Ümran Ay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ümran Ay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2014

Divan Şiirinde Güneş

Kıyâmet günine benzer o meh-rûda mehâbet var
Temâşâ-yı cemâline ne tâkât var ne kudret var

Taşlıcalı Yahya


Ol kâmet üzre ol hurşîd sûret
Kıyâmet güni gibi pür-harâret

Mesîhî


Ol büt-i sîmîni gördüm sînesi billûr imiş
Gün gibi başdan ayaga bir musavver nûr imiş

Üsküblü İshak Çelebi


Subh-dem yaturken ol meh üstüme geldi didi
Üstüne gelmiş güneş sen dahı uyanmaz mısın
Karamanlı Nizâmî


Göz göre sensüz şeb-i târ oldı rûz-ı rûşenüm
Kandasın ey âfitâb-ı âlem-ârâ kandasın

Hayretî


Açılur senden yana her gün gözüm nergisleri
Âfitâbum hânenün câmı güne karşu gerek

Taşlıcalı Yahya


Ârâm idemez dil göricek sâgarı pür-mey
Hurşîdi göricek nola raks eylese zerrât

Hayâlî


Meger bir subh kim ‘âlem gelini
Boyar yüz reng ü âl ile elini

Bürür gerçi başına al tuvagı
Kılur nûrânî anı yüzi agı

Arûs-i çarh pîrûze eyleyüp baht
Urınur tâc-ı zer pîrûze-gûn taht

Şeyhî


Zînet itmiş kendüyi ol bî-vefâ dünyâ gibi
Âsumânîler geyer mihr-i cihân-ârâ gibi

Üsküplü İshak Çelebi


Serâser âlemi yakdın nola lâlîn kabâlarla
Şafakdan arz-ı ruhsâr eylemiş mihr-i cihânsın sen

Ulvî


Şem’-i rûyun âftâb-ı âlem-ârâdur senün
Nûr-ı Hak hurşîd-i ruhsârunda peydâdur senün

Fuzûlî


Bakamaz kimse güneş yüzine gözler kamaşur
Görenün aklı gide özge temâşâdur bu

Çâkerî


Gün yüzin hem gösterür hem dir göze nem gelmesün
Çeşme-i çeşme nice eşk-i dem-â-dem gelmesün

Bâkî


Ol âfitâb-tal’ata kim derse mâh-rû
Olsun cihânda meh gibi dâ’im siyâh-rû

Bâkî


Eşk-i çeşmüm mahv olur gördükçe yârun sûretin
Tagıdur hurşîd çünkim encümün cem’iyyetin

Mesîhî


Yüzüni görmese n’ola çeşmüm giryân olıcak
Âfitâbı göremez kimsene bârân olıcak

Karamanlı Nizâmî


Ol kamer-tal’at yüzinden açdı çün müşgîn nikâb
Sanasın kim ebr içinden zâhir oldı âfitâb

Revânî


Zülfi kim gül yüzine sünbül-i ter kıldı nikâb
Âfitâbun sanasın kim yüzüni tutdı sehâb

Münîrî


Gün şemsesinün dâiresün eyledi tahrîr
Nakkâş mıdur zülfi k’anun kıl kalemi var

Revânî


Bir güneş yüzlü firâkında felek hasret ile
Var ise hançere düşdi nitekim ‘âşık-ı zâr

Bâkî


Yârab ne şem imiş bu mehün yüzi kim anun
Yüzi katında şems-i duhânun ziyâsı yok

Nesîmî


Vuslat güninde secdeye vardum yüzün görüp
Bayrâm namâzı çün kılınur togsa âfitâb

Amrî


Ol gün togar mı başa ki subh-ı visâl irüp
Hüsnün ziyâsı zulmet-i hicrânı dûr ide

Bâkî


Gün doğar meclis-i uşşâka şeb-i hayretde
Her ne saat ki o hurşîd-i sabâhat uyanır

Şeyh Gâlib


Yerde kalmaz gözümüz yaşı bizim şebnem-vâr
Şevk-i dîdârın ile vâsıl-ı hurşîd ederiz

Bosnalı Sabit


Gün tutılur diyü kizb eyler müneccim bilemez
Kim yüzün gördi hayâdan perde tutdı âfitâb

Sabâyî


Nûr uğurlarken ruhundan tutdı let urdı küsûf
Kararup a’zâsı çekdi çok belâyı âfitâb

Zâtî


Demem ol şûh-ı cefâ-pîşe bana yâr olsun
Mihr iken zîver-i âgûş-ı şeb-i târ olsun
Bed-duâm öyle ki bir mâha giriftâr olsun

Şeyh Gâlib


Duâm oldur günü magribde dogsun çarh-ı fettânın
Ki uşşâka yüzün göstermedi ol mihr-i rahşânın
Erip bayrama Gâlib sonra tutdum savm-ı hicrânın

Şeyh Gâlib


Bu ‘anber saç ruh-ı zîbâya düşmiş
Bulıtdan sanki güne sâye düşmiş

Ahmedî


Gûşe-i zülfün durur her gice mâhun menzili
Her seher gül ruhlarundur cilve-gâh-ı âfitâb

Kemalpaşazâde


Tâb-ı ruhundan eyledi dil zülfüni mekân
Gün germ olunca kendüye edindi gölgelik

Hayâlî


Cân mîvesine lezzeti şevk-i ruhun verür
Hurşîd pertevinden olur çün semer lezîz

Hamdullah Hamdi


Hayâl-i ârızun cevlân eder bu çeşm-i pür-nemde
Nicük kim mevclenmiş suda aks-i âftâb oynar

Fuzûlî


Tutdı ebrûna yüzin mihr-i izârunla gönül
Kıbleye karşu kılur sanki salât-i işrâk

Bâkî


Çeşm-i mihre tûtîyâ eyler felek her rîzesin
Ârzû-yı sâye-i kaddünle ol kim hâk olur

Neşâtî


Ey Hayâlî ola mı şa’şa’a engüştü misâl
Tutalum benzedi horşîd eli âyesine

Hayâlî


Ola adûlarunun sâye gibi yüzi siyâh
Sen oldugunca cihânda güneş gibi meşhûr

Hayâlî


Pâyına yüz süren o şehün kâm-yâb olur
Bir zerre ise mihri ile âftâb olur

ŞeyhülislamYahya


Subh-veş rûşen olup dil gün toğardı başuma
Ben yaturken hücreme gelsen seher ey âfitâb

Zâtî


Hâne-i ağyârdan çıkdı çün ol meh bî-nikâb
Öyle sandum toğdı mağrib menzilinden âfitâb

Emrî


Çün tâze oldı gül şeref-i âfitâb-ıla
Teşrîf eyle bâğa ki vakt-i şerîfdür

Ahmedî


Magrûr olma pâdişehüm hüsn-i sûrete
Bir âfitâbdur ki serî’u’z-zevâldur.

Bâkî


Güneşte varsa cazibe senin yüzünde yok mudur
Cemâline gönül gibi cihânın incizâbı var

Lâedri


Yaşumı görüp terahhum idesin dirdüm velî
Agladugum bu ki gün görinse ahter gizlenür

Necâtî Beg


İy yüzi güneş senden ırah her gice tâ subh
Çarh âyinesin jenge boyar Ahmedî ahı

Ahmedî


Ol tıfl-ı mâh-rû kim âyet-i nûr oldı gitdükçe
Şu’â-hüsn ile gün gibi meşhûr oldı gitdükçe

Tecellî


Hüsni artarsa ‘aceb mi ser-firâz oldukça yâr
Kim ziyâsın artırur yükseldügince âfitâb

Derûnî İznikî


Karşusında yakamı çâk iderem subh gibi
Her seher geyse o meh gün gibi altun üsküf

Sabâyî 


Cemâlün pertevinden nûr-bahş ol mâh u hurşîde
Güneş âyine-i hüsnün felek âyine-dâr olsun

Bâkî


Cânâ senün gibi güzelin hüsni ayına
Lâyık budur ki ay u güneş ola âyine

Prizrenli Şem’i


Meh ruhundan gayra tâ kim eylesem meyl-i nigâh
Gözedür zer tîg ile mihr-i cihân-ârâ beni

Ahmet Paşa


Ol gınâ şâhı ki doydu bende olan ac ana
Subh taht-ı acdır hurşîd zerrîn tâc ana

Hayâlî


Taht-ı pîrûzî felek olursa mihr altunlu tâc
Var-iken hâk-i derün itmez bu gönlüm ihtiyâc

Prizrenli Şem’i


Sarınsa şemsî dülbendin güneş gibi güzel Ahmed
Gören dir âfitâb inmiş gümüş serv-i hırâmâna

Prizrenli Şem’i


Âlemi ucdan uca avcuna alsan yiridür
Subh-ı devletdür elün mihr-i münevver hâtem

Necâtî Beg


Düşdi sandum âb-ı cârî üzre ‘aks-i âfitâb
Bakıcak kolundağı altunlu bâzû-bendüne

Taşlıcalı Yahya


Doğdu hurşîdi yine subh-ı bahâr-ı hüsnün
Düğme-i zer degil ol gerden-i kâfur üzre

Nedim


Yumaga la’lün-içün çeşme-i hayvândan elüm
Yaraşur ay u güneş olsa gümüşden legenüm

Prizrenli Şem’i


Şafak mey mihr ü meh sağar habâbıdır anun encüm
Elimde mest-i aşkem iki ‘âlem bir ayagımdır

Hayâlî


Yahyâ su koymağ içün ayagına ol mehün
Gûyâ ki tâs idindi felek mihr-i enverî

Yahya Bey


Şûle-i mihri felek eyledi zerrîn-cârûb
Sen güzeller şehinün yollarını pâk eyler

Prizrenli Şem’i


Girde-bâlin itmege hurşîdi ar itsem revâ
Gördüm olmış hâbda vakf-ı serüm zânû-yı dost

Fehim-i Kadim


Bu ne şehdür kim yatur hüsnün harîminde idüp
Mihri bâlin mâhı pister kâkül-i müşkîn-i dost

Revânî


Döner hurşîd-i âlem tâbına gerdûn-ı gerdânun
Binüp dolaba her bir mâh-ı tâbânı Sitanbulun

Şeyhülislam Yahya


Aluben mihr eşrefîsin ağzına pîr-i felek
Ey kamer-ruh müşterîdir vaslına zer gösterir

Hayâlî


Ey serâ-perden için tâk-mu’allâ atlas
Hil’at-i benden için mihr ü meh altınlı benek

Necâtî Beg


Bezmün kebâbı olmag içün idünür gıda
Her subh encüm erzenini mâkiyân-ı mihr

Mesîhî


Ey yüzü gül gönlegi gül-gûn u donı kırmızı
Âteşîn kisvet geyüp odlara yandurdun bizi
Ay u gündür hüsn bahsinde cemâlün ‘âcizi
Âdem oglından senün tek dogmaz ey kâfir kızı
Guyyâ atan meh-i tâbândur anan âf-tâb

Fuzûlî


Atan anan senin var ise mihr ü mâhtır cânâ
Ki bir bakışta mihre bir bakışta mâha benzersin

Nedim


Ger kamer mâder olsa şems peder
Togmaya bir senün gibi ahter

Nev’i


Yılduzu düşkün garib ü ‘âşık-ı bî-çâreyin
Gün gibi deryâ-yı ‘ışkında gezer âvâreyin

Taşlıcalı Yahya


Şeh-i hâverle sultân-ı nücûm ey hüsrev-i hûbân
İki pür şevk ‘âşıkdur kapunda subhgâh ahşam

Hayâlî


Ol nûr-ı İlâhî ki tufûliyyet içinde
Mihr imiş ana dâye meh imiş ana lâlâ

Karamanlı Nizâmî


Meclis-i aşkunda çengî Zühre, deffâf âfitâb
N’eylesün raks itmesün mi zerre-i nâçizler

Bâkî


Afitâb u Zöhreye hüsnün meta’ın etme arz
Ana âlem müşteri lâzım degül dellâleler

Hayâlî


Şamdan gelmiş yalın yüzlü ışk mahbûbudur
Tâs alıp kûyun gedâlar gibi seyr eyler güneş

Hayâlî


Gice gündüz âsitânunda gelür hidmet eder
Mâh u hûrşid iki kullarun dururlar sarışın

Necâtî Beg


Boynı baglu kul itdi hurşîdi
Ki şuâı durur resen derler

Çâkerî


Altun üsküflü kulun olsa n’ola mihr-i felek
Pâdişâh-ı âlem-ârâsın bugün ey âfitâb

Hilâlî


Şafakda mâh-ı nev hınnâlu bir parmagına degmez
Güneş zer tas ile su koymaga ayaguna degmez

Emrî


Meşşâtavâr âyinesine cilâ virüp
Aldı eline şâne-i zerrîn âfitâb

Revânî 


Eline âyine almış güneş gelür her subh
Kapu kapu gezen âyinedâra benzetdüm

Çâkeri


Sâkiyâ peymâne sun kim şevkıne şeh bezminin
Zöhre her gün çeng ile hurşîd-i tâbân oynatur

Ahmet Paşa 


İy şeh-i meh-ru gelüp bezmüne yer yer yanmaga
Bir saru saçlu melek yüzlü güzeldür âfitâb

Tarîkî


Bu bezm-gâh-ı felekde hezâr işve ile
Elüne ger suna hurşîd kâse-i zerrîn

Üsküblü İshak Çelebi


Gündüz birisi hizmetin eyler gice biri
Mihr ile mâh meşhedine oldı türbedâr

Nevî


Ol şeh-i hûbâna öykinmek diler her gün güneş
Geh geyer altunlu külah geh geyer altunlu şîb

Revânî


Ay u gün nice diyem benzer yüzünle alnuna
K’anlarun her birine irer husûf ile zevâl

Çâkerî


Sen yüzünden âlemi rûşen kılup saldun nikâb
Yazıya salsun bugünden böyle nûrın âf-tâb

 Fuzûlî


Şa’şa’a sanma hicâb idüp ruh-ı dildârdan
Rûyına barmakların tutar Emînî âfitâb

Eminzâde Emînî


Şöyle âlem-tâb olur ruhsâr-ı cânân her gece
Kim hayâdan gizlenür hurşîd-i rahşân her gece

Ahmet Paşa


Davi-i hüsn eyleyip meydanına geldikçe mihr
Hüsn-i âlem-gîrin ey meh-rû düşürdü anı pest

Hayâlî


Gördi dünyâya sıgışmaz hüsn ile ol mehlikâ
Kodı iy Yahyâ el arkasını yere âfitâb

Yahya Bey


Germ olup benzetdügi’çün kendüyi ruhsârına
Âfitâba jâlelerden oldı seng-endâz gül

 Hayâlî


Hüsni bâzârın tolanur her seher ahşama dek
Benzer ol meh-rûya kızgın müşterîdür âiftâb

Süvârî


Çün cihân ol meh-likâya müşterîdir ey güneş
Satamazsın hüsnünü germ olma kim bâzâr yok

Ahmet Paşa


Kaynak: Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 2, İstanbul 2009, 117-162. 
Dr. Ümran Ay

31 Ekim 2014

Baba Evi

Şiir; yani söz… Bir davet metodu. Bayağı, sıradan değil; zarif, çoğu kere sadece muhatabına fısıldayan güzellikte nükteli… Şiir neye davet eder insanı? Şairini, okuyanını bir âlemden bir âleme geçişe yahut iç âleminde yürüyüşüne ya da üçüncü boyuttaki zamandan ve mekandan uzak hiçliğe yahut hepliğe. Okuduktan sonra çoğalmış ya da azalmışsanız biraz önceki siz değilseniz,
birşeyler vardır o şiirde. Bazen kelimeler şairin ağzından öyle umarsızca dökülür tembelliğe, serkeşliğe davet eder sadece; bir şey öğretme-anlatma gayesi duymadan, cımbızlı şiirde olduğu gibi: Bir elinde cımbız bir elinde ayna / Umrunda mı dünya… Bazen dağları, taşları, seherde kuşları zikre davet eder Allah’a Yunusça: Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni

Allah kullarını Kur’an’la kendine ve kendini bilmeye davet etti. O söz o kadar gerçek ve o kadar müzeyyendi ki güzellikteki kemal insanı zâtına hoşça bakmaya, nâkıslığını gidermeye davet etti. Ve telâş etti insanoğlu onun gibi güzel söylemeye, şiir doğdu bu telâştan… Dört kitabın manisini okuyan Yunus, aşka gelince gördüm bir uzun heceymiş dedi, ozanlara bir ayak verdi, aşkı söylemeye davet etti onları… Belki ondandır ki şairler ne söylerse söylesinler el-hak aşktan dem vurmadan geçmezler şiirin diyârından…Şiirin sesindeki davetin gücü cilt cilt kitaplara, binlerce sayfalık nesirlere galebe çaldı. Aziz İstanbul, Bedr’in Aslanları, Durun Kalabalıklar, Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm, Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir, Gör zāhidi kim sāhib-i irşad olayım der, Kişi noksānını bilmek gibi irfan olmaz…gibi berceste ifadeler değil midir sayfalarca nesirlerin bir çırpıda söyleniveren hülâsâsı… 

Şair, sözle önce tenhâlığını, yalnızlığını paylaşmaya davet eder okuyucuyu. Şiir okunmaya başladığı andan itibaren söz kapısı açılmıştır artık iki taraf arasında. Siz dinledikçe o çağlar; o çağladıkça siz taşarsınız ırmak ırmak…Duygu seline kapılmış gibi. Son sesini söylediğinde şair aynı yerde değilsiniz ve aynı insan da değilsiniz artık. 

Sizin var mıdır- bu da soru mu, mutlaka vardır- dilinize dilinize peleseng olan şiirler. Düşündüm de beni çağıran şiirleri. Neden dönüp dönüp her şeyden sonra kapılarına dayanıyorum, biliyorum ki susuz bırakmayacaklar beni, kimi sözün serinliğinde dinlendirecek kimi âteşin yakıcılığında kavuracak, ama kesinlikle susmayacak. Cemal Kurnaz Hoca’nın Dîvân Şiirinde Belge Redifler makalesini okumadım henüz ama tahmin ediyorum Walter Andrews’in Şiirin Sesi Toplumun Şarkısı kitabında olduğu gibi klasik edebiyatımızda metin şerhi yahut şiir tahlili dediğimiz yolu takip ederek şiirin kelimeler kadrosunu veya sadece rediflerin simgelediği anlamları yan yana koyduğumuzda dönemin iktisadî, idarî toplumsal, kültürel anlayışını şiir üzerinden okumanın pekâlâ mümkün olduğunu söylüyor. Varlık, yokluk, adalet, zulmet, aşk, nefret, bilmek, hissetmek adına insanla yani fâil ile meful ve mefhum adına zihninizden ne geçiyorsa şiirin hisler şehrine sizi davet eden bir kapısı mutlaka var.

Gelelim 20 yıldır bu arsız misafiri hep kendine davet eden şiire:


Uzaklarda yurdum burdan çok uzak
Her mevsim güneşli, masmavi göklü
Camili, kubbeli, kümbetli, köşklü
Ozanlı, Garipli, Kervansaraylı

Hele insanları Alpli, Giraylı
Yok haber onlardan, baba evimden
Bu yüzdendir halim kopuk bir yaprak
Her şey çok uzakta benden çok uzak


Bu mısraları Haluk Dursun hocadan işittiğimde, 1947 sonbaharında Sen Nehri kıyısında cesedi bulunan Buğra Alp Giray’ın cebinden çıkan bir kâğıt parçasına yazılmış Paris Akşamları şiirinden bir parça olduğunu bilmiyordum. Hoca sadece adını ve memleketini söylemişti şairinin.

O, II. Dünya Savaşı sırasında tehcire tâbi tutulan, yurdundan sürülen bir Kırımlı. Çağırdı beni baba evine. Belli ki kendisi Paris’te ama ruhu Kırım’da, köyünde yaşıyordu. Kırım toprakları, baba evinden gelen rüzgâr masmavi göklerden aşağılara kubbelerin, kümbetlerin serin kuytularına savurdu beni. Buğra Alpgiray bir daha Kırım topraklarını hiç görmedi. Cengiz Dağcı’nın O Topraklar Bizimdi ve Onlar da İnsandı eserlerinde anlattığı milletinin Sibirya’ya sürülüşünü, hastalananların diri diri
trenlerden atılışını bilmedi, belki buzlara çakılıp kalan çığlıklarını da duymadı; puslu Paris akşamlarında hayalindeki güneşli, masmavi, mâmur Kırım’ın hayaliyle gözlerini kapattı kahpe dünyaya. Hiç olmazsa milletinin yok edildiğini baba evinin harâb olduğunu görmeyen, hayallerinde
yaşattığı Kırım’la ölen Alpgiray mı daha şanslıydı yoksa vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş / yavru gitmiş ıssız kalmış otağı diyen Bayburtlu Zihni mi? Bayburt Ruslarca harâb edilmiş de olsa başka diyarlarda değil kendi memleketinde talihsiz milletine şiir düzdüğü için…

Baba evi… Vatan toprağı gibi mukaddes, aziz. Teklifsiz, sorgusuz sualsiz dalarsınız içeriye. Ömrünüz boyu size açık yegâne kapı, yani memleketiniz. Şimdi hiç alâkası yok diyeceksiniz ama yurtdışından gelirken bu duyguyu öyle yaşıyorsunuz ki vatanınızın bir kere daha iliklerinize kadar baba eviniz olduğunu hissediyorsunuz, kaygılanmadan, elinizi kolunuzu sallaya sallaya pasaportunuzu polise uzatırken o hoşgeldiniz demeden sizin bir hoşbulduk diyesiniz geliyor şöyle dolu dolu…

Sınır kapısından çıkarken bu sefer baba evinden çıkar gibi bir hüzün hissettim hiç tanımadığım Yüksekova’nın ışıklı silüetine bakarken. Sınırdan geçince bile Turkcellimin ülke kodunu çevirmeden çekiyor olmasına çocuklar gibi sevindim. Yolculuyor beni dedim içimden bir müddet daha kendimi garip hissetmeyeyim diye. Baba evinden kendi isteğinle bile çıkmak bu kadar tuhaf ve zorken sürülmenin sancısını tahayyül ne kadar güç! Adı Ermeni, Sırp, Rus, Yunan kim olursa bu medeni(!) milletlerin baba evimize uzattıkları hain eller bu milleti kopuk bir yaprak gibi savurdu yurdundan uzak. Samiha Ayverdi’nin Balkanlarda anlattığı sokakları, çil çil kubbeleri sanırsınız
Bursa imiş, bir Anadolu çarşısına düşmüş yolunuz. Yıllar sonra mezar taşlarından bile ismi silinip yok edilenlerle Aytmatov’un mankurtlaştırılan zihni silinip yok edilenler arasındaki kader birliğini nasıl izah edebiliriz?

İnsanla beraber zamanda yol alan şiir her devirde farklı anlamlar söyler size. 16.yy da yazılan bir şiiri o yüzyılda yaşayan biri gibi yorumlayıp anlatamayız elbette. Belki eksik belki fazla anlatırız ama zamanımızın değerleriyle yorumlarız onu, şiirin ölmezliği her dem taze oluşu burda gizli değil midir biraz?

Kubbe-kümbet-köşk… Telaffuzunda/söylenişinde taşın yahut mermerin sertliğini bir hamur gibi yumuşattıklarını hissettiniz mi siz de ve manalarıyla bütün bir medeniyetin miyarını tarttıklarını ağırlığınca. Çoğunlukla edebiyatımızda gök kelimesiyle yan yana yürüyen kubbe; dünya anlamına ilâve olarak enginliğini ve genişliğini de ifade eder Osmanlı coğrafyasının… Gökkubbede bir hoş sâdâ bırakmak gayesiyle eline, beline, diline pisliği dolamayan, eksikliği muhatabına üslubunca söyleyen, mahremiyeti emânet bilen büyüklerin bugün yattığı kümbetler dünyada ukbâyı yaşayanlara yakınlaştırır sizi.

Evliya Çelebi bu coğrafyanın ABC’sini yazdı, Taşköprülüzâde, Âşık Çelebi, Kâtip Çelebi zamanlarındaki ulemâ, şuârâ, umerâ ve vüzerâdan; hâsılı büyüklerden ve zariflerden söz açtılar kitaplarında. Sırça saraylarda, bin bir odalı köşklerde yaşayanları ya da çarşıdaki nalburcuyu, kalemdeki yazıcıyı, haremdeki şehzadeyi kuyumcu titizliğiyle yazdı kalemleri. Onlar söz testisini
iyiyi ve güzel olanı anlatmak için kırdılar, bu millete lâyık bir eser bırakmanın sorumluluğunu bildikleri için insanların mahremiyetleriyle işleri olmadı, bayağılaşmadılar. Bu sebeple içinde her ne olduysa kubbe-kümbetköşk kelimeleri bize hep azâmeti, zerafeti, ulviyyeti hatırlattı. Kubbede hoş sadâ bıraktıkları, hürmet ettikleri için hürmet gördüler. Onlar ve onlar gibiler bu sebeple baba evinin yegâne sahipleri kalacaklar, uzaklarda savrulup gitseler bile.

Selâm ile…


Ümran Ay
Rengâhenk Dergisi / Sayı 17 / 2011

18 Eylül 2014

Şiir neye davet eder insanı?

Şiir; yani söz… Bir davet metodu. Bayağı, sıradan değil; zarif, çoğu kere sadece muhatabına fısıldayan güzellikte nükteli… Şiir neye davet eder insanı? Şairini, okuyanını bir âlemden bir âleme geçişe yahut iç âleminde yürüyüşüne ya da üçüncü boyuttaki zamandan ve mekandan uzak hiçliğe yahut hepliğe. Okuduktan sonra çoğalmış ya da azalmışsanız biraz önceki siz değilseniz, birşeyler vardır o şiirde.


Ümran Ay / Rengâhenk