gövdem metal, ruhum ise ahşaptan

Ağaç ile dar sözcüğü yer değişmiş, aldanma
Sallanan bedenlere bakınca göreceksin
Yoruldum, uykum geldi, sözlerim kapanıyor
Terzi ahşap, kumaş metal; kırılmış bir iğneyim

Tanrım! Bu orantısızlık beni çok korkutuyor
Şehrin elleri ne büyük, ne kadar küçük başı
Kanın sızdığını gördüm bir çivinin sesinden
Karıştırmak zorundayım metal ile ahşabı

Abdülkadir Budak

06 Aralık 2012

Tutsak Yolcu Dileği

1/
Perdeleri çekmeyelim çıkarken
Bizi bekleme duygusuyla bırakalım bu evi
Bu evi öyle sevdik, bir ölünün tabutu
Kirpinin dikenlerini sevdiği gibi

Eşyalara bakmaktan birbirimize
Bakamaz olmuşuz fark etmedin mi?
Ev önce sığınak, bir tuzak sonra
Yolculuk birbirimizi görmek için bir fırsat
Ayna da eşyadır, valize koma!

2/
“eşyanın konumunu biçimini rengini almışlardır”
En büyük cakaları karşı komşuya karşı
Çay içme bahanesiyle balkona çıkmalarıdır

Böyledir evlilikler, evlerden çıkmayınca
Evimizden çıkalım, özleriz belki
Otobüse binelim kuşların durağından
Hatırla, ne demişti evden çıkarken kirpi?

Abdülkadir Budak