Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Haziran 2026

KALAN KISA ÖMRÜMDE VE ÖLÜMÜMDE LÜTFET HAZIR OLSUN ELİN


361
Dieemi spesso il mio fidato speglio

Der ki sık sık bana sadık aynam,
yorgun ruhum ve degişen tenim
ve azalan çevikligim ve gücüm:
"Gizleme kendinden artık, yaşlısın sen;

"Doğa'ya uymak her şeyde en iyisi,
çünkü ona direnecek gücü zaman alır bizden."
Sonra hemen, suyun söndürmesi gibi ateşi,
uyanıp uzun ve kaygılı uykudan,

görürüm uçup gittiğini ömrümüzün
ve bir kezden çok var olamayacağını insanın;

ve yüreğimin ortasında bir söz duyarım

o güzelden, şimdi güzel bağından kurtulan,
ama yaşarken öyle benzersizmiş ki dünyada,
her kadını, yanılmıyorsam, yoksun bırakmış ünden.


362
Volo con l'ali de' pensieri al Cielo

Öyle sık uçarım ki Göğe düşüncenin
kanatlarıyla, onlardan biriymişim gibi
gelir bana, orada hazinesine kavuşan,
bırakıp yeryüzünde yırtılmış tülü.

Bazen kalbim titrer tatlı bir ürpertiyle,
duyup şöyle dediğini bana, beni solduranın:
"Dostum, şimdi seni seviyor, onurlandırıyorum,
degişmiş çünkü huyların ve saçın."

Rabbine götürür beni; o zaman eğilirim,
tevazuyla yakararak Tanrı'ya razı olması için

orada kalıp ikisinin yüzünü görmeme.

Karşılık verir: "Yazgın kesin senin,
yirmi ya da otuz yıllık gecikme
çok gibi gelecek sana, çok olmayacak oysa."



363
Morte a spento quel sol ch' abagliar suolmi

Ölüm söndürdü o güneşi, gözümü kamaştıran,
ve karanlıkta sağlam ve kusursuz gözlerim;
toprak olmuş o, ürperti ve sıcaklığımı aldığım;
solmuş defnelerim, şimdi birer meşe ve karaağaç,

esenliğimi görsem de onlarda, hâlâ elemliyim.
Kimse yok hem korkulu, hem cesur kılacak
düşüncelerimi, ne dondurup kavuracak onları,
ne ümitle doldurup, kederle taşıracak.


Kurtulunca elinden beni yaralayıp iyileştirenin
ve eskiden bana öyle uzun eziyet edenin,
buruk ve tatlı özgürlük içinde buluyorum kendimi;


ve Rabbe, taptığım ve şükrettiğim,
kaşıyla gökleri yönetip ayakta tutan,
dönüyorum hayata doymuş, yaşamaktan yorgun.


364
Tennemi Amor anni ventuno ardendo

Aşk tuttu beni yirmi bir yıl, mutlu
yanarken ateşte ve elemde içim ümitle dolu;
çünkü kadınım ve onunla birlikte yüreğim
Cennet'e yükseldi, on yıl daha ağlayarak.

Artık yorgunum ve suçluyorum hayatımı
bunca hata yüzünden, erdem tohumunu
neredeyse tüketen; ve ömrümün kalanını,
yüce Tanrım, sana teslim ediyorum bağlılıkla,


pişmanım ve üzgün böyle geçen yıllarımdan:
daha iyi geçirmek gerekiyordu onları,
barışı arayarak ve kaçarak dertlerden.

Rabbim, beni bu hapse kapatan:
çıkar beni buradan, kurtar sonsuz cezadan,
görüyorum çünkü hatamı ve mazeret aramıyorum ona.



365
I' vo piangendo i miei passati tempi

Ağlıyorum geçmiş zamanlarıma,
ölümlü şeyi sevmeye adadığım,
yükseğe uçmaksızın, kanatlarım varken
belki bayağı örnek kılmayacak olan beni.


Sen, gören değersiz ve kötü acılarımı,
Göklerin Kralı, görünmeyen, ölümsüz:
yardım et yoldan çıkmış ve zayıf ruha
ve onun eksiğini kayranla donat,

öyle ki, savaş ve fırtınada yaşamış olsam da,
barış içinde öleyim ve limanda; ve kalışım
boşa idiyse, hiç değilse gidişim erdemli olsun.


Kalan kısa ömrümde
ve ölümümde lütfet hazır olsun elin:
iyi bilirsin ki umudum yok başkasından.


Francesco Petrarca

UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249
Qual paura o quando mi torna a mente

Nasıl korku duyarım anımsadığımda
o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım
kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok
böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık.

Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken
güzel kadınlar arasında, bir gül gibi
daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün,
çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi.

Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini,
incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini,
ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini.

Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde;
şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler
saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi!


250
Solea lontana in sonno consolarme

Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni
o tatlı melek görünüşüyle
kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni,
ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi;


çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim
gerçek merhamete karışmış ağır elemi,
ve işitir gibiyim şeyleri, kalbi ikna eden
neşe ve umut zırhını terk etmeye.

"Hatırlamıyor musun o son akşamı,"
diyor o güzel, "yaşlı bırakıp gözlerini,
zamanın zorlamasıyla ayrıldığım?

"Söyleyemezdim sana bunu o zaman, istemedim de;
şimdi söylüyorum yaşanmış ve gerçek şey diye:
asla umma görmeyi beni yeryüzünde."



251
O misera et orribil visione!

Ey sefil, korkunç görüntü!
Doğru mu öyleyse vaktinden önce söndüğü
o zarif ışığın, hayatımı mutlu kılan
dertler içindeyken ve iyi ümitlerde?

Ama nasıl duyurmuyor da bu büyük gürültüyü
öteki ulaklar, o güzelden duyuyorum bunu ben?
Tanrı ve Doğa izin vermesin buna
ve yanlış olsun kederli görüşüm!

Umudumu korumam gerek görmek için
tatlı görüntüsünü o güzel çehrenin,
beni canlı tutup dünyamıza onur veren.

Ebedi krallığa çıkmak için
terk ettiyse güzel canevini,
yalvarırım gecikmesin son günüm.


252
In dubbio di mio stato, or piango or canto

Kaygılanıp halime, kah ağlar, kah şarkı söylerim,
korkar ve umutlanırım ve iç çekişler ve dizelerle
boşaltırım yükümü. Aşk bütün eğelerini
kullanır üzerinde pek dertli yüreğimin.

Şimdi o güzel, kutsal çehre
geri verecek mi bu gözlere ilk ışıklarını
(ah, bilemem kendi hakkımda ne düşüneceğimi),
yoksa mahkum mu edecek onları ebedi gözyaşına;

ve almak için gökte hakkı olan yeri,
aldırmayacak mı haline yeryüzündekilerin
(odur onların güneşi ve görmezler başka şeyi)?

Böyle korku ve böyle bitmez savaş içinde
yaşıyorum artık eskisi gibi olmayan ben,
güvensiz yolda korkan ve yanılan kişi gibi.



253
O dolci sguardi, a parolette accorte

Ey tatlı bakışlar, ey güzel küçük sözler,
o gün gelecek mi, sizi yeniden görüp işiteceğim?
Ey sarı saçlar, kalbimi bağladığı
Aşk'ın, ve böyle tutsak ölüme sürüklediği!

Ey güzel yüz, bana verilen zalim kaderimde,
hep ağlayıp hiç sevinemediğim!
Ey gizli aldatış ve sevgi dolu kandırma,
neşe veren bana, yalnız elem getirmek için!

Ve bazen o güzel, sevimli gözlerden,
hayatım ve düşüncemin yaşadığı,
gelecek olursa bana erdemli bir tatlılık,


hemen, her esenliğimi dağıtmak için ve
beni uzaklaştırmak, atlar ya da gemiler bitiriverir
Talih, zararıma hep böyle eli tez olan.


254
I' pur ascolto, et non odo novella

Hala dinliyor ve işitmiyorum bir haber
sevdiğim tatlı düşmanıma dair,
bilmiyorum ne düşünsem, ne desem kendime,
öyle deliyor yüreğimi korku ve ümit.

Zarar verdi birisine eskiden böyle güzel olmak;
ama bu, daha güzel ve daha erden herkesten:
belki ister Tanrı böyle erdem dostunu
yeryüzünden alıp gökte bir yıldız yapmak


hatta bir güneş. Bu böyleyse, ömrüm,
kısa huzur anlarım ve uzun dertlerim
son buldu artık. Ey acımasız ayrılık,

neden uzaklaştırdın beni dertlerimden?

Kısa hikayem anlatılmış çoktan
ve dolmuş sürem ortasında yılların.


255
La sera desiare, odiar l'aurora

Hep akşamı arzular, nefret ederler
şafaktan bu rahat ve mutlu aşıklar;
bende akşam çoğaltır elemle yaşları.
Sabah benim için daha mutlu saattir,


bazen aynı anda açtığında
her iki güneş, iki şafak gibi,
öyle benzer ki güzellik ve ışıkları,
gök bile aşık olur yeryüzüne,

daha önce olduğu gibi, ilk dallar
yeşilken (kökleri yüreğimin içinde),
o yüzden hep başkasını daha çok severim kendimden.

Böyle hükmeder bana iki zıt saat;
olağan arzulamam beni yarıştıranı
ve korkup nefret etmem bana acı verenden.


256
Far potess' io vendetta di colei

Öç alabilseydim o güzelden,
bakarak ve konuşarak beni yok eden
ve sonra, daha çok elem için, saklanıp kaçan,
gizleyerek gözlerini benden öyle tatlı ve zalim!

Böyle çileli ve bitkin cinlerimi
azar azar tüketip yok eder
ve vahşi aslan gibi kükrer yüreğimde
geceleyin, rahat etmem gerektiği an.


Ruhum, Ölüm'ün yuvasından sürdüğü,
ayrılır benden; ve kurtulup bu bağdan
o güzele gider, onu tehdit eden.

Merak ederim, kimi zaman
onunla konuşup ağlarken ve sonra ona sarılırken,
uykusu kaçar mı o güzelin, kulak verir mi ruhuma?

 Francesco Petrarca 

BARIŞ BULAMAM VE SAVAŞACAK DEĞİLİM


130
Poi che '1 camin m'e chiuso di mercede

Merhamet yolu bana kapalı olduğu için,
umarsız yoldan uzaklaştım

o gözlerden - oraya (bilmem hangi yazgıyla)
koyulmuş ödülü her inancımın.

İç çekişle beslerim başka şey istemeyen yüreği
ve gözyaşlarıyla yaşarım, ağlamaya doğmuşum;

ne de üzülürüm buna, çünkü böyle halde
daha tatlıdır ağlayış herkesin sandığından.

Bir tek görüntüye adarım kendimi,
ne Zeuksis'in eseri, ne Praksiteles'in, ne Phidias'ın,
daha iyi usta ve daha yüksek zihnin.

Hangi Skythia korur beni ya da hangi Numidya,
gözü doymayıp hala haksız sürgünümden,
buluyorsa beni Haset, böyle gizlenmişken?


131
lo canterei d' Amor si novamente

Öyle değişik söylerdim ki ezgisini aşkın,
acımasız yanından o güzelin günde bin iç çekiş
alırdım zorla ve bin yüce arzu
tutuştururdum donmuş zihninde;

ve güzel çehresinin değiştiğini görürdüm sık sık,
ve yaşla dolup gözlerinin daha merhametli
döndüğünü, çok geç pişman olan birisi gibi
başkasının elemlerinden ve kendi hatasından;


ve kar ortasında kırmızı gülleri görürdüm
meltemin hareket ettirdiği ve açılmış fildişini,
mermere dönen kim bakarsa yakından,

ve her şeyi, sayesinde bu kısa ömürde
esef etmediğim kendime, hatta gurur duyduğum
daha geç mevsime saklandığım için.


132
S' amor non e, che dunque e quel ch' io sento?

Aşk değilse, nedir peki benim hissettiğim?
Aşksa ama, Tanrı aşkına, nedir, nasıl bir şey?
İyiyse eğer, niçin bu acı, ölümcül etki?
Kötüyse eğer, neden böyle tatlı her elem?


İsteğimle yanıyorsam, neden bu ağlayış ve yakınma?
istemiyorsam, yakınmanın ne yararı var?
Ey canlı ölüm, ey zevk veren zarar,
nasıl hükmediyorsun bana, ben razı değilsem eğer?


Ve razıysam buna, çok yanlış olur üzülmem.
Böyle ters rüzgarlar arasında dayanıksız kayıkta
buluyorum kendimi açık denizde, dümensiz,


öyle yoksun ki bilgiden, hatayla öyle yüklü ki,
ben de bilmiyorum ne istediğimi,
titreyip yaz ortasında, yanıyorum kışın.


133
Amor m'a posto come segno a strale

Aşk beni hedef olarak koydu oklara,
güneşteki kar, ateşteki mum gibi

ve rüzgardaki sis; şimdiden boğuk sesim,
kadınım, merhamet dilemekten ve aldırmıyorsunuz siz.

Gözlerinizden çıkageldi ölümcül vuruş,
ona karşı yararı yok zamanın, ne de yerin;
yalnızca sizden gelir (size göre bir şaka)
güneş ve ateş ve rüzgar, beni böyle kılan.

Düşünceleriniz birer ok, yüzünüz bir güneş,
arzu bir ateş; bütün bu silahlarla
deler beni Aşk, şaşırtıp yok eder;


ve meleksi ezginiz ve sözleriniz,
tatlı soluğunuzla, kendimi savunamadığım,
o meltemdir, hayatımın kaçtığı.


134
Pace non trovo et non o da far guerra

Barış bulamam ve savaşacak değilim;
ve korkar ve umarım, ve yanarım ve bir buzum;

ve uçarım üzerinde semanın ve yatarım yerde;
ve hiçliği tutar ve tüm dünyayı kollarıma alırım.

Birisi beni hapse koymuş, ne bana açar, ne kapar,
ne kendisi için tutar beni, ne bağı çözer;
ve öldürmez beni Aşk ve zinciri çözmez,
ne canlı ister beni, ne çıkarır umarsız halden


Gözsüz görürüm ve dilim yok ve haykırırım;
ve yok olmayı özlerim ve yardım dilerim;
ve nefret ederim kendimden ve başkasını severim.

Acıyla beslenirim, ağlarken gülerim;
aynı ölçüde tatsız gelir bana ölüm ve yaşam.
Bu haldeyim, kadınım, sayenizde sizin. 


Francesco Petrarca

AŞK HÜKMEDİYOR BURADA

124
Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva

Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran
gördüğü şeyden ve geçmişe dönen,
öyle üzüyorlar ki beni, bazen
kıskanıyorum öteki kıyıdakileri.


Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır
her avuntudan, bu yüzden budala zihnim
dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle
yaşamam gerek mücadele ederek.

Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden,
beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün,
ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun.


Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden
elmastan değil, camdan her umudun
ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden.


125
Se 'I pensier che mi strugge

Bu düşünce, bana elem veren,
keskin ve yoğun olduğunca
bürünseydi uygun bir renge,
      belki de beni yakıp kaçan
payını alırdı sıcaktan
ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;
     daha az yalnız olurdu
izleri bitkin ayaklarımın
kırlar ve tepeler boyunca,
daha az yaş olurdu gözlerimde,
yansaydı o güzel, şimdi buz gibi duran
ve içimde dirhem bırakmayan
ateş ve alev olmayan.

      Aşk zorladığı için beni
ve bilgiden yoksun kıldığı için,
sert dizelerle konuşacağım, tatlılıktan arınmış;
      ama her zaman dışa vurmaz
dal çiçekte ya da yaprakta
kendi doğal gücünü.
     O güzel gözler ve Aşk,
onların gölgesinde oturan,
baksın kalbimin içindekine.
Kederim, yükünü atan,
taşacak olursa gözyaşı ya da sitemle,
biri beni üzer, öteki
bir başkasını, onu süslemediğim için.

     Sevimli, tatlı dizeler
ilk saldırısında Aşk'ın
yararlandığım, başka silahım yokken:
     kim gelip kıracak
bu taştan kalbimi,

hiç değilse eskisi gibi boşalabilmem için?

     çünkü öyle geliyor ki bana
birisi var içimde, hep
bir kadını resmedip ondan söz eden:

kendi başıma betimleyemem onu,
ahengim bozuluyor bu yüzden;
ah, böyle kaçıp gitti
tatlı tesellim benim!

     Nasıl çocuk zar zor
döndürüp çözerse dilini,
konuşamayan, ama artık susmaktan sıkılan,
öyle arzum söz söylemeye
götürür beni ve tatlı düşmantın
beni duysun isterim, ben ölmeden.

     Neşe kaynağı
kendi çehresiyse yalnız
ve sakınıyorsa başka her şeyden,
işit onu sen, yeşil kıyı,
ve öyle geniş uçuş ver ki iç çekişlerime,
hep hatırlansın
nasıl bana dost olduğun.


     Pek iyi bilirsin böyle güzel ayak
değmemiştir asla yere,
o gün gibi, sana izini bıraktığı,
     bu yüzden bitkin yüreğim geri gelir
acı çeken böğrümle,
paylaşmak için seninle gizli endişelerini.
     Keşke gizleseydin
güzel ayak izlerini
hala çiçeklerle çimen arasında,
buruk hayattın
ağlayarak bir yer bulup sakinleşseydi!
ama elinden gelenle yetinir
korkan, özlem çeken ruhum.


     Nereye döndürsem gözlerimi,
tatlı bir parlaklık bulup
düşünürüm: "Buraya düşmüş güzel ışığı gözlerin."
     Hangi çimen ya da çiçeği toplasam,
kök saldığını düşünürüm
o güzelin yürüdüğü toprakta

     kıyılarla nehir arasında,
bazen kendine oturacak bir yer yaptığı,
serin, çiçekli ve yeşil.
Demek, hiçbir parça yok olmaz;
yitim olurdu bunu daha kesin bilmek.
Kutlu ruh, nesin sen
başkasını böyle kıldığına göre?

Ey küçük garip şarkı, nasıl da kabasın!
Sanırım biliyorsun bunu:
Kal bu ormanlarda


126
Chiare fresche et dolci acque

     Duru, serin ve tatlı sular,
o güzelin, bana eşsiz görünen,
güzel bedenini bıraktığı;
     narin dal, hoşlandığı
(iç çekerek hatırlarım)
yaslamaktan güzel yanını,
     çimen ve çiçek, alımlı
giysisinin örttüğü
melek sinesiyle beraber,
kutsal, aydınlık hava,
Aşk'ın güzel gözlerle yüreğimi açtığı:
kulak verin birlikte
elemli son sözlerime.
     Buysa gerçekten yazgım
ve sema uğraşıyorsa
Aşk bu gözleri ağlarken kapasın diye,
      talih bu aciz
bedeni aranıza defnetsin

ve dönsün ruh yuvasına çıplak;
     ölüm daha az zalim olur
bu umudu taşırsam
o korkunç geçide,
çünkü bitkin ruhun
gücü yok hiç daha huzurlu limanda
ya da daha sakin mezarda

kaçmaya çileli ten ve kemiklerden.

     Zamanı gelir de belki
bildik yerine
döner o güzel vahşi ve uysal,
     ve orada, beni gördüğü
o kutlu gün,
çevirir gözlerini arzulu ve mutlu,
     arayarak ve -ah, merhamet!-
taşlar arasında çoktan toprak
görerek beni, Aşk esin verir
iç çekmesi için
bana bağış getirip
Cennet'i zorlayacak tatlılıkla,
silerken gözlerini güzel tülle.

     Güzel dallardan iniyordu
(tatlı anı bellekte)
bir çiçek yağmuru kucağına,
     ve o oturuyordu,
kibirsiz öyle utku içinde,
örtülü çoktan sevgi dolu bulutla;
     bir çiçek eteğine düşüyordu,
biri sarı örgülerine,
parlak altın ve inciler
gibi görünen o gün gözüme;
biri yere iniyordu, biri suya,
biri, sevimli bir salınımla,
dönerek şöyle diyordu sanki: "Aşk hükmediyor burada."

     Ne çok söyledim kendime
o zaman, hayretle dolu içim:
"Bu güzel belli ki Cennet'te doğmuş!"
     Tanrısal duruşu
ve çehresi ve sözleri ve tatlı gülüşü
öyle unutkanlıkla yükleyip beni,
     öyle ayırmıştı ki
gerçek imgeden,

şöyle diyordum iç çekerek:
"Buraya nasıl geldim ben ya da ne zaman?"
Cennet'te sanıp kendimi, olduğum yerde değil.
O günden beri hoşuma gider
bu çimen, öyle ki başka yerde huzur bulamam.

Dilediğin kadar güzelliğe kavuşsan,
cesaretle bırakabilir ormanı,
insanlar arasına gidebilirdin.


127
In quella parte dove Amor mi sprona

      Aşk'ın beni sürüklediği yöne
döndürmek zorundayım elemli dizeleri,

dertli zihnimin ardından giden.
Hangileri son olacak, ah, ve hangileri ilk?
O, derdim hakkında benimle konuşan,
kuşkuda bırakır beni, öyle karışık yazdım ki.

      Ama ne kadar yazılmış bulsam da,
Aşk'ın eliyle, dertlerimin hikayesini
ortasına yüreğin, sık sık başvurduğum,
konuşacağım, çünkü iç çekişler
konuşmayla huzura kavuşur ve elem çareye.

Diyorum ki, baksam da ben
bin değişik şeye dikkatle, gözlerimi dikerek,
yalnız bir kadını görürüm ve güzel çehresini.

     Acımasız talihsizliğim
-çileli, amansız ve kibirli ayırdığı için beni en büyük iyiliğimden,
Aşk yalnızca anılarla ayakta tutar beni:
bu yüzden, görürsem genç suretle
yeşile bürünmeye başladığını dünyanın,
      görür gibi olurum o erken çağda
güzel genç kızı, şimdi kadın olan;
yükselip her şeyi ısıttığında güneş,
öyle gelir ki bana,
aşk ateşi gibidir soylu kalbe hükmeden;
ama gün sitem ettiğinde
güneşe, adım adım döndüğü için geriye,
ulaşmış görürüm o güzeli kusursuz günlerine.

      Daldaki yapraklara ya da yerdeki menekşelere
bakarken soğuğun azaldığı mevsimde
      ve daha iyi yıldızların güç kazandığı,
gözlerimdedir hala menekşeler ve yeşil,
savaşımın başlangıcında
Aşk'ın kuşandığı, öyle ki hala yüreklendirir beni,
ve o tatlı sevimli kabuk,
çepeçevre saran küçük bedeni,
bugün soylu ruhun yaşadığı,
başka her zevki bana
bayağı gösteren: öyle güçlü anımsarım
onun sade tavrını,

o zamanlar filizlenip sonra büyüyen,
tek nedeni ve çaresi dertlerimin.
      Bazen yeni karı görünce
güneşin çarptığı tepeler boyunca, uzaktan,
güneşin kara hükmünce hükmeder bana Aşk,
ben düşünürken o insanüstü güzel yüzü,
uzaktan yaşlar akıtan gözlerimden,
ama yakından onları kamaştırıp gönlü alt eden
      (o yüzde beyazla altın rengi arasında
hep kendini gösterir hiç görmediği şey
ölümlü gözün, sanırım, benim dışımda)
ve o sıcak arzuyu,
o güzel iç çekip gülümsediğinde
beni tutuşturan, o kadar ki unutuş
hiçbir şeye aldırmaz, ama ölümsüzleşir:
ne yaz değiştirir onu, ne kış söndürür.

     Ne zaman gördüysem gece yağmurundan sonra
seyrettiğini berrak havada gezgin yıldızların
ve tutuştuklarını şebnemle don arasında,
karşımda belirdi güzel gözler
-oraya yaslanır yorgun ömrüm gördüğüm halleriyle gölgesinde güzel bir tülün;
      ve nasıl onların güzellikleriyle gök
ışıldıyor idiyse o gün, öyle onları, yaşlarla ıslak,
hala kıvılcım saçarken görür, o yüzden hep yanarım.
Güneşin doğuşunu görürsem,
belirdiğini hissederim beni aşık eden ışığın;
günbatımını görürsem akşam,
o güzeli görürüm sanki dönüp giderken,
karanlıkta bırakarak çekildiği yeri.

     Görmüşse gözlerim beyaz ve kızıl
gülleri altın vazoda,
erden ellerin henüz topladığı,
gördük diye düşünmüşlerdir çehresini o güzelin,
bütün öteki mucizeleri aşan,
kendinde toplanmış üç mükemmellikle:
      sarı saçlar, çözülü duran üzerinde
hiçbir sütün yarışamadığı gerdanın,
ve yanaklar, tatlı bir ateşin süslediği.
Meltem biraz kıpırdatırsa
beyaz ve sarı çiçekleri kırlarda,
geri döner aklıma o yer
ve ilk gün, bırakıldığını gördüğüm havaya
sarı saçların, beni hemen tutuşturan.

      Birer birer sayıp yıldızları
küçük bir kaba hapsederim sanırdım
bütün suları, tuhaf bir fikir
geldiğinde aklıma: böyle az sayfada anlatmak
kaç yerde her güzelden güzel çiçeğin
kendi içinde kalarak ışığını yaydığım,
      ondan asla uzaklaşmayayım diye;
uzaklaşamam zaten, bazen kaçsam bile,
gökte ve yeryüzünde hapsetmiş adımlarımı,
çünkü bitkin gözlerimde
hep o var, bu yüzden bütün tükenmişliğim;

böyle benimle kalır o güzel,
başkasını görmem asla, ne görmeyi dilerim,
ne çağırırım adını başka kadının iç çekişlerimde.

     İyi bilirsin, şarkı, söylediklerim hiçtir
gizli aşk düşüncemin yanında,
gece gündüz zihinde taşıdığım;
yalnız onun tesellisiyle
yok olmam böyle uzun savaşta,
çoktan beni öldürecek olan
ağlayarak uzaklığına kalbimin;
ama o düşünceyle durdururum ölümü.

Francesco Petrarca

03 Haziran 2026

İTHAF

-1-

Bilirsin ben hoyrat severim
-Kendi fikrime göre, erkekçe.-
Bir ağaç, bur bulut, bir kuş ve biz
Ellerin ellerimde, ürkekçe…

Veya sen pencerende akşamüzeri,
Cigaramı köşebaşında bitiririm.
Damalı, büyük mendilimde sana
Unutulmaz geceler getiririm.

Gür, ferah karanlıklar içinden
Bana doğru uzar saçların.
Bir büyük rahatlık alır götürür bizi
Pırıl pırıl öpüşlerle başlar yarın…

Selam, en güzel hasretlerden
Selam sana, korkak ve iyi kadın…
Ömrüne başlıyan tomurcuk gibi, baharda
Aşka, sadık ve neş’eli başladın…

Gün söner yıldızlar yanar gecelerden
Bir ölümsüz alem başlar senden yana.
Selam, ürkek ve sevgili kadın,
Selam, sabahsız gecelerden sana…

-2-

Şimdi ağlayamıyorum da kötüsü
Gözlerim dolduğu halde bazı bazı.

İçim götürmiyerek seyrediyorum,
Sağ tarafı boş kalan yatağımızı.

Bir şeyler akıyor ömrüm içinden,
Ufak tefek, süt beyaz, kan kırmızı…

Ben seni arıyorum rüyalarımda
Geceler içinde bir yıldız, bir yıldızı.

Bir perişan haldeyim sen gideli,
Sorma, Bekir Efendinin kızı…

-3-

Zaman sevdikçe uzar, bilirsin
Hayal, taştan, topraktan geçer, yapraktan geçer.
Bir yeşil duman olur yaşadığımız
Yakından, ıraktan geçer.
Sevdiğim kadar bilmeliyim de
Ne olursun?..

Bir çeşmedir dökülen omuzlarımdan,
Avuçlarım pırıl pırıl dolar, boşalır.
Ömrümüz serapa sevda içredir.
Bir uzun yaz günü durur, zulmeder
Tanıdık, bildik günler sarkar takvimden
Hafızam zulmeder boşluğuma.
Birden bir arının kanatlarında terü taze
Sen gelirsin…

Aslan ağzındadır saadetimiz
Yağmurlar yağar, günler batar, geceler gelir
Bir bitmez türkü başlar dışımızdan.
Bir çınar altıdır oturduğun yer;
Dizlerin örtülmüş, bakışların uzak,
Al bir hırka örmektesin ağır ağır.
Bir ince bilezik, küpelerin, saçların
Otlar, kuşlar, beyaz bulutlar..

……

Dilerim haşre kadar hatırımda
Böyle kalırsın…

Turgut Uyar 

KANLI MASAL

kanlı masal
 
                    aklım, haklıyım, et firarım!
 
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin.
 
mayıstı.
 
seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar
 
avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
      rüzgârda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak
kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
tam
tam yaza girecekken
yazın omzuna yüzünü dayayacakken
çekip giden
ayaklarının altından o son sığmak terası da

acılarının veliahtı bach'ı da çekip
gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
yani., anlıyor musun., mayıstı..

seni o yüzden bağışladım!

bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el değmemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz
bu evcilik oyununda bile duldum
hatırla
sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aşktı
boktu püsürdü
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim kar suyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta
o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
 
senin oldum!

ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
bir tay sığınırcasma anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun., işitiyor musun..
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım., ihtiyarladım..
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılmış müthiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
 
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam
tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
-geri döner., döner değil mi., diye
birkaç kırık sözcük., buruşuk..
-öldürürüm o zaman, kurtulurum., deyip sustuğun
-kaçarım sonra, kimse sormaz., deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!
 ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum!
talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!
 
nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
her şey ama her şey el ele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!
 
uzanıp topraktan çıkarttın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi
affını diledin.
 
mayıstı, mecburdum,
seni o yüzden bağışladım!

küçük iskender

02 Haziran 2026

NOTLAR DÜŞTÜK YETİM GÖVDELERİMİZE

1.

hele bir söz eyle sevdadan 
yıkılan yerlerimi sonra gösteririm 
çağıl çağıl akan ırmakların vardı ya 
sessizliğin/albenili düşüveren gözpınarlarına. 
salt hüzün iklimiydi yeşil'de yaşanan 
alsın götürsündü kırkikindiler dökülen saçlarımızı.
bir vakitler yüreğimize türkülenen yemen'di bilirsin 
şimdi dağlar oldu gurbetlik, delik delik delinen dağlar.

bilmek yetmiyor ayrılığı 
bir gurbeti bilmek yetmiyor.

2. 

gecenin koyu ayazında bozbulanık seni götürür nilüfer 
seni ve umutlarımı.

3.

hüznün yapraklarını döktüğü o sonyazda 
emirsultan'da gök ağladı, biz ağladık 
ağladık incelikle bir tesbihe dizerken yüreklerimizi. 
sonra sığındık anılarımızın yazılmamış bölümlerine 
yetim gövdelerimize notlar düştük acının haritasından.
bakışlarımızda koyu ümitsizlik ummanı dolanırdı 
ay dolanırdı gökyüzünde karanlığı bölerek.

4.

üzünçlerimizin ıssız yerlerinde martılar ölsündü 
deniz kabarsındı hep
sussundu rodrigo üsküdar kayalıklarına çarparak 
hep sararmış yapraklar üstümüze düşsündü 
örümcekler mağaralara değil gözlerimize
örsündü ağlarını.

bursa'da hüzündü bir bardak çayı karıştıran 
düşünmek. ovalarda terleyen taylar kadar güzel şeydi 
durmaksızın sorgulardım niçin terketmezdi bizi acılar.

5.

acılar bizimle 
bizimle ayrılık.

işte yabancı bir mekanı soluyoruz umutlarımızı terkettik
kutlu atların yelelerine / hani o eskil tarihlerdeki 
bilgeliğimizden eser yok ortada
gerçek olan biz yetimiz güzelim.

Ahmet Veske

23 Mayıs 2026

EGEMEN DÜŞÜNCE

     Çok tatlısın sen, hem de güçlü; 
egemensin aklıma baştan sona; 
ürkütürsün, ama değerli armağanısın 
tanrıların bana; içimi karartan 
günlerimin yoldaşı; aşk düşüncemsin 
sen benim, karşıma sık sık çıkan.

     Kim söz etmez giz dolu doğandan?
Aramızda iktidarını bilmeyen mı var?
Gene de herkesin dilinde farklı anlatılır; 
duyguların buyruğunda, 
dile getirilirken bu düşüncenin etkileri;
söyleyenin yeni şeyler söylediği sanılır.

     Nasıl da tenhalaştı aklım 
sen ona yerleşince!
Tum diğer düşünceler hemen ardından, 
tıpkı şimşekler gibi sağa sola 
dağılmaya başladılar. Bomboş bir alanda 
tek başına duran bir kule nasılsa, sen de 
öylesin, dev gibi, aklımın tam ortasında.

     Her şey, yaşamın kendisi de, 
senin dışında nedir ki 
benim gözümde! 
Dayanılmaz bir sıkıntı, 
eğlenceler, günlük dedikodu, 
anlamsız zevkler, boş umutlar;
nedir ki, tüm bunlar senin bana verdiğin 
gökselliğe denk zevkin yanında.

     Nasıl ki Apeninlerin yalçın kayalıklarından 
uzaktan gülen yeşil vadiye 
can atar yolcu; nasıl ki çevirir 
gözlerini oraya; ben de kuru ve tatsız 
günlük konuşmalardan sonra 
dönüyorum can atarak sana: Çiçekli 
bir bahçeye döner gibiyim neredeyse; 
seninle olmak iyi geliyor duygularıma.

     İnanılmaz gibi bir şey bu, 
nasıl da dayandım uzun zaman 
bu mutsuz yaşama ve sensizlik 
içinde bu aptal dünyaya; anlamıyorum, 
nasıl da özlem duyar başkaları, 
sana benzemeyen şeylere.

     Hiçbir zaman korkmadım ölümden 
yaşamı ilk kez bizzat yaşadıktan sonra; 
dünyanın göğüs geremediği; 
kimi zaman övdüğü, kimi zaman 
nefret edip, korktuğu, 
o kaçınılmaz son bugün bir oyun 
gibi geliyor bana ve eğer tehlike 
belirirse, bir gülümseme ile 
karşı koyuyorum tehditlerine dudaklarımda.

     Hor gördüm daima aşağılık 
ve soysuz ruhları. Şimdi her türlü 
iğrenç hareket rahatsız ediyor 
duygularımı; her alçakça davranış 
kızdırıyor beni.
Boş laf ve boş umutlarla beslenir 
bu kendini beğenmiş yüzyıl 
ve düşmanıdır erdemin; 
aptaldır; yarar peşinde koşar;
görmez yaşamın giderek 
yararsızlaştığını. Kendimi üstün 
görüyorum zamanımdan; 
değer yargılarıyla alay ediyorum 
insanların; çiğneyip geçiyorum 
her sınıftan kaba ruhluları 
ince düşüncelerin düşmanı olan.

     Var mıdır aşağı olmayan 
senin doğduğun duygulardan? 
Var mıdır ondan başka 
insanlar arasında yer bulan?
Cimrilik, kibirlilik, nefret, hor görme, 
soylu değilken soylu olma çabası 
kaba insanların arzularıdır onun yanında.
Bir tek o tutku yaşar içimizde 
biz insanların; bir tek, efendilerin 
efendisi odur, yüreğimize girer 
tanrıların emriyle.

     Yoktur değeri, nedeni yaşamın; 
yaşıyoruz yalnızca onun için; onun 
desteğidir insanı her şeye sahip kılan; 
tek odur bizi dünyaya, başka bir şey 
için değil, acı çekelim diye getiren, yazgıyı 
temize çıkaran. Kaba ruhlular için değil, 
ince ruhlular için kimi zaman ölüm, 
yaşamdan daha güzel onun yanında.

      Varmak için senin keyfine, 
ey tatlı düşünce, değer ıstırap çekmeye 
ve bu ölümlü yaşamı sürdürmeye uzun süre; 
bu acıları yeterince tatmış 
biri olarak dönerim başa seve seve, 
sahip olmak için bu tutkuya: 
Hiç böyle yorgun olmadım geldiğimde sana, 
geçip geçip çorak topraklar, tozlu
yollardan, boğuşarak yılanlarla; 
desteğinle kazandığımız 
esenlik alt eder gibi gözükmemişti 
acılarımızı hiçbir zaman bu kadar bana.

     Hangi dünya, hangi görülmedik enginlik,
hangi cennettir orası; gözümün önünde 
yükselir sık sık senin ulaşılmaz çekiciliğin! 
Orada ben başka bir ışık altındayım; 
farklı bildiğimizden; unutuyorum içinde 
bulunduğum durumu ve gerçeği! 
Böyledir işte sanıyorum, ölümlülerin düşleri. 
Sonunda buldum seni; bir düşsün sen çokça; 
güzelleştirirsin gerçeği.

     Ey benim tatlı düşüncem; düşüm ve eksiksiz 
yanılsamamsın sen. İncelikli yanılsamalar 
arasında sensin göksel bir doğaya sahip olan; 
çünkü öyle canlı ve güçlü ki yüz yüze 
geldiğinde gerçekle, baş eğmez saldırılarına 
ve yer değiştirir sık sık onunla; 
geçer onun yerine. Dayanır tüm gücüyle; 
yok olur ancak ölümle. 
Sen, ey sevgili düşüncem, 
yalnız sensin günlerime renk veren; 
sonsuz iç ağrılarımın tatlı nedeni, 
geleceksin benimle ben gömüte indiğimde: 
Benim de kendime göre 
kanıtlarım var içimde, sen benim efendim 
kalacaksın sonsuza kadar. 
Bilinen o ki senin görüntün gücünü 
kırar öteki tatlı yanılsamaların. 
Döndükçe görmek için o kadını, 
yaşıyorum ondan söz ederek seninle; 
artıyor keyfim; artıyor çılgınlığım 
yaşamıma soluk veren. Ey meleklere
özgü güzellik! Her gördüğüm 
güzellik sensin sanıyorum ve her 
türlü güzellik sana öykünüyor sanki.
Sensin her güzelliğin 
kaynağı; sen gerçek 
güzelliksin, var olan benim için.

     Seni gördüğüm ilk günden beri hangi 
ilgimin son durağı sen değilsin ki?
Günümün kaçta kaçı seni düşünmeden geçti ki?
Kaç gece görmedim seni düşümde, 
o göksel görüntünle?
Güzeldir o düş, ey melek yüzlüm, 
yeryüzünde; en yüksek tepelerde 
tüm evrenin; ne görebilirim ki 
gözlerinden daha çekici 
ne var ki daha tatlı, senin içimdeki 
düşüncenden?

Giacomo Leopardi 
Çeviri: Necdet Adabağ

21 Mayıs 2026

DOSTLAR ROMALILAR YURTTAŞLAR DİNLEYİN


BRUTUS

Beni sevdiğinden kuşkum yok,
Benden istediğini de sezinliyorum az çok.
Bu konuda ve olup bitenler üstüne
Ne düşündüğümü sonra söylerim sana.
Şimdilik, dostluğumuza güvenerek söylüyorum, 
Daha fazla kışkırtılmak istemem.
Söylediklerin üstünde düşüneceğim;
Daha söyleyeceklerin varsa
Onları da sabırla dinlerim; sonra bir gün,
İkimiz oturur tartışırız bu büyük işleri.
O zamana kadar, yiğit dostum, şunu aklına koy:
Zamanın sırtımıza yükleyecek göründüğü
Bu ağır baskılar altında Brutus
Kendini Roma'nın bir oğlu saymaktansa
Bir köylü olmayı yeğ görür.

CASSIUS

Sevindim buna; benim cılız sözlerim,
Brutus'ta bir kıvılcım olsun tutuşturdu demek.

***

CASSIUS

Yemin edelim verdiğimiz söze.

BRUTUS

Hayır, yemin istemez. Eğer insanlık şerefi,
Çektiğimiz acı, gördüğümüz kötülükler
Yetmiyorsa bize yapacağımızı yaptırmaya,
Bırakalım bu işi şimdiden,
Gidip yatalım rahat döşeklerimize.
Başı göklerde zorbalık alsın yürüsün
Her birimizin ölüm sırası gelinceye kadar.
Yok eğer, bütün bunlarda,
Korkak yürekleri tutuşturmaya
Yumuşak kadın ruhlarını çeliğe çevirmeye
Yetecek kadar ateş varsa, ki var bence,
Kurtulmaya can atmak için, yurttaşlarım,
Haklı davamızdan başka mahmuza ne lüzum var?
Nemize gerek daha sağlam senet, bir Romalının
Gizlice de verse dönmeyeceği sözden başka?
Hangi yemin daha güçlüdür
Namusun namusla anlaşıp ta
Ya bunu yapar, ya bu uğurda ölürüz demesinden?

***

CAESAR

Korkaklar ölmezden önce ölüp dururlar;
Yiğit olan bir kez tadar yalnız ölümü.
Dünyada beni şaşırtmış şeylerin en garibi şudur:
İnsanlar, ister istemez öleceklerini,
Son günün ne zaman geleceksę geleceğini bilirler,
Yine de korkarlar ölümden.

***

CAESAR

Sen de mi Brutus? Öyleyse yıkıl Caesar!

***

ANTONIUS

Dostlar, Romalılar, yurttaşlar, dinleyin;
Ben Caesar'ı gömmeğe geldim, övmeye değil.
İnsanın ettiği kötülük yaşar ardından,
İyilikleriyse toprağa gider kemikleriyle.
Bırakın, öyle olsun Caesar için de.
Soylu Brutus muhteris dedi Caesar için:
Öyle idiyse, ağır bir suç bu,
Ve Caesar bütün ağırlığıyla ödedi suçunu.
Burada Brutus ve ötekilerin izniyle
(Çünkü Brutus şerefli bir insandır,
Ötekiler de öyle, hep şerefli insanlardır)
Konuşmaya geldim Caesar'ın cenazesinde.
Dostumdu; vefalı ve dürüsttü bana karşı;
Ama Brutus muhterisdi diyor: 
Brutus şerefli bir insandır.
Caesar nice esirler getirdi Roma'ya,
Fidyeleriyle devlet hazineleri doldu:
Bundan ötürü mü muhteris göründü Caesar?
Fakirler ağlayınca gözleri yaşarırdı;
Bir muhteris daha katı yürekli olsa gerek,
Ama Brutus muhterisdi diyor,
Brutus'sa şerefli bir insandır.
Geçen bayram hepiniz gördünüz,
Krallık tacını üç kez sundum ona,
Üçünde de almadı. İhtiras denir mi buna?
Ama Brutus muhterisdi, diyor;
Brutus'sa şerefli bir insandır, şüphesiz.
Ben Brutus'a karşı konuşmuyorum, hayır;
Bildiğim kadarını söylüyorum yalnız.
Hep sevdiniz onu bir zamanlar,
Boşuna da değildi elbet sevginiz;
Sonra ne oldu da yanmıyorsunuz ölümüne?
Ey düşünce, yırtıcı hayvanlar arasına kaçmışsın;
İnsanlar yitirmiş akıllarını... Bağışlayın beni;
Yüreğim şurada şimdi, Caesar'ın tabutunda:
Konuşamam dönünceye kadar bana.

***

Bakın şurasından girmiş hançeri Cassius'un. 
Şurasını ne hırsla yarmış Casca. 
Şurasından o çok sevdiği Brutus bıçaklamış! 
Geri çekerken de lanetlik hançerini 
Bakın nasıl gelmiş ardından Caesar'ın kanı, 
Kapılara fırlayıp anlamak ister gibi 
Gerçekten Brutus mu değil mi diye 
Böylesine hoyratça vuran. 
Çünkü, biliyorsunuz, Brutus 
Koruyucu meleğiydi Caesar'ın. 
Tanrılar, siz söyleyin nasıl severdi onu! 
Aldığı yaraların en acısı bu oldu. Vurduğunu görünce Brutus'un, 

***

BRUTUS

Dostluk sıcaktan soğuğa böyle geçer işte.
Dikkat et, hep böyle olur, Lucilius:
Sevgi tükenip bezginliğe yüz tuttu mu
Zoraki nezaket gösterileri başlar.
Açık yürekli, candan bağlı bir insan gösteriş yapmaz
Yüreği boşalmış insanlar,
Sırtlarına binilmedikçe şahlanan,
Kişneyip böbürlenen atlar gibidir:
Bir gün sıkı mahmuzu yediler mi böğürlerine,
İndiriverirler aşağı kuyruklarını,
Yığılır kalırlar yarışta, kof beygirler gibi.
Ordusu geliyor mu bari Cassius'un?

***

CASSIUS

Gel, Antonius, gel Octavius, gelin!
Yalnız Cassius'tan alın öcünüzü.
Cassius bezdi çünkü dünyasından:
Sevdiği sevmez, kardeşi üstüne yürür oldu;
Bir köle gibi azarlanır oldu Cassius.
Bütün kusurları göze batıyor,
Defterlere yazılıp ezberleniyor
Suratına çalınmak için. 
Canımı yaş edip
Dökesim geliyor gözlerimden!
Al işte hançerim ve işte apaçık göğsüm:
Plutus'un madenlerinden daha zengin,
Altından daha değerli bir yürek var içinde:
Sök çıkart dışarı, bir Romalıysan.
Senden para esirgeyen, yüreğini veriyor sana.
Vur, Caesar'a nasıl vurduysan! Vursana!
Caesar'dan en çok nefret ettiğin zaman bile
Cassius'tan daha çok seviyordun onu.

BRUTUS

Koy hançerini kınına.
Kız bana dilediğin zaman, susacağım;
Hakaret et, şaka sayacağım.
Ah, Cassius, sen bir kuzuyla koşulusun, korkma:
Çakmak taşının içinde saklı ateş
Gibidir o kuzunun yüreğinde taşıdığı öfke.
Pek sert bir elle vuruldu mu üstüne
Bir kıvılcım çıkarır ve söner hemen.

***

CASSIUS

Bana katlanacak kadar sevemez misin beni?
Bağışlayamaz mısın beni,
Kanıma anamdan geçen bu huy
Çileden çıkardığı zaman beni?

BRUTUS

Peki Cassius; bugünden sonra,
Öfkeye kapıldığın zaman bana karşı,
Yine annen huysuzlanıyor deyip
Bırakırım seni kendi haline.

***

BRUTUS

İzin ver bitireyim. Şunu da unutmayın:
Dostlarımız verebileceklerini verdiler,
Birliklerimiz dolu, yüreklerimiz yüklü.
Düşman hergün biraz daha güçleniyor,
Bizim gücümüzse tepeye varmış inmek üzere.
İnsan çabaları deniz gibi yükselir bir ara,
Sular alır götürür o zaman bizi mutluluğa;
Bir kaçırdık mı o fırsatı, ömür yolculuğu
Sığlıklar, terslikler içinde bocalar.
Biz kabarmış bir deniz üstündeyiz şimdi;
Vaktinde yararlanmalıyız sulardan
Yoksa kaçırırız fırsatı.

***

CASSIUS

Şimdi, yiğit Brutus'um,
Tanrılar bugün yar olsun da bize
Barışta da dost kalarak
Uzun ömürler sürelim seninle.
Ama insan işlerine güven olmaz,
En kötüyü hesaba katarak düşünelim.
Bu savaşı kaybedecek olursak,
Son konuşmamız olacak bu konuşma:
Kararın nedir böyle bir durum karşısında?

BRUTUS

Ben, kendi kendini öldürdüğü için
Cato'yu ayıplamışımdır. Benim düşünce yolum
Böyle bir inanca götürüyor beni.
Neden bilmem, ama korkakça, pısırıkça
Bir şey geliyor bana ömrü kısaltmak,
Başımıza gelebileceklerden korkarak.
Bence sabrın zırhına bürünüp insan,
Bizi yukarıdan yöneten yüce güçlerin
Kararını beklemeli.

CASSIUS

Demek, savaşı kaybedersek, Roma sokaklarında,
Zafer mostralığı olarak dolaştırılmaya
Razı olacaksın?

BRUTUS

Hayır, Cassius, hayır; sen ki öz be öz Romalısın,
Brutus Roma'ya eli bağlı gider sanamazsın.
Buna düşmeyecek kadar yüksektedir başı.
Ama martın on beşinde başlayan iş
Bugün bitmeli.
Bir daha görüşür müyüz artık bilemem;
Onun için son bir kez uğurlaşalım:
Uğurlar olsun, Cassius, sonsuz uğurlar!
Sonsuz zamanlara dek uğurlar olsun!
Yeniden buluşursak, güler yüzle buluşuruz,
Buluşmazsak da güle güle ayrılmış oluruz.

CASSIUS

Uğurlar, sonsuz uğurlar olsun, Brutus!
Bir daha buluşursak, iyi güleriz, doğru;
Buluşmazsak güzel ayrılıyoruz gerçekten.

BRUTUS

Haydi öyleyse yürüyelim! Ah bir bilse insan
Neye varacak bugünkü işin sonu!
Ama bitecek nasıl olsa bugün
Bitince de bilinecek sonu.
Haydi, ordular, ileri!

Julius Caesar
Shakespeare
Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu

19 Mayıs 2026

EĞER MAKSÛD ESERSE MISRA-I BERCESTE KÂFÎDİR

Yıllar boyunca burada paylaşacak kadar şiir okudum. Sonra o uzun okumaları başlıklara böldüm; her birine “bercestem” dedim.

Şimdi ise o başlıklardan geriye birer mısra bırakmaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum: tek bir mısra bile bazen bir şiirin, bazen bir ömrün tamamını taşıyabilir.

Dağınık görünen sayfalar aslında belleğin kendisi; bellek dediğimiz de dağınık bir mekandan başka nedir ki! Bu, bir derleme değil; fazlalıklardan arındırma, geriye yalnızca hafızanın bıraktığı kırıntıların kaldığı bir alan açma çabasıdır.

Bu satırlar, yıllar boyunca okunan metinlerden zihnimde kalan mısraların kişisel toplamı. Ya da kalmasını istediğim.

Her biri, başka bir hayatın içimde bıraktığı izdir.



artık dokunmasalar da ağlıyorum





































Dinleneceksin artık ebediyen




























11 Mayıs 2026

HAYDİ GÜL

“Gök bile tasalı” deyip astı suratını

Dedim: “Haydi gül, yeter gök için bu kadar somurttuğun

Dedi: “Gençlik de geçip gitti.” Dedim: “Haydi gül!

Bu hüznün geri getirmez ki akıp giden o yılları

Dedi: “O ki aşkımın göğüydü

Ama cehennem oldu artık sevdalı ruhuma

Kalbimin sahibi kılmışken ben onu, tutmadı ki sözlerini

Şimdi nasıl tebessüm edebilirim ben?

Dedim: “Haydi gül, neşelen biraz! Onda tutuklu kalırsan şimdi

Bütün bir ömür hüzne gark olacaksın

Dedi: “Korkunç bir savaş anında ticaret,

Susuzluktan ölmek üzere olan yolcuya benziyor

Ya da kana muhtaç, veremli, zarif bir kadına

Her soluk alış verişinde kan kusmakta

Dedim: “Haydi gül, sen değilsin ki hastalığının kaynağı, ne de şifası

Sen gülersen belki de...

Nasıl oluyor da suçlu bir başkası iken?

Sen dehşet içerisinde sabahlıyorsun, sanki sensin kabahatli

Dedi: “Düşmanlar sardı etrafımı, katlandı nâraları

Kuşatmışlarken beni kendi yurdumda, sevineyim ben öyle mi?

Dedim: “Haydi gül, düşmanlar seni hor görmeyecekti ki

(onlardan) daha saygın ve kıymetli olmamış olsaydın

Dedi: “Bayramlar geldi çattı

Yeni giysiler ve oyuncaklar almak gerek

Ahbapları da yoklamalı

Fakat elimde avucumda bir dirhem olsun yok

Dedim: “Haydi gül, hâlâ hayattasın ya bu yeter

sevdiklerinden mahrum da değilsin!

Dedi: “Geceler yudum yudum zehir içirdi bana

Dedim: “Zehir de içmiş olsan haydi gül”

Olur da biri seni neşe içinde mırıldanırken görür de

Kederini bir kenara bırakıverir ve başlar terennüme

Hem hüzün ile ne geçti ki eline,

Ya tebessüm ne kaybettirdi sana?

Dostum! Gülsen ne dudakların çatlayacak

ne de yüzün parçalanacak

Öyleyse gül doyasıya. Çünkü gülmekte göktaşları karanlık perçemlenmişken,

İşte tam da bu yüzden sevmekteyiz biz yıldızları!

Dedi: “Tebessüm mutlu kılmaz ki kişiyi

zoraki dünyaya gelip öylece gideni

 Dedim: “Haydi gül hâlâ bir karış varken ölümle aranda

Zira ölümden sonra gülemeyeceksin bir daha asla!

Bırak Zaman Ne Dilerse Onu Yapsın

Bırak, zaman ne dilerse onu yapsın
Kaderin hükmüne karşı gönlün rahat olsun

Sabır göster cereyan eden olaylara
Dünya olayları kalıcı değil ki

Sıkıntılara sağlam bir adam gibi diren
Vefa ve hoşgörü olsun senin hasletin

İnsanlar arasında birçok eksiğinle nam salmışken
Bir örtü gelse de şunları saklasa demişsen

Cömertliği kuşan, zira her ayıbı
Öyle derler ki cömertlik örtermiş

Sakın düşmanlara karşı ezik gözükme
Zira düşmanın alaylı bakışları başa beladır

Cimriden de cömertlik bekleme
Zira susayana su yoktur ateşte

İşleri ağırdan alsan da rızkın azalmaz
Kendini zorlasan dahi rızkın artmaz

Ne üzüntü daimdir ne sevinç
Ne sefalet kalıcı sende ne de selamet...

Eğer kanaatkarlık varsa sende
Fark yoktur cihanın sultanı ile aranda

Ecel kapıya dayandığı anda
Gök dahil sığınamazsın hiçbir yere

Zira Allah’ın arzı geniş olsa da
Kaderin hükmü karşısında kainat dar gelir

Bırak zaman yapsın hinliğini her vakit
Öyle ya ölüme çare bir ilaç yoktur

KEDERLİ AŞIK

Sevgilim, sen kaybolduğunda dünyaya ıssızlık çöker
Söyle bana ay parçam ne vakit doğacaksın

Ruhum yok oldu uğrunda, özleminden
Anlat bana can parçam bu hususta ne yapacaksın

Gönlümün saadeti, esenlikte ve bollukta kalmandır
Dünyadan bunun ile razı olurum ben

Sana olan aşkımı misline katlasam beyhude değil
Gözyaşlarımı senin için akıtsam ziyan değil

Ki senden gayrısı karşıma çıksa dönüp bakmam
Bana seslense dahi işitmem

Annesinin nehre bıraktığındaki Musa gibiyim sanki
Önceden süt anneler ona haram kılınmıştı hani

Sanıyorum sevgilim onu tanıdığım gibi değil
Aksi halde vuslatımıza engel olan mazeret nedir?

Öfkeyle çekip gitti, görmeyeli oldu üç gün
İşte bugün de dördüncü gün

Görüyorum ki aramızdaki bağı koparmaktır niyeti
Ondandır veda bakışlarını kınından çekti, ah nasıl da keskindi

Bense bu cefa karşısında bir hayli sabırlıyım
Sevgilimin bana hoşnutça dönmesini umuyorum

Lütfedersen ey habercim ona söyle
“Aşığın darlık içinde, seninse affın geniş” diye

Yemin ederim ne kavrulan kalbimin susuzluğu dindi
Ne de göz pınarlarım suyunu çekti

Bana kin tutanın kalbi yumuşayana dek zelil oldum
Ta ki aşkımı kınayan döndü de bana aracı oldu

Bende gördüğünüz teslimiyeti yadırgamayın
Zira ben yalnızca aşka teslim oldum

Ebu’l-Fadl Zuheyr bin Muhammed bin Ali el-Mühellebî (Bahâ Zuheyr)

Abdurrahman ed-Dahil'e Gazeli

Acıdan sızlanan bülbüle kim bulur çare,
Gece karanlığında başına gelen hasretine
Dağ ve bayırla dertleşip giryan olur hep o:
Endülüs’le bir olur mu Şark diyarı
...
Ayrılık acısı bülbüle şakımayı öğretince
acıların tuzağına takılmış kalmış
Geceleyin gökyüzünde yolunu kaybetmiş
Yeryüzü de ona bir hayli dar gelmiş
Ağacının ıssız dallarında silkindikçe
Aşka gelip ağlamaktan güler
Bürünüp abasına yüzü kapalı
İhtiyârâne yola koyulur yorgun adımlarla
Tüneyince sırtı kamburlaşır
Dikilince de göğsü kamburlaşır
...
Boğazının üzerinde kırmızı gagasındaki dili
Bir temrenin ucundaki kan izi gibi
Şakıdıkça sonuna kadar açılır
Akikten bir makasmış gibi
Ayrılık haline ağlayıp sızlanır
İnce bir tülün ardında evladına ağlayan anne gibi
Ağzını açıp savurdukça çatallı dilini
Tutmadan kendini döker içini
Onun dili ud telidir; lakin çalmadan öter gece vakti
yahut da o kor kıvılcımıdır
...
Sükûnet halindeydi; hasreti coştu birden
Dertlerin çilegâhı değil miydi gece
Biri tükenmiş biri yorgun iki kanatla
Uçmaya çalışıyor aşk illetine düşeli
Onu felek yaralamış, bir değil bin defa
Açtığı yaralara çare de bulsa ne olurdu
Başını taştan taşa vura vura
Abasından, gerdanlığından kan süzülür
Ağlamaktan gözleri kanlanmış
Yekpâre bir yakut gibi
...
Geceleyin bir "Ah" çekip ürperir
Saçlara değen küpeymişçesine
Ayrılık ona tek bir ramak bıraktı
Kan selinin ardında kalmış iz misali
O ramak da cezbelerinde tükenir
Gecenin son saatlerinde alevlenen sancı misali
Gerdanlık değil, alevdi
O boğazındaki kızıllık
Ah zavallı bir bilse
bu acıklı halinin aşktır müsebbibi
...
Aşina olduğum geceyle söyleştim
Sordum: “Derdi kimler taşır?” Dedi: “Hasret ehli”
Sordum ona: “Yeri neredir?” Dedi: “Ona her yer revâ
Hicaz ya da Irak, seçmez o mesken kendine”
"Ama” dedim, “Gözleri cömert değil yaşta”
Dedi: “Zaten en acısı akmayanı değil midir yaşların”
İşte biz hep kuşlara imreniriz
Kavrulup yandıkları acılarını bilmeden
Feleğin işidir, boşver o kuşları
Ağaç dallarını da diyarlarla hemhal eder
...
O serzenişteyken gözüm yıldızlara takılmış
uykusuzluk esaretindeydim, gözyaşlarımsa özgürce akıyor
Ey dert deryasında figan eden bülbül
Deryada boğulanların birbirine ne faydası var
Sana isabet eden ok bende nice yaralar bıraktı
İkimiz de gurbet ve firkat kurbanıyız
Dünya haline nereden baksan hep kısmet
Kâh güzellik bulursun kâh perişanlık
Bir de insan haline bak: Kurtulsa bile
Felek okundan, yay gelir yarar başını



DUİNO AĞITLARI İKİNCİ AĞIT

İKİNCİ AĞIT

Her melek korkunçtur. Heyhat, yine de 
şarkılarla seslenirim size, ruhun âdeta ölümcül kuşları, 
bilerek sizleri. Nerede Toviya'nın günleri, 
en nurlulardan birinin, basit bir evin kapısında durduğu o günler,
yolculuk için azıcık kılık değiştirmişti de korkunç değildi artık; 
(delikanlıydı, merakla bakınan delikanlının yanında). 
Şimdi çıksa başmelek, o tehlikeli melek, yıldızların arkasından, 
tek bir adım atsa aşağıya, bu tarafa: yerinden sıçrar 
çarparak öldürürdü bizi kendi kalbimiz. Kimsiniz siz?

Erkenden talihe kavuşanlar, sizler ki kâinatın baştacısınız, 
dağ silsileleri, şafak kırmızısı dorukları 
tüm yaratılışın, - çiçeklenmiş tanrının polenleri, 
uzuvları ışığın, geçitleri, merdivenleri, tahtları, 
varlıktan mekânları, hazdan kalkanları, kargaşaları 
şahlanmış duyguların ve aniden, birer birer, 
aynalar: dışa yansıttığı güzelliği 
yine kendi yüzünde toplayan.

Oysa bizler, ne zaman hissetsek, buharlaşıp uçarız; ah bizler, 
nefes alıp verirken kendimizi tüketiriz; közden köze 
azalır kokumuz. Elbette der biri bize: 
evet, kanıma işledin, bu oda, ilkbahar 
seninle dolu... Beyhude, o da tutamaz bizi, 
içinde ve etrafında kaybolur gideriz. Ya onları, güzelleri, 
ah, onları kim alıkoyabilir? Hiç durmadan ifadeler yerleşir
yüzlerine ve silinir. Sabah çayırlarındaki çiy gibi 
seçilir bizimkisi bizde, buğusu gibi 
sıcak bir yemeğin. Ey tebessüm, nereye?
                                  Ey hayran bakış:

yeni, sıcak, kabaran dalgası kalbin-; 
heyhat: biz buyuz işte. Tadı bizimki gibi mi 
içine karıştığımız uzayın? Melekler sadece 
kendilerinden taşanı mı toplayıp alır sahiden, 
yoksa bazen, sanki yanlışlıkla, bizden de bir şeyler var mıdır içlerinde? Biz onların hatlarına 
hamile kadınların yüzündeki müphemlik 
kadar mı karışırız ancak? Fark etmezler bunu girdabında 
kendine dönmenin. (Nasıl fark etsinler ki?)

Sevenler, bilebilselerdi, harikulade söyleşirlerdi 
serinliğinde gecenin. Zira her şey sanki 
bizi gizler gibi. Bak, ağaçlar var; 
yaşadığımız evler ayakta hâlâ. Sadece biz 
geçip gideriz her şeyin yanından hafif bir dokunuş gibi.
Ve her şey birlik içinde bizi susmakta, biraz 
utançtan belki, biraz da kelimelere dökülemeyen umuttan.

Sevenler, sizlere, birbirine yetenlere, 
bizi sorarım. Birbirinizi kavrarsınız. Var mı kanıtınız? 
Bakın, bazen öyle olur ki, birbirlerinin 
farkına varır ellerim ya da yıpranmış yüzüm 
kendini dinlendirir avuçlarımda. Bu bana bir nebze 
his verir. Fakat kim cüret etmiş ki sırf bununla olmaya?
Sizler ama, diğerinin hayranlığında
büyüyenler, ta ki o artık dayanamayıp 
yalvarıncaya dek: artık yeter -; sizler, birbirinizin elleri altında 
bağbozumu gibi bereketlenenler; 
bazen de yitip gidenler sırf diğeri 
galebe çaldığı için: sizlere bizi sorarım. Bilirim,
böyle mutlulukla dokunursunuz birbirinize, 
çünkü okşayış kalıcıdır, 
çünkü kaybolup gitmez, sizin, ey şefkatliler, 
örttüğünüz yer; çünkü altında o saf 
daimiliği hissedersiniz. Ve ebediyet beklersiniz âdeta 
kucaklayıştan. Fakat üstesinden geldiğinizde ilk 
bakışların korkusunun ve penceredeki hasretin 
ve ilk gezintinizin, bir kere dolandığınız bahçede: 
Sevenler, onlar hâlâ siz misiniz? Birbirinizin ağzına uzanıp 
kadeh gibi değdirdiğinizde dudaklarınızı -: meyden meye: 
ah, nasıl da tuhaftır o andan kopması içenin.

Şaşırtmamış mıydı sizi Attika stellerindeki ihtiyatlı 
duruşu insan ellerinin? aşk ve veda 
alınmamış mıydı hafifçe omuzlara, sanki bizimkinden 
başka bir kumaştan yapılmış gibi? Hatırlayın o elleri, 
nasıl da gevşek duruşları, oysa gövdelerde dipdiri bir kuvvet.
O kendine hâkim kişiler bilirdi: biz bu mertebedeyiz, 
bize özgü kendimize böyle dokunmak; tanrılar 
daha kuvvetle yüklenirken bize. Ama o da tanrıların meselesi.

Bulabilseydik keşke biz de saf, ölçülü, ince 
insani bir şey, bize ait bir parça bereketli toprak 
nehir ile kayalık arasında. Zira aşar
                          kendi kalbimiz de bizi
hâlâ onlar gibi. Ve göremeyiz kalbimizi artık, 
ne onu yatıştıran suretlerde, 
ne de yücelten tanrısal gövdelerde.

Rainer Maria Rilke 
Çeviri: Zehra Aksu Yılmazer