A.Ali Ural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A.Ali Ural etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2022

İmam-ı Şâfiî'nin Şiirlerinden Seçmeler

BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN

Bırak günleri dilediğini yapsın
Razı ol hükmedince kader
Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın
Bâki değil dünyadaki zorluklar

Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde
Ahlâkın müsamaha ve vefa
Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta
Örtüsü olması seni sevindirir yine de

Cömertlikle setret ki her ayıbı
Örter denilir cömertlik
Sakın gösterme düşmanlarına zillet
Belâdır üzüntünle onları sevindirmek

Cimriden yardım umma
Ateşte susayan için su yok
Rızkını eksiltmez ağırdan alış
Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak

Ne hüzün devam eder ne sevinç
Ne sıkıntı, ne rahatlık
Eğer kalbin kanaatkarsa
Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa

Kimin inerse meydanına ölümler
Ne gök korur onu, ne de yer
Allah’ın mülkü geniştir ama
Feza daralır hükmettiğinde kader

Aldırma vefasız günlere hiç
Fayda vermiyor ölüme ilaç


GAM

Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını
Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir
Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla
Ne zaruretler memnuniyet altında gizlidir.
Bir tebessüm ki altında hazin bir kalp yatar
Bir gam uğrar ki ona, göremez kimse
İnsanları toplar, denk oluşları birbirlerine
Fakat gam ayırır ve hiç kimse
Yakasını kurtaramaz ondan.
Karartsaydı eğer elbiseleri o gam
Bulamazdın bir yerde hiç beyaz elbiseli
İnsan gamını saklamak istiyorsa
Kendine bile görünmemeli.


BIRAK ARZULARINI

Aklın karışırsa iki konuda
Yorarsa seni zihnin
Doğru olanı mı
Yoksa arzuyu mu seçeceksin
Bırak arzularını
Zira arzu edilen şeyler
Nefisleri ayıplanacakları yere sevkeder.


YAKIN

Gün gelir yalnız kalırsan
De, bir gözetleyen var üzerimde
Hiçbir şey gizli kalmaz, O’na her şey aşikar
Bir an bile habersiz kalır Allah zannetme
Vallahi öyle bir gaflete daldık ki
Yetişti bize günahlar, günahların üstüne
Keşke Allah bağışlasa geçmişi
Mağfiret dileyebilsek, tövbeyi nasip etse
Görmüyor musun bugün hızla geçmekte
Yarın bakabilenlere çok yakın görünmekte


HAYRET EDİYORUM

Hayret ediyorum; Nasıl isyan edilir Allah’a
Bile bile nasıl yüz çevirir münkirler O’ndan.
Halbuki Allah’a şahitler vardır, sonsuza dek
Her hareketten ve her sükûndan
Bir belgesi görünür O’nun her şeyde
O belgeler delildir vahdaniyete.


DUA

Duayla alay eder, onu küçümser misin
Dua nelere kadir, nereden bileceksin
Gecenin okları hedefi şaşmaz ama
Zamanı vardır
Ulaşır yerine saati dolduğunda
Rabbim istemezse tutar okları
Kaderin hükmü varsa, açar yolları.


KADER

İstediğin olur, istemesem de istediğim olmaz,
Sen istemezsen
Kulları yarattın ilmine göre
O ilimde koşar, genç yaşlı ile
Kimisi bedbahttır, kimisi mutlu
Kimisi güzeldir, kimisi çirkin
Kimini yalnız bırakır, lütfedersin kimine
Kimine yardım eder, kimini bırakırsın
Kendi hâline.


ERKEĞİN SÜSÜ

Elbisen güzel olsun elinden geldiğince
Erkeklerin süsüdür güzel elbise
İnsanlar, izzet ve ikram görür onunla.
Tevazu olsun diye kaba giyinmekten vazgeç
Saklayıp gizlediğin meçhul değildir
Allah’a O’ndan korkup haramdan sakınırsan
Yeni elbisenin zararı olmaz sana.
Eski elbisen ise yüceltmez seni Allah katında
Sen günahkâr bir kul oldukça.


ÇIKIŞ YOLU YAKIN

Güzel bir sabırla açılır çıkış yolu,
Allah’ın işlerinde gözettiği kimseler
Görür kurtulduğunu.
Dokunmaz hiçbir eza, Allah’ı tasdik edene
O’ndan kim ümit ederse
Allah, ümit ettiği yerde.


AŞK

Yakut el – Hamevî anlatıyor: Bir adam İmam Şâfîî’nin yanına gelip kâğıda yazılı şu beyiti gösterdi:

Mekke müftüsüne sor Haşimoğulları’ndan
Aşkı kavurursa ne yapar insan?

İmam Şâfiî bu satırların altına şu beyiti yazdı:

Sevgisini tedavi eder, sonra aşkını gizler
Boyun eğip kadere olanlara sabreder.

Kâğıdı getiren adam yazılanları alıp götürdü.Daha sonra kâğıdı yeniden getirdi. Kağıtta bu kez şunlar yazılıydı:

Sevgisini nasıl tedavi edebilir ki
Tutkusu genci öldürmektedir
Her gün yudum yudum
Kederi içmektedir.

Bunun üzerine Şâfiî şu cevabı yazar:

Eğer sabretmezse başına gelenlere
Onu ancak ölüm kurtarabilir.


ZAMAN İKİ GÜNDÜR

Zaman iki gündür
Güvenli ve tehlikeli
Hayat iki hayattır
Huzurlu ve kederli
Görmez misin denizin üstünde
Birçok leş yüzer durur
Oysa derinlerinde
Nice inciler bulunur
Gökyüzünde varsa da sayısız yıldız
Sadece ay ve güneş tutulur.


NEFSİNİ GÜZELLEŞTİR

Nefsini koru ve taşı
Onu güzelleştirecek yere
Huzur içinde yaşar gidersin
Muhatap olursun güzel sözlere.
İnsanlara iyilikle muamele etmezsen
Dostundan cefa görür
Çekersin zamanın elinden
Sabret yarına kadar azsa bugünün rızkı
Umulur ki giderilir vaktin sıkıntıları.

Dostluğunda hayır yoktur
Giriyorsa renkten renge bir kimse
Ve eğiliyorsa gittiği yöne
Rüzgâr nereden eserse.
Ne kadar çoktur dostlar sayıldığında
Halbuki ne kadar azdırlar
Musibet anlarında.


AYRILIK

Vah o zavallı gence
Ve geçirdiği vakte
Yanında yokken arkadaşları.
Şayet ömrü avcunda olsaydı
Sevdiklerinden ayrı düşünce
Hiç düşünmeden fırlatıp atardı.


UZLET YEĞDİR

Takvalı bir dost bulamayınca
Yalnızlığım daha tatlıdır bir azgına eşlik etmekten
Tek başına, huzurla yapılan bir ibadet
Daha hayırlıdır elbet
Mahzurlu kişiyle bir mecliste sohbetten.


ŞÖHRET

İyi insan bir mertebeye gelir
Adı yücelir dillerde
Öyle ki yapmadığı hayırlar bile
Onun ismiyle anılır.

Kötü insanın çoğalınca günahı
Kötülükte tekâmül eder de
Başkalarının günahları bile
Üstüne kalır.


İNSANIN ARZULARI

Arzularına ulaşmak ister insan daima
Allah’ın takdiri dışında bir şeye
Ulaşmak hiç mümkün müdür?
İnsan, çıkarım, malım-mülküm dese de
Faydalandığı şeylerin
Takva en üstünüdür.


BİZİM AYIBIMIZ

Zamanı kınıyoruz oysa ayıp bizdedir
Zamanın bizden başka yoktur ayıbı
Hicvediyoruz günahsızken zamaneyi
Dili olsaydı, zaman bizi hicvederdi.
Kurt kurdun etini asla yemezken
Göz göre göre yiyoruz birbirimizi
Aldatmak için bürünüyoruz kuzu postuna
Vay haline bize sataşmaya gelenin
Dinimiz; yapmacıklık ve riya
İşimiz aldatmak bize bakanı.


DÜNYAYA ALDIRMA

Üzülme kaybettiklerine dünyada
Müslümanlık ve sağlık yanındaysa eğer.
Peşinden koştuğun şey elinden kaçtıysa da
Sağlık ve Müslümanlıktaki kaybın
Doğrusu sana yeter.


NASİP

Kısmetli biri yerde bir dal buldu da
Elinde meyve verdi derlerse inan
Tasdik et, gariplerin ve yoksulların
Su içerken boğulduğunu duysan.
Göğe dağılmış yıldızları tutabilirim
Zenginliğin hilelerini kullansam
Akıllı ve ferasetli kimseler
Genelde zenginlikten nasipsizdirler
Birbirine zıt düşer, asla bağdaşmaz
Apayrıdır bu özellikler.
Allah’ın en dertli kulları bil ki
Dar rızıkla sınanan o himmet sahipleri.
Kaza ve kadere en büyük delil
Akıllılar dardayken ahmakların refahı.
Kendisine zenginlik verilen kimseler
Allah’ın dilediği müstesna
Ne sevap alırlar, ne şükrederler.
Nasip, yaklaştırır bütün uzak işleri
Nasip açar tüm kilitli kapıları.


SIR

Ne güçlü ve akıllı kimseler var ki
Yanlarına uğramadan geçer rızıklar
Ne zayıf ve aklı eksik kimseler
Körfezleri avuçlayıp dururlar.
Bu da gösterir ki
Allah’ın göstermediği bir sırrı var.


YAPTIĞININ KARŞILIĞINI BULURSUN

Zorbalıkla hükmettiler
İleri gittiler baskılarında
Ve bir müddet sonra
Kalmadı yaptıklarından eser,
İnsaflı olsalardı insaflı olunurdu onlara.

Fakat öyle azıttılar ki
Üstlerine yağdırdı zaman
Hüzünlerini, belâlarını
Lisan-ı hâl söylüyordu şarkılarını

Başlarına gelenler
Bedeliydi yaptıklarının
Zamanın günahı neydi?


TAZİYE

Sana taziyeye geldim, sünnettir diye
Ebedî kalmak, arzum değildir.
Ne “Başın sağolsun!” denilen kalacak
Kaybettiği yakınından sonra,
Ne başsağlığında bulunan bakidir.
Bir süre yaşasa ne olacak!


ÖLÜM HERKESİN YOLU

Bazı kimseler ölümümü temenni etti
Diyelim ki öldüm, bu bir yoldur.
Ben o yolda yalnız değilim ki
Ne benden önce ölen kimse bana bir zarar verir
Ne benden sonrakilerin yaşamı ebedî kılar beni.
Yok olmamı dileyip, öleceğimi söyleyen kimse
Kendi helak olabilir ben can vermeden önce.


CAHİLLE MUHATAP OLUNMAZ

Bir düşük sövse bana şerefimi yükseltir
Asıl ayıp, ona kötü söz söylemektir
Şayet kendime ihtiram etmeseydim
Alçaklarla dövüş için nefsime fırsat verirdim.

Ve eğer yalnız kendimi düşünseydim
Beni arzularıma boş verir görecektin
Ben dostumu gözetiyorum oysa
Utançtır tok adama, arkadaşı aç olsa.

Edepsiz, benimle pervasızca konuşan
İstemem ona karşılık vermek
Onun şirreti artar, benimse hilmim
Buhur dalı gibi yandıkça güzel kokan.

Cahil konuştuğunda karşılık verme
Hayırlıdır sükût cevap vermenden
Onunla konuşursan sevindirirsin
Halbuki terk edersen kahrolur üzüntüden.


SUSMAK CEVAPTIR

İstediğini söyle, söv bakalım namusuma
Susmam cevaptır serserilere
Cevap vermekten acizim sanma
Fakat aslanlar cevap vermez köpeklere.


SUSMAK SELÂMETTİR

Sustun ama aleyhinde bulunuldu, dediler
Cevap kötülük kapısının anahtarıdır, dedim.
Şereftir, cahile, ahmağa karşı susmak,
Üstelik namusunu haysiyetini korumak.
Görmez misin susan aslandan nasıl korkulur
Köpek ömrünce havlar ama taşa tutulur.


KAPIYA YÖNELMEK

Bâtılı hakka katarsan reddeder onu
Diyelim ki karıştırdın
Hak sabittir, ayrılır ondan.
Doğrusu kaybolursun
Bir işe girmezsen dosdoğru kapısından
Kapıya yönelirsen yolu bulursun.


GÖRÜŞ

Açma herkese fikrini
Görüş almak istemeyen
Ne senden hoşnut olacaktır
Ne yararlanacaktır fikrinden.


İLMİ HAKEDENE VER

İnci mi saçayım, davar sürüsü içinde
Koyun çobanlarına edebiyat mı düzeyim
Ömrüme andolsun ki
Bir beldenin şerriyle yok olsam da
Zayi edecek değilim
Paha biçilmez sözleri aralarında
Aziz Allah lütfuyla kolaylaştırıp
Rast getirirse beni ilim ve hikmet ehline
Faydalıyı vereceğim, sevgilerine bedel
Bu olmazsa gizleneceğim
Bilgilerimle beraber.

Cahillere ilim veren onu zayi etmiştir
Kim de esirgerse ilmi hak edenlerden
Kendine zulmetmiştir.


TESLİMİYET VE İTİDAL

Bir kapı kapanınca bir başka kapı açılır
Evet, zor işler an gelir kolaylaşır
Sıkıntıdan sonra gelir ferahlık
Dar yolların içinde genişlikler saklıdır.
Bir üzüntüye bedel vardır iki kolaylığın
Sakin ol, faydası yoktur gamın
Ne kadar güçsüz kaldın korktukların yanında
Korkulacak bir şey yoktu aslında
Ne bulutlardan korktun dolu yağdıran
Çok geçmeden kurtuldun, uzaklaştı yanından.
Rızık sana geldi, ona giden sen değildin
İstemekten uykusuz kalmadı ki gözlerin
Nice azgın dev dalgaların üstünden aştın
Ailenden uzaklaşıp, gurbete düştün

Bir dilenci gördüğünde saklanırken insanlar
Rabbimden isteyenle, rabbimin arasında
Ne bir engel ne de bir perde var.
Fazlıyla karşılık verir O’ndan ümit edenlere
Her an icabet edilir ümitle bekleyenlere
Elinden kaçanlara bir gün olsun üzülme
O’nun rızası ve ecri, değer sabrettiğine.
Ne yazıyorsa amel defterinde onu görürsün
Ya isabet etmişsindir ya da sürünürsün
Kitapta yazılana kim engel olabilir
Kitabın reddettiğini kim gönderebilir
Bazen terketmezsen bir süsü, bir ziyneti
İnsanlar onu şüpheli bulabilir.
Öyle yerlere düşer helak olursun ki sen
Üstüne yağan oklar
İsabet etmiştir onun yüzünden.
Açıkla yaşadığın zamanı fakat aşırı gitme
Doğrusu bu yaşadığın zaman bir nevi azaptır

Kınamayı azalt, zira hakkı olduğu halde
Kınayan kimse kalmadı şu zamanda.
İnsanlar toplu halde geçip gittiler
Fakat yoktu yanlarında
Köpeklerin ihtiram ettiği o düşük şahsiyetler.
Kara simalıları
Çıkarlar karşına müjdelemek için seni
En nazik olanları selam yerine küfrederler
Ihsan et, hür insan güzele tâbi olandır
Hürriyet, onlardan uzaklaşıp kendini korumaktır.
Allah muhtaç etmezse onlara kaçar, kurtulur
Yoksa yanlış ve doğru arasında bocalar durur.
Arzularını boş ver, zira arzular
Ayıplanacakları yere sevk eder nefisleri.
Cevabı vardır bütün sözlerin
Konuşmadan önce seç sözlerini
İçine nükte katsan daha iyidir
öyle sözler vardır ki yakar içleri.


AĞARAN SAÇLAR

Ateşim söndü, saçlarımın yanmasıyla
Ve gecem karardı ışıyan alevinden
Hangi baykuş başıma yuva yapmış
Kargaları uçtuğunda karşı çıkmama rağmen.

Terkettin beni, görüp ömrümün harabını
Sığınağın her diyarın yıkıntıları
Zevk alır mıyım hayattan, geldikten sonra
Yaşlılığın öncüleri şakaklarıma – ki fayda vermiyor kına

Saçı beyazlar rengi sararırsa insan
Güzel günlerinden bile ıstırap duyar.
Çirkin işleri bırak, haramdır
Takva sahiplerinin bunları işlemesi.
Makamının zekâtını ver ve bil ki
Nisaba erişmiştir malın zekâtı gibi.

Ihsan et hürlere, köle olurlar sana
Cömertlerin ticareti insanı devşirmektir
Yürüme yollarında yeryüzünün gururla
Birazdan toprağı seni kaplayabilir.

Kim tadarsa dünyayı – ki ben tattım –
Sunuldu bize şerbeti ve azabı
Yalnız fanilik gördüm ve yalnız aldanış
Sahranın ortasında belirir ya serabı.

Bir leşti hareketsiz,
Etrafına üşüşmüş köpeklerin arzusu
Onu çekiştirmekti.
Uzak durabilirsen, kurtulursun elinden
Saldırır köpekleri, çekiştirmek istersen.

Ne mutlu evinin köşesini sevene
Kapıları kapalı, perdeleri çekili.


KANAAT VE TAKVA

Aziz olur kim kanaat ederse
Mahluka boyun eğmez çözmezse peçesini
Tecrübelerden öğrendiğim onura dair
Kanaatten daha aziz izzet yoktur dünyada
Sen onu nefsin için sermaye yapmalısın
Ve sonra takva malın olmalı senin
Hayırlar işle gücün yettiğince
Sakın uyma arzularına nefsinin
Salihleri severim onlardan değilsem de
Şefaatlerine ulaşmak için herhalde.
Nefret ederim günah tüccarlarından
Her ne kadar bizde de bulunsa aynı maldan.


GELİP GEÇEN BİR FIRSATTIR BAHTİYARLIK

İnsan insanla madem ki hayat birlikte
Mutluluk arada bir gelir, bir esintidir,
İnsanların ihtiyaçlarını gideren adam
Bil ki en üstün insandır halkın içinde
Gücün yetiyorsa elini çekme artık
Birine iyilikten sakın çekinme
Çünkü gelip geçen bir fırsattır bahtiyarlık
Şükret Allah’ın yarattığı nimetlere
O nimetler ki bahşedilmiştir sana
Ve muhtaç değilsin başka insanlara.
Bir millet ölse de yaşar hep cömertliği
Yaşayan öyle insanlar da vardır ki
Çoktan ölmüşlerdir toplumun nazarında.


ONURLU KİMSELERİN İMTİHANI

Yayılıp, dilediğini yiyen develer görürüm
Ömrünce susuz kalmış aç aslanlar bilirim
Bir lokma bulamazken kavmin eşrafı
Şerefsizlerin tıkınmasına ne derim
Bıldırcın ve kudret helvası.
Mahlukatın hakimince verilmiş bir hükümdür
Acılığına rağmen hükme kim direnebilir
Kim bilirse zamanın kalleşliğini ve değişkenliğini
Belâlara sabreder, açığa vurmaz şikayetini.


TEVAZU

Bir meclise dâhil olmak istediğinde
Kendini görmelisin hep alt mertebelerde.
Yüceltirlerse seni, bu onların ikramıdır
Yerinde bırakırlarsa
De, bu benim makamımdır.


’İNSANLARIN DA GÖZLERİ VARDIR

Namusun korunmuş, dindarlığın tam
Helâk olmadan yaşamak istiyorsan
Başkasının ayıbını anmasın dilin
İnsanların da dilleri vardır
Ve üstelik sen
Ayıplardan ibaretsin.

Ele vermek isterse gözlerin ayıpları
Çevir başını ve ona de ki
Ey göz, insanların da vardır gözleri.

İnsanlara muamelen güzel olmalı
Zalimleri de hoş gör, bağışla
Savunmak istiyorsan illâ kendini
İyilikle et kendini müdafaa


TARTIŞMA VE TEDBİR

Eğer erdemli ve haberdarsan
Öncekilerin ve sonrakilerin nasıl ihtilâf ettiğinden
Sükûnet içinde münazara et, ağırbaşlı ol
Ne ısrar et ne de kibirlen.
Faydadır sana, minnetsiz istifadesi
Lâtif nükteler ve nadir hikmetlerden.
Aman sakın kavgaya tutuşmaktan
Gösteriş için, yendim deyip caka satmaktan.
İşte kötülük bu kıyılarda gezer
Edepli insan tedbirli olup
Bir noktada kesişmeyi ister.


HAK

Hak sahibinin hakkını bil, hak ettiğinde hakkı
İnkâr edende yoktur hayır
Hak sahibi hak ettiğinde hakkı.


BANA YETİŞEBİLİR MİSİN?

İlim tasnifiyle uykusuz kalmam
Daha hoş gelir bana
Süslü, güzel bir kadından
Boyunlardaki kokudan.
Kalemimin kağıtlar üstündeki hışırtısı
Daha hoştur
İnsanlara karışmaktan ve âşıklardan.
Kızın defe vurmasından daha tatlıdır
Yapraklarından kumlar dökülsün diye
Defterlerime vurmam.
Derste sevinçle eğilmem
Üstüne çözmek için
İlmi bir meselenin
Daha lezzetlidir şarabından sâkinin.
Ben uykusuz gecelerken
Uyuyordun sen
Nasıl bana yetişirsin
Durum böyleyken


İNSANLAR İLMİN HİZMETKARIDIR

Kendisine hizmet edene
Hizmet ettirmesi tüm insanları
İlmin üstünlüğünden.
İnsan, namusunu, canını
Nasıl sakınıyorsa,
Öyle korumalıdır ilmi
Halkın şerrinden.
Kim ilim sahibi olur da
Cahillik edip vermezse onu ehline
Bil ki zulmetmiştir ilme.


ALLAH’IN GÖZETTİĞİ GERİ DÖNER

İlmim yeter bana, fayda verirse ,
Zilletin kaynağı tamahkârlıktır.
Yaptığı kötülükten döner elbette
Allah’ın gözettiği kullar.
Kuşlar uçar ve yükselir ama
Uçtukları gibi konarlar.


‘”BİLMİYORUM İLMİ”

Nasıl bileceksin
Hem bilmiyor, hem de sormuyorsun bilenden
Şayet bilseydin ya da
Bildiğini zannetseydin
“Bilmiyorum ilmi”ni bilen birine
Muhalefet etmezdin.


İLİM NURDUR

İmam Şâfiî, “Yedi yaşında Kur’an’ı, on yaşında Muvattâ’yı ezberledim” deme­sine rağmen ezberinin zayıf olduğundan şikayet etmekte ve şöyle demektedir.

Vekl’e ezberimin iyi olmadığından yakındım,
Bana, günahları terketmemi söyledi.
Bilirdi ki ilim nurdur
Allah’ın nurundan nasiplenemez âsi.


HADİS

Gençler meclisine ikramda bulun
Sidr bitkisinin yaprakları gibi kokarlar
Kalplerle göğüsler arasını
Aşk ibrikleriyle hep doldururlar.
Hadistir içtikleri şarap
Kadehleri sonsuza dek
Elden ele dolaşır.
Ne zaman ayrılık düşse içlerine
Ne zaman bölünüp parçalansalar
Tehlike gelir çatar
Bu onların imtihanları işte.


YÜKSELMEK

Çabayla elde edilir yüksek yerler
Kim yükselmek isterse, uykusuz geceler.
Çalışıp, çabalamadan yükselmek isterse kim
Boş yere ömür geçirir bir şey elde etmeksizin
Önce izzete eriş, sonra uyursun gece
Çünkü denize dalar, her kim inci isterse.


BOŞ SÖZ

Boş sözde hayır yoktur
Aslına bakacak olursan
Gencin susması daha güzeldir
Vakitsiz konuşmaktan.
Belli olur şahsiyeti
Alnındaki parıltıdan
Kim gizlenebilir senden
İçi dışı bir olan dostuna bakarken sen.
Ne emin kimseler vardır ki inançlarından
Küfür yenmiştir imanlarını
Ve çevirmiştir görüşünü başka görüşe
Sonunda satarak dinlerini
Satın almışlardır dünyalarını.

HILIM VE EDEP

Ne hilim, ne ilim ”edep”siz olmaz
Bir kavmin halimleri bilmemezlikten gelmez
Tecâhül pis kişinin elbisesidir
O elbiseyi sihler giyinir.


BİDAT HASATÇILARI

Dinde bidat çıkarmadıkça
Rahat etmez içleri.
Akıllarına uymuş bazı insanlar
Yaparlar resullerin
Yapmadığı işleri.
Risaleti taşımakken
Onların görevleri
Hafife alır çoğu
Allah’ın yüce dinini.


HULEFÂ-I RÂŞIDÎN

Allah’tan başka rab olmadığına şehadet ettim
Ve şehadet ederim ki diriliş hak ve gerçektir.
İman açıklanmış bir söz ve temiz fiildir.
Üstelik hem artar hem eksilir.
Ebu Bekir rabbinin halifesidir
Ebu Hafs da hayır üzre titizdir
Rabbim şahit olsun ki Osman ne faziletlidir
Ali’nin fazileti ise daha özeldir
Onlar imamlarıdır ümmetin; izlerinde yürünür.
Kadirlerini bilmeyip kınamaya kalkanlar
Allah’ın kınamasıyla yüzüstü sürünür.


KANAAT VE SABIR

Korusun diye kanaat zırhını giydim
Namusumu saklıyor, koruyorum onunla
Hain zamandan kaçmak ne mümkün
Ki üstüme geliyor, hedefi oldum
Ölüm ve fakirlik oklarıyla.
Ölüme karşı silahım Allah ve afvı
Yoksulluğa karşı sığındım sabra.

RIZA GÖZÜ GÖRMEZ

Rıza gözü örterken tüm ayıpları
Öfke gözü döker tüm kusurları
Bana saygı göstermeyene saygı göstermem
Beni gözetmeyeni gözetmem asla
Benden uzaklaşandan uzak düşerim
Bana yaklaşan, yaklaşır dostluğuma
Hayatta muhtaç değiliz birbirimize
Ölsek zaten ihtiyaç duymaz
Birimiz diğerine.

İNSANIN DEĞERİ IHSAN ETTİĞİYLEDİR

İmam Şâfiî, Sâmira kentine vardığında, üzerinde eski ve kirli bir elbise vardı. Saçı da uzamıştı. Hemen bir berbere gittiyse de, İmam Şafiî’yi tanımayan ber­ber onu kirli bulup; “başkasına git” dedi. Bu durum Şafiî’nin gücüne gitmiş, kendisine hizmet eden delikanlıya dönüp: “Yarımda ne kadar para var?” diye sormuştu. Delikanlı: “On dinar” deyince Şafiî: “Onu berbere ver!” dedi. Deli­kanlı parayı berbere verdiğinde îmam Şâfiî şu beyitleri okudu: 

Üzerimde bir elbise var
Tamamı bir kuruşa satılsa
Bir kuruş fazladır ona
İçinde ise bir can taşır ki
Daha azametli ve daha yücedir
Bazılarıyla kıyaslanırsa
Kılıca zarar vermez kını eskise de
Parçalar değdiğinde eğer keskinse
Günler hakir görüyor
Şeklimi şemâlimi
Parçalanmış kılıflarda
Ne kılıçlar vardır, değil mi?


İmam Şafii’nin Şiirleri
Çeviren: A. Ali Ural

06 Eylül 2015

Islak Bez

ıslak bezde kalır alnın sıcaklığı
cam arkasında kıpırdar buğu
ümmîdir okuyamaz dudaklarını
nasıl bir alfabe bu

anahtar söz verir anahtarlığa
kapıda uyur geceler boyu
şiir küser koştuğu dağa
nasıl bir alfabe bu

ah bu müflis tüccarı ayıplamayın
bir vitrinden seçtim ben onu
fiyatını bilmiyordum
etiketi yoktu

A. Ali Ural

Hükümdar

hükümdar, hükmü geçmeyince dar
dar kapılardan geçmeli başı eğik
yalanla murassa tacını
çember gibi çevirmeli yollarda
hükümdar hükmü bir masal bilip
ne tuhaf mührün leke kokması

ağacın sudan korkması ne tuhaf
ne tuhaf yüzde kum fırtınası
bir hükümdarın ağlaması ne tuhaf
uçar kokusu haşebî tespihlerin

vezirlerin elinde zergerdan, mercan
şahmaksut, kehribar, akik, kantaşı
sırtında otuzüç kere şaklayan
tane, durak, imâme, kamçı

tombak ibriklerden soğuk su akar
cariyeler kalkmaz mangal başından
bir gelincik fıdıldar sarkıp ebrudan
abdest alırken üşür hükümdar

küreklerini hatırlar gölde kayıklar
koşmayı unutur av köpekleri
gülmeye başlar birden hükümdar
soyatarı denerken yeni giysilerini

ne çeşnicibaşı yemeği tadar
ne tellallar okur hükümlerini
gülabdândan gül dökülmez hükümdar
sahibine gösterir atlar yelelerini

kararır telkârî fincan zarfları
kahve kadar makbuldür köpüğü kanın
yorulup taşımaktan hatıraları
topukları toprakla tanışır hükümdarın

A. Ali Ural

Çamur

sıkıntı basıyor yolcuları
yanaşamıyor gemi
kıyı az ötede
yanaşamıyor

azapların en elimi
kıyı yanındayken yanaşamamak
kaptan çabuk tut elini
kaptan elini

gemi dokununca iskeleye
kanatları dökülecek kuşların
iskeleye dokununca gemi

birer birer düşecekler denize

yanaşamıyor gemi, gemi yanaşamıyor
nefessiz kalıyor yaşlı bir kuğu
ah çamur!
toprakla suyun çocuğu

A. Ali Ural / Körün Parmak Uçları

24 Nisan 2015

Sevgili Dost

Sevgili Dost,

Zarfın üstüne ismini yazıp postanedeki memura uzatıyorum. Memurda zarfı geri uzatıyor bana. Bunun üzerine yaşadığın şehrin ismini yazıyorum. Memur başını iki yana sallayıp, geri veriyor zarfı. Bu defa oturduğun semtin ismini ekliyorum. Hayret, zarf yine karşımda.. Cadde ismi de yetmeyince, sokağın adını yazıyorum. Fakat, memur ısrarla kaşlarını havaya kaldırmaya devam ediyor. Bu sefer apartmanın ismini yazmak zorunda kalıyorum. Memur "numarası" diye azarlıyor beni. Apartmanın numarasını da yazıp hışımla veriyorum zarfı. Memur ayağa kalkıyor… Bir adım geri çekiliyorum. "Daire numarasını da yazacaksınız!" diyor, nazikçe.. Daire numarasını da yazıyor, sonra kendimden emin bir şekilde gülümseyerek uzatıyorum zarfı.. Memur önce cebinden bir mendil çıkartıp alnındaki terleri siliyor. Sonra sesini kalınlaştırarak: "Pul" diyor."Pul!"

Demek yazdıklarımı sana ulaştırabilmek için küçük bir bedel ödemem gerekiyor. Elimi cebime atıp bozuk para arıyorum. Bozuğum yok. Cüzdanımdan çıkarttığım kağıt parayı uzatıyorum memura.O, kağıt parayı önce parmaklarıyla yokluyor,sonra ışığa tutuyor. Aman ALLAH'ım! Yüzündeki ifade değişiyor memurun. Bağırmaya başlıyor:

-"Sahte bu, sahte! Bu mektubu gönderemezsin!"

İkinci cümlede gizli bir sevinç hissediyorum.


Sevgili Dost,

İşte eline geçmeyen son mektubumun hikayesi bu. Postanedeki memur haklıydı. Çünkü Sokrates'in; "Hiç bilmemek eksik bilmekten yeğdir" sözünü bilmese de, eksik bir adresle gönderilen mektubun yerine ulaşamayacağını çok iyi biliyordu.

Sevgili Dost,

Hayat, bilgi istediği gibi bedel de istiyor. Ekmeği tanıman yetmiyor, onu sofrana götürebilmek için bedel de ödüyorsun. Postanedeki memurun "pul!" diye feryat etmesi boşuna değil… Hayat bedel istiyor…

Sevgili Dost,

Postanedeki memur, kağıt parayı ışığa tutarak "sahte" olduğunu anladı. Sen nasıl ayıracaksın sahteyle gerçeği. Acaba nasıldır sahtesi basılamayacak dostluğun resmi..?

Sevgili Dost,

İnsan bir bakışla ne görebilir..?


A. Ali Ural
Posta Kutusundaki Mızıka
Şule Yayınları 59. Baskı

17 Kasım 2014

Fener Taşıyan Kör

Bir kapı açıldığında kapanmıyorsa bir kapı, açılan kapıdan kovulmuş olarak girer insan. Susmaya talip olan akıl anahtarıyla kilitlemiyorsa dilini, düşünce penceresinde ışık ne arar! Yolcu atını bağlasın o halde, alınacak çok mesafe var. Dinlenen bir atın yol almadığını kim söylemiş! Kim söylemiş elinde fenerle bir gece vakti yürüyen körün hikâyesini? Değerli bir malı alacak kadar paran varsa kulak kesil. Zira pahalı malı ucuza satmaz Molla Câmî: “Körün biri simsiyah bir gecede elinde fener ve omzunda testi yürürken, boşboğazın biri yanına yaklaştı ve şöyle dedi: ‘Ey nâdân! Senin için geceyle gündüz birdir. Karanlıkla aydınlık arasında bir fark yoktur gözünde. Fenerin ne faydası olur sana o halde!’ Bu söz üzerine güldü kör ve sonra: ‘Bu fener kendim için değildir! Senin gibi kör kalpli sersemler içindir ki, bana çarpıp da testimi kırmasınlar’ dedi.”


Peki sonra? Sonra şiirini üç cam testiye koydu Câmî. Üç dîvan kurdu da yargıladı şiiri: “Fâtihât eş-Şebâb”, “Vâsitât el-İkd”, “Hâtimât el-Hayat” adını verdi onlara. Boncuk değil inci avcısıydı! Fars şiirinin fârisiydi. Hint üslubunun dâhisi… Kölesi değil şiirin, efendisi! Köleler zincirlerini sürüklerken vadilerde o bir yanardağ gibi açıp ağzını lav tükürüyordu üzerlerine: Mücevherden anlamayan, umut ve korku ipine boncuk dizenler!”, “Açgözlülük ipliği ve laf iğnesiyle her alçağa giysi dikenler!”, “Kedi hırlayınca deliğine kaçan farelere ‘Sen aslansın!’ diyenler!”, “Kalbi kararmış ve dar eski hokkalar!”, “Çuvaldızla delsen bir damla kanı akmayanlar!”, “Kafiye gibi kendini daraltanlar!”, “Herze söyleyip latife zannedenler!”, “Her davete seyirten, ayrana üşüşen sinekler!”, “Devranın dükkanında pahalı malı ucuza satanlar!”, “Şiiri murada erme vasıtası yapanlar!” İşte onlardı şairliği ayağa düşüren, geçim aracı yapan. Onlardı Câmî’nin sözlerinden deliler gibi kaçan.

Zıtların çocuğuysa denge, Câmî’nin ayaklarının farklı istikametlere doğru gidip gelmesini anlayabiliriz. Cambaz elindeki sırığı bir sağa bir sola doğru eğiyor, adımını kâh ileri kâh geri atıyorsa da herkes bilir ki onun sapmayan bir yolu vardır. Bu yüzden ancak cahiller cambazın yalpaladığını sanır, sabırsızlıkla onun ipten yuvarlanmasını beklerler. Câmî bir yandan sanatının yüksek mertebesinden söz edip, “Şiirin karşılığını vermek Allah’a mahsustur!” derken, öte yandan “Güzelliği yalana borçlu olan bir sanatın basiret ehli nazarında ne değeri olabilir!” demektedir. Bir yandan “Şiirin değerini gör ki, kâfirler onunla Peygamber’in elçilik şerefini inkâr etmek istediler. Kur’ân’ın ona indirilmediğini ispat etmek için, Peygamberi şairlikle itham ettiler!” derken, öte yandan “Şair, kısa bir kelime olsa da yüz binlerce şer ve fesadı içinde toplamıştır.” sözünü sarf edebilmektedir. Doğrusu bu sözler birbirini yalanlamaz, olsa olsa tamamlar. Câmî yükselmeye vasıta olabilecek bir şeyin alçalışın da aracı olabileceğini söylemektedir aslında. Yükseklerde gezinmek isteyen şaire yıldırımları hatırlatmaktadır. Bir şemsiye önermektedir ona, kül olmasını engelleyecek bir paratoner. Belki de bu yüzden “Kemal Hucendî’nin, Hafız’ın dîvanlarına ve Hz. Ali’nin yüz sözüne cevap verdim!” diye övünen bir şaire “Peki ama Allah’a ne cevap vereceksin!” diye gürlemiş, kelamını tartamayan bir başka şairin “Kâbe’ye gittiğim zaman kutlu olsun diye şiir dîvanımı Hacerü’l-Esved’e sürdüm!” sözünü şu cevapla silkelemiştir: “Zemzem kuyusunda yıkasaydın daha iyi olurdu!”

Câmî dertlidir. Şikâyeti şiirden ziyade “Şu kamış gibi boynum onların şerrinden büküldü!” dediği sözde şairlerdir. Onlardan o kadar bîzar olmuştur ki hızını alamayıp şiire bindirir topuzunu çoğu kez. Gerçekten ne faydası vardır şiirin? Böyle zamanlarda kendinden bir Câmî daha çıkarıp yakasına yapışır ve; “Şiirden yüz çevirmek istiyorsun ama gece gündüz şiirden el çektiğin de yok. Zamane şiire bu kadar kapılmış ama kendin söyle! Şiir karalamanın ne faydası var! Şu şiir oyuncağından vazgeç! Keşke bilebilseydim daha ne kadar aldanacağımı bu oyunla!” diye hırpalar onu. Ancak bir süre sonra fırtına diner, sahili yağmalayan dalgalar durulur ve Câmî’nin kelimeleriyle dokuduğu yelken rüzgarı kucaklayıp sonsuzluğun her an değişen ufuk çizgisine doğru yol almaya başlar. “Deniz birdir, dalga binlerce, binlerce. …Yüz birdir, aynalar sayısız…” Bir’e teslim olunca kayık nasıl da yüzmektedir?.. Bire inince yüz ne kadar mütebessim!

“Şiir nedir ki? Zihin kuşunun şarkısı! 
Şiir nedir? Sonsuz dünyanın aynası! 
Kuşun ise şöyle anlaşılır değeri 
Acaba yolu külhândan mı geçmektedir gülistandan mı? 
İlâhî bir gül bahçesinden derlenir şiir 
Gücünü ve gıdasını semadan devşirir.”


A. Ali Ural

13 Kasım 2014

Artık Bu Oyunun Tadı Kaçtı

Her oyunun bir eşref saati vardır akrep ve yelkovanın kaskatı kesildiği, aklın gizli düğmesine dokunup, film bitmeden salonun ışıklarını yakan.

Teşrifatçıların kaçışan kirpilere göz kovuklarınızı gösterdiği, rüyaya devam etmeyesiniz diye gözbebeklerinizi incittiği, perdenin hayallerinizin hamaklığından vazgeçip beyaz bir gulyabaniye dönüştüğü an… Oyunda olduğunuzu fark ettiğiniz ürpertici bir kesittir bu. Filmin içinde sıcak şekerler gibi eriyip akarken yanan ışıklarla beraber sinemada olduğunuzu fark edip koltuğunuzda buz kestiğiniz o an, bir cümle ruhunuzda yanıp sönerek işaret vermeye başlar: “Artık bu oyunun tadı kaçtı!” Bu öyle bir sinyaldir ki hakikatin sınırlarına girene kadar peşinizi bırakmaz. Bahçede oynayan çocuklar nasıl güneşin gitmesiyle beraber evlerinin cılız ışıklarına kelebekler gibi üşüşür ve yorgunluklarını tam o anda hissederlerse, siz de hakikatin evi dışında bir hayat alanınızın bulunmadığını anlar ve derin bir yorgunluğun sürüklediği derin bir sükûnetin eşiğinde bulursunuz kendinizi.

Dede Efendi, yüzlerce besteyle ruhlara bal şerbeti döktükten sonra bir gün öğrencisi Dellalzâde İsmail Efendi’ye “Artık bu oyunun tadı kaçtı!” dediğinde devir Sultan Abdülmecid devriydi. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde 1001 günlük çilesini doldururken bestelediği “Zülfündendir benim baht-ı siyahım” şarkısıyla dostluğuna mazhar olduğu III. Selim tahttan indirilip şehit edilmiş, IV. Mustafa’nın tahta geçmesinin akabinde Kabakçı Mustafa ve Alemdar Mustafa Paşa vakaları yaşanmış, II. Mahmud’un tahta geçişiyle durulmayan siyasi olaylar Dede Efendi’nin ruh ikliminde soğuk rüzgarlar estirmişti. Fakat bütün bunlardan öte bir durum vardı ki, “Yine bir Gülnihal aldı bu gönlümü” diye nazire yapsa da gönlünü razı edemiyordu bu yeni duruma. III. Selim zamanında sarayın pencerelerini tıkırdatan yabancı notalar, II. Mahmud zamanında tavanlarda çınlamaya başlamış, Sultan Abdülmecid döneminde ise yerli notalara nefes aldırmaz olmuş, yani oyunun tadı kaçmıştı.

Hammamîzade İsmail Dede Efendi “yandım” dedikçe yeni yangınlar yağdı üstüne. Önce şeyhi ve hocası Ali Nutkî Dede’yi verdi toprağa, sonra üç yaşındaki oğlu Salih’i. Can havliyle tutundu notalara yine, ateşi ateşle söndürmeye çalıştı. “Bir gonce femin yâresi vardır ciğerimde/ Ateş dökülürse yeridir âh serimde/ Her lahza hayali duruyor dîdelerimde/ Takdire nedir çare bu varmış kaderimde” diyen Dede Efendi’nin kaderinde bundan daha fazlası vardı. Üç sene sonra eşi Rukiye Hanım gitti Salih’inin yanına. İki sene sonra da altı yaşındaki oğlu Mustafa annesinin. Ne yapsın dede “Yine zevrak-ı derûnüm kırılıp kenâre düştü” demekten başka. Kırkikindi yağmurları gibi yağdırmasın mı Mevlevî âyinlerini art arda. Şakir Ağa’nın “Ferahnâk oyunu”nu bozmasın mı! “Şakir sen onunla güreşemezsin!” dedirtmesin mi Sultan’a. Müezzinbaşı Zeynelâbidin Efendi’nin “Ferahfeza tuzağı”nı birkaç dakikada yaptığı besteyle yerle yeksan etmesin mi!

Ah ferahfezâ! Bir de ferahfezâ âyini var Dede’nin. Yere göğe koyamasa da herkes bu görkemli besteyi, sırf Sultan’ın isteği üzerine yaptı diye, daha altta görüyor diğer âyinlerinden. “Diğer âyinlerimi hep şeyhlerimin emir ve tarifleri mucibince bestelemiştim. Ferahfezâ’yı ise padişahın emriyle bestelediğim için o kadar ruhlu olamadı; onlardaki zevk ve neşeyi Ferahfezâ’da bulamıyorum…” diyor. Beş yüz özgün besteyle musikiye yeni bir kimlik kazandırabilmenin arkasında işte bu ruh var. Bu ruh var “Ey Sâlik diyem bir söz ki haktır”, “Habîbullah cihana can değil mi”, “Bir ismi Mustafa bir ismi Ahmed” ilâhîlerinin. Araban-kürdî’nin, hicaz-bûselik’in. Neveser’in, sabâ-bûselik’in ve sultânîyegâh’ın.

İşte bu ruhla vasıl olmuştur yüzyıllar içinde makamı unutulan “Taleal Bedru aleynâ”ya. Son Peygamber karşılanırken bir ağızdan söylenen o coşku notalarına. Rüyasında dinlemiştir mânâ yurdundan, bestesi lutfedilmiştir pîrine musikinin. Uyanır uyanmaz kayda geçirmiştir bu ilâhî sesi. Bir işarettir belli ki bu kutsal topraklara onu çağıran. Kâbe tavaf edilir de Dede hatırlamaz mı Yunus’u! “Yürük değirmenler gibi dönerler/Gönül kâbesini tavaf ederler/Muhammed’in kösü çalınır bunda/ Ol sultanın demi sürülür bunda” İşte son bestesi bu Şehnaz ilâhîdir. Muhammed’in kösü çalınmış, Tanpınar’ın tanımıyla müzikteki “Asıl âleti insan sesi” olan Dede, Mekke’de susmuştur. Zira tadı kaçmıştır dünya oyununun.


A. A. Ural

15 Ekim 2014

Körün Parmak Uçları

sandaldır ilgi, yanıltır
sürüklenir koroda dilsiz
yarasalar imrenir körlüğüne
iz bırakmaz okurken parmak uçları

karşıdan arşıya geçmek ne güzel
bir çocuk usulca elini tutar
gösterir gözüyle kavisler çizip
buzlu dallarından yemişler sarkan
tren penceresiyle yarışan ağaçları

saydam sobada yanan üzüm salkımlarının
kışlarla yüzleşen yeşil ferinden
fırlar sarmaşıklar buzları yarıp
karnavalda kaybolur gümüş saatler
eskimo evleri erir aniden

adres defterlerinden uğultular yükselir
isimleri çizilmiş ölülerin matemi
fotoğrafın flaşı ruhunu alır
gürültüyle kırar krizantemi

kucaklayamaz kapı kolları
koluma gir diyemez kapı koları
yalnız körler fark eder
masa temizlenirken ıslak bir bezle
sofradan kalkan açları

ah! Bu nasıl anafor?
ne çekiyor parmakları
uçlarıyla dokunuyor ağaca, güneşe, taşa
uçlarıyla kazıyor toprakları
ah! bu nasıl fosfor?

yer ver, işte ölüm
ayakta duramıyor, ön sıraya otursun
seç
işte siyahın tonları


A.Ali Ural

Fresk

I
tual yaşlanır, müze sır verir, düşerdi çivi
ellerimi ezdim boyalarla, su kattım
kireç söndü, duvar yandı, sen geldin
kimse çalmasın diye
tavana yaptım resmini

ıslak sıva üstünde sevişti renkler
vals uzadı, fırça şaştı, ben şaştım
kurumadan göl bitseydi kayık
daha yıllarca uzatacaktım

sevindi mabedin soğuk kubbesi
heyecandan terledi, nemlendi sıva
ummadığı bir anda alınca kollarına
Mikelanj'ın diliyle fresk denen tazeyi

güldü tavan ressama elinden aldım diye
ressam kan çanaklarıyla yukarı bakıyordu
ebedîlik adına yeminler yakıp
bir duvara emanet bırakıyordu

II
önce kaşlar döküldü, kızamayacak
süzülürken karlar rengi değişti
iki siyah kayık yerde yatıyor

kaşsız da güzel

sonra kabardı saçlar ufalandı gökyüzü
sırrı yayıldı freskin yere
kapıştılar falcılar büyülü tellerini

saçsız da güzel

burnundan bir parça düştü peşinden
ilâhiler yapıştı değdiği yere
koklayamayacak aldığı ilk çiçeği

aşksız da güzel

yüzün yağıyordu pul pul tavandan
kulaklar, yanaklar, kirpikler, tenin
ağır ağır iniyordu hüzün tavandan

III
resmi hala tanımak mümkün
siyah bir bant çekip gözlerine
yargılamak mümkün

ve ne mümkün anlamak, gözleri düştü
düştü rüzgâr, kubbeler düştü
dalgalar, köpükler, levhalar düştü
göl düştü

bir dudaklar kaldı tavanda
direnirken yüzün en kutsal yeri
senfoni bitti
donakaldı şefin elleri

dudaklar dökülmedi
dudaklar dökülmedi
döküldü
dudaklardan

soluk alıyor ruhumda fresk
tavan cüzzamlıydı ihanet etti


Ali Ural

10 Ağustos 2014

İmam Şafiî Şiirleri ya da Kitabın kitapçı rafındaki kaderi

Korku ve ümit; kal ikisi arasında.
*
Affın daha büyüktü
*
İntikam alsan da benden, ümitsiz olmam
*
Günah icinde yüzüyorsan bir buz parçası gibi
Korkutuyorsa seni dönüş gunünün tehdidi
Bil ki Muheymin'in affı sana ulaşır
*
"Elestu Birabbikum" kadim ahdiyle
Ey meçhulken, bilinen isimleriyle!
Tattır bize ünsiyet şarabından
*
Aklımı karıştıran bir şey olmasın dinde
Dünyamda, ahiretimde hep benimle ol
Ve indirdiğin Abese Suresi'ndeki gibi*
Haşredildiğimde.

* "Birtakım yüzler vardır ki o gün parıldar, güler sevinir..." Abese, 38-39
*
Seven, sevdiğine boyun eğmez mi?
*
Kaderin hükmü varsa açar yolları.
*
İstedigin olur, istemesem de
İstediğim olmaz, sen istemezsen
*
Bir günlük azığım yanımdaysa
Ey Said, yoktur endişem
*
Allah'la aramdadır şikayetlerim
Kaçmaz elimden rızkımsa şayet
*
Kızıp öfkelendiğimde sakın konuşma
*
Sen yetersin bana, sende kalbe kifayet var
*
Gözlerim bütün bir ömür seni seyretse
Bakmaya doymamış olurum
*
Talihsizlik, sevdiğinin başkasını sevmesi
*
Aşk kavurursa ne yapar insan?
Sevgisini tedavi eder, sonra aşkını gizler
Boyun eğip kadere olanlara sabreder.
*
Kadın sevgisi meşakkat değil ama
Zorluk sevmediğine yakın olmaktır.
*
Kalp sabreder ve ona dayanır
*
Başıma bir belâ geldiginde, dostlarımın ihaneti
Kimseye acımayan zamandan şiddetliydi.
*
Bir sır olarak saklarım seni ben
*
Yarına çıkıp çıkmayacağını bilmeyen kimse
Yarının rızkını düşünür nedense.
*
Aldatmak icin bürünüyoruz kuzu postuna
*
Ailesini, memleketini hatırladığında
Kalbi, kuşun kanadı gibi çırpınır.
*
Ne hüzün devam eder ne sevinç
Ne sıkıntı, ne rahatlık
*
Zamanla Gelen*

İşte böyledir zaman
Ona sabretmelisin
Ya malInın başına bir iş gelir
Ya sevdiğinden ayrı düşersin.

* İmam Şafiî bu beytleri oğlu öldüğünde söylemiştir.
*
Bir tebessüm ki altında hazin bir kalp yatar
Bir gam uğrar ki ona, göremez kimse
*
Kısmetli biri yerde bir dal buldu da
Elinde meyve verdi derlerse inan
Tasdik et, gariplerin ve yoksulların
Su içerken boğulduğunu duysan.
*
Zamanın belâsı çoktur, kesilmez ardı arkası
Sevinçleriyse azdır, bayramlar gibi gelir sana
*
Sana cefa edenden çek elini eteğini
*
Affedip kimseye kin tutmayınca
Rahatlattım nefsimi düşmanlıklar gamından
*
Sustun ama aleyhinde bulunuldu, dediler
Cevap kötülük kapısının anahtarıdır, dedim.
*
Cildini karşıyan olmaz tırnağın gibi
*
Daralıyorsa göğsü sırrını saklamaktan
Sır emanet ettiği göğüs bilsin ki daha dardır.
*
Alt tabakayı şerlerinin çokluğundan
Üst tabakayı hayırlarının azlığından
Terkettim birer birer sonunda.
*
İnsanın başını belâya sokan
Hüsnüzan ve guzel sözler değil mi?
*
İyi günlere bakıp
Bütün günleri öyle sandın
*
Sonra
Kanaat kınından bir kılıç çektim
Keskin tarafiyla onlardan
Ümitlerimi kestim.
*
Zira zenginlik
Sahip oluş değil bir şeye
Ondan müstağni olmakta.
*
Terkettin beni, görüp ömrümün harabını
*
Yalnız fanilik gordüm ve yalnız aldanış
Sahranın ortasında belirir ya serabı.
*
Ne mutlu evinin köşesini sevene
Kapıları kapalı, perdeleri çekili.
*
Mutluluk arada bir gelir, bir esintidir.
*
Birine iyilikten sakın çekinme
Çünkü gelip geçen bir fırsattır bahtiyarlık
*
Rüzgarların eserken bil kıymetini
*
Hatırladıkça kalbimi yırtan bir söz duyarım da
Tebessüm ederim bu sözün sahibine
*
Bir hastayı hissetmekten nasıl alıkoyarsa
Ağrılarını başkasının, kendi acısı.
*
Cevap vermeyenler
Korur namuslarını kötü sözlerden
Kim ki konuşmaya katılır
Doğru yolu kaybeder birden.
*
Şayet sorguya çekersen hatalarını
Arkadaşsız yaşarsın sen hayatını.
*
Özür dileyenin kabul et mazeretini
Doğru da yalan da olsa söyledikleri
*
Bizde özür dilemektir
Günahların diyeti.
*
Bana yalnızken öğütte bulun
Sakın toplulukta nasihat etme
Bir çeşit kınama ve ayıplamadır
Nasihate kalkışmak dost meclisinde
*
Kolay değildir zira "ben bilmiyorum" demek.
*
Kalemimin kağıtlar üstündeki hışırtısı
Daha hoştur
İnsanlara karışmaktan ve âşıklardan.
*
İlmim yanımdadır, yararlanırım nereye gitsem
Kalbim onun kabıdır, sandık içleri değil
*
İlmim artıkça bilirim, bir şey bilmediğimi.
*
Vekî'e ezberimin iyi olmadığından yakındım,
Bana, günahları terketmemi söyledi.
*
Kur'ân, hadis ve fıkıh ilmi dışında
Bütün ilimler meşguliyettir
*
Öyle belâlar vardır ki
Genç, daralır boğulacak gibi olur
*
Elde edemez hikmeti
Ömrünü ailesinin çıkarları için tüketen
*
Lokman Hekim bile
İmtihan edilseydi
Çoluk çocukla ve fakirlikle
Samanla ekini ayırt edemezdi.
*
Ve unutturur kabrin kucaklaması
Zifaf gecesini, şanlı düğünü.
*
Zina borçtur
Bil ki borcunu ödeyecektir kendi ailen.
*
Hoşnut değilim yaşadığım zamandan
Gördüklerim yüzünden
Fakat her dem razıyım
Kader hükümlerinden.
*
Şiirle uğraşmak vakarını azaltmasaydı alimlerin
Bugün Lebîd'den daha iyi şairdim


İmam-ı Şafiî



Kitabın kitapçı rafındaki kaderi(m)

6 Eylül 2013 tarihinde Avcılar'da Günışığı Kitap Kafe'ye girip raflara uzun süre baktıktan sonra, sırtında Divan İmam Şafiî yazan kitaba uzanıp aldım. İki çay içip epey okudum, üç şiiri de not edip burada paylaştım. Bugün tekrar aynı mekana uğradım. Mekanda kitaplar biraz daha arka plana itilmiş ve kafe bölümü genişletilmiş. Mekan sahibinin bir vakit kızıma "bazı günler sadece çaycı giriyor" dediği yer. Madem öyle çayımı kendim yapayım demiş galiba... Sonrasında da bir müteşebbis ruhlu iki tabure atıp çay satsana demiş olmalı... Kafe olduktan sonra kitaplar durmakla beraber bunu söyleyen kitapçı yok orada. 3-4 gencin çalıştığı bir yer olmuş. Çayımı içtikten sonra kalkıp rafları dolaştım. Divan'ın eskiden olduğunu bildiğim rafa en son uğradım. Bıraktığım yerde duruyordu.

Aldım elime oturdum biraz okudum. Sonra bi berceste derleyeyim deyip not almaya başladım. Bu mısralar o mekanda yazıldı. Kitabı almak için kasaya gittim, mekanı işleten genç merakla kitabın ismine baktı. Sanırım bugün ilk kitap alan benim. Başka bir mekana geçip bu satırları yazıyorum. 25 yıldır kitap satarak rızkımı kazandım. Şimdi tekrar küçük bir kitabevi açmak için zihnimde istişare ederken düşünüyorum; 11 ay önce görüp bıraktığım yerde bulduğum bir kitabı, kitap tükanı açıp aynı şeyleri yaşayacaksam ne kadar doğru. İlk uğradığımda alacak param yoktu, ikincisinde de son paramı verip vermemekte tereddüt ettim, ancak zihnimde hediye edebileceğim biri belirdiğinde almaya karar verdim. Kitapla bu kadar ilgili biri olarak ben dahi kitaba para vermekte tereddüt yaşıyorsam, başkalarının kitap almasını nasıl bekleyebilirim?




Karabatak

ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak
kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak
kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından
tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından
yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor
bir örümcek
tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak

bu homurtuyu ancak dik duran avcı çıkarabilir
bu belalı harcı kancalı bir gaga karabilir
şamandıralar gökten zinciri bırak

kanadından bir tüy koparttı ve onu büyüttü
bir tüy daha koparttı ve sonra bir tüy
deniz yılanlarından sağdı bu sütü
servi köklerinde bir karabatak

aklın sınırında vurulan nöbetçinin soluğu kesilmez derinde
bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde
çırpınan balıkların gözleri hala parlıyor
daldığı yer ölüm çıktığı yer aşk

kara batsaydı gözleri gibi bir kardan adamın
böyle üşümezdi dalgakıranda
eli boş dönen balıkçıların
lanetiyle kararmayarak


A.Ali Ural

Valiz

valizimi hazırlamama yardım et
kollarından çekiyorlar saatin
kollarımdan çekiyorlar
bekçi elini düdüğüne götürüyor
yardım et
şimdi

şimdi çocukların üzerini açtığı vakitdir
parmak uçlarıma basarak
uyandırmadan örtsem onları
uyku,hiçbir göze
çocuk gözüne yakıştığı kadar yakışmaz
uyku
bana da yakışırmı?

valizimi hazırlamama yardım et
kelimeleri sol tarafa koy
söylenmemiş olanları, yürünmemiş yolların yanına
kollarını mavi gömleğimin boynuna
ayrı ayrı koy güneşli günlerle karlı günleri
karıştırma

valizimi hazırlamama yardım et
sağ köşeye biblolarımı koy
tahtadan, camdan, tenekeden biblolarımı
harcamadığım demir paramı, deniz kabuklarımı
yolluk olarak bir elma, bir dilim portakal
bir hırka da koy belki üşürüm yolda

valizimi hazırlamama yardım et
kollarından çekiyorlar nehrin
kollarımdan çekiyorlar
bekçi elini düdüğüne götürüyor
en üste koy şiirlerimi


A .Ali Ural
Körün Parmak Uçları

Hidrofobi

cinayeti üstüne yıkarlar diye mi cesede yaklaşmıyorsun
çığrışan kuşlar korkuturken ölüyü, korkutmasa da
ne tarakta kalan saçlar, ne yastıkta kalan uykun
karaltın örtse de ağzının köpüğünü
bir anıt gibi dikilsen de uzakta
kaçmasanda yakalanmamak için
biliyorum
seri cinayetler işledin.

okunaksız ölüler bıraktın sahillerde
kargacık burgacık gözler, akbaba tüyleriyle yazılan
birazdan güneş kapıma dayanacak
seni ihbar etmemem için
ayaklarıma değil
yüzüme kapan!

yüzüme kapan ki orda
bir yıldız bile yeterken başını döndürmeye
başedemeyen koca bir gökyüzüyle
bir deniz var sudan korkan.

sudan korkan ve köpüren ağzıyla
öperken öldüren tekneleri
sudan korkan ve ısırırken
bırakan süt beyaz dişlerini
sudan korkan ne derin korkar
nasıl büyür korku/su
tırnaklar ve saçlar gibi ağır
ve dehşetli.

kuduran bir denizi kim anlayabilir
açılıp kapanan bir akordeondan başka
açılıp kapanan bir akordeon
açılıp kapanan bulutlarıyla
bulutlarıyla örten geceleri üstünü
bulutlarıyla silen ağzının köpüğünü
bulutlarıyla mahrum bırakan
bulutlarıyla emdiren göğsünü.

bukalemun bir kara sürüngeni değil mi
suya atıyor gök sıyırıp giysisini
siyahını, grisini, morunu
güneşini her akşam ve her sabah
ne kadar güzel olduğunu
hangi dalga kızıl
hangi dalga siyah
hangi bulut lâ
hangi bulut mi

sığmıyor yatağına her sabah ve her akşam
korkusunu tekmeliyor, üstü açık yatacak
yıldızlarını tekmeliyor gök
ne kadar güzel, ne kadar çıplak!
sığmıyor, sığmıyor yatağına
batık bir gemi olduğunu düşünüyor gök
balık sürüleri cehennem bordasından
sığmıyor, sığmıyor yatağına
ne yana dönse uğultu
ne yana dönse düşman.

bu nasıl korku; nereye gitse yanında taşıyan delillerini
bu nasıl korku; dudaklarıyla gizleyen dişlerini
bu nasıl korku dudaklarıyla
bu nasıl korku gizleyen dişlerini.

dalgaların içinde binlerce gemici feneri
dalgaların içinde binlerce pusula
dalgaların içinde binlerce kıble
ağır bir dengi çözer gibi
çözer gibi bir kayığı iskelenin ucundan
ağır ağır doğrultuyor köpükten mavzerini.

ateş et fakat vurma
lanetle fakat sarıl
göğü denize yapıştır
denizi göğe kaldır!


A.Ali Ural

Bombiks Mori

Dört kat elbise değiştirdin Bombiks Mori
Ne tığ gibiydin, ne tığın vardı
Dokunmadan anlamak halis ipeği
Dokununca herkes anlardı

Fakat yalnızdın Bombiks Mori
Âhın kararttı kozanı
Keşke söyleseydiler
yaprağın ipek olacağını

Tüccarlar makaslar kumaş topları
Bıktın mı duttan
Hint portakalı mı çekti canın
Bombiks Mori
Kazanlar kaynarken yandı mı canın
Bedestende kelebek bulutları

Sana yasak Bombiks Mori
Giyemezsin sen ipeği
Sana yasak Bombiks Mori

Halkalar arasında kara kurdele
Makas kes hadi
Kavrulan kelebeği

A. Ali Ural

Şiir Çoğu Zaman

“Nasıl şiir yazıyorsunuz?” sorusunun bir bumerang gibi geri dönüp beni bulacağını, batırdığım iğnenin bir çuvaldız olarak karşıma çıkacağını bilsem de, Enzensberger'in tanımıyla “estetiğin belki de en önemli sorusu”ndan kaçamazdım. Zira bir yapıtın nasıl oluştuğunu bilmek, sadece o yapıta dışardan bakanlar için değil, o yapıtı oluşturanlar için de hayati bir değer taşımakta, başka eserlerin sırlarıyla beraber onlara kendi eserlerinin sırrını keşfetme imkanı tanımaktadır.

İşte isiyle pasıyla kara şiir kazanım:

Her an yenilenen bir evrende yaşadığımı fark ettiğim günden beri gözlerimle fotoğraflar çekiyorum. Fotoğraf çekmek milyarlarca görüntü içerisinden bazılarını seçip çerçeve içine almaktır ve çektiğimiz her fotoğraf ruhumuzdaki ışık ve gölgelerin yansımasıyla olandan olmayanı çıkartır. Olanı aynen veren vesikalık fotoğraflarla işim olmaz benim. Dahası kadraj, ışık ve gölgenin yetmediği durumlarda fotoğraf çekmeyi bırakıp resim yapmaya başlarım. Hiçbir ressamın bulamayacağı renklere ve çizgilere ancak şairin ulaşabileceğini, sanatın maddeden uzaklaştıkça erişilmez olacağını bilenlerden olmak heyecanlandırır beni. Kömür ocaklarına girip yerin yüzlerce metre altında kısa saplı kazmalarıyla kömür devşiren madencileri şairlere benzetirim. Göçük tehlikesi de vardır grizu patlaması da. Üstelik şiir nadirdir. Bir bütün halinde ulaşmak zordur ona. Bir parçası elinize geçer çoğu kez. Arkeologların bulduğu mermer bir el parçası gibi şair şiirini ateşleyecek fünyeyi ele geçirerek işe başlar çoğu kez. Birçok şairde ilk mısradadır şiir. Beni harekete geçiren ise bir dizeden çok bir kelime, bir tamlama ya da bir fotoğraftır. Kimi zaman yazılmamış şiirin ismidir şiir mayam. Uzun bir zaman işte, evde, yolda, çarşıda benimle yaşar o maya. Şiire dönüşebilir de çürüyebilir de içimde. Şiire dönüşebilecek maya beni masaya oturtabilmek için fırsat kollar. Kırgınlık ve kızgınlık anlarımda gözümün içine bakar. Evde herkes uyuduktan sonra yalnızlığımı başıma kakmak için gelip yanıma oturur. Seslerin kesildiği anlarda kulağıma fısıldamayı bir borç bilir ve yazmaya ihtiyacım olduğunu hissettirir. Bu his beni kuşatacak kadar güçlü olduğunda, kuşatmayı yarıp bir şeyler yemek, içmek ya da uyumak mümkün olmaz. O anın ritmi neyse ayak seslerini duyurur ve peşinden gelmemi ister. İşte ilk mısra adayları hızla zihnimden geçmektedir. Beğenilmezlerse yeni elbiseler giyerek bir daha şanslarını denerler.. Her şeyi stilize eden flu bir zihinde olup biter bu gayri resmi geçit. Yine de akıl uzaktan loş ışığını göndermeyi ihmal etmez. Mutlak sarhoşluğun hezeyanından korurken esrikliğin çakırkeyfine mani olmaz.Tıpkı Brecht'in “Şiirsel bir girişim rast giden bir girişimse, duygu ve us uyum içinde çalışırlar. Birbirlerine mutluluk içinde sevinçle seslenirler: Haydi ver kararını!” dediği gibi. Kararımı vermişimdir, hem de birkaç sene önce. İşten eve dönerken her akşamüstü dalgakıranın yanından geçer vapurum ve dalgakıranın üstünde karabataklar ıslak kanatlarını güneşe karşı açarak tünerler. Güneş batmaya yüz tutmuştur. Karabataklar ıslak kanatlarıyla dimdik durarak üşüdüklerini belli etmemeye çalışmaktadırlar. Şiirimin ismi Karabatak'tır.. Ve ilk mısra: “ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak” ve ikincisi “kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak.” Zihnimdeki resimde hava kapalıdır. Karabatak ancak bulutun yakasından çekiştirerek güneşe ulaşabilecektir. “kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından” dizesini yazdıktan sonra durakladığımı hatırlıyorum. Geceyarısı balkonda yazıyorum şiirimi. Tam o esnada pancurdan bir örümcek sarkıyor incecik ipiyle masamın üstüne. Güneş ışınlarının karabatağa yırtılmış bulutun içinden böyle sarktığını düşünerek heyecanla “tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından/ yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor/ bir örümcek/ tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak” dizelerini yazıyorum.

Her şiir müstakil bir eser olduğu gibi, her eserin kendine mahsus bir yazılış serüveni vardır. Mesela Bombiks Mori konu olarak bana dikte edilmiş bir şiirdir. Uykuyla uyanıklık arasında –ki buna yakaza deniyor– “İpekböceğinin şiirini yaz” denmişti bana. İpekböceği hakkında fazla bir bilgim yoktu. Merakla ansiklopediyi açmış, ipekböceği kelimesinin yanında paranteze alınmış Bombiks Mori kelimesini görünce gözlerim ışıldamıştı. Zira Bombiks Mori ipekböceğinin Latince adıydı ve bu isim şiirimin adı ve mayası olmuştu. Bir şiirin oluşumunu baştan sona bu şekilde sizlere anlatmayı isterdim. Böylece Poe'nun arzusu da gerçekleşmiş olurdu. Ancak ne derecede! Şiir çoğu zaman şairinden de gizlenir. Bu yüzden şair attığı taşın hangi göle düşeceğini, hangi dalgaları azdıracağını hesap edemez. Dahası o, şiirini yazarken kendi oluşturduğu girdaba kapılıp, dümen hakimiyetini çağrışımların kudretli ellerine terk etmek zorunda kalır. Can havliyle aklın kaptanlığına sığınırsa da, ancak şiir bittikten sonra dümene hakim olabilir. Bu iki hal arasında olup bitenler şiirin kanına karışsa da asla tahlil edilemez. Kimi zaman şairin elinden kendi tufanı tutup beyaz bir kağıdın önüne oturtur. O an şiir tehlikededir. Çünkü bu kez akıl loş ışığını uzaktan da olsa şiire düşürmekten aciz kalır. Şair, yaraları kanarken değil, kabuk tuttuktan sonra yola çıkarsa mesafe kat edebilir.

Özetle: Bir şiire başlarken elimde şiirin mayasından başka bir şey olmadığını, yazma aşamasında esrikliğin okuma aşamasında aklın hâkim olduğunu, şiirin bitip bitmediğini tespit edebilmek için Horace'ın tavsiyesine uyup bir hafta dinlendirdikten sonra yeniden okuduğumu,yazarken şiirin müziğini sınamak için aynı dizeleri defalarca yüksek sesle tekrar ettiğimi, zaman zaman klasik müzik dinlediğimi ancak müzikteki ahengi şiire mal etmekten korktuğum için şiiri yüksek sesle okurken müziği susturduğumu söyleyebilirim.


A.Ali Ural

06 Ocak 2013

El, Dil ve Kalp Arasında Gazze

“ Sizden biri…”

Toplum ve birey. Toplum oluşturabilen bireyler. Toplumun bir parçası olan birey. “Siz” denilerek hitap edilen bir topluluk ve o bütünün her “bir” parçası.

“ Bir kötülük gördüğünde…” Görmek ve kötülük. Görmek ve gördüğünü ayırt edebilme yetisi. Görmekle başlıyor her şey. Eylem ancak göz penceresinden içeri girebiliyor. Kelimeler önce göz kazanında pişiyor. Resimlerin ilk eskizleri göz tuvalinde şekilleniyor. “Görenle görmeyen bir olur mu?” Olmaz. Peki neden görenle görmeyen aynı vagonda seyahat ediyor!

“ Eliyle düzeltsin!” El, yabancı değil. Eylemin bayrağı. İşin makasçısı. Kudretin köprüsü. Söz dinletebilen bir else yukarı kalkması yetiyor kötülüğü durdurabilmek için. Söz dinlenmediğinde parmaklar bir araya gelerek, omuz omza eğilerek avuca, eli yumruğa çeviriyor. Yumruk kötülük karşısında ne güzel bir el! Ya eli tutmuyorsa. Yaşlılıktan, sakatlıktan veya kölelikten olabilir bu. Ya da gücünün farkında olmamaktan. Elini hareket ettirecek gücünün olmadığını düşünmekten belki de. Korkaklığın ve tembelliğin bir illüzyonu olabilir bu.

“ Buna gücü yetmezse,”

Gücün çeşitleri var. Bir şeye gücün yetmiyorsa arkanı dönüp gidemezsin! Hey sen! En üstteki şerefeye çıkamıyorsan bir alttaki şerefeden okuyabilirsin ezanı. Ümitsizliğe hakkın yok.

“ Diliyle düzeltsin!” Sözün gücü küçümsenebilecek bir güç değil. Söz hutbe. Söz, diplomasi. Söz tehdit. Söz vaat. Ve söz şiir, edebiyat. Son Peygamber bildirdi bunu: “Öyle beyanlar vardır ki sihirdir.” Eğer görmüşse şair, gösterir de. Şairler Suresi'ndeki başıboş şairlerden değil, Şairler Suresi'ndeki zulme karşı direnip öçlerini alan şairlerden olur. Dille müdahale ederek uyandırır toplumunu. Akif gibi, “Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,/ İslâm'ı uyandırmak için haykıracaktım!” diyerek hem kendi haykırışını tevazuyla gizler, hem gelecek zamanların şairlerini haykırmaya çağırır. Hem eliyle düzeltmeye gücü yetenin elini saklayarak dilini ortaya çıkarmaya hakkı yok. İşte Mekke'nin beş büyük şairinden Kaab bin Mâlik. Tembellik, bahar ve hurmalıklar, Tebük Gazvesi'ne katılmaktan alıkoyuyor onu. Öyle bir ceza veriyor ki Allah'ın elçisi ona dönüşte tüm zamanların söz sahiplerini derinden sarsıyor. Sessizlikle cezalandırıyor. Kaab bin Malik'i. Sözü yüce bileni, sözle varlığını ve varlıkları çerçeveleyeni sessizlikle cezalandırıyor. Hiç kimse konuşmuyor onunla. Eşi, dostları, arkadaşları. Ta ki âyet nazil olup affedilinceye kadar. Kötülüğe hem eliyle hem diliyle müdahale edebilecek olan ikisini birden yapmak zorunda. İşte Abdullah bin Revaha. Şairler Sûresi'nin ilk dört âyeti indiğinde sapık kimselerin uyduğu her vadide başıboş dolaşan şairlerden olma korkusuyla ağlayan Abdullah bin Revaha. Gözyaşları daha kurumadan “Ancak iman edip Salih amel işleyenler, Allah'ı çok ananlar, kendilerine zulmedildikten sonra (peygambere hiciv yapan kafirleri reddederek) öçlerini alanlar müstesnadır. O zulmedenler, yakında hangi dönüş yerine döneceklerini bileceklerdir,” âyetleriyle yeniden dünyaya gelen Abdullah bin Revaha. Hem ayaklarına hem diline güç veriyor yüce Allah. Henüz Mekke fethedilmeden hicretin yedinci yılında, bir umresi var ki Müslümanların anlatılmaya değer. Müslümanlar, müşriklerle yaptıkları anlaşmayla umre yapmaya gidiyorlar sevinçle. İşte Mekke'ye giriyorlar. Son Peygamber Kusva adlı devesinin üzerinde. Devenin yularını bir şair çekiyor yürüyerek. Yüksek sesle şiirler okuyan bu şair Abdullah bin Revâha'dan başkası değil. Şiirleri işiten Hz. Ömer, bunun Resûlullah'a saygısızlık olduğunu düşünerek susturmak istiyor Abdullah bin Revâha'yı. Fakat Hz. Peygamber(sav) susturmuyor şairini. "Ömer bırak onu!"diyor. " Düşmana karşı oklardan daha tesirlidir Abdullah'ın sözleri!" Herkes Abdullah bin Revaha olamaz. Dili de dönmeyebilir insanın. Dönse bile bir tesir icra edemeyebilir kötülük karşısında.

“Buna da gücü yetmezse,”

Diline bile söz geçiremeyebilir insan. Diliyle bile söz geçiremeyebilir. Diliyle bağlı ayakları çözeceğine, diliyle kendi ayaklarını bağlar. Hadi “Dilsiz Şeytan” olmadı, “Hakkın Dili” de olamadı o. Şimdi ne yapacak elinden sonra dilinin hapishanesine düştü. Yalnız duvarlarla set çekilmedi ayaklarına, ses geçirmez camlarla kuşatıldı. Müebbet bağlı mı kalacak elleri? Müebbet susacak mı?

“O zaman kalbiyle buğzeder.”

Kalp sığınağına iner bombalama sürerken dışarıda. Dua sadağından çıkarıp oklarını bir bir yollar besmeleyle kötülüğe karşı. Kinini kalp toprağına eker ve her gün sular onu buğzuyla. Kalp sığınağına inmek oradan bir daha çıkmamak anlamına gelmez. Binanın en alt katında olsa da, dil ve el katlarına çıkamasa da bir süre. Kalbiyle buğz edebilirse gerçekten. Kalbi onu yükseklere fırlatacaktır.

“İşte bu imanın en zayıf halidir.”

Fakat zayıflar güçlenebilir. Zayıf düşebilir güçlüler. En alt kat olsa da kalp binanın temelidir. Nasıl kalpte büyüyen sevgi aşığı götürürse sevgiliye. Kalpte büyüyen buğz da mümini düşmanıyla hesaplaşmaya götürür. Hezimet kalp sığınağına girmekte değil, hezimet kalbi de terk etmektedir.

Ey şairler, romancılar, hikayeciler! Ey kalbi suni teneffüsle canlandıran sâhirler! Ne olur terk etmeyin kalbi! Kalbinizi terk etmeyin ki kalpleri canlandırabilesiniz. Orası sizin tepeleriniz, orada durmanız emredildi. Yaylarınız ve oklarınızla bekleyeceksiniz o tepeyi. Kötülüklere karşı verilecek savaşın sonucu sizin tavrınıza bağlı. Ganimetlere kaymasın uykusuz kalan gözleriniz. Neden titriyorsunuz! Üşüdünüz mü? Bulutları sırtınıza alın. Size semadan ok atmanız emredildi.



AĞZINI BIÇAK AÇMAYAN BİR HEYKELTIRAŞ: CAHİT ZARİFOĞLU

Kelimeleri dudaklarından değil, ellerinden dökülüyor. Hayır dilsiz değil, dilini uçsuz bucaksız bir yarımada gibi anlamın ölü denizine uzatmış. Yüzeyde en küçük bir kıpırtı yok, en küçük bir dalga. Heykeltıraş mermere dayamış keskisini. Çekicin ilk dokunuşunda, daha ilk parça kopar kopmaz mermer kütleden, derinlerde başlıyor devinme. Çekicin her inişinde balık sürüleri yosunların içine saklanıyor. Koparılan her parça fırtınanın o muhteşem yapbozunu tamamlıyor. Sonunda resim, üzerinde sandalla gezinilen batık bir şehir gibi çıkıyor ortaya ve ürpertiyor ruhları. Suyun yüzeyinde ise hala bir kıpırtı yok. Heykeltıraş “taştan bir gemi” ve “mermerden balıklar” yontmuş göz açıp kapayıncaya kadar. Her yer sessiz, çıt yok fakat “içimizde balyoz gürültüleri.”

Cahit Zarifoğlu'nun şiirinden susarak söz etmek mümkün olsaydı, en yerinde söz bu suskunluk olurdu. Ağzını bıçak açmayan bu heykeltıraşın heykelleri belki o zaman ellerini omuzlarımıza koyardı şiirin sırrının ‘söylemek' değil ‘susmak' olduğunu fark ettiğimiz için. Zulalarındaki anlamı yalnız mahkûmlara saklayan sözcüklerin dışarıdakilere verebilecek bir şeyleri yok. Alınmasınlar. Mahkûm olmadan el sürmek yok mahrumiyetin içinde saklanan varlığa. Çinli şair “Biz şairlerin yoklukla mücadelesi, onu varlığı ortaya çıkartmaya zorlamak içindir. Sessizliği bir müzik yanıtı almak için tıklatırız” diyor da ağzını bıçak açmayan heykeltıraş günlükten bir yontuyla tıklatmıyor mu kapımızı : “Güneşsiz bir gökyüzü kadife ayaklarıyla geziniyor etrafta. Toplanma yerindekilerin eşyalarına kadar inen sessizliği hiç kimse dağıtmak istemiyor, dağların üzerinde asılı duran borazana sahip çıkmıyorlar. Oysa hayat sırtlarında ısırmak üzere arkalarında hazır. İyice beyazlaşan göğün üzerinde soluk bir iki yıldız, hala ufkun altında olan güneşin ağır gövdesini bir parça daha yukarı kaldırmasıyla dağılıp gitti.”(Yaşamak, Cahit Zarifoğlu, s.133)

Dağların üzerindeki borazana sahip çıkmak kolay değil. Kelimelerin arasındaki boşluğa kendini atıp paraşütünü açmayı gerektiriyor. Kulelere bağlı oyuncak paraşütlerle atlamaya alışmış zihin ve kalp tembellerinin işi değil bu. Okumak yazmak kadar cesaret istiyor çünkü.“Yankı”nın saklandığı sarp kayalara tırmanmak gerekiyor kulak verebilmek için. Şairin göze aldığını göze almak! Zira çakılma tehlikesi şairler için de var. “Yonttuğunu bir taş parçası olarak bırakma tehlikesi”nden söz ediyor Max Frisch. Fakat ağzını bıçak açmayan heykeltıraş teriyle mermeri yumuşatarak yontmaya devam ediyor. Yontuyor, yontuyor, yontuyor, içinden bir şey çıkmayacak korkusuyla kırbaçlayarak kendini. Şairin “Yonttum yonttum/taş bitti sen çıkmadın”(Cahit Zarifoğlu,Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı) demesine aldanmayın. Mermer kütle yontula yontula bitmiş olsa da kalan “HİÇ”tir. Yani şiir. Hani sufilerin hat sanatıyla ebedileşen “hiç”i. Hani yokluğun omuz omza durarak var olanı çerçeveleyen levhası: HİÇ-HİÇ-HİÇ! Acaba İsmet Özel de bu yüzden mi “Hiç” dedi şiire.

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşama!

Ya bileydim?

Yazar: Mıydım

Hiç: Şiir”

Kırk yedi yıl yaşamaya çalıştı ağzını bıçak açmayan heykeltıraş. “Yaşamak” ismini koyduğu günlüğüne yazdığı ilk satır şuydu: “Ne çok acı var!” Bu yüzden hep kaskatı kesilmiş heykeller yonttu acıdan. Acı duymuş gibi yapmadı. Canı yandı gerçekten! Heykellerini yaparken kendi ellerini yonttu. “Ellerimi bıçakla/yontacağım deniyor/İlkel bir sevinç destan ve kan/Şiir en safından/Sonra soyut heykeller”( Cahit Zarifoğlu, Ben Dirimle Doğrulurken) Sonra acı merhamete dönüştü ve soylu bir mümin nasıl yaklaşırsa çıkmazlara, öyle yaklaştı. “Korku salardı inceliğin acıman tevazuun/Dünya ve insan çıkmazlarına yumuşak bakışın.”(Cahit Zarifoğlu, Kayıt) Acıtır gibi yapmadı, Maraş bıçağıyla söğüt dalı soyar gibi kavlattı ruhları. Şaşırdı ve şaşırttı. Korktu ve korkuttu. “Sizi şaşırtıyorum. Sanatım/ Fakat ben korkutuldum.” (…Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı) Ağzını bıçak açmayan heykeltıraş bu yüzden kelimeleri yeniden oydu. Az yürünmüş yollardan bile yürümedi, yürünmemiş yollar açtı ormanda. “Uyan şairim uyan!” diyerek şairleri ıssız bozkırlara çağırdı. “Onlara ilk hamlede, bildikleri kelimeleri, şimdiye kadar aşinası olmadıkları şekilde kullanmayı öğret. Sen aşk deyince, bilsinler ki artık, o şimdiye kadar bildikleri değildir. Sen görev deyince, ellerindeki görev demetleri buruşsun. Başlarının üzerinde ilahi nazarın bir tek an bile eksik olmadığını yaşamaya başlayarak, gerçek bir sorumlulukla belleri ikiye katlansın…”diye mırıldandı kendi kendine, “özgünlük” ve “sorumluluk”u hatırlattı. (Cahit Zarifoğlu, Zengin Hayaller Peşinde, s.58)

Şiire vurulacak neşterin adlarıdır bana göre “özgünlük” ve “sorumluluk.” İşte bu yüzden Cahit Zarifoğlu'nun yanında saf tutmak gerekiyor. Haydi arkadaşlar! Ne bekliyorsunuz!!!

(Hece Özel Sayı 126-127-128, 2007)


A. Ali Ural

19 Ekim 2012

Sevgili Dost!

Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba insan denince hatırlanıyor muyuz?

Sevgili Dost,
İnsan deyince aklıma, Kur'an'ın kalbi "Yasin" geliyor."Yasin" yani "Ey İnsan!"

Önceki gün her taşına üzüntünün ve acının sindiği bir evdeydik."Yasin" okudum. Oğlunu kaybeden anne, kocasını kaybeden gelin, babasını kaybeden çocuklar ve ağabeyini kaybeden dostum dinliyorlardı beni. Ben taziyeye gelmiştim;ama otuz dört yaşında arkasında dört çocuk bırakarak ahirete göç eden birinin yakınları için söylenebilecek her sözün, eksik ve yetersiz olduğunu bildiğimden, önce sustum,sonra "Yasin" okudum. "Yasin" yani "Ey İnsan"

"Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten biz her şeyi apaçık bir kitap olan Levhi Mahfuz'da sayıp yazmışızdır."(Yasin,12) ayetini okurken Zeyd Bin Sabit'in, Enes Bin Malik'e söylediği şu sözü hatırladım:

"Ey Enes bilmez misin adımlar yazılıyor!"

Montaigne,"Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim" diyerek, insanın istese de gecikemeyeceği en önemli randevusunu hatırlatıyor. Bunun üzerine ajandalarımızı karıştırıp, böyle bir randevumuz olup olmadığına bakıyoruz: Hayır, böyle bir randevu gözükmüyor. Eliot gibi, ölümün ne kadar çok kurbanı olduğunu çok az hatırlıyor ve çok çabuk unutuyoruz:

"Bir kış sabahının kirli sisi altında Londra Köprüsünden bir kalabalık seli aktıÖlümün bu kadar çok kurbanı olduğunu düşünmemiştim."

Hz.Ömer her sabah kapısına vurup:

"Ölüm var ey Ömer!" demesi için adam tutuyor.

Bize "Kelepir daire var!" diyen emlakçılar nasıl hatırlatacak ölümü. Türümüzün en önemli özelliklerinden olan "hafıza" devre dışı kalmaktan,sadece dostların telefonlarını ezberinde tutmaktan ne zaman kurtulacak?

Sevgili Dost,

Öldükten sonra hatırlayacak mısın beni? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?

Montana'nın Choteau Kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11'de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller'in ölümünün ertesi günü saat 11'e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11'de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At, bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.

Ah vefa!
İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz; bir at daha göndersen.

Bu sabah kuş sesleriyle uyanıyorum.

Acaba "İnsan" denince hatırlanıyor muyuz?


A.Ali Ural / Posta Kutusundaki Mızıka

29 Ağustos 2012

Bir Göl Nasıl Uyandırılır

bir göl nasıl uyandırılır bilmem
neresine dokunulur
bir taş atsam korkup sıçrar mı
bilmem bir göl nasıl uyandırılır

düş mü görür kabus mu
acaba saati mi
belki derindir uykusu
balıkları kırılır

bir göl nasıl uyandırılır bilmem
beni karşısında görmek istermi
rüzgar eğmişse kaşlarını
kapısı mı vurulur

yorgunsa nasıl kıyılır
bir göl nasıl uyandırılır

Ali Ural

12 Mayıs 2012

Sevgili Dost

Sonbahar her sene yüklenip serinliğini,
yağmurlarını,
rüzgarını ve yapraklarını,
evime yatıya gelir.
Ben sonbaharı kapıda karşılar:
''Kim gelmiş kim!'' diye sevinç gösterileri yapar,
boynuna sarılırım...
Sonbahar, her seferinde gözlerimin içine bakıp;
'' Hiç değişmemişsin'' der ve omzuma dokunur.
Ben sonbaharın gözlerinin içine bakamam;dokunur...


Ali Ural / Posta Kutusundaki Mızıka