28 Ocak 2014

Fatma Savcı

akşamlara doğru yürümenin yoruldu adımları,
buz tuttu hayallere giden
bütün yollar

Fatma Savcı


Dağa gitmek ani bir karar değildi, iki yıl düşündüm.
*
Düşünün; ben Türkçe’ye hâlâ küsüm. Çünkü zorla öğretilmiş. Biz Kürtçe konuşunca öğretmen nar ağacı daha çok incitiyor diye nar dalıyla vururdu. Böyle öğrendiğin herhangi bir dille nasıl barışık olursun?
*
...zorla öğrendiğim ve nefret ettiğim Türkçe’nin düşman dili olmadığını orada öğrendim.
*
Belki garip gelecek ama dağda bulunduğu yerde birini sevenler, savaşı çok romantik yaşıyor. Diğer yandan bir çatışmada olup da sevdiği ölürse, kalan çok değişiyor.
*
Eskiden daha yumuşakken daha sert duygulara sahip olabiliyor. Ya da romantize ettiği savaşın, aslında ne kadar katı ve gerçek olduğunu başka bir biçimde tekrar tecrübe ediyor. İnsan içindeki o yere, yıkmaya gücü yetmeyecek öyle geniş duvarlar örebiliyor ki. Ben en zor ve tahammül edilemez koşullarda şiire tutundum. İnsanlığımı korumaya, kendimi daha çok insan kılmaya çalıştım. Savaş koşullarının yaratabildiği kirliliklere bulaşmamak için, yüreğimi ve ruhumu arındırmak için şiirin kanatlarına yaslandım. Önce bir dostumun yara alması sonucu ölüme gidişinin yarattığı üzüntüyü kâğıda dökmekle başladım şiire. Sonra cezaevinde "dışarıya" kaçışıma yataklık eden bir kanat oldu şiir.
*
Ben yıllarca ağlamadım cezaevinde, çıktığımda bile ağlayamadım. Kendimizi bastırmak zorundaydık, özellikle tutukluluk halleri bunu gerektiriyordu. Ve korkunç üzüldüm buna. Çünkü insani yönümde bir eksiklikti bu. Dışarı çıktığımda kardeşlerimi, onları bırakıp gittiğim yaşta görüyordum. En tuhafı kendimi 30’lu yaşlarında bir kadın gibi hiç hissedemedim.

Kaynak: http://t24.com.tr/haber/fatma-16-yasinda-neden-daga-cikti-nasil-sair-oldu/85180

Gönül Verme Ölüme

O, parlayan bir mercandı.
Gökkuşağının saçaklarından, bir damla çiyle, kutsal bir sehere yağmıştı.
Görülmemiş bir inci, denizin göz kıvılcımlarından gümüşsü bir güzellik, dökülmüş.
Sonra tutamayıp kendini uslanmaz bir ses misali kimsesiz vadilerin kulağında yankılanmıştı.
Mavi bir renk gibi geçit vermez bir dağın göğsüne yansımıştı.
Amansız bir yarayı taşırken gidip çıkarmıştım onu, sedef bir dağın yüreğinin kabuğu içinden, kendi acıma.
Soran’ı ilaç yerine, annesi dağdan ödünç almıştım kederim için.
Soran bir mercan kayasıydı.
Ömür parmağımın yüzüğünde uyuyordu.
Görkemli bir kır çiçeği, susuz yurtsuz, yalansız rüyalarıma yaslanmıştı.
Ceylansız bir yaban geyiği,
Çığlığın kanatları üstünde,
Fırtına neslinin rehberi,
Yağmalardan artakalanların umut nesnesiydi.
Ve o altın pul, dağın poşusuna takılı.
Peki şimdi hangi dağın hüznüne sürgünsün Soran?
Adresi belirsiz hangi kümenin gece yıldızısın?
Toprağa emanet etmeyeceğim seni. Bedeninden bir damla düşerse nehirlerin ağzına, suların sırdaşlığından da olurum.
Çiçekler ağaçlar yeşermesin kanının üzerinden. Akıtırım onların gözünü koparırım yeşilliklerden.
Yürü uçurumlara doğru. Bir şey olmaz bana. Yalnızlık dışında bir şey götürmem yanımda akşamların içine.
Umut sürekli utanmaz bir aldatmaca. Bilmem, belki bir gün gelir hep beklediğimiz o aşk zamanı.
Belki bizim takvimimizde de yazılır bir kez aşkın tarihi...
Belki nar tanesi güzelliğindeki çocuklarımız, hayalin yumurtalarında esir kalmaz.
Belki?
Sakın ha!
Yine de dönüş gelsin aklına. Ben de dağ özüyle büyüdüm ya...
Bu uçurum gibi yüreğimden öteye gitmeyesin.
Tökezlersen ölürsün Soran...
Ölürsen düşman olurum anneme, bütün tarlalara, bahara ve yaylalara.
Dudağım değmez olur toprağın yüzüne, öpmem ölümünü bile.
Söylüyorum sana işte:
Ay sorduğunda ömrünü, bir mevsim demeyeceğim.
Söylemek istemeyeceğim: "Sadece bir sonbahar" diye.
Söz ver bana Soran.
Yorulmayacaksın değil mi?
Sen meylettiğinde ölümlere.
Bu sürgünlük çiçeğini ve sonbahar gecelerini gönlüne al.
Uyardım gelincikleri, üşüdüğünde gelip yaslanacaklar yüreğine.
Ama serçeler ve nergisler üzerine yemin ederim, artık yapamam dediğinde,
Ben yine gelir sırtımı sırtına veririm.

Fatma Savcı

Yalnız

Haykırışan kargalar
Darmadağın uçuşuyor kente doğru.
Neredeyse yağacak kar
Yeri yurdu olana ne mutlu!

Donmuş kalakaldın,
Hanidir gözlerin arkada!
Boşuna kaçışın, ey çılgın,
Kıştan uzaklara!

Dilsiz ve soğuktur binlerce çöle
Açılan bir kapıdır dünya!
İnsan senin yitirdiğini yitirse
Bir yerlerde duramaz bir daha!

Sen şimdi solgun, sarı
Kış gurbetlerine lânetli,
Hep soğuk gök katlarını
Arayan bir duman gibi.

Uç git, kuş, söyle ezgini
Issız çöl kuşlarının sesiyle!
Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini
Buzların, alayların içine!

Haykırışan kargalar
Uçuşuyor kentten yana, dağınık;
Neredeyse yağacak kar
Yeri yurdu olmayana çok yazık!


Friedrich Nietzsche
Çeviri: Behçet Necatigil

Daha Sonra

Şiirlerde daima farklı görünür.
Başkalarınca yazılan cümleler okuyunca
her şey açık ve kolay görünür.
Yangına hâlâ dayanan bir kâğıt gibi,
üstündeki kül izlerini pek
hissedemeyen. Avlumda
kül öyle kapsamlı ki.
İlüzyon gibi. Esinlendiren bir resim gibi.

Çoğu kimse kayıp güzellik hakkında yazar,
aniden başa gelen ve terk edilmiş suskun bir kalbin
içine sürünen talihsizlik hakkında.
Ama ben avlum hakkında ve pencereden görebileceğiniz
nehir hakkında yazmak isterim.
Bir kül ağacı ile iki ıhlamur ağacı hakkında yazmak
isterim -geçen gün yok olan.

Masal mekanizması ansızın tamamen
anlaşılmaz oldu benim için.
Pencereden düşen küller,
daha dün masa, yatak veya kitap olan
siyah is,
kimsenin pek düşünmediği birinin hayatı,
boğazımda düğümlenip görüşümü bulandıran.
El salladığımda
hâlâ bir şey hissedebilir miyim acaba?

Zvonko Maković
Çeviren: Tarık Günersel

Kişi Yurdundan Uzak Kaldığında

Kişi yurdundan uzun süre uzak kaldığında,
dili sadeleşir, saflaşır,
hiç yağmur yağdırmayan bulutlar,
mavi gökteki berrak yaz bulutları gibi.

Bir zamanlar âşık olanlar
bazen yine böyle konuşurlar aşkın dilini -
kısır, her şeyden azade, değişmeyen,
hiçbir karşılık uyandırmayan.

Ama burada durmuş bekleyen ben, ağzım
ve dudaklarım ve dilim kirli. Sözcüklerimde
ruhun çöplüğü, şehvetin döküntüsü
ve toz ve ter. Bu çorak toprakta, arzunun
çığlıkları ve mırıltıları arasında içtiğim su bile
karmaşık bir boruda işlemden geçirilip
bana dönen sidiktir.

Yehuda Amihay
Çeviren: Onur Behramoğlu

Başka Dünyaların Haikuları'ndan

hem sımsıkı giyinmiş
hem de uzatmış dilini
kar tanesi yakalıyor

Raj K. Bose


27 Ocak 2014

Sana bir sığınak yapabileceğimi ummuştum

26 Ekim 1976


Canım Winnie,

Burada, böyle bir başıma, aileme duyduğum özlemi sakladığım bir maske takınmakta gayet başarılıyım, mektuplar için birisi adımı çağırıncaya kadar hiç acele etmeden beklemekte. Ayrıca ziyaretlerden sonra da hiç salmıyorum kendimi, hemen eski halime dönüyorum, her ne kadar bazen kendini buna zorlamak çok canımı acıtsa da. Duygularımı bastırmak için sürekli mücadele veriyorum; tıpkı bu mektubu yazarken yaptığım gibi.

Sen gözaltına alındığından beri yalnızca bir mektup aldım, 22 Ağustos tarihli. Ailenin durumu hakkında hiçbir şey bilmiyorum, mesela kira nasıl ödeniyor ya da telefon faturaları, çocuklarla kim ilgileniyor, masrafları nasıl karşılanıyor, çıktığında iş bulabilecek misin, hiç bilmiyorum. Senden haber alamadığım sürece burada endişe içinde kupkuru bekleyeceğim, tıpkı bir çöl gibi.

Kaç kez içinden geçtiğim Karo Çölü geliyor aklıma. Sonra Afrika’ya gidiş gelişlerimde, Botswana’da da gördüm çölü; sonsuz kum engebeleri ve tek damla su yok. Senden mektup gelmedi. Bir çöl gibi hissediyorum kendimi.

Senden ve aileden gelen mektuplar yaz yağmurlarının düşüşü gibi, bahar gibiler; hayatımı canlandırıyor ve yaşanabilir kılıyorlar.

Sana ne zaman yazsam, bana bütün sıkıntılarımı unutturan bir fiziksel yakınlığın içinde buluyorum kendimi. Aşkla doluyorum.




26 Haziran 1977


Canım Winnie,

Kızlarımız zorluklar içinde yetişti ve büyüyüp birer kadın oldular bugün. Büyüğünün artık kendi evi var, kendi ailesi için çabalıyor.

Dileklerimizi yerine getiremedik, planladığımız gibi, bir oğlumuz olmadı. Sana bir sığınak yapabileceğimi ummuştum, küçücük bile olsa bir sığınak, böylece acılı ve zorlu günler gelmeden önce birlikte dinlenebileceğimiz, güç toplayabileceğimiz bir yerimiz olacaktı,. Ben başarısız oldum ve bu şeyleri yapmayı beceremedim. Havaya şatolar inşa eden biri gibiyim.



Kaynak: http://newalaqasaba.wordpress.com/2013/07/18/nelson-mandela-iki-mektup/

26 Ocak 2014

Sevgilimsin

Sevgilimsin, kim olduğunu düşünmeye vaktin yok, yapacak işleri düşünmekten
Kalabalığın içinde kalabalıktan biri
Gecenin içinde bir yıldız, yitip gitmiş çocukluk gibi
Sevgilimsin, ak dişlerini öpüyorum, aralarında bir mısra gizli
Dün geceki tamamlanmamış sevişmeden

Sevgilimsin, boğuk aşkım, kanayan gençliğim
Uçuruyorum seni çocukluğuna doğru
Kanatların yoruluyor, ter içinde kalıyorsun
Gece yanı başımda bağırarak uyanıyorsun
Her sabah el sallıyorum metalle karışmana

Sevgilimsin, arasına bir kâğıt koyup erteliyoruz aşkı
Otobüslerde ve trenlerde kaçamak yaşanan
Ve bedenlerimiz kana kana kanayamadan yan yana

Ataol Behramoğlu

İnsan Kendisinin Rüyasıdır

İnsan kendisinin rüyasıdır
Geçerken bir uçtan bir uca ömrünü
Yaşanılanlar anıya dönüştü mü
Geriye bir rüyadan izler kalır

Kimdi o çocuk ben dediğim
O delikanlı ben miydim gerçekten
Şimdi bir tren penceresinden
Başka yaşamlara bakar gibiyim

Zamanı eksilten saniyelerden
Sevinçlerden, üzüntülerden
Hangisi düş, hangisi gerçek

Sonunda sanki her şey eşitlendi
Geriye şiirler kalacak belki
Rüyanın gerçekliğine tanıklık edecek

Ataol Behramoğlu

Bir Kenti Bırakırken

Bir kenti bırakırken anımsanan
Daha çok küçük şeylerdir
Bakkalın borcu ödenir
Ve uzak bir tanıdığa rastlanır son anda

Bir kent nedir ve bir insana
Bıraktığı şey nedir bir kentin
Uzayıp giden tozlu yollar
Sonuçlanır yassı dağlarla

Bir kenti bırakırken, alışılmış–
Bir şeydir bırakmak bir kadını da
Yürürdün koruluklara
Yüzünü taşıyarak onun

Ve çayların akışında her zaman
Eskiyi anımsatan bir şey vardı
Bulanık olduklarından mı
Yoksa yaz mı eskirdi usulca

Yazlar kentler ve kadınlar
Bir aşkı bırakmanın buruk tadı
Bütün çocukların ve bütün
Şairlerin hep yaşadığı

Ataol Behramoğlu

Yazdım Yeryüzünün Kalbine

Gece sessiz. Sızıyor balkondan odaya usul kalp atışları şehrin
unutulup gidecek yaşanan bu an´da zamanın bulanık sularında.

Ey! Dünden bugüne taşınmış
eşsiz kederiyle kabul gören geçmiş.
Yazdım, harf harf yazdım yeryüzünün kalbine,
acıdı kalbim.

Her veda kaybedilmiş bir topraktı bedenimden ve aşk
titreyen kandilleriyle sonsuz gökyüzü.

Kapısı sert çekilmiş odalarda
kendine terk edilen aşklardan döndüm,
sonu aşka varmayan yollardan

tekrar tekrar kendimden döndüm, ardımda yüzleri silik,
soluk kalabalık… Sevdiler beni, sevdiklerim oldu,
bir yerlerde çarpan bir pencere, dağılan kalabalık.

Gece sessiz. Sızıyor balkondan odaya usul kalp atışları şehrin
unutulup gidecek yaşanan bu an´da zamanın bulanık sularında.


Oya Uysal
-Uzak Olan Sendin-

23 Ocak 2014

Tablo

Yüzümü pişirmiyor
içimdeki cehennem
yüzyıllarımın uçan sayrısı
ağaç dallarında titreyen matem

Ben her dem kendim içreyim
kehribarî bir füsun
dağarcığımda tortulanan arzular.
İpeksi bir tutku mayalanır
azdırılan her zerremde

Ben
Hangi çağın kalbine sıkılan ölümüm
hangi dirim anından fırlayan en son insan
gergin bekleyişler sızıyor
ağzımın kenarından
bir balona üflenen
son direncim
büzüşen soluğumdan

Nefsimi kurumaya terkettim
aşka dair değildi hiç bir şey
kreması bol tutkular mezatında
vuruldu duygularım
düştü fitili

Derisi yüzülen günlerle bekledim
ellerinde parıltılar taşıyan o sancıyı
o sancıyı bekledim o sükun dağdağasını

Yüzümü pişirmiyordu
içimdeki cehennem
Aşk son tablosuydu asrımın
gönülden indirilen
duvara iğnelenen.

Erdal Çakır
[Sır Gölgeleri'nden]

Kaynak: http://erdalcakirdotnet.wordpress.com/2012/07/26/tablo-6-2/

Sultana Mektuplar 1

Ellerin yüreğin olmakta ellerimde
Bir sıcak öyküye yaslanır bu şehrin akşamları
Yarı yaşanmış gün ortasından
Kopardığımız bir andır göğsümüzde gürleyen ağrı.

Her kaçırdığın bakışında kendime yakalanıyorum
Utanıyorum ve saklıyorum ellerimi
Saklanıyorum senden, kendimden
İkindi sonrasından ve tevbemden.

Kaybettiğim her adres gönlüne çıkar
Ben hep kaybolduğum şehirlerde bulurum kendimi
Soruyorum toplayıp bütün sorularımı
Bu şehrin kalbi var mıdır senden başka.

Gidersem bir ince silüettir hatıraların kalbi
Gelmek gitmemektir derim
Gidememektir bakışının düşmediği yere
Geceye, gündüze ve güneşin doğduğu yere.

Erdal Çakır
[Sultana Mektuplar, Nisan 2011]

Kaçak Yolcu

Öğleyi hızla geçerek
bir ayrılık ikindisine uğruyor zaman.
Yaşlı ve yorgun ruhum
vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan

Gülücükler öpüşler sunuyor bana
kırık bir kapıdan odama sızan akşam
Keklik sekişleri ve ötüşlerle
göz kırpımlık bir anda beliren doğrudan.

Katlanarak akıyor duru bir su zaman
artık hiç bahsetmeyeceğim ben ruhumdan.

Bedenim gibidir ruhum da
kalabalık önünde soyunmaktan utanan.
Öylesine mahcup başını yerden kaldırmayan
hayır hayır bahsetmeyeceğim ben ruhumdan.

Ah! devinen kanı bedenimin bir dursa
bahsetmeyeceğim ben artık hiç ruhumdan.
bulunsa sabah gibi bir taş başucumda
dinlenecek ruhum da su uğultusundan

Hüseyin Atlansoy

İstersen

"Çünkü sen beni, bir annenin kucağındaki bebeğin gözlerinde, yolunu kaybetmiş bir avarenin çaresizliğinde, bu şehrin sessiz çığlığında, bir ihtiyarın titreyen elleriyle yudumladığı çayın kokusunda görürsün istersen.."

Eğer anılacaksam, kalbimle anılmak isterim.

Hüseyin Atlansoy: Şiir yazmasaydım bir hayatım olmazdı (SÖYLEŞİ)

O bir kaçak yolcu. Şiiri aramaya çıkan bir ‘Evliya Çelebi’. Kıyıda bir İntihar İlacı şairi. Muhalif bir duruşu ‘zenci’ bir sureti var. ‘Her zaman ve her yerde Kızılderili’.
Uzun yıllardır merkezden uzak mütevazı bir hayat sürüyor. Hüseyin Atlansoy’dan (44) bahsediyorum. 80 kuşağının en önemli şairlerinden olan Atlansoy’un 1983-2005 yılları arasında yazdığı şiirler, Hece Yayınları tarafından ‘Su Burcu’ adıyla bir kitapta toplandı. 2005’in son günlerinde okurla buluşan Su Burcu, Atlansoy’un ‘İntihar İlacı’ (1985), ‘Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’ (1987), ‘Şehir Konuşmaları’ (1990); ‘İlk Sözler’ (ilk üç kitabın toplamı-1998); ‘Kaçak Yolcu’ (1998); ‘Karşılama Töreni’ (2005) adlı kitaplarıyla, çeşitli dergilerde yer alan kitaba girmemiş şiirlerinden oluşuyor. Son yirmi yılda Türkçenin güzel şiirlerinde imzasını gördüğümüz Atlansoy’la söyleşmek üzere Ali Çolak ve Can Bahadır Yüce’yle İstanbul’dan yola çıktığımızda kar yağıyordu. 4 saatlik bir yolculuktan sonra şairin öğretmenlik yaptığı Bilecik’in Bozüyük ilçesine vardık. Sobadan yayılan sahih sıcaklıkta çaylarımızı yudumlarken Atlansoy’la şiiri, aşkı, İstanbul’u, hüznü kısaca hayatı ve ölümü konuştuk.

Toplu şiirler’i yayınlamak için henüz erken değil mi?

Toplu şiirler için genç miyim? Aslında gencim; ama bu şöyle de görülebilir: İlk üç kitaba ‘İlk Sözler’ adını vermiştim. Hem şiirimin başlangıcını göstermesi açısından hem de bu sözlerin yeni olduğunu belirtmek için. Üstü kapalı bir iddiayı da saklıyordu o isim. ‘Bu yeni bir sestir, yeni bir nefestir buna dikkat edin’ ipucunu vermek için öyle bir başlangıç düşünmüştüm. Ondan sonra gelen ‘Kaçak Yolcu’ ve ‘Karşılama Töreni’ aslında ikinci bir blok. Bu ikinci blokla birinci bloku bir araya getirdikten sonra, üçüncü ve son bir adım düşünüyorum. Bu son adımın da ‘son sözler’ olacak bir özellik taşımasını istiyorum.

Kitaba neden ‘Su Burcu’ adını verdiniz?

Biraz Alaaddin Özdenören’e vefa borcu. Alaaddin Bey’in vefatından önce bir yazısında kısa bir değinisi vardı, Hüseyin Atlansoy’dan kendim için seçtiğim iki dize diye: “su burcuna esimli / dalgalı mavi kader çizgini”. ‘Kılıç ve Kadeh’ şiirindeki bu dizeleri kendisi için seçmiş. Doğrusu ben bundan etkilendim. Kitabın ismini ‘Su Burcu’ olarak düşündüm. Benim için ayrıca bir özelliği daha vardır bu ismin. Biz topraktan geliyoruz ve toprağa gidiyoruz. Ama gitmeden önce ve başlangıçta suyla bire bir ilintimiz var. Ona da işaret olsun diye bu ismi koymaktan çekinmedim.

Cahit Zarifoğlu, güncesinde ‘kendi şiirlerimi bir okuyucu gibi okurum’ der. Atlansoy, toplu şiirlere bir okur gözüyle bakabildi mi?

Kitap yayımlandıktan sonra baştan sona okudum ve “Aslında ben çok şiir yazmamışım” dedim, “tek bir şiir yazmışım”. Yazdığım bütün şiirler tek bir şiir olabilecek özellikte. Bu noktada ben şairlerin çok fazla şiirleri olduğuna inanmıyorum. Bir insanın hep aynı kızı sevmesi gibi şairlerin de sanıyorum tek bir şiirleri var.

Tek şiirden ne kastettiğinizi biraz açabilir misiniz?

Şair bir söz söyler. O sözün öncesinde sessizliği söyler, gücü yetiyorsa manasını söyler. Bunu bir imge huzmesi eşliğinde yapar. Simgelerden yararlanarak renkleri bezeme çalışması olarak kullanabilir. Diyelim ki, eğer bir canı var ise gökyüzü onun kanat çırpmasına yarar ancak.

Toplu şiirlerin ilk dizesi “Sabret gönlüm fırtınaya vakit var”. Kitabın son şiiri de “içimde başlayıp diner/nice tanımsız/fırtına ve rüzgar/öyle serseriyim ki/okyanusu geçtim kaldım kıyıda” dizeleriyle son buluyor. Yaklaşık 25 yıllık bir serüven ve ‘kıyı’da bir Hüseyin Atlansoy. Neler diyeceksiniz?

Darmadağın oluşluğa hazır bir zihnin, fırtınaya hazır bir şairin 25 yıl aradan sonra bir anlamda kıyıda kalmasının da kitabı ‘Su Burcu’. Okyanusu geçiyorsunuz ve kıyıda kalıyorsunuz.

Peki bu yolculuk nasıl geçti?

Bu yolculuk muhteşemdi. Belki doğruydu, belki yanlıştı; ama ben bu yolculuktan büyük keyif aldım. Hep yolda olmayı, bir yol üstünde bulunmayı ve bu yolu tamamlamayı seçtim diyebilirim.

Şiirlerinizde de yoğun bir yolculuk teması var. Bir kitabınızın adı da ‘Kaçak Yolcu’. Hüseyin Atlansoy, yol ve yolcu vurgusuyla ne söylüyor?

Belki iki şeyi birden söylüyor. Yol izleğini yol düşüncesini sanatın şiirin önemli bir yeri olarak görüyorum. Şöyle, genelde yolculukları yatay, çizgisel olarak düşünüyor insanlar; ama yolculuğun yatay özelliğinin dışında bir de dikey özelliği var. Bu dikey özelliği; Peygamberimiz’in Miraç hadisesinde yaşadıklarını örnek alarak, bundan beslenerek sanatta bir miracı gerçekleştirmek… Yolculuk bu şekilde de anlaşılabilir. Yatay bir genişleme değil, dikine doğru bir derinleşmeyi de bünyede taşımak önemlidir, diye düşünüyorum. Sanatta hem yatay düzlemin hem dikey düzlemin, ikisinin bir arada düşünülmesini önemli buluyorum.

Turan Karataş sizin için ‘bir şehir şairi’ diyor.

Doğru. Biz sonuç olarak şehirliyiz, ben şehirliyim. Söylediklerim, şehre ilişkin sözler. Şehir bir anlamda, bizim şiirimizde bezeme çalışmalarını yaparken söyleyeceklerimizi diyalog biçiminde aktarmamıza da imkan veren bir özelliğe sahip. Yani şehirde sizin konuşabileceğiniz, anlaşabileceğiniz insanla karşılaşma olasılığınız istatistik olarak bile daha fazladır. Çünkü biz medeniyeti de taşıyoruz. Bu medeniyet, şehir merkezli bir medeniyet.

Şehir imgesi en çok İstanbul ile giriyor şiirinize.

Önce kent merkezlerindeydim, daha sonra taşraya doğru giden bir serüvenim oldu. Şu anda da taşradan kent merkezlerine doğru giden ikinci bir serüven yaşıyorum. Birisinde merkezden çevreye, diğerinde çevreden merkeze doğru gidiyorsunuz. Tabii bu ikisinin farklı özellikleri şiirlerde de gözüktü. Kimi şiirler merkezden çevreye yayılan renklerle bezendi, kimi şiirler ise çevreden merkeze doğru giden renklerle…

İstanbul, şiirinizde daha çok hüzün ve acıyla birlikte yer alıyor. Bu arada İstanbul’dan uzun yıllardır uzaktasınız.

İstanbul’u özlüyorum. İstanbul’u dışarıda yaşamak biraz acı verici. Bir özlemi sürekli büyütüyorsunuz. İstanbul’un öyle uzakta olması hoş bir dalga huzuru da vermiyor değil. Acı ve hüzne gelince; biz taşradan İstanbul’a geldik. İstanbul’un bir vurdumduymazlığı vardır, sizi anlamamakta direnir. Belki kendi açısından haklıdır. Ama siz daha çok haklısınız. İstanbul’u İstanbul yapan ana etken sizin kalbinizdedir. Dolayısıyla İstanbul’un size verdiği acı, hüzün sizi daha çok etkiler. İstanbul’u İstanbul yapan ana ruh sizdedir; ama İstanbul sizi terslemektedir, umursamamaktadır. Bu sizi tabii ki üzer.

Toplu şiirlere baktığımızda zamanla şiirinizin sesinin yumuşadığını, daha içimize seslenir olduğunu görüyoruz. Özellikle ölüme ve aşka bakışınız farklılaşıyor.

Ölüme yaklaştıkça ciddiyet artıyor. Başlangıçta ölebilen tek canlının insan olduğunu bilmezsiniz. Diğer canlılar ölmezler ama insan ölür. Bu bilgiye sahip olduğunuz anda bunun verilecek hesabı vardır. Ölümün ağırlığını hissedersiniz ve gardınız düşer. Şair bir cehennemi yaşar ve birtakım eserler ortaya koyar. Koyduğu eserler ve şiirinin biçimsel özellikleri kendisi için bir araf niteliği taşır. O araf aracılığıyla bir cennete ulaşabiliyorsa ölümü çok daha ciddi bir şekilde düşünmeye başlar.

Yine şiirlerinize baktığımızda görüyoruz ki Atlansoy her dönemde ‘zenci’ ve ‘her yerde Kızılderili’.

Ben bunu bir şiirde dört ana başlığa indirmiştim. Zenci suret, şehit söz, darasız ses, son sükut. Yani bu bir anlamda bizim de genel niteliklerimizi veren ya da günümüzde insan olmanın özelliklerini veren dört ana yol idi. Biz zenci bir surete sahibiz, şehit bir söze namzediz, son sükut bizim derinliğimizdir. Darası alınamayacak bir sesimiz vardır. Bu dört seyreltme, yoğunlaştırma aslında bütün bir serüveni de açıklayacak özellikte. ‘İntihar İlacı’nda beni de hırpalayan müthiş bir atmosfer vardır. Benim en çok sevdiğim kitap olan ‘Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’ -çok gariban kalmış bir kitaptır bu yüzden çok severim- direnmeyi gösteren bir kitaptır. ‘Şehir Konuşmaları’nı tekrar sükuna ermek için atılmış bir adım olarak görüyorum. ‘Kaçak Yolcu’ ve ‘Karşılama Töreni’, kendinden emin olmanın rahatlığı içindedir.

Hüseyin Atlansoy ortada gözükmemeyi tercih etmiş bir şair. Ne gazetelerde ne TV ekranlarında ne de şiir gecelerinde sizi görebiliyoruz. Atlansoy nasıl bir hayat yaşıyor?

Artistik bir hayatım yok. Kendimi denetleyemediğim gösteri anları dışında çok sakin bir hayatım var. Şairlerin bir özelliği vardır; ne yapsalar, ne etseler bir türlü görülmekten kurtulamazlar. Belki bu medyada, televizyon ekranlarında olmaz; ama yaşadıkları ortam neresiyse insanlar onu görüyorlar. Bu görüntü zaten ona bir şekilde acı vermektedir. Ben de bunun medyatik kısmından uzak kalayım istedim. Medya ortalamaya ilişkindir. Niye ortalamaya razı olalım ki?

Şiirde ‘ironi’den hiç vazgeçemiyorsunuz?

İroni keyiflidir. Şu anlamda keyiflidir. Zeki fakat aynı zamanda egemen güçler tarafından ezik kalmaya mahkum edilmiş kişilerin elinde güçlü bir silahtır ironi. Bunu kullanabilmek, dozunda tutabilmek çok önemlidir. İroni bir eseri uçurabilir. Sıkı kanat sesleri çıkarmasına neden olabilir. Bu yüzden ironiden altı yedi yıl kadar uzak durdum. Bu kararımdan iki yıldır vazgeçmiş bulunuyorum.

Mesleğiniz gereği yıllardır taşradasınız. Taşra, şiirinizi nasıl besledi?

Birkaç taşra var, birkaç da şehir var. Şehir ve kenti birbirinden ayırarak düşünmek lazım. Yaşadığım yerlerden bir kısmı Batılı anlamda kentlerdi. Yani ilişki biçimleri açısından Batılı özellikler gösteren kentlerdi. Kimileri ise şehirdi. İstanbul bir şehirdi, Tokat bir şehirdi, Eskişehir daha çok kentti. Taşra noktasında düşündüğümüzde de Tokat’ın taşrası ile Bilecik’in taşrası birbirinden farklı özellikler gösteriyordu. Buralarda ortak olan bir nokta vardı: Sözün hâlâ değerli olması, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde sözü merkeze alan bir yaklaşım içinde bulunmaları. Bu benim için çok önemliydi. Doğrusunu söylemek gerekirse benim için su yatağı oluşumu gibi bir şey oldu. Bir akış için bana imkânlar hazırladı.

Mezkezdeki edebiyat tartışmalarını izleyebildiniz mi?

Bir dönem yaklaşık 5 yıl dergi ve gazete takip etmedim. Bana çok anlamlı gözükmedi. Fakat yedi sekiz yıldır epey bir ümitliyim. Türk şiiri, Türk edebiyatı iyi bir noktaya gidebilir. Ama bir metal yorgunluğu göstermezse. Bu metal yorgunluğu şudur: Uçaklar uçuşa çıkarmış, dışarıdan bakıldığında bir arıza yok; ama uçuştan kısa bir süre sonra düşermiş. Uçmaktan dolayı gelen bir yorgunluk oluşurmuş. Böyle bir yorgunluğa girme tehlikesi olabilir. Türk şiirinin bu tehlikeyi de atlatabileceğini düşünüyorum.

Son dönemde edebiyat dergilerinde yer alan “Şiir ölüyor mu, şiir geri mi çekiliyor?” tarzı soruşturmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerçekten Türk şiiri endişe duyulacak bir durumda mı?

Türk şiiri endişe duyulacak durumda değil, tam tersine çok sıkı donanım içinde. Ve doğrusunu söylemek gerekirse ben şairlerimizi tutuyorum. Şairlerimiz iyidir. Kimisi şairliklerinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kendilerini hakan veya çar gibi görebilirler. Ama şiirimiz iyi yolda.

Son dönemde çok tartışılan “80 şiiri” konusunda ne düşünüyorsunuz? Tartışmalara ilişkin ne söylersiniz?

80 şiirinin şiirimizde iyi bir damarı temsil ettiğine inanıyorum. Şiirimize bir açılım imkanı sağladı. O dönemden sıkı ve iyi şairler çıktı diyebiliriz; Necat Çavuş, İhsan Deniz, Mehmet Ocaktan, Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik, Adnan Özer, Osman Konuk, Osman Hakan. Bu kötü bir fotoğraf değildir. Bu dönemselleştirmeler ne kadar doğru bilmiyorum; ama 80 şiiri, şiirin kendi ölçütleri içinde değerlendirilebilmesinin, tekrar edebiyatın ve sanatın ölçütleriyle ele alınmasının önemli bir durağıdır.

Bir yazınızda “Ben şiirden kaçıyorum, öyle uzaklaşıyorum ki şiir beni kaçtığım ilk lahzanın sferinde yakalıyor.” diyorsunuz. Şiir tarafından ihmal edildiğiniz anlar olmadı mı?

Kimi şairler şiirlerini bitirdiğinde keyiflenirler. Bu iyi bir şeydir. Ama şiir benim için belirli bir ölüm özelliği gösterir. Bir şiiri noktaladığımda ben tükeniyorum. Bu tükeniş de bana acı veriyor. Ama bu kaçışların hemen her defasında yakalanıyorum. Şiir yazmaya başladığım ilk beş yıl boyunca şair olduğumun farkında değildim. Hep şiirden kaçmak isterdim. Yazamayabilseydim yazmazdım; yazmaktan kaçamadım. Küpün iyisi aslında sızdırmayanıdır. Biz sızdırmama özelliğini gösteremedik.

Peki şiir yazmasaydınız ne olurdu?

Çok kötü olurdu. Bir hayatım olmazdı sanıyorum. Ben anların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ve bu şiir anları çok damıtılmış anlardır. Bunları yaşamamak benim için -acı vermesine rağmen- hayatımın alabildiğine anlamsız bir noktaya kaymasını getirebilirdi. O zaman kendime ve başkalarına zarar verebilirdim. Şiir benim için hem sığınak oldu, hem sağanak oldu diyebilirim.

Şiirinizi besleyen kaynaklardan bahsetsek…

Ben güzel bir çocukluk geçirdim. İlk dokuz yılım Mihalıççık’ta geçti. Daha sonra Eskişehir’e geldiğimde çok canlı bir edebiyat ortamı vardı. Altıncı sınıftan itibaren yaklaşık bir altı-yedi sene çok yoğun ve sıkı okudum. Ahmet Kot’un kütüphanesi emrimdeydi. Burada bir kütüphane devirdiğimi hatırlıyorum. Alberto Moravia’dan Kemal Tahir’e, Şeyh Galip’ten Sezai Karakoç’a kadar çok ciddi bir beslenme içindeydim. Hem Doğu hem Batı klasiklerini bu dönemde okudum. Eskişehir’deki çevre benim için büyük bir avantaj oldu. Bu dönemde Atasoy Müftüoğlu’nu, Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i, Ebubekir Eroğlu’nu keşfettim. Daha orta ikinci sınıftayken, 1984’te ilk romanımı çıkarmayı düşünürdüm. Fakat şiir oldu, iyi ki de şiir olmuş.

Daha sonra İstanbul’a geldiniz…

Önce 1979’da geldim. Bu dönemde çevrem edebiyatın içindeydi. 82’de gelişim, Yönelişler dergisine denk düştü. Yazdığım ilk şiir ‘Batıda Kan Var’ yayınlandı. İlk üç şiir çıktıktan sonra ‘Tamam artık ben artık yazmayayım, yazmadan da daha iyi bir şekilde yaşayabilirim’ dedim. Fakat ilk üç şiirden sonra şiirden kaçamadım.

Şiirinizde yoğun bir aşk ve lirizm var.

Ben bunun farkında değildim, İhsan Deniz söyledi. İlk kitabım ‘İntihar İlacı’ çıktığında bu kitabın atmosferi dışında bir şiir vardı, ‘Yağmurlu Prenses’ diye. Ben de o damarı kazmaya devam ettim.

Hüseyin Atlansoy nasıl anılmak ister?

Eğer anılacaksam, kalbimle anılmak isterim. Ve sıkı bir şair olarak anılmak isterim.


Murat Tokay

Kalbim Unut Bu Şiiri

Uğuldayan ve hep uğuldayan
Bir orman kadar üşüyorum şimdi
Yanlış rüzgarlar esiyor dallarımda
Yanlış ve zehirli çiçekler açıyor
Kanımda kocaman gözleriyle bir cığlık

Su ve ses kadar beklediğim
Ne kaldı geride, bilmiyorum
Uzanıp uyumak istiyorum gölgeme
Yine sarılmak o kocaman gozlerin
Uğuldayan rüzgarlarına

Bir acıyı yaşarım bi zehirden
Çicekler üretirim kömür karası
Uçurum kadar bir yalnızlık
Yaratırım kendime, atlarım
Anısı yoktur küçük rüzgarların

Yapraklarım yok artık kuşlarım yok
Büsbütün viran oldu dağlarım
Ezberimdeki türküler de savrulup gitti
Ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
Sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü

Yanlış daha baştan yanlış
Bir şiirdi bu, biliyorum
Ye belki ömrümüzün yakın geçmişi
Bu kadar doğruydu ancak, kimbilir
Kalbim unut bu şiiri


Ahmet Telli

Sözcükler IV.

I
Bazı sözcükler yaralı doğmuştur.
İyileşmez.
Akışı uzun gece.

II
Anlam değildir sözcüklerden beklenen
İçiçeriktir.

III
Sessizlik de üretir sözcükler.
Ama kullanmazlar.

IV
Bazı sözcükler miyop, kısa boylu, kel kafalıdır.
Varlıkları kuşkuludur.
(Kabalistler kuşlarla konuşabiliyorlardı)

V
Her şey konuşur evrende.
Sözcük sonra gelir.

VI
Ben nesnelerin tabuluğu gibi sözcüklerin de
tabuluğuna bağlıyım.
Bu uçurumu hep yaşarım.

İlhan Berk

22 Ocak 2014

Kapı Ağzı

adam gibi çek
bacaklarını değil yüzünü
kaşının altındaki tazecik yarığı çek
kaşından taşıma... şu parlak kırmızıyı
korkulukta gevşeyen parmakları
kırılan tırnakları çek
flaşı kapat
kız, ay çatlatan ondört

şimdi anladın mı
bazı sokaklar niçin gözetlenmez
bazı kalın enseler, eşkaller seçilmesin diye
yaz bunu
geçmesin diye bazı plakalar kayıtlara
bazı büyük siyah camlı arabalar
büyük ve siyah camlı kalabilsin diye

onu bir kedi yavrusu gibi attılar
nasıl attılar!
       oy küçüğüm
kucağımız buz gibiydi
yaka paça onu kucağıma fırlattılar
alnı burnumda saçları omzumda
d  a  ğ  ı  l  d  ı
dayan ha dayan
güneşe az vardı

hadi yaz!
duymuyorsun dimi beni
duyma yaz
rabbim bana bir el!bağırdım
rabbim bana bir el! avaz avaz
tir tir titrerken kucağımda buz gibi
küçücüğüm ter ter titrerken
etine sinen ne varsa
koyu kara acı
sinmeyen ne varsa içine: yabancı
içinde dinmeyen ne varsa hepsini
nasıl pis bir kokuydu o- hepsini...
yaz!
kaydıkça merdivende sıyrılan etek
çorabını çamurla parçalayan diz
elinin tersi ağzını bir tür bulamazken
ve o lanet telefon bir türlü
    aç ulan şu telefonu... aç... aççç...
açılmazken
anne nerdesinken
baba nedenken
renk renk sim kanatlı kelebekler-miş
bana değil sadece ona
yüzüne on yaş büyük kadınlığı
tuz olup aktı yüzünden
rabbim bana bir el!
yaz!

sokak meşrebince yürüdü
cenabet topuklar
bitirim ruganlar
çulsuz sporlar
uzak telsizler yalandan kolaçan
kolunda bidünya mor
mor bir dünya büyüdü kolunda
delik deşik
tek yalvaran yadigar bir cevşendi boynunda
dayan ha dayan

hadi yaz!
elmadağ ayaz
hiçbir şey olmadı burada
alçak kaldırımlar gecenin son naraları
yüksek minareler sabahın ilk ezanları
burada kıyamet kopmadı
ben bile yıkılmadım kendime
belki örtmek için anne kokusu?
azıcık anne kokusu he?
kolunda bidünya mor
bir dünya küçülürken büyüyen göz bebeklerinde
çantana baksana
      yanında azıcık anne kokusu var mı?


Dilek Kartal



yalnız kalan kadın ağıdı

korkunun gölgesiyle iner akşamlar
isli lambalar yanar usulca
kimsesiz kalan kadın
karanlığın soluğunu yüzünde duya duya
bir fısıltı gibi geçer odadan odaya
yağmurun sesi inince
gözyaşları da boşanır ipince
içi sıra konuştuğundan belli
söylenmedik sevgiler kalmış

kurşun geçirmez bir yalnızlık edinmiş
sinesinde sıcak sakladığı
hayra yorulacak düşler
bakraçlarda balkıyan su aydınlığı
çocuklar çekiştirir eteklerinden
ocakta gizli masallar söyleyen ateş
kış kurusu ağaçlarda karamsar kuşlar
yalanlara sığınmış güleğen yüzü
söylenmedik acılar kalmış

en sapa anılar birden önünde
aynaların hüznü bu, derin karanlığın
saçlarını ne zaman çözmüş, anımsamıyor
anımsamıyor son gülüşün kırsak kahkahasını
her şey örtülü
bilinmez bir zamana bırakılmış
günün ağarması bile;
söylenmedik sevinçler kalmış

yanında kimse yok uyandığında
düş dağınıklığıyla karışmış her şey
çıkıp giden kimdi
yatakta unutup sıcaklığını
bir söz olup odaları dolaşan
ılık görüntü, sonsuz yanılsama
söylenmedik sanrılar kalmış

bir şarapneldir dağıtan bütün hayatı
hiç çökmez tozu o büyük bozgunun
delik deşiktir sevda, kırgındır yürek
böyle isteksiz yaşamak sanki daha bir uzun
mevsim güze döndüyse ne gam
ömür denilen ağır yük çekilecek
yeter ki toprak soğumasın
söylenmedik daha neler kalmış


Hüseyin Yurttaş
Yirminci Yüzyıl Ağıtları
Bilgi Yay. İlk ve son baskı mayıs 1996




21 Ocak 2014

Ağır

ilkin onun çocuk gözlerine baktım
yıldızlı bir gök dağlara doğru iniyor
tembel tembel soluyan deniz sakin
karanlıkta beraber yürüdük akşam vakti

titrek bir mum ışığı kadar mahzun
yarısı kapalı bir pencereden geliyor bir türkü
kenara çekilip biraz durduk
eskiden o türküden daha mahzunduk
nasıl çatlarsa dal uçları arzuyla
öyle istekle geçiyor bulutlar
kurumuş ağaç kabukları yaşadım diyor
birden başlıyor ıslak sabahlarıyla günlerimiz
dudaklarımız söğüt yaprakları kadar memnun

geceleyin bir çoban ateşinde dünyamız
yanmaya başlıyor kurumuş otlarıyla
ağlamayı unutuyoruz nar çiçekleriyle beraber
soluk soluğa geçen günlerden haber yok
haber yok denizin kıyısında ay ışığından
baudelaire'le birlikte sakin ol diyoruz kedere
bir düşse gözyaşlarımız sabrın kara taşına
tekrar gün ışığına uzanır yapraklarımız

nasıl yaşarsa bir nilüfer çiçeği sessiz
tenha dağ yamacında öyle duruyor kulübemiz
gözlerimizden atmışız düşmanca yaşları
dimdik ayakta duruyoruz biraz mahzun
insansız kıyıların uzağından geçiyor
karanlıktan bir parça koparan rüzgar
bir kuş kanat çırpsa camlara vuracak
bilirim çiçeğe duracak yamaçta ağaçlar

bir cigara yakıp dalacağım biraz
aynen senin dudaklarını söyler kalbim
hep böyle uzaktan bakmayacağız mutluluğa
dans edeceğiz asfaltında şehirlerimin


Ömer Faruk Toprak

20 Ocak 2014

iki ateş arası

bir şey söyle, yorgunluğumu alsın
eski sevgiler ışıldayan bir şey
gülüştüğümüz günlerin aydınlığı vursun yine
yine uzun yazların geniş öğlelerinden
kuş sesleri gelsin
gölgelere sığınalım
o rüzgâr bulsun bizi
salınan dallar eğilsin
su sevinci çarpsın yüzümüze

özledim, çok özledim
toprağa uzanıp sırtüstü
göğün derinliğine dalmayı
kuşlar ve bulutlarla komşu
coşkudan kıpır kıpır kanım
özledim, çok özledim
şimdi örselenmiş o tertemiz duyguları
içten insan yüzlerini

o günler öyle duruyor mu orda
ömrümüzün gizli tarihinde
nereye koştuk, nereye vardık böyle
içimizde örümcek ağları
zakkum acısı dilimizde
yanık ormanlar yıkılmış şehirler gibiyiz
en küçük belirti yok, nabzımız durmuş
topla soluğunu gençliğimizin, üfle
"hayat öpücüğü" kıvamında
bir şey söyle


Hüseyin Yurttaş
Yirminci Yüzyıl Ağıtları/Bilgi Yayınevi

Dilek

Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi
Bu bahar gününde, dertliyi, ümitsizi
Terfi etmiş memur, sınıf geçmiş öğrenci
Kadını, erkeği, yaşlısı, genci,
Bir bayram sevinciyle, kol kola sokaklarda
Sevgililer, baş başa, muratlarına ermiş
Çocuklar el ele, bir halka oluvermiş
Görmek isterdim camlardan, odalarda oturmuş
Radyoyu açmış, küçük sofra kurmuş
Yol, meydan, dere, tepe, dağ, bayır, kır
Vapurlar limanlarda yola çıkmaya hazır
Gazinolar, plajlar, sinemalar açık
Her dilden bir şarkı, her dudakta bir ıslık
Ne yoksul âhı, ne dul hıçkırığı, ne hasta iniltisi
Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi.

(1954)

Ziya Osman Saba


Bu Şiir 30 Mısralık Bir Sevda Şiiridir

Çok sıcak bir günde
Misafirliğe gittik.
Uykudan kalktı, yanımıza geldi:
Sıcaktı her yeri.
Açık pencereden rüzgâr geliyordu
Ağır bir öğle faslı çalıyordu radyoda.
Çok konuşmadık, yalnız bakıştık.
Geçen yazdan daha sevimliydi.

Taramıştı saçlarını,
Kahverengi elbisesi vardı.
Şöyle bir bakışta vücuduna,
Altüst ediverdi dünyamı.

Biraz da bahçede oturduk,
Çocuklar geldi hep beraber.
Dalıyordu arada bir,
Konuşmuyordu,
Halbuki geçmiş günleri hiç açmadık.

İnsan yaşlandıkça anlıyor
Hayatının en güzel günlerini
Kadınlar öyle kolay anlaşılmıyor.
Farkına varmıyor insan yaşadığının.

En sıcak günlerinde Mayısın
Sessiz sedasız sevişiverdik.
Parklarda, duvar diplerinde,
Caddelerde akşamüstleri,
Gençliğimizin en iyi günlerini yaşadık.

Biraz sonra çay pişirdi
Kalktı çiçek topladı,
Akşamüstü eve dönüşümüzde
Hava daha sıcaktı.

Edip Cansever
-İkindi Üstü-

Güney Hastalığı

Ben dostum vaktiyle bir güney şehrine gittim,
Yanımda – sevince öyledir! – dünyanın en güzel kızı vardı,
Ama neyleyim ki içimde yine o garip sızı vardı,
Sonunda, o güzel günlerimi berbat ettim.

Eylüldü dostum, aylar içinden Eylüldü,
Ateşi düşmüştü artık hummalı kalbimin,
İyileşmiştim dostum, sonra o akşam üstlerinin
Her saati bir altın yaprak olup döküldü.

Uzanmıştım boylu boyunca güney düşüncesine,
Bilirsin aşk havaları insanı sarhoş eder,
Bir şarkı tutturur insan, ezberler gider,
Gariptir, inanır böylece, vurulur kendi nağmesine.

Ben de akıp gidiyordum gökyüzü üstünden,
Bir Güney denizi, bir güney güneşi ki, bilemezsin,
Yalnız olamazsın elbette, orada yalnız olamazsın,
Biz de içiyorduk sarhoş oluyorduk aynı kadehten.

Hâlâ nasıl özlerim bilir misin, bir akşamı her akşam,
Antalya deyince bir portakal düşer,
Ah, bilemezsin hâlâ, o hatıra güneşler,
Yalnızlığının karlı vadisinde dinlenen adam.

Orada güneyde eski bir şehir görmüştün dostum,
Yıkık tiyatrosu kalmıştı, yüzyıllardan yüzyıllara,
Bu şenlik yerinden denize baktıktan sonra,
Demiştim ki: “Ey yitik şehir, sana benziyorum!”

Bilgelik sanacaksın, dinleyince sözlerimi,
Bu şehrin eski haline benzer geçen aşklarımız,
Sonra yıkık duvarlarımızla kalakalırız yapayalnız,
Bu şehirden umduğumuzu alır götürür bir gemi.

Ve oynadığımız, şenlendirdiğimiz o coşkun alan,
Bakakalır, otlar arasından melil mahzun,
Sonra dağlardan bir hava iner gelir, uzun uzun,
Eylül rüzgârını yeniden kokladığımız zaman.

Ah, güney deyince bir yaprak kopar içimden,
Denizlere mi gider bilinmez, bilinmez bir yere gider.
“Gönül şen değil”, feryadınca âhü vah eder,
Toplanmış nice türküler gider peşinden.

Bir ağacı uyur görürseler, uyandırmasınlar,
Güneyde kalmış böyle güzel ağaçlar vardır,
Duldasında bir an dinlendiğimiz o ağaçlardır,
– Herşeyi o ağaçlar bilir dostum, o ağaçlar bilir! –
Biz yaprak misali olduk artık, bize birşey sormasınlar.

Arif Damar

Her Akşam ki Yolumda

Her akşam ki yoluma koyulmuş gidiyorum.
Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun.
Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn,
Bir cami eşiğine yatıversem diyorum

-Rabbim, şuracıkta sen bari gözlerimi yum!
Sen, bana en son kalan, ben senin en son kulun;
Bu akşam, artık seni anmayan İstanbulun
Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum.

Sonsuz sessizliğini dinlemek istiyorum.
Bilirim ki taşlığın bir döşek kadar ılık,
Sana az daha yakın yaşamak için artık,
Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum.

Ziya Osman Saba

Kışa Giderken

İndirin perdeleri, indirin perdeleri…
Sonbahar ağaçlarda ağlarken yaprak yaprak.
Hışıldayan bu altın yağmuruna dalarak,
Dinleyin içerimde serinleyen kederi.

Çekin, önüme çekin şu yerdeki minderi,
Sükûn, beyaz bir gömlek gibi ürpersin bırak.
Çın çın çınlarken uzak, çok uzak bir çıngırak,
Ah, indirin camlara bembeyaz perdeleri.

Sonbahar, ölen günle basamakta duruyor,
Saniyeler kafese bir el gibi vuruyor,
İsterse hemen yarın evim örtülsün karla.

Ferah veren bir rüzgâr olacak ıstırabım,
Şimdiden kilitlendi her fırtınaya kapım.
Senin belinde sarkan bir gümüş anahtarla…

Ziya Osman Saba

Kalp, çölde rüzgarın içini dışına dışını içine çevirip durduğu ağaca takılmış bir tüy misalidir.

Resulullah (sav)'a birlikte demirci Ebu Seyf radıyallahu anh'ın yanına girdik. O, Resulullah (sav)'ın oğlu İbrahim'in süt babası idi. Aleyhissalatu vesselam oğlunu aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra yanına tekrar girdik, İbrahim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Aleyhissalatu vesselam'ın gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anh: "Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah'ın Resulü?" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Ey İbnu Avf! Bu merhamettir!" buyurdu ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle söyledi: "Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi razı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrahim! Senin ayrılmandan bizler üzgünüz!"
(Kayıt No.: 5423)

Resulullah (sav)`ın alinden birisi vefat etmişti. Kadınlar, arkasından ağlamak üzere toplandılar. Hz. Ömer (ra) onları bundan men etmek ve geri çevirmek üzere kalktı. Aleyhissalatu vesselam müdahele edip: "Ey Ömer! Bırak onları, çünkü göz ağlayıcıdır, kalp ızdıraba maruzdur, (izdırabın yaşandığı) zaman yakındır!" buyurdular.
(K. Sitte HadisNo : 5426)

"Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarfetmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele" ayeti nazil olduğu zaman biz, Hz. Peygamberle bir seferde bulunuyorduk. Ashabından bazısı: "Ayet altın ve gümüş hakkında indi, hangi malın daha hayırlı olduğunu keşke bilseydik?" dedi. Resulullah (sav) şu cevabı verdi: "Sahip olunan şeylerin en efdali: Zikreden bir dil, şükreden bir kalb, kocasının imanına yardımcı olan saliha bir zevcedir." (K. Sitte HadisNo:647)

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.” (C.Sağir-6146)

“Mü’minin kalbi tatlıdır tatlılığı da sever.” (C.Sağir-6147)

“Adem oğlunun kalpleri kışın yumuşar, çünkü Allah (c.c) Adem (a.s) mı çamurdan yarattı, çünkü kışın kar çamuru yumuşatır.” (C.Sağir-6149)

“Kalp hükümdardır,onun birtakım askerleri vardır. Hükümdar düzgün olunca askerler de düzgün olur, bozuk olunca askerler de bozuk olur.” (C.Sağir-6191)

“Şüphesiz Adem oğlunun kalbi serçe kuşu gibidir, günde yedi defa döner, çevrilir durur.” (C.Sağir-2342)

“Adem oğlunun kalbi her bir vadide bir şubedir, çeşittir. Kim kalbini her bir şeye uydurursa onu hangi vadide helak edeceği Allah’ın umurunda bile olmaz. Kim de tevekkül ederse Allah onun şubelerinin hepsine yeter.” (C.Sağir-2343)

“Şüphesiz ki  Ademoğllarının kalplerinin tamamı Rahman olan Allah’ın kudret parmakları arasında tekbir kalp gibidir, kul nereye çevrilmeyi istiyorsa Allah’ta onu oraya istediği gibi çevirir..” (C.Sağir-2344)

“Kalbe nur girince genişler, rahatlar. Bunun alameti nedir Ya Rasulullah dediler? Dedi ki; Ahiret’e yöneliş, aldatma yurdundan (Dünya) uzaklaşma, ölüm gelmeden ölüm için hazırlık.” (Tirmizi)

“Şanı yüce olan Allah suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (C.Sağir-1832)

“Şüphesiz ki beden de bir parça vardır; o düzgün olursa bedenin tamamı düzgün olur, bozuk olursa bedenin tamamı bozuk olur. Dikkat ediniz ki o kalptir.” (C.Sağir-3856 )

“Kulun imanı istikamet bulmaz, ta ki kalbi doğrulmadıkça; Kalbi istikamet bulmaz, ta ki dili doğrulmadıkça.” (Ahmet .b. Hanbel- Müsned-C.3 S.198)

“Adem oğlunun kalbi tencereden daha çok değişkendir. Tencere kaynarken suyun toplandığı gibi.” (C.Sağir-7300)

“Kalbin misali; çöldeki bir tüy gibidir. Rüzgar onun içini dışına, dışını içine çevirir durur.” (C.Sağir-8135)

“Dört şey şakiliktendir. Göz katılığı (ağlayamamak), Kalp katılığı, hırs, uzun emel.” (C.Sağir-921)

“Dünya’da züht sahibi olmak, kalbi ve bedeni rahatlatır. Dünya‘ya rağbet ise kalbi ve bedeni yorar.” (C.Sağir-4594)

Resulullah (sav) namazda şu duayı okumamızı öğretiyordu: "Allahım! Senden işte (dinde) sebat etmeyi, doğruluğa da azmetmeyi istiyorum. Keza nimetine şükretmeyi, sana güzel ibadette bulunmayı taleb ediyor, doğruyu konuşan bir dil, eğriliklerden uzak bir kalb diliyorum. Allah`ım, senin bildiğin her çeşit şerden sana sığınıyorum, bilmekte olduğun bütün hayırları senden istiyorum, bildiğin günahlarımdan sana istiğfar ediyorum."
(K. Sitte HadisNo : 1847)

“Saflarınızı düzeltiniz, kalpleriniz ayrı düşmesin.” (C.Sağir-4729)

“Alçak gönüllü olmayı tavsiye ediyorum Alçakgönüllülük kalp amelidir.” (C.Sağir-5517)

“İlim iki kısımdır; Kalp ilmi ki; faydalı olan budur. Dil ilmi olan ki; ademoğlunun aleyhine kullanılacak ilimdir.” (C.Sağir-5717)

“Kalp hükümdardır, hükümdar düzgün olunca tebası da düzgün olur, bozuk olunca tebası da bozuk olur.” (C.Sağir-5752)

“Şarkı ve türkü, suyun baklayı büyütüp yeşerttiği gibi kalpte münafıklığı büyütür.” (C.Sağir-5809)

“Vera sahibi ol ki;insanların en abidi olasın. Kanaat sahibi ol ki; insanların en çok şükredeni olasın. Kendi nefsin için istediğini insanlar için de iste ki; mü’min olasın. Sana komşu olana komşuluğu güzel yap ki; Müslüman olasın. Gülmeni az yap, gülmenin çoğu kalbi öldürür.” (C.Sağir-6422)

“Körlüğün en şerlisi kalp körlüğüdür.” (C.Sağir-9689)

“Kalb kalb diye isimlendirildi, çünkü döndüğünden. Kalp, çölde rüzgarın içini dışına dışını içine çevirip durduğu ağaca takılmış bir tüy misalidir.” (C.Sağir-2595)

“İslam açıkça yaptığımız amellerdir,imanın yeri ise kalptir.” (C.Sağir-3060)

“Saffan.b. Muattal’a dokunmayın, onun dili pis kalbi temizdir.” (C.Sağir-4224)

“Kırallara sövme ile kalbinizi meşgul etmeyin. Onların ıslahı için dua etmek sureti ile Allahu teala’ya yakınlık arayınız.” (C.Sağir-9805)

“Kul bir hata işlediği zaman kalbine simsiyah bir nokta konur. Eğer günahtan kendini çeker, tevbe ve istiğfar ederse kalbi cilalanır, etmezse ta ki kalbini kaplayıncaya kadar nokta artırılır .” (C.Sağir-2070 , Tirmizi-tefsir 83 ,İ.Mace-tevhit 29 )

“Allahu teala buyurdu ki; Ben öyle mahluklar yarattım ki dilleri baldan tatlı, kalpleri kaktüsten daha acıdır.”

“Allahım korkmayan kalpten, faydasız ilimden, kabul edilmeyen duadan sana sığınırım.” (C.Sağir-1490)

“Allahım; Kalbimi nurlu kıl, lisanımı nurlu kıl, bakışımı nurlu kıl, işitmemi nurlu kıl..” (C.Sağir-1513)

“Allahım kalbimi nifaktan, amelimi riyadan, dilimi yalandan, gözümü hain bakmaktan koru. Şüphesiz ki sen gözlerin hain bakışlarını ve göğüslerde gizlenenleri bilirsin.” (C.Sağir-1529)

“Şüphesiz ki kıyamet günü kulların Allah’a en uzak olanı kalbi katı olan kişidir.”

Resulullah (sav)`ı işittim. Demişti ki: "Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen) hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hasıl olur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece ikiayrı kalp ortaya çıkar: Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevadan (beşeri değerlerden) kendisine ne yutturulmuşsa, onu (hak veya batıl) bilir." Bu rivayette Huzeyfe (ra) der ki: "(Ey Ömer!) Seninle o fitne arasında kapalı bir kapı vardır kırılması yakındır!" Hz. Ömer atıldı: "Ey babasız kalasıca! O kırılacak mı? Keşke açılsaydı. Böylece tekrar (kapatılarak eski normal hale) dönülürdü!" Huzeyfe der ki: "Ben ona bu kapı ile öldürülecek veya ölecek bir şahsın kinaye edildiğini bildiren bir hadis söyledim. Mugalata (ve efsane anlatıp boş laf) etmedim." Ravi der ki: "Sa`d İbnu Tarık`a (hadiste geçen) "esvedü mürbad" tabiri ne demektir?" diye sordum. "Siyah üzerine şiddetli beyazlıktır" dedi. Ben tekrar "el-kuzu meçhıyy" nedir?" dedim. "Tepetaklak (ters çevrilmiş) testi!" diye cevap verdi." (K. Sitte HadisNo:4767)

Safiyye (ra) buyurdu ki: "Hz. Peygamber (sav) i'tikafta iken ziyaret maksadıyla geceleyin yanına uğradım. Bir müddet konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. Uğurlamak üzere de o kalktı. Kapıya kadar gelmişti ki, Ensar'dan iki kişi oradan geçiyordu. Hz. Peygamber (sav)'i görünce hızlandılar. Resulullah (sav): "Ağır olun dedi, şu yanımdaki Huyey'in kızı Safiyye'dir." Onlar "Subhanallah, dediler bu da ne demek ey Allah'ın Resulü" Hz. Peygamber (sav): "Şeytan, insana, damarlardaki kan gibi nüfuz eder. Ben, onun kalplerinize bir kötülük atmasından korkarım" buyurdu."
(Kayıt No.: 103)

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Müsafaha edin ki, kalblerdeki kin gitsin, hediyeleşin ki birbirinize sevgi doğsun ve aradaki düşmanlık bitsin."
(Kayıt No.: 3393)

Resulullah (sav) (bir gün), Hasan İbnu Ali (ra)'yi öpmüş idi. Bu sırada yanında bulunan Akra' İbnu Habis, (sanki bunu tuhaf karşıladı ve:) "Benim on tane çocuğum var. Fakat onlardan hiçbirini öpmedim" dedi, Resulullah (sav) ona bakıp: "Merhamet etmeyene merhamet edilmez" buyurdu. [Rezin ilave etti: "(Resulullah (sav) şunu da söyledi:) "Allah siz(in kalbiniz)den merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?"]
(Kayıt No.: 1981)

Resulullah (sav) şu duayı okurlardı: "Allah'ım, huşu duymaz bir kalbten sana sığınırım, dinlenmeyen bir duadan sana sığınırım, doymak bilmeyen bir nefisten, faydası olmayan bir ilimden, bu dört şeyden sana sığınırım."
(Kayıt No.: 1876)

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah'a duayı, size icabet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki Allah celle şanuhu (bu inançla olmayan ve) gafletle (başka meşguliyetlerle) oyalanan kalbin duasını kabul etmez."
(Kayıt No.: 1771)

Resulullah (sav) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu: "Kendini nasıl buluyorsun?" "Ey Allah'ın Resulü, Allah'tan ümidim var, ancak günahlarımdan korkuyorum" diye cevap verdi. Resulullah (sav) da şu açıklamayı yaptı: "Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleşti mi Allah o kulun ümid ettiği şeyi mutlak verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar."
(Kayıt No.: 1679)

Resulullah (sav) buyurdular ki: "Yedi kişi var, Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler; Adil imam, Allah'a ibadet içinde yetişen genç, tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için biraraya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: "Ben Allah'tan korkarım" de(yip icabet etmey)en kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah'ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse."
(Kayıt No.: 4679)



"Rabbin, onların, sinelerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir."

2:7 - Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.

2:10 - Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.

2:74 - Sonra bunun arkasından yine kalbleriniz katılaştı, şimdi de taş gibi, ya da taştan da beter hale geldi. Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor... Ve sizin neler yaptığınızdan Allah gafil değildir.

2:88 - (Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile): "Bizim kalblerimiz kılıflıdır." dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi. Bundan dolayı çok az imana gelirler.

2:93 - Bir zamanlar size, "verdiğimiz kitaba kuvvetle sarılın ve onu dinleyin." diye Tûr'u tepenize kaldırıp mîsakınızı aldık. (O yahudiler): "Duyduk, dinledik, isyan ettik." dediler, kâfirlikleri yüzünden o danayı yüreklerinde besleyip büyüttüler. De ki, "Eğer siz mümin kimseler iseniz, bu imanınız size ne çirkin şeyler emrediyor!

2:97 - Söyle; her kim Cebrail'e düşman ise iyi bilsin ki, Kur'ân'ı senin kalbine Allah'ın izniyle kendinden önceki vahiyleri onaylayıcı, müminlere hidayet ve müjde kaynağı olmak üzere o indirdi.

2:118 - Bilgiden nasibi olmayanlar da "Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize de bir mucize gelse ya!" dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Onların kalbleri birbirlerine benzedi. Gerçekten de yakîne ermek (hakikati bilmek) isteyen bir kavim için biz mucizeleri çok açık seçik gösterdik.

2:204 - İnsanlardan kimi de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Halbuki O, İslâm düşmanlarının en yamanıdır.

2:225 - Allah, sizi yeminlerinizde bilmeyerek ettiğiniz lağıv (herhangi bir kasıt olmadan, kanaate göre yanlış yere yapılan yemin)dan sorumlu tutmaz. Fakat kalbinizin kazandığı yalan yere yapılan yeminden sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, çok halimdir.

2:235 - Böyle kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda size bir vebal yoktur. Allah biliyor ki siz onları mutlaka anacaksınız. Fakat meşru bir söz söylemekten başka bir şekilde kendileriyle gizlice sözleşmeyin. Farz olan iddet sona erinceye kadar da nikâh akdine azmetmeyin (kesin karar vermeyin). Bilin ki Allah gönlünüzdekini bilir. Öyle ise O'nun azabından sakının. Yine bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok yumuşaktır.

2:260 - Bir zamanlar İbrahim de: "Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!" demişti. Allah: "İnanmadın mı ki?" buyurdu. İbrahim: "İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum." dedi. Allah buyurdu ki: "Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça dağıt, sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir."

2:283 - Şayet siz sefer üzere olur bir kâtip de bulamazsanız, o vakit alınmış bir rehin belge yerine geçer. Yok eğer birbirinize güveniyorsanız kendisine güvenilen adam Rabbi olan Allah'dan korksun da üzerindeki emaneti ödesin. Bir de şahitliğinizi inkâr edip gizlemeyin, onu kim inkâr ederse mutlaka onun kalbi vebal içindedir. Her ne yaparsanız Allah onu bilir.

3:7 - Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.

3:8 - Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalblerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, Sen bol ihsan sahibisin.

3:103 - Hep birlikte Allah'ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.

3:118 - Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size âyetleri açıkladık.

3:119 - İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman "inandık" derler. Başbaşa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: "kininizle geberin!". Şüphesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir.

3:126 - Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız daima galip ve hikmet sahibi olan Allah katındandır.

3:151 - Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız. Onların yurtları ateştir. Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür!

3:154 - Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize öyle bir eminlik, öyle bir uyku indirdi ki, o, içinizden bir zümreyi örtüp bürüyordu. Bir zümre de canları sevdasına düşmüştü. Allah'a karşı, cahiliyet zannı gibi, hakka aykırı bir zan besliyorlar ve "Bu işten bize ne?" diyorlardı. De ki: "Bütün iş Allah'ındır". Onlar sana açıklamayacaklarını içlerinde saklıyorlar (ve) diyorlar ki: "Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik". Onlara şöyle söyle: "Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine muhakkak yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gidecekti. Allah (bunu) göğüslerinizin içindekini denemek ve yüreklerinizdekini temizlemek için yaptı. Allah göğüslerin içinde olanı bilir.

3:156 - Ey iman edenler! Sizler inkâr edenler ve yeryüzünde sefere veya savaşa çıkan kardeşleri için: "Eğer bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi." diyenler gibi olmayın. Allah bunu, onların kalplerine bir hasret (yarası) olarak koydu. Allah, diriltir ve öldürür. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

3:159 - Sen (o zaman), sırf Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları sen bağışla, onlar için Allah'dan mağfiret dile. (Yapacağın) işlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a dayan. Muhakkak ki Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.

3:167 - İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musibet de Allah'ın izniyledir. Bu da müminleri belirlemesi ve hem de münafıklık yapanları ayırt etmesi içindir. Ve onlara: "Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya (hiç olmazsa) savunmaya geçiniz." denilmişti. Onlar ise: "Biz savaşmasını (veya savaş olacağını) bilseydik arkanızdan gelirdik." demişlerdi. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah neyi gizlediklerini daha iyi bilendir.

4:63 - Onlar, Allah'ın kalblerindekini bildiği kimselerdir; Onlara aldırma, onlara öğüt ver ve onların içlerine tesir edecek güzel söz söyle!

4:90 - Ancak o kimselere dokunmayın ki, sizinle aralarında anlaşma olan bir kavme sığınmış bulunurlar. Yahut ne sizinle, ne de kendi kavimleriyle savaşmayı gönüllerine sığdıramayıp tarafsız olarak size gelmişlerdir. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı, onlar da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak dururlar, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse, Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol vermemiştir.

4:155 - Verdikleri sözden dönmeleri, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberlerini öldürmeleri ve "kalblerimiz kılıflıdır" demelerinden dolayı (başlarına türlü belalar verdik). Doğrusu Allah, inkârları sebebiyle onların kalplerini mühürlemiştir. Pek azı hariç onlar inanmazlar.

5:7 - Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve "İşittik, itaat ettik" dediğinizde sizden aldığı ve kendisiyle sizi bağladığı ahdini hatırlayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah göğüslerin özünü çok iyi bilir.

5:13 - Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalblerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün. Yine de onları affet, aldırma. Çünkü Allah güzel davrananları sever.

5:41 - Ey peygamber, ağızlarıyla "inandık" deyip, kalbleriyle inanmamış olanlardan ve yahudilerden küfürde yarış edenler seni üzmesin. Onlar yalana kulak verirler, sana gelmeyen diğer bir topluluğa kulak verirler, kelimeleri yerlerinden değiştirirler, "eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının" derler. Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalblerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahirette de büyük bir azab vardır.

5:52 - Kalblerinde hastalık bulunanların :" Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz" diyerek, onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih ihsan eder veya katından bir emir (iş) getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olurlar.

5:113 - Havâriler: "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalblerimiz iyice yatışsın, senin bize doğru söylediğini bilelim ve bunu bizzat görenlerden olalım" dediler.

6:25 - İçlerinden seni dinleyenler de vardır, fakat biz, onu anlamalarına engel olmak için kalblerinin üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. Onlar, bütün delilleri görseler bile yine ona inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar. Ve o kâfirler: "Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" derler.

6:43 - Hiç olmazsa kendilerine baskınımız geldiği zaman olsun, yalvarmalı değiller miydi? Fakat kalbleri katılaştı ve şeytan yaptıklarını kendilerine güzel gösterdi.

6:46 - De ki: "Söyleyin bakalım, eğer Allah kulaklarınızı ve gözlerinizi alır da kalblerinize mühür vurursa, Allah'tan başka onları size getirecek tanrı kimdir?". Dikkat et, âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz, sonra da onlar yüz çeviriyorlar?

6:110 - Biz onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de, onlar, ilkin iman etmedikleri gibi, gene de iman etmezler. Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın bırakırız.

6:113 - Bir de ahirete iman etmeyenlerin kalbleri, o yaldızlı söze kansın, ondan hoşlansın ve işledikleri suçları işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar.

7:43 - Orada kalblerinde bulunan kini çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. "Bizi buna erdiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmişler." derler. Onlara şöyle seslenilir: "İşte size cennet! Yaptıklarınıza karşılık buna varis oldunuz".

7:100 - Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı ki: Eğer biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitmezler.

7:101 - İşte o ülkeler ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mucizeler) getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte o kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.

7:179 - Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.

8:2 - Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve bunlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.

8:10 - Bunu da Allah size sırf bir müjde olsun ve bununla kalbleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yoksa zafer ancak Allah katındandır. Gerçekten Allah mutlak galiptir ve hikmet sahibidir.

8:11 - O sırada size, yine katından bir güven ve esenlik olmak üzere bir uyku sardırıyordu, sizi temizlemek, şeytanın vesvesesini sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu.

8:12 - İşte o anda Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: Ben sizinle beraberim, müminlere sebat verin. Kâfirlerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunlarının üstüne vurun, parmaklarına, parmaklarına vurun".
8:24 - Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resul'e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız.

8:43 - Hani o vakitler Allah sana uykunda (rüyanda) onları az gösteriyordu. Eğer Allah sana onları kalabalık gösterseydi korkacaktınız ve savaş konusunda anlaşmazlığa düşecektiniz. Fakat Allah böyle bir şeyden sizi uzak tuttu. Çünkü O, gönüllerde yatanı da bilir.

8:49 - O sırada münafıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar, (müslümanlar hakkında) "şu adamları dinleri aldattı" diyorlardı. Oysa her kim Allah'a tevekkül ederse bilsin ki, Allah galiptir, güçlüdür ve hikmet sahibidir.

8:63 - Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalblerini (böylesine) ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hakimdir.

8:70 - Ey Peygamber, elinizdeki esirlere de ki: "Eğer Allah sizin kalblerinizde bir hayır bulursa, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Çünkü Allah bağışlayıcıdır."

9:8 - Onlarla nasıl sözleşme olabilir ki, sizin aleyhinize ellerine bir fırsat geçse, hakkınızda ne bir antlaşma gözetirler, ne de bir yemin. Dil ucuyla sizi hoşnud etmeye çalışırlar, fakat kalbleri o kadarına da razı olmaz. Zaten onların çoğu fasıktırlar.

9:15 - Ve kalblerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğine tevbeyi nasib eder. Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.

9:45 - Senden izin isteyenler, olsa olsa Allah'a ve ahiret gününe inanmayanlar olabilir. Onların kalbleri hep işkillidir. Bundan dolayı şüphe içinde bocalayıp dururlar.

9:60 - Sadakalar ancak şunlar içindir: Fakirler, yoksullar, o işte çalışan görevliler, müellefe-i kulûb (kalbleri İslâm'a ısındırılacaklar), köleler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar. Allah tarafından böyle farz kılındı. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

9:64 - Münafıklar, kalblerindekileri bütünüyle haber verecek bir sûrenin tepelerine inmesinden çekinirler. De ki, alay edip durun bakalım, Allah o sizin çekindiğiniz şeyi kesinlikle ortaya çıkaracaktır.

9:77 - Allah'a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için, O da bu yaptıklarının sonucunu kıyamet gününe kadar yüreklerinde sürüp gidecek bir münafıklığa çevirdi.

9:87 - Onlar, oturanlarla beraber oturmaktan hoşlandılar. Kalblerine mühür vuruldu. Bundan dolayı onlar anlayışsızdırlar.

9:93 - Kınamaya yol, ancak zengin oldukları halde geri kalmak için senden izin isteyenleredir. Bunlar geri kalanlarla beraber olmayı tercih ettiler. Allah da kalblerini mühürledi. Onlar, artık başlarına geleceği bilmezler.

9:110 - Onların kurmuş oldukları bu türlü binalar, kalpleri parça parça olmadıkça, kalblerinde bir nifak düğümü olup kalacaktır. Allah, alîmdir, hakîmdir.

9:117 - Andolsun ki, Allah, yine peygambere ve en zor gününde ona uyan Muhacirler'le Ensar'a, içlerinden bir kısmının kalbleri az kalsın kayacak gibi olmuşken, tevbe nasip etti de lutfedip tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, gerçekten çok şefkatli, çok bağışlayıcıdır.

9:125 - Kalblerinde bir hastalık olanlara gelince, onların da murdarlıklarına (küfürlerine) murdarlık (küfür) katmıştır ve kâfir olarak ölüp gitmişlerdir.

9:127 - Aleyhlerinde bir sûre indirilince, "Sizi birisi görüyor mu?" diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışır giderler. Allah onların kalblerini (imandan) çevirmiştir. Bu yüzden onlar anlayışsız bir kavimdirler.

10:57 - Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa, müminlere bir hidayet ve rahmet geldi.

10:74 - Sonra onun arkasından birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik. Onlara açık mucizelerle geldiler. Fakat onlar bir defa yalan dediklerine sonuna kadar bir türlü inanmadılar. İşte biz, haddi aşanların kalblerini böyle mühürleriz.

10:88 - Musa dedi: "Ey Rabbimiz! Sen Firavun'a ve adamlarına şu dünya hayatında göz kamaştırıcı zenginlik ve bol bol servet verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür ve kalblerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler."

11:5 - Dikkat edin! Görmüyor musunuz, onlar düşmanlıklarını gizlemek için göğüslerini çeviriyorlar. İyi bilin ki, onlar örtülerine bürünürlerken, neyi gizleyip, neyi açığa vurduklarını Allah biliyor. Muhakkak ki Allah, gönülde gizlenenleri de bilir.

11:23 - Fakat iman edip salih amel işleyenler ve Rablerine karşı edepli olanlar, güvenen ve itaat edenler var ya, işte bunlar da cennet ehlidirler. Onlar orada ebedi kalırlar.

13:28 - Onlar, iman etmiş ve kalbleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalbler Allah'ın zikri ile yatışır.

14:37 - "Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını namazı dosdoğru kılmaları için, senin Beyt-i Haram'ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmını onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler.

14:43 - O gün, başlarını dikerek koşacaklar, gözleri kendilerine bile dönmeyecek ve gönülleri bomboş kalacaktır.

15:12 - Biz o küfrü suçluların kalbine işte böyle sokarız.

15:47 - Biz o cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde karşılıklı koltuklara otururlar.

16:22 - İlâhınız bir tek ilâhtır. Bununla beraber ahirete inanmayanların kalbleri inkârcı, kendileri de böbürlenen kimselerdir.

16:78 - Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyordunuz. Şükredesiniz diye size işitme (duygusu), gözler ve gönüller verdi.

16:108 - Bunlar, o kimselerdir ki; Allah kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. Ve onlar, gafillerin ta kendileridir.
17:36 - Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz, gönül, bunların her biri yaptıklarından sorumludurlar.

17:46 - Ve kalblerinin üzerine, Kur'ân'ı anlamalarına engel perdeler geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kur'ân'da bir tek olarak andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar.

17:51 - "İsterse gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun, (Muhakkak öldürülecek ve diriltileceksiniz.) "Onlar: "Bizi kim tekrar diriltecek?" diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratmış olan o kudret sahibi." Sana başlarını sallayarak: "Ne zamandır bu." diyecekler. De ki: "Yakın olması gerekir!".

18:14 - (Oranın hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.

18:28 - Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.

18:57 - Rabbinin âyetleriyle nasihat edilip de onlardan yüz çeviren ve daha önce işlediği günahları unutandan daha zalim kim olabilir? Biz onların kalbleri üzerine (Kur'ân'ı) anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Ey Muhammed! Sen onları doğru yola çağırsan da onlar asla hidayete ermezler.

21:3 - Kalbleri hep eğlencede (gaflette), hem o zalimler aralarında şu gizli fısıltıyı yaptılar: "Bu, ancak sizin gibi bir insan. Artık göz göre göre sihre mi gidip uyarsınız?"

22:32 - Bu böyledir; kim Allah'ın nişanelerine, kurbanlıklarına saygı gösterirse, şüphesiz o kalblerin takvasındandır.

22:35 - Ki Allah anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Onlar başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.

22:46 - Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.

22:53 - Allah, şeytanın karıştırdığını, kalblerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseleri sınamaya vesile kılar. Zalimler şüphesiz (haktan uzak) derin bir ayrılık içindedirler.

22:54 - Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar, Kur'ân'ın şüphesiz Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu bilsinler ve ona iman etsinler de kalpleri ona saygı duysun. Çünkü Allah, iman edenleri doğru yola eriştirir.

23:60 - Ve, Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri titreyerek yapanlar;

23:63 - Hayır, onların kalpleri bu hususta cehalet içindedir. Ayrıca onların bundan öte birtakım kötü işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar.

23:78 - Halbuki sizin için o kulağı, o gözleri ve o gönülleri yaratan O'dur. Ne de az şükrediyorsunuz!

24:37 - Birtakım insanlar (Allahı tesbih ederler) ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.

24:50 - Kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa şüphe ve tereddüd içinde midirler? Yoksa Allah ve Resulünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir!

25:32 - Yine o inkâr edenler dediler ki: "O Kur'ân ona, hepsi birden indirilseydi ya"! Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk.

26:89 - "Ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer)."

26:194 - Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;

26:200 - Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

27:74 - Rabbin elbette onların sinelerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.

28:10 - Musa'nın anasının yüreği (tasadan) bomboş kalıverdi. Eğer biz, (vaadimize) inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi meydana çıkaracaktı.

28:69 - Rabbin, onların, sinelerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.

29:10 - İnsanlardan kimi vardır ki, "Allah'a inandık" der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir yardım gelecek olsa, mutlaka, "Doğrusu biz de sizinle beraberdik" derler. Acaba Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?

29:49 - Hayır, o (Kur'ân), kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde (yer eden) apaçık âyetlerdir. Ayetlerimizi ancak ve ancak zalimler bile bile inkâr eder.

30:59 - İşte bilmeyenlerin kalblerini Allah böyle mühürler.

31:23 - Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. Onlar dönüp bize gelecekler. O zaman biz onlara bütün yaptıklarını haber vereceğiz. Gerçekten Allah, bütün kalblerin özünü bilir.

32:9 - Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfürdü. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!

33:4 - Allah bir adam için içinde iki kalb yapmamıştır. Kendilerinden zıhar yaptığınız eşlerinizi analarınız kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da oğullarınız kılmamıştır. O sizin ağzınızdaki lafınızdır. Allah ise hakkı söylüyor ve doğru yolu gösteriyor.