31 Mart 2013

Jestlerin Ölümü

Kurumuş güller duruyor masada.
Kimin aldığını hatırlıyorum da
ne için aldığını bilemiyorum.

Bir zamanlar - bir zamanlar dediysem
çok eski de değil: Birkaç ay önce
gül alırdık. Biz. Hepimiz.
Her şey için, yerli yersiz
gül alırdık bir zamanlar.
Biz. Hepimiz.

Gülleri de eskittik.

Zaten artık almıyoruz. Gül zamanları
geçti. Rüzgar esti. Sert esti. Jestler bitti.
Kendimizi kaybettik.
Gül verecek kimse de kalmadı.

Bazen şunu diyoruz kendi kendimize:
İşte bu bizim hayatımız.
Bak işte biz buyuz
bunları yaptık.
şimdi nerdeyiz?

Ben de şunu diyorum kendime:
Jestlerimi harcadım, artık jest kalmadı.
Jestlerle hayat sürmüyor.
Net olmak lazım.

Zaten
kafatasımı görüyorum yüzümde
aynaya baktığımda.

Hiçbir şey eskisi gibi olamaz ki artık!
Artık biz. Üsküdar'a da geçmez olduk.

Oysa ki insanların birbirine ihtiyacı var.
Yoksa niye toplu halde yaşasınlar.

Seyhan Erözçelik

Sensiz

Bir gece rüyamda,
Büyük bir şehrin kalabalık bir caddesinde
Açıkça ağladım herkesin içinde...
Tanımıyordum kimseleri,
Seçemiyordum gideceğim yeri...
Öyle sıkıntılı,öyle şaşkın,öyle güvensiz
Halim ve yürüyüşüm,
Kimin yüzüne baksam ağlamam artıyordu...
Yaşım kırkı aştı diyordum, yaşım,
Başım hala çocuk,
Hala dayanacak yer arar başım...
Ne yol bitiyordu, ne etrafımdaki kalabalık,
Etrafım ne tam geceydi,ne tam aydınlık...
Ayağım takılıp düşme korkusuyla
Uyanmasaydım eğer sıçrayarak,
Yalnızlıktan, kimsesizlikten, bitkinlikten
Ölecek gibiydim sensiz...

Coşkun Ertepınar

İnsanın Yedi Çağı

Bütün dünya bir sahnedir...
Ve bütün erkekler ve kadınlar
sadece birer oyuncu...
Girerler ve çıkarlar.
Bir kişi bir çok rolü birden oynar,
Bu oyun insanın yedi çağıdır...
İlk rol bebeklik çağıdır,
Dadısının kollarında agucuk yaparken...
sonra mızıkçı bir okul çocuğu...
Çantası elinde, yüzünde sabahın parlaklığı
Ayağını sürerek okula gider...
Daha sonra aşık delikanlı gelir,
İç çekişleri ve sevgilinin kaşlarına yazılmış şirleriyle...
Sonra asker olur, garip yeminler eder.
Leopara benzeyen sakalıyla onurlu ve kıskanç,
Savaşta atak ve korkusuz,
Topun ağzında bile şöhretin hayallerini kurar...
Sonra hakimliğe başlar,
Şişman göbeği lezzetli etlerle dolu,
Gözleri ciddi, sakalı ciddi kesmli...
Bilge atasözleri ve modern örneklerle konuşur
Ve böylece rolünü oynar...
Altıncı çağında ise palyaço giysileriyle,
Gözünde gözlüğü, yanında çantası,
Gençliğinden kalma pantalonu zayıflamış vücuduna bol gelir.
Ve kalın erkek sesi, çocukluğundaki gibi incelir.
Son çağda bu olaylı tarih sona erer.
İkinci çocukla her şey biter.
Dişsiz, gözsüz, tatsız, hiç bir şeysiz..

William Shakespeare


30 Mart 2013

Işık, Değişmiş

Görmüyoruz artık birbirimizi aynı ışıkta,
Artık gözlerimiz aynı değil, aynı değil ellerimiz.
Ağaç daha yakın ve kaynakların sesi daha canlı,
Adımlarımız daha derin, ölüler arasında.

Olmayan tanrı, koy elini omzumuza,
Geri dönüşünün ağırlığıyla tasarla bedenlerimizi,
Bu günleri ve gölgeleri, bu kuş çığlıklarını, bu koruları,
Bu yıldızları ruhlarımıza katmayı bırak.

Bir meyve yarılırcasına vazgeç kendinden bizde,
Erit bizi kendinde. Göster bize
Aşksız sözcükler arasında ateş saçmadan düşmüş, ve sadece
Ama sadece yalın olanın esrarlı anlamını.


Yves Bonnefoy

Harran

Bedevi bir yalnızlıktır beni saran çöl
Kitabelere sığmayan dövmelerdir inimdeki gurbet
Gitsem Kerem’in külü savrulur,akıl esir kalır ruha
Sussam sabahları kararır bütün sokakların
Çamurlu bir ayna gibi yayar kendini zaman

Çokça ayrılık sığar ölüme
Bir canda yüz bin beden çırpınır
Suyun yüreği ateşin sesiyle birleşir
Toprağın kalbi durur
Çığlıklar diken üstünde, sesler gömülmüştür
Gece serilmiştir çöle.Güneşe mayın
ömrümüze buğday ekilir
Harran yeşilinde soyulmuş bir şehirdir şimdi yeraltında
Gölgesinde ruhlarımız ayrılır ve tarih kendini yanıltan
bir bellektir burda.
Tapınakların rahminde tanrıların hücresi
Yere inen krallar, biçim değiştiren yüzler
Ve her karesi insanın yenilgisi olan dua
Sin yüzünü kapatır, acem sırtında taşır kendini,
zerdüşt kovulur yurdundan
Çöl biter…yol başlar
Uygarlık adına demiryolları… çeliğin ihaneti
Savrulan gün…Ay’da şeytanın surat buruşması
harelenen insan… ve artık gülyağı minarelerin harcında
her dilde sussan esrik bir köle çığlığıdır Harran.


Ah okusan… konuşan sesim olsan, dursan
Gölgesi olsan gidenlerin:Harran
Sen yüreğimden çıkmış gibi sırılsıklam.

(İpek yolu’ndan)


Müslüm Yücel

Bir hayattan bir hayata geçmek

Kutsal kitapların anlattığı cennet ve cehennem gibi hayatın da, her birinde ayrı bahçeler, ayrı yangınlar, ayrı ateşler, ayrı ıstıraplar, ayrı sevinçler, ayrı çiçekler bulunan çeşitli katlara ayrıldığına, Babil'in asma bahçeleri gibi teras teras yükselen hayatın hangi katında duruyorsanız, yaşayacaklarınızın da durduğunuz yere göre belirleneceğine inanırım ben.
Eğer bir erkek, sevgisinin peşine düşen Dante'nin cenneti ve cehennemi dolaşması gibi hayatın çeşitli katları arasında dolaşmak, bir terastan bir başka terasa geçmek isterse mutlaka kendine yol gösterecek bir kadına ihtiyacı vardır; belki yanılıyorum, ama bana öyle geliyor ki, bir erkek, bir kadının yardımı olmadan, bulunduğu bahçeden bir başka bahçeye, içinde kavrulduğu yangından bir başka yangına tek başına geçemez.
Bir erkeğin düşünsel yeteneği, estetik birikimleri ne olursa olsun, hayatta durduğu kat, içine doğduğu kattır, tanıdığı ilk kadının, annesinin onu bıraktığı kat.
Giyim zevkinin bulunmadığı bir bahçede doğduysanız, giyim zevkinin gelişmiş olduğu bir bahçeye sizi ancak bir kadın götürür; sofralarının inceliklerle donatılmadığı bir katta doğduysanız, incelikli sofraların bulunduğu kata sizi götürecek olan da bir kadındır.
Birlikte olduğunuz kadın değiştiğinde, değişen yalnızca bir kadın değildir, hayatın neredeyse bütünü değişir; bir başka kata, bir başka bahçeye geçersiniz, orada her şey farklıdır.
Dinlediğiniz müzik, okuduğunuz kitap, yediğiniz yemek, gittiğiniz yerler, buluştuğunuz arkadaşlar, hattâ taktığınız kravat bile değişir.
Arkada bıraktığınız, sizi seven ya da sizin sevdiğiniz kadın için duyduğunuz özlem ya da vicdan azabıyla bulanıklaşan yeni duygularınızın yarattığı buğulu kıpırtının içinde beliren taze sevginin yanı başında duruveren tedirginlik de, yalnızca bir trapezden bir trapeze geçerken trapezcinin hissettiği o boşluğa düşme korkusundan değil, biraz da bir hayattan bir başka hayata, bir terastan bir başka terasa atlamanın hafifçe sarhoş eden şaşkınlığındandır.
Bir kadından bir kadına geçmek, bir hayattan bir başka hayata geçmektir.
Yıllarca alıştığınız, içinde geçirdiğiniz zamanda benimseyip farkına varmadan neredeyse başka bir yaşama biçimi olmadığına inandığınız bir hayattan çıkıp duyguların, davranışların, şakaların, arkadaş çevrelerinin, konuşulan konuların, ses tonlarının, okul anılarının, geçmiş aşk tecrübelerinin, sevişme tarzlarının bambaşka olduğu yeni hayatın kapısından girmek ne kadar şaşırtıcı ve heyecan vericidir.
Elinizde olmadan bu yeni terastan görünen manzarayla eski terasın manzarasını kıyaslarsınız, yadırgatıcı birçok yeniliği taze bir aşkın handiyse sonsuz gibi görünen hoşgörüsüyle benimsemeye çalışırken zaman zaman yorulup gizlice eski günlerin bildik, belki sıkıcı ama alışılmış rahatlığını da özlersiniz. Sonra, eskiden çiçekleri ve alevleri arasında gezinirken ruhunuza ağır ağır yerleşmiş olan bıkkınlıkları, yıpratıcı eskimişlikleri, 'bu hayatın başka katlan da yok muydu acaba' diye içinizi yoklayan cevapsız merakları hatırlar, yeni hayatınıza sarılırsınız.
Evinden ayrılmış ama menziline henüz varamamış bir yolcunun bütün duygulan vardır sizde, gördükleriniz karşısındaki coşkunuz, bir yolculuk yapmanın keyfi, varacağınız yerde sizi bekleyecek olan için kurduğunuz hayaller, yol yorgunluğu, yabancılara kendinizi tanıtma zorunluluğu, sürekli bir sarsıntı, vücudunuzun biçimini almış bir yatakta yatma isteği; birbirine benzemeyen, birbirinin zıddı birçok duygu.
Yol boyunca manzara değişir.
Hayatın yeni bir terasına tırmanmakta olduğunuzu hissedersiniz.
Bir kadın, elinin bütün sıcaklığını elinize bırakarak sizi yeni bir hayata götürmektedir; bir misafirlikten çıkışta kapının önündeki kaçamak ve yakıcı öpüş, değişik sevişme fısıltıları, sabahleyin sizin için yeni olan bir şarkıcının söylediği şarkı, size takılan yeni ve mahrem bir isim.
Kadınlara özgü usul bir ustalıkla, yeni hayatınız için eksik olan kısımlarınızın tamamlandığını görürsünüz, 'o gömleğini mi giydin, bu da çok güzel ama bence mavi olanı sana daha çok yakışıyordu', 'istersen o lokantaya gidelim ama şurada bir lokanta var, onu da çok seversin', 'bu adamı okudun mu, geçen gün senin anlattıklarına benzer şeyler yazıyor', 'tabii deniz kıyısı da çok güzel ama bu mevsimde bir dağ gölü var, orası da çok sakin ve güzel oluyor', 'sen hiç ata bindin mi, bence atın üstünde çok heybetli görünürdün', 'bugün sana bir koku aldım, bir denemek ister misin'; önemsiz gözüken bütün bu cümleler, küçük fırça darbeleri gibi size yeni bir hayatın resmini çizmektedir.
Eski hayatınızda size ait olan bahçenin sizi artık kendinizi kanıtlamaya zorlamayan güveninin yerini hafif bir kuşkuyla harmanlanmış bir kendini beğendirme arzusu almıştır; yenilikleri pek de itiraz etmeden kabul ederken, değişik hayat biçimlerinin çok da cahili olmadığınızı göstermek istersiniz.
Hattâ bazen, bir önceki terasta kesinlikle reddettiğiniz bazı davranışları, bu yeni terasta, kendiniz de kendinize şaşarak istekle kabul edersiniz; baktığınız manzara değişirken siz de değişmişsinizdir çünkü.
Sevgisinin peşinde cennetle cehennemi dolaşan Dante gibi yeni bir hayatı dolaşmaktasınızdır artık.
Cenneti değişiktir.
Cehenneminin de değişik olduğunu göreceksiniz.
Kavgaları, acıları, kıskançlıkları bile farklıdır.
Bir erkeği hayatın içinde kadınlar gezdirir, hayatın katlan arasında kadınlar dolaştırır.
Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz, esprili bir kadına rastlarsanız espriniz, zeki bir kadına rastlarsanız zekânız gelişir; yeni huysuzluklar, kaprisler, kavga nedenleri, acılar da öğrenirsiniz.
Ardınızda kalan kadının size öğrettiklerine, yeni kadının öğrettikleri de katılır.
Her zaman eski kadını anacağınız bir an gelecektir; şimdi size eskimiş gözüken o manzaranın da bir zamanlar sizin için ne kadar yeni olduğunu hatırlayacaksınızdır; bir sevgiliyi değilse bile zaman zaman bir kardeşi özler gibi özleyeceksinizdir onu.
Bir kadından bir kadına, bir hayattan bir hayata geçerken heyecanınıza daima biraz da kırıklık karışır; tuhaf bir kırıklıktır bu, yalnızca erkeklerin bildiği, çocuğunu sokağa bırakmış bir babanınkini andıran sızılı, tuhaf bir vicdan azabı; bugün girdiğiniz bahçenin kapısına onun bahçesinden geçerek geldiğinizi bilmenin huzursuz borçluluğu.
Hayat, kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi kat kattır; Babil'in asma bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir.
Bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür.
Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat, yanınızdaki kadının terası, manzarası, hayatıdır; hayatın hangi katında durduğunuzu, yanınızdaki kadının durduğu kat belirler.
Hayatınız, seçtiğiniz kadındır.
Bir kadın değil bir hayat seçersiniz çünkü.

Ahmet Altan

Venüs'le Buluşma

Bazen düşünürüm de, kader bana tuhaf huylu bir arabacı gibi gözükür; sanki sizi hangi şehre götüreceğini seyahatin başından belirlemiştir de, şehre vardıktan sonra bazı dönemeçlerde dönüp adresi size sorar.
Hangi semtte, hangi sokakta, hangi evde yaşayacağınızı kendiniz belirlersiniz.
O dönemeçlere geldiğinizde kararınız ya da kararsızlığınız çizer yolu.
Kararsız kalırsanız eğer, arabacı o dönemeci geçip devam eder yoluna.
Acaba hayatımızın kaç dönemecinde kendimiz karar veririz ne yana sapacağımıza ve acaba hayatımızın kaç dönemecinde kararsızlığımız yüzünden bir dönemeci kaçırırız.
Ve o dönemeçlerde kararımızı ya da kararsızlığımızı belirleyen nedir?
Geleceğimizin rotasını kararlarımız mı, yoksa kararsızlıklarımız mı çizer?
Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir.
O dönemeçte karar verebilirsek, nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz.
Nedir bizi sessiz bırakan peki?
Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen?
isteklerimizden daha güçlü nasıl bir duygu var içimizde?
Istvan Szabo'nun, neredeyse sanata düşman olan 'sanatçılarla' Paris'te Wagner'in bir operasını sahneye koymaya çalışan Macar bir orkestra şefiyle, onun âşık olduğu Amerikalı bir sopranoyu anlattığı harika bir filmi vardır, Venüs'le Buluşma.
Genç orkestra şefi bin türlü engelin, entrikanın, kaprisin arasında istediği gibi bir müzik çalabilmek için kıvranırken, dünyanın en güzel seslerinden birine sahip olan, zeki, güzel, şımarık ve gençliğini ardında bıraktığından kaygılı sopranoya âşık olur. ,
Soprano da bu çocuksu, yetenekli ve çaresiz şefe tutulur.
Macar şef evlidir.
Güzel soprano ise, artık efsane olmuş çok ünlü bir başka Macar şefle bir zamanlar bir aşk yaşamıştır.
Genç şef, sevdiği kadın, karısı ve hayran olduğu eski şefin korkutucu efsanesi arasında sıkışır, bir yandan da orkestradaki çeşitli sorunların üstesinden gelmeye uğraşır.
Bütün bunlara rağmen birbirlerine aşklarından söz etmeyi ve birlikte olmayı başarırlar, harika sevişirler, kadınların seviştikten sonra 'bu bir mucize' dedikleri o olağanüstü sevişmelerden.
Bir seferinde prova yapılırken gene orkestrayla şefin arasında sorun çıkar, şef provayı izleyen sopranonun yanına gelir, "Bunları azdıramıyorum" der, "ne yapacağım?"
— Azdırırsın, der soprano, beni azdırdığına göre onları da azdırırsın.
Bu bir tek cümle bile şefe ihtiyacı olan gücü vermeye yeter.
Ama hayat her zaman bu kadar güzel değildir şef için.
Sopranoya âşık olduğunu anlayan karısı onu evden kovar, soprano, şefin evliliğini bozmak istemediğinden telefonlarına cevap vermez.
Bütün bu karmaşaya rağmen yeniden bir araya gelirler.
Soprano şefe, "Hiç kimseye böyle âşık olmadım" der.
Şef de olağanüstü güzellikte sesi olan bu huysuz kadına âşıktır.
Ve o dönemeç gelir.
Bir sevişmeden sonra yatağın üstünde çırılçıplak birbirlerine sarılmış vaziyette kucak kucağa yatarlarken, soprano, "Paris'ten sonra ne yapacağımızı düşünüyorum" der gülümseyerek.
Gelecekle ilgili bir söz bekler şeften.
Şef sesini çıkarmadan bakar kadının yüzüne.
Tek kelime etmez.
Hayatının belki de en önemli dönemeçlerinden birinde, kadere, 'buradan sap' diye bağırmak isterken sessizce durur.
Soprano anlar.
Şef, kadere 'buradan sap' diyememiştir.
Operanın ve hayatının 'Venüs'üyle buluşamayacaktır.
Aşkına ve isteğine rağmen karar verecek cesareti gösterememiş, hayatını bir başka geleceğe döndürememiştir.
Kimbilir, belki karısının çok üzüleceğini düşünmek, belki sopranonun kendisinden bıkacağından çekinmek, belki eski ve ünlü şefin hayali altında ezileceğini sanmak, belki de sopranonun kaprislerinin kendi geleceğini boğacağından korkmak.
Nedeni ne olursa olsun şef kararını verememiştir.
Henüz var olmayan 'gelecekle' ilgili korkular, var olan 'an'ı ve o andaki o olağanüstü isteği hayata geçirmeye engel olmuştur.
Kararsız kalmış, kader yoluna devam etmiştir.
Peki, gelecek nasıl olur da 'an'ı böylesine önemsiz ve güçsüz kılabilir?
Neden insan elindeki 'an'ı yaşamak yerine, geleceğiyle ilgili hesaplara takılıp kararsız ve sessiz kalır bir dönemeçte?
Gelecek belirsiz ve karanlık olduğu için mi, aydınlık ve belirgin olan 'an'ı böylesine yenilgiye uğratır?
Bilinmeyenden duyduğumuz korku, bilinenin aydınlığı içinde duran istekten kuvvetli midir?
Belirsiz olan belirli olandan güçlü müdür hep?
O yüzden mi, en önemli dönemeçlerde bazen böyle kararsız ve sessiz kalır da, çok sapmak istediğimiz yollara özlemle bakarak dümdüz devam ederiz?
Hayatımızın en önemli zaman parçası, henüz gelmemiş olan ve 'gelecek' denilen zaman parçası mıdır?
Böyle zamanlarda kaderimizi belirleyen 'dün' ya da 'bugün' değil de 'yarın' mıdır?
Yarın, bu korkunç gücünü, bilinmez olmasına mı borçludur?
Geleceğin belirsiz karanlığına saklanan korku, bugünün apaçık isteğini neden bir sessizliğe mahkûm eder?
Şef, o sessizlik ânında bile, o güzel sopranoyu hayatı boyunca seveceğini ve özleyeceğini bilir, o kadın olmadan geçecek olan hayatının solgunlaşacağını keskin bir şekilde hisseder.
Yaşadığı acıyı sessizliğiyle kabullenir.
Gelecekten korktuğu için geleceği istediği gibi yaşayamaz.
Karar veremediği için hayatının yolunu kararsızlığı çizer.
Hayatlarımızı kararlarımız mı, kararsızlıklarımız mı belirler?
'An'ın isteklerini 'geleceğin' endişelerine kurban edenler mi daha mutlu yaşar, yoksa geleceğin acılarını kabul edecek kadar güçlü bir şekilde 'an'ın isteğine sarılanlar mı?
Kaç dönemeçten 'Venüs'le buluşamadan' geçtik acaba?
Ve acaba kaçımız gelecek korkusu yüzünden geleceğimizi kaybettik?

Ahmet Altan

Bir kadınla yapılan üç şey

Bazı yazarları özler insan, onların anlattıklarını, anlatma biçimlerini, kullandıkları dili, yalnızca onlara ait olan sözcük evliliklerini, onların yarattığı ve okurken bir parçası haline geldiğiniz dünyayı, o dünyanın kokularını, seslerini, renklerini özler; ben arada bir Lawrence Durrell'i özlerim.
Yazıyı, hattâ zaman zaman fazlaca, şiire çok yaklaştıran üslubu, bu üslubun içinde insanları bütün kırılganlıkları ve sertlikleriyle anlatabilmesi, limon kokuları arasından süzülen ışığı, hoş kokulu tuğla tozuyla dolu havayı' odama taşıması, yazmaktan aldığı zevki her kelimesiyle bana hissettirmesi, bitkinleşip bedbinleştiğim, kızgın çakıllar üstünde unutulmuş bir deniz kestanesi gibi kuruduğum zamanlarda, aynen onun kadın kahramanlarından birinin yazara yaptığını söylediği gibi 'burun deliklerime bir yaşam soluğu' üfler.
O soluğu minnettarlıkla içime çekerim.
İçime çektiğim o solukta benzersiz cümleler, benzersiz anlatımlar vardır, ama cümlelerinden biri, birçok okurun başına geldiği gibi, kitabın parçası olmaktan çıkıp benim kendi hayatıma katılmış, benim parçam olmuştur.
O cümle, Justine'i okuyan herkesin hatırladığı cümledir:
— Bir kadınla üç şey yapabilirsin: Ya onu seversin, ya onun için acı çekersin ya da onu yazarsın.
Bu unutulmaz bir cümledir.
Ama o cümleyi benim için daha da unutulmaz kılan, çok çok uzun yıllar önce, bir kadının sabaha karşı, parlak mor bir gökyüzünün altında koyu yeşil şemsiyeler gibi açılan fıstık çamlarının dibinde sorduğu bir sorudur:
— Bu cümlede 'ya' mı olmalı, yoksa 've' mi?
Bu cümleyi yazarın yazdığı gibi 'ya seversin ya acı çekersin ya yazarsın' diye mi kurmalıydık, yoksa 'bir kadını seversin ve onun için acı çekersin ve onu yazarsın' diye mi?
Soru, kadınların birçok sorusu gibi çok sade, çok düz ve verilecek cevaba göre bir hayatı tümüyle değiştirecek kadar tehlikeliydi.
Bir kadına karşı olan duygumuzda bir sıralama var mıydı, onu seviyor, sonra acı çekiyor, sonra yazıyor muyduk?
Yoksa hepsi iç içe miydi, onu hem seviyor, hem onun için acı çekiyor, hem de onu yazıyor muyduk?
Bir kadını yazmak, artık onu sevmemek, onun için acı çekmemek, onu terk etmek manasına mı geliyordu?
Sanırım hepimiz, sevmenin ve acı çekmenin birbirinden kolay kolay kopmadığını, alt akıntıları olan bir nehre girer gibi, bu duygulardan herhangi birinden suya girip derinlere doğru daldığımızda diğer duyguya rastladığımızı biliyoruz; hayat bize bir duyguyu diğerinden ayıklamanın pek mümkün olmadığını, duyguların orman perileri gibi yalnız başlarına gezmediklerini, her perinin bir de zebanisi olduğunu öğretti.
Ama sevmekle yazmak arasındaki ilişkiyi hiçbirimiz tam olarak bilemiyoruz.
Belki de soruyu tersinden sormalıyız:
— Bir kadın sevilmeyi mi, kendisi için acı çekilmesini mi, yoksa yazılmayı mı ister?
Sevilmeyi ister, sevilmeyi sever.
Kendileri için acı çeken erkekleri anlatırken seslerine yansıyan o şefkatli, acı çeken erkek için üzülen, o erkeğin o acıdan kurtulmasını dileyen ve çektiği acı için o erkeği küçümseyen edanın hemen altındaki, o acıyı kendi çekiciliğinin bir kanıtı gibi gören kadınsı kibri ve memnuniyeti hissettiğimizde, kendisi için acı çekilmesini de istediğini sezebiliyoruz.
Peki bir kadın yazılmayı ister mi?
Bu soruyu bir kadına sorduğunuzda çoğu, belki de hepsi, 'hayır' diyecektir, 'yazılmayı istemem'; ama bunu gerçekten yazılmak istemediklerinden değil, böyle bir isteği gereksiz ve alçaltıcı bir gösteriş olarak değerlendirdiklerinden böyle söyleyeceklerdir.
Bunu derken, kadınların yazılmak istemediklerini söylemek istemiyorum, yalnızca bu konudaki duygularının gösterdikleri kadar açık ve net olmadığını, çok daha belirsiz ve karmaşık olduğunu söylemek istiyorum.
Birisinin kendilerini yazmasını isterler ve birisinin kendilerini yazmasından korkarlar.
Bir kadın kendi kendini, bir erkeğin kendi kendini tanıdığından daha fazla tanır, bir kadının esas ilgi alanı kendisidir çünkü; erkekler kadınlarla ilgilenirken kadınlar kendileriyle ilgilenirler.
Bu yüzden kendileriyle ilgili neyi ya da neleri saklamak istediklerini çok iyi bilirler.
Birilerinin kendilerini anlatmasından sıkılmaz kadınlar, günlerce, hattâ yıllarca kendilerini bir erkekten dinleyebilirler, onları korkutan anlatılmak değildir, bunu severler; onları korkutan nasıl anlatılacaklarıdır, kendileriyle ilgili gerçekleri bildiklerinden, bu gerçeklerin ne kadarının karşılarındaki erkek tarafından sezildiği konusunda hep içlerinde bir kuşku taşırlar.
Bütün kadınlar anlatılmak isterler, biri kendilerini yazsın isterler, ama hiçbir kadın bütün gerçekleriyle anlatılıp yazılmak istemez.
Onların, bir romanın kahramanı olma konusunda duygularındaki muğlaklık, bu çelişkiden kaynaklanır.
Söyledikleri şudur:
— Beni anlat, beni yaz ama beni, benim kendimi anlattığım gibi anlat, kendimi gördüğüm gibi değil.
Ama ya onu anlatacak adam, onun kendini gördüğü gibi görüyorsa; onun vücudunda beğenmeyip türlü giyim hileleriyle sakladığı yerleri gibi ruhunda beğenmeyip çeşitli şakalarla, öfkelerle, gözyaşlarıyla saklamaya çalıştığı kusurlarını da fark ediyorsa...
Hiçbir erkeğin vücutlarındaki ya da ruhlarındaki kusurları görmesine, hele bunları dile getirmesine tahammül edebileceklerini sanmam.
Belki de bu yüzden Durrell'in romanındaki o kadınca soruda 'sevmek' ve 'yazmak' birbirinden ayrılıyordur, bir erkek seviyorsa her şeyi yazacak kadar ayrıntılı ve açık görmemelidir çünkü.
Belki de bu yüzden o kadın bana, "Bunların arasında ve mi var?" diye sorarken, bir erkeğin bir kadını, o kadının kendi kendini gördüğü gibi bütün kusurlarıyla görüp, gördüklerine rağmen sevmesinin mümkün olup olmadığını sormuştur.
Bir erkek, bir kadını, onu yazacak kadar keskin bir şekilde bütün kusurlarını açıkça görüp de sevebilir mi?
Kadınlar sanırım buna 'hayır' diyecekler, 'bizi bütün gerçeğimizle gören birinin bizi sevmesi mümkün değildir.'
Bana sorarsanız, ben, kadını bütün kusurları ve eksiklikleriyle gören biri onları sever derim.
Ben kadınların, vücutları gibi ruhlarının da en çok saklamak istedikleri yerlerini severim çünkü.
Onların erdemlerinden çok kusurlarının çekici olduğuna inanırım.
Durrell'inki de dahil bütün iyi romanlarda en güzel anlatılan bölümlerin kadınların 'kusurları' olduğunu ve erkeklerin bu kusurlara bağlandığını görürsünüz.
Yazarların, kadınlardan daha iyi bildiği tek gerçek de budur herhalde.

Ahmet Altan

Kristal Denizaltı

Kristal denizaltı
Benim de o kristal denizaltıya binmişliğim var.
Süt buğusu gibi solgun maviliğin yayıldığı ıssız bir sabah vakti, dönüp dönmeyeceğini bilmediğin bir yolculuğa çıkmak için ürpertilerle binip kapaklarını kapatırsın.
Eğer dönersen başka biri olarak döneceksindir yolculuğundan.
O denizaltı bir yere gitmez.
Giden sensindir.
O denizaltının içinde tuhaf bir yolculuğa çıkarsın, o yolculukta gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini hiç kimseye anlatamazsın, senin anlattığını kimse anlamaz çünkü.
Onlar da vaktinde o yolculuğa çıkmış olsalar bile, kimse kimsenin yolculuk hikâyesini kavrayamaz.
Kristal denizaltının çevresinden geçip de senin içeride yaptıklarını görenler şaşarlar sana, şaşılacak şeyler yaparsın gerçekten.
O denizaltıya binenler kendilerini bile şaşırtacak davranışlarda bulunurlar.
Bir orospuya âşık olmaktır o denizaltıya binmek.
Bir serseriye tutulmak.
Bir çılgının peşinden gitmek.
Bütün hayatını bir bencilin yanında geçirmek istemektir.
Geleceğini, bir dakikasını bile kendine ayırmadan,
verdiğin armağanın değerini belki de hiç bilmeyecek birine vermeye hazırlanmaktır.
Seni seyredenler hastalığını düşünürler.
'Hastalıklı ilişkiler' tanımlamasının içindesindir artık.
Denizaltının dışındakiler, seni iyileştirmek için sana bağırırlar, nasihatler verirler, yardım etmeye çabalarlar.
Seslerini duyar ama yalnızca gülümsersin.
Fuzulî'nin şiiridir artık senin duyduğun:
'El çek ilacımdan tabib...'
İyileşmek istemezsin.
Yalnızca, seni hastalıklı insanların arasına atanı değil hastalığı da sevdiğini kim bilebilir ki seni seyredenler arasında.
Sen artık Zelda'ya tutulan Fitzgerald, Wagner'e tutulan Cosima'sındır. Kulağına sesler gelir:
— Senin sevdiğin çirkin bir kadın; o adam bencil; güvenilmez biri senin güvendiğin, hastalıklı bir ilişki bu.
Gülümsersin.
Onlara şöyle demek istersin:
— ilişkinin hastalıklı olması önemli değil ki, önemli olan iki kişinin hastalığının birbirine, birbiri için yaratılmış iki parça gibi uyması.
Zaten hastalıklı bir ilişkinin olabilmesi, insanın o kristal denizaltıya binip bilinmez yolculuklara çıkması için, birbirine tutulan iki kişinin değil, onların hastalıklarının birbirine değmesi, o hastalıkların kıvrımlarının denk gelmesi gerekir.
Seyredenler, hastalıkların uyduğunu görmezler.
Onların gördüğü birbirine uymayan iki kişidir.
Çirkin bir erkek ve güzel bir kadın gibi, fedakâr bir kadın ve çıkarcı bir erkek gibi, sevecen bir erkek ve sinirli bir kadın gibi iki benzemeyen insanın aynı denizaltının içinde açılarıyla ve mutluluklarıyla tuhaf bir seyahate çıkmasına şaşar insanlar. Sorarlar kendi kendilerine:
— Neden bu iki insan aynı kristal denizaltının içinde? Cevap çok basittir aslında:
— Çünkü onların hastalıkları birbirine uyuyor. O kristal denizaltıya binmişliğim var. Hastalıkları hastalıklarımın kıvrımlarına uyanlara rastlamışlığım var.
Fuzulî'nin mısrasını mırıldanmışlığım var:
'El çek ilacımdan tabib...'
İtiraf edeyim ki, ilişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kâbuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları.
Hastalığının bütün kıvrımları hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları.
Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı.
Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiç kimsenin gitmediği yerlere gitmeyi.
Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.
Evet, sevdiğimiz hasta biri.
Evet, bu ilişki hastalıklı.
Ama bunun ne önemi var, hastalıklarımız birbirini tutuyorsa, öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine.
Hangi sağlıklı ilişki böyle ateşler içinde yanabilir ki, hangi sağlıklı ilişki benim gördüğüm rüyaları görebilir ki, hangi sağlıklı ilişki böyle sancıyabilir ki.
Ateşlerle yanarak, sancılarla kavrularak, çılgın rüyaların içinde kıvranarak, kristal denizaltıda hastalıklı ilişkilerin içinde seyahatlere çıktım.
Gezdiğim sıcak sahillerin büyücüleri bana hep aynı şeyi söyledi:
— Önemli olan onun sana uyması değil, önemli olan onun hastalığının senin hastalığına uyması.
Dolaştığım tarih sayfalan, aşk bölümlerinde hep 'hastalıklı' ilişkileri anlatıyordu, kayda geçmeye değer olarak yalnızca onları bulmuştu.
Brahms, Clara Schumann'a böyle tutulmuş; Yesenin, Isadora Duncan'a hayatını böyle armağan etmişti.
Onlar birbirlerine uymuyordu.
Uyan, hastalıklarıydı.
Solgun bir sabah vakti kristal bir denizaltıya biner, hayatın derinliklerine gidersiniz.
Dönüp dönmeyeceğinizi bilmeden.
Dönerseniz başka biri olarak dönersiniz.
Kristal bir denizaltıya binmişliğim var.
Ateşler içinde kıvrandığım.
Ve sizin ateşler içinde kıvrandığınız.
Hiç iyileşmek istemediniz.
En iyileşmek istediğiniz, iyileşmek için yalvardığınız zamanlarda bile istemediniz iyileşmeyi.
Bir kristal denizaltıya binip gittim bir gün.
Garip rüyalar gördüm.

Ahmet Altan

29 Mart 2013

Zima Kavşağı'ndan

Geriye bakışlarla geçti yıllarım,
bazı özel duygularla, düşünceler, isteklerle;
yaşamamın düzgün dönemeçlerinde
çeşitli davranışlar; ama bitmiş bir şey yok.
Yine de yeni yollar açar bunlar insana,
yeni bir güç kazandırır, sizin ilk defa
toz kaldırarak çıplak ayakla yürüdüğünüz
o toprağa basmak.

Yevgeni Yevtuşenko
Çeviri: ÜlküTamer

Kuş Rab Hayat

Ben zamanla akarım.
Bir kum gibi akarım, bir su gibi ve ben zamanla birlikte, zaman gibi bir boşluğa akarım.
Zamanın eli, abanoz renkli bir oymacının eli gibi küçük keskisiyle dolaşır üstümde, bir çocuk yapar, bir delikanlı yapar, bir ihtiyar yapar; her seferinde biraz daha azalarak şekilden sekile girerim ve vahşi ve kaprisli bir eldeki bir dal parçası gibi her şekil değiştirdiğimde ayaklarımın dibinde hatıra denen, bana hem çok yakın hem çok uzak, hem çok bildik hem çok yabancı, esrarlı ve kımıldak bir toz yığını birikir.
Ve hatıralar çoğaldıkça ben eksilirim.
Durmadan, durulmadan, hiç oyalanmadan, oyalanamadan, geçmiş ve gelecek denen iki cam kürenin 'an' denen ince boğumundan geçerim; an, oymacının elinin bedenime değdiği yerdir, keski darbelerinin sızıyla hissedildiği yer, geleceğin biteviye geçmişe döndüğü, geçmişin çoğalıp geleceğin azaldığı yer.
Bir kum saati gibi ben kendi geçmişime akarım.
Bazen bir aşkla, bazen bir ihanetle, bazen vuslatı olmayan bir ayrılışla, sızısı daha da artan anlarla geçmişe akarken geleceğe daha çok bağlanır, hızla çoğalıp beni tutsak almaya uğraşan geçmişin hükmediciliğinden sıyrılmaya çabalarım.
Afrika'daki o kuşu düşünürüm.
O tuhaf ve küçük kuşu.
Gölgesi mora çalan koyu ormanların, sivri kayalarla dövüşerek akan köpüklü nehirlerin, timsahlı bataklıkların, kayıp kabilelerin, çiçek çiçek uzun kumaşlara sarınmış sıkı kalçalı siyah kadınların, mızrak gibi ince erkeklerin, kırmızı toprakların, kaçak avcıların, diktatörlerin, gerillaların ve bin bir çeşit hayvanatın kıtası Afrika'nın güneyinde, ağaç kuytularına saklanmış bir kuş yaşar.
Ömrü bir gündür.
Bir sabah güneşle doğar ve yeryüzünün en kızıl günbatımında ölür.
O bir tek günde, benim ve benim gibi insanların seksen yılda yaşadığını hiç eksiksiz yaşayıp tamamlar.
Sonra, Rabbin kutsal kitabında tüm insanlara söylediğini hatırlarım:
"Size bir öğleden sonralık hayat verdim."
Kuşa hayat diye benim bir günümü, bana hayat diye bilmediğim bir başkasının öğleden sonrasını veren kader, kuşu, beni ve kâinatın sonsuzluğunda saklı bilmediğim başka birilerini değişik kum saatlerinden değişik zamanlara, değişik geçmişlere, değişik hayatlara akıtır; ben, benim ömrümü bir günde yaşayan kuştan daha farklı neler yapabilir, bilmediğim birinin 'öğleden sonrası' olan ömrümü bir küçük kuş çaresizliğinden nasıl kurtarırım?
Benim sorum budur.
Bunu sorarım.
Ben kendi soruma bir cevap ararım.
Her yerde bu cevabı ararım.
Kadınların göğüslerinde, orospuların koynunda, romanlarda, kavgalarda, isyanlarda, mahkemelerde, aşklarda, acılarda, dostluklarda, savaşlarda, barışlarda, yazılarda, sokaklarda, ağaçlarda, her yerde ararım bu cevabı.
Belki de derim, beni, benim ömrümü bir günde yaşayan kuştan ayıran, bu cevabı aramaktır.
Ve benim hayatımın tümünü bir gün yaşayan kuşa, bir bilinmeyenin öğleden sonrasını da bana veren Rabbe derim ki: "Ben sana, senin bana verdiğinden fazlasını vermeliyim."
Ve sorarım kendime, bana verilenin daha fazlasını verebilmek için ben ne yapmalıyım?
Ve sorarım Rabbe: "Yarattığın senden daha cömert olmak için ne yapmalı?"
Bedenimde her an'ın darbesini hissederek geçmişime akarken, ne yapmalıyım ki, daha çok eskiyeceğimi bilerek geleceğime daha hızlı koşayım?
Benim bütün hayatımı, bedenimi, kaderimi, bana dokunduğu her an bende bir iz bırakarak değiştiren zamanı, ben nasıl değiştiririm, o bende bir iz bırakırken, ben de onda nasıl küçük bir iz bırakabilirim?
Zamanla nasıl ödeşebilirim?
Bana sahip olan zamana ben nasıl sahip olurum?
Bilirim, zamanın efendileri vardır ve zamanın tutsakları.
Ama gariptir kader; çoğunlukla zamanın tutsakları hayatın efendileri olur; geçmişlerine zincirli olanlar ve gözlerini ânın keskin pırıltısından ayıramayanlar geçmişlerini ve anlarını iktidarla ve altınla değiştirir, isimlerini 'an'ın üstüne yazarlar ve an değiştiğinde isimleri de silinir; gelecek, üstünde onların ismi yazmayan anlarla doğarak gelir.
Zamanın efendileri ise, ah işte onlar, onları saraylarda, köşklerde, alâyişli selamlarda, törenlerde, karanlık
alışverişlerde göremezsiniz. Geçmiş, bir deniz gibi hayatın eteklerinden çekildiğinde, gelen gelecek üstünde onların ismini taşır, bedenleri eskise ve yok olsa da, onlar zamanın süvarileri gibi geleceğin sağrısında oturur hep.
Zamanın tutsağı olan, isimleri anlara kazılı bugünkü hayatın efendileri Afrika'daki küçük kuşu bilmez.
Rabbin kendisine bir öğleden sonralık hayat bağışladığını düşünmez.
Yıllarla süren hayatları bir kuşun bir günlük ömründen daha fazla iz bırakmaz.
Süslüdür elbiseleri; parlak üniformaları, pahalı kravatları vardır ve hep, "Bana ne vereceksin?" diye sorarlar zamana.
"Bana ne vereceksin?"
Her andan bir şey kapmaya uğraşırlar ve her an daima onlardan daha fazlasını kapar.
Ben zamanla akarım.
İnce bir kum gibi hep geçmişe akarım.
Azalır, eksilir, hem tanıdık hem yabancı bir geçmişin içinde hatıralarla birikir, zamanın elinin bedenimdeki keskin sızısını hep duyarım.
Afrika'daki kuşu, bana bir öğleden sonralık hayat bağışlandığını ve bir gün bu kum saatinin kırılacağını ve geçmişimin bir avuç kum gibi bir kum fırtınasına kanşıp gideceğini bilirim.
Zamanın efendilerini ve zamanın tutsaklarını düşünürüm.
Zamanla akarım ben.
Bir kızıl akşamüstü, zaman beni bırakıp bensiz yoluna devam ettiğinde, ben zamansız nasıl akarım diye sorarım.
Ve sorarım Rabbe: "Senin bana verdiğinden daha fazlasını ben sana nasıl veririm?"
Cevap gelmese de ben onu duyarım:
"Zamanın zincirinden kurtularak."
Ben zamanla akarım ve umarım ki bir gün zaman bana akar.

Ahmet Altan

Aşktandır

1.

kalbin en gizli bilgisini ısmarlamıştım sana
parıldayan sisini bir sabah dervişinin
yalnayak sesini
aşk mutlu bir akşam gibi siniyordu ruhuna

gözlerin hayata hafif aralık
bıraksam akacaktın tarihe ve boşluga
seni anmanın ayakizleriydi çocuklar
onlara sonsuz bir ninni
sana yüzyılların imkansız bilgisini ısmarlamıştım

büyüleyen her çığlığın sonunda anlamıştım
hiçbirzaman açıklanamayacak olan yüreğin açıklarında
yiten kıyılarında aklın,karanlık sazlıklarında
belki bir kamıştım
kesilmeyi bekleyen

ardımsıra diriliğin o kışkırtan şirreti
alçakça bir iççekiş ödenen her diyetten

istenen
genç zamanlarımın öcünü almaktı
yeniden tarihe ve güvenliğe yakalanmamak
ve hayatla boyölçüşenlerin cakasını anlamak için
yeniden yaralanmaktı

ve aktı akacağı kadar her aşktan
düşünce ölüleri şairler narin kadın elleri
ne açılan .bir cennet ne yaklaşan cehennem
nasıl başlar bir insan hayata yenibaştan

yarın
yeni bir haber alınır her arkadaştan
aralanır geleceğin örtüsü yeni bir haber olur
kapıma kilit vurup çıkarım
çıkarım göğsü inip kalkan uçsuz kırlara
hayat yorulur, aşktan ayetler kalır
şiiri yarım kederi yarım kırgın kızlara

yaşmağını açtığım rüyalar unutulur
unutulur sevdiğimin başdöndüren tabirleri de
nedir aslında yollara düşüldüğünde
nedir kalan
sarsılan
hırpalanan
geride

2.

Gözyaşlarını arıyor dünyalılar
her ölenin ardından gözyaşlarını

bense varacağım yere belki varmıştım
güneş yaktığı zaman yaprak sarardığında
kışları kar altında ve dağlarda her bahar
sana kalbin en gizli bilgisini ısmarlamıştım

sonunda anlamıştım
yıllar sonra anne oğlunu nasıl tanır
neden kararır gün batınca ortalık
gök niçin dolanır çocukların ayaklarına
neden meşhur bir şarkıdır ayrılık

sonunda anlamıştım
bastım ayağına kalabalıkların denizin dalgasıyla atıştım
yarama sardığım akgünlerim çürüdü
meyveler çürük çıktı her hüzün sofrasında
ihanet büyüleri taşınca sularımdan
üçüncü dünya harbi istedi canım
o günden beri
şeytana nanik yapıp yoksullarla anlaştım

ölümle halay çeken kızlarının göğsünde
bir muska gibi durur iken yaşamak
asıldı oğulları aşka mendil olmaya

dokunsan irin akacak kasıklarından
dokunsan yok dünya

gözyaşlarını arıyor dünyalılar
her ölenin ardından gözyaşlarını
kendi göğüne bakıp duruyor bir kadın
kötü bir haber gibi bekliyor her yarını

3.

firari bir yara
ne zaman çıksam fotoğraflara

ama yalnayak şehre çıkılmaz
göğe bakmak ayıptır
dinmez içimizin yağmuru
hayatı tütüne saran Cuma
ve dağlar bilinmez burda

oysa aşktandır
gecenin üçünde sokaklara fırlamak
dellenip uzanmak yıldızlara

nedir aslında iman,
şiir var mı,diye sorsam Hıdır'a
vakit dardır ve aşk çağırır
artık karşı çıkılır tüm anlamlara
anlam yoksa yoktur anlamın ertesi de
Necati olsa konuşurdu, prusyalı öğrenci,
doluktu gözlerim bir an, hani bir gemi güvertesinde...

şimdi sonsuz bakışlar büyütmek için
Nureddin'i de alıp
bir yolculuk başlatmalı draman'dan
sonra nehrin kızını anlatsın Turan

dokunsam yok kimse
dokunsam yalnızlık çıkacak duvarlardan
ne Selim ne Ömer
çıkıp gelmez hiçbiri uzaklardan

dostluklar elimde kaldı
baştan çıkaran bir ırmağa atıldı hülyalarım
sesi gelir belki Vahdet abi'nin az sonra telefondan
bırakırım bu şiiri yarım
uçarım

4.

yarın
yeni bir haber alınır her arkadaştan
aralanır yüzyılların örtüsü yeni bir haber olur
acıma kilit vurup çıkarım
çıkarım göğsü inip kalkan uçsuz dağlara
sevdiğim beni bulur,okunur alınyazım
yorgun balıkçılara onarılmaz ağlara

yaşmağını açtığım rüyalar hatırlanır
hatırlanır sevdiğimin başdöndüren tabirleri de
cümle alem bilir artık aşktandır bana bütün olanlar
fışkıran bu bahar dönen bu dünya
ve yağmurlar
aşktandır
aşktandır sevdiğimin başdöndüren tabirleri de
fotoğraflar
firari bir yara
kalır
geride
aşktandır

Sıtkı Caney

Ey Gezgin Yalnızlık

bak yine yağmur
hem birazdan yolcuyum
ben nasıl sevdim

gülüşler yara
öpüşler ceza
ölümler yavrum
işte yolcuyum
unuttum o kararan denizi
arar yusufu uykum
n’olur alıkoyma yanında yüreğimi

n’olur alıkoyma
dolmak üzere vakit
asfalt kirpiklerin ve yağmur lekeleri
şimdi beni şımartan kara bir gizem yollar
açılmaz kilit

artık yolcuyum
huyum değişmez artık ay doğmazsa geceye
bak kuruyan tuzuna dudaklarımın
bak bu benim sessizliğim
ah yanında kalsın isterdim
yanında bütün kimsesizliğim
yolcuyum yorgunum çok kuşkuluyum
kalbimi yağmura terkedemedim
ben nasıl sevdim
ben nasıl sevdim

ah aşkın karmaşık ayetleri
yaklaşan bir şey var bizi ürperten besbelli
ağlasan artık ey dirilik ey sevgili
bak yine yağmur
hem yolcuyum birazdan


Sıtkı Caney

Meksika Sınırı

Hep bir Meksika sınırım olsun isterdim,
alamancı komşumuzun siyah beyaz tevesinde
kovboylar hep Meksika sınırına giderdi
kimse dokunamazdı sınırı geçtiler mi
Meksika sınırı isterdim en sevdiğim şairlere
hep hapiste olurlardı nedense

Hapis yatmış olurdu yoldaşım gönüldaşım
saf tutmak istediğim namazda omuz omuza
hapse düşersin derlerdi
tutup ciğerimden yazsam
en sevdiğim filim artisi
hapsi boylardı illaki
filmin en güzel yerinde

Camimizin imamı
edebiyat öğretmeni
Meksika sınırımız olmadığından belki
ortasında dururlardı
en canalıcı lafın
bir damar kabarırdı cümlelerinde
meksika sınırı olsaydı Türkiyem’in
ondokuz yaşımda sevdiğim kızla
atlar geçerdim sınırı kimse dokunamazdı
yerine Gayrettepe’de dayaklar yedim
günlerce uyutmadılar siyasi şubede

Şimdi
Meksika sınırına iki saat mesafede
tekrarlayıp duruyorum kendi kendime
bir Meksika sınırı lazım her memlekete
Meksika’nın kendisine de

Mehmet Efe

Hoşgeldin / Erkekler sessiz Ölür!

Hoşgeldin..

Söyleyeceklerini susuyorsun, ben sustuklarımı konuşuyorum
Düştüm. İnkar etmiyorum.
Düştüm,hayaldim,sanıydım…
Gerçekler ellerimi kesti.
Sardım kendimi!

Yola çıkalım,haklısın.
Gidelim,
uzaklara değil,yakınlara…
Biz uzakların değil yakınların külleriyiz
Ve kaybettiğimiz biraz da gözümüzün önünde(ki)ydi

Dudaklarıma tabut çaktım.
Hayatı biraz da ölüm alfabesinden konuşabilmek için
Unuttuk, herşeyi hatırladık ama bir şeyi unuttuk!
Ölüm bir bitiştir bitmeyen yalanların başlangıcında.
Ben unutmak istemiyorum,ölürken bile
Hafızamı yanıma gömün!Vasiyetimdir!

Hoşgeldin.

Hep bu zamanlarda geliyorsun
Ellerim kan revan içindeyken yoksun
Kışları geliyorsun
Siyah diyorum rüyalarımda hep
Arkadaşlarım yumruklarımı ısırdığımı ve konuştuğumu
dişlerimi kırarcasına gıcırdattığımı söylüyorlar..
Ben sabahları ağzının kenarında kanla uyanan
Bana yırtık uykular reva gören kim?

Çabuk dost olduğumu ve sevdiğimi söylediler bana
Bir saniye sonramız garanti değilken
Açmasa mıydım bahçesini kalbimin
Tel Örgüler mi çevirseydim gözlerime
Dikenli Böğürtlenler mi ekseydim dilimin düğmelerine?

Hoşgeldin.

Gideni kolay uğurlayan
Geleni heyecansız ağırlayan ve uzun uzun susan bir adama döndüm
Çocuk değilim artık.
Yüzümün coğrafyasından anlarsın bunu
Mazlum ama direnen, ölen ama köleleşmeyen bir mazlum
Ama kendi sesinde çocuklarını emziren bir kadınım da…ağlamayan!
Erkekler ağlamaz; çünkü sessiz ölür erkekler…

Hoşgeldin

Kutsal buluyorum artık işportayı
Kalabalıkların kusulmuş elçileri satıcılar
Dönülecek bir evin olması…herşeye rağmen!

Benimse kendimden başka dönecek bir yerim kalmadı
Geceleri tavaf ediyorum gözlerimi
Ateşte unuttuğum çaydanlığıma sarılıyorum
Ben çaylarımı hep soğutup içiyorum
Kendimi babası olmayan çocuklara oyuncak niyetine versem
Bağışlanır mı ruhumun vasıfsızlığı?

Hoşgeldin

Beni İstanbulda buldun bu üç oldu
Üçtür kendimi güneşe çıkartıyorum
Orospuların,Babaların ve işçi çocukların ayaklarıma dolandığı Taksim’de
Ağa camiinin karşı sokağından gir,Gazeteci sokağında köşedeki masada olacağım
Gelen geçen herkese bakarken bulacaksın beni.
Gecenin bir yarısı döndüğüm sefa(sız)köy’ümde bodrum katında bir bekar dağınık örgüt!
Biraz Cem Yılmaz, Biraz yurtsever bir Vanlı’nın öfkesi..
Biraz din…biraz militan…biraz ahmet kaya!
Biraz fason…yevmiye..ve ellerimi kira yerine uzattığım ev sahipsizliğim!

Hoşgeldin

Sen geldin yağmur yağdı
“Islanmış mı” diye baktım damlalara…
Aynada saçlarıma baktım en çok ta beyazlarıma…
Aynamın karşısında bir ayna daha koydum
Arasına geçip kendimi on parçaya bölüyorum
Bir tren gibi uzuyor parçalarım
Bazen kendimi bir Yol sanıyorum
O kadar çok geldim ve geçtim ki kendimden…
Bir insan kendisinin bekleme salonu olursa en çok kimdir beklenen?
Bekledim…Ama hiç gelmedi…(m)!

Hoşgeldin

F tipinden iki mahkuma yazdığım gecelerde
Birine Allah’ı diğerine Kalbimi anlattığım uzun gecelerde
Kaç yüz kelimeyle sustuğum bir mumun alevinde
buldun beni…
Gülümsedim sana sağ yanımdan
Sana hiç değişmedim gibi gelmişimdir oysa ben çok değiştim
Dostlarımı sevdiklerimi ve kendimi
Bir yılan sabah namazlarımda ben tam da secdedeyken
Parmak aralarıma bırakıyor gömleğini…
Değişiyorum işte!hep aynı gömlekleri…ve duaları…

Hoşgeldin

Ben iyi ölmek istiyorum
ben ölmeyi iyi istiyorum
ama iyilikler üzerine…
ne olur ellerini çekme başımdan olur mu?
saçlarım çok acıyor,
Keşke bir parça İsa olsaydım, tükrüğümü sürseydim ellerime
dokunduğum her yara kapansaydı…
Ölen yanlarıma sarılsaydım

Keşke
Bir Parça İsa olsaydım
ve yüzümü sürseydim yüreğime

A.Kadir Bal

Çıldırmak Varken

Teodora için,

doğdun binlerce sanrı birlikte ördü karanlık saçlarını
oyunlar kurup şehre indin
rüyalarını soyunmak ve bulmak için suçlarını
iyilikten kötülükten çok önce geldin
ne varsa yaşanmamış bildin ne varsa söylenmemiş
açıp kapılarını geldin ve çok güzeldin

güzeldin ve hazırdın dokunaklı her güne ama kimdin
oyunlar kurup şehre indin
istanbulda ateşten bir çadırda bekleşirken hayat
ben beklemeyendim ne unutan ne de hatırlayan
ruhumdaki yanıklardan izler taşıyordu dilim
sonra geldin tanrı şiddetle arandığında
bulaştı sana da tüm deliliğim
artık hiçbirşey düşünemiyorum iyiyim

ama sen ne taşıyorsun böyle
aşk dehşetini sundu sunacağı kadar dünyaya
ve geç kaldı insanlar sen hala yaşıyorsun
elbette gelirsin sevinci çatlatmaya
herşeye yeniden, herşeyi doya doya

elbette çıldıracağız
aşk geri aldığında yüreklerin gözyaşlarını
gülüşlerini çocukların
ve bu yüzden üşüdüğünde dünya
donduğunda bakışları güzel kızların
çıldıracağız
haydi gül tatlı kız

düşün ki dudaklarından hayatlar savrulurdu hep
oynardın acılarınla seni ilk böyle gördüm
ruhunu bıraktığın bir denizin oldu mu senin
iyilik derin bir uçurum artık tanrıya uzak
niçin söyle aşktan başka tanrı, tanrıdan başka aşk, niçin bu ölüm
ayrıyken uzakta büyük istasyonda seni düşündüm

günahlarımı, bulup bulup yitirdiğim tanrımı
düşünüp durdum büyük istasyonda yalnızdım belki acımasızdım
yüreğim kanamadı daha seni tam anlayamadım
ama yağdı yağmurlar günlerce ben günlerce sana sızdım
bazen belki alabildiğine inanmış
belki bazen tanrısızdım

ama sen ne taşıyorsun böyle
acı da sevinç te tanrıdan
artık şarkını söyle artık beni inandır
artık bütün dönüşler tanrıyadır
artık bütün suçlular yüreklerinden asılacak
artık çıldıracağız
kabaracak şehrin şehveti kahkahamız duyulmayacak
yaşayacağız o koku o yatak
artık çıldıracağız
haydi gül tatlı kız

Sıtkı Caney

Azalan Ömre Gazel

Zaman eksiltir insanı, her geçen gün, ömründen çala çala
Geçende oturup düşündüm, ne kadar kaldığımı, azala azala

Sonra çıkıp yürüdüm, içki de istemedi, her nasılsa canım
Tesbih gibi çekip geçmiş yılları, yüreğim darala darala

Bu dünya bâkidir ve herkesten, elbette birşeyler kalır
Kanayan bir sevda kalacak, delik deşik, benden kala kala

Ben sizleri içinizdeki, o bilmediğiniz, yüzünüzle sevdim
Usandım yıllar boyu durmadan, kuyulara bakraç sala sala

Yetti artık Altıok Metin, sürdüğün bu pıtraklı zor ömür
Tuzak ol bir ölüme, denizler gibi, var git çoğala çoğala


Metin Altıok

Babi Yar

Hiç anıt yok Babi Yar'da.
Tek mezar taşı o dik yamaç.
Korkuyorum.
Yahudiler kadar yaşlıyım şimdi.
Şimdi bir Yahudi gibi görüyorum kendimi.
Şimdi Eski Mısır'da dolaşıyorum.
Çarmıha geriliyorum şimdi, ölüyorum,
çivilerin bile izi var üstümde şimdi.
Dreyfus geliyor aklıma. Ben oyum.
Kof adamlar suçluyor, yargılıyor beni.
Parmaklıklar ardındayım ansızın,
kıstırılmışım, tutulmuşum, sövmüşler bana;
Brüksel dantelinden elbiseler giymiş hanımlar
bağırarak şemsiyelerini çarpıyor suratıma.
Belostok'da bir çocuğum şimdi,
yere yayılıyor damlayan kan,
öfkeyle saldırıyor meyhanenin
soğan ve votka kokan fedaileri.
Tekmelenmişim, elimden bir şey gelmiyor,
yalvarıyorum, dinlemiyorlar bile,
"Gebertin çıfıtları, Rusya'yı kurtarın," diye
haykırarak bir aktar dövüyor annemi.
Anna Frank olarak görüyorum kendimi,
nisan dalları kadar inceyim,
sevgiyle dolu içim;
boş sözler söylemeyin bana,
birbirimize bakalım istiyorum.
Gülecek, koklayacak ne var ki
yapraklardan, gökyüzünden başka.
Ama çok şey yaparız sen istersen,
usulca sarılırız birbirimize
karanlık bir odada.
Bir gelen mi var? Korkma.
Bu gelen, baharın sesi.
Gel bana, dudaklarını uzat bana.
Biri kapıyı zorluyor.
Yok yok, kırılan buzların sesi.

Yaban otları hışırdıyor Babi Yar'da.
Ağaçlar sert sert bakıyor, yargıçlar gibi.
Her şey sessizce çığlık atıyor.
Şapkamı çıkarıyorum,
anlıyorum, gittikçe yaşlanmışım.
Burada gömülü bu binlerce insanın,
bu binlerce insanın ardından koparılmış
sessiz bir çığlıktan başka neyim ki şimdi;
burada vurulmuş her ihtiyarım ben,
burada vurulmuş her çocuğum ben.
Ey Ruslar, vatandaşlarım, bilirim hepinizi.
Kötü eller kirletiyor temiz adınızı sizin.
Ülkem nasıl güzeldir, hep bilirim,
nasıl korkunçtur kendilerine, hiç titremeden,
"Rus Birliği" adını takan Yahudi düşmanları.
Hiçbir yerim unutamaz bütün bunları.
Çınlasın "Enternasyonal"
yeryüzündeki
son Yahudi düşmanı gömüldüğü zaman.
Kanımda Yahudi kanı yok,
ama öyleymişim gibi beni
hor görüyor, aşağılıyor Yahudi düşmanları.
Gerçek bir Rus'um bu yüzden.


1961


Yevgeni Yevtuşenko
Çeviri : Ülkü Tamer

Unutmamak

Unutmak istiyordum seni
Fakat bir türlü gelmiyordu
Elimden
Fakat şimdi unuttum
İşte seni
Niye dün gece
Rüyama giripde
Hatırlattın kendini

33-A Servisten
G....Ö....

İnilti / Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler 1961 - s.5


Kelimeler Maskelerini Çıkarırken

Kelimeler, kapılara kanallara açılan görkemli konaklarda verilen eski Venedik balolarına
gözalıcı giysileriyle uçuşarak katılan yüzleri maskeleri aristokrat genç hanımlar gibi varlıklarını
gördüğümüz,ama kimliklerini bilemediğimiz sesler olarak gezinir hayatımızın içinde; yaşamak,
sanırım, o kelimelerin taşıdıkları anlamları öğrenmek, en acıklısının bile söylenişinde bir hoppalık
bulunan dizilerinin ardında saklanan gerçek duyguları tanımaktır.
Ölüm kelimesi siyah bir maskeyle, acı kelimesi kızıl bir maskeyle, neşe sözcüğü leylaki bir
maskeyle bir sözcükler balosunun içinde, o balonun neşesini kaçırmadan, hatta o baloya bir çeşni
katarak yerini alır cümlelerimizde.
O kelimeleri kullanırken handiyse onların ardında bir duygu yığını olduğunu, bir gerçeğin
saklandığını unuturuz. Sonra o kelimelerden biri maskesini çıkartıverir.
Çok sevdiğimiz bir küçük kızın kötü bir hastalığa yakalandığını duyduğumuzda, 'acı' kelimesi-
nin yüzündeki maske iniverir birden; artık o bir kelime değildir, o bir duygudur, sözcükler balosunu
terkedip maskesinden ve giysilerinden soyunmuş, çırılçıplak bize görünmüstür.
Bir dahaki sefere ona bir cümlede, cümleye renk katan kızıl maskesiyle rastladığımızda artık
onun o çırılçıplak halini hatırlarız.
Yaşamak budur.
Kelimelerin arkasına dokunmak, o dokunuşları biriktirmektir.
Her kelimenin bir gün maskesini indireceğini, ardında saklı olanın bize dokunacağını tedirginlikle
ve ümitle beklemektedir.
Mutluluk kelimesiyle defalarca dans eder, yazılardan, cümlelerden oluşmuş binlerce baloda onunla karşılaşır, maskenin ardındakinin ne olduğunu merak ederiz. Maskesini en az indirenlerden biridir o.
Başarı kelimesiyle birlikte balonun en kendini beğenmişi, en kaprislisi ,en nazlısı, en saklısıdır.
Birçok insanın hayatı o kelimelerin maskesiz, soyunmuş halini görmediğinden eksik kalmış, tamamlanmamış, bir bilmece gibi tükenmiştir.
Kızgınlık maskesini çabuk indirir, çabuk gösterir kendini,onu tanımayan, onu görmeyen, ona dokunmayan yok gibidir.
Özlem ise maskesini o kadar yavaş indirirki, soyunuşunun bütün safhalarını anbean yaşar, üstünden
çıkardığı her parçayla birlikte ona biraz daha fazla bağlanırız.
Beklenmedik anlarda maskesini indiren kelimelerden biri sevinçtir, birden bir yerden çıkıverir karşımıza, ona çabuk tutulur, ama genellikle çabuk kaybederiz.
Hayat budur bence, kelimelerin soyunması ve kendilerini bize tanıtmasıdır.
Tecrübe,her maskenin ardında duranı,daha o maske inmeden tanımaktır.
Bazılarının ise gerçek yüzünü görmeyi kimse istemez, onları görenler genellikle lanetlilerdir.
Cinnet ve cinayet, yüzlerini kime gösterirlerse onu mahvederler.
Aşk, maskesi insin diye en çok beklenendir, indirecekmiş gibi yapar, onu gördüğünü, onu bildiğini sananlar çoktur, ama o kendisini çok az insana çırılçıplak gösterir ve onun maskesinin indiğini görmek aynı anda bir çok maskenin de indiğini görmektir.
Kıskançlık, hiddet, erk ediliş, vahşet, neşe, sevinç, keder,bunların hepsi aşk kelimesinin yanından
ayrılmayan sadık nedimeleri gibi onunla birlikte maskelerini bazen teker teker, bazen hep birlikte
açıverirler.
Şehvet ise bizi çoğunlukla yalnız yakalar; onun maskesinin rengi hiçbirine benzemez, ona dokunduğunuz anda siz de değişirsiniz; o maskesinin arkasında bir büyücü saklar, soyunduğunda siz de soyunursunuz; birçok kelimenin ardında saklı olan gerçek dokunduğu ateşi küle çevirirken o bir külü ateşe çevirebilir.
Bazen bir kelimenin peşine düşer, bize bir kez yüzünü göstersin, sakladığını bizimle paylaşsın diye onu günlerce, aylarca, yıllarca takip ederiz; derler ki, yeteri kadar kararlı ve uzun takip edersen onların yüzünü görebilirsin, ama hayatını,maskesini indiremediği kelimelerin peşinde kederli bir sürgüne çevirenler olduğu da söylenir.
Oysa en çok istenen, kelimeler balosundan yalnızca bizim seçtiklerimizin maskesini indirmesi, yalnızca bizim istediklerimizin dokunuşunu bize hissettirmesidir;ancak hayat, kelimelerin manası kadar, maskelerin indirilme sırasının yalnızca bizim irademizle belirlenemeyeceği de öğrenmektir.
Dans edip durur kelimeler çevremizde.
Neredeyse hovardaca katarız onları cümlelerimize, belki de en rahat, en özgür kullandıklarımız henüz maskesinin ardında olanı görmediklerimizdir, bazılarını tanıdıkça telaffuz etmek zorlaşır çünkü.
Kimi zaman, durup düşünürüz, kaç kelimeyi gerçekten tanıdık, kaç tanesini çırılçıplak gördük diye; bazılarını hiç tanımamış olmaktan sevinir, bazılarını tanımış olmanın bedelinin ne kadar ağır olduğunu hatırlarız.
Yaşamak, kelimelerin soyunmasıdır.
Her biri kendince bir biçim, kendince bir renk taşıyan o maskelerin her inişinde hayatımıza bir şeyler katılır; bazılarının katılması bir şeyler eksiltir bizden, bazılarının katılması bir şeyler ekler.
Elbette en dikkatle ve en çok ürkerek izlediğimiz, o kara maskesinin arkasındaki ölümdür. Bazen, maskesini biraz indirir, bir sevdiğimizi, bir tanığımızı kaybettiğimizde onun yüzünü görürüz; çırılçıplak soyunmaz ama gördüğümüz bile yeter bizi altüst etmeye, o maskesini biraz indirdiğinde bile keder, ıstırap, özlem, ayrılık, yalnızlık çırılçıplak soyunurlar.
Sonra gün gelir, vakit tamam olur; bilmediğimiz,beklemediğimiz, tahmin etmediğimiz bir yerde,
bütün maske iner, o kara kelime çırılçıplak soyunup bize sarılır.
Onu görürüz.
Öğreniriz.
Balonun kraliçesi soyunmuş, bütün kelimeler onunla birlikte maskelerini indirip susmuştur.
Artık her kelimeyi biliyoruzdur, öğrenilecek bir kelime kalmamış, balo bizim için bitmiştir.
Biz çekiliriz.
Kelimeler danslarına devam ederler.

Ahmet Altan

28 Mart 2013

Dünyadan Uzak

Sızlıyorsa yüreğin dünya gailesinden
Yaralı kartalleyin dönüp duran yerlerde
Tutsak kanatlarında taşıyarak benleyin
Yazılı bir dünya, soğuk, ezici hem de.

Eğer ancak kanadıkça yaran atıyorsa
Aşkının ışıtmaz olduğunu görüyorsa
O biricik yıldızının o yitik ufkunu;
Bu tutsak ruhum gibi senin de ruhun sonra.

Usanıp o kulluktan, kara, acı, ekmekten
Tutup o kürekleri bırakmışsa bir yana
Eğilmiş ağlıyorsa sulara bakaraktan
Arayarak uzak bir yol sonsuz dalgalarda.

Ve korkuyla omuzunda birden farkedip sonra
O damgayı hani o demirle vurmuşlar;
Titriyorsa vücudun giz tutkularla eğer
Üzülüyorsa o kötü kem bakışlardan.

Ulu yalnızlıklarda bulmak salt bir yer
Gizlemek güzelliğini tüm o hayasızlardan;
Kuruyosa dudağın zehiriyle yılanların
Kızarıyorsa eğer alnın geçerken düşlerinden.

Gözü sendeki o pis o hayasız yabancının;
Yürü git korkusuzca; şehirleri ko git,
Uzat tut ayaklarını o tozlu yollardan
İşte uzak kentler, bizim gözümüzle bak git.

Yazılı kayaları gibi tutsak insanlığın
Geniş barınaklardır o tarlalar, ormanlar
Karanlık adalarla çevrili deniz gibi hür.
Yürü elinde çiçekler tarlalar arasından.

Alfred de Vigny
Çeviren: İlhan Berk

Chang-Kan Türküsü

Sen bir okul öğrencisi
Ben de bir küçük kızken,
Dolaşırdın kamış sırıklarla
Gözetlerdim seni geçerken.
Şen çocuklardık o zaman
Cahang-kan köyünde yaşayan,
Ben bir kadınım şimdi
Sen bir koca adam.
Ondört yaz geçmiş, hayret,
Karın olalı senin;
Bakamaz gözlerim gözlerine
Korkuyorum seviden, yaşamdan.
Loş köşelere gizleniyorum,
Gelemiyorum çağrına,
İşte yıl erdi sona
Her şeyleri örttü sevi.
Biliyorum sadıktın
Seven bir erkek gibi,
Irmak kıyısında bekleyen
Düşlerinin kadınını;
Ama duruyorum ben şimdi
Balkonda tek başıma,
Gözleyip bekleyerek
Taş kesilen kız gibi.

Li Po (701-762)
Çeviri: Yekta Ataman




Bir Sokak Orospusuna

İşkillenme sakın, gocunma benden!...Ben tabiat kadar ateşli,
     tabiat kadar hovarda, ben Whitman dedikleri herifim.
Güneş senin üstünden el çekmedikçe, bil ki el çekmem senden,
Nehirler vazgeçmedikçe senin için çağlamaktan, bırakmadıkça
            ağaçlar senin için uğuldamayı, bil ki senin için çağlayacak,
            senin için uğuldayacak sözlerim.
Kadınım,söz kesilmiş say aramızda!...Diyeceğim, beni gönlünce
            karşılamak için hazırlığa koyul şimdiden!...
Ben gelinceye dek sabırlı ol, uslu otur emi!...
Ayrılmadan şöyle iyice bi bakayım da gözlerine, beni akıldan
            çıkarmayasın, unutmayasın beni…

Walt Whitman
Çeviri: Can Yücel

Bir devlet içün çarha temennâdan usandık

Bir devlet içün çarha temennâdan usandık
Bir vasi içün ağyâra müdârâdan usandık

Hicran çekerek zevk-ı mülâkatı unuttuk
Mahmur olarak lezzet-i sabâdan usandık

Düşdük kati çokdan heves-i devlete ammâ
Ol dâiye-i dağdağa-fermadan usandık

Dil gamla dahi dest ü giribandan usanmaz
Bir yâr içün ağyâr ile gavgâdan usandık

Nâbi ile ol âfetin ahvâlini naklet
Efsâne-i Mecnun ile Leyla dan usandık

Nâbi

Sonrası Ayrılık (Bir Kitabın Basılış Serüveni)

Sonrası Ayrılık’taki, bugün çoğunu acemice, çocukça bulduğum öyküler bana hep o yılları, o heyecanı, o sıkıntıları hatırlatır. İçlerinden şanslı olan birkaç tanesi Unuttuğum Bütün Akşamlar’da yer aldı. Diğerleri bir daha basılmayacak…


Dergilerde beş altı yıldır yazılarım, öykülerim yayımlanıyordu. Elime aldığım her kitap gözümde biraz daha büyüyor, ağırlaşıyor, ruhuma yük oluyordu. Bunlardan birinin kapağında kendi adımı görüp göremeyeceğimin ağırlığıydı bu. Oysa henüz yirmili yaşlarımın başlarındaydım. Şimdiki yaşımdan baktığımda neredeyse çocuk sayılırdım yani. Dosyamı hazırlamaya başlamıştım. Yayınevlerine, yazan çizen insanlara uzak, kendi halinde okuyup yazan bir gençtim. Birileri elimden tutmazsa, önüme düşmezse kendiliğimden bir yayınevinin kapısını çalacak cesarette değildim. Dergilere gönderdiğim öykülerden uzunca bir süre haber gelmeyince akıbetini sormaktan bile çekiniyorken bu cüreti asla gösteremezdim.

O günlerde Milli Eğitim Bakanlığı, “Öğretmen Yazarlar Dizisi” üst başlığı altında kitaplar yayımlamaya başlamıştı. Benim kadrom ise “Uzman Yardımcısı” idi ve bunun bir sıkıntı doğurup doğurmayacağını bilmiyordum. Şansımı denemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.

Dosyamı gönderdim.

Dergide yayımlanan öykü

Yine o günlerde, Yayımlar Dairesi’nce çıkarılmakta olan dergiye bir öykü ve öykümü destekleyecek birkaç desen gönderdim. Bir hafta sonra işyerime bir telefon geldi; Yayımlar’dan bir şube müdürüydü arayan. Beni oraya davet ediyordu. Aramız beş yüz metreydi. Gittim. Şube müdürü, bu kadar yakın olmamıza rağmen niçin öykümü postayla gönderdiğimi sordu. “Bilmem,” dedim, “kimseyi tanımıyorum; buraya gelip kime, ne diyeceğim ki…” Uzun uzun sohbet ettik. Öykümü beğendiğini söyledi, başka öykülerim olup olmadığını sordu. Vardı ama bakanlık onları yayımlamazdı, onların genel çizgisinin biraz dışında şeylerdi yazdıklarım. Görmek istedi. Bu vesileyle sık sık gidip gelmeye başladım oraya. Bir gün, okuyup yazan insanlara ihtiyaç duyduklarını söyleyip birlikte çalışmayı teklif etti bana. Önce kabul etmedim ama bir süre sonra beni kandırmayı başardı şube müdürü. Birlikte çalışmaya başladık. Dergiyi bir edebiyat dergisi kimliğine kavuşturmak istiyor, engelleri birlikte aşmaya çalışıyorduk. Bir yandan da aklım dosyamdaydı. Biz dergi şubesiydik, kitaplara kültür kitapları şubesi bakıyordu. Yani onun müdürü ayrıydı. Kitabımı daha doğrusu dosyamı sorarsam torpil istiyormuşum gibi anlaşılacak korkusuyla uzun süre sesimi çıkarmadım. Benim müdürüm, kitap çıkarmayı düşünüp düşünmediğimi sorunca durumu anlattım. O da kültür kitapları şubesi müdürüne soracağını söyledi. Bu arada, kültür kitapları yayın kurulu dağıtılmıştı ve yeni bir kurul oluşturulmaya çalışılıyordu. Bir süre sonra yeni yayın kurulu görevine başladı. Üniversite hocalarından oluşturulan kurulun günümüz edebiyatına ilgisi son derece zayıftı gördüğüm kadarıyla. Ben ise yine kimseye bir şey sormuyor, soramıyor, bekliyordum.

Üç yıl okunmadan bekleyen dosya

Aradan üç yıl geçti. Orada yeni bir çevre edindim. Eli kalem tutanlardan beni tanıyanlar, kitaplarının akıbetini öğrenmek için beni devreye sokuyorlar, ben de durumlarını öğrenip onları bilgilendiriyordum ama kendi kitabımı soramıyordum. Aralarında olduğum için beni dikkate mi almıyorlardı, yazardan mı saymıyorlardı ya da bilmediğim başka şeyler mi vardı, anlayamıyordum ama durum son derece can sıkıcıydı. Altlarında çalışan birinin kitabının çıkması onlar için pek de hoş bir şey değildi herhalde. Bir gün, nasıl olduysa söz benim dosyaya geldi. Dosyanın incelenmek üzere kime gönderildiğini hatırlayamadılar. Defterler, kayıtlar incelendikten sonra dosyanın, Gazi Üniversitesi’nde bir kadın hocada olduğu anlaşıldı. Bölüm şefinin hocaya ulaşma çabaları bir türlü sonuç vermiyordu. Birkaç ay da öyle geçti. Sonunda bölüm şefiyle birlikte hocanın odasına gittik. Hatırlayamadı, kendisinde öyle bir dosya olmadığını söyledi. Üç yıl önce kendisine gönderildiğini söyleyince dolaplarını karıştırdı ve nihayet benim zavallı dosyayı buldu. Okumamıştı tabii. Sanırım bunca yıl bekletmiş olmanın mahcubiyetiyle dosyama olumlu rapor verdi kısa süre içerisinde ve bize teslim etti. Şimdi de yayın kurulunun toplanmasını beklemek gerekiyordu, son kararı onlar verecekti. Neyse ki herhangi bir sorun çıkmadı ve dosyam basılmak üzere İstanbul’a, devlet kitapları matbaasına gönderildi.

Asıl serüven şimdi başlıyordu. Matbaada sıraya girecekti kitabım ve kim bilir kaç sene sonra sıra gelecekti. Önce dizgi sırası, sonra baskı… Sonra kapak… “Kapağı ben yaparım,” dedim, hiç değilse oradan zaman kazanabilirdim. Tuval üzerine yağlıboya, bozkırda ilerleyen bir tren resmi yaptım. Sonrası Ayrılık’ı en iyi bu resim vurgulardı herhalde. Tabii asıl neden, benim trenlere, tren resimlerine olan düşkünlüğümdü.

Dergimiz de İstanbul’daki matbaamızda basılıyordu. O günlerde derginin basımıyla ilgili bir sorun çıktı ve ben İstanbul’a gitmek zorunda kaldım. Orada matbaanın planlama şefiyle de tanıştık. Nasıl olduysa adam beni sevdi galiba, ilgileneceğini söyledi. (İkinci kitabım Kurutulmuş Gül Mevsimi o matbaada farklı bir kaderi yaşadı. Dizgisini, kapağını kendim yapıp dosyayı elden teslim etmiştim ama kendilerine ulaşmadığını söylediler, tekrar göndermemi istediler. Allah’tan, içlerinden biri hatırladı da tozlu kâğıt yığınlarının arasından bulup çıkardı benim dosyayı.)

Dizgiden gelen ilk nüshayı nasıl da heyecanla tashih ettiğimi nasıl anlatmalı şimdi… İtalik dizilmesini istediğim kısımlar vardı, farklı punto istediğim, farklı boşluklar bıraktığım yerler vardı ama elimdeki dizgi dümdüz bir şeydi. İşaretlemeler, uzun açıklamalar yaptım, geri gönderdim. Anlaşamıyorduk. “Olmaz!” diyorlardı, “Biz hayatımızda böyle bir şey görmedik, böyle kitap olmaz!” Bir sürü telefon konuşmasından sonra biraz onlar taviz verdi, biraz da ben, dizgiyi tamamladık.

Dört buçuk sene sonra yayımlandı

Sonrası Ayrılık, 1991 yılında, dosyayı teslim ettikten dört buçuk sene sonra, ben yirmi dokuzuma gelmişken basıldı. Kitap yirmi bin adet basılmıştı. O yıllarda bütün illerde bulunan (şimdi hepsi kapandı) satış yerlerinde okura sunuldu.

Aradan yıllar geçti ve kitabın ikinci baskısının yapılması gündeme geldi. İlk baskı kurşun dizgiydi, bu yüzden yeniden dizilmesi gerekiyordu. Oturup dizdim, bir de kapak hazırlayıp gönderdim. Bir süre sonra bir telefon: “Kitabın kapağını dışarıda bir şirkete yaptırıyoruz, içeriği hakkında bir şeyler yazar mısınız, nasıl bir kapak olsun?” Niye çıldırmıyordum, hâlâ anlayabilmiş değilim. Ellerindeki kapağı kullanabileceklerini, para pul istemediğimi, imzamı silebileceklerini vb. söylediysem de kâr etmedi, kitapla hiç ilgisi olmayan, üzerinde, kafes içinde bir kuş fotoğrafı bulunan aptal bir kapakla yeniden beş bin adet basıldı Sonrası Ayrılık…

Bugün çoğunu acemice, çocukça bulduğum o öyküler bana hep o yılları, o heyecanı, o sıkıntıları hatırlatır. İçlerinden şanslı olan birkaç tanesi Unuttuğum Bütün Akşamlar’da yer aldı. Diğerleri hep orada kalacak, bir daha basılmayacaklar...

Ethem Baran


Yazarın Yazgısı

Pek çok insan bir yazarın yerinde olmayı düşünür. Onun tıpkı bir sihirbaz maharetiyle sözcüklere görünmez gömlekler giydirmesi; cümlelerini birer merdiven basamağı gibi kullanıp insan ruhunun karanlık bir yerlerine inmesi; hep düşünüp de adını bir türlü koyamadığımız bir varoluş sancısına bıçak gibi dokunması; ya da hiç beklemediğimiz bir yerde saçlarımızı diken diken eden cüretkâr bir hükme varması bizi fazlasıyla şaşkına çevirir. Ve ona ait bir metni her okuduğumuzda kendimize şunu sorarız: Kimdir bir yazar? Sözcüklerini birer yem olarak kullanan bir okur avcısı mı? Aklımız ve düşlerimiz arasında kumar oynayan ve hangisinin kazanacağını daha başından beri bilen hilekâr bir kumarbaz mı? Bizi bütün ayrıntılarımıza kadar gözlemleyen hayatımızı mürekkebine katık eden usta bir hırsız mı? Yoksa canı pek sıkıldığı için düzenimizi altüst ederek keyif çatan bir oyun bozan mı? Kim bilir belki de hepsi. Ama gerçek şu ki hiç birisi değil!..


Bana öyle geliyor ki insanlar içerisinde en talihsiz yazgı yazarın yazgısıdır. Herkesin hayatını herkesin aşklarını herkesin gülüşlerini uzaktan seyreden ama bir türlü insan oyununa katılamayan gerçek bir beceriksizdir o. Çok istemesine rağmen bir dünya vatandaşı olamamış dünyanın herhangi bir gününü dünyadaki herhangi birisi gibi yaşayamamıştır. Kuşkusuz denemediği bir durum değildir bu; ama her seferinde hayat tarafından paramparça edilmiş her seferinde kendi beceriksizliğinin kollarına geri döndürülmüştür. Garip bir oyundur yazarınkisi: O "kendi beceriksizliğimin ipuçlarını bulabilirim" umuduyla başkalarının hayatını derinden seyre dalmış; o uzun dalgınlık sırasında insan hakkında yeni pek çok şey öğrenmiş; ama insan hakkında öğrendiği her yeni şey beceriksizliğini daha da bir artırmıştır. Yaklaştıkça uzaklaşmış tanıştıkça yabancılaşmıştır insana. Ve obeceriksizlik yüzünden dünyaya katılamadığı için içinde büyüyen dehşetli arzunun üstünü örtmeye insanlardan üste çıkmayaonları şaşırtmaya neredeyse mahkûm olmuştur. Eğer bir asker olsa büyük bir kahramanlık göstermeye yeltenecekti kuşkusuz. Ama onun elinde başka bir silah vardır: Kalem...

Ve kalem bir yazarın anaforunda sözcükleri yeniden karıştırıp yeni baştan önümüze sürdüğünde bu sefer dehşet sırası bize gelmiş; yazar dediğimiz o "öç alıcı" bize katılamamanın bizden biri olamamanın hesabını bize ödetmeye başlamıştır artık. Şimdiye kadar kendimizden bile sakladığımız sırlarımız; bizi utançtan yerin dibine geçirecek tutkularımız; gülümseyen dişlerimizin arasındaki kanlı kindarlık; her şeyi yıkmak isteyen ama bir otu bile yerinden edemeyen korkaklığımız ve öteki sayısız hallerimiz "şu aramızdaki beceriksiz" tarafından nasıl da yüzümüze vurulmuştur. Sıkıca örttüklerimizin üstünü açtığı ve bizi ruhumuzun aynasının karşısına diktiği için ondan nefret etmemiz gerekir belki de! Ama biz de en az onun kadar kurnazız: Ondan nefret edip hakikati kabul etmek yerine hayranlık beslediğimizi söyleyip onu ikinci kez yenilgiye uğratmayı daha akıllıca buluruz. "Ne güzel yazmışsın" deriz ona; "Nasıl oluyor da bütün bunları biliyorsun?" Yazarı şu bize katılamayan beceriksizi bu sefer de hayranlığımızın gölünde boğar ruhumuzu pazara çıkarmasının bedelini fazlasıyla ödetiriz ona...

Belli ki yazarla okur arasında ancak iki kurnaz arasında oynanabilecek dönüşümlü bir oyun oynanmaktadır. Nihayetinde yazar sözcüklerini okur hayranlığını ortaya sürmüştür. Şimdi her ikisi de bu tahripkâr sınırda durup birbirlerinin gücünü denemeye başlamışlardır. Bu sınırda taraflardan biri diğerine bir şekilde teslim olacaktır: Yazar ya okurun hayranlığına sırtını dönerek yeniden kendi karanlığına kendi sözcüklerinin ancak yalnızlıkla elde edilen ateşine geri dönecek ya da hayranlık tarafından teslim alınarak öylesine bir memnun ediciye dönüşecektir. Ya yeniden kendi tutunamamışlığına dönüp insanı tekrar be tekrar rasat edecek ya da her seferinde okurun gözlerinin içine bakan bir hayranlık dilencisi haline gelecektir. Okur elbette yazarını hayranlığına esir etmek için can atmaktadır; o her şeyi satın almaya her şeye dokunmaya her şeyi kendisine mal etmeye fazlasıyla alışkındır zaten! Onun en mutlu olacağı an yazarın kaleminin göze hoş desenler çizen bir şablona evrildiği andır. Çoğu okur yazarı kendisine hovarda etmek ister ve çoğu kalem hırsızı okuruna hovardalık etmeyi yazarlık sanır!..


Ali Ayçil

İbni Hazm ve Zahiri Mezhebi

İBNİ HAZM VE ZAHİRÎ MEZHEBİ[1]


İbni Hazm (384 456 H.)


Asıl adı Ali b. Ahmed b. Saîd b. Hazm b. Galib b. Salih b. Ebî Süfyan b. Yezid olup künyesi Ebu Muhammed´dir. O, eserlerinde kendisinden bu künye ile bahseder. Kısaca İbni Hazm denmekle meşhurdur. Babası Ahmed[2] Endülüs Emevî Devletinde mühim mevkii olan bir aileye mensuptur, İbni Hazm, kendisinin tran asıllı bir aileye mensup olduuğnu, îran menşeli olan dip dedesinin, Muaviye´nin kardeşi Yezid b. Ebi Süfyan´m azatlısı bulunduğunu söyler. Buna göre o, velâ´ (azatlı olma) yönünden Kureyşli, milliyet yönünden de İranlıdır. îbni Hazm, bu velâ´ sebebiyle Emevîlere fazla bağlılık gösterir, onları sevmeyenleri sevmez ve dostlarına karşı dostluk gösterirdi. Bu, İbni Hazm´in en bariz sıfatı olan vefakârlığından ileri geliyordu.

Îbni Hazm, nesebine dil Uzatanlara asla hak vermez. Ebu Mervan b. Hayyan, İbni Hazm´in soyca îranlı oluşunu inkâr etmiş ve tam olarak soyunun belli olmadığını söylemiştir. Ona göre bu ailenin durumunu yükselten îbni Hazm´in babası Ahmed´dir. Fakat biz, İbni Hazm´in kendi nesebi hakkında verdiği bilgiyi yalan sayamayız. Çünkü o, kendi soyunu herkesten daha iyi bilir. Ailesi, Emevî hanedanına hizmete devam etmiş, Emevîler Endülüs´e geçip bir devlet kurdukları zaman bu aile de onlarla birlikte buraya gelmiştir.

İbni Hazm´in dip dedesi, Yezid b. Ebî Süfyan ile velâakdettiğine göre, onun ailesi çok eski tarihlerde îslâm Dinini kabul etmiştir. İbni Hazm´in Hristiyan bir aileye mensup olduğuna ve ailesinin yalan bir tarihte müslümanliğı kabul ettiğine ve Leble´nin Arap olmayan unsurlarından olduğuna dair îbni Hayyan´ın ileri sürdüğü iddia önemsizdir.[3]



Doğumu Ve Gençlîğî


Araştırıcı, hiçbir ilim adamının kendi doğum tarihini kesin olarak belirttiğini göremez. Fakat îbni Hazm, kendisinin doğum tarihini yalnız günü, ayı ve yılı ile değil, tam saati saatına tesbit etmiştir. Îbni Hazm kendisi, Kadı Şâid´e[4] 384 H. yılı Ramazan ayının son günü, şafak söktükten sonra ve güneş doğmadan önce dünyaya geldiğini yazmıştır. Bu, mensup olduğu ailenin çocuklarımn doğumuna çok önem verdiğini gösterir. Elbette bu da fikrî bir terakkinin eseridir.

İbni Hazm, o çağda hem Avrupa´nın ilim merkezi olan, hem de bağrında ilim, marifet, ümran ve medeniyyet hazinelerini taşıyan ve islâm´ın medeniyyet merkezlerinden biri bulunon Kurtuba´nın doğu kesiminde dünyaya gelmiştir.

İbni Hazm, devlet katında büyük mevkii olan zengin bir aile muhitinde büyümüştür. Fakat o, mevki´ ve mal peşinde koşmamak ve ilim tahsil etmekle yükselmiştir, ilmi, bizzat ilim olduğu için tahsil etmiştir. Rivayet edildiğine göre îbni Hazm el-Muvatta´ı şerheden el-Bâcî[5] ile bir münazarada bulunmuştur. «Nefhu´t-Tib»´de bu münazara şöyle anlatılır:-

el-Bâcî;

«Benim ilim tahsilindeki himmetim senden daha büyüktür. Çünkü sen, ilmi altından yapılmış lâmba ışığında ve her türlü imkânlar içerisinde tahsil ettin. Ben ise onu, çarşıdaki kandilin ışığı altında tahsil ettim.» dedi.

İbni Hazm de;

«Bu söz senin lehine değil aleyhinedir. Çünkü sen ilmi, halini benim halime çevirmek için tahsil etmişsin. Ben ise onu, bildiğin ve söylediğin şartlar içerisinde tahsil ettim. Onunla sadece dünya ve ahrette ilmî bir yüceliğe erişmek istedim» dedi.[6]

İbni Hazm, İşte böyle yüksek ve zengin bir ailede doğup büyümüştür. O, önce Kur´an-ı Kerîni´i hıfzetmiştir. Kendisi, Kur´an´ı evlerinde hıfzettiğini ve O´nu kendisine kadın yakınlarıyla cariyelerin hıfzettirdiğini söyler.[7]

Bu kadınlar, îbni Hazine okuyup yazmayı ve güzel yazı (Hat) sanatını öğrettikleri gibi, onun yalnız eğitim ve öğretimiyle uğraş- mamışlar, aynı zamand ı onu çucukluk ve gençlik çağının şiddetli fitnelerinden korumak çin çok titizlik göstermişlerdir. Kendisi bu hususta şöyle der:

Ben, çocukluk ateşi ile gençlik.şirretinin alevlendiği,, delikanlılık çağının insanı" aldattığı sırada kadın ve erkek gözcülerin yanında kapalı idim. Nefsine hâkim olup aklım yetince Ebu´l-Hasan b. Ali el-Fasi´nin yanıncia kaldım. Bu zat, dünyaya karşı zühd sahibi olma ve ahiret için çalışma, takva ve sağlam bir ibadet bakımından kendisinden öncekilerden âlim, âmil ve akıllı idi. Onun özürlü olduğunu zannederdim. Çünkü o, hiç evlenmemişti. îlim, amel, dindarlık ve takva bakımından onun bir benzerini görmedim. Allah, benî ondan çok faydalandırdı. Ben, kötülüğün ne demek olduğnu, günah işlemenin fenalığını ondan öğrendim. Ebu´l-Hasan Allah, ona rahmet eylesin hak yolunda [8]ölmüştür.[9]

Refahtan Sıkıntıya Doğru


İbni Hazm, câriye ve kadınların eğitimi, erkek ve âlimlerin öğretimi ile yetişmiştir. Öncekiler onun duygularını kontrol etmişler, ona Kur´an, hadis ve ince zevki Öğretmişlerdir, Sonrakiler de fikri, kalbi ve ruhu ile onu âhiret işlerine sevketmişîerdir.

İbni Hazm´in hayatı mesut bir hayat idi, çetin değildi. Yani o, huzurlu ve refahlı bir hayata sahipti. İbni Hazm´in bu hayatı böyle devam etseydi, belki o,-güçsüz ve önemsiz bir şahsiyet olurdu. Çünkü refahlı bir hayat, ahlâkî yönden gevşeklik meydana getirir ve kişileri arıklaştırır.

Allah Teâlâ, İbni Hazm´in muhaliflerini şiddetli müdafaası ile kayaya çarpılmış yüzler gibi şaşkına çeviren bir şahsiyet ve karakter olarak ortaya çıkmasını takdir etmiştir. Allah, onu saadet-ve refah ile imtihan ettiği gibi maddî sıkıntı ile de imtihan etmiştir, îbni Hazm, onbeş yaşında iken ailesinde büyük bir sıkıntı belirmiş ve içinde bulunduğu refah, sefalete çevrilmiştir. Bundan sonradır ki ailesi ıztırap kadehini tatmıştır. Çünkü, babası Endülüs Emevî hanedanı vezirlerinden idi. Hişam el-Müeyyed (öl. 403 H.) tahta geçtiği zaman çocuktu.[10] Birçok şiddetli karışıklıklar çıkmıştı. Bu sırada Endülüs Emevî Halifesi, mânâsız bir isimden ibaret olmuştu. Bundan sonra Emevî hanedanı mensupları arasında şiddetli taht kavgaları başgöstermiştir. Bu konuda sözü İbni Hazm´e bırakalım. O, ailesinin maruz kaldığı durumu büyük bir tasvir gücüne sahip olan kalemiyle anlatırken şöyle der:

«Emiru´l-Mü´minîn Hişam el-Müeyyed tahta çıktıktan sonra birçok felâketlere uğradık. Onun devlet erkânının tecavüzlerine maruz kaldık. Zindana atılma, sürgün edilme ve ağır para cezasına çarptırılma gibi şeylerle imtihan edildik. Fitne, alabildiğine şiddetlenip her tarafı sardı. Bu fitne, bütün insanları ve özellikle bizi, vezir olan babam ölünceye kadar bırakmadı. Biz bu haller içerisinde iken, Hicrî 402 yılı Zilka´de ayının bitmesine iki gün kala Cumartesi günü ikindiden sonra babam vefat etti.»

Sıkıntı ve felâketler, İbni Hazm´in yumuşak ruhunu olgunlaştırmış ve onu güçlü bir irade sahibi kılmıştır. Bu sırada İbni Hazm ailesinin yeni evleri yağma edihniş ve onlar da eski evlerine gitmek zorunda kalmışlardır. Daha sonra mihnet ve felâketler, kendilerini Endülüs´ün merkezi olan Kurtuba´dan Meriye´ye gitmeye mecbur etmiştir.[11]



İlmîn Yüceliğine Doğru


İbni Hazm´in gençliğinin baharında ailesinin basma gelen felâket, bu aileyi izzet ve ikbalden uzaklaştırıp sürgün ve mallarının talan edilmesine maruz bırakmıştır. Fakat onu, zenginlikten fakirliğe düşürmemiştir. Çünkü, büyük bir kısmı gitmiş ise de, ellerinde kalan mal yine de az değildi. Fakat, vezir oğlu İbn Hazm, kendisi de vezir olarak yetişmek istiyordu. Çünkü o devirde veraset kanunu, kan ve şekil verasetine inhisar etmiyor, makam ve iş verasetini de içine alıyordu.

Bu felâketler, İbni Hazm´i yalnız ilme yöneltmiştir. O, yalnız ilimle yücelik duyardı. Gerçi hayatına bir ara siyaset de karışmıştır. Fakat bu, geçici ve Emevîlere karşı gösterdiği vefakârlığın bir neticesi olmuştur.

İbni Hazm ilme yönelmiştir. Ailesi de onun için ilim yolunu kolaylaştırmıştır. O, küçük iken ilmi tatmıştı. Büyüdüğü zaman da ruhunda ilmin zevkini duyuyordu. Bu yüzden o, kendisini İlme vermiştir.

İbni Hazm, önce Kur´an ilmine, sonra hadis rivayetine ve din ilmine yönelmiş, bütün bu ilimlerde en yüksek mertebeye ulaşmıştır. Daha sonra da fıkha yönelmiştir. Fakat gençliğinde kendisini tamamen fıkha vermemiştir. Ancak o çağda dil, hadis, Kur´an, hikmet ve felsefe gibi ilimlerde meşhur olan kimselerin kültürüne yetecek kadar fıkıh öğrenmiştir.

O, önce fıkhı, îmam Mâlik´in mezhebine göre öğrenmiştir. Çünkü Endülüs ve Kuzey Afrikalıların mezhebi bu idi. Zehebî´nin «Tezkiratu´l-Huffaz»mda bir çağdaşından şöyle rivayet edilir: «Biz Be-lensiye (Valansiye)´de Mâlikî mezhebine göre okuyorduk. Bir gün Ebu Muhammed b. Hazm bizi dinledi ve hayret etti. Sonra hazır bulunanlara fıkha dair şeyler sordu. Kendisine verilen cevaplara itiraz etti. Hazır bulunanlardan birisi ona; «Bu, senin şuradan buradan topladığın şeylerden değildir» dedi. Bunun üzerine Ibni Hazm, kalktı gitti. Evine varıp içeri kapandı ve hiç dışarı çıkmadı. Biray geçtikten sonra biz oraya gittik. îbni Hazm en güzel bir şekilde münazara yaptı ve: ben hakka tâbi oluyorum, ictihad yapıyorum, hiç bir mezhebe bağlı kalmıyorum, dedi.»

îbni Hazm önce Maliki mezhebine yönelmiş ve okuduğu hadis kitapları arasında el-Muvatta´ı da okumuştur. Fakat Mâlikî mezhebini incelerken hür olarak hareket etmeye çalışmış, diğer fıkhî mezheblerden üe bazı görüşleri almayı tercih etmiş ve herhangi bir mezhebe bağlı kalmamıştır. Şüphesizdir ki bu sırada o, îmam Şafiî´nin «îhtilafu Mâlik» adlı kitabını okumuş, böylece onun îmam Mâlik´in usûl ve furû´a dair birtakım görüşlerini nasıl tenkit ettiğini görmüştür.

Bu sebepledir ki, Mâlikî mezhebinden Şafiî mezhebine geçmiştir. Şafiî mezhebini incelerken Iraklılardan Abdurrahman b. Ebi Leylâ, îbni Şübrume, Osman el-Bettî, kıyas fakihlerinin başı Ebu Hanife ve onun talebeleri Ebu Yûsuf, Muhammed b. el-Hasen, Zufer b. el-Hüzeyl ve diğerlerinin mezhebleri hakkında bilgi sahibi olmuştur.

Bu mezhebler arasında Şafiî mezhebi İbni Hazm´in hoşuna gitmiştir. Belki de onun en çok hoşuna giden, Şafiî´nin nass´lara sımsıkı bağlı kalışı, fıkhı nass´dan veya nassa hamletmekten ibaret sayışı, istihsan ve masâlih-i mürseleye göre fetva verenlere şiddetli bir şekilde hücum edişi olmuştur. Çünkü Şafiînin ıstılahında istihsan, mesâlih´i de içine almaktadır. Şüphesiz İbni Hazm, Şafiî´nin «Ibtâlu´l-îstihsan» adlı kitabını da okumuştur.[12]

Fakat İbni Hazm, Şafiî mezhebinde kısa bir zaman kalmış, Davûd ez-Zahirl gibi o da bu mezhebi bırakmıştır. Daha sonra tıpkı Dâvûd ez-Zâhirî gibi, Şafiî´nin istihsanı iptal etmek için kullandığı delillerin, kıyas ve bütün re´y şekillerini iptal etmeye elverişli olduğunu kabul etmiştir.

Üstelik Endülüs´te birbirini takibeden bir kısım alimler, Zahirî mezhebi için bir zemin hazırlıyordu. Bilhassa İbni Hazm´in hocası Mes´ul b. Süleyman, bu konuda önemli bir adım atmıştır. Bu zühd ve takva sahibi ilim adamı, bütün mezheblerin nass´lara uygun düşen görüşlerini seçiyor, nass´lara dayanarak hüküm çıkarmak için ictihad yapıyor ve nass´lardan başkasına itimat etmiyordu.[13]



Geçici Olarak Siyasete Girişi


Emevî hanedanı mensupları arasındaki çekişmeler sürüp gidiyordu. Babası gibi İbni Hazm de, bu hanedana bağlı idi. Bu çekişmeler devam ederken İbni Hazm, gençliğinde babasının kendisine tavsiye etmiş olduğu yolu benimsedi. Bu da, herhangi bir tarafı diğer bir taraf aleyhine desteklemekten uzak kalmak ve tam olarak kendisini ilme vermekti. Çekişmeler, Hammûd oğullarının tahtı ele geçirmesiyle sonuçlandı. Bu Hammûd oğulları alevi idiler, Emevî-lerle aralarındaki mücadelede çok eski idi.

Böyle bir netice, Emevî hanedanına bağlı olan îbni Hazm´i çok üzmüştür. Öte yandan îbni Hazm´in hem şahsı, hem de ailesi için baskı artmıştı. Çünkü İbni Hazm, Emevilere bağlılığı ile meşhurdu. Bu kez îbni Hazm, karşılaştığı baskıya sükunetle veya ilmî çalışmalarına devam etmekle mukabelede bulunmadı. Aksine o, diğer baskıya uğrayanlarla birlikte Emevîlerden, hak sahibi olduğunu iddia ederek, ayaklanan Murtaza Abdurrahman b. Muhammed´e katıldı. Kendisi bu ktonuda şöyle der: «Emîru´i-Mü´minîn Murtaza Abdurrahman b. Muhammed´in ortaya atılışı sırasında, Belensiye´ye gitmek üzöre deniz yoluyla hareket ettik ve orada ona katıldık.»

İbni Hazm, bu Emevî emîrini desteklemeye başlamış, fakat onun bu yardımı uzun sürmemiştir. Çünkü adı geçen Abdurrahman, kuvvetli bir orduya sahip olmadığı gibi, İbni Hammûd kadar siyaset ve tedbir âahibi de değildi. Bunun,için İbni Hammûd, Abdurrahman kendi adamlarıyla askerlerini toplamadan onu öldürmek için bit düzene başvurmuş ve Öldürtmüştür. Bunun üzerine ayaklanma, olayı sona ermiş ve adamları onun siyasî emelini gerçekleştirecek bir Inıvyet .gösterememiştir. Hattâ onlar .baskıya, sürgüne» esirlik va prangaya vurulmak gibi cezalara uğramışlardır.

İbni Hazin, Abdurrahman´ın harekâtına katılmış, onunla birlikte Gırnata´yı istilâ etmek üzere yürüyüşe geçen ordu ile sefere çıkmıştır.[14] Fakat Abdurrahman maksadını tamamlamadan öldürülmüştür. Böylece İbni Hazm, yenilgiye uğramış bir kimsenin akıbetine maruz kalmış, esir edilmiş ve bir müddet esarette kaldıktan sonra, 409 H. yılında serbest bırakılmıştır.[15]



İlim Mihrabına Dönüşü


İbni Hazm, tekrar ilme dönmüş, durumu sıkıştığı zaman terkettiği ve altı yıl kadar uzak kaldığı Kurtuba´ya geri gelmiştir. Kendisi bu konuda şöyle der: «Kurtuba´dan 404 yılı Muharrem ayının başında çıktım. Sonra oraya 409 yılı Şevval ayında geri geldim.»

îbni Hazm, sıkıntılı anlarında sığmağı olan ilme tekrar dönmüştür. Önceki gibi yine fıkıh ve hadis çalışmalarına başlamıştır. Daha sonra bu çalışmalarına dayanarak, İslâmı müdafaa etmeye, Yahudi ve Hristiyanların İslâm etrafında meydana getirdikleri şüpheleri reddetmeye koyulmuş ve bu yönlerden İslama çok faydalı hizmetlerde bulunmuştur.[16]



Tekrar Siyasete Dönüsü


İbni Hazm´in önceki tecrübesinden sonra siyasetten tamamen uzak olması gerekirdi. Fakat o, tekrar siyasete karışmıştır. Onu siyasete sevkeden şey, Emevî hanedanına olan bağlılığı ve ailesine iyilikte bulunan bu hanedana yardım etmek arzusudur. Bu sırada Emevîlerden birisi ayaklanmış olup Kurtuba´lılar onu 418 H. yılından 422 H. yılına kadar desteklemişlerdir. Ebu Muhammed îbni Hazm de hemen onun yardımına koşmuş ve ona vezir olmuştur. Yakut´un «Mu´cemu´l´Üdebâ» smda şöyle denilmektedir: «Fakîh Ebu Muhammed (îbni Hazm), Abdurrahman el-Mustazhir Billah b. Hi-şam´ın veziri idi... Daha sonra o, Hişam el-Mu´tedd Billah b. Muhammed b. Abdilmelik b. Abdirrahman en-Nâsır´m veziri olmuştur».

Adı geçen Hişam´a Kurtuba Valisi İbni Cehver, 418 H. yılında bi´at etmişti. Hişam, Lâride´de idi. Burada üç yıl kalmış, sonra Kurtuba´ya gelmiş ve 422 H. yılında hal´edilmiştir. Bu zat, Endülüs Emevî hükümdarlarının sonuncusudur. el-Makkarî onun hal´edilişi hakkında şöyle der:

«Ordu, onu, 422 H. yılında hal´etti. O da Lâride´ye kaçtı. 428 H. yılında öldü. Böylece Emevî devleti yer yüzünden silinip gitti. Mağrip´de hilâfet teşbihi dağıldı. Halifelerden sonra Tevaif-i Mülûk ortaya çıktı. Berberi, Arap, Mevâlilerden emir ve reisler her tarafa dağılarak ülkeyi paylaştılar.»[17]

Hilâfet adına hükümran olan Emevî hanedanı yer yüzünden silindi. Bu hanedanın ortadan kalkışı, İbni Hazm´in kesin olarak ilme yönelmesine, kendisinin ve ailesinin bundan sonra siyasî nüfuz sahibi olmaktan ümidini kesmesine sebep oldu. Onun ilme dönüşü, İslâm için çok hayırlı olmuştur. Siyasî nüfuz bakımından ümit kırık-.lığına uğraması ise, vücutça hastalanmasına, ruhî bir perişanlığa düşmesine ve insanlardan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Bu yüzden İbni Hazm´in yazılarında daima bir hiddet göze çarpar.[18]



Yaşayışı


İbni Hazm, zenginlerin yaşayışına benzer bir hayat sürmüştür. Onun çiftlikleri vardı. Gerçi İbni Hazm, ailesinin bası mâli gelirinden mahrum kalmıştır. Fakat bu, kendisini fakirliğe düşürmemiş veya o, zenginliğini kaybetmemiştir. Şu kadar ki İbni Hazm, kaybettiği şeyleri acı acı ve üzüntü ile anlatır. Bir arkadaşına göndermek üzere kaleme aldığı «Tavku´I-Hamâme» adlı kitabının sonunda şöyle der:

«Sen biliyorsun ki zihnim karışık ve gönlüm muztariptir. Çünkü; biz yurttan uzak düşmüş ve vatandan kovulmuşuz. Zaman değişmiş, sultanın zulmüne uğramışız. Arkadaşlar değişmiş, vaziyetler kötüleşmiş, günler bambaşka olmuş, bolluk gitmiş, yeni ve eski bir şey kalmamış, baba ve atalarımızın, kazandıkları yok olmuş, vatanda gurbet başlamış, mal ve mevki´ gitmiş, bütün düşünce aile ve çocukları korumakla meşgul, âile yurduna dönme ümidi yok, zaman ile boğuşmak ve kaderdekileri beklemek çok acıdır. Allah, bizi ancak şekvası kendisine olanlardan etsin, bizi yine alıştığımız o nimete kavuştursun. Onun bize bıraktığı aldığından çoktur. İhsanları bizi kuşatmaktadır. Bize verdiği nimetler sayısız olup şükrü ödenemez. Her şey onun lütuf ve ihsanıdır. Bizim kendi üzerimizde bir hükmümüz yoktur. Biz O´ndanız, dönüşümüz de O´nadır. Emanet olan her şey, emanet sahibine dönecektir. Önce de sonra da, başlangıçta da sonuçta da hamd O´nadır.»[19]

Bu metinden anlaşılıyor ki İbni Hazm, zamandan şikâyet etmektedir. Fakat, bunda teslimiyet de vardır. Bu metin gösteriyor ki İbni Hazm´in elinde kalan malı ihtiyacından fazla olup kaybettiği mal kendisini maişet sıkıntısına düşürmemiştir. Belki şikâyet ettiği şey, mevkiini kaybedişidir. İşte tatmış olduğu acı budur. Bu ise; nüfuzlu bir ailede doğup büyüyen ve sonra da bundan mahrum olan kimselerin duyacağı şeydir. Bununla beraber İbni Hazm, dünya mevkiine karşılık günümüze kadar kendisini ebedîleştiren ilim mevkiine sahip olduğu halde vezirlik ve saltanatlı günlerini unutamamıştır.[20]



Seyahatleri


Cennet misali Endülüs şehirlerinde İbni Hazm seyahatlere başlamış, nereye gelmişse orada kolayca oturma ve refahlı bir.yaşayış imkânına kavuşmuştur. O, bu seyahatleri sırasında kendi fıkıh ve görüşlerini yaymıştır. Arapçaya hâkim oluşu; hikmet, felsefe ve cedel metodlarmı bilişi, her yerde gençleri kendisine çekiyordu. Dolayısiyle gençler, İbni Hazm´in etrafını çeviriyor, görüş ve fikirleri de onları sarıyordu. İbni Hazm´in görüş ve fikirleri onların düşüncelerinde gözle görülür bir tesir icra ediyordu. Bu seyahatler, İbni Hazm´in hem ruhunu huzura kavuşturuyor, hem de kendi fikrini yaymasına vesile oluyordu.

İbni Hazm, bu seyahatlerinin birinde el-Bâci ile karşılaşmış ve aralarında fıkhî münakaşalar olmuştur. el-Makarrî, onların bu karşılaşmalarını naklederken şöyle der:

«O, (el-Bâcî Endülüs´e) gelince îbni Hazm´in gözlerinde bir parlaklık görmüştür. Ancak İbni Hazm, mezhebin dışına çıkıyordu. En-dülüs´de onun ilmiyle kimse meşgul olmuyordu. Fakihler onunla mücadele etmekten âciz kalmışlardı. İbni Hazm´in görüşlerine câhil halktan bir zümre bağlanmıştı. Mayorka,adasına gelince ilmî sahada buranın reisi olmuş ve Mayorka´lılar ona . bağlanmışlardı. Ebu´l-Velîd (el-Bâcî) gelince halk bunu kendisine haber vermiş, o da İbni Hazm´in yanma varıp münazaraya tutuşmuş ve onun yanlışlarını ortaya koymuştur. el-Bâcî´nin böyle onunla bir çok münazara meclisleri vardır.»[21]

Bu münazaralar, İbni Hazm´in olgun bir yaşa gelmesinden sonra, yani gençlik çağını aşıp orta yaşlarına ulaştığı zaman olmuştur. el-Bacî´nin Endülüs´e ancak, 440 H. yılında gelmiş olduğu tesbit edilmiştir. Buna göre işaret ettiğimiz münakaşalar bu tarihte cereyan etmiştir ki, İbni Hazm bu sırada elli yaşını geçmişti.

îbni Hazm, birçok emirlerin yardımından mahrum olmuştu. Ona, ancak arkadaşları ve valilerden bazı bilginler destek oluyorlardı. İbni Hazm´in Mayorka adasındaki ikameti, buradaki ilmî riyaseti ve bura halkının kendisine hayranlığının sebeplerinden birisi, onun arkadaşı Ahmed b. Raşîk (öl. 440 H.)´in Mayorka valisi oluşudur. Bu vali, îbni Hazm´i desteklemekte ve ona yardım etmekteydi.

Adı geçen valinin ölümünden sonra İbni Hazm´in durumu hükümet yanında zayıflamış, geldiği her yerde olduğu gibi burada da fakihler İbni Hazm aleyhinde tezahürata başlamışlardır, Bu maksatla Ebu´I-Velid el-Bâcî´de,n medet umumuşlardır. Bunun üzerine el-Bâcî, İbni Hazm ile münakaşa etmiş ve İbni Hazm´in fikirlerini hazmedemiyenlerin iddiasına göre el-Bâcî onu yenmiştir.

İbni Hazm Mayorka´dan münakaşada yenilmiş olarak değil, kendisini destekleyen yardımcıyı kaybettiği için gitmiştir. el-Bâci´nin bu galibiyeti, hüccet ve burhana değil, bilâkis adamlarının sayıca çokluğuna bağlıdır.

İbni Hazm´i fakihlerin suçladıkları şey; Mâliki mezhebine muhalefet edişi, hattâ bu mezhebe saldırışı ve re´yi fıkhı bir metod olarak benimseyen fakihlerin büyük çoğunluğunun görüşlerini şiddetle yere çalışıdır. Çünkü İbni Hazm, yalnız nass´lara dayanıyor, kendi hesabına sadece nass´larm fıkıh olduğunu ve bunlardan başka bir fıkıh bulunmadığını söylüyordu. Ona göre aklın bu nass´ları anlamaktan başka bir vazifesi yoktur. Eğer akıl, nass´lardan ileri giderse ortaya koyacağı şeylerin şer´î hüküm olması mümkün değildir.

İbni Hazm, Mayorka´dan ayrıldı ve diğer Endülüs şehirlerinde dolaşmaya başladı. Kitaplarını da yanında taşıyordu. Dili ve kalemi son derecede keskin ve kuvvetli olan İbni Hazm, inandığı şeyleri şiddetle ve fütursuzca savunuyordu.[22]



Kitaplarının Yakılışı


İbni Hazm, Endülüs´te hayli dolaştıktan sonra 439 - 464 H. yıllarında iktidarda olan el-Mutazıd b. Abbâd´m hükümdarlığı zamanına rastlayan senelerini İşbiliye´de geçirmiştir.

el-Mutazıd, artık ihtiyarlamış olan bu büyük âlime hiçbir saygı duymamıştır. Hattâ ona kin beslemiş ve ruhi bir ceza tatbik etmiştir ki, bir âlim için bundan daha fena bir ceza düşünülemez...İşte bu ceza, onun kitaplarını yaktırmak olmuştur. Şukadar ki birçok tecrübelerle karşılaştıktan, kaderin acı ve tatlı şerbetlerini içtikten sonra bu felâketin gelişi onu fazla üzmemiştir. Bunları ve adı geçen el-Mutazıd´m soyunu kısaca anlatmak istiyoruz: el-Mutazıd, Kadı Ebu´l-Kasım Muhammed b. îsmâîl b. Abbad el-Lahmî´nin oğludur, Abbad oğullan hanedanının kurucusu adı geçen kadıdır. îşbiliye´li-ler onu, Hammûd oğulları devrinde ve bu hanedanın zayıflaması üzerine emir olarak ilan etmişlerdir: Bu zat, İşbiliye ve çevresini, ulemâ ve ileri görüşlü kimselerden seçilerek kurulan bir şûra meclisi ile idare etmiş, memleket işlerini, 439 H. yılında ölünceye kadar güzel bir şekilda yürütmüştür.

Bundan sonra işbaşına gelen oğlu el-Mutazıd, şûra meclisinden yardım görerek babasının yolunu takip etmiştir. Fakat birden bire istibdat hevesine kapılmış ve şartlar da kendisine yardım etmiştir. Lâkin o, bu istibdat fikrini nasıl gerçekleştirecekti Babası, gücünü millet tarafından seçilen bir meclisin iradesinden alıyordu. O, iktit darı eline aldığı zaman Emevî ve Abbasîlerde olduğu gibi soyca her hangi bir hilafet hanedanına mensup değildi. Bununla beraber o, bu makamı ele geçirmesinde beis görmemişti. Çünkü, iktidarı Eme-vi halifelerinden Hişam b. el-Hakem el-Müeyyed´den aldığını ve bu zatın hâlen yaşadığını iddia ediyordu. Halbuki adı geçen Hişam, 422 H. yılında ölmüştü. Söylendiğine göre yukarıdaki iddia, el-Mu´tazıd´-ın babası olan kadı (Ebu´l-Kâsım Muhammed b. İsmail tarafından ortaya atılmıştır. Ekseriyetin kanaatma göre işe, bu iddiayı el-Mu´ta-zıd kendisi ortaya atmıştır.

Böyle bir uydurmaca karşısında İbni Hazm susamazdı. Bu iddia onun bağlı olduğu insanları ilgilendiriyordu. Bu sebepten o, «Naktu´l-Arûs» adlı küçük eserinde keskin diliyle bu iddianın iç yüzünü ortaya dökmüştür. îbni Hazm, bu eserinde şöyle demektedir:

«Öyle bir uydurmaca ki, tarihte bunun misli görülmemiştir. Hişam b. el-Hakem el-Müeyyed´in ölümünden 22 sene sonra Husrîler-den bir adam çıkıyor ve kendisinin Hişam olduğunu iddia ediyor, kendisine bi´at ediliyor, bütün Endülüs minberlerinde muhtelif, zamanlarda onun adına hutbeler okunuyor, onun için kanlar, dökülüyor ve ordular birbirine giriyor.»[23]

İşte el-Mu´tazıd veya babası, adı geçen Hişam namına hükümdarlık yapıyorlardı. İbni Hazm ise bunların iddiasını açıkça çürütüyordu. el-Mu´tazıd da şiddetli ve katı kalbli bir insan olup gayesini gerçekleştirmek için onu yolundan hiç bir duygu alıkoymuyordu. Hattâ o, bu yolda oğlunun kendisine suikast hazırladığını öğrenince onu dahi öldürtmüştü. el-Mu´tazıd, kendisinin aleyhinde atıp tutan kör bir şahsın malını müsadere etmiş, o da Mekke´ye kaçıp Beytu´l-Haram´da el-Mu´tazıd´a beddua ederek yine aleyhinde bulunmuştur. el-Mu´tazıd da birini gönderip onu zehirleterek öldürtmüştür.

îbni Hazm´in kitaplarını yaktıran İşbu el-Mu´tazıd´dır. Fakat, bu işi nasıl gerçekleştirmiştir Her yerde âlimler, îbni Hazm´in görüşlerine karşı tahammülsüzlük gösteriyorlardı. Bilhassa onun İmam Mâlik´in görüşlerine hücum edişi, Şark ve Garb fakihlerinin büyük çoğunluğuna aykırı bir içtihad metoduna sahip oluşu düşmanlarını artırıyordu. Yukarıda gördük ki, Îbni Hazm, Mayoçka´dan âlimlerin gazabına uğrayarak uzaklaşmıştı. Elebette îşbiliye´de de böyle bir gazabla karşılaşacaktı.

Burada, bu büyük âlimin inancı uğruna karşılaştığı iki çeşit gazabın mevcudiyetini görüyoruz:

1 Âlimlerin gazabı,

2 Emîrin gazabı.

Çünkü İbni Hazin, Emîrin kendisinin veya babasının ortaya attığı Hişam adına hükümet iddiasını ibtal ederek, onun iktidarını çürütüyordu. Emîr, bunun intikamını elbette alacaktı. O, bunu gerçekleştirmek için âlimleri müdafaa kisvesine büründü ve İbni Hazm´in kitaplarını yaktırdı. Zira âlimler, onun kitaplarını tanımıyorlardı. Îbni Hazm için kitaplarının yakılması en büyük işkence sayılmıştı. Fakat o, bu ruhî işkencenin altında kalacak bir kimse değildi... O, muarızlarının, kâğıtları yaktıklarını, aslında kitaplarından hiçbir şey yakamadıklarmı söylemiştir.

Bundan anlaşılıyor ki, îbni Hazm´in kitaplarının bütün nüshaları yakılmamıştır. Çünkü talebeleri, her yerde onun kitaplarını muhafaza ediyorlar ve nüshalarını çoğaltıyorlardı.[24]



Leble´dekî Çiftliğine Dönüşü


Alimler, îbni Hazm´in ilmine karşı çekemezlik göstermişler, emirler de onun ahlâkını ve kuvvetli cesaretini hazmedememişlerdir. Îbni Hazm bundan dolayı çok yer dolaşmış, ilmini gençler arasında yaymış ve her yerde âlimlerin kin ve kıskançhklanyla karşılaşmıştır. Emirlerden onu destekleyen çok az olmuş; ekseriya emirler ona değil, âlimlere yardım etmişlerdir. Îbni Hazm´i öyle güç bir duruma sokmuşlardır ki nihayet o, ailesinin Kurtuba´ya gelmeden önceki memleketi olan küçük bir köye[25] sığınmıştır. Burası Leble bölgesinde olup orada Îbni Hazm´in bir çiftliği vardı. O, kendisini burada sükûnet ve huzur içerisinde ilmî araştırmalara vermiştir. Fakat, bir çok eserlerinde görüldüğü gibi devamlı bir üzüntü içindeydi. Yanına gençler gelip onu dinliyorlar ve kendisinden ilim tahsil ediyorlardı. İbni Hayyan bu konuda şöyle der:

«Melikler (Emirler), Îbni Hazm´i kendilerine yakın yerlerden uzaklaştırıyorlar ve memleketlerinden sürüyorlardı. Nihayet onu yalnızlığa mahkûm ettiler. O da, Leble çölündeki memleketinin toprağını tercih etmiş ve burada 456 H. yılında ölmüştür. İbni Hazm, burada tamamen serbest idi. Onların (âlimlerle emirlerin) kendisiyle bir ilgisi yoktu. O, memleketin vahalarından kendisine gelen ve ondan umumi olarak istifade etmek isteyenlerle hiçbir şeyden korkmayan genç talebelerine ilmini öğretiyordu. Onlara hadis rivayet ediyor, fıkıh anlatıyor ve bunları yetiştiriyordu. O, ilimle meşgul olmayı, telife devamı ve çok eser yazmayı elden bırakmıyordu.»[26]

Kısaca, İbni Hazm sürgün edilmiş fakat, ilmi gizlenememiştir, İbni Hazm´i sürgün edenler ve nihayet onu köyünde oturmaya mecbur kılanlar, ondan fışkıran ilim nurunu söndürmek istemiştir. Allah da bu ilmi tamamlamayı murad edip öğrenmek isteyenlere onu müyesser kılmıştır. Tarih, îbni Hazm´i sürgün edenlerin adını silmiştir. Onun ismi ise bütün müslüman âlimleri, hattâ bütün insanlar arasında olanca parlaklığı ile yaşamaktadır.

İbni Hazm, mal ve büyük bir nüfuza vâris olmuş, vezirlik makamına gelmiş, fakat bunlann hepsi tarih içinde kaybolup gitmiş, sadece onun âlimlik sıfatı, tarihin karanlıklarını yararak günümüze kadar [27]gelmiştir.[28]



Şahsiyet Ve Karakteri


İlim adamının kabiliyet ve istidatları, onun ilmî şahsiyetini meydana getiren ilk unsur ve ilk kaynaktır.

Allah, İbni Hazm´e ilim nurundan faydalanması için gerekli sıfatları ihsan etmiştir. Bu sıfatların başında onun güçlü bir hafızaya sahip oluşu yer alır. O, Peygamber (S.A.V.)´in hadislerini kolayca hıfzetmiş ve bu konuda büyük hafızlar mertebesine yükselmiştir. Peygamber (S.A.V.)´in hadislerinin yanında sahâbi ve tabiilerin fetvalarını da hıfzetmiştir. Çağdaşları onun güçlü hafızasına ve geniş ihatasına hayran kalmışlardır.

îbni Hazm, böyle bir hafıza gücüne sahip olmakla beraber, sürat-i intikal ve hazır cevaplılık bakımından da mükemmeldi. İhtiyaç duyduğu zaman buluşları kendiliğinden meydana çıkar, mücadele ve münazaralarda ona yardımcı olurdu. O, hem hasımlarını, hem de onları destekleyen emirleri perişan ederdi.

Bu ilmî iki meziyetinin yanında Ibni Hazm, derin bir tefekkür sahibi olup mânâ ve hakikat denizlerine dalardı. Biz bunu, onun İslâm fırkalarını, din ve mezhebleri incleyişinde açıkça görebiliriz. Keza, bunu, insan ruhlarını aşk yönünden derin bir şekilde tahlil eden «Tavku´l-Hamâme»[29] adlı eserinde görebiliriz. «Müdâvâtu´n-Nufûs»[30] adlı eserinde de onun bu tefekkürünü bulmak mümkündür. Hattâ bu son eseri, insan nefsini tahlil bakımından onun tefekkür derinliğini daha iyi göstermektedir. Kendilerini beğenenleri tasvir ederken o, cidden takdiri değer... İbni Hazm birine, kendisini insanlardan üstün görüş sebebini sorar ve neticeyi şöyle anlatır:

«Bir kimsenin kendisini üstün görüşünün ve insanları küçümseyişinin sebebini yumuşaklıkla sordum. Onun: ben, hürüm hiç kimsenin kölesi değilim, sözünden başka bir şey söylemediğini gördüm. Ona; gördüğün insanların çoğu bu fazilette seninle eşittir; onlar da senin gibi hürdürler, dedim. Onda daha fazla bir şey bulamadım. Bundan sonra, bu gibi insanların hallerini ve bu hallere bağlılıklarını araştırmaya koyuldum. Bu hususta onların böyle bir gurura kapılmalarının sebebini öğrenmek için yıllarca düşündüm. Hâlâ da onların hallerinden, maksat ve sözlerinden ortaya çıkan ruhlarındaki gizli şeyleri araştırıyorum. Neticede onların üstün bir akla ve esaslı bir görüşe sahip oldukları anlaşıldı. Eğer zaman, onların ayaklarını bıraksa ve imkân bulsalar, memleketleri güzel bir şekilde idare ederler. Kendilerinin diğer insanlardan üstün oldukları anlaşılır. Onlar, mal sahibi olsalar bunu gayet güzel idare ederler. îşte böyle imkânlardan yoksun oldukları için kendilerini kibir ve gurur istilâ etmiştir»[31]

Allah, İbni Hazm´e İşte bu aklî kabiliyetleri ihsan etmiştir. İbni Hazm, bu kabiliyetlerinin Allah vergisi ve ilâhî bir nimet olduğuna, bunun için Allah´a hakkıyla şükretmesi gerektiğine; eğer o, Allah´a şükretmezse bu nimetleri veren Allah´ın onları geri alması tehlikesiyle karşılaşacağına inanırdı. Bu sebepten İbni Hazm, kabiliyet ve istidatlarıyla gurur duyan ve insanlara üstünlük satan kimseleri kınardı. O, Allah kendisinden razı olsun bu konuda şöyle der: «Eğer sen ilmine hayranlık duyuyorsan, bil ki, bu ilimde senin herhangi bir fonksiyonun yoktur. O, sadece Allah vergisidir. Onu sana Allah vermiştir. Buna Allah´ı gazaplandıracak bir şeyle karşılık verme. Bakarsın ki Allah onu, imtihan ettiği bir şey vasıtasıyla unutturuverir. Böylece bildiğin ve, öğrendiğin her şeyi kaybedersin. İlim, zekâ, her türlü istidlal ve doğru araştırma sahibi olan Abdulmelik b. Turayf bana şöyle haber verdi: Ben büyük bir hafızaya sahip olup hemen hemen işittiğim hiç bir şeyi unutmaz ve bunların tekrarına ihtiyaç duymazdım. Bir defa deniz yolculuğuna çıkmıştım. Bu sırada geçirmiş olduğum şiddetli bir korku hâfızamdaki şeylerin çoğunu unutturdu ve hafıza gücümü fena şekilde bozdu. Bundan sonra sahip olduğum hafıza ve zekâyı bir daha bulamadım. Ben (İbni Hazm) de, bir hastalığa yakalandım. İyileştiğim zaman hâfızamdaki bir çok şeyleri kaybettim. Bunlara, ancak yıllardan sonra kavuşabildim.»

İbni Hazm böyle bir İmanla ilme yönelmiş, bunu izzet ve şerefin esası olarak kabul etmiş ve bundan bol bol nasibini almıştır. Aynı zamanda o, ilme ihlas ile yönelmiştir. Esasen îhlas, İbni Hazm´in sıfatlarının en seçkini idi. îhlas, hikmetin nuru ve hakikatin yoludur.

İbni Hazm´în sahip olduğu belli başlı sıfatı açık sözlülüğü idi. Onun bu sıfatının teşekkülünde en büyük rolü oynayan ihlasıdır. O, hak olduğuna inandığı şeyi, neticesi ister iyilik ister kötülük olsun, açıkça söylerdi. Çağdaşları onun söz ve kalemle görüşlerini ilân ederken çok şiddetli olduğunda ittifak etmişlerdir. Nitekim kitapları buna şahitlik etmektedir. Hattâ çağının âlimleri, İbni Hazm hakkında; O, ilmi öğrenmiş, fakat ilmin siyasetini öğrenememiştir, demişlerdir.

Îbni Hazm sarahat (açık sözlülük) bakımından böylesine şiddetli olduğu halde zararsız şeylerde insanlarla anlaşmanın zaruretine inanırdı. Allah´ın gazabına sebep olmayan şeylerde insanlarla dostça münasebetler kurardı. Aksi takdirde muhalifini, Allah´ın rızâsını kazanmak için taştan taşa çalardı. İbni Hazm´in bu husustaki şu satırlarını birlikte okuyalım:

«Arkadaşa muhalefet´den, az - çok dünya ve âhiretine zararı olmayan şeylerde zamanın insanlarına muarız olmaktan sakın. Çünkü sen ezâ, nefret ve düşmanlık kazanırsın. Belki de bu hiçbir fayda sağlamadığı gibi, büyük bir zarara sebep olur. Eğer senin için halkın veya hakkın düşmanlığını kazanmaktan başka çare olmazsa insanları gücendirip düşmanlıklarını kazanmayı tercih et, Rabbını gazaplandırıp hakka düşman olma!»[32]

İbni Hazm, İşte bu duyguların gerçek timsali idi. O, çağındaki âlimlerin çoğuna karşı sadakatla sevgi gösterirdi. Bu âlimlere gönderdiği mektupları sevgi, kardeşlik ve insanlara karşı beslediği yatkınlık ve kendisiyle düşüp kalkanlara gösterdiği iyi muaşeret ifadeleriyle doludur. Nihayet âlimlerin birçoğu ile ihtilâfa düşmüş, onlar kendisine karşı şiddetli bir muhalefet göstermişlerdir. Bunların bir kısmı, emîrleri(tahrik işinde büyük bir rol oynamıştır. İbni Hazm de bunlara çok kızmış, bunlarla, açık sözlülüğün ötesinde şiddet ve hiddetle mücadele etmiştir.

Şüphesiz İbni Hazm´in böyle derin anlayış ve idrak sahibi oluşunun yanında mizacında bir hiddet vardı. Bunun içindir ki o, mücadelelerinde çok sert ve keskin bir dil kullanırdı. O, ekseriya muhalif olduğu kimselerin görüşlerini tenkit ederken «şenî» kelimesini kullanırdı. Meselâ; bu şenî´ bir yanlıştır, derdi. Bilginlerin hiddetli olmaları aslında hoş bir şey değildir. Fakat, İbni Hazm´in böylesine bir hiddete sahip oluşunun sebebini araştırmak gerekir. Biz bu konuyu araştırırsak şu iki hususla karşılaşırız:

1 İbni Hazm, emirlerin ve onları tahrik eden âlimlerin kendisine kötülük düşündüklerini hissediyordu. Unlar, kendisine likence edilmesini İstiyorlar, hattâ fiilen onu işkenceye maruz bırakıyorlardı. İşte bu durum, İbni Hazm´in ruhunda şiddetli bir ıztırap doğurmuştur. Bu yüzden o, âlimlerden nefret ediyor ve onlardan şiddetli bir şekilde intikam almak istiyordu. Bir âlim İçin, töpyekûn emeklerinin mahsulü olan eserlerinin halkın gözleri önünde yakılmasından daha büyük bir işkence düşünülebilir nü İşte bu, İbni Hazm´i hilimden uzaklaştırmıştır. Buna göre diyebiliriz ki; îbni Hazm´e düşmanlık besleyen emirlerin hileleriyle bunları tahrik eden âlimlerin tutumu, onun hiddetine sebep olmuştur.

2 İbni Hazm, sahip olduğu sarahat (açık sözlülük) sıfatının bir icabı olarak, maruz kaldığı bir hastalığın kendisinde bir hiddet meydana getirdiğini itiraf eder ve şöyle der: «Ben şiddetli bir hastalığa yakalandım. Bu hastalık, dalağımın çok büyümesine sebep oldu. Bu da, bende huzursuzluk, sıkıntı, sabırsızlık, heyecan ve hafilik meydana getirdi. Ben, huyumun değişmesini beğenmiyorum. Tabiatımın benden ayrılması hiç hoşuma gitmiyor. Bana göre dalak ferahlık mahallidir. O, fenalaşmca ferahlığın zıddı meydana çıkmaktadır»[33]

Bu, ince bir tahlildir. îbni Hazm burada ruhî zaafının sebeplerini açıkça anlatmaktadır. Kendisini huzursuzluk ve huysuzlukla nitelemekte ve bu hususta muhaliflerini vasıflandırırken gösterdiği şiddeti kendi nefsi için de göstermektedir.

İbni Hazm hiddetinden böyle şikâyet ettiği halde, bunun bir kısım faydaları da olduğunu kabul eder. O, bir çok teliflerinin sebepleri arasında hiddetli oluşunu da zikreder ve şöyle der: «Ben, câhillerin sıfatı olan hiddetten büyük menfaat gördüm. Bu benim tabiatımı ateşinleştirdi, hafızamı alevlendirdi, fikrimi cevvalleştirdi ve heyecanımı artırdı. Bunlar da, faydalı birçok eserlerin telifine sebep oldu. Onlar, benim sükûnetimi bozmasalar ve iç âlemimi deşmeaelerdi bu eserlerin çoğu ortaya çıkmazdı»[34]

İşte İbni Hazm´in hiddetinin böyle bir takım faydalı neticeleri olmuş ve şiddetten böyle bir nur fışkırmıştır. Onun hiddeti, insanlara söz veya ilim yönünden üzücü gelmişse de, neticesi güzel olmuştur.

İbni Hazm´in yetişme tarzı, ailesinin mazisi, ruhî temayülü ve basit şeylerden uzak oluşu, onun izzeti nefis sahibi olmak gibi en bariz sıfatının teşekkülüne yardım etmiştir. O, izzeti nefis sahibi idi. Çünkü izzetli bir millet içinde yetişmiştir. Ayrıca, o, ihlas ile sadece ilme sığınmıştır ki bu da, hakkıyla izzeti nefis sahibi olmak isteyen kimsenin sığınacağı bir kaledir. Onun izzeti nefsi sağlam bir cevherden doğmaktadır. Hâdiseler, ancak bu cevherin daha fazla panldamasma sebep olmuştur. O, hapis ve sürgün edilmek gibi işkencelere uğradığı zaman bile zaaf ve perişanlık göstermemiştir. Hayatın tatlı ve acı şeylerini tatmıştır. Tatlı ve lezzetli şeyler, Ibni Hazm´i izzeti nefsine aykırı blan mevki´lere sürüklememiş, hayatın ıstırapları, da onu zillete düşürmemiştir.

İbni Hazm´in izzeti nefis duygusunu geliştiren üç husus vardır:

1 İbni Hazm, ömrünün çoğunu siyasetten uzak geçirmiştir. Siyasete girişi, ancak Emevî hanedanına olan bağlılığının neticesidir. Siyasete girişi de, siyasetten uzak kalışı da izzeti nefsinden ileri gelmektedir, Siyasetle uğraşan kimsenin ruhunda bir hırs meydana gelir. İnsanların birbiriyle boğuşmaları, hırsların şimşekleri, altında cereyan eder. Bir Arap atasözünde: «Hırslar, insanların boyunlarını büktü.» denilmektedir Ebu Muhammed İbni Hazm, siyaseti terkedip ilme döndüğü gün izzeti nefsin muhkem kalesine sığınmış oldu.

2 Allah, îbni Hazm´e öyle bir güç ve fikri bir istidat vermiştir ki o, bunlar için daima Allah´a hamdederdi. Âlimler, İbni Hazm´e karşı emirleri tahrik ettikleri zaman o, kendisinin hak ve ruh bakımından onlardan kuvvetli oldıiuğnu hisseder, emirlerin asla kendisinden üstün olmadığını görürdü. Çünkü kendisi de onların işgal ettiği mevkilerden gelip geçmişti. Eğer kendisi de onlar gibi yumuşak davransa ve rengi, gayesi ve vâsıtası ne olursa olsun siyâsete razı olsaydı aynı mevki´lere yine gelebilirdi.

3 Ibni Hazm, Allah´ın kendisine ihsan ettiği bir bolluk içinde idi. İhtiyaç, hırs ve zaaf kendisini ezmemişti. O, daima Allah´a güvenirdi.

İbni Hazm´in ahlâkî ve içtimâi sıfatlarının başında vefakârlığı gelir.´ Vefakârlık onun ruh cevheridir. O, hem hocalarına, hem arkadaşlarına, hem de kendisiyle ilgisi olanlara karşı vefalı idi. O, her zaman bu vefakârlığı ile öğünür ve şöyle derdi:

«Ben, bu sözü Öğünmek için söylemiyorum. Ancak Allah´ın talim ettiği edebe uyarak söylüyorum, Allah şöyle buyurur: «Bununla beraber, Rabbi´nm nimetini durmayıp söyle!»[35] Yüce Allah, bana velevki bir defa olsun, karşılaştığım kimselere daima vefakârlığı, velevki bir defa olsun, konuştuktan sonra benden ayrılan herkesin hakkını korumayı ihsan etmiştir. Bunun için ben Allah´a şükür ve hamdeder, O´ndan bunları artırmasını dilerim. Bana göre zulümden daha ağır bir şey yoktur. Andolsun ki nefsim, aramızda en az bir hak bulunan kimseye, isterse onun bana karşı davranışı kaba ve su-çu çok olsun, zarar getirmeyi düşünmeme asla müsaade etmemiştir. Dolayısıyla, bana pek çoğu kötülük etmiş, fakat ben daima kötülüğe iyilikle karşılık vermişimdir. Bunun için Allah´a çok şükürler olsun»[36]

Bu sözleri, İbni Hazm Tavku´l-Hamâme´sinde hayatının revnaklı günlerinde, yani nüfuz ve kudretli olduğu zamanlarda yazmıştır.Fakat kendisi, kötülük etme hastalığına asla yakalanmamıştır. O, durum ne olursa olsun, vefakârlıktan ayrılmazdı. Karşılaştığı herhangi bir ıztırap, işkence ve baskı sebebiyle vefasızlık etmişse, bu geçici olup onun asıl seciyesinde böyle bir şey yoktur.[37]



Sanat Ve Edebî Zevkî


İbni Hazm, yukarıda işaret ettiğimiz fikrî, ahlâkî ve içtimaî seciyelerinin yanında son de)ecede duygulu bir insandı. İdrak edici akıl ve olgun ahlâkın yanında yer alan kuvvetli duygu, insanda doğru ve isabetli görüş, ilhama benzer bir anlayış gücü, başkalarıyla kendi arasında müşterek bir vicdan husule getirir. Aynı zamanda bu duygu, onda, güzel olan şeye karşı bir san.at zevki doğurur. İşte İbni Hazm, hem nesirde hem de şiirde büyük bir sanat zevkine sahipti. O, derin tefekkürü, ince duygusu, zengin ve kuvvetli heyecanı sayesindedir ki, Tavku´l-Hamâme adlı kitabında insanların ruhlarını ve Müdâvâu´n-Nufûs adlı kitabında da, daha çok kendi ruhunu tahlil imkânına kavuşmuştur. O, bu kitaplarını bir sanat eseri olan nesir üslubuyla yazdığı halde, ruhların derinliklerine kaplanlar gibi iniverir.

Denilebilir ki İbni Hazm, eğer derin.ilmiyle meşhur olmasaydı, güzel yazılarıyla meşhur olur, ismi en büyük ve en meşhur yazarlar mevkiine yükselirdi.

İbni Hazm «sehl-i mümteni» sayılan böyle bir nesir yazarı oluşunun yanında iyi bir şairdi. Eğer fıkıh ve ilim ona galebe çalmasaydı şairler arasında yer alması muhakkaktı.

Kısaca, bu büyük ilim adamına Allah öyle sıfat ve seciyeler vermiştir ki bunlar sayesinde o, çağının en üstün adamı olmuş, bir yandan buyuk bır takdir, bir yandan da haset ve kin dolu bakışları üzerine çekmiştir. Elbette bütün bunlar, iyilik ve kötülüklere sahne olan bu dünyadaki büyük ve nâdir insanlar için ola6an şeyleri

Şüphesiz ki yarattığı şeylerde Allah´ın bir çok hikmetleri vardır.[38]



İbni Hazmın İlmi


İbni Hayyan şöyle der: «Ebu Muhammed (îbni Hazm) hadis, fıkıh, cedel, nesep, edebiyat, mantık ve felsefe gibi birçok ilimlere sahipti. Bu ilimlerin bazısı üzerinde bir hayli eserleri vardır. Ancak bu kitaplarında yanlış ve sakatlıklar da mevcuttur. Çünkü o, bütün ilimleri hocasız olarak tahsil etmek cesaretini göstermiştir»[39]

Bu sözler, îbni Hazm´in ilminin zenginliğini gösterir. Fakat burada, şiddetli bir iğneleme de vardır. Çünkü îbni Hayyan, îbni Hazm´in sözlerinde yanlışlıkların bulunduğunu ileri sürmektedir. Zira İbni Hazm, bütün ilimleri kendi gayretiyle, hocasız olarak kitaplardan öğrenmiştir. Bu noktadan îbni Hazm´i, İbni Haldun da tenkit etmiştir. Bu tenkitler ister yerinde olsun ister olmasın, kesin olarak bildiğimiz şey, îbni Hazm´in kendinden sonraki nesillere faydalı bir çok eserler bırakmış olmasıdır. Yine kesin olarak bildiğimiz bir şey daha vardır ki o da, îbni Hazm´in kendine has bir metoda sahip oluşudur. İbni Hazm devamlı olarak bir kısım hocalara bağlı olsaydı, müstakil ve kuvvetli bir düşünceye sahip olmasaydı belki onun bu metodu teşekkül etmeyecekti.

İbni Hazm´i sert bir dille tenkit eden îbni Hayyan, onun bazı kitaplarını zikreder ve şöyle der:

«Şeyh (Üstad» Ebu Muhammed (îbni Hazm)´in, Allah´ın lanet ettiği yahûdiler ile, müslümanlar tarafından reddedilen diğer bazı mezheb mensupları arasında yapmış olduğu toplantıları ve yazılı bir kısım haberleri vardır. Onun pek çok eserleri mevcut olup en meşhuru «el-Fasl (el-Fısal) Beyne Ehlil-Ârâi ve´n-Nihal»[40] adlı cedel hakkındaki kitabıdır. Müslüman fırkalarından te´vlli kabul edenlerin kâfir olduğunu göstermek ve taklidi caiz görenleri reddetmek için kaleme aldığı «es-Sâdf ve´r-Râdi´» adlı kitabı da meşhurdur. Ayrıca îbni Hazm´in «Şerhu Hadîsi´l-Muvatta´ ve´1-Kelam alâ Mesâilihî»[41] senedlerini kısaltarak sahîh hadisleri tarif, lafız ve mânâlarını izah eden el-Câmi´ fî Haddi Sahîhi´l-Hadis», Kitab ve Sünnet´-de hakkında bir nass bulunmayan nazari ve fer´ı meseleleri inceleyen «et-Telhıs ve´t-Tahlîs», ihtilaflı olduğu bilinmeyen meseleler arasında içma´ı ele alan «Müntekâ´1-îcmâ´ ve Beyânuhû», halîfelerin siret ve derecelerini, bu konudaki sünnet ve vacipleri anlatan «el-îmame ve´s-Siyase», «Ahlâku´n-Nefs», büyük ve meşhur bir eseri olan «el-îysâlilâ Fehmi Kitabi´l-Hisâl» ve «Keşfu´I-ÎItibas mâ Beyne Ashabı´z-Zâhîr Ve.Ashabı´l-Kıyas» gibi birçok kitapları vardır. Muhtelif konulara ait risalelerinin sayısı da çoktur.»[42]

îşte bunlar, îbni Hazm´in eserlerinin bir kısmını teşkil eder.[43] Yukarıda adı anılan eserlerinin çoğu İslâm´ı müdafaa, İslâm ,düşmanları veya müslümanların sapıkları ile mücadele için yazılmıştır. Bu eserlerinde, çok şiddetli bir dil kullanan Îbni Hazm´in ufkunun genişliğini ve ilminin zenginliğini görmekteyiz.

İbni Hayyan´in saydıkları, Îbni Hazm´in kitaplarını tam olarak içine almaz. Ancak onun bir çok kitaplarından pek azmi ifade eder. îbnı Hazm´in oğlu Ebu Itâfi´ el-Fazl şöyle. demiştir: «Babamın elya-zısı ile telif etmiş olduğu kitaplardan dörtyüz cildini yanımda topladım. Bunlar, yaklaşık olarak seksen bin varak teşkil [44]eder.[45]



Îlmi Metodu


Birçok eser telif eden ve çeşitli ilimlerle uğraşan îbni Hazm, kendisine has ilmî bir metod takip etmiştir. Onun bu metodu ikiye ayrılır:

1 Akli ilimlere ait metodu.

2 Nakli ilimlere ait metodu.

Aklî ilimlere ait metodunu Îbni Hazm, muhalifleriyle fikrî mücadelelerinde kullanmıştır. Elbette fikrî mücadelelere girişen kimsenin naklî değil, akli bir metodu olmalıdır. Çünkü, muarızlar nakli tanımadığı zaman onlarla aklî esaslara göre münakaşa etmek gerekir.[46]



Aklî Metodu


İbni Hazm, insanın insan olması hasebiyle doğuştan var olan (bedîhî) bilgilere sahip olduğunu kabul eder ve bu bilgilere «İlmu´n-Nefs» adım verir. Çünkü selim´bir fıtrata sahip olan herkes, öğretime ihtiyaç duymaksızın bu bilgileri elde eder. Bunları kavraması ve inanması, bu konuda bizim için bir delil teşkil eder. Bu bilgilere misal olarak İbni Hazm, parçanın bütünden küçük olduğunu ileri sürer ve bunu isbat için şöyle bir delil serdeder: Çocuğa bir hurma tanesi verdiğimiz zaman ikincisini ister, ikinci hurma tanesini verirsek sevinir. Çocuğun bu bilgilere sahip oluşuna başka bir misal olmak üzere îbni Hazm, onun iki zıt şeyin bir arada bulunmayacağmı bildiğini söyler. Meselâ; çocuğu iradesi hilâfına ayakta dur-durursak ağlar, serbest bırakılınca hemen oturur. Keza çocuk, iki cismin aynı anda tek bir yeri işgal etmiyeceğini bilir. Meselâ; onun oturmak istediği bir yer üzerinde başkasıyla çekiştiğini görürüz. Çünkü çocuk, o yerin kendisini başkasıyla birlikte içine almayacağını bilir.[47]

İbni Hazm, «el-Fasl» adlı kitabında iki kişinin ihtilâf etmediği aklî bedihiyyâtı (açık seçik bilgileri), nefsin doğrudan doğruya bileceğini anlatır ve misâl olarak şunları zikreder: İnsan kendisinin görmediği şeylerin birbirine aykırı olamayacağını bilir. Meselâ;-bir kimse ona uzakta olan bir şeyi haber verse, sonra ikinci bir şahıs gelip o da aynı şeyi söylese o kimse, bu haberi tasdik eder. Eğer aynı olay hakkında ikinci şahsın verdiği haber değişik olursa o kimse, bu haberin her ikisini de tasdik etmez. însan bu ilim sayesinde haberlerin doğruluğunu, doğanların doğumunu, ölenlerin ölümünü, azledi-lerin azlini, hastalananların hastalığını, şifâ bulanların şifasını, felâkete uğrayanların felâketini ve kendisinden uzak memleketleri bilir. Nihayet insanın, idraki yükselince tarihî hâdiseleri ve Peygamberlere ait haberleri bilme imkânına kavuşur. Aklı gelişince Peygamber (A.S.)´den nakledilen sâdık haberleri de tanıyabilir. Böylece akli ilim için bir esas teşkil ettiği gerçekleşmiş olur.

Bundan sonra İbni Hazm; bu bedîhîlerin her insanın nefsinde mevcut olduğunu, aklî şeyler üzerindeki düşünce hatâsının menşei-nin bu bedîhiyyâttaki ihtilâf olmadığını, ancak bu hatanın menşeinin, bu bedîhîlerden uzaklaşmasından ibaret bulunduğunu söyler. Mukaddimeler (öncüller) öyle çoğalmıştır ki, onları bu bedıhilere dayandırmak güçleşnıiştir. Meselâ; matematik böyledir. Çünkü rakamlar çoğaldıkça hesapta yanılma ihtimali o nisbette artmaktadır. Bu sebepten cebir veya hesaba ait denklemlerin neticeleri değişmektedir. Rakamlar azaldıkça neticeler hatâdan o nisbette uzaklaşmaktadır. Bu hususta İbni Hazm şöyle der:

«İstidlal, ancak bu mukadimeler (bedîhiler) ile olur. Bir şeyin doğruluğu, ancak onu bunlara dayandırmakla mümkündür. Bu mukaddimelerden biri, herhangi birşeyin doğruluğuna şahitlik ederse o şey doğrudur, gerçektir. Herhangi bir şeyin doğruluğuna şahitlik etmezse o şey de bâtıl ve sakattır. Ancak bir şeyin bu mukaddimelere dayandırılması yakınlık veya uzaklık bakımından farklı olabilir. Yakın olanlar, her nefs´te apaçık mevcut ve anlaşılması gayet kolaydır... Bir şey bu mukaddimelerden uzaklaştıkça İstidlal yapmak işi zorlaşır; hattâ insan hatâya da düşebilir. Ancak kuvvetli bir anlayış ve temyiz gücüne sahip olanlar müstesnadır. Bu hal zikrettiğimiz mukadimelere dayanan şeylerin doğruluğunu cerhetmez. Meselâ; sayılar azaldıkça toplanması kolay olur ve bunda hatâya düşülmez. Sayılar çoğaldıkça toplanması güçleşir; hattâ en büyük muhasip bile yanılabilir. Dolayısıyla bu mukaddimelere dayanma bakımından yakın veya uzak olan her şey doğrudur. Burada şeyler arasında her hangi bir üstünlük yoktur. Zikrettiğimiz mukaddimelerden biri diğeriyle çatışmaz.[48]

Böylece İbni Hazm, neticelerdeki hatânın menşeini ve aklın bütün hükümlerinin bu bedîhîlere dayandığını açıklamaktadır, Fakat o, hatânın sebebini, sadece bu mukaddimelere dayanmamaya hasretmemiştir. Belki hatânın bir kısmı şehvet veya muayyen bir fikre gösterilen taassubun tahakkümüne aittir. Şehvet veya taassup fikre (düşünce) arız olan bir afattır; onu sapıtır ve hatâya düşürür. Bu âfât, bazan öyle kuvvetli olur ki insan bu mukaddimelerin (bedîhlerin) bir kısmını inkâr eder. Bu konuda da İbni.Hazm şöyle der. «Doğru bir temyiz gücüne sahip olan kişi bu şeylerin (yani aklın bedihîlerinin) tamamen doğru ve münakaşa götürmez olduğundan şüphe etmez. Ancak, bunların doğruluğunu öğrendikten sonra aklına afat arız olan ve temyiz kabiliyeti bozulan veya bazı bozuk fikirlere meyleden kimseler, akim bu debîhîlerinden şüphe edebilirler. Esasen bozuk fikirler de, temyiz kabiliyetine arız olan bir afattır. Tıpkı duyu organlarına gelen afatlar gibi. Meselâ; safrası bulunan kimseye arız olan âfât böyledir. Bu afata uğrayan kimseye bal acı gelir.»

İbni Hazm, bu akli metodunu akaidi incelerken de kullanır. Allah´ın kâinattaki kanununu ve olağanüstü (harikulade şeyleri) bu metoduna göre açıklar. O, ilâhi kanunları incelerken istikra´ ve tetebbua (tümevarım metodu) dayanır. Peygamberlere İmanın esasını açıklar ve bunu, sebeplerin üstünde bulunan olağanüstü olaylara dayandırır. Peygamber, bu olağanüstü şeyler (mucizeler) le davet ettiği kimselere meydan okur. Peygamberlerin meydan okuduğu bu harikulade şeylerle Peygamberliği sabit olduktan sonra, artık nakli metoda itibar edilir. Zira insan, Peygamberin getirdiği hükümleri bu metodla bilir ve bunlara uyar.[49]



Ruhî Ve Ahlâkî İncelemeleri


İbni Hazm´in ruhî (psikolo)ik) ve ahlâkî konularda incelemeleri vardır. O, ruh üzerindeki incelemelerini «Tavku´l-Hamâme» adlı kitabında açıklamıştır. Ahlâkî incelemeleri de «Müdavatu´n-Nufûs» adlı kitabında görülmektedir. İhtiva ettiği konulardan anlaşıldığına göre İbni Hazm, bu ikinci eserini gençlik çağında değil, hayatının sonbaharında yazmıştır. Önce bu eserin konularına işaret etmek istiyoruz, İbni Hazm, bu eserde iki hususa dayanmaktadır.

1 İstikra´ ve tetebbu´.- Bunlar îbni Hazm´in kabul ettiği be-dîhi mukaddimelere dayanır! O, temas ettiği ve düşüp kalktığı insanların ahlâkını, kendisinden uzakta olanların haberlerini tek tek tesbit eder. Ve ahlâklarına âfât ânz olan kimselerin kusurlarını söyler. İnceleme ve tetebbularmdan sonra tesbit ettiği bu kusurların tedavisi için ilâç olabilecek şeyleri ileri sürer.

İstikra´, her babayiğitin kân değildir. Bu sebepledir ki istikrâ´-ya gücü yetmiyenlerin, iyilik ve kötülükleri tanımaları için semavî kitaplara başvurmaları gerekir. Bu hususta îbni Hazm şöyle der: «İyiliklerin neler olduğunu bilmeyen kimse, Allah ve Resûlü´nün emrettiği şeylere itimat etsin. Çünkü bunlar, bütün iyilikleri içine almaktadır.»[50]

2 Felsefî incelemeler. İbni Hazm´in Müdâvâtu´n-Nufûp adlı eserinde dayandığı bu felsefî incelemeler, Yunan filozoflarından intikal eden ve esası aklî bedîhîlere veya istikra´ ve tetebbua dayanan şeylerdir. İbni Hazm, kendi istikrâ´ına itimat ettiği gibi, başkasının istikrâ´ına ve filozofların ilk bedîhîlerin aslına ulaşmada kullandıkları mukaddimelerle elde ettikleri neticelere de itimat eder. Doğruluğu sabit olduktan sonra bu neticeler, beşer aklının ortak malı olup. herkes bunlardan faydalanabilir.

Adı geçen eserinde İbni Hazm´in bazı Yunan filozoflarının görüşlerine itimat edişi besbellidir. O, iyilik (fazilet) nazariyesini açıklar ve iyiliğin iki kötülük Crezîlet) arasında bir şey olduğunu söyler.İşte bu nazariye Aristo´ya aittir. Bu konuda îbni Hazm şöyle der: «Fazilet, ifrat ile tefritin ortasmdadır. Yâni ifrat da tefrit de kötüdür. Fazilet, bunların tam ortasindadır!»[51]

İbni Hazm, Eflatun´un istikrâ´ını da kabul eder. Eflâtun´a göre faziletlerin esası dörttür. İbni Hazm kendi istikrâ´ına uyarak bu esaslarda değişiklik yapar. İbni Hazm´e göre fazilet: Ma´rifet. (bilgi), yiğitlik, cömertlik ve ´doğruluktur. Burada görüyoruz ki İbni Hazm, Eflâtun´daki, iffetin yerine cömertliği koymakta ve iffeti doğruluğa (adalete) dahil etmektedir. îbni Hazm; «İffet ve emanet, adalet ve cömertliğin çeşitlerindendir, der.[52]

İbni Hazm incelemelerinde, nakil ile sabit olan İslâmî ahlâkı terketmemiştir. Yunan felsefesinden ve buna dayanan istikralardan faydalanarak îslâmî ahlâkın hükümlerini işaret etmiştir. Çoğu zaman felsefî nazariyeleri zikrettikten sonra Kur´an veya Hadîs nass´-larını sözlerine ilâve eder. Daima faydalı aklî bilgilere dayanarak, îslâmî ahlâkın yaşatılmasını ister ve bu konuda şöyle der:

Faydalı bütün ilimleri öğrenmek, akim güzelliğini artırır, onu her türlü afattan korur ve aklı zayıf olanı helak eder. İyilik için uğraşan kimse, aynı şekilde akla önem verse, Hasan el-Basrî´den, Atinalı Eflâtun´dan ve İranlı Büzürgmihr´den daha büyük hakîm olur.»[53]

İbni Hazm, «Müdâvâtu´n-Nüfûs» adlı eserinde iyilik ve kötülüğün ahlâkî ölçüsünü kendi anlayışına göre açıklar. Keza güvenilmeye lâyık olmayan insanı anlatır. Bu felsefî incelemelerin sonunda aynen İslâm âlimlerinin vardığı şu neticelere varır: Din bir cemaat için zaruridir. Cematin himayesi ve fertler arasındaki itimat dinle olur. Dindar insan, gayri müslim bile olsa güvene lâyıktır. Dindar olmayan bir kimse, müslüman bile olsa itimada lâyık değildir. O, bu meselede aynen şöyle der:

«Dindar insana güven; isterse o, senin dininden başka bir dinde olsun. Dînin emirlerini hafife alan kimseye güvenme; isterse o, senin dinine mensup görünsün. Bir kimse, Allah´ın haramlarını hafife alırsa ona hiç bir şeyini emanet etme!»

İşte bunlar, îbni Hazm´in adı geçen eserini tamamen aksettirmemekle beraber, ondaki güzellikleri gösteren bir kaç demettir.[54]



Tavku´l-Hamâme´si


İbrii Hazm´in bu eseri, sadakat, ülfet ve muhabbet hakkında psikolo)ik bir incelemedir. «Müdâvâtu´n-Nufûs» adlı eserini, hayatının sonbaharında, ruhları tedavi için tecrübelerinin bir ilâç olmasını düşünerek, kaleme almıştı. «Tavkü´l-Hamâme» adlı eserini ise, ifadelerinden anlaşıldığı gibi, gençliğinin sonbaharında kaleme almıştır. Bu eserde anlatılan olaylar gösteriyor ki îbni Hazm, onu yazdığı zaman artık gençlik devresini bitirmek üzereydi. Bu eserinde de bir çok tecrübeleri ve hayat hikâyeleri yer almaktadır. Bundan sonra İbni Hazm, kendisini tamamen ilme vermiştir.

Bu eser, istikra´ (endüksiyon) ve İbni Hazm´in «Îîmü´n-Nefs Fıtri bilgi» adını verdiği ilk bedihilere (açık seçik bilgilere) ulaşan mukaddime (öncül)´lere dayanarak yapmış olduuğ psikolo)ik tahlilleri ihtiva eder. İstikra ve dînî hakîkatlardan faydalanarak yapmış

olduğu bu tahlil, sevgiyi tarif edişinde açıkça ortaya çıkar. îbni Hazm sevgiyi şöyle tarif eder:

«İnsanlar, onun (sevginin) mahiyetinde ihtilâfa düşmüşler ve uzun uzadıya lâf etmişlerdir. Bu hususta benim görüşüm şudur: Sevgi, bu varlık içinde bir güce sahip olan nefsin (ruhun) yüksek ve asıl unsurundaki parçalar arasında mevcut olan bir birleşmedir. Bu birleşme (ittisal), nefsin ulvî âleme ait karargâhındaki kuvvetlerinin bağlantısı ve terkibinin şekline göre karşılık verme (mücavebet) hususiyeti vasıtasıyla olmaktadır. Biliyoruz ki, yaratılmışlar, arasındaki yaklaşma ve uzaklaşmanın sırrı, birleşme ve ayrılmadır. Şekil, ancak kendi şekline bağlıdır. Bir şey ancak kendi misline ısınır. Mücânesetin (benzeşmenin), duyulur (mahsûs) bir işleyiş şekli ve gözle görülür bir etkisi vardır. Birbirine zıt şeylerdeki uyuş-mazlık (münâferet) ve benzer şeyler arasındaki uyarlık (muvafakat) , bizim aramızda da mevcuttur. Hal böyle olunca´ bu; nefsin kendisinde, saf ve ruhanî âleminde, mutedil ve yüce cevherinde nasıldır .. Bunların hepsi, insanın tasarrufunun aslında fıtrî olarak malûmudur. Buna göre insan, fıtratındaki birlikte sükûnete kavuşur. Nitekim Allah Teâlâ; «Sizi bir candan (Âdemden) yaratan, bundan da gönlü kendisine yatıp ısınsın diye eşini yaratan O´dur.»[55] buyurmuştur. Yüce Tanrı burada ısınmanın (sükûnetin) sebebini, Âdemin eşinin kendisinden oluşuna bağlamıştır.»

Yine Ibni Hazm şöyle der: «Bunun delili şudur: Siz birbirini seven iki kişi arasında bir benzerlik ve tabiî sıfatlar bakımından bir uyuşma bulunduğunu görürsünüz. Şüphesiz ki bu, az da olsa, mevcuttur. Benzerlikler çoğaldıkça mücâneset artar. Sevgi kuvvetlenir. Dikat ederseniz bunu açıkça görürsünüz. Peygamber (S.A.) de, şu sözleriyle bu görüşü destekler: «Ruhlar toplanmış ordular halindedir. Birbirini tanıyanlar birleşip kaynaşırlar, birbirini sevmeyenler de ayrılırlar.» Sâlihlerin birinden; «Müminlerin ruhları birbiriyle tanışır», dediği rivayet edilmiştir. Bunun için Hipokrat kendisini seven zavallı bir adamın durumu anlatıldığı zaman üzülmemiş ve: «O, ancak bazı ahlâki yönlerinde kendisine uyduğum için beni sevmektedir.» demiştir.»

îşte görüyoruz ki îbni Hazm, felsefeye dayanmakta ve onu dînî nass´larla desteklemektedir. Daha sonra o, adı geçen kitabının bütün bölümlerinde, müşahade ettiği olayları anlatarak istikrâ´ya istinat etmektedir. O, bu olayları tahlil ederek, nefsin (ruhun) derinliklerine kadar varır ve bu tahlillerini tamamen gördüklerine dayanarak yapar, işittiklerine değil,.. Bu hususta şöyle der:

«Bu kitabımda, gördüklerimin veya güvenilir kimselerin rivayetine uyarak doğru bulduğum şeylerin dışına çıkmamayı esas olarak kabul ettim. Eskilerin ve bedevi araplann haberlerinde beni mazur görün. Çünkü, bunların yolu bizimkine uymamaktadır. Onlara ait pek çok haber mevcuttur. Benim mezhebim, başkasının binitiyle yola çıkmamaktır. Ben emanet zînet eşyası kullananlardan değilim.»

İbni Hazm, sevginin iki esası olduğunu söyler:

a) Nefsi benzeşme ve ruhi kaynaşma,

b) Şekil yönünden uyuşma.

İlk hayranlık, kişi için hoşuna giden şeklin güzelliklerini tâyin eder. Ona göre güzelliğin ölçüsü bu olur. Başkası hoşuna gitmez ve ondan başkasıyla istişarede bulunmaz.

İbni Hazm, bu eserinde tahlillerine devam eder ve sevginin derecelerini açıklar. Sevginin en üstününün Allah sevgisi olduğunu söyler. O, takva veya işi en güzel şekilde yapmak, kurbiyyet veya Allah´a itaat etmek için Allah´ı sever. Bundan sonra ülfet ve sada-kata dayanan sevgi gelir. Arkadaşlık ve dostluk sevgisi de buna dahildir. Bunlardan sonra aşk gelir. Bu da, hiç bir sebebe bağlı olmayan ve ruhların birleşmesinden ibaret olan bir sevgidir.

Îbni Hazm, kitabının başka bir bölümünde mânevî ruhî sevgiyle şehvete dayanan sevgi arasındaki farkı açıklar. Mânevî-ruhi sevginin sebebinin ruhî kaynaşma oîduğ´unu anlatır ve şöyle der: İlk anda vücut bakımından güzel görme ve renkleri öte geçmeyen sureti hoşbulnıanın sebeplerinden birisi şehvettir. Fakat, mânevî-rûhî sebebi ise hakikattir»[56]

O, ruhî sevginin ancak tek varlık için, bedenî sevginin ise çok ve çeşitli olduğunu anlatır.

Îbni Hazm, aşk ile iffetin irtibatını^ iyi kadınlarla kötü kadınların aralarındaki farkı anlatmak için kitabında müstakil bir bölüm ayırmıştır. Bu hususta şöyle der: «îyi kadın, muhafaza ettiğin zaman kendisini koruyan, muhafaza imkânları olmadığı zaman da kendisine hâkim olan kadındır. Kötü kadın ise, muhafaza ettiğin zaman bile kendisini korumayan kadındır.»

Îbni Hazm, hem derinliği, hem de güzelliğiyle meşhur olan bu eserindeki ilmi açıklamalarında istikra´, tetebbu ve tahlil metoduna dayanır. Fakat, onun istikrâ´ının tam olduğunu söyleyemeyiz. Belki bu eksiktir. Lâkin inceleme ve araştırmalarına kâfi olup maksadına varması için ona yol gösterecek niteliktedir. Bundan sonra îbni Hazm´in nakli ilimlere ait metoduna geçebiliriz.[57]



Naklî İlimlere Ait Metodu Ve Görüşleri


İbni Hazm´in nass´lan inceleme ve bunlardan hüküm çıkarma metodu, bu nass´lann lâfızlarının zahirî mânalarına dayanır, İbni Hazm, bu lâfızları te´vile, hükme esas teşkil eden illeti tesbit ve buna dayanarak kıyas yapmak için ta´lile teşebbüs etmez. Hakkında nass bulunan bütün Islâmî konularda lâfızların zahirî mânâlarını kabul eder.

Burada, Önce îbni Hazm´in umumî olarak görüşlerini arzede-lim; daha sonra da fıkhını ele alalım.[58]



Akîdeye Ait Görüşleri


İbni Hazm, akideyi iki yönden inceler.

1 Ülûhiyyet ve nübüvveti isbat,

2 Kur´ân ve Sünnet lâfızlarının gösterdiği akaid meselelerini tesbit.

Birinci konuda ilk bedîhüere, istikra´ ve tetebbulara dayanır. Bu incelemelerinin sonunda tek Tanrıya İman esasına", Peygamberin hak olduğuna ve mu´cizelerin, Allah katından gönderildiğini söyleyen Peygamberler tarafından gösterilebileceğine inanır.

Peygamberlik sabit olunca, sadece hüccet, Peygamberin getirdiği nass´lardır. İbni Hazm, bu nass´lann zâhirleriyle amel ederek «O çok esirgeyici (Allah) arş üzere istiva etmiştir»[59] âyetini okuduğu zaman, Allah´ın zâtına lâyık bir şekilde arş ve istivası olduğuna inanır ve herhangi bir te´vüe başvurmaz.

Bu balamdan İbni Hazm, Kur´ân-ı Kerim´in haber verdiği gay-be ait bir şeyin nass´lann zahirine göre gerçek olduğunu kabul eder ve zahirden başka şeyleri kabul etmez. Ona göre. Sünnetin bildirdiği gaybe ait şeylerin de hepsi gerçektir. İsterse sünnet mütevatir, isterse âhâd haberlerden ibaret olsun. Yeter ki güvenilir kimseler tarafından rivayet edildiği sabit olsun. Dolayısıyla İbni Hazm, kitab-lara, meleklere, sırât´a, hisâba, mizana ve levh-i mahfuza îman eder.[60]



Vahdâniyyetle İlgili Görüşleri


İbni Hazm, Allah´ın vahdâniyyeti (birliği) ne, Kur´ân ve Sünnet nass´lannda bildirildiği şekilde inanır. Ona göre nass´lardan anlaşılan vahdâniyyet üç yönden incelenir.

1 Ma´budun birliği: Allah´dan başka hiç bir varlığa ibadet edilmez. Kullarından hiç birisi vâsıta edilerek, Allah´a yakınlık kazanmak için çalışılmaz. Takarrub (Allah´a yakın olmaya çalınmak) bir ibadettir. Allah´dan başka ma´bud yoktur. İnsana, taşa, türbeye ve herhangi bir mahluka tapınmak, asla caiz değildir.

2 Hâlık (yaradan)´m birliği: Kainattaki her şeyi yaratan Allah Taâlâdır. O´ndan başka hiç bir yaratıcı yoktur. Hiç bir kimse herhangi bir fiil veya bir şeyi yaratmak iddiasında bulunamaz. Nass´larda bildirildiği gibi her şeyin yaratıcısı Allah´dır.[61]

3 Allah´ın sıfatlarının birliği: îbni Hazm, Allah´ın sıfatlarının veya zâtının birliği sözü ile, Allah´ın zat ve sıfatlarında hiçbir şeriki olmadığını ve zât-i ilahiyenin tek olduğunu kasdetmektedir.

Allah Taâlâ, yaratılmışlardan hiç birisine benzemez. Nitekim Kur´ân-ı Kerim´de; «O´nun benzeri dahi yoktur. O, hakkıyla işitir kemâliyle görür.[62] buyurulur. İbni Hazm, bu meselede mevcuı nass´larla bildirilen şeyleri aynen kabul eder. Kur´ân ve Sünnet´de bildirilen Allah´ın sıfatlarına olduğu gibi İman etmenin gerektiğini söyler. Bu sıfatlan Allah´ın isimleri sayar. Allah Teâlâ yüce´zâtını kadîr, alîm, hakim, semî´, basir, mürid, muhtar, hayy ve kayyûm[63] gibi Kur´ân-ı Kerim´de geçen Esmâu´l-Husnâ (güzel isimler) ile isimlendirmiştir. Bunlar, Allah´ın sıfatlandır, diyemeyiz. Ancak bunlar, Allah´ın isimleridir, diyebiliriz. İbni Hazm bu konuda şöyle der:

«Allah´ın sıfatlan olduğunu söylemek imkânsızdır, caiz değildir. Çünkü Allah Teâlâ, Peygamberine indirmiş olduğu kelamında «sıfat» lâfzını açıkça zikretmemiştir. Peygamber (S.A.)´den de bize Allah´ın sıfatı olduğuna dair´bir şey intikal etmemiştir. Evet, bu hususta bize, sahâbîlerle seçkin tabiîlerin tek birisinden herhangi bir şey intikal etmemiştir.»[64]



Teşbih İfade Eden Lâfızlarla İlgîlî Görüşleri


İbni Hazm; «Allah´ın eli, onların ellerinin üstündedir.»[65] ve «Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Ancak yüce ve cömert olan Rabbının yüzü bakîdir.»[66] âyetleri karşısında bir şey söylemez. Allah´ın eli vardır, bunun mahiyetini bilemiyoruz; Allah´ın yüzü vardır, bunun hakikatini bilemiyoruz gibi sözleri de ağzına almaz. O, bu lâfızların zahirlerini kabul etmekle beraber zâhir´in, bunlar hakkında böyle söylenilmesine bir delaleti olmadığım ileri sürer. Ancak Arap dilinin üslûbuna olan vukufu ve kendi zevki selimi ile «yüz» kelimesinden «zat» dan başka bir şey muradedilmediğini kabul eder. Keza; «Allah´ın eli, onların ellerinin üstündedir.»[67] âyetindeki «el» kelimesini: Allah, onların ellerinin üstündedir[68] diye tefsir eder. «O´nun (Allah´ın) iki eli de açıktır, nasıl dilerse öyle sarfeder.»[69] âyetini: Allah dilediği gibi sarfeder, diye tefsir eder. «Ellerimizin yaptıklarından kendileri için bunca davarlar yarattığımızı görmediler mi »[70] âyetinde ki «ellerimizin yaptıklarından» sözünü: bizim yaptıklarımızdan, diye tefsir eder. «İstiva» sözünü de böyle münasip bir şekilde tefsir eder.

Görüyoruz ki İbni Hazm, kendisi de te´vil ve tefsircilerin yolundan gitmektedir. Fakat bunu, te´vil veya tefsir saymamakta ve mecazî lâfızların delalet ettiği mânâlar olarak kabul etmektedir. Ona göre meşhur mecazlar, lâfızların zahirleri hükmündedir.

Bu suretle İbni Hazm, Allah´ın yüce zatının isimlerinden müteşâbih kelimeler bulunmadığını, ancak «Hâ Mim» ve «Elif Lâm Mim Sâd» gibi Kur´an sûrelerinin başlarında yer alan harflerle, «And olsun güneşe ve onun aydınlığına.»[71] ve «Şu beldeye yemîn ederim.»[72] gibi âyet-i kerîmelerde geçen eşya ve yaratılmış şeyler üzerine Allah´ın yapmış olduğu kasemlerde müteşabih bulunduğunu beyan eder.[73]



Cebr Ve İhtiyar Hakkındaki Görüşleri


İbni Hazm; «her şeyin yaratıcısı Allah´dır.» hükmü karşısında insanın kendi fiillerini yaratıp yaratmaması meselesinde cebr ve ihtiyâr´a dokunmak mecburiyetinde kalır. O, insanın fiillerini -Allah yaratmaktadır, dese, insanın iradesini yok etmiş olacak; bu da, teklifin ortadan kalkması gibi bir sonuca varacaktır. İnsan kendi fiillerini kendisi yaranmaktadır, dese, fiillerin yaratılmasında Allah´a şirk koşmuş olacaktır. İbni Hazm, bu işin içinden şu şekilde çıkar: Kul, Allah tarafından yaratılmıştır. Kendisinde bir irade ve güç vardır. O, bir şey yapabilir veya bir şeyi yapmak istiyebilir. Kulun bu irade ve gücünün üstünde Allah´ın kahredici kudreti vardır. Allah Teâlâ kendi iradesine mâni olacak her şeyi yok etmeye muktedirdir. Buna göre Allah, bir kula hayır dilerse hidayet eder, şer dilerse ona mâni olacak şeyleri yok eder ve onu felâkete düşürür. Böylece Allah´ın, «De ki: Şüphesiz Allah kimi dilerse onu dalâlete götürür, gönlünü kendisine çevirenleri ise doğru yola iletir.»[74] sözü gerçekleşmiş olur.[75]



Siyasî Görüşleri


Siyasetin kucağında yetişmiş olan İbni Hazm, siyasî konularda kendi görüşlerini açıklar. Akîde ile ilgili de olsa, hilafetten halifenin nasıl seçileceğinden, siyasi fırkalar arasında tartışma konusu olan büyük günah işieyelnerin durumlarıyla ilgili meselelerden bahseder.

Hilâfet konusunda İbni Hazm şöyle düşünür: Bir halifenin iş basma getirilmesi müslümanlar için farzdır. Eğer müsülümanlar, başlarına bir halife tayin etmezlerse toptan günahkâr olurlar. Çünkü, müslümanlar arasında İmamet (hilafet)´in zaruretini gösteren birçok nass vardır.

İbni Hazm´e göre İmamet, ancak şartları bulunursa gerçekleşir. Şöyle ki:

1 İmam (halife) Kureyş´li olacaktır. Çünkü bu hususta nass vardır ve sahabîler Benî Saide´nin sofasında toplandıkları zaman Ansar, halifenin kendilerinden olmasını teklif etmişler; fakat bütün sahabîler halifenin Kureyşli olmasında, Kureyşli olması ve Hz. Peygamber´e yakınlığı bulunması hasebiyle Hz. Ebu Bekr´i halife seçmede icmâ etmişlerdir.

2 Halifenin akıllı (âkil) ve erkek olması şarttır. Çünkü Peygamber (S.A.), «İdarelerini bîr kadına teslim eden millet iflah olmaz.» buyurmuştur.

3 Halifenin emaneti omuzlamak için ileri çıkması; devlet işlerini yürütmek için yapacağı görevleri bilmesi, zahiri durumunun bu işe elverişli olması ve fena işlerle uğraştığı bilinmemesi şarttır. Bu konuda îbni Hazm şöyle der:

Bir kimse; tek bir şeyde bile olsa, Aliah´dan korkmayan, yeryüzünde açıkça fenalık işleyen, emniyete lâyık olmayan, Allah´ın emrini yerine getirmeyen veya dînî hakkında bir şey bilmeyen bir şahsı halifelik makamına takdim etse günah ve fenalığa yardım etmiş olur. Peygamber (S.A.); «Bir kimse bizim emretmediğimiz bir işi yaparsa o merduddur.» ve «Ey Ebâ Zerr, sen zayıfsın, iki kişiye reis ve yetim malına velî olma!» diye buyurmuştur. Alîâhû Teâlâ da; «Eğer üstünde hak bulunan (borçlu), bir sefih (beyinsiz) veya zayıf olursa, yahut da bizzat yazdırmaya gücü yetmezse, velîsi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit yapın. Eğer iki erkek bulunmazsa razı olacağınız şahitlerden bir erkekle, biri unutursa ötekine hatırlatması için iki kadın yeter,»[76] buyurmuştur. Bundan anlaşılıyor ki sefih, zayıf ve kendi işlerini yürütmediği için velîye muhtaç olan kimselerin müslürnanlara velî olması caiz değildir.»[77]

İbni Hazm, hilafetin verasete dayanmayacağını söyler, İslâm, soya dayanan saltanatı tanımaz. Bu konuda da İbni Hazm şöyle der: «Müslümanlar arasında İmamet (hilafet)´de verasetin caiz ol-mıyacağını, Râfiziler hariç, kabul etmeyen yoktur. Râfiziler ise, hem veraseti kabul ederler, hem de erginlik çağma ulaşmayan şahsın İmam olabileceğini caiz görürler. Keza, müslümanlar arasında kadının İmametinin caiz olmayacağında ihtilâf yoktur.»[78]

İbni Hazm´e göre şartları kendisinde bulunduran kimse İmamete nasıl getirilecektir îbni Hazm, bu işin şu üç şekilden biriyle tamamlanacağını söyler:

1 Bu işin en iyi ve en doğru şekli, mevcut İmamın ölmeden Önce kendisinden sonra İmam olacak şahsı tavsiye etmesidir. Bu konuda şöyle der: «Nitekim Peygamber (S.A.),´ Ebu Bekr Sıddîk´i; O da, Ömer´i; Süleyman b. Abdilmelik, Ömer b. Abdilaziz´i böyle tavsiye etmiştir.» İşte İbni Hazm´in benimsediği şekil budur. Bu misallerden anlaşılıyor ki O, gelecek İmamı tavsiye işinde akrabalık ve adam kayırma değil, dinin ve müslümanlann maslahatının öne alınmasını şart koşmaktadır.

Bu tavsiye işi, bi´at´m vacip oluşuna engel teşkil etmez. Umumî bir bî´at şarttır. Tavsiye ile seçilmek, ancak bî´atla tamamlanır.

2 Eğer İmamet için bir tavsiye yoksa gerekli şartlan haiz kimse ortaya atılır ve kendisine bî´at edilmesini teklif eder. Buna karşı çıkılmaz. İtaat etmek gerekir. Nitekim Hz. Ali Kerremallâ-hü vechehû nin İmamete getirilişi böyle olmuştur.

3 Sağ olan halife, kendinden sonraki halifenin seçimini güvenilir bir şahsa veya bir zümreye bırakır. O şahıs veya zümre aralarından birini seçer. Nitekim Hz. Ömer, Peygamber (S.A.)´in hayatta iken kendilerinden razı olduğu altı kişiye bu işi havale etmiştir. İbni Hazm der ki: «Bize göre bu tarzdaki halife seçiminde müslümanların ittifak ettiği şahsa razı olmak gerekir. Üç günden fazla seçim işiyle uğraşmak caiz olmaz. Çünkü Peygamber (S.A.), Müslümanların iki geceden fazla İmamsız kalmalarını nehyetmiştir. Müslümanlar da, bundan fazla bir müddet içinde bu iş için toplanmamıştır. Bu süreden fazlası bâtıl olup caiz değildir.»

İmametle ilgili bütün bu şekillerde îbni Hazm´in zahirî görüşlerine göre hareket ettiği düşünülebilir. Çünkü o, burada müslümanlardan adalet ehli olanların icmâ´ına. uymaktadır. Bu müslü-manlar Ebu Bekr, Ömer,- Osman ve Ali (R.A.) ´ye bî´atta icma´ etmişlerdir. Böylece her üç türlü halife seçimi de müslümanlardan adalet ehli olanların icmâ´ına dayanmaktadır. Bâgîlerin isyanı ise icmâ´ı bozmaz.[79]



Kebîre İşleyenler Hakkındaki Görüşleri


Kebîre (büyük günah) işleyenlerin durumu üzerinde münakaşa, ilk defa Haricîler arasında çıkmıştır. Bunlara göre kebîre işleyenler kâfirdir. Ehl-i Sünnet Ve´1-Cemaat, Hâricilerin bu görüşünü tanımamış ve kebîre işleyenlerin kâfir olmadığını, fakat işlediği bu günah için hesaba çekileceğini söylemiştir. Tevbe eder veya Allah´ın mağfiretine uğrarsa kebîre işleyen bir kimse hesaptan da kurtulur. Mürci´eye göre îman olduktan sonra kebîre hiç bir zarar vermez. Nitekim küför içindekilere taat da hiç bir fayda vermemektedir. Mu´te-zîlilere göre ise, kebîre işleyen ne mümindir, ne kâfirdir. Bunun ikisi arasında bir yerde olup tevbe etmeden ölürse ebediyyen ateşte kalacaktır.

Ibni Hazm, Ehl-i Sünnet´in yoluna yaklaşır. Çünkü nass´Iann ^âhirleri onla)pu desteklemektedir. Fakat kendisi, bu konuda kısmi bir ayırım yapar ve şöyle der: «Yaptığı günahlar için Allah´a tevbe-i nasuh ile tevbe eden kimsenin Allah bütün günahlarını affeder. Bir kimse tevbe etmeden ölür ve sevapları günahlarından ağır gelirse günahları düşer. Kendisi de cennete gider, cehenneme gitmez. Sevapları günahlarına denk gelirse bunlar A´raf ehli olurlar. Burada bir müddet bekledikten sonra cennete giderler, cehenneme gitmezler. Eğer günahları sevaplarından ağır gelirse, bunlar günahlarının fazlası kadar ceza görürler. Bunun müddeti, yüzlerine ateşin bir defa parlama müddetinden elli bin yıla kadar değişir. Sonra ateşten çıkar ve kalan sevapları karşılığında cennete girerler.»[80]

Bundan anlaşılıyor ki, îbni Hazm günah işleyenlerin, isterse işledikleri günah büyük olsun, kâfir olmadığını kabul etmekte, sonra da nass´larm zahirlerine dayanarak bu hususta bazı tafsilatta bulunmaktadır. Böylece O, nakli ilim hakkında benimsediği metodunda da mantıkî olarak hareket etmektedir.

Artık İbni Hazm´in fıkhına geçebiliriz.[81]



İbnî Hazmin Fıkhı


İbni Hazm´in, nakilden ibaret olan nass´lan anlama metodunun, sadece bu nass´lann zahiri mânâlarını almak olduğunu söylemiştik.

îbni Hazm bu metodunu siyaset, Allah´ın sıfatları ve diğer akide mes´elelerine dair görüşlerine de tatbik etmiştir. Sadece ülûhiyetle nübüvveti ispat ederken akla dayanır. Ülûhiyyet ve nübüvvetin ispatından başka mes´elelerde nass´lann zahirine dayanır ve hükümlerin illetlerini araştırmaz.

îbni Hazm´in bu metodu, fıkhında tamamen meydana çıkar; hattâ bu konuda temel unsur olur. İbni Hazm, fıkhı hükümler çıkarırken yalnız Kitap ve Sünnetin nass´larma dayanır. Bunlardan öte gitmez. Akla, nass´lann üstünde ve zahirî mânâlannın İlerisinde bir işleme alanı bırakmaz. îbni Hazm-´e göre re´y´le de, hakkında nass bulunmayan bir mes´eleyi hüküm bakımından hakkında nass bulunan bir mes´eleye bağlamaktan ibaret ve istidlal bakımından neredeyse nass makamına kaim olan kıyas´la da, maslahatla da, sebep olduğu neticeye göre hüküm ifade eden zerâyi´ ile de ictihad asla caiz değildir.[82]



Re´ye Dayanan İçtihadı Îbtâlî


Yukandaki ifadelerden de anlaşılacağına göre, îbni Hazm fıkhı hükümlerin çıkarılmasında re´y´e dayanarak içtihad yapılmasını caiz görmemektedir. Bu görüşünü ispat için O, yine nass´lann zahirine dayanır. Burada biz, Ibni Hazm´in bu konudaki delillerini kısaca anlatmak istiyoruz:

1 Kur´ân: Ibni Hazm, Kur´ân´m, «Biz o kitapta hiçbir şey eksik bırakmadık.»[83] âyetini delil getirir. Eğer re´y için boş bir saha kalsaydı Kur´an-ı Kerim bir kısım şeyleri eksik bırakmış ve ihmal etmiş olurdu. Keza, «Ey îman edenler, Allah´a itaat edin. Peygamber´e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Bir şey hakkında çekiştiğiniz takdirde, Allah ve âhiret gününe inanıyorsanız, hemen onu Allah´a ve Peygamber´e döndürün (bu hususta onların emirlerine başvurun).»[84] âyet-i kerimesi, bu konuda İbni Hazm´in görüşünü ispat için bir delil teşkil eder.

Bu nass´da, îbni Hazm´e göre, şer´i hükümlerin kaynakları tesbit edilmiştir. Bunlar da Kitap, Sünnet ve ihtilaf konusu olmayan icma´dır.

2 Sünnet: îbni Hazm Sünnet nass´larının da zahirlerinden hareket eder. O, Peygamber (S.A.)´in şöyle buyurduğunu rivayet eder: «İlim insanların kalblerinden çıkarılıp al mm az. Ancak ilim, âlimlerin ölümüyle çıkıp gider. Âlim kalmayınca insanlar câhil reisler edinirler. Bunlar da re´y ile fetva vererek hem kendileri saparlar, hem de başkalarını sapıtırlar.»

3 Sahabilerin sözleri: İbni Hazm, Hz. Ömer´in şu sözlerini rivayet eder: «Dininizde re´ye itibar etmeyiniz.» ve «Ancak, Peygamber (S.A.)´in re´yi isabetli olur. Çünkü ona, bunu ilham eden Allah´-dır. Bizim re´yimiz sadece zan ve tekliften ibarettir.»

îbni Hazm, sehâbilerden buna .benzer rivayetlerde bulunur. Hz. Ömer´in sözlerine benzer görüşleri, Hz. Peygamber´in halifesi Ebu Bekr ve Ali (R.A.)´den de rivayet eder.

İbni Hazm, kendi görüşünün doğruluğunu ispatlamakla yetinmez, daha ileri giderek ve fakîhlerin büyük çoğunluğunun delil olarak kabul ettiği şeyleri nakzeder. Meselâ; «Ey akıl ve basiret sahipleri, siz ibret alın.»[85] âyetinde re´y dayanılmasına delâlet eden bir şey olmadığını, ancak bu âyette cereyan eden olaylardan ibret alınmasına işaret buyunılduğunu söyler. Ayrıca îbni Hazm, Muaz b. Cebel´in Peygamber (S.A.)´e, Kitab ve Cünnefte bir hüküm bulunmadığı zaman re´yi ile içtihad yapacağını söylediğini ve Hz. Peygamber´in de onun bu fikrini tasvip ettiğini anlatan hadis´in doğruluğunu kabul etmez. Keza, Hz. Ömer´in Ebu Musa el-Eş´arî´ye gönderdiği kaza (yargı) mes´eleleriyle ilgili ve birbirine benzeyen olayları kıyas yoluyla halletmesini emreden mektubun sıhhatini inkâr eder. îbni Hazm´in bütün münakaşa ve istidlalleri, lafızların zahiri mânâlarına dayanır. Fakat sihhati (doğruluğu) sabit olan hadisleri inkâr etmesi tamamen yersizdir.

Artık İbni Hazm´in ileri sürdüğü delilleri inceliyebiliriz. Bize göre, re´yi kabul edenler, mes´eleleri başıboş ve bir kayda bağlamaksızın bırakmamışlardır. Fakihlerin caiz gördüğü re´y, ancak kıyas veya maslahattan ibarettir. Bütün re´y çeşitleri bu ikisine dayanır. Bunları kabul etmek, olayları Kitab ve Sünnetin ışığı altında halletmektir. Nitekim Allâhu Teâlâ, ihtilâf çıktığı zaman Kitab ve Sünnete başvurulmasını emretmiştir. O halde re´yi kabul etmek, Kur´ân nassınm dışına çıkmak demek değildir.

Kıyâsın Kitab ve Sünnete dayandırılması, hakkında nass bulunan mes´elelerin hükümlerini benzeri mes´elelere tatbik etmek demektir. Bu da, mes´eleyi Kur´an veya Sünnetin muayyen bir nassına dayandırmak olup Kur´ân ve Sünnetin dışına çıkmak değil, nass´ları anlamının ve onlarla istidlal etmenin yoludur. Nitekim Huccetu´l-İslâm el-Gazzali de böyle söylemiştir.

Maslahata gelince; burada her türlü kayıttan âzâde olmak söz konusu değildir. Muteber olan maslahat, îslâmiyetin tanınmış olduğu maslahattır. Bu da, naşs´lardan elde edilen umumî amaçlara başvurma olup nihayet Kitab ve Sünnete dayanmak demektir. Bunların dışına çıkmak veya hükümlerinin icabına uymamak değildir.[86]



İbni Hazm´e Göre Seri Deliller


İbni Hazm´e göre şeriatın emirleri ancak şu dört esas ile bilinir

1 Kur´ân nassı,

2 Peygamber (S.A.)´in sahih ve mütevâtir sünneti,

3 Ümmetin âlimlerinin icmâ´i,

4 Ancak bir tek şekle ihtimali olan delil.

İbni Hazm´in fıkhının kaynaklarını İşte bu dört esas teşkil eder.[87]



1- Kitab


Kitab, bütün şeriatın ilk kaynağıdır. Diğer kaynaklar buna dayanır. Sünnetin hüccet oluşu .da ancak Kitab ile anlaşılmıştır.

Kitab, Peygamber (S.A.)´in en büyük mu´cizesi olup onun kıyamete kadar bakî olan şeriatının düsturunu teşkil eder.

Kur´ân-ı Kerimin hükmü ya bizzat açıktır; evlenme, boşanma ve mirasla ilgili hükümlerin çoğu böyledir. Veya Kur´ân´m ihtiva ettiği hükmün Sünnetle açıklanması gerekir. Meselâ namaz, zekât ve haccm hükümlerini Sünnet açıklamaktadır. Nitekim Kur´ân´da, Biz sana da Kur´ân´ı indirdik. Tâ kî insanlara, kendilerine indirileni açıkça anlatsın...»[88] buyurulmuştur.

Kur´ân´m beyanları bazan apaçık olur, bazan da kapalı olur. Ancak zikir ehli onu anlar, Kur´an-ı Kerîm´de.de, «Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere) sorun.»[89] emr-i ilâhîsi yer almıştır. Ibni Hazm bu konuda şöyle söyler :

«Beyan (Kur´an´in ifadesi), vuzuh (açlık) bakımından değişir. Bazan açık, bazan kapalı olur. însanlar, bunları anlamakta değişik duruma sahiptirler. Bazısı bunları doğru olarak anlar, bazısı anlıya-maz. Nitekim, Ali b. Ebî Talip (R.A.), «Kur´an´ın ifadesini ancak dîninde kendisine bir anlayış ihsan edilen kimse kavrar.» demiştir.

İbni Hazm, Kur´ân´m bazan Kur´ân ile açıklandığını, bazı Kur´ân nass´lannın,kapalı.veya tahsis edilmeye ihtiyaç gösterecek bir şekilde umumî (âmm) olduğunu ve bunları Kur´ân´ın diğer nass´lannın tahsis (tayin) ettiğini söyler.

îbni Hazm, Kur´an´m umumi (âmm) ifadelerini açıklayan lafızların iki kısmı olduğunu anlatır:

1 Zaman bakımından Kur´an´m umumî ifadesine yakın olan lafızlar. Bu lafızların açıklanmasına «Tahsis» denir.

2 Zaman bakımından Kur´an´m umumî ifadesine yakın olmayan lafızlar. Bu lafızların açıklanmasına da «Nesih» denir.

İbn-i Hazm´e göre nesih, hükmün zaman içerisindeki umumîliğini istisna etmektir. Bu, şu demektir: Nesih´den önceki zamanda bu hüküm tatbik edilmiş olup daha sonra zamanın umûmundan istisna edilmiştir. İbni Hazm burada şöyle der:

«Nesih, istisnanın çeşitlerindendir. Çünkü nesih, zamanın istisnası, yani bir işi belli bir zamana tahsistir. Buna göre, her nesih istisnadır, her istisna nesih değildir, diyebiliriz.»

îbni Hazm, Kur´an nass´Iannm birbirleriyle çatıştığını kabul et-. mez ve bunu kesin olarak reddeder. Çünkü Kur´an, ilâhî bir vahiydir. Dolayısiyle bunda birbirine zıt şeyler olamaz.

Kur´an nass´ları arasındaki çatışma (taâruz) nm varlığını kabul etmek, Kur´anda ihtilafın oldüuğnu kabul etmektir. Halbuki Allah Teâlâ, şu sözüyle Kur´anda ihtilâf bulunmadığını beyan etmiş ve: «Onlar, hâlâ Kur´ân´ı gereği gibi düşünmiyecekler mi Eğer O, Allah´dan başkası tarafından olsaydı elbet içinde birbirini tutmayan birçok şey bulunurdu.»[90] buyurmuştur.

Bir kimse Kur´an nass´ları arasında çatışma bulunduğu vehmine kapılırsa, ya her iki âyetin birbiriyle bağdaşma imkânı, ya umumî (âmm) ifadesinin diğer bir âyetle tahsisi veya nesih ile onun bu vehmi ortadan kaldırılır.[91]



2- Sünnet


İbni Hazm şöyle der:

«İslâm şeriatında başvurulan asıl kaynağın Kur´an-ı Kerîm olduğunu beyan ettik. Kur´an-ı Kerîm´i inceledik ve onda gördük ki Peygamber (S.A.)´in emirlerine itaat etmemiz gerekmektedir. Allah Teâlâ´nın Kur´ân´da Resulünü şöyle vasfettiğini de biliyoruz:

«O, kendi havasından söylemez. O, (peygamber´in söyledikleri) ancak kendisine gönderilen bir vahiydir.»[92] Buna göre, Allah´ın Peygamber (S.A.)´e göndermiş olduğu vahyi ikiye ayırabiliriz:

«1 Vahy-i Metlüv (tilâvet edilen vahiy).Bu i´cazkâr bir üslûba sahip olan Kitab (Kur´an)´dır.

«2 Vahy-i Mervî (rivayet olunan vahiy) : Bu i´cazkâr üslûba sahip olmadığı gibi metlüv de değildir. Menkul olduğu halde kitap halinde rivayet edilmemiştir. Fakat makrû´ (okunmuş) dur. Yâni bu, Peygamber (S.A.)´den varit olan haber olup Allahu Teâlâ´nın murâdını açıklayıcı mahiyettedir. Kur´an-ı Kerîm´de bu hususta şöyle Duyurulmuştur: «...Tâ ki insanlara, kendilerine indirileni açıkça anlatasin.»[93] Buna göre Allahu Teâlâ, nasıl vahyin birinci kısmını teşkil eden Kur´an´a itaat etmemizi enırettiyse, vahyin bu ikinci kısmına da itaat emmemizi emretmiştir. Bunlar arasında hiçbir fark yoktur.»

Bu ifadeden anlıyoruz ki İbni Hazm´e göre Sünnet, her ne kadar nazm, tilavet ve i´caz bakımından Kitab gibi değilse de, vahiy olma yönünden onun aynıdır. Dolayisiyle Sünnet, Kur´an-ı açıklamakta ve onun´bildirmediği hükümleri ihtiva etmekte olup Sünnete uymak Kur´an´ın emridir.

Îbni Hazm, Kur´an ve Hadîs nass´lannı şeriatın yegâne kaynağı sayar. Sünnet ve Kur´an, ona göre aynı mertebededir. Ondan önce Şafii de bu görüşü ileri sürmüştü. îbni Hazm, bu konuda şöyle der: «Kur´an ve sahih haber birbirine bağlıdır. Her ikisi de Allah katından gönderilmiş olma ve itaat bakımından aynı hükümdedir. Çünkü Allahu Teâlâ Kur´an´da; «Ey îman edenler, Allah ve Resulüne itaat edin. Kendiniz dinleyip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin. Kendileri dinlemedikleri halde, dinledik diyenler gibi olmayın.»[94] buyurmuştur.

Îbni Hazm, Peygamber (S.Â^)´in söz ve takrirlerini kesin olarak hüccet sayar. Peygamber (S.A.) ´in fiillerine gelince; îbni Hazm bunları, ancak onun emrettiği şeylerin tatbiki olduğuna delâlet eden bir söz bulunursa hüccet olarak kabul eder. Meselâ; Peygamber (S.A.)´-in; Namazı ben nasıl kılıyorsam siz de benden gördüğünüz gibi kılınız.» sözü böyledir. Veya Peygamber (S.A.)´in fiilinin sözü makamında olduğunu gösteren bir karine (işaret) bulunursa, bu fiili îbni Hazm hüccet olarak kabul eder. Çünkü karine, fiili söz mevkiine kor.[95]



Rivayet Bakımından Sünnetîn Kısımları


Îbni Hazm, rivayet bakımından Sünneti ikiye ayırır:

1 Mütevâtir Sünnet: Bunun hüccet oluşunda icmâ´ vardır. İbni Hazm´e göre mütevâtir Sünnet, kesin ve tereddütsüz bir hüccettir. Fakat, Îbni Hazm´in mütevâtir Sünneti tefsiri, Hadîs bilginleriyle diğer fakîhlerin tefsirine uymaz. Onlara göre mütevâtir, toptan yalan üzerinde birleşmeleri imkânsız olan bir topluluğun sened bakımından Peygamber (S.A.)´e ulaşmak şartıyla yapmış olduğu rivayettir, îbni Hazm´e göre ise mütevâtir yalan üzerinde ittifak etmeleri imkânsız olan en az iki kişi tarafından rivayet edilen şeydir. Meselâ; bir memleketten gelen kimse herhangi bir şey rivayet etse, başka bir memleketten gelen diğer bir şahıs da, her ikisi birbirini görmediği halde, aynı şeyi haber verse İşte bu rivayet, îbni Hazm a göre tevatür ifade eder ve tasdiki gerektirir. İbn-i Hazm´in bu görüşünü, aklın bedîhilerinden bahsederken de anlattık.[96]



2 Âhâd Haber: îbni Hazm, bunu, tevatür şartlarını haiz olmayan bir veya daha fazla kimsenin rivayet ettiği şey, diye tarif eder.

îbni Hazm, âhâd haberlerin tasdik edilmesini, bunların hem akâid hem de amel hususunda delil olarak alınmasını ileri sürerken birçok bilginlere muhalefette bulunur. îbni Hazm´e göre âhâd haberler hem îtikad, hem de amel bakımından uyulması gereken bir şeydir. Bu suretle îbni Hazm, birçok muhaddislerle Ahmed b. Hanbel gibi muhaddis fakîhlerin bir kısmı ile birleşir. Diğer fakîhlere göre de haber-i âhâd´le amel etmek gerekir. Fakat, i´tikâdî mes´elelerde bu haberlere uymak gerekmez.

Âhâd haberleri akâid mes´elelerinde delil olarak alan îbni Hazm´le muhaddislerin delilleri şudur: Peygamber (S.Â.), bâzı krallara yazdığı mektupları birer kişiyle göndermiştir. Keza, Peygamber (S.A.), müslümanlara vazifeli olarak bâzı kimseleri tek olarak gönderirdi ve bunların sayısmı nazarı itibara almazdı. Meselâ; Muaz´ı Yemen´e, Ebu Bekir´i Hac Emîri olarak Mekke´ye, Hz. Ali´yi, kadı olarak Yemen´e tek olarak göndermiştir. Sahâbîler, hakkında Kurf-ân nassı bulunmayan bir mes´eleyle karşılaştıkları zaman bunu halletmek için Peygamber´in Hadîsini araştırırlar ve bu hususla ilgili bir hadîs bulurlarsa, râvîlerinin sayışma bakmaksızın bu Hadîs´e göre hükmederlerdi.

Mütevâtir ile âhâd arasındaki fark, istidlal bakımmdan kuvvet farkıdır. Mütevâtir, âhâd´dan önce gelir. İki haber çatışırsa, yâni mü-tevâtirle âhâd haber birbirine zıt olursa ve aralarını telif kabil olmazsa mütevâtir hadîs, Peygamber (S.Â.) ´den intikal eden sâdık haber olarak kabul edilir.

İbni Hazm, râvilierin bizzat adaletli ve «sika» olmalarını şart koşar. Sika râvîlerin en yüksek mertebesini fakih, öğrendiklerini iyi hıfz ve zapteden kimseler teşkil eder. Hâli belli olmayan kimselerin rivayetleri, böyle bir kimsenin âdil ve sözü makbul veya gayri âdil ve rivayeti merdut bir kimse olup olmadığı anlaşılıncaya kadar kabul edilmez.

Râvînin fakîh olması, onu en yüksek mertebeye dâhil olmasının şartı olup -sözünün kabul edilmesinin şartı değildir. îbni Hazm bu konuda, Ebu Musa el-Eş´ârî´nin Peygamber (S.A.)´den rivayet ettiği hadîsi misâl olarak ileri sürer ve «el-îhkâm» adlı eserinde şöyle der:

«Ebu Musa el-Eş´âri´den Peygamber (S.A.) ´in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Allah´ın benimle gönderdiği ilim ve hidâyet, bir toprağa yağan yağmura benzer. Eğer bu toprak iyi ise suyu emer ve bereketli bitkiler verir. Bu toprak sert ve kuraksa suyu üzerinde tutar. Allah, bununla da insanları faydalandırır. Onlar bu sudan içerler, taşırlar ve hayvanlarına içirirler. Diğer bir kısım toprak da vardır ki, dümdüz çöl olup ne suyu üzerinde tutar, ne de bitki verir. İşte dinde fakîh olan ve kendisini Allah´ın bana gönderdiği şeylerle yararlandırdığı kimse de böyledir. O, öğrenir ve öğretir. Bu mertebeye yükselmeyen kimse, Allah´ın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmez.»

«Peygamber (S.S.), bu hadiste ilmin merteblerini eksiksiz olarak bir araya toplamıştır. Rivayet ettiği şeyleri tam olarak muhafaza eden ve nassm lâfızlarının iktizâ ettiği mânâları anlayan, kişilerin ihtilâfa düştüğü şeyi, Kur´ân ve Sünnetin nassına dayandırmaya dikkat eden fakîh, İşte iyi ve saf bir toprak gibidir. İşittiği sözleri hıfzeden veya yazmak suretiyle tesbit ederek önu sadece olduğu gibi başkasına nakleden, rivayet ettiği şeylerin mânâsına dikkat etmeyen, kişilerin ihtilâf ettiği şeylerin Kur´ân ve Sünnet nass´larma nasıl dayandırılacağını bilmeyen kimseler de, insanların faydalandığı suyu üzerinde tutmaktan öte gidemeyen toprak gibidir. Fakat Allah, onların bunu, daha anlayışlı kimselere tebliğ etmeleriyle insanları faydaîandırmiştir. Peygamber (S.A.), bu noktaya dikkati çekmiş ve: «Bâzı tebliğ edenler vardır ki hıfzetme ve anlayış bakımından dinleyenden daha güçlüdür.» buyurmuştur. Yine Peygamber (S.A.)´den; «Bâzı fıkıh ehli vardır İd aslında fakih değildir.» buyurduğu rivayet edilmiştir. İşittiklerini hıfz ve tesbit edemiyenler ne iyi toprak gibidir, ne de suyu üzerinde muhafaza eden toprak gibidir. Ancak bunlar, mahrum, mâzûr veya hem ot bitirmeyen, hem de suyu muhafaza etmeyen çöl durumundadırlar.»

îbni Hazm, rivayette râvînin birkaç tane olmasını şart koşmaz. Meselâ; ona göre bir râvînin rivayeti makbuldür. îbni Hazm, iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının şahitliği ile hadîs rivayetini üç

cihetten birbirinden ayırır:

1 Allâhu Teâlâ, dînini korumayı üzerine almıştır. Dolayısıyla âdil olan bir kişi, Peygamber (S.A.)´den naklolunan sözleri rivayete yeterlidir.Dinde kıskançlık ve çekişme yoktur. Rivayetler birbiriyle çatışırsa, sened bakımından kuvvetli olan öne alınır. Kullara ait işlere gelince, bunlar kıskançlık ve çekişmeye dayanmaktadır. Kıskançlık ve çekişme olan bir yerde itham bulunur. Elbette bu ithamı iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının şahitliğiyle gidermek

gerekir.

2 Kaza (yargı), adaletli kimselerin şahitliğiyle kesinlik kazanır. Bunun içindir ki âdil kimselerin şahadetiyle hükmetmeyen kadı günah işlemiş olur. Kadı´nın mutlaka şahide dayanması gerekir.

3 Rivayet, şahitlik değildir. İbni Hazm, bu hususta şöyle der: «Allah şeriatın bütün mes´elelerinde; Peygamber (S.A.) şöyle buyurdu. Allah bize böyle emretti, dememizi farz kılmıştır. Çünkü Allâhu Teâlâ: «Allah´a itaat ediniz ve Usûlüne de itaat ediniz.»[97] ve «Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizden neyi yasak ettiyse ondan da sakının.»[98] buyurmuştur. Allah ve Resulü bizi bundan nehyetti veya bize bunu emretti, dememizi farz kılmış, bu şunun haklı olduğuna şahitlik etti, bunun haklı olmadığına bir kimse yemin etmedi, dememizi farz kılmamıştır.»[99]

Görüyoruz ki Îbni Hazm, bu son ciheti anlatırken tamamen lâfızların zahirî mânâlarını almaktadır. Çünkü O, rivayetin «şahit olduk» ve benzeri kelimelere dayanmasının şart olmadığını belirtmektedir. Ona göre şahadetle rivayet arasındaki farklardan biri de İşte

budur.

Îbni Hazm, rivayetleri ancak senedleri Peygamber (S.A.)´e ulaşıyorsa kabul eder. Buna göre, hadîs rivayet ettiği sahâbinin ismini zikretmeyen tabiînin mürsel hadîsini kabul etmez. Keza, tabakalardan birinde senedi kesilen (inkıta´ eden) bir haberi kabul etmediği gibi, mânâsı üzerinde icmâ´ olmadıkça mürsel veya münkatı´ hadîsi de kabul etmez ve bu hususta şöyle der:

«Mürsel haber (hadis), nesilden nesile kabul edilmemiş ve sıh-hatında kesin bir şekilde icmâ´ hâsıl olmamışsa reddedilir. Eğer onun üzerinde icmâ´ edilmişse bunun Kur´ân gibi Peygamber (S. A.)´den nakledildiğini kabul eder ve sened aramayız. Mürsel hadisin, bizzat Peygamber (S.A.)´in ağzından işitilmiş olup olmaması eşittir. Meselâ «Vârise vasiyet yoktur.» hadîsi ve Peygamber (S.A.)´-in nübüvvetini gösteren mu´cizelerin çoğu böyledir. Bunlar sağlam senedlerle rivayet edilmiş olup büyük bir topluluğun nakline dayanmaktadır. Kur´ân´da zikredilen ay (kamer)´in yarılması, Peygamber´in birazcık yemekle birçok kimseleri doyurması ve bir bardak su ile orduyu suya kandırması da böyledir.»

îbni Hazm, sahâbî: «Bunu Peygamber (S.A.) buyurdu» demedikçe, bir sözün Peygamber´e nisbetini kabul etmez. Ona göre bir sözün hadis olduğu açıkça söylenmelidir. Bu sebepten İbni Hazm, sahâbîlerin; «Sünnet böyledir» veya «Biz bununla emrolunduk» gibi sözlerini hadîs ^olarak kabul etmez ve bu ifadeleri Peygamber (S. A.V)´e isnad mahiyetinde saymaz. Çünkü bu ifadeler, sahâbîlerin bu konuda Peygamber (S.A.)´den bir şey işitmiş olmaları mânâsına gelebileceği gibi, kendilerinin böyle ictihad ettikleri mânâsına da gelebilir. Böyle bir ihtimal karşısında herhangi bir şey Peygamber (S.A.)´e nisbet edilemez. İbni Hazm, şahabının içtihadını hüccet saymaz. O, hem sahâbîyi, hem de derece bakımından sahâbiden sonra gelenleri taklit etmez.

Buna göre, İbni Hazm´in rivayet hususunda da zahirî olduğu anlaşılmaktadır.[100]



3- İcmâ1[101]


Şimdi İbni Hazm´e göre şeriatın üçüncü kaynağı olan icmâ´ı anlatabiliriz, îbni Hazm´in icmâ´

üzerindeki görüşleri üç noktada toplanabilir:

1 İcmâ´ın hakikati,

2 Hakkında icmâ´ hâsıl olan asıl; buna usûl-i fıkıhçılar icmâ´ın senedi» adını verirler,

3 Îcmâ´ın asrı.

İcmâ´ın hakikatine gelince: İbni Hazm bunu açıkça tarif etmez.

Fakat şerîatin kaynak ve hükümlerini bölümlere ayırarak açıklamaya çalışır. Ona göre dînî hükümlerin sadece iki kaynağı vardır. Bu da; ya Mushaf ta yer alan vahy-i ilâhî, yâni Kur´ân´dır. Veya Mushaf ta yer almayan vahy-i ilâhî, yani Peygamber´in Sünnetidir. Bu iki esasa dayanan dinî hükümler üç kısma ayrılır:

a) Ümmetin asırdan asra nakledegeldiği )ıükümler: Bunlar İman, namazlar, oruç ve haccm esasları gibi icmâ´a dayanan «hükümlerdi.

b) Tevatürle nakledilegelen birçok sünnetler: Bunlar hakkında icmâ´a tesadüf edilmemiştir. Peygamber (S.A.)´in sahâbîlerin yanında oturarak namaz kılması ve Hayber arazî´sini içinden çıkan gelirin yarısı karşılığında Yahudilere kiraya vermesi böyledir.

c) Güvenilir kimselerin nakledegeldikleri meseleler: Bunların bir kısmı üzerinde icmâ1, bir kısmı üzerinde de ihtilâf edilmiştir.[102]

İcmâ´m senedine gelince : îbni Hazm, üzerinde icmâ´ yapılan mes´-elenin ancak bir nassa dayanmasını şart koşar. Bu nass da Peygamber (S.A.)´den nakledilen Sünnettir. Sünnet ise; ya Peygamber aleyhis-selâm´m sözü, ya fiili veya ikrarı (takriri) dir. Hakkında böyle bir nass bulunmayan mes´ele üzerinde icmâ´ olduğu iddiası bâtıldır. Çünkü Allah; «Rabbinizden size inen (Kur´ân-ı Kerim)´e uyun. Ondan başka velîlere uymayın.»[103] ve «Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım.»[104] buyurmuştur. Dolayısıyla bir nassa dayanmayan icmâ´ı kabul etmek, Allah´ın indirmediği bir şeye uymaktır. Keza, nassa dayanmayan bir mes´ele üzerinde icmâ´a varmak, Peygamber devrinde hükmü bildirilmemiş mes´elelerin mevcut olduğunu ileri sürmek ve dînin Peygamber devrinde tamâm olmadığını ortaya atmak" demektir.

Görülüyor ki İbni Hazm, sadece nass´lara dayanmaktadır. Diğer fakîhler ise, hem nass´lara dayanmakta, hem de hakkında nass bulunmayan mes´eleleri nass´lara hamletmek suretiyle bir hükme bağlamaktadırlar. Allah´ın bildirdiği hükümlerin sebeplerini keşfedip bunlara göre kıyaslar yaparak, yeni mes´elelerin hükümlerini bildirmek, dînin temel esaslarmdaki, mükemmelliği zedelemez. Namütenahi ve yeni olaylar, bu temel esasların ışığı altında bir hükme bağlanmak mecburiyetindedir.

İcmâ´ın asrına gelince: İbni Hazm´e göre bir hüküm üzerinde kimler tarafından icmâ´ yapılabilir ve hangi asrın icmâ´ı muteberdir İbni Hazm bu sorulara verdiği şu cevabı Dâvûd ez-Zâhni´ye nisbet eder: Muteber olan icmâ´ ancak sahâbilerin icmâ´ıdır. Çünkü sahâbîler, dîni hükümleri bizzat Peygamber (S.A.)´den öğrenmişlerdir. Ancak bizzat Peygamber (S.A.)´in öğrettiği şeyler üzerinde icmâ´ olabilir. Ayrıca sahâbîler, mü´minlerin tamamını temsil ediyorlardı. Dolayısıyla onların icmâ´ı bütün mü´minlerin icmâ´ı oluyordu. Sahâbîlerden sonraki asırlara ait mü´minler, müslümanların bir kısmını teşki-l etmektedirler. Mü´minlerin bir kısmının icmâ´ı ise, icmâ´ hüviyetini kazanamaz.[105]

Ibni Hazm´e göre´ icmâ´, bütün âlimlerin Peygamber (S.A.)´den bizzat öğrenmiş oldukları mes´eleler üzerindeki tevatüre dayandığından, Medînelîlerin icmâ´ı bütün mü´minlerin icmâ´ı sayılmaz ve dinde bir hüccet teşkil etmez. Çünkü Medîneliler, bütün mü´minleri temsil edemezler.[106]



4- Delîl


Ibni Hazm´e göre şeriatın dördüncü kaynağını «delil teşkil eder. Diğer Ehl-i Sünnet fakîhlerine göre ise, şeriatın dördüncü kaynağı kıyas´tır. Zahirîler kıyası tanımazlar. Fakat «delil» adını verdikleri] kıyasa benzer bir kaynak ileri sürerler. Hatib Bağdadî, Târih´inde de bunu Dâvûd ez-Zâhirî´nin ortaya attığını söyler. Lâkin Zahiriler, delilin kıyastan ayrı olduğunu ve nass´lann dışında bir şey olmadığını söylerler, İbni Hazm, bu konuyu anlatırken sert bir dil kullanır ve şöyle der:

«Câhiller bizim «delil» tâbirimizi nass´ların ve icmâ´m dışında bir şey zannederler. Bir kısmı da, delil ile kıyâsın aynı şey olduğunu söyler. Bunlar son derecede sakat ve yanlış bir zanna kapılmaktadırlar. Biz, insâallah, hüccet olarak kabul ettiğimiz delil´i bütün çuplaklığıyla ortaya koyacağız.»

Bundan sonra Ibni Hazm delîli açıklamaya girişir ve onun nass veya icmâ´dan çıkarılmış plan ve bizzat bunların delâletine dayanan bir şey olduğunu, bir illet sebebiyle nass´lara hamledilmediğini söyleyerek, kıyâsı reddeder. Çünkü, kıyâsın esâsı nass´dan çıkarılan illete dayanmakta ve o nass´ın hükmü, aynı illeti taşıyan diğer mes´elelere de tatbik edilmektedir. Nass´lara dayanan delîl ise bizzat nass´lardan [107]alınmaktadır.[108]



Nass´ların Tâ´lîli[109]


Fakîhlerle Zahiriler arasındaki asıl fark ve ihtil4fxfc. nasşlann ta´lîli teşkil eder. Fakîhlerin büyük çoğunluğuna göre nass´larîn manâları akılla bilinir. Çünkü nass´lar, belirli maksatlar için gelmiştir. Din ve dünya işleri bunlarla tanzim edilir, insanlar, dosdoğru ve faziletli bir yolda ancak bunlar sayesinde gidebilir. Her nass´ın lâfızlarının delâlet ve ifade ettiği umunu ve hususi mânâları iyice kavranır. Meselâ; şarabı yasak eden nass´dan bunun niçin yasak edildiği ve bu yasağın (tahrîmin) gayesi tesbit edilir. Sonra bu nass, tahrimin sebebi (illeti) ´ni taşıyan her içkiye tatbik edilir. Böylece Kur´an nass´larıyla Peygamber´in hadîslerinin toplamından bir kısım külli kaideler elde edilir. Birçok cüz´İ mes´eleler bu kaidelerin şümulüne girer. Bu kaidelerin tatbiki sayesinde mevcut olan hâdiselerin hükümleri bilinmiş olur. Bu suretle de şeriatın tatbik imkânı genişler. Çünk) bu kaideler, bir mes´elenin şer´î hükmünü öğrenmek isteyen ve bunun hakkında bir nass bulamayan herkesin ışığına doğru koştuğu bir nurdur.

İşte bu anlattıklarımız fakîhlerin görüşleridir. Zahirîlere gelince; onlar nass´ların, kulların her türlü ihtiyacına cevap vereceğini kabul ederler. Fakat her nass, sadece kendi konusunu açıklar ve bundan öte gidemez. Nass´dan istinbat edilen bir illetin mevcudiyeti düşünülemez. Eğer nass´ların, kulların maslahatını temin için geldiğine inanmak gerekirse hiçbir şeyin nass bulunmadıkça haram veya helâl olduğu söylenemez. Eğer bâzı nass´lar belli sebeplerle gelmişse bu nass´ların hükümleri, ait oldukları mes´elelerin dışına çıkamaz, îbni Hazm bu hususta şöyle der:

«Şeriatın her hükmünün bir sebebi vardır diyemeyiz. Belki şöyle söyleyebiliriz: Şeriatın muayyen hükümlerinin sebepleri bulunduğu nass´la belirtilmiştir. Sebebi nass´la belirtilmeyen hükümler de vardır. Bu gibi hükümler, dilediği her şeyi yapma kudretine sahip olan Allah´ın murâd ettiği şeylerdir. Biz, bir şeyin haram veya he lal olduğunu söyleyemeyiz. Rabbimiz ve Peygamberimiz (S.A.)´in . buyurduğu şeyleri ne artırabiliriz, ne de eksiltebiliriz. İşte hakîkî din budur. Hiçbir kimse bunun zıddına hareket edemez ve bundan başka türlü inanamaz. Muvaffakiyet de Allah´dandır. Kur´an´da; «O, yaptığından sorulmaz. Onlar ise sorguya çekilirler.»[110] buyurulmuştur. Böylece Allah, kendisiyle bizim aramızda kıyas edilemiye-cek kadar büyük fark olduğunu ve onun fiillerinde «niçin»in bit yeri bulunmadığını bildirmiştir. Allah´ın hüküm ve filleri hakkında niçin böyle yapmıştır, diye sorma hakkımız olmadığına göre, şeriatın hükümlerinde sebep aramamız bâtıldır. Allah bunu şu sebepten böyle yaptı diye nass´la belirtilmemişse, bizim ileri sürdüğümüz illetler tamamen değerini kaybeder. İşte bunun da sorulması caiz olmaz ve hiçbir kulun; «Niçin bunun bir sebebi var da, ötekinin yoktur » demesi doğru olmaz. Keza; «Allah, niçin bunun sebebini bildirdi de diğerinin bildirmedi » diyemez. Çünkü bir kimse, böyle bir soru ortaya atarsa, Allah´a isyan etmiş ve dinî bakımdan küfre düşmüş olur,»[111]

Burada îbni Hazm´in nass.ları ta´Iil konusunda meseleyi başka bir sahaya intikal ettirdiğini görüyoruz. O, nass´larm ta´lîlini Allah´ı yaptığı işlerden sorguya çekmek, Allah´ın fiil ve sözlerinde yaratıcı iradesini ta´lîl etmek gibi bir şey sayıyor. Burada İbni Hazm, konudan tamamen uzaklaşmaktadır. Çünkü fakîhlerce kabul edilen nass´larm ta´lîli, bu nass´larm maksat ve gayelerini tanımak ve onların şâmil olduğu mânâları tamim etmektir. Bu ise, Allah´ın nass´Iarla neyi murâdettiğini tesbit etmektir, Allah´ın iradesini söz konusu etmek değildir. Bunun için diyebiliriz ki, îbni Hazm gibi derin bir tetkik sahibi olan bir bilginin böyle düşünmesi yakışık almakmaktadır. Çünkü nass´larm ta´lîli ile, hâşâ, Allah´ı sorguya çekmek arasında büyük bir fark vardır. Nass´larm mânâlarını araştıran kimse, bu hükümlerden Allah´ın ne murâdettiğini öğrenmek istemekte ve nass´-ları tefsir ederek, Rabbu´l-Âlemîn´in bu hükümlerdeki murâdını anlamaya çalışmaktadır. Allah´ın irâdesini söz konusu yapan kimse de; «Bunu niçin böyle yaptın, ey Rabbu´l-ÂIemîn » diye sormaktadır. Bu ikisi arasındaki fark şüphesiz çok büyüktür.[112]



Îstishâb


İbni Hazm kıyas, maslahat, istihsan ve zerâyi´ gibi bütün re´y çeşitlerini reddettikten sonra hakkında nass bulunmayan meseleleri neye göre halletmektedir

îbni Hazm, hakkında nass bulunmayan meselelerde istishab ve ibahat-ı asliyye[113] prensibine dayanır, İbni Hazm´e göre istishab´ın mânâsı, nass´a dayanan bir hükmün değiştiğini gösteren nass´lar arasında bir delil bulununcaya kadar devam etmesidir. Ona göre haram edilenler hariç, her şeyin mubah oluşu nass´la sabittir. Allahu Teâlâ, Hz. Âdem´in yeryüzüne inişi sırasında şöyle buyurmuştur: «Yeryüzünde sizin için bit vakte kadar durak ve faydalanacak şeyler vardır.»[114] İbni Hazm bu nass´ı şöyle açıklar: Allau Teâlâ bu âyetinde, «bizim için faydalanacak şeyler» olduğıanu bildirerek insanlara her şeyi mubah kılmıştır. Sonra bunlardan dilediğini yasak etmiştir. Yâni bunların hepsi, şer´î bir nass´â dayanır.»[115]

İbni Hazm, istishabı alıp birbirine benzeyen şeyleri bir hüküm altında birleştiren kıyas yoluyla içtihadı terkedince, bâzan- acaip durumlara düşmüştür. Şöyle ki:

a) Eşyada renginin, kokusunun ve tadının t değişmesi gibi pis olan bir şeyin maddî eserleri görülmedikçe o eşya temizdir. Meselâ, suya pis bir şey düşse ve onda böyle bir değişiklik meydana gelmese, bu su temiz olup içilmesi ve abdest alınması caizdir. Bundan, ancak durgun suya idrarın katışması istinâ edilmiştir. Çünkü böyle bir suyun pis olduğunu bildiren bir nass vardır.[116]

b) Köpeğin artığı, yâni köpeğin bir kaptan içmiş olduğu su ve benzeri maddelerin geriye kalan miktarı pistir. Bu kabı temizlemek için, biri temiz toprakla olmak üzere, yedi kere yıkamak gerekir. Çünkü bu hususta nass vardır. Buna mukabil domuzun artığı temiz olup içilmesi veabdest alınması caizdir.[117]

c) Durgun bir su insan idranyla pis olur. Öte yandan domuzun idrarı böyle bir suyu pis etmez. Çünkü nass sadece insan idrarı hakkında varit olmuştur. Dolayısıyla domuz vesair hayvanların idrarı buna kıyas edilemez.[118]

Şüphesiz bu görüşler, fıkıh ve fikir alanında tuhaf şeylerdir.İbni Hazm´i bunlara sürükleyen sebep, onun, re´y ve riass´larm mânâlarının akıl ile kavraıulabileceğini reddedişidir. Bu yüzden O, nass´ların hükümlerini muayyen İlletlere, tesbit edilmiş maslahatlara, meseleleri benzerlerine mukayese edip bunları aynı hüküm altında birleştirme (kıyas) esnasına dayandırmaz. Lâkin böylece, istinbat temelinden yıkılmış olar.[119]



Sonuç


Bu kısa açıklamalar, umumî olarak Zahirî fıkhını ve özellikle îbni Hazm´in fıkhî görüşlerini aksettirmektedir.

Nass´lann Zahirî mânâlarını kabul etmek konusunda şiddet gösteren ve diğerlerine sert bir şekilde muhalefet eden Zahirî mezhebinin ilk imâmı Dâvûd el-lsbahânf´dir. O´nun bir kısım görüşlerini yukarıda abattık. Onlar, Dâvûd ez-Zâhirî´nin fıkhî metodunu yansıtmaktadır.

İşte bu metod, onu bütün rivayete ve senedleriyle hadîs toplamaya sevketmiştir. Çünkü o, re´y´e itimat etmediği müddetçe, nass´-ların Zahiri mânâlarına göre hüküm vermek için buna mecbur olmuş ve netice itibariyle de çok zengin bir servet bırakmıştir[120]



Zahiri Mezhebinin Yayılışı


Bu mezheb, ilk kurucusu Dâvûd zamanında ve ondan sonra çok az yayılmıştır.

Büyük şehirlerdeki mezheplerin hiç birisi kadar yayılma imkânı bulamamıştır. Hicrî beşinci asırda îbni Hazm ortaya çıkıp bu mezhebe üç yönden büyük hizmetlerde bulunmuştur.

1 Zahirî mezhebinin usûlünü tesbit etmiş ve bunlan günümüze kadar tesirini devam ettiren kitaplarında belirtmiştir. Bu kitapların en büyükleri şunlardır:

a) el-lhkâm fî Usûli´1-Ahkâm: Ibni Hazm bu eserinde kendi mezhebinin usûlünü ele alıp açıklamış, diğer mezheplerin usulleriyle karşılaştırmış ve görüşlerinin hepsinde haklı değilse de, bunlan şiddetle savunmuştur.

b) Ibni Hazm, adı geçen kitabını gayet güzel bir risale şeklinde telhis etmiş ve buna «en-Nubez[121] adını vermiştir. Bu risalede Zahirî mezhebine ait metodlann ince bir özeti ve diğer mezheplerle küçük münakaşalar yeralmaktadır.

c) el-Muhallâ: Bu eser, kelimenin tam manasıyla İslâm fıkhı-nınm bir mecmuasını teşkil eder. Ibni Hazm, bu eserinde ahkâm hadislerini, bütün îslâm ülkesindeki âlimlerin fıkhî görüşlerini toplamıştır. Bu eser, haddizatında çok faydalı olup bütün Zahirî mezhebini ihtiva etmekte ve ona tarihteki yerini kazandırmaktadır. Eğer bu eserde îbni Hazm´in bazı sert çıkışları ve bir kısım tuhaf ifadeleri yer almasaydı, Sünnet fıkhı üzerine yazılmış olan eserlerin en üstünü olurdu.

2 İbni Hazm, Zahiri mezhebini yaymak için davete başlamıştır. Fakat dilinin sert oluşu, hasetçilerin kinini üzerine çekmiştir. Davetine edilen icabet, onun bu uğurda harcamiş olduğu gayrete nis-betle çok az olmuştur. O, Allah kendisinden razı olsun bunu, «Bir âlime memleketinde itibar edilmez» diye açıklar ve şöyle der: «Bizim durumumuz da, kişi kendi muhitinde takdir edilmez[122] atasözüne uymaktadır. İncil´de Hz.´İsa´nın: «Bir peygamber, ancak kendi memleketinde hürmetsizlik görür.» dediğini okudum. Peygamber (S.A.V.)´in Kureyşten gördüğü muameleleri düşününce bunu daha iyi anlarız. Kureyşliler zekâca daha ileri, akılca daha kuvvetli, kavrayış bakımından daha sağlam, en mübarek yerde oturmak şerefine sahip oldukları ve en güzel nimetlerle beslendikleri halde, Hz. Peygamber´i takdir edememişlerdir. Allah, (Medine´de oturan) Evs ve Hazrec kabilelerine bu takdir imkânmı bahşetmiş, böylece onları bütün insanlardan üstün kılmıştır. Allah, fazlını dilediği kimselere ihsan eder. Bizim Endülüs de aynı durumdadır. Endülüslüler, aralarından yetişen ve kendilerinden üstün olan bir âlimi çekeme-mişlerdir. Onun yaptığı çok şeyi azımsamişlar, iyiliklerini kötülük - saymışlar, kusur ve hatâlarını araştırmaya koyulmuşlar, hayatı boyunca karşılaştığı bu gibi fena davranışlar, diğer memleketlerdekilerden kat kat fazla olmuştur. Bu âlim başarılı olunca hırsız, evirip çevirici ve iddiacı demişler, orta halli olduğu zaman soğuk yüzlü, değersiz, zayıf ve düşüktür demişler; ilerleyince bu ne zaman böyle oldu, ne zaman okuyup yetişti vay anasını! demişlerdir.[123]

îşte bu sözler açıkça göstermektedir ki hasetçilerin kini, îbni Hazm´in bu mezhebi yaymasına engel olmuştur. Şüphesiz Endülüs âlimlerinin, İbni Hazm´in şahsına olan kinleri, Zahirî mezhebini daha da kötü durumlara düşürmüş ve bu mezhebi kuvvetlendirmek için onun göstermiş olduğu´gayretlerin netice vermesini engellemiştir. Bu yüzden îbni Hazm, milletine karşı çok şiddetli davranmış, onlar da kendisine karşı aynı şekilde şiddet göstermişler, böylece îbn Hazm´in emekleri boşa gitmiştir.

3 Îbni Hazm, gençleri yanma toplamıştır. O, Zahirî mezhebini, emsali veya yaşça kendisine yakın olan kimseler arasında neşredemeyince, istiyerek veya mecburen son ömrünü geçirdiği çiftliğinde mezhebine ait görüşleri yanma gelen gençlerin kalblerine yerleştirmiştir. İşte îbni Hazm´in bu genç talebeleri, hocalarının ilmini samimiyetle öğrenmeye çalışmışlar, onun fıkıh, hadîs ve diğer îslamı ilimlere dair görüşlerini benimsemişlerdir. Bunlar- sayı bakımından az ve genç olmalarına, büyük âlimler, arasında, yer almamalarına rağmen, ihlâs ve çalışkanlıkları sayesinde büyük toplulukların yapamıyacağı şeyleri başarmışlardır. Ölümünden sonra İbni Hazm´in kitaplarını toplamak ve görüşlerini açıklamak hususunda bunların tesiri büyük olmuştur.[124]



Îbni Hazm´den Sonra Zahiri Mezhebi´nîn Durumu


Bu mezheb, İbni Hazm´in ölümüyle ortadan kalkmamıştır. İbni Hazm, bu mezhebi kitaplarıyla ebedileştirmiş ve kendisinden ilim tahsil eden öğrencileri vasıtasıyla yaymaya muvaffak olmuştur. Onun bu genç öğrencilerinden bir kısmı, Zahirî mezhebini yalnız Endülüs´te değil, Doğu İslâm ülkelerinde de yaymışlardır.

Doğu İslâm ülkelerine giden talebesi Buharî ve Müslim´in sahihlerini bir araya toplayan el-Humeydî´dir. Bu zat, İbni Hazm´in vefatından sonra Endülüs´den kaçmış olup hocasının yazmış olduğu eserler vasıtasıyla Zahiri mezhebini Doğu İslâm ülkelerine yaymıştır.

el-Humeydi´nin adı Ebu Abdillah Muhammed b. Ebî Nasr´dır.420 H. yılında doğup 488 H. yılında ölen el-Humeydî, tarihçi ve haddis idi. İbni Hazm´den tahsil görmüş, İslâmı birçok ilimlerde ondan icazet almış, îbni Hazm´in kitaplarını bizzat kendisinden okumuş ve Zahirî mezhebini yaymaya çalışmıştır.

îbni Hazm´in talebeleri her tarafa dağılmışlardır. Gittikleri yerlere hocalarının kitaplarını götürmüş olmaları, gelecek nesiller üzerinde büyük tesirler bırakmış, "böylece her nesil arasında zahirî olanlar bulunmuş ve her asırda Endülüs bir zahirî fakihinden hâlî kalmamıştır.

Hicrî 6. ve 7. yüzyıllarda yaşayan âlimlerden Ebu-1-Hattab Mec-duddin Ömer b. el-Hasan[125] dikkati çekmektedir. Ebu´l-Hatatb, «İbni Dıhye» künyesinyle anılır. Bu zat, bütün Endülüs´ü dolaşmış ve buranın büyük bilginlerinden ilim tahsil etmiş, sonra Eyyûbîler devrinde Mısır´a gelmiştir. el-Makkarî bu bilgin hakkında şöyle der:

«Ebu´l-Hattab Mısır, Mağrib, Şam, Irak ve İranda rivayetle meşgul olmuş, hadîs tahsili için seyahatler yapmış, bir çok kitap telif etmiş, usûl okumuş, hadîs rivayetinde pek yararlı olmuş... ve gayet faydalı bir çok eser yazmıştır.»

Dikkati çeken ve İslâm tefekküründe büyük tesirleri olan âlimlerden Muhyiddin b. el-Arabî (öl. 638 H) de, ibadet bakımından Zahirî mezhebinde olup Ebu´l-Hattab b. Dıhye ile çağdaş idi. el-Mak-kari bunun hakkında da; «ibâdet bakımından zahirî, itikat bakımından da bâtinî görüşlere sahipti.» der.[126]

Ebu´l-Hatab ile Îbnu´l-Afabî Endülüs´e hükmeden Muvahhidîler devrinde yaşamışlardır. Diyebiliriz ki Hicrî 6. asrın sonu ile 7. asrın başı Zahirî mezhebinin parlak ve yayılma devridir. Bu mezhebi Hicri 580-595 yıllarında iktidarda olan Yakub b. Yusuf b. Abdilmü´-min b. Ali, Kuzey Afrika ve bütün Endülüs ülkelerinde yaymıştır.

Adı geçen Emir, bu mezhebe göre amel edileceğini halka ilân etmiş ve kendisinden sonra gelenler de onun izinden giderek bu mezhebi yaymaya çalışmışlardır. «el-Mu´cib fî Telhîs-i Ahbâri´l-Mağrib» adlı eserin yazarının[127] anlattığına göre, Emir Yakub, müslüman-îarı Sünnete sarılmaya ve Maliki mezhebini bırakmaya, sadece Allah´ın Kitabı ve Resulünün Sünneti ile amel etmeye çağırmıştır. Hattâ, Mâliki mezhebi üzerine yazılmış olan fıkıh kitaplarını´ toplatıp hepsini yaktırmıştır. Burada sözü" el-Mu´cib yazarına bırakıyoruz:

«Adı geçen Emir Yakub´un saltanat günlerinde fürû´ ilmi sönmüş ve fakihler bu Emirden korkmaya başlamıştır. Emir. Yakub, Kur´ân-ı Kerim ve Hadis kitaplarını ayırdettikten sonra Maliki mezhebine göre yazılmış olan kitapların tamamen yakılmasını emretmiştir. Bütün ülkede, Mâliki mezhebine ait kitapların yakılmasına devam edilmiştir. Sahnun´un «el-Müdewene»si, îbnı Yûnus´un «Kitab» ı, Ebu Zeyd´in[128] «Nevadır» ve «Muhtasar» ı, el Berazii´nin[129] «Kitâbu´t-Tehzib» i, İbni Habib´in[130] «el-Vadıha fi´s-Sünen ve´I-Fıkh» ı gibi eserler bunlar arasındadır. O günlerde ben, Fas şehrinde idim. Bu kitapların yüklerle getirilip bir yere yığıldığını, daha sonra ateşlenip yakıldığını gördüm.»[131]

el-Mu´cib yazan yine şöyle der: «Emir Yakub, insanların re´y ilmi ile iştigal ´etmelerini ve re´y´ dayanarak münakaşaya girmelerini yasaklamış ve dinlemiyenlerin şiddetli bir şekilde cezalandırılacağını bildirmiştir... Maksadı, Mâliki mezhebini topyekûn yok etmek, onu bir anda Mağrib´den kaldırıp atmak, insanları Kur´ân ve Sünnet zahirine göre amel etmeye mecbur kılmaktı.»

Bu surette Zahiri mezhebi yeniden canlanmışta. Çünkü Muvahhidîler, yalnız Kur´an ve Sünnet´in zahirine göre amel edilmesini istemekle, taklidi reddeden ve sadece nass´larm zâhirleriyle yetinen Zahirîlerin metodunu yaymış oluyorlardı.

İbni Hazm, Emîr Yakub b. Yusuf´un takdirini kazanmıştı. Hattâ, Emir Yakub, Endüslüs´e girdiği zaman gidip rahmetli îbni Hazm´in kabrini ziyaret etmiştir.[132]

Muvaffak kılan ve doğru yolu gösteren Allah´dır.[133]











--------------------------------------------------------------------------------

[1] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/447.

[2] Tam adı Ebu Amr Ahmed b. Hazm´dir (öl. 402 H.). Alim, edip, âdil ve iyi bir idareci olan bu zat bir kaç defa vezirlik mevkiine yükselmiştir.

[3] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/449.

[4] Bu zat, Kadı Sâid b. Ahmed el-Ceyyânî el-Endelüsî (ÖL 426 H.) dir.

[5] Tam adı, Ebul-Velîd Süleyman b. Halef b. Esed el-Bâcî´dir. Bu zat, takriben 480 H. yılında ölmüştür. Çeviren.

[6] el-Makkarî, Nerhu´t-Tîb, c. VI, s. 202, Ferid Rifâi neşri.

[7] Tavkul-Hamâme, & 50, Kahire baskısı.

[8] Adı geçen eser, s. 126.

[9] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/450-451.

[10] Hişam el-Müeyyed, Endülüs Emevî halifelerinden ikinci Hişam olup 10 yaşında iken tahta çıkarılmış ve vezirlerin elinde oyuncak edilmİşte. Onun adına Hâcihi el-Mansur devlet işlerini yürütmüş ise de, adı geçen halife Endülüs Emevî devletinin çöküşünü hızlandırmaş ve 403 H yılında öldürülmüştür. Çeviren.

[11] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/451-452.

[12] Şafiî´nin bu kitabı, el-Umm´un VII. Cildinin bir bölümünü teşkil etmektedir. Çeviren.

[13] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/452-454.

[14] Bu sırada İbni Hazm, Abdurranman´ın veziri idi. Çeviren.

[15] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/454-455.

[16] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/455.

[17] el-Makkarî, Nefhu t-Tib, c IV, s. 50.

[18] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/455-456.

[19] Tavkul-Hamâme, s. 154, Kahire baskısı.

[20] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/456-457.

[21] Nefhu´t-Tib, c VI, s. 176, Ferid Rifâî nesri.

[22] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/457-458.

[23] Naktul Arûs, s. 83, Prof. Dr. Şevki Dayf neşri, 1951.

[24] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/458-460.

[25] Bu köy, Leble Nahiyesinin «Manta lisanı» köyü olup İbni Hazm´in ailesi buradan neş´et etmiştir. Çeviren.

[26] Mu´cemul-Udebâ, c. XII s. 248, Kifaî Neşri.

[27] İbni Hazm, 28 Şaban 456 (15 Ağustos 1064 M.) da köyünde ölmüştür. Oğullarından Ebu Râfi´ el-Fazl (öl. 479 H.), Ebu Üsâme Yakub ile Ebu Süleyman el-Mus´ab, babalarının ilmini yaymak için çok çalışmışlardır.Çeviren.

[28] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/460-461.

[29] Bu isim, «Güvercin Gerdanlığı» anlamına gelmektedir.Çeviren.

[30] Bu isim de «Bunların Tedavisi» anlamındadır. Çeviren.

[31] Müdâvâtu´n-Nüfûs, s. 61, Şam baskısı.

[32] Mudavâtu´n-Nufûs, s. 45.

[33] Aynı eser, s. 54,

[34] Aynı eser, s. 30.

[35] Duhâ, 11.

[36] Tavkul-Hamâme, s. 82.

[37] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/462-467.

[38] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/467-468.

[39] Yakut, Mu´cemul-Üdebâ´, c. XII, s. 47. Rifaî tabı.

[40] Bu eşer, 1321 H. yılında Kahire´de basılmış ve 1907 M. yılında da İspanyolca´ya terceme edilmiştir. Çeviren.

[41] Bu «el-Mavatta´ın hadislerini şerh ve mes´elelerini tenkid» anlamındadır. Çeviren.

[42] Ayra eser, c. XII, s. 256.

[43] Îbni Hazm´in diğer mühim eserleri:

1 Tavku´el-Hamâme (ingilizce, Fransızca ve Rusça´ya terceme edilmiştir.), 2 Risale fi Fadül-Endelfis, 3 Naktnl Arûs, 4 Cevhera-tul-Ensâb, 5 Esvâkul-Arab, 6 Zikru Evkâtfl-Ümerâ ve Eyyamihİm bil-Endelüs, 1 etfhkâm fî Usûlil-Ahkâm (Kahire´de 1345 H. yıhnda basılmıştır.) 8 el-MuhaUâ Fil-Fıkh (1347-1352 H. yılmda Kabire´de 11 cilt halinde basılmıştır), 9 Ibtalul-Kıyas ve´r-Rey vel-İstihsân (Gold-zîher tarafından «Die Zahirilten» Leibzig, 1844 adlı eserinde mufassal bir şekilde tetkik edilmiştir.), 10 Mesâini Vsûlil-Fıkh (1333 H. yılında Mısır´da başlamıştır.), 11 Kitabul-Usul Vel-Furû, 12 Me-ratibul-tcmâ´, 13 En-Nabzetul-Kâfİye, 14 Risaletul-Beyan An-Ha-kîkatil-tman, 15 Et-Tahkîfc fî Nakdi Muhammed 1». Zekeriyya er-Razî, 16 et-Takrîb Fî-Hudûdil-Kelâm, 17 Haccetu Vedâ, 18 En-Nâsİh Vel-Mensûh (1397 ve 1308 Hicrî yıllarında Kahire´de basilmiş olan Ce-laleyn Tefsiri´nin kenarında yayımlanmıştır.), 19 , Esmâ´u´s-Sahâbe, 21 Müdâvâttt´n-Nöfös (İspanyolca´ya terceme edihniştîr,), ZZ Ma-rifetu´n-Nefs Bİgayrîhâ ve Cehlihâ Bizatihâ, 33 Merâtibu´I-UIûnı. Îbni Hazm´in bunlardan başka daha bir çok feitap ve risaleleri vardır.Çeviren.

[44] Adı geçen eser.

[45] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/469-471.

[46] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/471.

[47] el-Fasl, c. I, s. 5.

[48] Adı geçen eser, c. I, s. 7.

[49] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/471-473.

[50] Müdâvâtu´n-Nüfûs, s. 66.

[51] Adı geçen eser, s, 42.

[52] Adı geçen eser, s, 66.

[53] Adı geçen eser, s. 13.

[54] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/473-475.

[55] A´raf Sûresi, 189.

[56] Tavkul-Hamâme, s. 3, 4, 76.

[57] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/475-477.

[58] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/478.

[59] Tâhâ Sûresi, 5.

[60] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/478-479.

[61] Bak. En´âm : 103, Ra´d: 16, Hicri: 28, Zumer: 63, Mü´min: 63. (Çeviren)

[62] Şûra Sûresi, 11.

[63] Bu isimler sıra ile şöyle terecine edilebilir: Kudret sahibi, bilen, hükmeden, işiten gören, irade sahibi, ihtiyar sahibi, diri ve kendi kendine var olan. Çeviren.

[64] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/479.

[65] Feth Sûresi, 10.

[66] Rahman Sûresi, 26, 27.

[67] Feth Sûresi, 26, 27.

[68] Yani Allah, onların ne yaptıklarını bilmektedir. Çeviren.

[69] Maîde Sûresi, 64.

[70] Yasin Sûresi, 71.

[71] Şems Sûresi, 1.

[72] Beled Sûresi, 1.

[73] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/480.

[74] Ra´d Sûresi, 27.

[75] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/481.

[76] Bakara Sûresi, 282.

[77] el-Fasl, c. IV, s. 166.

[78] Aynı eser, s. 167.

[79] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/481-483.

[80] el-Fasl, c IV, s. 46.

[81] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/483-484.

[82] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/485.

[83] En´am Sûresi, 38.

[84] Nisa Sûresi, 59.

[85] Haşr Sûresi, 2.

[86] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/485-487.

[87] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/488.

[88] Nahl Sûresi, 44.

[89] Aynı sûre, 43.

[90] Nisa Sûresi, 82.

[91] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/488-489.

[92] Necm Sûresi, 3, 4.

[93] Nahl Sûresi, 44.

[94] Enfal Sûresi, 30, 21.

[95] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/489-490.

[96] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/491.

[97] Nisa Sûresi, 59.

[98] Hasr Sûresi, 7.

[99] el-İhkam, «. I, s. 139-141, 331.

[100] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/491-494.

[101] Müellif, yutanda İbni Hazm´e göre şer-i delillerin dört olduğunu söylediği halde, borada üçüncü ve dördüncü delili açıklamamıştır. Biz bunları, müellifin «İbni Hazm» adlı ve Kahire´de 1954 yılında basılmış olan eserinin 354-364. sayfalarından özetleyerek terceme ettik. Çeviren.

[102] el-İhkam, c. IV, s. 143.

[103] A´raf Sûresi, 3.

[104] Maide Sûresi, 3.

[105] el-İhkam, c. IV, s. 147.

[106] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/494-496.

[107] Misaller, için yukarıya «Dâvûd e^Zâhirî» bahsine bakınız. Çeviren.

[108] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/496.

[109] Nasslann sebep ve metlerinin tesbit edilerek ortaya çıkarılması.». Çeviren.

[110] Enbiyâ Sûresi, 23.

[111] el-İhkam, e, VIII, s. 102.

[112] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/497-498.

[113] Her şeyde aslolan mubah olmaktır. Çeviren.

[114] Bakara Sûresi, 3S.

[115] el-lhkam, c I, 3. 59.

[116] el-Muhallâ, c. I, s. 135.

[117] Aynı eser, s. 132.

[118] Aynı eser, s, 69.

[119] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/498-499.

[120] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/499-500.

[121] Bu eser, Zahld el-Kevserî´nin mnfratfdime ve ban taaçryeleriyle «en-Nabez fi Usli-Fıkhiz-Zâhirî» adı altında Emin el-Hancî tarafından 1940 yılında Kahire´de neşredilmiştir. Brockelmann ve İslâm Ansiklopedisi, Ibni Haran maddesinde bu eserin adını «en-Nabze» olarak göstermekte ve Berlin Kraliyet Kütüphanesinde No. 5376´da yazma bir nüshasının bulunduğunu kaydetmektedirler. Çeviren.

[122] Türkçemizde bu mânada «Ev danası öküz olmaz» diye bir atasözü vardır. Çeviren.

[123] Nefhu´t-Tîb, C..II, s. 130, Hayriyye baskısı.

[124] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/501-503.

[125] 14 Rebiülevvel 633 tarihinde Kahire´de ölmüştür. Çeviren.

[126] Nefhu´t-Tib, c. I, s. 100, Rifaî neşri.

[127] Bu zat, Abdnlvâhid b. Ali el-Merrakeşî´dir (öl. 647 H.). Çeviren.

[128] Tam adı, Ebu Zeyd Said b. Evs el-Ansâri´dir (öl. 215 H.)Çeviren.

[129] Halef el-Berazü´nin 430 H. yılında yaşadığı biliniyor. Metinde anılan eseri, «el-Müdewene»nin ihtisarıdır. Çeviren.

[130] Adı Abdulmelik´dlr (Öi. 238 H.). Çeviren.

[131] el-Mu´cib, s. 278, Ticariyye baskısı (Mısır).

[132] Emir Yakub, 595 H. yılında öldükten sonra Endülüs ve Mağrib´de Mâliki mezhebi yeniden kuvvetlenmiş ve Zahirî mezhebi zamanla sönmüştür.

İran´da bir hayli yayılmış olan Zahiri mezhebi yavaş yavaş burada da sönmüştür. Ancak günümüzde Hindistan´ın Bhopâl eyaletinde bulunan müslümanlar arasında bu mezhebe mensup olanlar vardır. Zahirî mezhebine ve bilhassa Îbni Hazm´in görüşlerine vefatından sonra daha çok yazı île hücum edilmiştir. Meselâ, ´yaklaşık olarak Îbni Hazm´den bir asır sonra, Mâliki âlimlerinden Îbni Zerkun diye meşhur olan Muhammed b. Muhammed b. Said el-lşbîlî (öl. 621 H.) «Kitâbul-Muahallâ» adlı eseriyle Îbni Hazm´in «Kitab´ul-Muhallâ sını tenkit ve reddetmiştir. Çeviren.

[133] İslam da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/503-505.