ben bittim,
kulbu bulamıyorum,
çok fazla soyulmuşum
hiçliğin arka sokaklarında,
çok fazla merhametsiz
akşam geçirmişim, yetmezmiş
gibi bir takıntı ölümcül
kadınlara.
ben
bittim, sarın
beni, paketleyin,
Normandy'nin kuşlarına
ya da Santa Monica'nın
martılarına fırlatın,
artık okumuyorum,
artık
üremiyorum,
tel örgünün üstünden
yaşlı adamlarla
muhabbet ediyorum.
intihar kompleksimin çözüldüğü
nokta bu mu?: birinin bana
telefonda sorduğu şu soru:
Kerouac'la hiç karşılaştın mı?
otobanlarda beni geçmelerine izin veriyorum artık.
15 yıldır kimseyle yumruk yumruğa gelmedim.
gecede üç kez işemeye kalkıyorum.
ve sokakta bir yosma gördüğümde
tek gördüğüm
bela.
ben
bittim, başladığım yere
döndüm, tek başıma içiyor
ve klasik müzik
dinliyorum.
ölümle ilgili asıl mesele hazırlanmak.
bir kaplan yürüyor düşlerimde.
ağzımdaki sigara patladı.
tuhaf şeyler hâlâ
oluyor.
hayır, Kerouac ile hiç karşılaşmadım.
gördünüz mü?:
tamamen
boşa
geçmemiş
ömrüm.
Charles Bukowski
Çeviri: Avi Pardo
Kapalı Bir Kapıdır Cehennem / parantez
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
31 Aralık 2016
Şimdi
on yılları uçurup
yaşlılığa doğru kayarken
gerçekten kötü
tek bir kişi bile tanımadan
gerçekten olağanüstü
tek bir kişi bile tanımadan
gerçekten iyi
tek bir kişi bile tanımadan
kayarken yaşlılığa on yılları
uçurup en kötüsü sabahlar
Charles Bukowski
Çeviri: Avi Pardo
yaşlılığa doğru kayarken
gerçekten kötü
tek bir kişi bile tanımadan
gerçekten olağanüstü
tek bir kişi bile tanımadan
gerçekten iyi
tek bir kişi bile tanımadan
kayarken yaşlılığa on yılları
uçurup en kötüsü sabahlar
Charles Bukowski
Çeviri: Avi Pardo
27 Aralık 2016
Ayrı Evlere Çıkmak
Kapıları ölü, sağ
Bütün akrabaya kapalı
Bir ev bulsak,
O ev yalnız ikimizin olsa
Hep orada otursak.
İç içe bu evler, bıktım,
Birbirine bağlı.
Sözde kalır ayrı evlere çıkmak,
Dağ başlarında bile olsa
Yalan, evlerin yalnızlığı.
Bir duruş tazeler eski bir acıyı
Hortlatır gerilerde bir derdi bir bakış.
Bu ev sizin öyle mi?
Yanlış!
Önceki evlerin üzüntüsü biter mi,
Kapıları kapasanız da eser.
Kesildiğini sandığınız soluklar
Daha da artmışa benzer.
Yaşar ölmüş bir amca, aranızda canlı,
İki evin birisinden yadigâr.
Saadet hülyalarınızla alay eder gibi,
Allah günah yazmasın, yaşar.
Haremlerin cefasıyla yasak eder sevinci,
Atılamaz, hâtıra!
Emmiş taze gözlerin nurunu, kaatil,
Duvarsa gergef işli bir levha.
Çıktığınız ocaklar ezer sizi işte,
Ezmese bile üzüntü.
Bazı yaslar evlenirken ayrılışta,
Aileden bazı eşyalar gibi,
Yeni yere götürülmesin mümkün mü?
Bir karanlık içinde bu evler,
Aydınlıkları öyle az ki!
İçeriye sevinç, keder, hiçbir haber
Sızdırmayan ev arıyoruz.
Bulunmaz ki!
Behçet Necatigil
(Türk Dili, 2, 1 Kasım 1951)
Bütün akrabaya kapalı
Bir ev bulsak,
O ev yalnız ikimizin olsa
Hep orada otursak.
İç içe bu evler, bıktım,
Birbirine bağlı.
Sözde kalır ayrı evlere çıkmak,
Dağ başlarında bile olsa
Yalan, evlerin yalnızlığı.
Bir duruş tazeler eski bir acıyı
Hortlatır gerilerde bir derdi bir bakış.
Bu ev sizin öyle mi?
Yanlış!
Önceki evlerin üzüntüsü biter mi,
Kapıları kapasanız da eser.
Kesildiğini sandığınız soluklar
Daha da artmışa benzer.
Yaşar ölmüş bir amca, aranızda canlı,
İki evin birisinden yadigâr.
Saadet hülyalarınızla alay eder gibi,
Allah günah yazmasın, yaşar.
Haremlerin cefasıyla yasak eder sevinci,
Atılamaz, hâtıra!
Emmiş taze gözlerin nurunu, kaatil,
Duvarsa gergef işli bir levha.
Çıktığınız ocaklar ezer sizi işte,
Ezmese bile üzüntü.
Bazı yaslar evlenirken ayrılışta,
Aileden bazı eşyalar gibi,
Yeni yere götürülmesin mümkün mü?
Bir karanlık içinde bu evler,
Aydınlıkları öyle az ki!
İçeriye sevinç, keder, hiçbir haber
Sızdırmayan ev arıyoruz.
Bulunmaz ki!
Behçet Necatigil
(Türk Dili, 2, 1 Kasım 1951)
Varsa Ev
Varsa yoksa sokak
İnsan o yaşlarda
Gözü beni görmez olur
Gece gündüz dışarda.
Yok kıl kadar değerim,
Öyle olsun!
Ben beklerim
Kısa veya uzun.
Oğullar uzaklaşır, kızlar uzaklaşır
Bir zaman içinde benden,
Oluruna bırak, gençtir, derim,
Hevesini alsın sokaklardan.
Bensiz olamazlar, dönerler
Çok denedim.
Ben büyüğüm, affederim
Ben evim.
Behçet Necatigil
İnsan o yaşlarda
Gözü beni görmez olur
Gece gündüz dışarda.
Yok kıl kadar değerim,
Öyle olsun!
Ben beklerim
Kısa veya uzun.
Oğullar uzaklaşır, kızlar uzaklaşır
Bir zaman içinde benden,
Oluruna bırak, gençtir, derim,
Hevesini alsın sokaklardan.
Bensiz olamazlar, dönerler
Çok denedim.
Ben büyüğüm, affederim
Ben evim.
Behçet Necatigil
Evin Halleri
Evin yalın hali
İster cüce, ister dev
Camlarında perde yok
Bomboş, ev.
Evin -i hali, sabah,
Geciktiniz haydi!
Uykuların tatlandığı sularda
Bıracaksınız evi.
Evin -e hali, gün boyu,
Ha gayret emektar deve!
Sırtınızda yılların yorgunluğu
Akşam erkenden eve.
Evin -de hali, saadet,
Isınmak ocaktaki alevde
Sönmüş yıldızlara karşı
Işıklar varsa evde.
Evin -den hali, uzaksınız,
Hattâ içinde yaşarken
Aşkların, ölümlerin omzunda
Ayrılmak varken evden.
Behçet Necatigil
İster cüce, ister dev
Camlarında perde yok
Bomboş, ev.
Evin -i hali, sabah,
Geciktiniz haydi!
Uykuların tatlandığı sularda
Bıracaksınız evi.
Evin -e hali, gün boyu,
Ha gayret emektar deve!
Sırtınızda yılların yorgunluğu
Akşam erkenden eve.
Evin -de hali, saadet,
Isınmak ocaktaki alevde
Sönmüş yıldızlara karşı
Işıklar varsa evde.
Evin -den hali, uzaksınız,
Hattâ içinde yaşarken
Aşkların, ölümlerin omzunda
Ayrılmak varken evden.
Behçet Necatigil
Kurşun
Bitkinim, bitkinsin
Saçlar ağarır ümitlerle beraber
İnsanın evi olması
Büyülenmiş gibisin.
Satırlarda soldu yüzün
Kalabalık evlerde eğreti
Üzgünüm, üzgünsün
Mumlar eridi.
Sokaklar, eğlenceler uzakta
Farkında bile değilsin
Hasadını esirgeyen toprakta
Bitkinim, bitkinsin.
Çökmüş siperlerden kurtulan yorgun
Askerleri düşün
Yeraltında saatler
Yılları ömrümüzün.
Bilmezden gelsek de
Gün sönmeye başladı
Seneler eriyor cenkte
Yaşamaya vakit kalacak mı?
Diyelim kurtardık hayatı
Ya ansızın yalnızsak
Ya külçeleşir de ayaklar
Yürüyemez olursak?
Yahut askerleri düşün
Tam çıkmışlar siperden
Bakıyorsun
Pusudaki tepelerden bir kurşun.
Behçet Necatigil
Saçlar ağarır ümitlerle beraber
İnsanın evi olması
Büyülenmiş gibisin.
Satırlarda soldu yüzün
Kalabalık evlerde eğreti
Üzgünüm, üzgünsün
Mumlar eridi.
Sokaklar, eğlenceler uzakta
Farkında bile değilsin
Hasadını esirgeyen toprakta
Bitkinim, bitkinsin.
Çökmüş siperlerden kurtulan yorgun
Askerleri düşün
Yeraltında saatler
Yılları ömrümüzün.
Bilmezden gelsek de
Gün sönmeye başladı
Seneler eriyor cenkte
Yaşamaya vakit kalacak mı?
Diyelim kurtardık hayatı
Ya ansızın yalnızsak
Ya külçeleşir de ayaklar
Yürüyemez olursak?
Yahut askerleri düşün
Tam çıkmışlar siperden
Bakıyorsun
Pusudaki tepelerden bir kurşun.
Behçet Necatigil
Üst Kattaki Terörist
Ağbim yirmi yaşında bu vatan için şehit oldu. Siz büyük şehirlerin ışıklı bulvarlarında elinizi kolunuzu sallayarak rahatça yürüyebilin diye o gitti çukurca’da mayına bastı. Ben yedi yaşındaydım o zaman. Cenaze günü çok güzel bir komando üniforması çektiler üstüme, mavi bereli. Ağlarsam teröristlerin sevineceğini söylediler, tuttum kendimi, hiç ağlamadım. Ağbimi taşıyan cemse önümüzden geçerken dimdik durdum, asker selamını çaktım ay yıldızlı tabuta. Herkes bana baktı o an, sanki şehit olan benmişim gibi sarılıp ağlamaya kalkanlar bile oldu. Çok pis sinirim bozuldu bu duruma. “ağlamayın,” diye bağırdım. Öyle bağırınca bütün kameralar bana döndü, akşam bütün ana haber bültenlerinde ilk haber olarak ben vardım. Ertesi günkü gazeteler: “şehidin kardeşinden asker selamı” başlığıyla çıktılar. “teröre asıl darbeyi “ağlamayın!” Diye bağıran bu çocuk vurdu!”
Bir anda meşhur olmuştum. Ama şımarmadım, genç yaşıma rağmen kaldırabildim bu şöhreti. Ağbimi çok sevdiğim halde, acımı içime gömdüm yıllarca, belli etmedim kimseye. Acaba beni unuttular mı diye ana haber bültenlerine telefon açtım bir iki sefer, iki-üç-beş sene geçmesine rağmen hala ağlamadığımı söyledim. Haber merkezinde çalışan adamın biri, “aferin evladım, böyle devam et,” dedi. Uğur dündar’ı, ali kırca’yı istedim, bağlamadılar. Hiçbiri haber yapmadı ağlamayışımı, bendeki metaneti, beş senedir teröre indirdiğim psikolojik darbeleri görmezden geldiler. Satılmış orospu çocukları.
Sonra olan oldu. Ağbimi öldüren teröristlerden biri üst kata taşındı. Saçı sakalı birbirine karışmıştı, ne de olsa dağda yaşamaya alışmış hayvan. Ne zaman merdivenlerden çıksa kapı deliğinden bakıyordum, kulağımı kapıya yaslayıp ayak seslerini dinliyordum. Geceleri ingiliz anahtarıyla üst kata giden kalorifer borularına vurup ürkütücü seseler çıkartıyordum. En sonunda dayanamadım, bizim dükkana gittim.
“Öldürelim onu baba,” dedim. “ağbimin öcünü alalım.”
Babam, “allah’ından bulsun,” dedi.
“Bulmaz. Sen öldürmeyeceksen ben öldüreyim. Türklük şuur ve gururu bunu gerektirir.”
“Otur oturduğun yerde.”
“Silahını ver, ben öldüreceğim. Oniki yaşındayım, çok yatmam çıkarım.”
“Bacaklarını kırarım senin!”
“hani ağbimin cenazesinde beni de alın komutanım, ben de savaşacağım, diyordun. Hani beni kucağında sallayıp bir oğlum daha var, bu vatan için onu da veririm, diyordun. Şimdi savaş zamanı baba! Hadi! Niye öyle ürkek bakıyorsun? Yoksa sen de her şehit cenazesinden sonra iki gün gaza gelen sahte milliyetçilerden misin?”
Cevap veremedi. Babamla ipleri attım. Anneme gittim. Babamın silahını istedim, vermedi. Ocağa gittim, il başkanıyla görüşmek istediğimi söyledim. Başkan ayakta karşıladı, çok sever beni, her sene yeniledi ilk hediye ettiği komando üniformasını zaten. Hemen bir oralet söyledi. Durumu anlattım.
“tamam nurettin,” dedi. “sen üzülme. Bizim çocuklara söylerim, bir bakıştırırlar. Dediğin gibiyse onu buralarda barındırmayız.”
Başkan sağ olsun hemen dövdürdü teröristi. Apartmana girerken pencereden gördüm, zor yürüyordu, ağzını burnunu eline vermişler. Bir hafta evden çıkamadı. Ama yetmez. Sadece dövmekle olmaz ki. İki hafta bekledim, başka icraat yok, terörist iyileşti, sokaklarda elini kolunu sallayarak gezmeye başladı. Tekrar ocağa gittim, “bana verilen sözlerin yerine getirilmesini istiyorum sayın başkanım,” dedim. “Eli kanlı terörist, bebek katili şerefsiz, oturuyor hala üst katımızda.”
Başkan, “seni anlıyorum Nurettin ama elimizden bir şey gelmez,” dedi.
“Nasıl gelmez?”
“Çocuk öğrenci. Bir eylemi yok.”
“Ne yani, eyleme geçmesini mi bekleyeceğiz?”
“Eyleme geçemez. Bir şey yapamaz merak etme. Gözünü korkuttuk.”
“Neden başkanım neden! Adam teröristse sıkalım kafasına, verin silahı ben sıkayım.”
“Biz silahları gömdük Nurettin. Çatışmaya girmiyoruz artık, eskisi gibi değil işler.”
“Hadi lan oradan sayın başkanım,” dedim. “Daha geçen sene takır takır saydırdınız stadın arkasındaki otopark ihalesi yüzünden.”
Başkanın sinirden eli kolu titredi. Tokat atacakken tuttu kendini.
“Git Nurettin git,” dedi. “sinirimi bozma benim!”
“Gitmiyorum.”
“Nurettin çık dışarı!”
“Çıkmıyorum başkanım.”
İki üç adam koluma girdi, kapıya kadar ‘sen ne biçim konuşuyorsun lan başkanla,’ diye dan dun giriştiler.
“Ben şehit kardeşiyim şerefsizler,” diye bağırdım. “hepinizden daha milliyetçiyim.”
Başkan odadan çıktı, beni dövenleri bir kenara çekti.
“Lan ben size dövün mü dedim?” Diye sordu.
“Ama başkanım falan,” dediler, başkan dinlemedi, hepsini tokatladı. Hırsını alamadı, bir tanesine tekme attı, başka birinin kafasına da tespihini fırlattı. Dediğim gibi, başkan beni çok sever. Ama siyasi konjonktür nedeniyle elinden bir şey gelmiyordu.
İş başa düşmüştü. Teröristi teknik takibe aldım, kendi imkanlarımla etkisiz hale getirmeye çalışacaktım. İninde vuracaktım onu. Evdeki silahı aradım, annem benim kararlılığımı gördüğünden olsa gerek çok iyi saklamıştı, belki de imha etmişti. Bütün dolapları altüst etmeme rağmen bulamadım. Bu sayede annemin bileziklerini buldum ama. Kuyumcuda bozdurdum hemen. Av malzemeleri satan dükkana gittim, pompalı tüfek alacaktım. Adam satmadı. İzindi, form doldurmaydı, onsekiz yaşını geçmeydi falan, bir ton şey saydı, sinirden beynimden aşağı kaynar sular döküldü, adamla gırtlak gırtlağa geldik, attı beni dükkandan. Madem öyle, bilezikleri geri alayım bari dedim. Aynı paraya geri almadı şerefsiz kuyumcu, bir tanesini eksik verdi. Akşam o sinirle eve dönerken yerden büyükçe bir taş aldım, salladım teröristin penceresine, tam isabet, şangır şungur indi cam. Karşı apartmanın bahçe duvarına mevzilendim. Cama çıktı terörist, baktı baktı, içeri girdi.
Bu cam kırma olayı iki üç gün sakinleştirdi beni ama ondan sonra sinirlerim bozuldu. Adamlar ağbimi şehit ediyor, ben sadece camlarını kırabiliyorum. Bu işte müthiş bir adaletsizlik vardı, ağbimin duvardaki resmine bakmaya utanıyordum. Askerdeyken yazdığı ve sonradan yüzlerce kez okuduğum mektupları yeniden okumaya utanıyordum. Başka türlü bir plan geliştirmeliydim.
Bıçaklamaya karar verdim. Komando bıçağımı biledim. Ama tehlikeli olabilirdi bu bıçaklama işi, ya hemen silahını çekerse? Çekerse çeksin ne olacak! Türk’e silah çekmek intihar demektir. Bıçağımı alıp çıktım, kapısının önünden geri döndüm. Kafama iki yumruk attım, ne yapıyordum ben? Biraz mantıklı davranmalıydım, beni keklik gibi avlamasına müsaade etmemeliydim, aynı aileden iki şehit, göbek atarlardı artık. Stratejik bir plan yaptım. Komşu ziyareti süsü verip evine gidecektim, sonra boş bir anından faydalanarak sert bir cisimle kafasına vurup bayıltacaktım, bayılınca da artık boğazını kesiverirdim. Bıçağı arka cebime koyup çıktım. Tam kapısını çalacakken eve döndüm yine, mutfaktan kek alıp bir tabağa koydum, tekrar çıktım, kapıyı çaldım. Karnıma bir ağrı girmişti, kalbim güm güm atıyordu. Heyecanı kaldıramadım, geri kaçtım. Savaş psikolojisi işte. Kapı açıldığında bir kat aşağıdaydım.
‘‘Kim o?’’ dedi bir kız sesi.
Bu kız nereden çıkmıştı?
‘‘Benim,’’ dedim.
‘‘Sen kimsin?’’
‘‘Alt komşunun oğluyum. Annem kek yapmış, getireyim dedim.’’
Merdivenleri çıktım. Tabağı aldı. ‘‘teşekkür ederiz, çok düşüncelisin,’’ dedi. Hayatımda gördüğüm en güzel kızdı, göğüsleri çıkmıştı, taş gibiydi.
‘‘İçeri gel istersen,’’ dedi. ‘‘biz de film seyrediyorduk.’’
Biz dediğine göre teröristle aynı saftaydı, çok yazık, hayatımda gördüğüm en yeşil gözlü kızdı ama gözlerinin rengi bir anda silindi gitti. Ne filmi seyrediyorlardı acaba? Ne olacak, örgüt içi eğitim filmidir. Beni de kafalayacaklardı akıllarınca. Yoksa neden içeri davet etsinler.
‘‘Eee?’’ dedi.
‘‘Ne eee?’’
‘‘Geleceksen gel, gelmeyeceksen kapıyı kapatacağım. Akşama kadar böyle durmayacağız herhalde.’’
girdim.
Terörist içeriden, ‘‘kim geldi?’’ diye seslendi.
‘‘Alt komşunun oğlu canım!’’
Terörist, ‘‘merhaba,’’ deyip elini uzattı, pis pis sırıttı. ‘‘ben Semih’’
Kod adındır, yemezler canım. Ben yedi yaşından beri terörle mücadele ediyorum, neler gördüm geçirdim. Elini sıktım, ‘‘ben de nurettin,’’ dedim. Bırakmadım avucumdaki eli, gözlerinin içine baktım, ‘‘gerçek adım tabii.’’
Güldü. Sevimli görünmeye çalışıyordu.
‘‘Filmin en güzel yerindeydik. Şu bitsin de muhabbet ederiz,’’ dedi. Yerine oturdu, donmuş filmi tekrar canlandırdı. Filme baktım, romantik fransız sineması, örgütçülükle alakası yok, ben gelince değiştirmişti herhalde.
Güzel kız, ‘‘ne içersin?’’ diye sordu.
Ortama baktım, bira içiyorlardı.
‘‘Bira,’’ dedim. ‘‘öyle bakma, daha önce de çok içtim.’’ kız mutfağa gitti. Semih kod adlı terörist rahat adamdı, bira dediğimde hiç bakmamıştı bile, rahatlığıyla beni kafalayacaktı güya. Camı bile taktırmamıştı.
Daha önce bira içtiğim yalandı tabii, şüphe çekmemek için onlar gibi takılmaya karar vermiştim. Film on beş dakika sonra bitti. Bu arada kız semih’e sarılmıştı iyice, keyifleri yerindeydi. Teröristlik çok rahat işmiş valla, bir elinde bira, bir elinde hatun, vcd’de film, gününü gün ediyordu şerefsiz. Film bitince terörist keki yedi. Doymadı, kebapçıdan pide söyledi hepimize. Paraları örgüt veriyordu tabii, ondan bonkördü böyle. Bizim komandolar dağda yılan yesin, bunlar her gün pide kebap, bir elleri yağda bir elleri balda. Planımı uygulamak için kızın gitmesini bekliyordum ama bir türlü gitmiyordu. Bir yerlere telefon açtılar, kızın yerine imza atmasını istediler birilerinden. Ne imzası olduğunu anlayamadım. Çok da kurcalamadım, ikisini birden öldürmeye karar verdim. Kız zaten, ‘‘biz,’’ demişti. Yine de son anda bir duygusallık yapıp ona kıyamayabilirdim, birincisi sahiden çok güzeldi, etrafına yaralı bir kurt gibi bakıyordu, tıpkı börteçine. Gözler kalbin aynasıysa işim çok zordu. İkincisi tam olarak emin değildim terörist olduğundan, masum vatandaş olma ihtimali vardı. Siyasi görüşlerini sordum.
Güldüler. Teröristiz diyecek halleri yok. Aynı soruyu bana sordular. Ben gülmedim, buz gibi baktım, ‘‘türk milliyetçisiyim,’’ dedim. ‘‘saklayacak bir şeyim yok. Türk’sen övün, değilsen itaat et!’’ enselerinde soluğumu duymalarının vakti gelmişti. İkisiyle de başa çıkabilirdim. Lakin biradan başım dönmüştü çok pis. Doğru zaman değildi belki de.
‘‘Ben kalkayım artık,’’ dedim.
Semih, ‘‘yine gel Nurettin,’’ dedi.
‘‘Elbet geleceğim,’’ dedim. ‘‘bir gece ansızın.’’
Yine güldüler.
Her gün gitmeye başladım üst kata. Bir türlü cesaretimi toplayamıyordum. Bizim semih’in bir sürü arkadaşı vardı. Bütün gün oturuyorlardı. Muhabbetleri iyiydi. Ben yanlarında olduğum için yapacakları eylemleri konuşamıyorlardı tabii. Bazen bir ikisi mutfağa çekilip fısıldaşıyordu. Hemen yanlarına gidiyordum, susuyorlardı. İki tanesi tam teröristti, resmen kürt’tüler. Bir de övünüyorlardı bununla. İnsan en azından saklamaya çalışır, ben kürt olsam kimseye söylemem mesela, kendi içimde halletmeye çalışırım o problemi. Ama bunlarda hiç utanma da yoktu, evin içinde herkesin duyabileceği desibelde kürtçe konuşup bölücülük yapıyorlardı. Bütün bu tahriklere rağmen günlerce alttan aldım, ‘‘gelin! Tek bayrak, tek millet, tek yürek olalım,’’ çağrımı yineledim müteaddit kere. Dinlemediler. En sonunda dayanamadım, çektim bu ikisini karşıma, ‘‘bugün kızılderililer bile türk olduklarını kabul ettikten sonra siz kimsiniz de biz başka bir milletiz diye lüzumsuz çıkışlar yapıyorsunuz,’’ dedim. Güldüler. ‘‘üniter devlet yapısını sarsamazsınız lan,’’ diye bağırdım. ‘‘yiyorsa bölün’ kolay değil öyle o işler!’’
‘‘Tam faşoymuş bu,’’ dedi kürdün biri. ‘‘küçük faşo,’’ dedi öbürü. O günden sonra adım öyle kaldı, küçük faşo aşağı küçük faşo yukarı. Kendilerine taktıkları gibi bana da bir kod adı takmışlardı.
Kürtlerin ana dillerinde bölücülük yaptıkları bir gündü yine. Sinirim tepeme vurmuştu. Onlar gittikten sonra evin içinde sert bir cisim aramaya başladım. Bu sefer kesin öldürecektim semih’i, hazır kız arkadaşı da yoktu, yalnız kalmıştık, aylardır beklediğim fırsat ayağıma gelmişti. Arka odada bir ütü buldum. Semih, mali tablo analizi isimli saçma bir dersin fotokopi notlarını okumakla meşguldü, vize haftasıymış. Arkasından sessiz adımlarla yaklaştım, kafasına indirecektim dan diye, görecekti esas tabloyu, şanlı türk’ün analizini. Tam vuracakken döndü. Çakal! Arkasında da gözü vardı sanki, o kadar gerilla eğitimi almış tabii, kolay lokma değil.
‘‘Ne yapıyorsun o ütüyle?’’ diye sordu.
‘‘Hiç,’’ dedim, bıraktım ütüyü. Birden, ‘‘bana doğruyu söyle,’’ dedim. ‘‘terörist misin?’’
Güldü yine.
‘‘Gülmeyi bırak, bir sefer de adam gibi cevap ver, iki dakika delikanlı ol, rengini belli et. Teröristsen teröristim kardeşim de.’’
‘‘Değilim.’’
‘‘Kürt arkadaşların var ama.’’
‘‘Evet var, ne olacak?’’
‘‘Şerefsiz,’’ dedim.
Ayağa kalktı, ‘‘ne diyorsun lan sen!’’
Yakasına yapıştım.
‘‘Benim ağbim sizin yüzünüzden öldü lan,’’ dedim. ‘‘siz öldürdünüz onu!’’
‘‘Ben kimseyi öldürmedim.’’
‘‘Ağbim senin yaşındayken öldü. Bir ay vardı terhisine. Cenazesini bile göstermediler, paramparça olmuş.’’
‘‘Bilmiyordum nurettin. Çok üzüldüm.’’
Sustuk on dakika.
‘‘Sen kimden yanasın,’’ dedim.
‘‘Ben barıştan yanayım.’’
Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. ‘‘siktir lan ne barışı,’’ diye bağırdım. ‘‘ağbimin katilleriyle mi barışacağım! Kafama sıkarım daha iyi!’’
‘‘Bu savaşın sonu yok ama.’’
‘‘Olmasın! Sana ne! Senin keyfin yerinde tabii. Millet dağda savaşsın sen burada otur! Tembel herif! Vize haftası gelene kadar ders bile çalışmadın. Kız arkadaşın var, sarılıp yatıyorsun, günde kırk sefer öpüyorsun, kapıyı açmaya bile onu gönderiyorsun. Geceleri yurttan kaçıyor, senin yanında kalıyor, arkadaşları imza atıyor yerine. Yurt müdürünü aradım, şikayet ettim zaten.’’
Yakamdan tuttu.
‘‘Sen miydin lan o ihbarı yapan. Vay adi şerefsiz! Siktir git!’’
Vileda sapını kavradım.
‘‘Öldüreceğim lan seni!’’ diye bağırdım. ‘‘ölü olarak ele geçireceğim lan seni!’’
Sapı çekti aldı elimden, bir yumruk oturttu çeneme. Bıçağı o gün yanıma almamıştım, lanet ettim, çıktım gittim. Eve indim hırsla, sinirden titriyordum. Anneme, ‘‘çabuk silahı ver,’’ dedim. Vermedi. Bir bardak fırlattım kafasının üstünden, duvarda kırıldı. Başörtüsünün ucuyla ağzını kapatıp ağlamaya başladı. Üstüne yürüdüm.
‘‘Sen söyledin bana! Üst kata ne idüğü belirsiz biri taşındı, kesin teröristtir dedin.’’
‘‘Ne bileyim evladım, saçlı sakallı görünce öyle zannettim. Bana da komşular söyledi zaten. Ne bileyim, öğrenciymiş çocuk.’’
‘‘Öğrenci möğrenci fark etmez, etkisiz hale getireceğim onu, çabuk silahı ver.’’
‘‘Vermem.’’
‘‘Sen ne biçim şehit annesisin! Ağbimin cenazesinde de ayıldın bayıldın zaten, senin yüzünden teröristler bayram etti. Yazıklar olsun sana!’’
Annemle de ipleri attım. Gittim sahilde oturdum gün ağarana kadar, dalgalara baktım. Çırpınırdı karadeniz’i söyledim. Gerçi deniz marmara’ydı ama mühim olan duyguya girebilmekti. Gözlerim doldu, neredeyse beş sene sonra ilk defa ağlayacaktım. Çevreyi kolaçan ettim, kimse yoktu. Ama yumruğumu dişledim, tuttum kendimi. Teröristler uydu kamerasıyla fotoğrafımı çekerler allah muhafaza, ondan sonra da ‘bu muydu lan ağlamıyor dediğiniz çocuk’ diye bir karşı propaganda başlatırlar hemen, sen en iyisi ağlama oğlum nurettin dedim, sık dişini.
Semih’le küsüşünce yaşamın bir anlamı kalmadı. Günler sakız gibi uzamaya başladı. Ne cinayet planları, ne bir ağız dalaşı, ne bir soğuk savaş atmosferi. Yalnızlık berbat bir şey, kürtleri bile özlemiştim neredeyse. Dayanamadım, gittim kapısını çaldım. Öyle baktım boş boş. Sarıldı bana.
‘‘Özlemişim lan seni,’’ dedi. ‘‘Küçük faşo, gir içeri.’’
İşte böyle barıştık, bir şey diyemedim girdim içeri, şeytan tüyü vardı şerefsizde. Biralarla, avrupa sinemasıyla, geniş arkadaş çevresiyle, fıstık gibi kız arkadaşıyla kandırmıştı beni. Bu ne biçim memleketti böyle, muhabbet edecek tek arkadaşım vardı, o da teröristin biriydi.
Bir gün mutfakta makarna yapıyordum. Evde dünyanın adamı vardı. Ortama lüzumsuz bir ciddiyet çökmüştü. İki saattir, ‘‘yapalım mı yapmayalım mı?’’ tartışması vardı.
Semih, ‘‘bu ufacık yerde ne yapabiliriz ki?’’ dedi. ‘‘kimse gelmez.’’
Makarnayı süzerken, ‘‘yaparız,’’ diye seslendim içeri. ‘‘merak etmeyin.’’
Kürtler, ‘‘şu küçük faşo kadar olamadın,’’ dediler Semih’e. Semih sinirlendi, ‘‘tamam lan yapalım,’’ dedi. ‘‘ama demedi demeyin.’’
Yaparız diye atlamıştım ama ne olduğunu bilmiyordum. Salona girip ‘‘ne yapıyoruz?’’ diye sordum.
‘‘6 kasım.’’
‘‘6 kasım ne?’’
Yine güldüler. Alışmıştım artık bana gülmelerine, ben de güldüm. 6 kasım’da semih’in yanına gittim.
‘‘Ne yapıyoruz Semih,’’ dedim.
‘‘Eylem. Sen otur evde.’’
‘‘Hayır, ben de geleceğim.’’
‘‘Otur.’’
‘‘Ne eylemi?’’
‘‘Teröristlerin eylemi.’’
‘‘Çocuk mu kandırıyorsun, öğrenci onlar. İkisinin arasında fark var.’’
‘‘Baştan öyle demiyordun.’’
‘‘Olabilir.’’
‘‘Sen milliyetçi değil misin?’’
‘‘Hiç kuşkun olmasın,’’ dedim. ‘‘Özbeöz türküm ve şanlı milletimin milliyetçisiyim.’’
‘‘Gelme o zaman.’’
‘‘türklük şuur ve gururun bunu gerektirir nurettin.’’
‘‘Geleceğim.’’
‘‘Neden?’’
‘‘Gelirim kardeşim, allah allah. Benim de arkadaş çevrem sonuçta, hepsini tanıyorum elemanların. Ayrıca siz çocukları ön saflarda kullanmaya bayılırsınız zaten.’’
Gittik. Şehrimizdeki ilk yök karşıtı eylem. 26 öğrenci, iki kürt, bir türk milliyetçisi, altmış çevik kuvvet polisi, yirmi özel güvenlik görevlisi ve her an müdahale etmeye hazır takviye esnaf kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleşti. Polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu.
Öne çıktım, ‘‘göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok,’’ dedim. ‘‘arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar.’’
Polisin biri copunu kaldırdı. Hem de bana! Müthiş sinirim bozuldu, ‘‘o copu alırım bir tarafına sokarım bak,’’ diye bağırdım. ‘‘ben şehit kardeşiyim! Sen kimsin lan bana cop kaldırıyorsun!’’ polis afalladı bir an, copla birlikte donup kaldı. Arkasından iki üç polis daha geldi, konuşmaya fırsat vermeden vurmaya başladılar. Hangi birine dert anlatacaksın. Semih kolumdan çekip üstüme kapandı, dayağın çoğunu o yedi. Dayağı yedikten sonra amcamın oğluna şikayet ettim bizim üstümüzde bizzat çalışanları. Çevik kuvvet memuru olan amcamın oğlu tanımaya çalışır gibi baktı bana, tanıyınca da, ‘‘senin burada ne işin var nurettin?’’ diye sordu.
‘‘Hiç. Arkadaşlara bakmaya geldim. Babama söylemezsen sevinirim.’’
öğrencilerin hepsini topladılar, beni bıraktılar.
Babam akşama eve girer girmez iki tokat attı bana. Beş sene sonra ilk defa el kaldırıyordu, amcamın oğlu anlatmış meseleyi. Babam ağbimin duvardaki resmine bakıp ağlamaya başladı, ‘‘bundan sonra üst kata çıkarsan hakkımı helal etmem sana,’’ dedi. ‘‘bizi düşünmüyorsan onu düşün.’’
gene yapayalnız kaldım. On beş gün dayanabildim, sonra babam dükkandayken çıktım yine üst kata. Semih eşyalarını topluyordu, her tarafta koliler vardı. ‘‘ne oluyor,’’ dedim. Okuldan uzaklaştırma vermişler altı ay. Boşa kira ödememek için memleketine dönüyormuş. Seneye gelecekmiş.
‘‘Bu eşyalar niye ortalıkta, götürmeyecek misin?’’
‘‘Taşıyamam. Arkadaşlara dağıtacağım eşyaları. Sen de bak, istediğini al. Filmleri sana bırakayım istersen.’’
‘‘Yok,’’ dedim. ‘‘Seyrettim zaten hepsini.’’ Kolinin birinde ütüyü gördüm, ‘‘Şu ütüyü versene bana,’’ dedim.
Ütüyü aldım. Arkasından yaklaştım. Döndü.
‘‘O ütüyle ne yapacaksın?’’ diye sordu.
‘‘Hiç,’’ dedim.
Gözlerim dolmuştu, kendimi daha fazla tutamadım.
‘‘Dönünce ara,’’ dedim. ‘‘Emlakçı tanıdıklar var, her türlü yardımcı oluruz.’’
Bana uzun uzun baktı. Omuzlarımdan sarstı.
‘‘Ne oldu nurettin? Sen böyle duygusal bir tip değildin’’
‘‘Değildim ama işte bu durum şimdi çok üzdü beni. Sen gidince canım çok sıkılacak. Yine yalnız kurt gibi kalacağım ortalıkta. Günler yüzüme tükürecek.’’
Kendimi tutamıyordum bir türlü. Sıkıca sarıldı bana, ‘‘ağla o zaman,’’ dedi. ‘‘açılırsın.’’
‘‘Peki, ben ağlarsam semih,’’ dedim. ‘‘sana bunları yapanlar sevinmez mi?’’
‘‘Boş ver onları kardeşim,’’ dedi. ‘‘kimin umurunda ki…’’
Emrah Serbes / Üst Kattaki Terörist / İletişim Yay.
Bir anda meşhur olmuştum. Ama şımarmadım, genç yaşıma rağmen kaldırabildim bu şöhreti. Ağbimi çok sevdiğim halde, acımı içime gömdüm yıllarca, belli etmedim kimseye. Acaba beni unuttular mı diye ana haber bültenlerine telefon açtım bir iki sefer, iki-üç-beş sene geçmesine rağmen hala ağlamadığımı söyledim. Haber merkezinde çalışan adamın biri, “aferin evladım, böyle devam et,” dedi. Uğur dündar’ı, ali kırca’yı istedim, bağlamadılar. Hiçbiri haber yapmadı ağlamayışımı, bendeki metaneti, beş senedir teröre indirdiğim psikolojik darbeleri görmezden geldiler. Satılmış orospu çocukları.
Sonra olan oldu. Ağbimi öldüren teröristlerden biri üst kata taşındı. Saçı sakalı birbirine karışmıştı, ne de olsa dağda yaşamaya alışmış hayvan. Ne zaman merdivenlerden çıksa kapı deliğinden bakıyordum, kulağımı kapıya yaslayıp ayak seslerini dinliyordum. Geceleri ingiliz anahtarıyla üst kata giden kalorifer borularına vurup ürkütücü seseler çıkartıyordum. En sonunda dayanamadım, bizim dükkana gittim.
“Öldürelim onu baba,” dedim. “ağbimin öcünü alalım.”
Babam, “allah’ından bulsun,” dedi.
“Bulmaz. Sen öldürmeyeceksen ben öldüreyim. Türklük şuur ve gururu bunu gerektirir.”
“Otur oturduğun yerde.”
“Silahını ver, ben öldüreceğim. Oniki yaşındayım, çok yatmam çıkarım.”
“Bacaklarını kırarım senin!”
“hani ağbimin cenazesinde beni de alın komutanım, ben de savaşacağım, diyordun. Hani beni kucağında sallayıp bir oğlum daha var, bu vatan için onu da veririm, diyordun. Şimdi savaş zamanı baba! Hadi! Niye öyle ürkek bakıyorsun? Yoksa sen de her şehit cenazesinden sonra iki gün gaza gelen sahte milliyetçilerden misin?”
Cevap veremedi. Babamla ipleri attım. Anneme gittim. Babamın silahını istedim, vermedi. Ocağa gittim, il başkanıyla görüşmek istediğimi söyledim. Başkan ayakta karşıladı, çok sever beni, her sene yeniledi ilk hediye ettiği komando üniformasını zaten. Hemen bir oralet söyledi. Durumu anlattım.
“tamam nurettin,” dedi. “sen üzülme. Bizim çocuklara söylerim, bir bakıştırırlar. Dediğin gibiyse onu buralarda barındırmayız.”
Başkan sağ olsun hemen dövdürdü teröristi. Apartmana girerken pencereden gördüm, zor yürüyordu, ağzını burnunu eline vermişler. Bir hafta evden çıkamadı. Ama yetmez. Sadece dövmekle olmaz ki. İki hafta bekledim, başka icraat yok, terörist iyileşti, sokaklarda elini kolunu sallayarak gezmeye başladı. Tekrar ocağa gittim, “bana verilen sözlerin yerine getirilmesini istiyorum sayın başkanım,” dedim. “Eli kanlı terörist, bebek katili şerefsiz, oturuyor hala üst katımızda.”
Başkan, “seni anlıyorum Nurettin ama elimizden bir şey gelmez,” dedi.
“Nasıl gelmez?”
“Çocuk öğrenci. Bir eylemi yok.”
“Ne yani, eyleme geçmesini mi bekleyeceğiz?”
“Eyleme geçemez. Bir şey yapamaz merak etme. Gözünü korkuttuk.”
“Neden başkanım neden! Adam teröristse sıkalım kafasına, verin silahı ben sıkayım.”
“Biz silahları gömdük Nurettin. Çatışmaya girmiyoruz artık, eskisi gibi değil işler.”
“Hadi lan oradan sayın başkanım,” dedim. “Daha geçen sene takır takır saydırdınız stadın arkasındaki otopark ihalesi yüzünden.”
Başkanın sinirden eli kolu titredi. Tokat atacakken tuttu kendini.
“Git Nurettin git,” dedi. “sinirimi bozma benim!”
“Gitmiyorum.”
“Nurettin çık dışarı!”
“Çıkmıyorum başkanım.”
İki üç adam koluma girdi, kapıya kadar ‘sen ne biçim konuşuyorsun lan başkanla,’ diye dan dun giriştiler.
“Ben şehit kardeşiyim şerefsizler,” diye bağırdım. “hepinizden daha milliyetçiyim.”
Başkan odadan çıktı, beni dövenleri bir kenara çekti.
“Lan ben size dövün mü dedim?” Diye sordu.
“Ama başkanım falan,” dediler, başkan dinlemedi, hepsini tokatladı. Hırsını alamadı, bir tanesine tekme attı, başka birinin kafasına da tespihini fırlattı. Dediğim gibi, başkan beni çok sever. Ama siyasi konjonktür nedeniyle elinden bir şey gelmiyordu.
İş başa düşmüştü. Teröristi teknik takibe aldım, kendi imkanlarımla etkisiz hale getirmeye çalışacaktım. İninde vuracaktım onu. Evdeki silahı aradım, annem benim kararlılığımı gördüğünden olsa gerek çok iyi saklamıştı, belki de imha etmişti. Bütün dolapları altüst etmeme rağmen bulamadım. Bu sayede annemin bileziklerini buldum ama. Kuyumcuda bozdurdum hemen. Av malzemeleri satan dükkana gittim, pompalı tüfek alacaktım. Adam satmadı. İzindi, form doldurmaydı, onsekiz yaşını geçmeydi falan, bir ton şey saydı, sinirden beynimden aşağı kaynar sular döküldü, adamla gırtlak gırtlağa geldik, attı beni dükkandan. Madem öyle, bilezikleri geri alayım bari dedim. Aynı paraya geri almadı şerefsiz kuyumcu, bir tanesini eksik verdi. Akşam o sinirle eve dönerken yerden büyükçe bir taş aldım, salladım teröristin penceresine, tam isabet, şangır şungur indi cam. Karşı apartmanın bahçe duvarına mevzilendim. Cama çıktı terörist, baktı baktı, içeri girdi.
Bu cam kırma olayı iki üç gün sakinleştirdi beni ama ondan sonra sinirlerim bozuldu. Adamlar ağbimi şehit ediyor, ben sadece camlarını kırabiliyorum. Bu işte müthiş bir adaletsizlik vardı, ağbimin duvardaki resmine bakmaya utanıyordum. Askerdeyken yazdığı ve sonradan yüzlerce kez okuduğum mektupları yeniden okumaya utanıyordum. Başka türlü bir plan geliştirmeliydim.
Bıçaklamaya karar verdim. Komando bıçağımı biledim. Ama tehlikeli olabilirdi bu bıçaklama işi, ya hemen silahını çekerse? Çekerse çeksin ne olacak! Türk’e silah çekmek intihar demektir. Bıçağımı alıp çıktım, kapısının önünden geri döndüm. Kafama iki yumruk attım, ne yapıyordum ben? Biraz mantıklı davranmalıydım, beni keklik gibi avlamasına müsaade etmemeliydim, aynı aileden iki şehit, göbek atarlardı artık. Stratejik bir plan yaptım. Komşu ziyareti süsü verip evine gidecektim, sonra boş bir anından faydalanarak sert bir cisimle kafasına vurup bayıltacaktım, bayılınca da artık boğazını kesiverirdim. Bıçağı arka cebime koyup çıktım. Tam kapısını çalacakken eve döndüm yine, mutfaktan kek alıp bir tabağa koydum, tekrar çıktım, kapıyı çaldım. Karnıma bir ağrı girmişti, kalbim güm güm atıyordu. Heyecanı kaldıramadım, geri kaçtım. Savaş psikolojisi işte. Kapı açıldığında bir kat aşağıdaydım.
‘‘Kim o?’’ dedi bir kız sesi.
Bu kız nereden çıkmıştı?
‘‘Benim,’’ dedim.
‘‘Sen kimsin?’’
‘‘Alt komşunun oğluyum. Annem kek yapmış, getireyim dedim.’’
Merdivenleri çıktım. Tabağı aldı. ‘‘teşekkür ederiz, çok düşüncelisin,’’ dedi. Hayatımda gördüğüm en güzel kızdı, göğüsleri çıkmıştı, taş gibiydi.
‘‘İçeri gel istersen,’’ dedi. ‘‘biz de film seyrediyorduk.’’
Biz dediğine göre teröristle aynı saftaydı, çok yazık, hayatımda gördüğüm en yeşil gözlü kızdı ama gözlerinin rengi bir anda silindi gitti. Ne filmi seyrediyorlardı acaba? Ne olacak, örgüt içi eğitim filmidir. Beni de kafalayacaklardı akıllarınca. Yoksa neden içeri davet etsinler.
‘‘Eee?’’ dedi.
‘‘Ne eee?’’
‘‘Geleceksen gel, gelmeyeceksen kapıyı kapatacağım. Akşama kadar böyle durmayacağız herhalde.’’
girdim.
Terörist içeriden, ‘‘kim geldi?’’ diye seslendi.
‘‘Alt komşunun oğlu canım!’’
Terörist, ‘‘merhaba,’’ deyip elini uzattı, pis pis sırıttı. ‘‘ben Semih’’
Kod adındır, yemezler canım. Ben yedi yaşından beri terörle mücadele ediyorum, neler gördüm geçirdim. Elini sıktım, ‘‘ben de nurettin,’’ dedim. Bırakmadım avucumdaki eli, gözlerinin içine baktım, ‘‘gerçek adım tabii.’’
Güldü. Sevimli görünmeye çalışıyordu.
‘‘Filmin en güzel yerindeydik. Şu bitsin de muhabbet ederiz,’’ dedi. Yerine oturdu, donmuş filmi tekrar canlandırdı. Filme baktım, romantik fransız sineması, örgütçülükle alakası yok, ben gelince değiştirmişti herhalde.
Güzel kız, ‘‘ne içersin?’’ diye sordu.
Ortama baktım, bira içiyorlardı.
‘‘Bira,’’ dedim. ‘‘öyle bakma, daha önce de çok içtim.’’ kız mutfağa gitti. Semih kod adlı terörist rahat adamdı, bira dediğimde hiç bakmamıştı bile, rahatlığıyla beni kafalayacaktı güya. Camı bile taktırmamıştı.
Daha önce bira içtiğim yalandı tabii, şüphe çekmemek için onlar gibi takılmaya karar vermiştim. Film on beş dakika sonra bitti. Bu arada kız semih’e sarılmıştı iyice, keyifleri yerindeydi. Teröristlik çok rahat işmiş valla, bir elinde bira, bir elinde hatun, vcd’de film, gününü gün ediyordu şerefsiz. Film bitince terörist keki yedi. Doymadı, kebapçıdan pide söyledi hepimize. Paraları örgüt veriyordu tabii, ondan bonkördü böyle. Bizim komandolar dağda yılan yesin, bunlar her gün pide kebap, bir elleri yağda bir elleri balda. Planımı uygulamak için kızın gitmesini bekliyordum ama bir türlü gitmiyordu. Bir yerlere telefon açtılar, kızın yerine imza atmasını istediler birilerinden. Ne imzası olduğunu anlayamadım. Çok da kurcalamadım, ikisini birden öldürmeye karar verdim. Kız zaten, ‘‘biz,’’ demişti. Yine de son anda bir duygusallık yapıp ona kıyamayabilirdim, birincisi sahiden çok güzeldi, etrafına yaralı bir kurt gibi bakıyordu, tıpkı börteçine. Gözler kalbin aynasıysa işim çok zordu. İkincisi tam olarak emin değildim terörist olduğundan, masum vatandaş olma ihtimali vardı. Siyasi görüşlerini sordum.
Güldüler. Teröristiz diyecek halleri yok. Aynı soruyu bana sordular. Ben gülmedim, buz gibi baktım, ‘‘türk milliyetçisiyim,’’ dedim. ‘‘saklayacak bir şeyim yok. Türk’sen övün, değilsen itaat et!’’ enselerinde soluğumu duymalarının vakti gelmişti. İkisiyle de başa çıkabilirdim. Lakin biradan başım dönmüştü çok pis. Doğru zaman değildi belki de.
‘‘Ben kalkayım artık,’’ dedim.
Semih, ‘‘yine gel Nurettin,’’ dedi.
‘‘Elbet geleceğim,’’ dedim. ‘‘bir gece ansızın.’’
Yine güldüler.
Her gün gitmeye başladım üst kata. Bir türlü cesaretimi toplayamıyordum. Bizim semih’in bir sürü arkadaşı vardı. Bütün gün oturuyorlardı. Muhabbetleri iyiydi. Ben yanlarında olduğum için yapacakları eylemleri konuşamıyorlardı tabii. Bazen bir ikisi mutfağa çekilip fısıldaşıyordu. Hemen yanlarına gidiyordum, susuyorlardı. İki tanesi tam teröristti, resmen kürt’tüler. Bir de övünüyorlardı bununla. İnsan en azından saklamaya çalışır, ben kürt olsam kimseye söylemem mesela, kendi içimde halletmeye çalışırım o problemi. Ama bunlarda hiç utanma da yoktu, evin içinde herkesin duyabileceği desibelde kürtçe konuşup bölücülük yapıyorlardı. Bütün bu tahriklere rağmen günlerce alttan aldım, ‘‘gelin! Tek bayrak, tek millet, tek yürek olalım,’’ çağrımı yineledim müteaddit kere. Dinlemediler. En sonunda dayanamadım, çektim bu ikisini karşıma, ‘‘bugün kızılderililer bile türk olduklarını kabul ettikten sonra siz kimsiniz de biz başka bir milletiz diye lüzumsuz çıkışlar yapıyorsunuz,’’ dedim. Güldüler. ‘‘üniter devlet yapısını sarsamazsınız lan,’’ diye bağırdım. ‘‘yiyorsa bölün’ kolay değil öyle o işler!’’
‘‘Tam faşoymuş bu,’’ dedi kürdün biri. ‘‘küçük faşo,’’ dedi öbürü. O günden sonra adım öyle kaldı, küçük faşo aşağı küçük faşo yukarı. Kendilerine taktıkları gibi bana da bir kod adı takmışlardı.
Kürtlerin ana dillerinde bölücülük yaptıkları bir gündü yine. Sinirim tepeme vurmuştu. Onlar gittikten sonra evin içinde sert bir cisim aramaya başladım. Bu sefer kesin öldürecektim semih’i, hazır kız arkadaşı da yoktu, yalnız kalmıştık, aylardır beklediğim fırsat ayağıma gelmişti. Arka odada bir ütü buldum. Semih, mali tablo analizi isimli saçma bir dersin fotokopi notlarını okumakla meşguldü, vize haftasıymış. Arkasından sessiz adımlarla yaklaştım, kafasına indirecektim dan diye, görecekti esas tabloyu, şanlı türk’ün analizini. Tam vuracakken döndü. Çakal! Arkasında da gözü vardı sanki, o kadar gerilla eğitimi almış tabii, kolay lokma değil.
‘‘Ne yapıyorsun o ütüyle?’’ diye sordu.
‘‘Hiç,’’ dedim, bıraktım ütüyü. Birden, ‘‘bana doğruyu söyle,’’ dedim. ‘‘terörist misin?’’
Güldü yine.
‘‘Gülmeyi bırak, bir sefer de adam gibi cevap ver, iki dakika delikanlı ol, rengini belli et. Teröristsen teröristim kardeşim de.’’
‘‘Değilim.’’
‘‘Kürt arkadaşların var ama.’’
‘‘Evet var, ne olacak?’’
‘‘Şerefsiz,’’ dedim.
Ayağa kalktı, ‘‘ne diyorsun lan sen!’’
Yakasına yapıştım.
‘‘Benim ağbim sizin yüzünüzden öldü lan,’’ dedim. ‘‘siz öldürdünüz onu!’’
‘‘Ben kimseyi öldürmedim.’’
‘‘Ağbim senin yaşındayken öldü. Bir ay vardı terhisine. Cenazesini bile göstermediler, paramparça olmuş.’’
‘‘Bilmiyordum nurettin. Çok üzüldüm.’’
Sustuk on dakika.
‘‘Sen kimden yanasın,’’ dedim.
‘‘Ben barıştan yanayım.’’
Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. ‘‘siktir lan ne barışı,’’ diye bağırdım. ‘‘ağbimin katilleriyle mi barışacağım! Kafama sıkarım daha iyi!’’
‘‘Bu savaşın sonu yok ama.’’
‘‘Olmasın! Sana ne! Senin keyfin yerinde tabii. Millet dağda savaşsın sen burada otur! Tembel herif! Vize haftası gelene kadar ders bile çalışmadın. Kız arkadaşın var, sarılıp yatıyorsun, günde kırk sefer öpüyorsun, kapıyı açmaya bile onu gönderiyorsun. Geceleri yurttan kaçıyor, senin yanında kalıyor, arkadaşları imza atıyor yerine. Yurt müdürünü aradım, şikayet ettim zaten.’’
Yakamdan tuttu.
‘‘Sen miydin lan o ihbarı yapan. Vay adi şerefsiz! Siktir git!’’
Vileda sapını kavradım.
‘‘Öldüreceğim lan seni!’’ diye bağırdım. ‘‘ölü olarak ele geçireceğim lan seni!’’
Sapı çekti aldı elimden, bir yumruk oturttu çeneme. Bıçağı o gün yanıma almamıştım, lanet ettim, çıktım gittim. Eve indim hırsla, sinirden titriyordum. Anneme, ‘‘çabuk silahı ver,’’ dedim. Vermedi. Bir bardak fırlattım kafasının üstünden, duvarda kırıldı. Başörtüsünün ucuyla ağzını kapatıp ağlamaya başladı. Üstüne yürüdüm.
‘‘Sen söyledin bana! Üst kata ne idüğü belirsiz biri taşındı, kesin teröristtir dedin.’’
‘‘Ne bileyim evladım, saçlı sakallı görünce öyle zannettim. Bana da komşular söyledi zaten. Ne bileyim, öğrenciymiş çocuk.’’
‘‘Öğrenci möğrenci fark etmez, etkisiz hale getireceğim onu, çabuk silahı ver.’’
‘‘Vermem.’’
‘‘Sen ne biçim şehit annesisin! Ağbimin cenazesinde de ayıldın bayıldın zaten, senin yüzünden teröristler bayram etti. Yazıklar olsun sana!’’
Annemle de ipleri attım. Gittim sahilde oturdum gün ağarana kadar, dalgalara baktım. Çırpınırdı karadeniz’i söyledim. Gerçi deniz marmara’ydı ama mühim olan duyguya girebilmekti. Gözlerim doldu, neredeyse beş sene sonra ilk defa ağlayacaktım. Çevreyi kolaçan ettim, kimse yoktu. Ama yumruğumu dişledim, tuttum kendimi. Teröristler uydu kamerasıyla fotoğrafımı çekerler allah muhafaza, ondan sonra da ‘bu muydu lan ağlamıyor dediğiniz çocuk’ diye bir karşı propaganda başlatırlar hemen, sen en iyisi ağlama oğlum nurettin dedim, sık dişini.
Semih’le küsüşünce yaşamın bir anlamı kalmadı. Günler sakız gibi uzamaya başladı. Ne cinayet planları, ne bir ağız dalaşı, ne bir soğuk savaş atmosferi. Yalnızlık berbat bir şey, kürtleri bile özlemiştim neredeyse. Dayanamadım, gittim kapısını çaldım. Öyle baktım boş boş. Sarıldı bana.
‘‘Özlemişim lan seni,’’ dedi. ‘‘Küçük faşo, gir içeri.’’
İşte böyle barıştık, bir şey diyemedim girdim içeri, şeytan tüyü vardı şerefsizde. Biralarla, avrupa sinemasıyla, geniş arkadaş çevresiyle, fıstık gibi kız arkadaşıyla kandırmıştı beni. Bu ne biçim memleketti böyle, muhabbet edecek tek arkadaşım vardı, o da teröristin biriydi.
Bir gün mutfakta makarna yapıyordum. Evde dünyanın adamı vardı. Ortama lüzumsuz bir ciddiyet çökmüştü. İki saattir, ‘‘yapalım mı yapmayalım mı?’’ tartışması vardı.
Semih, ‘‘bu ufacık yerde ne yapabiliriz ki?’’ dedi. ‘‘kimse gelmez.’’
Makarnayı süzerken, ‘‘yaparız,’’ diye seslendim içeri. ‘‘merak etmeyin.’’
Kürtler, ‘‘şu küçük faşo kadar olamadın,’’ dediler Semih’e. Semih sinirlendi, ‘‘tamam lan yapalım,’’ dedi. ‘‘ama demedi demeyin.’’
Yaparız diye atlamıştım ama ne olduğunu bilmiyordum. Salona girip ‘‘ne yapıyoruz?’’ diye sordum.
‘‘6 kasım.’’
‘‘6 kasım ne?’’
Yine güldüler. Alışmıştım artık bana gülmelerine, ben de güldüm. 6 kasım’da semih’in yanına gittim.
‘‘Ne yapıyoruz Semih,’’ dedim.
‘‘Eylem. Sen otur evde.’’
‘‘Hayır, ben de geleceğim.’’
‘‘Otur.’’
‘‘Ne eylemi?’’
‘‘Teröristlerin eylemi.’’
‘‘Çocuk mu kandırıyorsun, öğrenci onlar. İkisinin arasında fark var.’’
‘‘Baştan öyle demiyordun.’’
‘‘Olabilir.’’
‘‘Sen milliyetçi değil misin?’’
‘‘Hiç kuşkun olmasın,’’ dedim. ‘‘Özbeöz türküm ve şanlı milletimin milliyetçisiyim.’’
‘‘Gelme o zaman.’’
‘‘türklük şuur ve gururun bunu gerektirir nurettin.’’
‘‘Geleceğim.’’
‘‘Neden?’’
‘‘Gelirim kardeşim, allah allah. Benim de arkadaş çevrem sonuçta, hepsini tanıyorum elemanların. Ayrıca siz çocukları ön saflarda kullanmaya bayılırsınız zaten.’’
Gittik. Şehrimizdeki ilk yök karşıtı eylem. 26 öğrenci, iki kürt, bir türk milliyetçisi, altmış çevik kuvvet polisi, yirmi özel güvenlik görevlisi ve her an müdahale etmeye hazır takviye esnaf kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleşti. Polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu.
Öne çıktım, ‘‘göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok,’’ dedim. ‘‘arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar.’’
Polisin biri copunu kaldırdı. Hem de bana! Müthiş sinirim bozuldu, ‘‘o copu alırım bir tarafına sokarım bak,’’ diye bağırdım. ‘‘ben şehit kardeşiyim! Sen kimsin lan bana cop kaldırıyorsun!’’ polis afalladı bir an, copla birlikte donup kaldı. Arkasından iki üç polis daha geldi, konuşmaya fırsat vermeden vurmaya başladılar. Hangi birine dert anlatacaksın. Semih kolumdan çekip üstüme kapandı, dayağın çoğunu o yedi. Dayağı yedikten sonra amcamın oğluna şikayet ettim bizim üstümüzde bizzat çalışanları. Çevik kuvvet memuru olan amcamın oğlu tanımaya çalışır gibi baktı bana, tanıyınca da, ‘‘senin burada ne işin var nurettin?’’ diye sordu.
‘‘Hiç. Arkadaşlara bakmaya geldim. Babama söylemezsen sevinirim.’’
öğrencilerin hepsini topladılar, beni bıraktılar.
Babam akşama eve girer girmez iki tokat attı bana. Beş sene sonra ilk defa el kaldırıyordu, amcamın oğlu anlatmış meseleyi. Babam ağbimin duvardaki resmine bakıp ağlamaya başladı, ‘‘bundan sonra üst kata çıkarsan hakkımı helal etmem sana,’’ dedi. ‘‘bizi düşünmüyorsan onu düşün.’’
gene yapayalnız kaldım. On beş gün dayanabildim, sonra babam dükkandayken çıktım yine üst kata. Semih eşyalarını topluyordu, her tarafta koliler vardı. ‘‘ne oluyor,’’ dedim. Okuldan uzaklaştırma vermişler altı ay. Boşa kira ödememek için memleketine dönüyormuş. Seneye gelecekmiş.
‘‘Bu eşyalar niye ortalıkta, götürmeyecek misin?’’
‘‘Taşıyamam. Arkadaşlara dağıtacağım eşyaları. Sen de bak, istediğini al. Filmleri sana bırakayım istersen.’’
‘‘Yok,’’ dedim. ‘‘Seyrettim zaten hepsini.’’ Kolinin birinde ütüyü gördüm, ‘‘Şu ütüyü versene bana,’’ dedim.
Ütüyü aldım. Arkasından yaklaştım. Döndü.
‘‘O ütüyle ne yapacaksın?’’ diye sordu.
‘‘Hiç,’’ dedim.
Gözlerim dolmuştu, kendimi daha fazla tutamadım.
‘‘Dönünce ara,’’ dedim. ‘‘Emlakçı tanıdıklar var, her türlü yardımcı oluruz.’’
Bana uzun uzun baktı. Omuzlarımdan sarstı.
‘‘Ne oldu nurettin? Sen böyle duygusal bir tip değildin’’
‘‘Değildim ama işte bu durum şimdi çok üzdü beni. Sen gidince canım çok sıkılacak. Yine yalnız kurt gibi kalacağım ortalıkta. Günler yüzüme tükürecek.’’
Kendimi tutamıyordum bir türlü. Sıkıca sarıldı bana, ‘‘ağla o zaman,’’ dedi. ‘‘açılırsın.’’
‘‘Peki, ben ağlarsam semih,’’ dedim. ‘‘sana bunları yapanlar sevinmez mi?’’
‘‘Boş ver onları kardeşim,’’ dedi. ‘‘kimin umurunda ki…’’
Emrah Serbes / Üst Kattaki Terörist / İletişim Yay.
26 Aralık 2016
Büyükanne
Üç yıl olmuş nerdeyse öleli büyükannem
Ne iyi kadındı. Gömülürken
Akraba, eş, dost, tanıdık, tanımadık
Ağlamış sızlamıştı ta yürekten
Yalnız ben dolaşıp durmuştum evde
Üzgün olacak yerde şaşkın. Ayıplamıştı biri beni
Tabutunun başında sessiz
Kupkuru gözlerle böyle bakılır mıydı?
Şamatalı yas, çabuk geçip gitti
Üç yıl boyunca tatlı-acı olaylar,
Başka heyecanlar, sarsıntılar, yıkışlar
Silip götürdü herkesin gönlünden o günün acısını.
Yalnız benim gözümde canlanır o an ve ağlarım sık sık
Üç yol boyunca artarak ve günden güne.
Bir ağacın gövdesine yazılmış bir ad gibi
Ruhuma işleyerek ilerler boyuna hatırası.
Gerard de Nerval
Çeviren: Sezai Karakoç
Ne iyi kadındı. Gömülürken
Akraba, eş, dost, tanıdık, tanımadık
Ağlamış sızlamıştı ta yürekten
Yalnız ben dolaşıp durmuştum evde
Üzgün olacak yerde şaşkın. Ayıplamıştı biri beni
Tabutunun başında sessiz
Kupkuru gözlerle böyle bakılır mıydı?
Şamatalı yas, çabuk geçip gitti
Üç yıl boyunca tatlı-acı olaylar,
Başka heyecanlar, sarsıntılar, yıkışlar
Silip götürdü herkesin gönlünden o günün acısını.
Yalnız benim gözümde canlanır o an ve ağlarım sık sık
Üç yol boyunca artarak ve günden güne.
Bir ağacın gövdesine yazılmış bir ad gibi
Ruhuma işleyerek ilerler boyuna hatırası.
Gerard de Nerval
Çeviren: Sezai Karakoç
Dodan’ın parçalandığı an
‘O Ses Türkiye’de Dodan’ı görmek yaralayıcıydı. Kürt olduğunu söylemediği için değil. Alevi olduğunu söylemediği için değil. O jüridekilerin onun hakkında “karar verecek” yargıçlık evsafında olmadığı için değil. 22 yıl 'ana akım'ın dışında yol yürümüş bir müzisyenin, ana akımın sahnesinde su istemesiydi yaralayıcı olan. Herkesin birbirine benzemeye zorlanması yaralayıcıdır.
Dodan yaraladı. Evet, Dodan’ın “O Ses Türkiye”de sahne alması, not alması, beğeni alması yaralayıcıydı. İçim, yüreğim, burnumun direği sızladı.
Hayır, bilenlerin ilk tahmin edebileceği gibi Kürt olduğunu söyle(ye)memesi değildi yaralayıcı olan. Adını söylerken Kürtçeden bahsetmemesi tuhaftı elbette: “Dünde kalan zaman” anlamına geliyor adı ama hangi dilde? “Doğudan” diye anladı adını jürideki müzisyenler, haklıydılar da… “Doğu” Kürt dememenin bir yolu hem, hem de işte Kürtleri işaret etmenin bir yolu. Türkçe konuşanlar için “Dünde kalan zaman” ve “geçmiş zaman” anlamında bir isim karşılarına çıktığında “Ne demek bu” sorusunu “Hangi dilde” olduğu sorusu takip edebilirdi, etmedi. Acun biliyordu tabii ki, işini bilir, programında ne söylenip ne söylenmeyeceğini bilir. Kürtçenin ne zaman yasak, ne zaman serbest olacağını bilir. Jüri, yani yargı makamındakiler doğru yargıyı verdiler ve susulması gereken yerde sustular, Dodan da sustu. Kürtçe albümleri olduğunu, repertuvarının tamamına yakınının Kürtçe olduğunu da söyle(ye)medi. Bu da yaralayıcıdır elbette. Türkiye’deki birçok yara buradan, bu “söyleyememe” meselesinden çıkar. Muş Varto denilince Kürtlük bir dert, Alevilik bir dert Ermenilik ayrı bir dert olarak taşınır. Fakat o sahnedeki en yaralayıcı yan bundan değil.
‘DOĞUŞTAN BİR ŞEY OLMALI…’
Deyişin nasıl söylenmesi gerektiğini söyledi jürideki (Athena kardeşlerden Gökhan) biri. Zaten Athena kardeşler bu işi biliyor, “doğuştan bir şey olmalı” derken yine Gökhan müziğin spontan sosyolojisini iyi bildiğini gösterdi. Gökhan ve Hakan içten sevinmişti; sevinçleri, heyecanları, iyi bir sanatçının soykütüğünü okuyabildiklerini gösterecek kadar içtendi.
Dodan, ana akımın dışını seçmiş bir müzisyen, Kürt sedasını (çoğunlukla olduğu gibi Kürtçe de söylese, nadiren olduğu gibi Türkçe de söylese) kendine özgü bir sedaya çevirip, ana akımın dışında yürütmekte başarılı olmuş bir müzisyen. O alanda geleneğe yaslanıp kalanlarla geleneği az çok düzenleyip yürüyenlerden farklı olarak, 1990’larda beliren, 2000’lerden itibaren çokça görünür hale gelen yenilikçi arayışların isimlerinden biri. Xero Abbas gibi. Nizamettin Ariç gibi. Ciwan Haco gibi. Ahmet Arslan gibi.
İlk defa, tesadüfen, Beyoğlu’ndaki mekanlardan birinde (galiba Haymatlos’tu) karşılaşmış, çok mutlu ve mesut olmuştum. Güzel bir geceydi. Gece boyu susamadan söylemişti. Ana akımların dışında, kendisine bir dünya var edebileceği inancı ve gayretiyle yol yürüyordu. Yıllar öyle geçti. 22 yıl olmuş. 2010’da bir televizyon programına çıktı, Okan Bayülgen onu, iyi bir sanatçıyla karşı karşıya olduğunu bilen bir şovmen olarak, pek yapmadığı türden iltifatlar eşliğinde sunmuştu. Ama müziği değil şovu öne alan televizyon dünyası, ana akımı izleyenlerin aklında kalıcı olmayı kolay sağlamıyor çok çok uzun süredir. Bir çıktı, bir daha çıkmadı.
Elbette Dodan ve birçok benzer müzisyen, İMC TV’de sık sık göründü.
‘PEK BİR ŞEY OLAMADIK’
Sonra, işte yılar sonra “O Ses Türkiye”ye çıktı. (Biraz da İMC ve benzeri yerlerin bir bir kapatılmasından olabilir mi? Vaktiyle hiç olmamasından?) Jüri, hep birden “yüzünü ona dönerek” iltifatlarını esirgemedi. O da Hadise’yi seçti kendisini “yetiştirmesi” için. Yarıştaki koçluk için.
“Biraz münzevi, biraz mütevazı yaşayan bir adam olduğum için çok fazla şey olamadık” dedi. 22 yıllık sahne hayatı varken. Artık “mütevazı” olduğunu söyleyecek kadar tevazudan kopmak zorunda yeni sahnede, öğrenmiş. Yaralayıcı değil mi? Münzevi zaten olunmaz o sahnede. “Çok fazla şey olamadık” mı? Oysa olmuştu. Hiç az şey değildi olduğu.
Buyrun, Naim Dilmener anlatıyor beş yıl önceden, 27 Şubat 2011’de Radikal’de yazmıştı, okurun ve Dilmener’in affına sığınarak uzun bir alıntı:
“Kürt(çe) müziğine yeni kapılar aralamak isteyenlerden biri de Dodan. Bir zaman evvel Dodan Project adıyla ‘Be Naw’ adlı bir albüm yayınlamış bu genç şarkıcı, Okan Bayülgen’in programlarından birine konuk olduktan sonra herkesin merakını celbetmiş, herkes birden peşine düşmüştü. İstanbul’da, başta Haymatlos olmak üzere çok sayıda yerde sahneye çıkan Dodan’ı bir kere dahi seyredebilenler, sıradışı bir yorumcu ve müzisyenle karşı karşıya olduklarını gördüler. Sahnedeyken, şarkılarını söylerken, kelimenin tam anlamıyla kendinden geçen Dodan’ın halet-i ruhiyesi, sahneden salona her seferinde taşıyor ve anında herkesi etkisi altına alıyor. Arada söylediği bir iki Türkçe şarkı türkü dışında repertuarının tamamı Kürtçe olan Dodan, kalplere sızabilmek için ille de aynı dili konuşmak (ya da tek dilli olmak) gerekmediğinin ispatı.
Dodan’ın yeni albümü ‘Şabun’da, Okan Bayülgen’in programında seslendirdiği ‘Neçe’ adlı şarkı da mevcut. Bu ve diğer şarkıların her biri, Dodan’ın türlü yerlerden beslenmiş benzersiz sound’unun işaret fişekleri. Öte yandan, ağırlıklı olarak cazdan beslenen Dodan için, aslında isimlerin, etiketlerin en ufak bir önemi yok gibi. Onun iddia ettiği asıl şey, başarılabilecekse eğer, “ses” ile her türlü oyunun oynanabileceği. Bu yönüyle (hem ruh hem de vokal tekniği anlamında) Klaus Nomi’nin çağdaş bir benzeri olduğunu söylemek de mümkün.”
SUSAMIŞ BİR SANATÇI
Dodan, su istedi sahnede jüriden. “Sizi tanıyalım” sorusu üstüne, “Suyunuz var mı?” Boğazı kurumuş. “Yapmış olduğumuz projelerin dışına çıkamadık” dedi bir de. Ne demek bu? Projeler mi kötüydü? Naim Dilmener “Hayır” diyor, güzeldi projeler. Dodan Project. Neydi peki o sahnede su isteten? Susuz bırakan Dodan’ı? Projelerin bir karşılığı olması gerekir, değil mi? Arkası dönük dört yargıcın huzuruna çıkmasına yol açan karşılık.
Arkası dönük jüri üyeleri, yeteneğinizi beğenirlerse size “yüzlerini dönüyor”lar. Yüzleri çok kıymetli, kolay kolay dönmüyorlar. Arkaları çok kıymetli, herkese, sanat için o sahneye gelmiş herkese arkaları dönük. Sanat çabasına ve sanat arayışına arkaları dönük. İşlerine bakıyorlar. Kendi sanatlarına. “Yırtmaya çalışan” bir dolu insanın şansını denediği bir arena kurmuşlar, yargıçlık ve koçluk yapıyorlar. Bir tür gladyatör hocası ve gladyatör seçicileri. Ne zaman ki işlerine yarayacak bir ses, seda, eda görürler, ancak o zaman yüzlerini dönerler. Jüri onlar, yargıç. Dodan’ı da yargıladılar ve pek bir beğendiler. İşte bu beğeni, Dodan’ın yargılanması, asıl yaralayıcı olandı.
Kürtlük mevzuu kenarda dursun, Alevilik mevzuu kenarda dursun, ana akımlara kapılmadan kendi yolunu yürüyen biri, yolunu ana akımın 22 yıldır yüz vermediği düzeneklerinden birine nasıl yöneltmiş olabilir? Oradaki iltifatlara ne ihtiyacı var? Eski bir sözde gizli ihtiyaç: Marifet iltifata tabidir.
Ana akım iltifatından kaçanlar, marifetlerinin iltifat görebileceği yollar, yolaklar, yaşama alanları varlığına güvenerek yol yürürler. Hem açılmış yollar vardır ana akım dışında hem açılabilecek yollar. Dodan hem açılmış yollardan yürüyordu, hem de açılabilecek yolları açıyordu. Fakat yol bitmiş olmalı ya da takat kesilmiş olmalı. O zaman Dodan, Dodan olarak ana akımın cilalı imaj (pespayelik demeyelim hadi) sahnesinde görünür ve oraya ruh katar, “paramparça eder” orayı. Athena bilir yine. Fakat, o anda, tam o anda acaba Dodan da paramparça olmamış mıdır? Yaralayıcı değil mi bu?
KENDİSİYLE YARIŞACAK
Dodan, çok beklenebileceği gibi Hakan ile Gökhan’ı niye seçmedi? Niye olacak: Aynı atmosferin sanatçısı Dodan. Yarışı sürdürmek için onlardan alacağı fazla bir şey yok, belki iyi bir alışveriş olabilirdi aralarında, zaten onlar saygılarını çok açık sergileyerek (“Siz” dediler özenle) bir “koçluk” değil, müzikal yoldaşlık arzusu sergilediler. Fakat Dodan diğer yarışmacılarla yarışmayacak ki, eksikleri müzikal değil ki, müzikal tercih yapsın! Sibel Can ve Murat Boz’un müzikal yönleri, buldukları ve doya doya içtikleri suyu saymazsak, Dodan’ın eksikleriyle zaten ilgili değil.
Peki Hadise’yi niye seçti? Hadise ona ne öğretecek? Hadise Türkiye içinde ve dışında iyi bir “pop”çu olarak, o sahneye çıkmadan önceki Dodan’ın bulamadığı suyu bulma yollarında yardımcı olacak, anlaşılan. Aradığı iltifatın “kalıcılaşması”nı sağlayacak. Anne babalar söyler, sanatla uğraşan çocukları için, “Ekmek yok bu işte. Yıllardır uğraşıyor, pek bir şey olamadı.” Pek bir şey? Para yok yani.
Dodan, diğer yarışmacılarla yarışmayacak. Dodan kendisiyle yarışacak. Eski Dodan’ı 22 yıl birçok bakımdan “çok şey olan” ama bir bakımdan “bir şey olamayan” Dodan’ı geride bırakamaz ama dışarda bırakabilir. Düzenek, eski Dodan’ı dışarda bırakma düzeneği zaten. Biz dinleyiciler için güzel bir sürpriz olan o sahnedeki Dodan, Dodan için bir boyun eğmenin, bir yenilginin, bir sıkışmanın, susuz kalmanın kendisi. Çölleşen bir iklimde susuz kalmış bir sanatçı olarak, ilaçlı suya razı gelmiş.
Eski Dodan, dünde mi kalacak? Geçmiş zamanda? “Projeleri”yle bulamadığı suyu, orada yaşadığı susuzluğu, jürinin yolladığı bir bardak suyla giderebilecek mi? Bir yanıyla evet: Ana akımlarda hayli ses getirecek kadar kabiliyet ve donanımı var. Bir yanıyla hayır: Oralarda, eski Dodan’ın bulamadığı para var belki ama peşine düştüğü sanat pek yok.
Herkesin birbirine benzemeye mecbur olduğu bir yerdeyiz. Çöl. Birbirinin aynı kum tanelerinden oluşan bir çöl. Durmadan aşındırıp kuma çeviren çöl. Şairden reklamcı çıkaran çöl. Ünlü ve gerçekten iyi öykücüyü tekstil reklamında oynatan çöl. Hegel üzerine kütük gibi doktora tezi yazmış felsefe profesörünü reklam mankenine çeviren çöl. Yarış, rekabet, çatışma dışında ilişki yöntemine saygı duymayan, duyurmayan çöl. 24 Ocak çölü, 12 Eylül çölü.
Benzememeyi becermişin benzemeye razı geldiği andı Dodan’ın o sahnedeki anı. Yarışmacı, rekabetçi gereklerden bilerek uzak durmuşken 22 yıl, karşısında durduğu yargıçların yargısına teslim oluş anı. Yaralayıcı. Dodan’ı orada güzel sesi ve yoğun çaba ürünü yorumuyla, kendi sanatına arkası dönük figürlerden su istemeye zorlayan çöl. Dilerim, umarım, Dodan bu çölü yaralanmadan geçer. O su can suyu olur sanatına, zehir değil.
Ali Duran Topuz
Kaynak: gazeteduvar
Dodan yaraladı. Evet, Dodan’ın “O Ses Türkiye”de sahne alması, not alması, beğeni alması yaralayıcıydı. İçim, yüreğim, burnumun direği sızladı.
Hayır, bilenlerin ilk tahmin edebileceği gibi Kürt olduğunu söyle(ye)memesi değildi yaralayıcı olan. Adını söylerken Kürtçeden bahsetmemesi tuhaftı elbette: “Dünde kalan zaman” anlamına geliyor adı ama hangi dilde? “Doğudan” diye anladı adını jürideki müzisyenler, haklıydılar da… “Doğu” Kürt dememenin bir yolu hem, hem de işte Kürtleri işaret etmenin bir yolu. Türkçe konuşanlar için “Dünde kalan zaman” ve “geçmiş zaman” anlamında bir isim karşılarına çıktığında “Ne demek bu” sorusunu “Hangi dilde” olduğu sorusu takip edebilirdi, etmedi. Acun biliyordu tabii ki, işini bilir, programında ne söylenip ne söylenmeyeceğini bilir. Kürtçenin ne zaman yasak, ne zaman serbest olacağını bilir. Jüri, yani yargı makamındakiler doğru yargıyı verdiler ve susulması gereken yerde sustular, Dodan da sustu. Kürtçe albümleri olduğunu, repertuvarının tamamına yakınının Kürtçe olduğunu da söyle(ye)medi. Bu da yaralayıcıdır elbette. Türkiye’deki birçok yara buradan, bu “söyleyememe” meselesinden çıkar. Muş Varto denilince Kürtlük bir dert, Alevilik bir dert Ermenilik ayrı bir dert olarak taşınır. Fakat o sahnedeki en yaralayıcı yan bundan değil.
‘DOĞUŞTAN BİR ŞEY OLMALI…’
Deyişin nasıl söylenmesi gerektiğini söyledi jürideki (Athena kardeşlerden Gökhan) biri. Zaten Athena kardeşler bu işi biliyor, “doğuştan bir şey olmalı” derken yine Gökhan müziğin spontan sosyolojisini iyi bildiğini gösterdi. Gökhan ve Hakan içten sevinmişti; sevinçleri, heyecanları, iyi bir sanatçının soykütüğünü okuyabildiklerini gösterecek kadar içtendi.
Dodan, ana akımın dışını seçmiş bir müzisyen, Kürt sedasını (çoğunlukla olduğu gibi Kürtçe de söylese, nadiren olduğu gibi Türkçe de söylese) kendine özgü bir sedaya çevirip, ana akımın dışında yürütmekte başarılı olmuş bir müzisyen. O alanda geleneğe yaslanıp kalanlarla geleneği az çok düzenleyip yürüyenlerden farklı olarak, 1990’larda beliren, 2000’lerden itibaren çokça görünür hale gelen yenilikçi arayışların isimlerinden biri. Xero Abbas gibi. Nizamettin Ariç gibi. Ciwan Haco gibi. Ahmet Arslan gibi.
İlk defa, tesadüfen, Beyoğlu’ndaki mekanlardan birinde (galiba Haymatlos’tu) karşılaşmış, çok mutlu ve mesut olmuştum. Güzel bir geceydi. Gece boyu susamadan söylemişti. Ana akımların dışında, kendisine bir dünya var edebileceği inancı ve gayretiyle yol yürüyordu. Yıllar öyle geçti. 22 yıl olmuş. 2010’da bir televizyon programına çıktı, Okan Bayülgen onu, iyi bir sanatçıyla karşı karşıya olduğunu bilen bir şovmen olarak, pek yapmadığı türden iltifatlar eşliğinde sunmuştu. Ama müziği değil şovu öne alan televizyon dünyası, ana akımı izleyenlerin aklında kalıcı olmayı kolay sağlamıyor çok çok uzun süredir. Bir çıktı, bir daha çıkmadı.
Elbette Dodan ve birçok benzer müzisyen, İMC TV’de sık sık göründü.
‘PEK BİR ŞEY OLAMADIK’
Sonra, işte yılar sonra “O Ses Türkiye”ye çıktı. (Biraz da İMC ve benzeri yerlerin bir bir kapatılmasından olabilir mi? Vaktiyle hiç olmamasından?) Jüri, hep birden “yüzünü ona dönerek” iltifatlarını esirgemedi. O da Hadise’yi seçti kendisini “yetiştirmesi” için. Yarıştaki koçluk için.
“Biraz münzevi, biraz mütevazı yaşayan bir adam olduğum için çok fazla şey olamadık” dedi. 22 yıllık sahne hayatı varken. Artık “mütevazı” olduğunu söyleyecek kadar tevazudan kopmak zorunda yeni sahnede, öğrenmiş. Yaralayıcı değil mi? Münzevi zaten olunmaz o sahnede. “Çok fazla şey olamadık” mı? Oysa olmuştu. Hiç az şey değildi olduğu.
Buyrun, Naim Dilmener anlatıyor beş yıl önceden, 27 Şubat 2011’de Radikal’de yazmıştı, okurun ve Dilmener’in affına sığınarak uzun bir alıntı:
“Kürt(çe) müziğine yeni kapılar aralamak isteyenlerden biri de Dodan. Bir zaman evvel Dodan Project adıyla ‘Be Naw’ adlı bir albüm yayınlamış bu genç şarkıcı, Okan Bayülgen’in programlarından birine konuk olduktan sonra herkesin merakını celbetmiş, herkes birden peşine düşmüştü. İstanbul’da, başta Haymatlos olmak üzere çok sayıda yerde sahneye çıkan Dodan’ı bir kere dahi seyredebilenler, sıradışı bir yorumcu ve müzisyenle karşı karşıya olduklarını gördüler. Sahnedeyken, şarkılarını söylerken, kelimenin tam anlamıyla kendinden geçen Dodan’ın halet-i ruhiyesi, sahneden salona her seferinde taşıyor ve anında herkesi etkisi altına alıyor. Arada söylediği bir iki Türkçe şarkı türkü dışında repertuarının tamamı Kürtçe olan Dodan, kalplere sızabilmek için ille de aynı dili konuşmak (ya da tek dilli olmak) gerekmediğinin ispatı.
Dodan’ın yeni albümü ‘Şabun’da, Okan Bayülgen’in programında seslendirdiği ‘Neçe’ adlı şarkı da mevcut. Bu ve diğer şarkıların her biri, Dodan’ın türlü yerlerden beslenmiş benzersiz sound’unun işaret fişekleri. Öte yandan, ağırlıklı olarak cazdan beslenen Dodan için, aslında isimlerin, etiketlerin en ufak bir önemi yok gibi. Onun iddia ettiği asıl şey, başarılabilecekse eğer, “ses” ile her türlü oyunun oynanabileceği. Bu yönüyle (hem ruh hem de vokal tekniği anlamında) Klaus Nomi’nin çağdaş bir benzeri olduğunu söylemek de mümkün.”
SUSAMIŞ BİR SANATÇI
Dodan, su istedi sahnede jüriden. “Sizi tanıyalım” sorusu üstüne, “Suyunuz var mı?” Boğazı kurumuş. “Yapmış olduğumuz projelerin dışına çıkamadık” dedi bir de. Ne demek bu? Projeler mi kötüydü? Naim Dilmener “Hayır” diyor, güzeldi projeler. Dodan Project. Neydi peki o sahnede su isteten? Susuz bırakan Dodan’ı? Projelerin bir karşılığı olması gerekir, değil mi? Arkası dönük dört yargıcın huzuruna çıkmasına yol açan karşılık.
Arkası dönük jüri üyeleri, yeteneğinizi beğenirlerse size “yüzlerini dönüyor”lar. Yüzleri çok kıymetli, kolay kolay dönmüyorlar. Arkaları çok kıymetli, herkese, sanat için o sahneye gelmiş herkese arkaları dönük. Sanat çabasına ve sanat arayışına arkaları dönük. İşlerine bakıyorlar. Kendi sanatlarına. “Yırtmaya çalışan” bir dolu insanın şansını denediği bir arena kurmuşlar, yargıçlık ve koçluk yapıyorlar. Bir tür gladyatör hocası ve gladyatör seçicileri. Ne zaman ki işlerine yarayacak bir ses, seda, eda görürler, ancak o zaman yüzlerini dönerler. Jüri onlar, yargıç. Dodan’ı da yargıladılar ve pek bir beğendiler. İşte bu beğeni, Dodan’ın yargılanması, asıl yaralayıcı olandı.
Kürtlük mevzuu kenarda dursun, Alevilik mevzuu kenarda dursun, ana akımlara kapılmadan kendi yolunu yürüyen biri, yolunu ana akımın 22 yıldır yüz vermediği düzeneklerinden birine nasıl yöneltmiş olabilir? Oradaki iltifatlara ne ihtiyacı var? Eski bir sözde gizli ihtiyaç: Marifet iltifata tabidir.
Ana akım iltifatından kaçanlar, marifetlerinin iltifat görebileceği yollar, yolaklar, yaşama alanları varlığına güvenerek yol yürürler. Hem açılmış yollar vardır ana akım dışında hem açılabilecek yollar. Dodan hem açılmış yollardan yürüyordu, hem de açılabilecek yolları açıyordu. Fakat yol bitmiş olmalı ya da takat kesilmiş olmalı. O zaman Dodan, Dodan olarak ana akımın cilalı imaj (pespayelik demeyelim hadi) sahnesinde görünür ve oraya ruh katar, “paramparça eder” orayı. Athena bilir yine. Fakat, o anda, tam o anda acaba Dodan da paramparça olmamış mıdır? Yaralayıcı değil mi bu?
KENDİSİYLE YARIŞACAK
Dodan, çok beklenebileceği gibi Hakan ile Gökhan’ı niye seçmedi? Niye olacak: Aynı atmosferin sanatçısı Dodan. Yarışı sürdürmek için onlardan alacağı fazla bir şey yok, belki iyi bir alışveriş olabilirdi aralarında, zaten onlar saygılarını çok açık sergileyerek (“Siz” dediler özenle) bir “koçluk” değil, müzikal yoldaşlık arzusu sergilediler. Fakat Dodan diğer yarışmacılarla yarışmayacak ki, eksikleri müzikal değil ki, müzikal tercih yapsın! Sibel Can ve Murat Boz’un müzikal yönleri, buldukları ve doya doya içtikleri suyu saymazsak, Dodan’ın eksikleriyle zaten ilgili değil.
Peki Hadise’yi niye seçti? Hadise ona ne öğretecek? Hadise Türkiye içinde ve dışında iyi bir “pop”çu olarak, o sahneye çıkmadan önceki Dodan’ın bulamadığı suyu bulma yollarında yardımcı olacak, anlaşılan. Aradığı iltifatın “kalıcılaşması”nı sağlayacak. Anne babalar söyler, sanatla uğraşan çocukları için, “Ekmek yok bu işte. Yıllardır uğraşıyor, pek bir şey olamadı.” Pek bir şey? Para yok yani.
Dodan, diğer yarışmacılarla yarışmayacak. Dodan kendisiyle yarışacak. Eski Dodan’ı 22 yıl birçok bakımdan “çok şey olan” ama bir bakımdan “bir şey olamayan” Dodan’ı geride bırakamaz ama dışarda bırakabilir. Düzenek, eski Dodan’ı dışarda bırakma düzeneği zaten. Biz dinleyiciler için güzel bir sürpriz olan o sahnedeki Dodan, Dodan için bir boyun eğmenin, bir yenilginin, bir sıkışmanın, susuz kalmanın kendisi. Çölleşen bir iklimde susuz kalmış bir sanatçı olarak, ilaçlı suya razı gelmiş.
Eski Dodan, dünde mi kalacak? Geçmiş zamanda? “Projeleri”yle bulamadığı suyu, orada yaşadığı susuzluğu, jürinin yolladığı bir bardak suyla giderebilecek mi? Bir yanıyla evet: Ana akımlarda hayli ses getirecek kadar kabiliyet ve donanımı var. Bir yanıyla hayır: Oralarda, eski Dodan’ın bulamadığı para var belki ama peşine düştüğü sanat pek yok.
Herkesin birbirine benzemeye mecbur olduğu bir yerdeyiz. Çöl. Birbirinin aynı kum tanelerinden oluşan bir çöl. Durmadan aşındırıp kuma çeviren çöl. Şairden reklamcı çıkaran çöl. Ünlü ve gerçekten iyi öykücüyü tekstil reklamında oynatan çöl. Hegel üzerine kütük gibi doktora tezi yazmış felsefe profesörünü reklam mankenine çeviren çöl. Yarış, rekabet, çatışma dışında ilişki yöntemine saygı duymayan, duyurmayan çöl. 24 Ocak çölü, 12 Eylül çölü.
Benzememeyi becermişin benzemeye razı geldiği andı Dodan’ın o sahnedeki anı. Yarışmacı, rekabetçi gereklerden bilerek uzak durmuşken 22 yıl, karşısında durduğu yargıçların yargısına teslim oluş anı. Yaralayıcı. Dodan’ı orada güzel sesi ve yoğun çaba ürünü yorumuyla, kendi sanatına arkası dönük figürlerden su istemeye zorlayan çöl. Dilerim, umarım, Dodan bu çölü yaralanmadan geçer. O su can suyu olur sanatına, zehir değil.
Ali Duran Topuz
Şimdi beni de garip bakışlarla süzenler var. Ben onlara aldırmıyorum.
'Yalnız bu sefer dikkat edelim albayım' diye yalvardım. 'Bu sefer bir oyuna gelmeyelim. Son fırsatı da elimizden kaçırmayalım. Bütün ihtimalleri hesaplayalım. Bütün teknikleri öğrenelim. Göründüğümüz kadar olmayalım. Hiç olmasa, göründüğümüzden az olmayalım. Hemen tükenmeyelim. Bütün milletlere rezil olmayalım. Bizden iyi bir oyun çıksın. Mış gibi yapmaktan usandım Albayım.' Albayım, benim gibi telaşa kapılmadı. Her şeyi yeni baştan nasıl ele alacağımızı anlattı. 'Bütün bildiklerini unut,' dedi bana. 'Zaten fazla bir şey bilmiyorum albayım,' diye itirafta bulundum. 'Her şeyden önce nefesimizi iyi ayarlamalıyız oğlum Hikmet,' dedi bana. 'Evet albayım!' diye heyecanla bağırdım. 'Hemen içkiyi, sigarayı ve boş düşünmeyi bırakıyorum. Bedava düşünmek yok artık!' 'Heyecanlanma,' dedi albayım. 'Heyecanlarını boş yere harcama.' Kendimi tutmak istiyordum. İnanın çok istiyordum. Gene de dayanamadım, bağırdım: 'Anlıyorum albayım! Her yeteneğimizi hesaplı kullanmalıyız. (s.410)
***
Hikmet, çevresinin boşaldığını hissetti: Ergun odada yoktu, başkaları da yoktu. Belki içeri gitmişlerdir gene, diye düşündü. Evi dolaşıyormuş gibi yaparak odalara göz attı: Kimse yoktu. Demek ellerini sıktım. Odaya döndü: Nursel Hanımla Sevgi'den başka kimse yoktu. Olabilir, dedi kendi kendine; biraz dalgın olunabilir, bunda bir zarar yoktur. İnsan sonunda hatırlıyor işte. Kadınların elbiselerine baktı. Bu elbiseleri de hatırlamalıyım, yalnız önemli şeyleri hatırlamalıyım. İnsanın düşünce ve hafıza gücü sonsuz değildir; onu korumalıyım. Kendimi iyi hissediyorum. Gülümsedi. (s.417)
***
Hikmet, gözlerini yerden kaldırdı: Nursel Hanım da gitmişti. Bunu da görmemiş olamam, diye homurdandı içinden: Giderken haber vermedi bana. Zarar yok, ne yapalım? Daha iyi oldu: Sevgi'yle istediğim gibi konuşurum. Bunu beklemiyor muydum? Benden sıkılanlarla işim yok. Yalnız, Sevgi'nin hangi elbiseyi giydiğini unutma. Görmek istediklerini hatırla yeter.
«İşte bunun için Sevgi,» diye söze başladı, «Bu yorgunluklar beni yordu. Bir süre bunları düşündüm sadece. Fakat her zaman seni düşündüm. Ve sonunda, seni sevdiğimi söylemeğe geldim sana.» Başını kaldıramıyordu. «Çünkü benim durumumu en iyi sen anlarsın. Yalnızlığı ve korkuyu en iyi sen bilirsin. Yorgunluklar vardılar, fakat ümitsizlik yoktular. Sen bir yerde bulunuyordun. Yumuşak bir yerdeydin. Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve sürekli bir aşk içinde ancak seninle birlikte dinleneceğini biliyordum. Bizi başkaları anlamaz Sevgi. Başkalarının aklı başkadır. Bu yüzden ikimizi hep garip bakışlarla süzmüşlerdir. Şimdi beni de garip bakışlarla süzenler var. Ben onlara aldırmıyorum. İnsanların beni beğenip beğenmemeleri umurumda değil artık. Ben kendimi tanımakla ilgiliyim. Albayımın tavsiyelerini tutmakla ilgiliyim. (s.420)
***
İnsan da çocuklarla birlikte aptallaşıyordu zaman geçtikçe. (421)
***
«Peki, haklıydı da neden kaçıyordu?» Bakkal Rıza Bey, «Belki de haklı olduğunu ispat edebilecek
durumda değildi,» dedi. Ergun, «Yapmayın Rıza Bey,» dedi. «İnsan, haklı olduğunu bile bile kaçar mı?» Sevgi, «Kaçabilir,» dedi, kendine güvenen bir sesle. «Evet,» dedi Hikmet de, «Bu kadar haklı olduğu halde, böylesine haksız görünmeğe dayanamamıştır. Kaçmakla, bir bakıma bütün dünyayı suçlamaktadır belki de. Böyle bir topluluğun içinde yaşayamayacağını anladığı için kaçmaktan başka çare bulamamıştır.» (s.441)
***
Oğuz Atay / Tehlikeli Oyunlar
***
Hikmet, çevresinin boşaldığını hissetti: Ergun odada yoktu, başkaları da yoktu. Belki içeri gitmişlerdir gene, diye düşündü. Evi dolaşıyormuş gibi yaparak odalara göz attı: Kimse yoktu. Demek ellerini sıktım. Odaya döndü: Nursel Hanımla Sevgi'den başka kimse yoktu. Olabilir, dedi kendi kendine; biraz dalgın olunabilir, bunda bir zarar yoktur. İnsan sonunda hatırlıyor işte. Kadınların elbiselerine baktı. Bu elbiseleri de hatırlamalıyım, yalnız önemli şeyleri hatırlamalıyım. İnsanın düşünce ve hafıza gücü sonsuz değildir; onu korumalıyım. Kendimi iyi hissediyorum. Gülümsedi. (s.417)
***
Hikmet, gözlerini yerden kaldırdı: Nursel Hanım da gitmişti. Bunu da görmemiş olamam, diye homurdandı içinden: Giderken haber vermedi bana. Zarar yok, ne yapalım? Daha iyi oldu: Sevgi'yle istediğim gibi konuşurum. Bunu beklemiyor muydum? Benden sıkılanlarla işim yok. Yalnız, Sevgi'nin hangi elbiseyi giydiğini unutma. Görmek istediklerini hatırla yeter.
«İşte bunun için Sevgi,» diye söze başladı, «Bu yorgunluklar beni yordu. Bir süre bunları düşündüm sadece. Fakat her zaman seni düşündüm. Ve sonunda, seni sevdiğimi söylemeğe geldim sana.» Başını kaldıramıyordu. «Çünkü benim durumumu en iyi sen anlarsın. Yalnızlığı ve korkuyu en iyi sen bilirsin. Yorgunluklar vardılar, fakat ümitsizlik yoktular. Sen bir yerde bulunuyordun. Yumuşak bir yerdeydin. Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve sürekli bir aşk içinde ancak seninle birlikte dinleneceğini biliyordum. Bizi başkaları anlamaz Sevgi. Başkalarının aklı başkadır. Bu yüzden ikimizi hep garip bakışlarla süzmüşlerdir. Şimdi beni de garip bakışlarla süzenler var. Ben onlara aldırmıyorum. İnsanların beni beğenip beğenmemeleri umurumda değil artık. Ben kendimi tanımakla ilgiliyim. Albayımın tavsiyelerini tutmakla ilgiliyim. (s.420)
***
İnsan da çocuklarla birlikte aptallaşıyordu zaman geçtikçe. (421)
***
«Peki, haklıydı da neden kaçıyordu?» Bakkal Rıza Bey, «Belki de haklı olduğunu ispat edebilecek
durumda değildi,» dedi. Ergun, «Yapmayın Rıza Bey,» dedi. «İnsan, haklı olduğunu bile bile kaçar mı?» Sevgi, «Kaçabilir,» dedi, kendine güvenen bir sesle. «Evet,» dedi Hikmet de, «Bu kadar haklı olduğu halde, böylesine haksız görünmeğe dayanamamıştır. Kaçmakla, bir bakıma bütün dünyayı suçlamaktadır belki de. Böyle bir topluluğun içinde yaşayamayacağını anladığı için kaçmaktan başka çare bulamamıştır.» (s.441)
***
Oğuz Atay / Tehlikeli Oyunlar
İkinci Ev
Gerekliydi uzaklarda bunalınca
İkinci ev!
Hatırla ilk girmeni
Bir otel, bir park, hatta sokaklarda
İkinci ev!
Yeterdi izbe oysa
İkinci ev!
Behçet Necatigil
İkinci ev!
Hatırla ilk girmeni
Bir otel, bir park, hatta sokaklarda
İkinci ev!
Yeterdi izbe oysa
İkinci ev!
Behçet Necatigil
25 Aralık 2016
İkinci Kişi
Bazı karşıma çıkıyorsun,
Tanıyacak gibiyim seni.
-Gel biraz konuşalım, diyorum.
Cevap vermiyorsun.
-Ellerin titrer miydi eskiden?
Dumanlı mı görüyordu gözlerin?
Padişahlar gibi hayal mi kurardın?
De bana, diyorum, susuyorsun.
-Kitap okumayı severdin,
Kırlarda dolaşmayı, bahçeler
Bilmediğin kadınlar gibi miydi?
Söyle, diyorum,duruyorsun.
-Atlarla, insanlardan daha çok
Yoldaş mıydın çocukluğunda?
Neyledin hepsinin yokluğunda?
Diyorum, ağız dil vermiyorsun.
-Nasıldı ilk gurbete çıkışın?
Kıyısına ilk vardığın deniz?
Koynuna ilk girdiğin kadın?
Ağzına ilk sürdüğün kadeh?
Nasıldı delice çalıştığın,
Delice eğlendiğin geceler?
Bir tutam yonca gibi tertemiz,
O kıza aşık olduğun günler
Nasıldı, diyorum, gülüyorsun..
-Yorgunum şimdi, yorgunum çok!
Birde sen cevap vermiyorsun.
Kolundan tutmak istiyorum, fayda yok;
Bırakıp beni gidiyorsun.
Cahit Külebi
Tanıyacak gibiyim seni.
-Gel biraz konuşalım, diyorum.
Cevap vermiyorsun.
-Ellerin titrer miydi eskiden?
Dumanlı mı görüyordu gözlerin?
Padişahlar gibi hayal mi kurardın?
De bana, diyorum, susuyorsun.
-Kitap okumayı severdin,
Kırlarda dolaşmayı, bahçeler
Bilmediğin kadınlar gibi miydi?
Söyle, diyorum,duruyorsun.
-Atlarla, insanlardan daha çok
Yoldaş mıydın çocukluğunda?
Neyledin hepsinin yokluğunda?
Diyorum, ağız dil vermiyorsun.
-Nasıldı ilk gurbete çıkışın?
Kıyısına ilk vardığın deniz?
Koynuna ilk girdiğin kadın?
Ağzına ilk sürdüğün kadeh?
Nasıldı delice çalıştığın,
Delice eğlendiğin geceler?
Bir tutam yonca gibi tertemiz,
O kıza aşık olduğun günler
Nasıldı, diyorum, gülüyorsun..
-Yorgunum şimdi, yorgunum çok!
Birde sen cevap vermiyorsun.
Kolundan tutmak istiyorum, fayda yok;
Bırakıp beni gidiyorsun.
Cahit Külebi
O Eski Bir Güvercindi
O eski bir güvercindi gittikçe hatırlanan,
O eski bir güvercindi, uçması da iyiydi bana kalırsa
O eski bir güvercindi, çünkü tenhaydı şehirler,
Benim saçlarıma saklanırdı, benim saçlarım çalılara;
Onu görürdüm göllere girdiğimde, bıldırcın avladığımda akşama,
Gelir ateşime sokulurdu, o eski bir güvercindi,
Başka kimsecikler de yoktu galiba.
Bir başıma sevişen adam mıydım, ben neydim?
Silâhlarımı da severdim, güvercini de,
İnsanları da severdim, hiç görmemiştim oysa,
Ama ben insandım ya, o eski bir güvercindi,
O eski bir güvercindi her şeyi anlamaya.
Nasıl olduysa oldu, sardılar beni birden:
Kadınlar ve erkekler, kemikleri de ortada,
Anlamadım bir türlü, durmadan yürüdüler,
Durmadan toprak kazdılar, şapka giydiler;
Hürlük vardı, verdiler onu, istemek için yeniden,
Belki aldılar geri, beni bağladılar ama;
O eski bir güvercindi, şaşırdı olanlara.
O eski bir güvercindi, bıraktı beni onlara,
Götürmedi kanatlarından bir başka yalnız suya,
Geçti çocuk gölgelerinden, dönmedi artık,
Yapacak işleri vardı utanmaktan başka.
Ülkü Tamer
O eski bir güvercindi, uçması da iyiydi bana kalırsa
O eski bir güvercindi, çünkü tenhaydı şehirler,
Benim saçlarıma saklanırdı, benim saçlarım çalılara;
Onu görürdüm göllere girdiğimde, bıldırcın avladığımda akşama,
Gelir ateşime sokulurdu, o eski bir güvercindi,
Başka kimsecikler de yoktu galiba.
Bir başıma sevişen adam mıydım, ben neydim?
Silâhlarımı da severdim, güvercini de,
İnsanları da severdim, hiç görmemiştim oysa,
Ama ben insandım ya, o eski bir güvercindi,
O eski bir güvercindi her şeyi anlamaya.
Nasıl olduysa oldu, sardılar beni birden:
Kadınlar ve erkekler, kemikleri de ortada,
Anlamadım bir türlü, durmadan yürüdüler,
Durmadan toprak kazdılar, şapka giydiler;
Hürlük vardı, verdiler onu, istemek için yeniden,
Belki aldılar geri, beni bağladılar ama;
O eski bir güvercindi, şaşırdı olanlara.
O eski bir güvercindi, bıraktı beni onlara,
Götürmedi kanatlarından bir başka yalnız suya,
Geçti çocuk gölgelerinden, dönmedi artık,
Yapacak işleri vardı utanmaktan başka.
Ülkü Tamer
Kendimce
Yorgunsam yorgunluğum benim
Size ne benim yorgunluğumdan?
Üç beş yıl yaşadım şu dünyada
Bir gün koyup giderim.
Hastaysam hastalığım benim
Size ne benim hastalığımdan?
Başım ağırıyor zindan gibi
Çok sigara içerim.
Mahzunsam mahzunluğum benim
Size ne benim mahzunluğumdan?
Geceler boyu denizlerim var
Kapkara akan çeşmelerim
Aşıksam aşıklığım benim
Size ne benim sevdamdan?
Uzaktan kırları,denizleri
Kadınları severim.
İyisem iyiliğim benim.
Size ne benim iyiliğimden?
Bilmeyin hikayemi işte
Öyle yaşar giderim.
Cahit Külebi
Size ne benim yorgunluğumdan?
Üç beş yıl yaşadım şu dünyada
Bir gün koyup giderim.
Hastaysam hastalığım benim
Size ne benim hastalığımdan?
Başım ağırıyor zindan gibi
Çok sigara içerim.
Mahzunsam mahzunluğum benim
Size ne benim mahzunluğumdan?
Geceler boyu denizlerim var
Kapkara akan çeşmelerim
Aşıksam aşıklığım benim
Size ne benim sevdamdan?
Uzaktan kırları,denizleri
Kadınları severim.
İyisem iyiliğim benim.
Size ne benim iyiliğimden?
Bilmeyin hikayemi işte
Öyle yaşar giderim.
Cahit Külebi
Cehennemde
Ölüm ara sıra yokluyor beni
Oturuyor geçip karşıma
Daha diyor, daha vaktin gelmedi
Sonra dönüp gidiyor başkasına
Ama herzaman bu böyle olmaz
Çocuklar, ihtiyarlar, tazeler
Görüyorum gider arasıra bekleşir
Hacıbayram önünde cenazeler
Birgün beni de alıp gidecek
Ne işine yararım bilmem
Tanrı katında utangaç beceriksiz
Zayıfım cehenneme giremem
Tanrı görünce beni
Azraile kızacak
-Niye getirdin bu çocuğu, diyecek
Daha gün görmemiş, cahil, habersiz
Çok vakti varmış yaşayıp sevişecek
Azrail kızarıp bozararak
- Efendimiz bir yanlışlık oldu, diyecek
Yeniden dünyaya getirecek değil ya
Alıp cehenneme girecek
Zebaniler de beni görünce şaşarlar birden
- Bre azrail getirilir mi buraya, derler
Böylesi, kırlarda gezip tozmalı
Gül koklamalı
Okşamalı güzel kadınları birer birer
Akşamları seyretmeli gün batarken
Pencereye vuran yağmuru geceleri
Sırtüstü uzanıp kitap okumalı
Sağmalı ak koyunlar gibi düşünceleri
Denize karşı durmalı mahzun
Kır atlar üstünde kuş gibi uçmalı
Kederlenirse sevinirse
Keyfince kendinden geçmeli
- Al götür getirdiğin yere bırak, derler
Şaşırır azrail mahçup
Geri getirse, adet değil
Bir yana gizleyemez korkusundan
Elimden tutar öyle
O benden utanır, ben ondan
Cahit Külebi
Oturuyor geçip karşıma
Daha diyor, daha vaktin gelmedi
Sonra dönüp gidiyor başkasına
Ama herzaman bu böyle olmaz
Çocuklar, ihtiyarlar, tazeler
Görüyorum gider arasıra bekleşir
Hacıbayram önünde cenazeler
Birgün beni de alıp gidecek
Ne işine yararım bilmem
Tanrı katında utangaç beceriksiz
Zayıfım cehenneme giremem
Tanrı görünce beni
Azraile kızacak
-Niye getirdin bu çocuğu, diyecek
Daha gün görmemiş, cahil, habersiz
Çok vakti varmış yaşayıp sevişecek
Azrail kızarıp bozararak
- Efendimiz bir yanlışlık oldu, diyecek
Yeniden dünyaya getirecek değil ya
Alıp cehenneme girecek
Zebaniler de beni görünce şaşarlar birden
- Bre azrail getirilir mi buraya, derler
Böylesi, kırlarda gezip tozmalı
Gül koklamalı
Okşamalı güzel kadınları birer birer
Akşamları seyretmeli gün batarken
Pencereye vuran yağmuru geceleri
Sırtüstü uzanıp kitap okumalı
Sağmalı ak koyunlar gibi düşünceleri
Denize karşı durmalı mahzun
Kır atlar üstünde kuş gibi uçmalı
Kederlenirse sevinirse
Keyfince kendinden geçmeli
- Al götür getirdiğin yere bırak, derler
Şaşırır azrail mahçup
Geri getirse, adet değil
Bir yana gizleyemez korkusundan
Elimden tutar öyle
O benden utanır, ben ondan
Cahit Külebi
Müzmin Bir Şaire
Bir Beyaz Rustan kapmış
Bir Tepebaşı otelinde Şiiri
Gayrı ne permanganat ne antibiyotik
Bir akıntıdır gidiyor sittin senedir
Gözünden yaş geliyor su dökerken bile
Belini doğrultmak için Türk Şiirinin
Çekiyormuş bu çekilmez çileyi,
Yoksa çaldığı gibi başından büyük bir taşa
Kırarmış çoktan
Pelikan marka dolma kalemini
Bakarak bu Çağdaş ve de Cardaş Şaire
Hiç de zührevi değilmiş meğer Zühre!
Can Yücel
Bir Tepebaşı otelinde Şiiri
Gayrı ne permanganat ne antibiyotik
Bir akıntıdır gidiyor sittin senedir
Gözünden yaş geliyor su dökerken bile
Belini doğrultmak için Türk Şiirinin
Çekiyormuş bu çekilmez çileyi,
Yoksa çaldığı gibi başından büyük bir taşa
Kırarmış çoktan
Pelikan marka dolma kalemini
Bakarak bu Çağdaş ve de Cardaş Şaire
Hiç de zührevi değilmiş meğer Zühre!
Can Yücel
Aşklar Aşklar İçinde
(yüzündengölgesigeçiyorbüyükbirkuşun)
i.
ırmak
1. sen bir sorusun bir yaprağın sorduğu.
(biri bu , ötekisi yüzün)
2. bir ırmağa bakıyoruz bir ırmaklara çıkıyoruz.
(yüzün, kalan bir yaz gibi anlatıyor kendini)
3. dün bazı sulara eğildim, bazı aşklara
(fırtınanın içinden gelen bir ses midir şiir)
4. ben ki kapanık, solgun bir kış günüyüm.
(düşünde denizler, çan sesleri)
ii.
yaprak
1. nesneleri mi düşünür bilge epikuros
(pusatsız, yalın, som aşkı)
2. hem yaprak da yaşar yalnızlığı
(harlı bir aşk da)
3. de ki; böyle böyle öğrendik ama
(damımıza vuran bir akşamüstü güzelliği)
4. hem aşk da gölge ister.
(sık sık sorgulamak için -o da- kendini)
iii.
yüz
1. sabahları gri şiirler mi yazılır
(dedim ya, bende bir ırmağın yüzüdür yüzün)
2. böyle hep yüzüne getirip bırakıyorum işte
(olur olmaz bütün sözcükleri)
3. bu ben zayıfın sen tut elinden, sen katlan ona
(onu sen götür)
4. sen ki bir çiçeğin sesisin şimdi
(ben aşkla çılgına dönmüş bir kumaşçıyım)
iv.
(gelecek'tiraşkondanötetarihyoktur)
aşkta ve acıda
1. bu senin vaktin onu uzatıyorsun bana
(aşkta ve acıda)
2. ben ki savrula savrula yaşadım
(anka ki, bütün yaşları yaşadım)
3. şimdi sen galata'da bir sinagogdasın işte
(ve tüylü bir şeftali gibi ağzın)
4. aşklar ki deniz resimleri gibidir.
(yaşarken bilinmek ister)
v.
akşamım ben
1. akşamım ben
(kirpiğinden tam öperken)
2. senin gövden yeni süren çayırlar mıdır
(eğildim öyle buldum)
3. bakardım su altındaki ovalardır göğsün
(bakardım suyun sağ eli)
4. akşamım ben.
(ağzının ipek terkisinde)
vi.
sürgün
1. benim zamanım bir ikindi zamanıdır
(kitaplarda, akşamlarda)
2. pis bir kış geçirdim ağzından uzak
(ağzının gönderine çek beni)
3. aşklar da sürülmüş müdür
(sordumdu bir zaman)
4. bunlar senin uyandığın saatler içindir
(de ki; gelecek'tir aşk.)
vii.
(karanlığımdabiralatgibiboynun)
sesler
1. günün eli elimizde yürüyoruz.
(saatleri, atları, kırlangıçları geöiyoruz)
2. mutsuz zamanlarda buluştuk.
(zaman, onu unutma)
3. sesler de yaşamış mıdır?
(sözlüklere baktım geçmiyor)
4. anımsa, anımsamamak için vardır bu dünya.
(zamana bizden bir ses gelir düşer)
viii.
ben gelirdim
1. biliyor musun sen bir şiire girmek gibisin.
(eflatun bir şiire)
2. ben gelirdim.
(bir yağmur sesinin yanı sıra yağardı)
3. sanki çin'li bilge fuke'ydim
(gecede çan çala çala giden)
4. gelirdim senin kara saçların, kırmızı yüzünde
(isli çıplaklığının düğümünde dönerdim)
ix.
ölümlerde aşklarda
1. sevgilim çekilen bir deniz hüznüyüz biz
(ilk batıklarla geçmiş yaşamı)
2. bizim değil, homeros'undur bu dünya
(mı diyordu ölü yorgo seferis)
3. sanki bu dünyada yaşamamışız gibi biz bu aşkı
(sanki bir anıdır o artık)
4. bunlar bir hüzne götürmek için değildir seni
(ölümlerde, aşklarda)
x.
(biz ki yaşadık, aşklardı kargışlardı)
ben ki
1. bir sürgünlüktür aşk
(sevgilim, birden böyle dedim)
2. buğulu sesin, kirpiklerin
geceme düştü durdu
3. ben ki hala eskisi kadar yaralıyım
ben ki günlerimde aşklarla büyüdüm
4. bir sürgünlüktür aşk
(bütün kitaplarda)
xi.
iyi gül
1. gözlerini düşündüm
gözlerini, gözlerini, gözlerini
2. gördüm oradaydı hep o iyi gül
(aşkın eğdiği)
3. oradaydı sonra orada
gördüm gök bahtiyar
4. böyle gittim geldim gözlerinin gel-gitinde
kuruttum böyle bir uzak rüzgarda kendimi
xii.
yaşamış olan
1. burda kapanıyor işte
yüzünle başlayan bir med zamanı
2. taşlar demirler yosunlarız şimdi
rüzgarın denizin getirip yıktıkları
3. ey sası çağ!
"yaşamış olan ölüdür şimdi"
4. biz ki yaşadık, aşklardı kargışlardı
(gelecek'iz şimdi)
İlhan Berk
i.
ırmak
1. sen bir sorusun bir yaprağın sorduğu.
(biri bu , ötekisi yüzün)
2. bir ırmağa bakıyoruz bir ırmaklara çıkıyoruz.
(yüzün, kalan bir yaz gibi anlatıyor kendini)
3. dün bazı sulara eğildim, bazı aşklara
(fırtınanın içinden gelen bir ses midir şiir)
4. ben ki kapanık, solgun bir kış günüyüm.
(düşünde denizler, çan sesleri)
ii.
yaprak
1. nesneleri mi düşünür bilge epikuros
(pusatsız, yalın, som aşkı)
2. hem yaprak da yaşar yalnızlığı
(harlı bir aşk da)
3. de ki; böyle böyle öğrendik ama
(damımıza vuran bir akşamüstü güzelliği)
4. hem aşk da gölge ister.
(sık sık sorgulamak için -o da- kendini)
iii.
yüz
1. sabahları gri şiirler mi yazılır
(dedim ya, bende bir ırmağın yüzüdür yüzün)
2. böyle hep yüzüne getirip bırakıyorum işte
(olur olmaz bütün sözcükleri)
3. bu ben zayıfın sen tut elinden, sen katlan ona
(onu sen götür)
4. sen ki bir çiçeğin sesisin şimdi
(ben aşkla çılgına dönmüş bir kumaşçıyım)
iv.
(gelecek'tiraşkondanötetarihyoktur)
aşkta ve acıda
1. bu senin vaktin onu uzatıyorsun bana
(aşkta ve acıda)
2. ben ki savrula savrula yaşadım
(anka ki, bütün yaşları yaşadım)
3. şimdi sen galata'da bir sinagogdasın işte
(ve tüylü bir şeftali gibi ağzın)
4. aşklar ki deniz resimleri gibidir.
(yaşarken bilinmek ister)
v.
akşamım ben
1. akşamım ben
(kirpiğinden tam öperken)
2. senin gövden yeni süren çayırlar mıdır
(eğildim öyle buldum)
3. bakardım su altındaki ovalardır göğsün
(bakardım suyun sağ eli)
4. akşamım ben.
(ağzının ipek terkisinde)
vi.
sürgün
1. benim zamanım bir ikindi zamanıdır
(kitaplarda, akşamlarda)
2. pis bir kış geçirdim ağzından uzak
(ağzının gönderine çek beni)
3. aşklar da sürülmüş müdür
(sordumdu bir zaman)
4. bunlar senin uyandığın saatler içindir
(de ki; gelecek'tir aşk.)
vii.
(karanlığımdabiralatgibiboynun)
sesler
1. günün eli elimizde yürüyoruz.
(saatleri, atları, kırlangıçları geöiyoruz)
2. mutsuz zamanlarda buluştuk.
(zaman, onu unutma)
3. sesler de yaşamış mıdır?
(sözlüklere baktım geçmiyor)
4. anımsa, anımsamamak için vardır bu dünya.
(zamana bizden bir ses gelir düşer)
viii.
ben gelirdim
1. biliyor musun sen bir şiire girmek gibisin.
(eflatun bir şiire)
2. ben gelirdim.
(bir yağmur sesinin yanı sıra yağardı)
3. sanki çin'li bilge fuke'ydim
(gecede çan çala çala giden)
4. gelirdim senin kara saçların, kırmızı yüzünde
(isli çıplaklığının düğümünde dönerdim)
ix.
ölümlerde aşklarda
1. sevgilim çekilen bir deniz hüznüyüz biz
(ilk batıklarla geçmiş yaşamı)
2. bizim değil, homeros'undur bu dünya
(mı diyordu ölü yorgo seferis)
3. sanki bu dünyada yaşamamışız gibi biz bu aşkı
(sanki bir anıdır o artık)
4. bunlar bir hüzne götürmek için değildir seni
(ölümlerde, aşklarda)
x.
(biz ki yaşadık, aşklardı kargışlardı)
ben ki
1. bir sürgünlüktür aşk
(sevgilim, birden böyle dedim)
2. buğulu sesin, kirpiklerin
geceme düştü durdu
3. ben ki hala eskisi kadar yaralıyım
ben ki günlerimde aşklarla büyüdüm
4. bir sürgünlüktür aşk
(bütün kitaplarda)
xi.
iyi gül
1. gözlerini düşündüm
gözlerini, gözlerini, gözlerini
2. gördüm oradaydı hep o iyi gül
(aşkın eğdiği)
3. oradaydı sonra orada
gördüm gök bahtiyar
4. böyle gittim geldim gözlerinin gel-gitinde
kuruttum böyle bir uzak rüzgarda kendimi
xii.
yaşamış olan
1. burda kapanıyor işte
yüzünle başlayan bir med zamanı
2. taşlar demirler yosunlarız şimdi
rüzgarın denizin getirip yıktıkları
3. ey sası çağ!
"yaşamış olan ölüdür şimdi"
4. biz ki yaşadık, aşklardı kargışlardı
(gelecek'iz şimdi)
İlhan Berk
23 Aralık 2016
Bu dünyadan ayrılmak o kadar çetin bir iş ki!
Hâlbuki sadece birkaç yıl önce ölmüştün
Temiz bir yüz, açık tenli eller, hepsi yok oldu şimdi
Bu dünyadan ayrılmak o kadar çetin bir iş ki!
Geride bırakmak zor
Ama sonunda huzura kavuşuyor insan
Çiçekler var mezarının kuzeyinde
Taze Jiangnan karları üzerini kaplamış.
Bai Juyi
Çiçek Olmayan Çiçek / Dergâh Yayınları
Çeviren: Engin Yurt
Temiz bir yüz, açık tenli eller, hepsi yok oldu şimdi
Bu dünyadan ayrılmak o kadar çetin bir iş ki!
Geride bırakmak zor
Ama sonunda huzura kavuşuyor insan
Çiçekler var mezarının kuzeyinde
Taze Jiangnan karları üzerini kaplamış.
Bai Juyi
Çiçek Olmayan Çiçek / Dergâh Yayınları
Çeviren: Engin Yurt
22 Aralık 2016
Gölgeler Aşmakta Bizi
Bir gün karşılaşacağız,
kağıttan bir kayık ile
nehirde küllenen bir karpuz gibi.
Dünyanın erinçizliğini
içimizde yaşatacağız. Avuçlarımızla
güneşin ışığını karartacağız ve el fenerıyle
yaklaşacağız.
Günlerden birinde rüzgar
estiği yönde durağan olacak.
Kayın yapraklarını gönderecektir
eşikte duran pabucumuza.
Kurtlar masumluğumuzun
peşine düşecektir.
Kelebekler yanaklarımıza
kendi tozunu dökecektir.
İhtiyar bir nine her sabah
bekleme odasında masalımızı anlatacaktır.
Şimdi dediklerim bile
önceden söylenmiştir: rüzgarı bekliyoruz
Hudut kapısındaki iki bayrak gibi.
kağıttan bir kayık ile
nehirde küllenen bir karpuz gibi.
Dünyanın erinçizliğini
içimizde yaşatacağız. Avuçlarımızla
güneşin ışığını karartacağız ve el fenerıyle
yaklaşacağız.
Günlerden birinde rüzgar
estiği yönde durağan olacak.
Kayın yapraklarını gönderecektir
eşikte duran pabucumuza.
Kurtlar masumluğumuzun
peşine düşecektir.
Kelebekler yanaklarımıza
kendi tozunu dökecektir.
İhtiyar bir nine her sabah
bekleme odasında masalımızı anlatacaktır.
Şimdi dediklerim bile
önceden söylenmiştir: rüzgarı bekliyoruz
Hudut kapısındaki iki bayrak gibi.
Bi Şeyim Yok
Ben iyiyim
Odadan odaya yaşıyorum burada
Bahar falan geliyor dışarıdaki otlara
Birden hafifliyor havalar pencereden dolunca
Gözlerini kısmış bir yalnızlıkta köpüren çaylar
Adımın terkisinde dul kalmış aşklar
İyiyim, bi şeyim yok
Öyle büyük kelimelere de ihtiyaç duymuyorum
Gülümsüyorum halime herkes uyuyunca
Topuğu çıkmış bir kadının elinden tutuyorum düşlerimde
Birbirimizi anlamaya yetiyor bu
Hem kimse bir şey getirmeyecek bana
Bendeki neyse onu yaşayacağız onunla da
Böyle iyiyim, bi şeyim yok
Kalbim çok hızlı çarpıyor sevgilim
Bakışlarım titrese de sana bakınca
Harfsiz bir ayna sanki ben beyaz yüzün
Gecikmiş bir sadelik ikimiz arasında
Bunu da seviyorum kıssadan hisse gibi
Durmadan bir yürüyüşü koyuyorum ortaya
Çok hızlı yutuyorum merdivenleri
İyiyim, incinecek kadar…
Kimseye verilmiş bir sözüm yok
Kimseyi beklemiyorum
Cumartesi ikindilerine benziyor hayatım
Bazen gökyüzü damlıyor kâğıtlarıma
Bazen kan bağıyla bağlanıyorum kaderime
İyiyim, hiç bi şeyim yok
Süleyman Unutmaz
“Selamun aleyküm. İnşallah Allah'a emanet olun. Ben iyiyim. Bunlar ihanet etse de inşallah alemlerin Rabbi, karşılık olarak cenneti verecek. Allah'a hamdolsun. Yok, bir sıkıntı yok elhamdülillah. Allah böyle diledi, böyle olacak. Benim tek üzüldüğüm sizlersiniz. Siz üzüleceksiniz ben üzülüyorum. Allah'a emanet olun"
Odadan odaya yaşıyorum burada
Bahar falan geliyor dışarıdaki otlara
Birden hafifliyor havalar pencereden dolunca
Gözlerini kısmış bir yalnızlıkta köpüren çaylar
Adımın terkisinde dul kalmış aşklar
İyiyim, bi şeyim yok
Öyle büyük kelimelere de ihtiyaç duymuyorum
Gülümsüyorum halime herkes uyuyunca
Topuğu çıkmış bir kadının elinden tutuyorum düşlerimde
Birbirimizi anlamaya yetiyor bu
Hem kimse bir şey getirmeyecek bana
Bendeki neyse onu yaşayacağız onunla da
Böyle iyiyim, bi şeyim yok
Kalbim çok hızlı çarpıyor sevgilim
Bakışlarım titrese de sana bakınca
Harfsiz bir ayna sanki ben beyaz yüzün
Gecikmiş bir sadelik ikimiz arasında
Bunu da seviyorum kıssadan hisse gibi
Durmadan bir yürüyüşü koyuyorum ortaya
Çok hızlı yutuyorum merdivenleri
İyiyim, incinecek kadar…
Kimseye verilmiş bir sözüm yok
Kimseyi beklemiyorum
Cumartesi ikindilerine benziyor hayatım
Bazen gökyüzü damlıyor kâğıtlarıma
Bazen kan bağıyla bağlanıyorum kaderime
İyiyim, hiç bi şeyim yok
Süleyman Unutmaz
“Selamun aleyküm. İnşallah Allah'a emanet olun. Ben iyiyim. Bunlar ihanet etse de inşallah alemlerin Rabbi, karşılık olarak cenneti verecek. Allah'a hamdolsun. Yok, bir sıkıntı yok elhamdülillah. Allah böyle diledi, böyle olacak. Benim tek üzüldüğüm sizlersiniz. Siz üzüleceksiniz ben üzülüyorum. Allah'a emanet olun"
21 Aralık 2016
Ne bir mezar taşı istiyordu ne de herhangi bir yazı
Vasiyetinde, bir ağaç gölgesinin altında huzur ve karanlık içinde uyuyarak dinlenmek istemişti. Ne bir mezar taşı istiyordu ne de herhangi bir yazı.
Eduardo Galeano / Aynalar
Eduardo Galeano / Aynalar
HZ. ALİ KISA SÖZLERİ, HİKMET VE VECİZELERİ
1. Bölüm
DİN, İMAN, MÜMİN, MÜSLİM, KUR'AN, İBADET
(İmandan sorulduğu vakit buyurmuşlardır ki:)
* İman dört direk üstünde durur: Sabır, yakin, adalet, cihat. Sabır dört kısımdır: Özlem, korku, çekinmek, tetikte durmak. Cenneti özleyen dileklerden vazgeçer. Cehennemden korkan haramlardan çekinir. Dünyada çekinen kişi, dünya musibetlerini hiçe sayar. Ölüme karşı tetik duransa hayırlı işlere koşar.
Yakin de dört kısımdır: Akıllılık, hikmeti yormak, geçmişlerden öğüt almak, geçenlerin yolunu yordamını izlemek. Akıllılıkta gözü açık olana hikmet aydınlanır. Himmeti apaydın gören ibret alır. İbret alansa geçmişlerdenmiş gibi hareket eder. Dünyaya da aldanmaz.
Adalet de dört kısımdır: Anlayışta derine dalmak, bilgide derin olmak, aydın hükümle karara varmak, hilimde direnmek. Kim anlayış sahibi olursa, ilmin dibine dalar; kim ilmin dibine dalarsa hükümde yol yordam neyse elde eder; hilim sahibi olansa yaptığı işte ileri gitmez, insanlar arasında tertemiz yaşar.
Savaş da dört kısımdır: Doğruyu buyurmak, kötülüğü nehyetmek, gerçek işlerde doğru olmak, gerçeğe uymayanlara düşmanlık gütmek. Doğruyu buyuran kişi inananların bellerini doğrultur; kötülüğü nehyeden, münafıkların burunlarını kırar; gerçek işlerde doğru hareket eden, kendisine gereken şeyi yapar; kötülüklere, gerçeğe uymayanlara düşman olan, Allah için kızan kişiyse öyle bir hâle erer ki, Allah onun yüzünden onun düşmanlarına kızar ve kıyamet gününde onu razı eder.
Küfür de dört direk üstünde durur: Doğru olmayan şeylerde derine dalmak, kavga yolunu tutup ululanmak, gerçekten sapmak, aykırı yol tutmak. Gerçek olmayan şeylerde derine dalan, gerçeğe ulaşamaz; bilgisizlikle kavgaya girişen, kavgayı çoğaltan, gerçeğe karşı kör olur kalır. Kim gerçekten saparsa iyi şey ona kötü görünür; kötülükse güzelleşir; sapıklık sarhoşluğuna tutulur. Aykırı yol tutanınsa yolları güçleşir, işleri sarpa sarar, kurtuluş yolu da daraldıkça daralır.
Şüphe de dört direk üstünde durur: Batıl üzere savaşmak, korkmak, işkile düşmek, sapıklığa teslîm olmak. Savaşmayı âdet edinmenin gecesi sabah olmaz. Korkanın önündeki ardına düşer. Şüpheye yolunda yelip yortanı o şüphe, şeytanların ayakları altına atar; dünya tehlikeleri yüzünden sapıklığa teslim olansa dünyada da helâk olur, âhirette de.
* İnsanlar, dünyalarını düzene sokmak için dinlerine ait bir şeyi terk ettiler mi Allah onları ondan daha zararlı bir şeye uğratır.
* Farzlara zarar veren nafilelerle yakınlık olamaz.
* Sizi İslâm'a öylesine bir nispetle mensup sayayım ki benden önce kimse böyle bir nispeti söylememiştir. İslâm teslim oluştur; teslim oluş yakindir; yakin gerçeklemektir; gerçeklemek ikrardır; ikrar emre uymaktır; emre uymaksa o emirleri yerine getirmektir.
* Yaradanın büyüklüğü, yaratılanı gözünde küçültür.
* Namaz, her temiz kişinin Tanrı'ya yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın savaşıdır. Her şeyin zekâtı vardır; bedenin zekâtı da oruçtur. Kadının savaşıysa kocasıyla iyi geçinmesidir.
* Nice oruçlu vardır ki orucundan elde ettiği ancak açlıktır, susuzluktur. Nice geceleri ibadetle geçiren vardır ki o kulluktan elde ettiği şey, uykusuzluktur, yorgunluktur. Ne mutlu aklı başında olan ariflerin uykusu ve yemesi.
* Ne mutlu âhireti anan, soru için iş gören, nail olduğuna, hakkına kanaat eden ve Allah'tan razı olan kişiye.
* Yaradana isyan hususunda yaratılmışa itaat olamaz. Suçtan vazgeçmek tövbe etmekten ehvendir.
(İmandan sorulduğu vakit buyurdular ki:)
* İman gönülle tanımak, dille ikar etmek, aza ile de kullukta bulunmaktır.
* Bir bölük halk sevap için Allah'a kulluk eder; bu kulluk, tacirlerin kulluğudur. Bir bölük de Allah'a korkudan kulluk eder, bu da kölelerin kulluğudur. Bir bölükse, Allah'a şükrederek kullukta bulunur; işte hür kişilerin kulluğu budur.
*Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ı, yapmayı iyice dilediğim şeyleri yapmamakla, bağladığım düğümleri çözmekle tanıdım.
* Allah imanı şirki temizlemek, namazı ululuğu bırakmak, zekâtı rızka sebep olmak, orucu kulların ihlâsını sınamak, haccı dîni kuvvetlendirmek, savaşı, İslâm'ı yüceltmek, doğruyu buyurmayı halkı düzgün bir hâle sokmak, kötülükten nehyetmeyi, kötü kişileri fenalıktan çekmek, yakınlarla buluşup görüşmeyi, onları görüp gözetmeyi, Müslümanların sayılarını çoğaltmak, kısâsı onları korumak, ahitleri yerine getirmeyi, haram olan şeylerin ne kadar kötü olduğunu anlatmak için emretti. İçkiyi aklı korumak, hırsızlığı temizliği bildirmek, zinayı soyu-sopu gözetmek, livâtayı nesli çoğaltmak için nehyetti. Tanıklıkta bulunmayı kulların haklarını yerine getirmek için buyurdu. Yalanı bırakmayı gerçeğin yüceliğini bildirmek için emretti. Selâm vermeyi zarardan, korkudan korunmamız, İmameti ümmetin düzenini sağlamak, imama itaat etmeyi de imameti ululamak için emir buyurdu.
(Kaderden sorulunca buyurdular ki:)
* Kapkaranlık bir yoldur, gitmeyin o yola. Pek derin bir denizdir, dalmayın o denize. Allah'ın sırrıdır, uğraşmayın onunla.
(Birisi, Şam'a gidişiniz Allah'ın kazâ ve kaderiyle değil midiydi diye sorunca bu soruya uzun uzun cevap verdiler. Bu arada buyurdular ki:)
* Yazık sana, sen kazâyı yerine gelmesi, kaderin mutlaka olması gerekli sanmadasın. İş böyle olsaydı sevap ve ikab batıl olur, vaat ve vaadin ortadan kalkması icâb ederdi. Oysaki noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, kullarını yapacakları işlerde muhayyer bırakarak emretmiş, kötülüklerden çekinmelerini bildirerek nehyetmiştir. Emir de, nehiy de, kulun ihtiyârını ortadan kaldırmamış, kudretini yok etmemiştir. Onlara kolay olanı teklif etmiş, zor olanı buyurmamıştır. Az iyiliğe çok sevap vermiştir. Kul mağlûp olarak isyan etmez; mecbur olarak itaatte bulunmaz. O peygamberleri bir oyun için göndermemiş, kitabı abes olarak indirmemiş, gökleri ve yeryüzünü, ikisi arasında yaratılanları boş yere yaratmamıştır. "Bu, kâfir olanların zannı. Artık vay haline kâfirlerin ateşten."(38, Sâd, 27).
Ebu-Câ'fer Muhammed b. Aliyy'il-Bâkır aleyhimes-selâm'dan rivâyet edilmiştir. Buyurmuşlardır ki:
* Yeryüzünde Allah azabından iki aman verdi; biri kaldırıldı; öbürüne yapışın. Kaldırılan aman Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun, Resulullahtı, Duran, kalan amansa istiğfardır. Allah Teâlâ "Sen, onların içinde oldukça onları azaplandırmaz ve gene yarlıganma dilerlerken, Allah, onlara azap vermez" buyurmuştur. (8, Enfâl, 33).
* Tam fakih o kişidir ki insanları Allah'ın rahmetinden ümitsiz hâle düşürmediği, Allah'ın lütfünden onları ümitsiz etmediği gibi Allah'ın mekrinden de onları emin etmez.
* İnananların zanlarından sakının; çünkü yüce Allah gerçeği onların dillerine ilhâm eder.
* Kur'an'da sizden öncekilere ait olaylar, sizden sonraki zamanlara ait haberler, aranızda cârî olacak hükümler vardır.
* İnananın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin. Susması fazladır; vakti yoktur. Çok şükreder, çok sabreder. Düşünceye dalmıştır, ihtiyâcı olanları görünce kendi ihtiyâcını hatırlamaz bile. Huyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref ve din bakımından serttir, huy bakımından kuldan alçak.
* Amelsiz sevap dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.
* Bu ümmetin en hayırlıları hakkında bile Allah'ın azabından emin olmamalısın; çünkü yüce Allah "Allah azabından emin olanlar ancak zarara uğramış topluluklardır" buyurmuştur (7, A'râf, 99); bu ümmetin en kötüsü hakkında bile Allah'ın rahmetinden ümit kesmemelisin; çünkü Allah, "Allah'ın rahmetinden kâfir olan topluluktan başka kimsecikler ümit kesmez" buyurmuştur. (Yûsuf, 87).
* İnanan kişinin günde üç işi vardır: Bir zaman Rabbiyle münacat eder, ona kullukta bulunur; bir zaman geçimi için çalışır; bir zamanı da vardır, helâl ve güzel lezzetlerle zevklenir. Akıllı kişi, ancak üç şey için yolculuk eder: Geçimini sağlamak, âhiretini elde etmek yahut da haram olmayan zevk ve lezzet elde etmek için.
(Birisi, huzurlarında, Allah'tan suçlarımı örtmesini dilerim deyince buyurdular ki:)
* Anan yasında ağlasın; biliyor musun, suçların örtülmesini, bağışlanmasını istemek nedir? Suçların örtülmesini istemek, İlliyyin derecesidir; bunun da altı anlamı vardır: Birincisi geçmiş suçlara nadim olmak, ikincisi ebedî olarak o geçmiş suçları bir daha işlememek, üçüncüsü Allah'a temiz ulaşmak, kul hakkında kendisinde bir şey olmadığı halde kavuşmak için yaratılmışların haklarını kendilerine vermek, dördüncüsü sana vacip olan bütün emirlerini yerine getirmeye niyet etmek, beşincisi, bedeninde hırstan bitip gelişmiş etleri, dertle, gamla eritmek, derini kemiğe yapıştıracak kadar zayıflamak, ondan sonra helâl lokmadan gelişen ete kavuşmak, altıncısı bedenine evvelce suç işleme tadını tattırdığın gibi ibadet elemini de tattırmaktır. Bu şartlardan sonra, Allah'tan suçlarını örtmesini dilerim diyebilirsin.
Allah'ın öyle kulları vardır ki Allah onları kulların faydalarına hizmet etmek için nimetlerle nimetlendirmiştir. Onların ellerine nimetler vermiştir. Onlar da o nimetleri kullara ihsan ederler. Fakat ihsan etmediler mi de o nimetleri onlardan alıp başkalarına verir.
* (Bâzı bayramlarda buyurmuşlardır ki:)
Bayram, orucunu, geceleri ettiği ibadeti Allah'ın kabul ettiği kişiye bayramdır. Hangi gün Allah’a isyân edilmezse o gündür bayram.
* Allah dostları o kişileridir ki insanlar dünyanın görünüşüne baktıkları zaman onlar, dünyanın içyüzü görürler. İnsanlar hemencecik elde edilecek dünya işleriyle uğraşırlarken onlar, bir müddet sonra gelecek âhireti elde etmek kaygısına düşerler. Ahiret işlerine koyulurlar. Kendilerini öldürecek zevklerden geçerler, o zevkleri öldürürler. Terk edecekleri şeyleri bilirler de daha önce terk ederler. Görürler, bilirler ki başkalarının dünyadan elde ettikleri çok şey pek azdır. Onların dünyayı elde etmeleri ellerinden yitirmelerinden başka bir şey değildir.
* Allah dostları insanların uzaklaştıkları şeylere düşmandırlar. İnsanların düşman oldukları şeylere dostturlar. Onlarla Kitabın hükümleri bilinir; onlardır Allah'ın Kitabıyla bilenler. Onlarla Kitabın hükümleri yürütür; onlardır Kitabın hükmüyle yürüyenler. Umdukları şeyin üstünde umulacak bir şey görmezler onlar. Korktuklarının üstünde korkulacak bir varlık tanımazlar onlar.
* İmanın alâmeti, yalan sana fayda, gerçek zarar verecek olsa bile gerçeği seçmen, sözünü bilginden fazla söylememen, başkalarının sözlerinde de Allah'tan korkman, çekinmendir.
(Tevhid ve adlı sorulduğu zaman buyurdular ki:)
* Tevhid Allah'ı vehmine göre tavsif etmemek, adaletse Allah'ı hikmet ve adalete zıt şeylerle töhmetlenmemektir.
* Mümin, kardeşlerine karşı ululanmaya, ona güler yüz göstermemeye başladı mı, ondan ayrıldı demektir.
"Gurer'ul-Hikem"den
* Mümin, sevgisi Allah için, nefreti Allah için, alması Allah için, bırakması Allah için olan kişidir.
* Mümin, insanların ezasına tahammül eden, fakat hiç kimsenin ondan incinmediği kişidir.
* Beden secdesi, yüzün en şerefli yerlerini toprağa koymak, avuçlarıyla, dizleriyle, ayak parmaklarıyla, gönül alçaklığıyla ve halis niyetle toprağa kapanmaktır. Gönül secdesiyse geçici şeyleri gönülden çıkarmak, varlığı yok olmayacak şeylere tam bir himmetle yönelmek, ululuğu ve benliği bırakmak, dünya bağlarını kesmek, peygamberlik huylarıyla huylanmaktır.
* Bedenin orucu, irade ve ihtiyarla azaptan korkup sevaba girmeyi, ecre nail olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, beş duyguyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu, dil orucundan, dilin orucu karnın orucundan hayırlıdır.
* Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, kimseyi delâlete sevk etmez ve Allah kullarına zulmedici değildir.
* Kur'ân'ın helâl ettiğini haram sayan kişi inanmamıştır.
* Şu Kur'an'la düşüp kalkan hiçbir kimse yoktur ki bir fazlalığa ermesin yahut noksana düşmesin. Ona uyarsa hidayette ileri gider, uymazsa körlükle noksana düşer.
* Takiyyesi olmayanın dini de yoktur.
* Size beş vasiyet ediyorum ki, develere binip seferlere düşseniz de onları elde etseniz değer mi değer.
Hiç biriniz rabbinizden başkasından bir şey ummasın; günahından başka bir şeyden korkmasın. Hiç biriniz kendisinden bilmediği bir şey sorulunca bilmiyorum demekten utanmasın. Hiç bir kimse bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin. Sabredin, çünkü sabır imana nispetle cesetteki baş gibidir. Başı olmayan bedende hayır yoktur. Sabır olmadıkça da imandan hayır gelmez.
2. Bölüm
HZ. MUHAMMED (S.A.A), KENDİLERİ, EHLİBEYT
(A.S)
* (Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem'in defni ânında buyurdular ki:)
* Sabır güzeldir, fakat sana karşı değil. Ağlayıp sızlanmak kötüdür, fakat sana değil. Senin musibetine uğramak pek büyük bir şey. Bundan önce uğradığımız musibetler de bir şey değil, bundan sonra uğrayacaklarımız da.
* Bizim hakkımız haktır; verirlerse alırız; vermezlerse yol uzasa bile develere biner, yürür gideriz.
* (Şam yolunda Anbar köylüleri Hazretin ardında yaya gitmeye başladıkları vakit, Bu yaptığınız nedir diye sordular. Köylüler, biz dediler, uyruk sâhiplerimizi böyle ulularız; âdetimiz budur bizim. Hazret buyurdular ki.)
* Allah'a andolsun, bu bir iş ki bununla buyruk sâhibi olanlarınız faydalanmaz; sizse dünyâda bu işi yapmakla kendinizi meşakkate sokmadasınız; âhirette de azâba uğratmadasınız. Ne kötü meşakkattir, ne olmaz zahmettir o ki, sonunda azap var. Ne hoş rahatlıktır o ki, onunla âhirette ateşten esenlik var.
* Şu kılıcımla, bana buğzetmesi için müminin beynine vursam bile gene bana buğzedemez. Beni sevmesi için bütün dünyâyı münafığın önüne döküp sersem gene beni sevemez. Bu, Ümmi Peygamber'in, Allah'ın salevâtı O'na ve soyuna olsun, dilinden çıkan ve takdire uyan bir sözün özüdür ki buyurmuştur: Yâ Ali, mümin sana buğzetmez, münâfık seni sevmez.
(Kendilerini haddinden fazla öven birisine buyurdular ki:)
* Ben dediğinden aşağıyım, gönlünde gizlediğinden üstünüm.
(Bir toplumun, kendilerini, yüzlerine karşı övdükle-rini duyunca buyurdular ki:)
* Allah'ım, benim ne olduğumu benden daha iyi bilirsin sen. Ben de kendimi onlardan daha iyi bilirim. Allah'ım, onların sandıklarından daha hayırlı et bizi, bilmedikleri suçlarımızı da bağışla.
* Biz orta yolu tutanlarız. Geride kalan gelir, bize ulaşır; ileri giden döner, bize kavuşur.
(Kendini nasıl buluyorsun yâ Emir'el-Müminin diye soran birisine buyurdular ki:)
* Varlığını yok olmakta, sıhhatini hastalık kavramakta, emin olduğu yerden musibetlere çatmakta olan kişinin hâli nice olur ki?
* Benim yüzümden iki kişi helâk olmuştur: Sevip hakkımda ileri giden, sevmeyip aleyhimde bulunan.
(Kendilerine Kureyş'ten sorulunca buyurdular ki:)
* Mahzumoğulları Kureyş'in gülleridir; erlerinin sözlerini duymayı, kadınlarıyla nikâhlanmayı seversin. Abdü Şems-oğulları (Ümeyyeoğulları), rey bakımından en uzak, arkalarını korumakta, ihtiyatla hareket etmekte en ileri varanlarıdır. Bizse elimizde olanı ihsan ederiz; ölüm çağında canlarımızı cömertçe veririz. Onlar çokluktur; düzencidir, çetin huyludur; bizse sözde daha fasih, öğüt vermede daha ileri güler yüzlülükte daha üstünüz.
* Gerçeği gördüğüm andan beri gerçek hakkında şüpheye düşmedim ben.
* Şaşarım şu işe: Hilâfet Rasûlullah'la sohbet yüzünden tahakkuk ediyor da sohbet ve yakınlık yüzünden tahakkuk etmiyor.
* Yalan söylemedim; bana da yalan söylenmedi; sapıklığa düşmedin, kimse de benim yüzümden sapıklığa düşmedi.
* Ben müminlerin emiriyim, onlar bana uyarlar; malsa kötü kişilerin emiridir; onlar da ona uyarlar.
Gurer'ul- Hikem'den
* Sakının bizim hakkımızda ileri inanca sapmaktan; biz kullarız, yaratılmışız; buna inanın; sonra bizim hakkımızda, üstünlüğümüz hakkında dilediğiniz inancı güdün (Ancak Tanrılık, Peygamberlik müstesnâ).
* İnsanların körlükte en ileri gideni sevgimize, üstünlüğümüze göz yumanı, suçsuz olduğumuz halde bizi düşman olanıdır; biz onu gerçeğe çağırırız, oysa bizi fitneye çağırır, dünyâya çağırır; bize düşman olur, düşmanlık güder. İnsanların en kutlusu da üstünlüğünüzü bileni, bizimle Allah'a tevessül edeni, sevgimizde ihlâs sâhibi olanı, çağırdığımıza uyanı, nehyettiğimizi terk edendir. Bu çeşit kişi bizdendir ve ebedilik yurdunda bizimledir.
* İyiliklerin en üstünü, en iyisi bizi sevmek, kötülüklerin en kötüsü de bize buğzetmektir.
* Bizim en çok sevdiğimiz kişi, bizi seveni seven, bize düşman olana düşman olandır.
* Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Muhammed'in gerçek dostu, isterse soyu ona ulaşmasın, Allah'a en fazla itâat edenidir. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Muhammed'in düşmanı da, isterse soyu ona ulaşsın, yakın olsun, Allah'a isyân edendir.
* Gerçekten de Allah'tan başka yoktur tapacak sözünün şartları vardır; ben ve zürriyyetim, onun şartlarındanız.
* Gerçekten de yüce Allah, yeryüzünde bizi seçti, bize de yardım etmek, ferahlığımızla ferahlanmak, hüznümüzle hüzünlenmek, canlarını, mallarını yolumuza vermek için Şiamızı seçti; onlar bizdendir, bize gelirler, cennette de bizimledir onlar.
* Bizim işimiz gerçekten de çetindir; çetinleştirilmiştir; pek serttir, sertleştirilmiştir; gizlenmiştir, perde ardına alınmıştır, ona, Allah'a yakın melek, yahut gönderilmiş peygamber, yahut da noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah tarafından gönlü îmanla sınanmış inanan kişi tahammül edebilir.
* Sorun beni yitirmeden; çünkü andolsun Allah'a, Kur'an'da hiç bir âyet yoktur ki niçin ve kimin hakkında indi, nerede indi, düzlükte mi, dağlıkta mı, hepsini de en iyi bilenim ben. Gerçekten de rabbim bana, anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsan etmiştir.
* Perde kaldırılırsa bile yakıynim artmaz benim.
* Bize sarılan, bize ulaşır; bizden ayrılan, geri kalır, helâk olur; emrimize uyan, öne geçer, kutluluğa erer; bizim gemimizden başka bir gemiye binen boğulur gider.
* Kim bizi gönlüyle sever, diliyle bizimle olur, kılıcıyla düşmanımızla savaşırsa o, cennette bizimle, bizim derecemizdedir. Kim gönlüyle bizi sever, diliyle bize yardım eder, fakat eliyle bize yardım etmez, düşmanımızla savaşmazsa; cennette bizimledir, fakat bizim derecemizden aşağı bir derecededir.
* Bildiğim, tanıdığım andan beri hakkı inkâr etmedim. Bana gösterildiği andan beri hakta şüpheye düşmedim, yalan söylemedim. Kimse de benim yalan söylediğimi söylemedi. Ben ne yolumu sapıttım, ne de benim yüzümden biri yolunu sapıttı.
* Biz hakka çağıranlarız; halkın imâmlarıyız: Gerçek dilleriyiz. Kim bize itâat ederse kurtuluşa erer. kim bize isyân ederse helâk olur gider.
* Biz Hıtta'nın kapısıyız. O kapı selâmet kapısıdır. Kim girerse esen kalır, kurtulur; kim muhâlefet ederse helâk olur.
* Biziz Allah kullarına, onun eminleri, şehirleri hakkı yüceltenler; dost bizimle kurtulur, düşmanlık eden bizim yüzümüzden helâk olur.
* Biziz peygamberlik ağacı, vahyinin indiği yer, meleklerin gelip gittiği mahal, hikmetlerin kaynakları, ilmin mâdenleri.
* Biziz Rasûl-i Ekrem'in elbisesi, onun dostları, ona hizmette bulunanlar, ona varılacak kapılar. Evlere ancak o kapılardan girilir; kapılardan başka yerden girenler hırsızdır; cezâya çarpılır.
* Heyhât, eğer Allah'tan çekinmeseydim Arabın dâhîsi olurdum ben.
* Andolsun ki, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'ın ashabından olup, ondan duyduklarını unutmayanlar, bilirler, ben bir an bile ne noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın emrini reddettim, ne Rasûlü'nün emrini. Allah'ın bana lütfettiği erlikle yiğitlerin durakladıkları, ayakların geriye çekildiği yerlerde canımla, başımla onu korudum. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, elimden geldiği kadar canımı ona fedâ ettim; bütün gücümle düşmanlarıyla savaştım, nefsimle onu korudum; o da benden başka kimseye nasip olmayan ilmini bana lütfetti.
* Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah vefât ettiği zaman başı göğsündeydi, ağzının yârı avcıma aktı, onu yüzüme sürdüm. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, onu yıkamaya koyuldum; melekler yardımcılarımdı. Ev halkı ve civârı feryatla dolmuştu. Meleklerin bir kısmı inmedeydi, bir kısmı çıkmadaydı.
Sesleri hâlâ kulaklarımdadır; ona salavât getiriyorlardı, bu, onu kabrine yerleştirinceye dek sürdü gitti. Hayâtında da, memâtında da ona benden yakın kimdir ki?
* Haktan ve hak ehlinden ayrılma; ayağın sürçmesin, çünkü biz Ehlibeyti bırakıp başkasına sarılan helâk olur, dünyâsını da yitirir, âhiretini de.
(Eimme-i Hûdâyı (s.a.a) anlatırlarken buyurmuşlar-dır ki:)
* Bilgileri iman gerçekliğiyledir. Yakıyn ruhuyla yakıyne ermişlerdir. Nimete erenlerin güç bulduklarını onlar kolay sayarlar; bilgisizlerin kaçtıkları, hoşlanmadıkları şeylerle huylanırlar. Ruhlarıyla en yüce yerdeyken dünyâ ehliyle, bedenleriyle konuşur görüşürler. Onlar yeryüzünde Allah halifeleridir; onun dinine halkı çağıranlardır. Âh âh onları görmeyi ne de özlemişimdir.
Onlardır îmânın direkleri, halkın Allah'a vesîleleri. Hak onlarla aslına erer; batıl onlarla sökülür gider; dili kesilir, susar. Dini korumak ona riâyet etmek husûsunda sıkı davranırlar. Bu husûsi sımsıkı tutarlar. Hem de duyup rivâyet etmek yoluyla değil. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'ın sırrının mahremi onlardır; emrini koruyanlar, bilgisine sâhip olanlar, hükmünü yerine getirenler, kitaplarını hıfzedenler, dininin dağları onlardır.
Dinin gözüdür, yüzüdür onlar. Rahmân'ın hazineleridir onlar. Söylerlerse gerçek söz söylerler; susarlarsa başkaları sözlerine söz katamaz. Onlardır dînin esası, yakıynin direği. İleri giden, dönüp onlara gelir; geri kalan varır onlara ulaşır.
Onlardır karanlıkların ışıkları, hikmetlerin kaynakları, ilmin mâdenleri, hilmin karar ettiği yerler. Onlardır ilmin yaşayışı, bilgisizliğin ölümü. Hilimleri ilimlerinden haber verir size; susmaları, sözlerini anlatır size. Hakka aykırı hareket etmezler ve hakta ayrılığa düşmezler. Hak, susarlarsa da onlardadır, söylerlerse de, gerçek tanık olurlarsa da.
* Tohumu yarıp bitirene, bedeni halkedene andolsun; bir toplum çıkacak ki önceden Muhammed (s.a.a), nasıl Kur'ân'ın tenzili için savaştıysa, o toplum da te'vili için başlarınıza vuracak ve bu, size Rahmân'ın hükmüdür, âhır zamanda olacak.
3. Bölüm
Dünya-Âhiret
* Dünyâ bir topluma teveccüh etti mi başkalarının iyiliklerini, güzelliklerini eğreti olarak onlara verir; bir toplumdan da yüz çevirdi mi kendilerindeki iyilikleri, güzellikleri de onlardan gidiverir.
* Dünyadakiler, uykuda yol alan kervan ehline benzerler.
* Zaman bedenleri yıpratır, dilekleri tâzeler, ölümü yakınlaştırır; umulanı uzaklaştırır, kim ona dost olur, onu elde ederse zahmete düşer, kim onu yitirirse yorulur, darlığa uğrar.
* İnsanların solukları ecellerine doğru attıkları adımlarıdır.
* Zamanı ve zamanındakileri düzgünlük, iyilik kavradı mı bir insan, kendisinden kötü bir şey görünmeyen birisi hakkında kötü zanna düşerse zulmetmiş olur. Zamanı zamanındakileri kötülük kavradı mı bir insan, birisi hakkında iyi bir zanda bulunursa kendisini aldatmış olur.
* Dünyâ görünüşü yumuşak olan, içinde öldürücü zehir bulunan bir yılana benzer. Aldanan bilgisiz ona meyleder, akıllı kişiyse ondan çekinir.
* Zaman ikidir; Ya sana yâr olur, ya aleyhine döner. Yâr oldu mu, aldanıp gaflete düşme; aleyhine döndü mü de dayan.
(Bir cenâzede gülen birisini duyunca buyurdular ki.)
* Sanki ölüm, bizden başkalarına yazılmış, sanki bu gerçek, bizden başkasına hükmedilmiş. Sanki görüş durduğumuz şu ölüler, bir yere gidiyorlar ki tez bir zamanda dönüp tekrar gelecekler bize. Onları kabirlerine götürmedeyiz; miraslarını yemedeyiz. Sanki bizler onlardan sonra kalacaklarmışız. Her öğüdü unutmuşuz, her âfeti ardımıza atmışız. Bizi kökümüzden çıkaracak her belâya göz yummuşuz.
Ne mutlu kendisini alçaltana, kazancını tertemiz bir hâle koyana, özünü düzgün bir hâle getirene, huyunu güzelleştirene, malının fazlasını yoksullara verene, ağzını beyhude sözlerden yumana, şerrini insanlardan giderene; kendisine sünnet ağır gelmeyene, bidate mensup sayılmayana.
Şaşarım nekese ki korktuğu yoksulluğa doğru koşup durur; arayıp istediği zenginlik, elinden yiter gider. Dünyâda yoksullar gibi yaşar âhiretteyse zenginlerin sorusuyla soruya çekilir.
Şaşarım o gülen, benliğe düşen kişiye ki, dün bir meni parçasıydı, yarın bir leş olacak.
Şaşarım Allah'ın varlığından şüpheye düşene ki Allah'ın halkını görüp durur. Şaşarım Allah'ın varlığından şüphe edene ki ölenleri gözleriyle görür. Şaşarım âhiret yaşayışını, tekrar dirilişi inkâr edene ki ilk yaratılışı görür, bilir. Şaşarım yokluk yurdunu yapıp durana ki varlık yurdunu terk eder gider.
(Sıffin'den dönerlerken Kûfe dışındaki mezarlığa gelince buyurdular ki:)
Ey yalnızlık diyarının, ıssız yerlerin, karanlık kabirlerin halkı, ey toprağa döşenmiş, gurbete düşmüş, yalnızlığa eş olmuş, korkunç ve tenhâ yerlere sığınmış kişiler, siz bizden önce yaşadınız, gittiniz; bizse ardınıza düştük, size ulaşmak üzereyiz. Bıraktığınız evlerde oturanlar var; zevcelerinizi nikâhladılar; mallarınızı paylaştılar. Bu bizim size verdiğimiz haber, sizden ne haber var?
(Sonra ashabına dönerek buyurdular ki:)
Söz söylemelerine izin verilseydi size elbette haber verirler, derlerdi ki: Gerçekten de en hayırlı azık takvâdır.
* Allah'ın bir meleği vardır, her gün bağırır; doğun ölüm için. Toplayın yok olmak için, yapın yıkılmak için.
* Dünya karar edilecek yurda geçittir; insanlarsa orda iki bölüktür: Bir bölüğü kendilerini satar; helâk eder dünyâ onları. Bir bölüğü canlarını kurtarır; azâd eder dünyâ onları.
* Zamanın değişmesi insanların özlerindekini bildirir.
* İnsanlar, dünyanın oğullarıdır. İnsan anasını severse kınanmaz.
* Yoksul Âdemoğlu, eceli ne vakit gelip çatacak, bilmez. Ne illetlere uğrayacak, haberi bile olmaz. Yaptığı işler unutulmaz. Sivrisinek ısırsa canı yanar; boğazında su dursa onu boğar; terlese pis pis kokar.
* Dünyâ başkaları için yaratılmıştır, kendi için değil.
(Birisini dünyayı kınarken, yererken duyup buyurdular ki:)
* Ey dünyânın aldayışlarına kapılan, uyduruşlarına aldanan, dünyâya kapılıyor, sonra da onu yermeye mi girişiyorsun? Sen mi dünyâyı suçlamadasın; dünyâ mı seni suçlamada? Ne vakit dünyâ seni şaşırttı, ne vakit aldattı? Toprağa atıp çürüttüğü babalarının helâk oldukları yerlere mi aldattı seni; yoksa yer altına attığı analarının yarattığı yerlerle mi kandırdı seni?
Ne kadar çalıştın onlardan derdi, hastalığı gidermeye. Ne kadar uğraştın onları tedâvi ettirmeye. Onların iyileşmelerini diledin; onları iyileştirmek için hekimlere baş vurdun. Bu esirgemelerin onların hiç birine fayda etmedi. Onların devâsını aradın; çâresi olmadı; gücünle kuvvetinle ölümü gideremedin onlardan.
Dünyâ onlara ettiği işle, sana örnek verdi; öldükleri yerle öleceğini gösterdi. Oysa dünyâ, sözünü gerçekleyene gerçeklik yurdudur; sözünü anlayana kurtuluş evidir. Ondan azık toplayana zenginlik diyârıdır; öğüdünü tutana öğüt mahallidir.
Dünyâ, Allah dostlarının secde yeridir; Allah meleklerinin namazgâhı. Allah vahyinin indiği yerdir; Allah dostlarının alış veriş yurdudur. Orada rahmet elde edenler; orada kâr edinirler, cenneti kazanırlar. Dünyâ, ölümü açıkça haber verdiği, kendisinden ayrılacağımızı seslenip bildirdiği, kendisinin ve kendinden olanların âkıbetini anlattığı halde, kimdir ki onu kınar, yermeye kalkar?
Dünyâ, belalarıyla belâyı gösterir ehline; sevinciyle onları sevince teşvik eder. İnsan esenlikle dünyâda akşamı eder, musîbetle sabahı bulur. Bu, tâata yöneltmesidir onun; isyândan korkutmasıdır; çekinmeyi telkin etmesidir onun.
Nedâmetle sabahlayanlar kınarlar onu. Kıyâmet günü başkalarıysa överler onu. Çünkü dünyâ onlara âkıbeti anlatmıştır, onlar da anlamışlardır; ne olacağını söylemiştir onlara, gerçeklemişlerdir onu; öğüt vermiştir onlara, tutmuşlardır öğüdünü onun.
* İnsanlara bir zaman gelip çatar ki o zamanda Kur'ân'dan ancak eser ve yazı, İslâm'dan da isim kalır. O gün insanların mescitleri mâmurdur yapı bakımından; haraptır hidâyete mahal olmak bakımından. O gün mescitlerde oturanlar, onları yapanlar, yeryüzünün en kötü kişileridir; fitne onlardan çıkar, suç ve hatâ onlara sığınır. Kim o fitneye girmemek isterse sürüp götürürler, kim geri kalırsa yürütüp alırlar. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah buyurur ki: Zâtıma andolsun ki ben, o kavme öylesine bir fitne gönderirim ki bilim sâhibi bile şaşırır kalır ve o fitneye dalar. Biz Allah'ın bağışlamasını, gafletle ayağımızı kaydırmamasını dilemekteyiz.
Gurer'ul-Hikem'den
* İnsanlar bir tomara çizilmiş sûretlere benzerler. Tomar dürüldükçe bir kısmı yiter, bir kısmı gelir.
* Geceyle gündüz yaşayanların eserlerini gidermek, geçmişlerin izlerini yok etmek için çalışıp duran iki emekçidir.
4. Bölüm
AKIL-BİLGİ
* Akıllının gönlü, sırrının sandığıdır. Güler yüz, güzel huy dostluk ağıdır; tahammülse ayıpların kabridir.
(İmam Hasan'a (a.s) buyurdular ki.)
* Oğulcuğum, benden dört şey belle, işlediğin zaman sana zarar vermeyecek dört şeyi de aklında tut: Zenginliğin en üstünü akıldır; yoksulluğun en büyüğü ahmaklık. Korkulacak şeylerin en korkuncu kendini beğenmektir; soyun-sopun en yücesi güzel huy. Oğulcuğum, ahmakla eş dost olmaktan sakın; sana fayda vermek isterken zararı dokunur. Nekesle eş dost olmaktan sakın; ona en fazla muhtâç olduğun zaman yardımına koşmaz, oturur. Kötülük edenle eş dost olmaktan sakın; o, pek az bir şeye seni satar gider. Yalancıyla eş dost olmaktan sakın; çünkü o, serâba benzer; uzağı yakın gösterir sana, yakını uzaklaştırır senden.
* Akıllının dili gönlünün ötesindedir; ahmağın gönlüyse dilinin ötesinde.
* Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi yoksulluk, edep gibi miras, danışmak gibi arka olamaz.
* Bilgisiz kişiyi, bir işte, bir fikirde ya pek ileri gitmiş görürsün, ya pek geri kalmış.
* Akıl tamamlandı mı söz azalır.
* İşler şüpheli göründü mü, sonunu görerek önü hakkında hüküm vermek gerekir.
* Nerede olursa olsun, hikmeti almaya bak; çünkü hikmet münâfıkın gönlünde, oradan çıkıp ona sâhip olan müminin gönlüne girerek karar edinceye dek sâkin olmaz.
* Hikmet, müminin yitik malıdır; isterse nifak ehlinden olsun, hikmeti al.
* Bilmiyorum demeyi bırakan kişi, öleceği yerden yaralanır gider.
* Bilginin en aşağılığı, dilde olanıdır; en yücesi de insanın uzuvlarında ve işlerinde görünenidir.
* Bir haberi duydunuz mu onun hükmüne uymak suretiyle duyun, belleyin ve rivâyet edin onu; yalnız nakletmek için değil; çünkü bilgiyi rivâyet edenler çoktur; fakat ona riâyet edenler azdır.
* Nice bilgin vardır ki bilgisi olduğu halde ona fayda vermez de bilgisizliği öldürür gider onu.
* Akıldan daha faydalı mal, kendini beğenmekten daha korkunç yalnızlık, tedbir gibi akıl, takvâ gibi kerem, güzel huy gibi eş dost, edep gibi miras, başarı gibi kılavuz, iyi işlerde bulunmak gibi alış-veriş, sevap gibi kâr, şüpheli şeylerde durup çekinmek gibi sakınmak, haramdan kaçınmak gibi zâhitlik, düşünmek gibi bilgi, farzları yerine getirmek gibi ibâdet, utanmak ve sabretmek gibi îman, gönül alçaklığı gibi soy sop, bilgi gibi yücelik, hilim gibi üstünlük, danışmak gibi arka yoktur.
* İktisada riâyet eden yoksulluğa düşmez.
* Hoş geçinmek aklın yarısıdır.
(Kümeyl b. Ziyâd'in-Nahai'nin (r.a) elini tutup şehrin dışına çıkardılar. Sahraya varınca bir ah çektiler de buyurdular ki:)
* Ey Kümeyl, bu gönüller kaplardır; en hayırlı kap da içindekini en iyi koruyanıdır. Benden duyduğun sözü aklında tut. İnsanlar üç kısımdır: Rabb'e mensup bilgin, kurtuluş yolunda bilgi belleyen, bunlardan başkaları pisliğe bulanmış sineklerdir; her seslenen kişiye bilmeden uyan, her yele kapılıp giden kişilerdir. Onlar ne bilgi ışıklarıyla ışıklanmışlardır, ne kuvvetli bir desteğe dayanmışlardır.
Ey Kümeyl, ilim maldan hayırlıdır; ilim seni korur, sense malı korursun. Mal, vermekle azalır, ilim öğretmekle çoğalır. Mal sâhipleri malın zevâliyle zevâl bulup giderler.
Ey Ziyâdoğlu Kümeyl, bilgiyi elde etmek, âdetâ dindir ki Allah'a onunla yol bulunur. İnsan, yaşarken onunla tâat elde eder; ölümünden sonra da iyilikle, hayırla anılır. İlim hâkimdir, malsa hüküm altındadır, mağluptur.
Ey Kümeyl, malları hazinelerde biriktirenler, diriyken ölmüşlerdir; bilginlerse dünyâ durdukça yaşarlar. Kendileri yok olup gitmişlerdir, fakat eserleri yüreklerde mevcuttur.
(Göğüslerine işaretle) Burada öylesine derin, öylesine geniş bir bilgi var ki ne olurdu, bunu anlayabilecek biri bulunsaydı. Evet, tez anlar birini buluyorum, fakat emin değilim ondan, din hükümlerini dünyâya âlet edebilir; Allah'ın nimetleriyle Allah kullarına, Allah'ın delilleriyle Allah'ın dostlarına karşı üstünlük dâvâsına girişebilir. Yahut gerçeğe sâhip olanlara boyun eğen, fakat önüne ardına dikkat etmeyen, can gözü açık olmayan, daha başlangıçta şüpheye düşüp gönlünden işkillenen birini bulabiliyorum. Oysa ne buna inanılabilir ne ona. Yahut da dünyâ lezzetine sarılan, hemencecik şehvetlere atılan, yahut da mal mülk toplamaya hırsı olan birini buluyorum; oysa bu ikisi de hiç bir hususta dîne riayet edenlerden değildir. Bu iki bölük, ancak otlayan hayvanlara benzer. İşte ilim, ilim ehlinin ölümüyle böylece ölür gider.
Allah'ım, evet; yeryüzü, Allah için delil ve hüccet olan, onun adına kaaim bulunan birisinden hâlî kalmaz; o, ilmi ve dîni ayakta tutar; ama meydanda olur, bilinir, tanınır, yahut hikmete mebnî korkar görünür, gizlenir. Allah'ın hüccetlerinin, Allah'ın apaçık delillerinin batıl olmaması için hüküm budur, böyledir. Ama bu, niceye bir böyle sürür gider? Andolsun Allah'a ki onların sayıları azdır. Allah katında dereceleri pek büyüktür. Allah delillerini, onlara bezeyenlere ısmarlayıncaya, kendi benzerlerinin gönüllerine verinceye dek onlarla korur. Allah onların can gözlerini açar, bilgiyi onlara sunar; onlar da yakin ruhuyla kuvvetlenirler; güçlükleri kolay görürler, bilgisizlerin kaçındıkları, hoş görmedikleri şeyler hoş görünür onlara; canları yüceler yücesi olan yakınlık duraklarında olduğu halde bedenleriyle dünyâ ehlinden görünürler, onlarla görüşüp konuşurlar. İşte bunlardır Allah'ın halîfeleri, yarattığı yer yüzünde. Bunlardır halkı dînine çağıranlar. Âh, âh, ne de özlerim onları görmeyi. Ey Kumeyl, istersen dön, git artık.
* Kendi bildiğine göre danışmadan iş gören, helâk olur gider; insanlarla danışansa onların akıllarına eş olur.
* İnsanlar, bilmedikleri şeylere düşmandırlar.
* İnsanın kendini beğenmesi, aklına haset eden bir sıfattır.
* Yüce kişinin en iyi huylarından biri bildiğini bilmezlikten gelmesidir.
(Akıllı kimdir, anlat denince buyurdular ki:)
* Her şeyi lâyık olduğu yere koyandır.
(Câhili anlat dediler; buyurdular ki:) anlattım ya.
* Öfke delilikten bir kısımdır. Çünkü sâhibi nâdim olur; nâdim olmuyorsa deliliği adamakıllı pekişmiş demektir.
* Hikmet sâhibi kişilerin sözleri doğruysa devâdır, yanlışsa hastalık.
* Bilginizi bilgisizlik, yakininizi şüphe hâline getirmeyin. Bildiniz mi amel edin; yakıyne erdiniz mi ayak direyin.
* Allah bir kulu alçalttı mı, ona bilgi başarısını men eder.
* Ahmakla eş dost olma; kendi yaptığını sana güzel gösterir, seni de kendine benzetmek ister.
* İbret alınacak şeyler ne de çok, ibret alanlarsa ne az.
* İlim ikidir: Yaratılıştan olan, duyup bellenen. Duyulup bellenen bilgi, yaratılışta bilgi kabiliyeti yoksa fayda vermez.
* İlim amelle eşittir; bilen amel eder. İlim, amelle seslenin; amel cevap verirse ne âlâ, cevap vermedi mi ilim de göçer gider.
(Câbir b. Abdullah-i Ansârî'ye buyurdular ki:)
* Yâ Câbir, dünyâ dört şey üstünde durur: Bilgisiyle amel eden, halka da öğreten bilgin; öğrenmekten utanmayan, çekinmeyen bilgisiz, varlığında nekeslikte bulunmayan cömert, âhiretini dünyâsına satmayan yoksul. Bilgin, bilgisini yitirirse, bilgisiz de öğrenmekten çekinir. Zengin, malında nekeslik ederse yoksul da âhiretini dünyâsına satar.
Yâ Câbir, kime Allah'ın nimetleri çok gelir, kimin malı fazlalaşırsa insanların ona ihtiyacı artar; kim, Allah'ın verdiği nimetlerde kendisine vâcip olanı yerine getirirse o nimetlerin devâmına, sebep olur; kim, vâcip olanı ifâ etmezse o malı mülkü zevâle atmış, yok etmeye başlamıştır.
Seni azgınlık, yolundan alıkor, doğru yola sevk ederse bu, aklına delâlet eder, akıllı olduğuna delil olarak bu yeter sana.
* Nice kişiler vardır ki haklarında güzel sözler söyleyen kişilerin sözlerine kanarlar, aldanırlar.
* Hüküm verişte susmakta hayır olmadığı gibi bilgisiz söz söylemekte de hayır yoktur.
* İki haris vardır ki doymaz da doymaz: Bilgi isteyen, dünyâ dileyen.
* Her kaba bir şey koyunca daralır; ancak bilgi kabı müstesnâ. Ona bilgi kondukça genişler.
Gurer'ul-Hikem'den
* Âlim ölü olsa bile diridir. câhil diri olsa bile ölü.
* Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl, eskimeyen, yıpranmayan bir elbise.
* Bilgin, kadrini bilen kişidir; bilgisiz, yaptığını bilmeyen kişidir. Akıllı, ameline dayanır, câhil, emeline dayanır. Bilgin, kalbiyle, gönlüyle bakar görür; câhil, gözüyle bakar görür.
* Akıl gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.
* Cahiller çoğalınca bilginler garip olurlar.
* Hilim hikmetin meyvesidir; gerçekse dalları, budaklarıdır.
* Allah rahmet etsin kadrini bilene, haddini aşmayana.
* Bilgin kişinin rütbesi, rütbelerin en yücesidir.
* Bilgin kişinin bilgisinden dolayı şükrü, bilgisiyle amel etmesi ve o bilgiyi, müstahak olana belletmesidir.
* İki şey vardır ki sonu bulunmaz; Bilgi, akıl.
* Akıllının zannı, câhilin yakininden daha doğrudur.
* Şer işle hayır dileyenin aklı da bozulmuştur, duygusu da.
* Az ilmi olup da onunla amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.
* Ölç, biç, sonra kes; düşün, taşın, sonra söyle; anla, bil, sonra yap.
* Kendini bilmeyen, başkasını nasıl bilir?
* Ya söyleyen, işrâd eden bilgin ol, ya dinleyen, belleyen kesil; üçüncüsü olmaktan sakın.
* Kişinin gönderdiği elçi, aklının tercemânıdır; mektubuysa sözden daha anlatışlıdır.
* Seni ıslâh etmeyen bilgi, sapıklıktır; sana faydası olmayan mal, vebâldir.
* Câhil dostundan ziyâde akıllı düşmanına güven.
* Görmek yalnız gözle olmaz; görüşler, görenleri aldatabilir.
* Kullar, bilmedikleri şeylerde duraklasalardı ne kâfir olurlardı, ne dalâlete düşerlerdi.
* Kendini bilen rabbini bilir.
* İnsanın, kendisindeki noksanı bilip anlaması, olgunluktan ve ileri üstünlüğündendir.
* Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmağın alâmetlerindendir.
* Bilgiyle dirilen ölmez.
* Bilgiyi, ehil olmayana veren, bilgiye zulmetmiştir.
* Söyleyene bakma, söylenene bak.
* Kendi reyinle hareket etme; kendi reyine uyan, helâk olur gider.
5. Bölüm
ÇEŞİTLİ KONULARA AİT VECİZELERİ
* Tamaha yapışan kendini alçaltır. Zarara düştüğünü açıklayan alçalmaya razı olur. Dilini kendisine buyruk sâhibi eden, diline geleni söyleyen, kendisine zarar verir.
* Nekeslik ayıptır; korkaklık noksan. Yoksulluk, delil getirmede aklı dilsiz eder; yokluğa düşen, şehirde garip olur gider. Âciz kalmak âfettir; sabır yiğitlik. Çekinmek zenginliktir; sakınmak kalkan.
* Allah'a razı olmak ne güzel eş dosttur; bilgisiyle büyük bir miras. Edeplere riâyet, boyuna yenilenen elbisedir, düşünceyse saf bir ayna.
* Uzaklaşmak ayıpları örter. Yaptığı işi beğenen kişiyi kınayan çok olur.
* İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı sevgiyle çağrışsınlar sizin için.
* İnsanların en âcizi, insanlardan kardeş edinemeyenidir; ondan daha âcziyse kardeş edindikten sonra onu yitirenidir.
* En yakını yitiren, en uzağı da yardımcı olarak bulamaz.
* Dileğine uyup koşan, eceline kavuşur.
* Korku ümitsizliğe eş olmuştur; utanç mahrûmiyete. Fırsat bulut gibi geçip gider; hayırlı fırsatları elde etmeye çalışın.
* Ettiği iş ağır olan kişinin soyu boyu da onunla tezce yürüyemez.
* Büyük günahların kefâreti, zulme düşenlere yardım etmek, acze düşenleri ferahlandırmaktır.
* Zâhitliğin en üstünü, zâhitliği gizlemektir.
* Hayrı yapan, hayırdan da hayırlıdır; şer işleyense şerden de kötüdür.
* Cömert ol, nekeslikte ileri gitme; saygılı ve sıralı ver, ihsan ederken, vermemişe de dönme.
* Zenginliğin en yücesi dilekleri terk etmektir.
* Halka istemediği, hoşlanmadığı şeyleri söyleyen kişi hakkında halk da, bilmediği şeyleri söyler.
* Kimin dileği uzar giderse kötü işleri de çoğalır gider.
* Seni gama, gussaya sokan kötülük, Allah katında sana benlik veren iyilikten daha hayırlıdır.
* İnsanın değeri, himmetincedir; gerçekliği, adamlığıncadır, erliği, yaptığı kötülükten utancı kadardır; temizliği ve nâmusu da kıskançlığı derecesindedir.
* Üst olmak, ihtiyâta riâyetle olur. İhtiyata riâyet, düşü-nüp taşınmakla mümkündür, düşünüp taşınmak da sırları gizlemekle olur.
* Yüce kişinin aç kalınca, aşağılık kişinin, karnı doyunca saldırısından korkun.
* İnsanların gönülleri ürkektir; kim onları elde ederse ona alışırlar.
* Devlet sana yâr oldukça ayıbın gizli kalır.
* İnsanların en fazla bağışlaması gerekeni, cezâ vermeye en fazla gücü yetenidir.
* Cömertlik, istemeden vermektir. İstendikten sonra vermekse utançtandır ve kötüdür.
* Sabır ikidir: İstemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek; sevdiğin, dilediğin şeye sabretmek.
* Zenginlik gurbette yurttur; yoksulluk yurtta gurbet.
* Zanaat tükenmez maldır.
* Mal, isteklerin temelidir.
* Seni çekindiren kişi, sana müjde verene benzer, ona eşittir.
* Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.
* Dostları yitirmek, gurbete düşmektir.
* İhtiyacı olan şeyi elde edememek, ehli olmayandan istemekten ehvendir.
* Kim bir işte halka, öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan kendisini terbiye etmeli; bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce huyuyla öğüt vermek sûretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla ululanmaya değer.
* Her sayılı şey biter; her beklenen gelip çatar.
* İhtiyarın reyini, gencin yiğitliğinden çok severdim.
* Tövbe etmek elindeyken ümidini kesene şaşarım.
* İnsanda bir et parçası vardır ki bedenine bir damarla bağlanmıştır. Bu da kalptir ve pek şaşılacak bir uzuvdur bu. Onun hikmete ait şeyleri ve bunlara aykırı zıt şeyleri vardır. Ümide kapıldı mı tamah alçaltır onu. Tamah onu heyecana düşürdü mü hırs helâk eder onu. Ümitsizlik ona sâhip oldu mu keder öldürür onu. Kızgınlık onu kavradı mı öfke de kavrar onu. Hoşnût oldu mu korunmayı unutur gider. Korkuya kapılınca korunmaya başlar. Esenleştiğini sanınca gaflete düşer. Bir musibete uğradı mı kararsız bir hâle gelir. Bir mal buldu mu zenginlik azdırır onu. Yoksulluk onu ısırdı mı belâ kavrar onu. Açlığa düşünce zayıflık çökertir; fazla doyunca da mîde dolgunluğu rahatsızlığa uğratır onu. Her hususta geri kalış zarar verir ona; her işte ileri gidiş bozguna düşürür onu.
* Noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ın emri, rüşvet almayan, aşağılanmayın, tamah yoluna gitmeyen kişiyle doğrulur, yerine gelir.
* İki iş arasında ne kadar da uzaklık var; İş var, tadı gider, vebâli kalır; iş var, zahmeti geçer, sevâbı kalır.
* Dost, kardeşini üç halde korumadıkça tam dost olamaz; Düşkünlüğünde, kendisi bulunmadığı vakit, ölümünden sonra. Dört şey verilene dört şey harâm olmaz: Duâya koyulan icâbetten, tövbeye başarı ihsan edilen kabûlden, istiğfara yöneltilen bağışlanmaktan, şükretmeye fırsat ilhâm edilen, nimetin ziyâde olmasından mahrûm kalmaz. Bunu da Allah'ın Kitabı gerçeklemektedir. Yüce ve Ulu Allah buyurur ki;
"Dua edin, icâbet edeyim size." 40, Mü'min, 60)
"Kötülük eden, yahut nefsine zulümde bulunan, sonra istiğfar ederse Allah'a, Allah'ı suçları örtücü ve inananlara acıyıcı olarak bulur." 4, Nisâ, 110) Şükür hakkında da;
"Şükrederseniz nimeti çoğaltarım size" buyurmuştur. (14, İbrâhim, 7) Tövbe hakkında da;
"Tövbe, ancak bilgisizlikle kötülük edip sonra hemen tövbe edenlerden kabûl edilir. Onlardır Allah'ın, tövbelerini kabûl ettiği kişiler ve Allah herşeyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir" buyurmuştur. (4, Nisâ, 17).
* Dert ve gam ihtiyarlığın yarısıdır.
* İnsan, dilinin altında gizlidir.
* Kadrini bilmeyen kişi helâk olur gider.
(Birisi, kendisine öğüt vermesini isteyince buyurdular ki:)
* Amelsiz âhireti dileyenlerden, olmayacak ümitler besleyip tövbe etmeyi isteyenlerden olma. Hani kişi vardır, dünyâda zâhitlerin sözlerini söyler, dünyâya rağbet edenlerin işlerini işler. Dünyânın malından mülkünden verilse doymaz; verilmese kanmaz. Verilenin şükründen âciz olur; verilmeyenin fazlasını ister durur. Halkı kötülükten men eder, fakat kendisi kötülükten kaçınmaz; emreder, kendisi emre uymaz. Temiz kişileri sever, işlediklerini işlemez. Suçluları sevmez, oysa ki onlardan biridir o. Günahlarının çokluğundan ölümden çekinir, ürker; ölümden kendisini ürküten şeyi yapmakta ısrar eder. Hastalanırsa nedâmete düşer; iyileşirse nedâmeti unutur gider. Âfiyet buldu, nimet elde etti mi mağrur olur; belâya uğradı mı ümidini keser, perişanlığa sataşır. Belâya düşerse âciz olur, duâya koyulur; ferahlığa erişirse kendine güvenir, aczini unutur, zannına uyar, aldanır; gerçek bildiğine kanmaz, kalakalır. Kendi suçundan az suç işleyenin âkıbetinden korkar; kendisineyse yaptığı iyilikten fazlasını ister umar. Kimseye ihtiyacı olmazsa böbürlenir, fitnelere kapılır; ihtiyaca düşünce ümit keser, yayılır. Kulluk ederse gevşek davranır; isteğe, özleme kapılırsa isyânı öne alır, peşinden gider; tövbeyi geriye atar; bir mihnete uğrasa da din hükümlerinden dışarı çıkar. Başkalarına ibretler gösterir; örnekler getirir, kendisi ibret almaz. Öğüt verir de verir, kendisi öğüt tutmaz. Sözle kılavuzluk eder, ameldeyse herkesten geri kalır. Geçici nimeti elde etmekte ileridir; kalacak nimetleri elde etmekte geri. Suçu, isyânı ganimet sayar, ganimeti ziyân sanır. Ölümden korkar, ama fırsatı yitirir gider. Başkasının az suçunu kendi yaptığı suça nispetle çok görür; başkalarının az gördüğü kulluğu kendi kulluğuna nispetle az bulur. İnsanları kınar durur, kendisineyse dalkavuklukta bulunur. Zenginlerle oyuna dalmak, onca yoksullarla Allah'ı anmaktan daha sevimlidir. Kendisince başkaları aleyhine hükmeder; başkalarının iyiliğine bakıp kendi kötülüğünü görerek kendisini mahkûm etmez. Başkalarını doğru yola sevk etmeye uğraşır; nefsiniyse azgınlığa atmaya savaşır. Ona itâat edilir; oysa isyân eder. Ona vefâ gösterilir; o vefâ etmez. Allah için Allah yolunda korkmaz da halktan korkar, çekinir; fakat hakla muâmelede Allah'tan korkmaz, korku nedir, aklına bile gelmez.
* Herkes için tatlı, acı bir son vardır.
* Her gelip çatan dönüp gider; her dönüp giden gelmemişe, olmamışa döner.
* Zaman uzasa, sonu gecikse bile sabreden, mutlaka zafer ulaşır.
* Bir toplumun yaptığına razı olan, onlardan sayılır. Onlardan sayılan her kişinin de iki suçu vardır: O işi işlemek suçu, o işe razı olmak suçu.
* Birbirine aykırı olarak çağrılan iki yolun biri, mutlaka sapıklık yoludur.
* Her zulme başlayan, yarın pişman olur, elini ısırır, kemirir.
* Töhmetlenecek yere varan kişi, hakkında kötü zanna düşeni kınamasın.
* Yoksulluk en büyük ölümdür.
* Kendini beğenmek ilerlemeye engel olur.
* Gözleri görene sabah ışımıştır.
* Büyüklük, ululuk, gönül genişliğiyle, tahammülle mümkündür.
* Kötülükte bulunanları iyilik edene mükâfat vererek payla, yola getir.
* Kötülüğü, şerri kendi gönlünden çıkarmak suretiyle, başkalarının gönüllerinden sök çıkar.
* Tamah ebedi köleliktir.
* İleri gidişin meyvesi nedâmettir. İhtiyatın meyvesi selâmet.
* Hikmetle hüküm vermek hususunda susmakta hayır olmadığı gibi bilgisizlikle söz söylemekte de hayır yoktur.
* Ey âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi başkası için biriktirmedesin.
* Cömertlik, şerefleri koruyan bir sıfattır; hilim, kötü kişilerin ağızlarını bağlar; bağışlamak, üstün olmanın zekâttır; hıyânet eden dosttan ayrılış, teselli bulmaktır; danışmak, doğru yola gitmektir. Kendi aklıyla iş gören, kendini tehlikeye atar; sabır, düşmanları oklara hedef eder; sızlanmak, zamâne cefâlarına yardımcı olur. Zenginliğin en üstünü dileği terk etmektir. Nice akıl vardır, hevâ ve hevesin buyruğuna uyar, esir olur. Güzel tecrübe, başarıdandır; dostluk, insana fayda veren yakınlıktır; usanıp daralan kişiye emniyet etmemek gerektir.
* Kim hayâ libâsına bürünürse halk, onun ayıplarını görmez.
* Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.
* Senin hakkında iyi zanda bulunanın zannını gerçekleştir.
* Ey âdemoğlu, kendi nefsinin vasîsi ol da malında, senden sonra ne yapmalarını istiyorsan sen yap.
(Kümeyl b. Ziyâd'a buyurdular ki:)
* Ey Kümeyl adamlarına, akşam çağına dek iyi huy kazanmalarını buyur; uyuyanın hâcetlerini gidermekle akşam etsinler. Çünkü andolsun bütün sesleri duyana, hiç bir kişi yoktur ki bir gönlü sevindirsin de Allah o sevinç yüzünden ona bir lütufta bulunmasın. Suyun biriktiği havuzda yabancı dereler nasıl sürülür, kovulursa o lütuf da sâhibine bir belâ gelip çattı mı, o belâyı kovar, giderir.
* Hâin kişilere vefâda bulunmak, Allah'a hıyânette bulunmaktır; hâinlere gadretmekse, Allah'a vefâ etmek demektir.
* Dostunu ihtiyatla sev, olabilir ki birgün sana düşman olur: Düşmanınla da ihtiyata riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki birgün sana dost kesilir.
(Doğu ile batı arasındaki yol ne kadardır diye sorulunca buyurdular ki:)
* Güneş için bir günlük yol.
* Dostların üçtür, düşmanların da üç. Dostların, dostundur, dostunun dostudur, düşmanının düşmanı. Düşmanların da düşmanındır, dostunun düşmanı, düşmanının dostu.
* Kıskanç olan, gayret sâhibi bulunan, kesin olarak zinâ etmez.
* Babaların dostluğu, oğulların yakınlığını meydana getirir. Dostluk yakınlığa muhtaçtır, onunla tamamlanır; fakat yakınlık dostluğa, sevgiye daha ziyade muhtaçtır; yakınlık sevgiyle olur.
* Taşı nereden geldiyse oraya atın; çünkü şerri ancak şer giderir.
(Kâtibi Ubeydullah b. Ebi-Râifi'e buyurdular ki:)
* Kalemini düzelt, ucunu keskin kes, satırların arasını aç, harfleri birbirine yakın yaz; bu, yazının güzelliğini sağlar.
(Oğulları Muhammed b. il-Hanefiyye'ye buyurdular ki:)
* Oğulcuğum, yoksul düşmenden korkarım; yoksulluktan Allah'a sığın; çünkü yoksulluk dini noksanlaştırır, aklı şaşırtır, dostluğu giderir.
* Günaha alt olarak üstünlük bulan üstünlük elde etmemiştir; şerle üst olan alt olmuştur.
* Her kişinin malında iki ortak vardır: Mirasçı, olaylar.
* Zâlime gelip çatan adalet günü, mazlûmun uğradığı cevir ve cefâ mihnetinden çetindir.
* Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur; lâyığından az övmekse ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasetten.
* Suçların en çetini, sâhibine ehven ve ehemmiyetsiz görünenidir.
* Kendi ayıbını gören, başkalarının ayıbıyla oyalanamaz; isyan kılıcını kınından sıyırın, onunla öldürülür. Kim bütün gücüyle bir işe sarılırsa helâk olur gider. Kim, kendisini zarar ve tehlike denizine atarsa garkolur, batar. Kötü bellenen şeylere sarılan kötülükle kınanır. Kimin sözü çoğalırsa yanlışı da çoğalır. Kim fazla yanılırsa utancı azalır, utancı azalanın çekinmesi de azalır; çekinmesi azalanın gönlü ölür, gönlü ölen kişi ateşe girer. Kim halkın, ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o işleri yaparsa ahmağın ta kendisidir. Kanaat tükenmez maldır. Ölümü fazla anan, dünyânın az nimetine de razı olur. Sözünü, amelinden bilen kişinin sözü azalır; o, ancak gereken sözü söyler.
* Zâlim kişinin üç alâmeti vardır: Günaha dalıp kendisinden üstün olana zulmeder; kendinden alt olana, kendisi üst olduğu için zulmeder; zulmeden bölüğe yardımcı olur, zulmeder.
* Şiddet son dereceyi buldu mu ferahlık gelir çatar . Belâ halkaları tam daraldı mı, genişlik yüz gösterir.
* Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken başkasını ayıplamandır.
* Düşünce sâf bir aynadır. İbret almak korkutan bir öğütçü, başkasında görüp de hoşlanmadığın şeyden çekinmense edep olarak yeter sana.
* Gerçekten de hak ağırdır, fakat tatlıdır; batılsa hafiftir, fakat insanı helâk eder.
* Söz, söylemezsen senin hükmüne tâbîdir; ama söylemeye başladın mı sen ona mahkûm olursun. Paranı pulunu nasıl gizliyorsan sözünü de gizle; nice söz vardır ki nimeti giderir, zahmeti, mihneti getirir.
* Bilin ki yoksulluk, belâlardan bir belâdır; yoksulluktan da çetini beden rahatsızlığıdır; ondan çetin olansa gönül rahatsızlığıdır. Bilin ki mal genişliği nimetlerdendir; fakat mal genişliğinden daha üstün olan şey beden sihhatidir; beden sihhatinden daha üstün olansa gönül huzûrudur.
* Konuşun da tanışın, çünkü insan, dilinin altında gizlidir.
* Nice söz vardır ki saldırıştan daha da tesirlidir.
* Gerçekle savaşan elbette altolur gider.
* Yumuşaklıkla hareket etmek, insana soy boydur.
* Hayır işleyin, hayrı azımsamayın, küçümsemeyin; çünkü onun küçüğü de büyüktür; azı da çoktur. İçinizden biri, başkası bu hayrı işlemeye benden daha lâyık demesin; çünkü andolsun Allah'a, sonra o da sizin için böyle der. Hayır işleyecek kişi de vardır, şer işleyecek kişi de. Siz bu ikisini terk ettiniz mi, işleyecek, işler o işi.
* Gizli işlerini, özünü temizleyen, ıslâh eden kişinin dışını da temizler Allah ıslâh eder onu; dîni için iş işleyenin dünyâ işlerini de düzene kor Allah. Allah'la arasını düzelten kişinin Allah, insanlarla da arasını düzeltir.
* Hilim insanı örten bir örtüdür; akılsa keskin bir kılıç. Huylarından kötü olanlarını hilminle ört. Hevâ ve hevesini de aklınla öldür.
* Emir sahibi olmak, insanların özlerinin sınanmasıdır.
* İçinde bulunduğun şehirden daha lâyık şehir yoktur sana. Şehirlerin hayırlısı, içinde geçimini sağlayabildiğin şehirdir.
* Bir insanda güzel bir huy varsa, bekleyin o huya benzer başka güzel huylarını da.
* Hilim ve düşünceyle hareket etmek, acele etmeden iş başarmak, ikiz çocuklardır; bunlar yüce himmetten doğarlar.
Gurer'ul-Hikem'den
* Tecrübe sâhibi kişi, hekimden daha bilgindir. Garip, dostu olmayandır.
* Kadınların kötülerinden çekinin; hayırlılarından sıkının.
* Nice zengin vardır ki yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır ki her aşağılık kişiden de aşağıdır; nice yoksul da vardır ki bütün zenginlerden daha zengindir.
* Müminin şükrü amelinde görünür. Münâfıkın şükrüyse dilindedir ancak.
* İki şey vardır ki yitirmeden kadri bilinmez: Gençlik ve âfiyet.
* Batıla yardım eden, hakka zulmeder.
* Büyük kişilerin zaferi bağışlamaktır, ihsanda bulunmaktır. Aşağılık kişilerin zaferiyse ululanmaktır, azgınlık etmektir.
* Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir. Ona buyruk yürütmen en hayırlı emârettir.
* Şehvetle kul olan parayla alınmış köleden de aşağılıktır.
* Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.
* Nice kan vardır ki onu dil döker.
* Nefsine zulmeden, başkasına karşı nasıl adaletle muâmele edebilir?
* Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil.
* İyiliği emret, kötülükten nehyet. Senden kesileni dolaş, sana vermeyene ver.
* Yüce kişiden ona ihânette bulunduğun zaman çekin; aşağılık kişiden de ona ihsanda bulunduğun zaman; ihsan sahibindense onu daralttığın zaman sakın.
* Soylar boylar, babaların, anaların mensûp oldukları soyla boyla değil, övülecek üstünlüklerledir.
* Gözle görmek bir şeyi duymaya benzemez.
* Yaptığın ayıbı öven, sana dalkavukluk eden, bulunmadığın yerde seni ayıplar, kınar.
* Allah'ın nimetlerini düşünene Allah başarı verir; Allah'ın zâtı hakkında düşünense zındık olur.
* İnsanda dil olmasa, insan söz söylemese, sûrete bürünmüş bir varlıktan, yahut başı boş bırakılmış otlayan bir hayvandan başka ne olabilir ki?
* Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.
* Şerden çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi, iyilikte bulunana döner.
* Babaların dostluğu oğulları arasında soy sop birliği demektir.
* Sözün dikildiği yer, gönüldür; ısmarlandığı yer düşüncedir, onu kuvvetlendiren akıldır, meydana çıkaran dildir; bedeni harflerdir, canıysa anlamı; süsü, düzenli söylenmesidir; düzgünlüğüyse doğru oluşu.
* Can gözü kör olunca gözle görüşün faydası yoktur.
* Allah'ın sana verdiği nimetleri yitirme; onun verdiği nimetleri eseri, sende görülmelidir.
* Suçluyu meyûs etme; nice suç işleyen vardır ki sonu bağışlanmakla biter. Nice kulluk eden vardır ki sonunda kulluğu bozulur, ömrünün sonunda cehenneme gider.
6. Bölüm
Tarihi İlgilendiren Sözleri
(Savaşta kendilerine ve düşmanlarına katılmayanlar hakkında buyurmuşlardır ki:)
* Gerçeği horladılar, batıla yardım etmediler.
(Habbâb b. el-Eretti için buyurdular ki:)
* Allah Habbâb'a rahmet etsin, dileyerek Müslüman olmuştu; İsteyerek, razı olarak hicret etmişti; eline geçene kanâat ederdi: Allah'tan razı olurdu; savaşarak yaşamıştı.
(Harûriyye'den (Haricilerden) birisinin teheccüd namazı kıldığını, Kur'an okuduğunu duyunca buyurdular ki:)
* Yakin ile uyku, şüpheyle namazdan hayırlıdır.
(Sehl b. Huneyf'il-Ansârî(2) vefât edince buyurmuşlardı ki:)
* Bir dağ bile beni sevse musibetlere uğrar.
(Haricilerin, hüküm ancak Allah'ındır sözünü duyunca buyurdular ki:)
* Doğru bir söz. Fakat bu sözle batıl murât edilmekte.
(Talha ve Zübeyr, bu işte sana ortak olmak üzere biat ediyoruz dedikleri zaman buyurdular ki:)
* Hayır, fakat kuvvette, yardımda ortaksınız; aciz görür, işte bir aksamaya rastlarsanız yardımcı olursunuz.
(İmam Hasan aleyhisselâma buyurdular ki:)
* Savaşta birisini savaşmaya çağırma; fakat seni çağıran olursa icâbet et; çünkü savaşa çağıran âsidir; âsîninse ölmesi gerek.
(Muâviye'nin adamları Anbâr'ı yağmaladıkları zaman bizzat yaya olarak Kûfe'den çıkıp Nuhayle'ye geldiler. Halkın bir kısmı arkalarından gidip kendilerine ulaştı ve Yâ Emir'el-Mü'minin, biz onların zararlarını gideririz dedi. (Hazret buyurdular ki:)
* Ben sizin zararınızdan kurtulamıyorum; beni başkalarının zararlarından nasıl kurtaracaksınız? Benden önce halk kendilerini idâre edenlerden şikâyet ederdi, bense bugün idâre ettiğim kişilerden şikâyet ediyorum. Sanki ben idâre edilenim de beni idâre edenler onlar; yahut ben emre tâbiim de onlar âmir.
(Bu sırada iki kişi, huzurlarına gelip biri, Yâ Emir' el-Müminin, ne emrin varsa buyur, biz gidelim; benim sözüm ancak kendime ve bu kardeşime geçer dedi. Hazret buyurdular ki:)
* Dilediğim şeyin iki kişiyle yapılabilmesine imkân mı var?
(Sıffin'den dönüşte yolları Şamlıların bulunduğu yere uğradı. Kadınların Sıffin'de öldürülenlere ağlaştıklarını duydular. Bu sırada o boyun ulularından Harb b. Şurhahabîl geldi. Hazret ona buyurdular ki:)
* Duyduğuma göre, size kadınlarınız üstolmuş, öyle mi? Neden onları bu feryattan men etmiyorsunuz?
(Harb maiyetlerinde yaya olarak yürümek istedi. Kendileriyse ata binmişlerdi; buyurdular ki:)
* Geriye dön, senin gibi yaya olarak yürüyen birinin benim gibi bineğe binmiş kişinin maiyetinde yürümesi buyruk sâhibine bir fitnedir, müminlereyse alçalış.
(Nehrivan günü savaşta öldürülen Haricilerin yanlarından geçerlerken buyurdular ki:)
* Beter olun, sizi aldatan, sizi zarara soktu. (Kim aldattı onları Ya Emir'el-Müminin diye sorulunca buyurdular ki:) Yol azdıran Şeytan ve kötülüğü buyuran nefisleri onları ümitlerle aldattı; onlara isyan yollarını açtı, genişletti; üst olacaklarını vaad etti onlara, derken onları birden ateşe attı gitti.
(Muhammed b. Ebi-Bekr'in şehâdetini duyunca buyurdular ki:)
* Allah ona rahmet etsin, ona olan hüznümüz, şehâdetinden sevinenlerin sevinçleri kadar. Ancak onlar kendilerini sevmeyen birini yok ettiler; bizse bir dost kaybettik.
(Ashabıyle otururlarken güzel bir kadın geçti, herkesin gözü o kadına takıldı. Bunu görünce buyurdular ki:)
* Bu erkeklerin gözleri şehvete kapıldıklarını belli ediverir, bu bakış şehvetin coşkunluğunu gösterir. İçinizden biri, beğendiği, hoşlandığı bir kadına gözü kayınca hemen gidip kendi zevcesine yaklaşsın; çünkü bu da kadındır, o da kadın.
(Haricîlerden biri "Allah öldüresice kâfir (Hâşâ), ne de fakih" dedi. Ashabı bunu duyunca o adama kastetti, üstüne saldırdı. Hazret buyurdular ki:)
* Yavaş olun hele, bu ancak bir sövüş, ona ya sövmeyle karşılık verilir, yahut da aldırış edilmez, suçu bağışlanır gider.
(Mâlik b. Eşter'i överek buyurdular ki:)
* O, Allah'ın bir kılıcıdır ki, vurmakla körleşmez; kör de değildir zâten. Bid'at onu yolundan alıkoymaz; sapıklıksa onu hiç saptırmaz.
(Malik'ül-Eşter'in şehâdet haberi gelince buyurdular.)
* Allah Mâlik'e rahmet etsin; Mâlik, ne Mâlik'ti? Tek yüce bir dağ olsaydı ne üstüne bir nal basabilirdi, ne yücesine bir kuş uçup konabilirdi.
7. Bölüm
GERÇEK, ADALET, GEÇİM, İNSANLIK, SAVAŞ
* Şaşarım şu insana ki bir yağ parçasıyla görmektedir, bir et parçasıyla söylemekte; bir kemikle doymaktadır, bir delikle soluk almakta.
* Kötülüğü eliyle, diliyle, gönlüyle, gidermeye çalışan, hayırlı huyları nefsinde toplamıştır. Halkta gördüğü kötülüğü diliyle, gönlüyle inkâr eden, fakat eliyle kötülüğe engel olmayan, hayır huylarından ikisine yapışmış, birini yitirmiştir. Gönlüyle inkâr edip eliyle, diliyle inkâr etmeyense üç huyun en yücesini yitirmiş, birini elde etmiştir. Halktan kötülüğü diliyle, gönlüyle, eliyle inkâr etmeyenler, gidermeye çalışmayanlarsa diri gibi görünen ölülerdir.
* İyi ve hayırlı işlerin hepsi ve Allah yolunda savaş; iyiliği buyurmak, kötülükten halkı men etmek, karşısında koskoca uçsuz bucaksız denize nispetle bir katreden ibârettir; dalgalanıp köpüren, coşkun denizde bir tükürüktür âdetâ. İyiliği buyurmak, kötülükten men etmek, ne kimsenin ecelini yaklaştırır, ne rızkına noksan verir. Ama bunların hepsinden daha üstün olanı da zulmeden buyruk sahibine karşı doğru söylemektir.
(Ebû-Cuhayfe der ki: Emir'ül-Mü'minin aleyhisse-lâm'dan duydum, buyurdular ki:)
* Sizden ilk olarak savaşa ait olup da alınacak şey, elinizle, sonra dilinizle, sonra da gönüllerinizle savaşmaktır. İyiliği gönlüyle tanımayan, kötülüğü men etmeye kalkışmayan kişi, başaşağı düşüp gitmiştir.
* Öl de alçalma, azı yeter bul da yüzsuyu dökme. Çalışıp bir şey elde edemeyen kişi, oturunca hiçbir şey elde edemez.
* Dinî hükümleri bilmeden ticarete girişen, çâresiz fâize düşer, suçtan kurtulamaz.
* Sana rağbet ve muhabbeti olan kişiye rağbet etmemen, nasibinde noksana düşmendir. Senden hoşlanmayana rağbet etmense alçalmandır.
Mal memurlarından biri büyük bir yapı yaptırınca buyurdular ki:
* Paralar, yapının tepesine çıktı, göründü; çünkü bu yapı zenginliği söylemede.
* Yüzünün suyu donmuştur. Ancak bir şey istersen yumuşar, sızıp damlamaya başlar; kime yüzsuyu döktüğüne dikkat et.
* Mazlûmun zâlimden öç alacağı gün, zâlimin mazlûma zulmettiği günden daha çetindir.
Gurer'ul-Hikem'den
* Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.
* Adamlığın en üstün derecesi, malı mülkü esirgemeyerek kardeşleriyle geçinmesi, her hâlde onlarla eşit olmasıdır.
* İnsanların en insaflısı, kendisi hakkında bir hâkim hüküm vermeden nefsine insâf edenidir. İnsanların en fazla cevredeniyse cevrini, zulmünü adalet sayanıdır.
* İnsanın üstünlükleri birbiri ardınca gelip çatan çetin işlerde meydana çıkar.
* Dallar budaklar, çaresi yok, köklere, sebeplere dayanır, onlardan sürer, meydana gelir; onları meydana getiren sebeplere, parça buçuklara, tümlere döner ulaşır.
* Rabbin rızasını kazanmak isteyen, zulmeden buyruk sâhibine karşı adalet sözünü söylemelidir.
* İki kişi yoktur ki halkı kendisine uymaya çağırsın da, biri sapıklıkta olmasın.
* Haktan, gerçekten sonra, dalâletten başka ne vardır ki?
* Ümitsizliğin acılığı, halka yalvarmaktan yeğdir.
* Tamah seni kul etmesin, Allah seni hür yarattı.
* Yaptığı zulümlerden geçip, hakları sahiplerine vermekten daha üstün adalet olamaz.
"Nehc'ül - Belâga'dan"
Gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah yoksulların geçimlerini zenginlerin mallarında takdir buyurmuştur. Hiç bir yoksul, aç kalmaz ki bir zengin onun hakkını vermiş olsun; yüce Allah da zenginlere bunu soracaktır.
Bir evvelki gaspedilmiş bir tek taş, o evin yıkımı için rehin edilmesi demektir.
25 Zilhicct'il-Harâm 1389
HAZRET-İ EMİR
ALİ İBN-İ EBİTALİB
NEHC'ÜL - BELÂGA
Abdülbâki GÖLPINARLI
Pdf: https://ahmedelhasan.files.wordpress.com/2015/03/nehcul_belaga.pdf
DİN, İMAN, MÜMİN, MÜSLİM, KUR'AN, İBADET
(İmandan sorulduğu vakit buyurmuşlardır ki:)
* İman dört direk üstünde durur: Sabır, yakin, adalet, cihat. Sabır dört kısımdır: Özlem, korku, çekinmek, tetikte durmak. Cenneti özleyen dileklerden vazgeçer. Cehennemden korkan haramlardan çekinir. Dünyada çekinen kişi, dünya musibetlerini hiçe sayar. Ölüme karşı tetik duransa hayırlı işlere koşar.
Yakin de dört kısımdır: Akıllılık, hikmeti yormak, geçmişlerden öğüt almak, geçenlerin yolunu yordamını izlemek. Akıllılıkta gözü açık olana hikmet aydınlanır. Himmeti apaydın gören ibret alır. İbret alansa geçmişlerdenmiş gibi hareket eder. Dünyaya da aldanmaz.
Adalet de dört kısımdır: Anlayışta derine dalmak, bilgide derin olmak, aydın hükümle karara varmak, hilimde direnmek. Kim anlayış sahibi olursa, ilmin dibine dalar; kim ilmin dibine dalarsa hükümde yol yordam neyse elde eder; hilim sahibi olansa yaptığı işte ileri gitmez, insanlar arasında tertemiz yaşar.
Savaş da dört kısımdır: Doğruyu buyurmak, kötülüğü nehyetmek, gerçek işlerde doğru olmak, gerçeğe uymayanlara düşmanlık gütmek. Doğruyu buyuran kişi inananların bellerini doğrultur; kötülüğü nehyeden, münafıkların burunlarını kırar; gerçek işlerde doğru hareket eden, kendisine gereken şeyi yapar; kötülüklere, gerçeğe uymayanlara düşman olan, Allah için kızan kişiyse öyle bir hâle erer ki, Allah onun yüzünden onun düşmanlarına kızar ve kıyamet gününde onu razı eder.
Küfür de dört direk üstünde durur: Doğru olmayan şeylerde derine dalmak, kavga yolunu tutup ululanmak, gerçekten sapmak, aykırı yol tutmak. Gerçek olmayan şeylerde derine dalan, gerçeğe ulaşamaz; bilgisizlikle kavgaya girişen, kavgayı çoğaltan, gerçeğe karşı kör olur kalır. Kim gerçekten saparsa iyi şey ona kötü görünür; kötülükse güzelleşir; sapıklık sarhoşluğuna tutulur. Aykırı yol tutanınsa yolları güçleşir, işleri sarpa sarar, kurtuluş yolu da daraldıkça daralır.
Şüphe de dört direk üstünde durur: Batıl üzere savaşmak, korkmak, işkile düşmek, sapıklığa teslîm olmak. Savaşmayı âdet edinmenin gecesi sabah olmaz. Korkanın önündeki ardına düşer. Şüpheye yolunda yelip yortanı o şüphe, şeytanların ayakları altına atar; dünya tehlikeleri yüzünden sapıklığa teslim olansa dünyada da helâk olur, âhirette de.
* İnsanlar, dünyalarını düzene sokmak için dinlerine ait bir şeyi terk ettiler mi Allah onları ondan daha zararlı bir şeye uğratır.
* Farzlara zarar veren nafilelerle yakınlık olamaz.
* Sizi İslâm'a öylesine bir nispetle mensup sayayım ki benden önce kimse böyle bir nispeti söylememiştir. İslâm teslim oluştur; teslim oluş yakindir; yakin gerçeklemektir; gerçeklemek ikrardır; ikrar emre uymaktır; emre uymaksa o emirleri yerine getirmektir.
* Yaradanın büyüklüğü, yaratılanı gözünde küçültür.
* Namaz, her temiz kişinin Tanrı'ya yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın savaşıdır. Her şeyin zekâtı vardır; bedenin zekâtı da oruçtur. Kadının savaşıysa kocasıyla iyi geçinmesidir.
* Nice oruçlu vardır ki orucundan elde ettiği ancak açlıktır, susuzluktur. Nice geceleri ibadetle geçiren vardır ki o kulluktan elde ettiği şey, uykusuzluktur, yorgunluktur. Ne mutlu aklı başında olan ariflerin uykusu ve yemesi.
* Ne mutlu âhireti anan, soru için iş gören, nail olduğuna, hakkına kanaat eden ve Allah'tan razı olan kişiye.
* Yaradana isyan hususunda yaratılmışa itaat olamaz. Suçtan vazgeçmek tövbe etmekten ehvendir.
(İmandan sorulduğu vakit buyurdular ki:)
* İman gönülle tanımak, dille ikar etmek, aza ile de kullukta bulunmaktır.
* Bir bölük halk sevap için Allah'a kulluk eder; bu kulluk, tacirlerin kulluğudur. Bir bölük de Allah'a korkudan kulluk eder, bu da kölelerin kulluğudur. Bir bölükse, Allah'a şükrederek kullukta bulunur; işte hür kişilerin kulluğu budur.
*Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ı, yapmayı iyice dilediğim şeyleri yapmamakla, bağladığım düğümleri çözmekle tanıdım.
* Allah imanı şirki temizlemek, namazı ululuğu bırakmak, zekâtı rızka sebep olmak, orucu kulların ihlâsını sınamak, haccı dîni kuvvetlendirmek, savaşı, İslâm'ı yüceltmek, doğruyu buyurmayı halkı düzgün bir hâle sokmak, kötülükten nehyetmeyi, kötü kişileri fenalıktan çekmek, yakınlarla buluşup görüşmeyi, onları görüp gözetmeyi, Müslümanların sayılarını çoğaltmak, kısâsı onları korumak, ahitleri yerine getirmeyi, haram olan şeylerin ne kadar kötü olduğunu anlatmak için emretti. İçkiyi aklı korumak, hırsızlığı temizliği bildirmek, zinayı soyu-sopu gözetmek, livâtayı nesli çoğaltmak için nehyetti. Tanıklıkta bulunmayı kulların haklarını yerine getirmek için buyurdu. Yalanı bırakmayı gerçeğin yüceliğini bildirmek için emretti. Selâm vermeyi zarardan, korkudan korunmamız, İmameti ümmetin düzenini sağlamak, imama itaat etmeyi de imameti ululamak için emir buyurdu.
(Kaderden sorulunca buyurdular ki:)
* Kapkaranlık bir yoldur, gitmeyin o yola. Pek derin bir denizdir, dalmayın o denize. Allah'ın sırrıdır, uğraşmayın onunla.
(Birisi, Şam'a gidişiniz Allah'ın kazâ ve kaderiyle değil midiydi diye sorunca bu soruya uzun uzun cevap verdiler. Bu arada buyurdular ki:)
* Yazık sana, sen kazâyı yerine gelmesi, kaderin mutlaka olması gerekli sanmadasın. İş böyle olsaydı sevap ve ikab batıl olur, vaat ve vaadin ortadan kalkması icâb ederdi. Oysaki noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, kullarını yapacakları işlerde muhayyer bırakarak emretmiş, kötülüklerden çekinmelerini bildirerek nehyetmiştir. Emir de, nehiy de, kulun ihtiyârını ortadan kaldırmamış, kudretini yok etmemiştir. Onlara kolay olanı teklif etmiş, zor olanı buyurmamıştır. Az iyiliğe çok sevap vermiştir. Kul mağlûp olarak isyan etmez; mecbur olarak itaatte bulunmaz. O peygamberleri bir oyun için göndermemiş, kitabı abes olarak indirmemiş, gökleri ve yeryüzünü, ikisi arasında yaratılanları boş yere yaratmamıştır. "Bu, kâfir olanların zannı. Artık vay haline kâfirlerin ateşten."(38, Sâd, 27).
Ebu-Câ'fer Muhammed b. Aliyy'il-Bâkır aleyhimes-selâm'dan rivâyet edilmiştir. Buyurmuşlardır ki:
* Yeryüzünde Allah azabından iki aman verdi; biri kaldırıldı; öbürüne yapışın. Kaldırılan aman Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun, Resulullahtı, Duran, kalan amansa istiğfardır. Allah Teâlâ "Sen, onların içinde oldukça onları azaplandırmaz ve gene yarlıganma dilerlerken, Allah, onlara azap vermez" buyurmuştur. (8, Enfâl, 33).
* Tam fakih o kişidir ki insanları Allah'ın rahmetinden ümitsiz hâle düşürmediği, Allah'ın lütfünden onları ümitsiz etmediği gibi Allah'ın mekrinden de onları emin etmez.
* İnananların zanlarından sakının; çünkü yüce Allah gerçeği onların dillerine ilhâm eder.
* Kur'an'da sizden öncekilere ait olaylar, sizden sonraki zamanlara ait haberler, aranızda cârî olacak hükümler vardır.
* İnananın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin. Susması fazladır; vakti yoktur. Çok şükreder, çok sabreder. Düşünceye dalmıştır, ihtiyâcı olanları görünce kendi ihtiyâcını hatırlamaz bile. Huyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref ve din bakımından serttir, huy bakımından kuldan alçak.
* Amelsiz sevap dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.
* Bu ümmetin en hayırlıları hakkında bile Allah'ın azabından emin olmamalısın; çünkü yüce Allah "Allah azabından emin olanlar ancak zarara uğramış topluluklardır" buyurmuştur (7, A'râf, 99); bu ümmetin en kötüsü hakkında bile Allah'ın rahmetinden ümit kesmemelisin; çünkü Allah, "Allah'ın rahmetinden kâfir olan topluluktan başka kimsecikler ümit kesmez" buyurmuştur. (Yûsuf, 87).
* İnanan kişinin günde üç işi vardır: Bir zaman Rabbiyle münacat eder, ona kullukta bulunur; bir zaman geçimi için çalışır; bir zamanı da vardır, helâl ve güzel lezzetlerle zevklenir. Akıllı kişi, ancak üç şey için yolculuk eder: Geçimini sağlamak, âhiretini elde etmek yahut da haram olmayan zevk ve lezzet elde etmek için.
(Birisi, huzurlarında, Allah'tan suçlarımı örtmesini dilerim deyince buyurdular ki:)
* Anan yasında ağlasın; biliyor musun, suçların örtülmesini, bağışlanmasını istemek nedir? Suçların örtülmesini istemek, İlliyyin derecesidir; bunun da altı anlamı vardır: Birincisi geçmiş suçlara nadim olmak, ikincisi ebedî olarak o geçmiş suçları bir daha işlememek, üçüncüsü Allah'a temiz ulaşmak, kul hakkında kendisinde bir şey olmadığı halde kavuşmak için yaratılmışların haklarını kendilerine vermek, dördüncüsü sana vacip olan bütün emirlerini yerine getirmeye niyet etmek, beşincisi, bedeninde hırstan bitip gelişmiş etleri, dertle, gamla eritmek, derini kemiğe yapıştıracak kadar zayıflamak, ondan sonra helâl lokmadan gelişen ete kavuşmak, altıncısı bedenine evvelce suç işleme tadını tattırdığın gibi ibadet elemini de tattırmaktır. Bu şartlardan sonra, Allah'tan suçlarını örtmesini dilerim diyebilirsin.
Allah'ın öyle kulları vardır ki Allah onları kulların faydalarına hizmet etmek için nimetlerle nimetlendirmiştir. Onların ellerine nimetler vermiştir. Onlar da o nimetleri kullara ihsan ederler. Fakat ihsan etmediler mi de o nimetleri onlardan alıp başkalarına verir.
* (Bâzı bayramlarda buyurmuşlardır ki:)
Bayram, orucunu, geceleri ettiği ibadeti Allah'ın kabul ettiği kişiye bayramdır. Hangi gün Allah’a isyân edilmezse o gündür bayram.
* Allah dostları o kişileridir ki insanlar dünyanın görünüşüne baktıkları zaman onlar, dünyanın içyüzü görürler. İnsanlar hemencecik elde edilecek dünya işleriyle uğraşırlarken onlar, bir müddet sonra gelecek âhireti elde etmek kaygısına düşerler. Ahiret işlerine koyulurlar. Kendilerini öldürecek zevklerden geçerler, o zevkleri öldürürler. Terk edecekleri şeyleri bilirler de daha önce terk ederler. Görürler, bilirler ki başkalarının dünyadan elde ettikleri çok şey pek azdır. Onların dünyayı elde etmeleri ellerinden yitirmelerinden başka bir şey değildir.
* Allah dostları insanların uzaklaştıkları şeylere düşmandırlar. İnsanların düşman oldukları şeylere dostturlar. Onlarla Kitabın hükümleri bilinir; onlardır Allah'ın Kitabıyla bilenler. Onlarla Kitabın hükümleri yürütür; onlardır Kitabın hükmüyle yürüyenler. Umdukları şeyin üstünde umulacak bir şey görmezler onlar. Korktuklarının üstünde korkulacak bir varlık tanımazlar onlar.
* İmanın alâmeti, yalan sana fayda, gerçek zarar verecek olsa bile gerçeği seçmen, sözünü bilginden fazla söylememen, başkalarının sözlerinde de Allah'tan korkman, çekinmendir.
(Tevhid ve adlı sorulduğu zaman buyurdular ki:)
* Tevhid Allah'ı vehmine göre tavsif etmemek, adaletse Allah'ı hikmet ve adalete zıt şeylerle töhmetlenmemektir.
* Mümin, kardeşlerine karşı ululanmaya, ona güler yüz göstermemeye başladı mı, ondan ayrıldı demektir.
"Gurer'ul-Hikem"den
* Mümin, sevgisi Allah için, nefreti Allah için, alması Allah için, bırakması Allah için olan kişidir.
* Mümin, insanların ezasına tahammül eden, fakat hiç kimsenin ondan incinmediği kişidir.
* Beden secdesi, yüzün en şerefli yerlerini toprağa koymak, avuçlarıyla, dizleriyle, ayak parmaklarıyla, gönül alçaklığıyla ve halis niyetle toprağa kapanmaktır. Gönül secdesiyse geçici şeyleri gönülden çıkarmak, varlığı yok olmayacak şeylere tam bir himmetle yönelmek, ululuğu ve benliği bırakmak, dünya bağlarını kesmek, peygamberlik huylarıyla huylanmaktır.
* Bedenin orucu, irade ve ihtiyarla azaptan korkup sevaba girmeyi, ecre nail olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, beş duyguyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu, dil orucundan, dilin orucu karnın orucundan hayırlıdır.
* Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, kimseyi delâlete sevk etmez ve Allah kullarına zulmedici değildir.
* Kur'ân'ın helâl ettiğini haram sayan kişi inanmamıştır.
* Şu Kur'an'la düşüp kalkan hiçbir kimse yoktur ki bir fazlalığa ermesin yahut noksana düşmesin. Ona uyarsa hidayette ileri gider, uymazsa körlükle noksana düşer.
* Takiyyesi olmayanın dini de yoktur.
* Size beş vasiyet ediyorum ki, develere binip seferlere düşseniz de onları elde etseniz değer mi değer.
Hiç biriniz rabbinizden başkasından bir şey ummasın; günahından başka bir şeyden korkmasın. Hiç biriniz kendisinden bilmediği bir şey sorulunca bilmiyorum demekten utanmasın. Hiç bir kimse bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin. Sabredin, çünkü sabır imana nispetle cesetteki baş gibidir. Başı olmayan bedende hayır yoktur. Sabır olmadıkça da imandan hayır gelmez.
2. Bölüm
HZ. MUHAMMED (S.A.A), KENDİLERİ, EHLİBEYT
(A.S)
* (Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem'in defni ânında buyurdular ki:)
* Sabır güzeldir, fakat sana karşı değil. Ağlayıp sızlanmak kötüdür, fakat sana değil. Senin musibetine uğramak pek büyük bir şey. Bundan önce uğradığımız musibetler de bir şey değil, bundan sonra uğrayacaklarımız da.
* Bizim hakkımız haktır; verirlerse alırız; vermezlerse yol uzasa bile develere biner, yürür gideriz.
* (Şam yolunda Anbar köylüleri Hazretin ardında yaya gitmeye başladıkları vakit, Bu yaptığınız nedir diye sordular. Köylüler, biz dediler, uyruk sâhiplerimizi böyle ulularız; âdetimiz budur bizim. Hazret buyurdular ki.)
* Allah'a andolsun, bu bir iş ki bununla buyruk sâhibi olanlarınız faydalanmaz; sizse dünyâda bu işi yapmakla kendinizi meşakkate sokmadasınız; âhirette de azâba uğratmadasınız. Ne kötü meşakkattir, ne olmaz zahmettir o ki, sonunda azap var. Ne hoş rahatlıktır o ki, onunla âhirette ateşten esenlik var.
* Şu kılıcımla, bana buğzetmesi için müminin beynine vursam bile gene bana buğzedemez. Beni sevmesi için bütün dünyâyı münafığın önüne döküp sersem gene beni sevemez. Bu, Ümmi Peygamber'in, Allah'ın salevâtı O'na ve soyuna olsun, dilinden çıkan ve takdire uyan bir sözün özüdür ki buyurmuştur: Yâ Ali, mümin sana buğzetmez, münâfık seni sevmez.
(Kendilerini haddinden fazla öven birisine buyurdular ki:)
* Ben dediğinden aşağıyım, gönlünde gizlediğinden üstünüm.
(Bir toplumun, kendilerini, yüzlerine karşı övdükle-rini duyunca buyurdular ki:)
* Allah'ım, benim ne olduğumu benden daha iyi bilirsin sen. Ben de kendimi onlardan daha iyi bilirim. Allah'ım, onların sandıklarından daha hayırlı et bizi, bilmedikleri suçlarımızı da bağışla.
* Biz orta yolu tutanlarız. Geride kalan gelir, bize ulaşır; ileri giden döner, bize kavuşur.
(Kendini nasıl buluyorsun yâ Emir'el-Müminin diye soran birisine buyurdular ki:)
* Varlığını yok olmakta, sıhhatini hastalık kavramakta, emin olduğu yerden musibetlere çatmakta olan kişinin hâli nice olur ki?
* Benim yüzümden iki kişi helâk olmuştur: Sevip hakkımda ileri giden, sevmeyip aleyhimde bulunan.
(Kendilerine Kureyş'ten sorulunca buyurdular ki:)
* Mahzumoğulları Kureyş'in gülleridir; erlerinin sözlerini duymayı, kadınlarıyla nikâhlanmayı seversin. Abdü Şems-oğulları (Ümeyyeoğulları), rey bakımından en uzak, arkalarını korumakta, ihtiyatla hareket etmekte en ileri varanlarıdır. Bizse elimizde olanı ihsan ederiz; ölüm çağında canlarımızı cömertçe veririz. Onlar çokluktur; düzencidir, çetin huyludur; bizse sözde daha fasih, öğüt vermede daha ileri güler yüzlülükte daha üstünüz.
* Gerçeği gördüğüm andan beri gerçek hakkında şüpheye düşmedim ben.
* Şaşarım şu işe: Hilâfet Rasûlullah'la sohbet yüzünden tahakkuk ediyor da sohbet ve yakınlık yüzünden tahakkuk etmiyor.
* Yalan söylemedim; bana da yalan söylenmedi; sapıklığa düşmedin, kimse de benim yüzümden sapıklığa düşmedi.
* Ben müminlerin emiriyim, onlar bana uyarlar; malsa kötü kişilerin emiridir; onlar da ona uyarlar.
Gurer'ul- Hikem'den
* Sakının bizim hakkımızda ileri inanca sapmaktan; biz kullarız, yaratılmışız; buna inanın; sonra bizim hakkımızda, üstünlüğümüz hakkında dilediğiniz inancı güdün (Ancak Tanrılık, Peygamberlik müstesnâ).
* İnsanların körlükte en ileri gideni sevgimize, üstünlüğümüze göz yumanı, suçsuz olduğumuz halde bizi düşman olanıdır; biz onu gerçeğe çağırırız, oysa bizi fitneye çağırır, dünyâya çağırır; bize düşman olur, düşmanlık güder. İnsanların en kutlusu da üstünlüğünüzü bileni, bizimle Allah'a tevessül edeni, sevgimizde ihlâs sâhibi olanı, çağırdığımıza uyanı, nehyettiğimizi terk edendir. Bu çeşit kişi bizdendir ve ebedilik yurdunda bizimledir.
* İyiliklerin en üstünü, en iyisi bizi sevmek, kötülüklerin en kötüsü de bize buğzetmektir.
* Bizim en çok sevdiğimiz kişi, bizi seveni seven, bize düşman olana düşman olandır.
* Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Muhammed'in gerçek dostu, isterse soyu ona ulaşmasın, Allah'a en fazla itâat edenidir. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Muhammed'in düşmanı da, isterse soyu ona ulaşsın, yakın olsun, Allah'a isyân edendir.
* Gerçekten de Allah'tan başka yoktur tapacak sözünün şartları vardır; ben ve zürriyyetim, onun şartlarındanız.
* Gerçekten de yüce Allah, yeryüzünde bizi seçti, bize de yardım etmek, ferahlığımızla ferahlanmak, hüznümüzle hüzünlenmek, canlarını, mallarını yolumuza vermek için Şiamızı seçti; onlar bizdendir, bize gelirler, cennette de bizimledir onlar.
* Bizim işimiz gerçekten de çetindir; çetinleştirilmiştir; pek serttir, sertleştirilmiştir; gizlenmiştir, perde ardına alınmıştır, ona, Allah'a yakın melek, yahut gönderilmiş peygamber, yahut da noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah tarafından gönlü îmanla sınanmış inanan kişi tahammül edebilir.
* Sorun beni yitirmeden; çünkü andolsun Allah'a, Kur'an'da hiç bir âyet yoktur ki niçin ve kimin hakkında indi, nerede indi, düzlükte mi, dağlıkta mı, hepsini de en iyi bilenim ben. Gerçekten de rabbim bana, anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsan etmiştir.
* Perde kaldırılırsa bile yakıynim artmaz benim.
* Bize sarılan, bize ulaşır; bizden ayrılan, geri kalır, helâk olur; emrimize uyan, öne geçer, kutluluğa erer; bizim gemimizden başka bir gemiye binen boğulur gider.
* Kim bizi gönlüyle sever, diliyle bizimle olur, kılıcıyla düşmanımızla savaşırsa o, cennette bizimle, bizim derecemizdedir. Kim gönlüyle bizi sever, diliyle bize yardım eder, fakat eliyle bize yardım etmez, düşmanımızla savaşmazsa; cennette bizimledir, fakat bizim derecemizden aşağı bir derecededir.
* Bildiğim, tanıdığım andan beri hakkı inkâr etmedim. Bana gösterildiği andan beri hakta şüpheye düşmedim, yalan söylemedim. Kimse de benim yalan söylediğimi söylemedi. Ben ne yolumu sapıttım, ne de benim yüzümden biri yolunu sapıttı.
* Biz hakka çağıranlarız; halkın imâmlarıyız: Gerçek dilleriyiz. Kim bize itâat ederse kurtuluşa erer. kim bize isyân ederse helâk olur gider.
* Biz Hıtta'nın kapısıyız. O kapı selâmet kapısıdır. Kim girerse esen kalır, kurtulur; kim muhâlefet ederse helâk olur.
* Biziz Allah kullarına, onun eminleri, şehirleri hakkı yüceltenler; dost bizimle kurtulur, düşmanlık eden bizim yüzümüzden helâk olur.
* Biziz peygamberlik ağacı, vahyinin indiği yer, meleklerin gelip gittiği mahal, hikmetlerin kaynakları, ilmin mâdenleri.
* Biziz Rasûl-i Ekrem'in elbisesi, onun dostları, ona hizmette bulunanlar, ona varılacak kapılar. Evlere ancak o kapılardan girilir; kapılardan başka yerden girenler hırsızdır; cezâya çarpılır.
* Heyhât, eğer Allah'tan çekinmeseydim Arabın dâhîsi olurdum ben.
* Andolsun ki, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'ın ashabından olup, ondan duyduklarını unutmayanlar, bilirler, ben bir an bile ne noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın emrini reddettim, ne Rasûlü'nün emrini. Allah'ın bana lütfettiği erlikle yiğitlerin durakladıkları, ayakların geriye çekildiği yerlerde canımla, başımla onu korudum. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, elimden geldiği kadar canımı ona fedâ ettim; bütün gücümle düşmanlarıyla savaştım, nefsimle onu korudum; o da benden başka kimseye nasip olmayan ilmini bana lütfetti.
* Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah vefât ettiği zaman başı göğsündeydi, ağzının yârı avcıma aktı, onu yüzüme sürdüm. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, onu yıkamaya koyuldum; melekler yardımcılarımdı. Ev halkı ve civârı feryatla dolmuştu. Meleklerin bir kısmı inmedeydi, bir kısmı çıkmadaydı.
Sesleri hâlâ kulaklarımdadır; ona salavât getiriyorlardı, bu, onu kabrine yerleştirinceye dek sürdü gitti. Hayâtında da, memâtında da ona benden yakın kimdir ki?
* Haktan ve hak ehlinden ayrılma; ayağın sürçmesin, çünkü biz Ehlibeyti bırakıp başkasına sarılan helâk olur, dünyâsını da yitirir, âhiretini de.
(Eimme-i Hûdâyı (s.a.a) anlatırlarken buyurmuşlar-dır ki:)
* Bilgileri iman gerçekliğiyledir. Yakıyn ruhuyla yakıyne ermişlerdir. Nimete erenlerin güç bulduklarını onlar kolay sayarlar; bilgisizlerin kaçtıkları, hoşlanmadıkları şeylerle huylanırlar. Ruhlarıyla en yüce yerdeyken dünyâ ehliyle, bedenleriyle konuşur görüşürler. Onlar yeryüzünde Allah halifeleridir; onun dinine halkı çağıranlardır. Âh âh onları görmeyi ne de özlemişimdir.
Onlardır îmânın direkleri, halkın Allah'a vesîleleri. Hak onlarla aslına erer; batıl onlarla sökülür gider; dili kesilir, susar. Dini korumak ona riâyet etmek husûsunda sıkı davranırlar. Bu husûsi sımsıkı tutarlar. Hem de duyup rivâyet etmek yoluyla değil. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'ın sırrının mahremi onlardır; emrini koruyanlar, bilgisine sâhip olanlar, hükmünü yerine getirenler, kitaplarını hıfzedenler, dininin dağları onlardır.
Dinin gözüdür, yüzüdür onlar. Rahmân'ın hazineleridir onlar. Söylerlerse gerçek söz söylerler; susarlarsa başkaları sözlerine söz katamaz. Onlardır dînin esası, yakıynin direği. İleri giden, dönüp onlara gelir; geri kalan varır onlara ulaşır.
Onlardır karanlıkların ışıkları, hikmetlerin kaynakları, ilmin mâdenleri, hilmin karar ettiği yerler. Onlardır ilmin yaşayışı, bilgisizliğin ölümü. Hilimleri ilimlerinden haber verir size; susmaları, sözlerini anlatır size. Hakka aykırı hareket etmezler ve hakta ayrılığa düşmezler. Hak, susarlarsa da onlardadır, söylerlerse de, gerçek tanık olurlarsa da.
* Tohumu yarıp bitirene, bedeni halkedene andolsun; bir toplum çıkacak ki önceden Muhammed (s.a.a), nasıl Kur'ân'ın tenzili için savaştıysa, o toplum da te'vili için başlarınıza vuracak ve bu, size Rahmân'ın hükmüdür, âhır zamanda olacak.
3. Bölüm
Dünya-Âhiret
* Dünyâ bir topluma teveccüh etti mi başkalarının iyiliklerini, güzelliklerini eğreti olarak onlara verir; bir toplumdan da yüz çevirdi mi kendilerindeki iyilikleri, güzellikleri de onlardan gidiverir.
* Dünyadakiler, uykuda yol alan kervan ehline benzerler.
* Zaman bedenleri yıpratır, dilekleri tâzeler, ölümü yakınlaştırır; umulanı uzaklaştırır, kim ona dost olur, onu elde ederse zahmete düşer, kim onu yitirirse yorulur, darlığa uğrar.
* İnsanların solukları ecellerine doğru attıkları adımlarıdır.
* Zamanı ve zamanındakileri düzgünlük, iyilik kavradı mı bir insan, kendisinden kötü bir şey görünmeyen birisi hakkında kötü zanna düşerse zulmetmiş olur. Zamanı zamanındakileri kötülük kavradı mı bir insan, birisi hakkında iyi bir zanda bulunursa kendisini aldatmış olur.
* Dünyâ görünüşü yumuşak olan, içinde öldürücü zehir bulunan bir yılana benzer. Aldanan bilgisiz ona meyleder, akıllı kişiyse ondan çekinir.
* Zaman ikidir; Ya sana yâr olur, ya aleyhine döner. Yâr oldu mu, aldanıp gaflete düşme; aleyhine döndü mü de dayan.
(Bir cenâzede gülen birisini duyunca buyurdular ki.)
* Sanki ölüm, bizden başkalarına yazılmış, sanki bu gerçek, bizden başkasına hükmedilmiş. Sanki görüş durduğumuz şu ölüler, bir yere gidiyorlar ki tez bir zamanda dönüp tekrar gelecekler bize. Onları kabirlerine götürmedeyiz; miraslarını yemedeyiz. Sanki bizler onlardan sonra kalacaklarmışız. Her öğüdü unutmuşuz, her âfeti ardımıza atmışız. Bizi kökümüzden çıkaracak her belâya göz yummuşuz.
Ne mutlu kendisini alçaltana, kazancını tertemiz bir hâle koyana, özünü düzgün bir hâle getirene, huyunu güzelleştirene, malının fazlasını yoksullara verene, ağzını beyhude sözlerden yumana, şerrini insanlardan giderene; kendisine sünnet ağır gelmeyene, bidate mensup sayılmayana.
Şaşarım nekese ki korktuğu yoksulluğa doğru koşup durur; arayıp istediği zenginlik, elinden yiter gider. Dünyâda yoksullar gibi yaşar âhiretteyse zenginlerin sorusuyla soruya çekilir.
Şaşarım o gülen, benliğe düşen kişiye ki, dün bir meni parçasıydı, yarın bir leş olacak.
Şaşarım Allah'ın varlığından şüpheye düşene ki Allah'ın halkını görüp durur. Şaşarım Allah'ın varlığından şüphe edene ki ölenleri gözleriyle görür. Şaşarım âhiret yaşayışını, tekrar dirilişi inkâr edene ki ilk yaratılışı görür, bilir. Şaşarım yokluk yurdunu yapıp durana ki varlık yurdunu terk eder gider.
(Sıffin'den dönerlerken Kûfe dışındaki mezarlığa gelince buyurdular ki:)
Ey yalnızlık diyarının, ıssız yerlerin, karanlık kabirlerin halkı, ey toprağa döşenmiş, gurbete düşmüş, yalnızlığa eş olmuş, korkunç ve tenhâ yerlere sığınmış kişiler, siz bizden önce yaşadınız, gittiniz; bizse ardınıza düştük, size ulaşmak üzereyiz. Bıraktığınız evlerde oturanlar var; zevcelerinizi nikâhladılar; mallarınızı paylaştılar. Bu bizim size verdiğimiz haber, sizden ne haber var?
(Sonra ashabına dönerek buyurdular ki:)
Söz söylemelerine izin verilseydi size elbette haber verirler, derlerdi ki: Gerçekten de en hayırlı azık takvâdır.
* Allah'ın bir meleği vardır, her gün bağırır; doğun ölüm için. Toplayın yok olmak için, yapın yıkılmak için.
* Dünya karar edilecek yurda geçittir; insanlarsa orda iki bölüktür: Bir bölüğü kendilerini satar; helâk eder dünyâ onları. Bir bölüğü canlarını kurtarır; azâd eder dünyâ onları.
* Zamanın değişmesi insanların özlerindekini bildirir.
* İnsanlar, dünyanın oğullarıdır. İnsan anasını severse kınanmaz.
* Yoksul Âdemoğlu, eceli ne vakit gelip çatacak, bilmez. Ne illetlere uğrayacak, haberi bile olmaz. Yaptığı işler unutulmaz. Sivrisinek ısırsa canı yanar; boğazında su dursa onu boğar; terlese pis pis kokar.
* Dünyâ başkaları için yaratılmıştır, kendi için değil.
(Birisini dünyayı kınarken, yererken duyup buyurdular ki:)
* Ey dünyânın aldayışlarına kapılan, uyduruşlarına aldanan, dünyâya kapılıyor, sonra da onu yermeye mi girişiyorsun? Sen mi dünyâyı suçlamadasın; dünyâ mı seni suçlamada? Ne vakit dünyâ seni şaşırttı, ne vakit aldattı? Toprağa atıp çürüttüğü babalarının helâk oldukları yerlere mi aldattı seni; yoksa yer altına attığı analarının yarattığı yerlerle mi kandırdı seni?
Ne kadar çalıştın onlardan derdi, hastalığı gidermeye. Ne kadar uğraştın onları tedâvi ettirmeye. Onların iyileşmelerini diledin; onları iyileştirmek için hekimlere baş vurdun. Bu esirgemelerin onların hiç birine fayda etmedi. Onların devâsını aradın; çâresi olmadı; gücünle kuvvetinle ölümü gideremedin onlardan.
Dünyâ onlara ettiği işle, sana örnek verdi; öldükleri yerle öleceğini gösterdi. Oysa dünyâ, sözünü gerçekleyene gerçeklik yurdudur; sözünü anlayana kurtuluş evidir. Ondan azık toplayana zenginlik diyârıdır; öğüdünü tutana öğüt mahallidir.
Dünyâ, Allah dostlarının secde yeridir; Allah meleklerinin namazgâhı. Allah vahyinin indiği yerdir; Allah dostlarının alış veriş yurdudur. Orada rahmet elde edenler; orada kâr edinirler, cenneti kazanırlar. Dünyâ, ölümü açıkça haber verdiği, kendisinden ayrılacağımızı seslenip bildirdiği, kendisinin ve kendinden olanların âkıbetini anlattığı halde, kimdir ki onu kınar, yermeye kalkar?
Dünyâ, belalarıyla belâyı gösterir ehline; sevinciyle onları sevince teşvik eder. İnsan esenlikle dünyâda akşamı eder, musîbetle sabahı bulur. Bu, tâata yöneltmesidir onun; isyândan korkutmasıdır; çekinmeyi telkin etmesidir onun.
Nedâmetle sabahlayanlar kınarlar onu. Kıyâmet günü başkalarıysa överler onu. Çünkü dünyâ onlara âkıbeti anlatmıştır, onlar da anlamışlardır; ne olacağını söylemiştir onlara, gerçeklemişlerdir onu; öğüt vermiştir onlara, tutmuşlardır öğüdünü onun.
* İnsanlara bir zaman gelip çatar ki o zamanda Kur'ân'dan ancak eser ve yazı, İslâm'dan da isim kalır. O gün insanların mescitleri mâmurdur yapı bakımından; haraptır hidâyete mahal olmak bakımından. O gün mescitlerde oturanlar, onları yapanlar, yeryüzünün en kötü kişileridir; fitne onlardan çıkar, suç ve hatâ onlara sığınır. Kim o fitneye girmemek isterse sürüp götürürler, kim geri kalırsa yürütüp alırlar. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah buyurur ki: Zâtıma andolsun ki ben, o kavme öylesine bir fitne gönderirim ki bilim sâhibi bile şaşırır kalır ve o fitneye dalar. Biz Allah'ın bağışlamasını, gafletle ayağımızı kaydırmamasını dilemekteyiz.
Gurer'ul-Hikem'den
* İnsanlar bir tomara çizilmiş sûretlere benzerler. Tomar dürüldükçe bir kısmı yiter, bir kısmı gelir.
* Geceyle gündüz yaşayanların eserlerini gidermek, geçmişlerin izlerini yok etmek için çalışıp duran iki emekçidir.
4. Bölüm
AKIL-BİLGİ
* Akıllının gönlü, sırrının sandığıdır. Güler yüz, güzel huy dostluk ağıdır; tahammülse ayıpların kabridir.
(İmam Hasan'a (a.s) buyurdular ki.)
* Oğulcuğum, benden dört şey belle, işlediğin zaman sana zarar vermeyecek dört şeyi de aklında tut: Zenginliğin en üstünü akıldır; yoksulluğun en büyüğü ahmaklık. Korkulacak şeylerin en korkuncu kendini beğenmektir; soyun-sopun en yücesi güzel huy. Oğulcuğum, ahmakla eş dost olmaktan sakın; sana fayda vermek isterken zararı dokunur. Nekesle eş dost olmaktan sakın; ona en fazla muhtâç olduğun zaman yardımına koşmaz, oturur. Kötülük edenle eş dost olmaktan sakın; o, pek az bir şeye seni satar gider. Yalancıyla eş dost olmaktan sakın; çünkü o, serâba benzer; uzağı yakın gösterir sana, yakını uzaklaştırır senden.
* Akıllının dili gönlünün ötesindedir; ahmağın gönlüyse dilinin ötesinde.
* Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi yoksulluk, edep gibi miras, danışmak gibi arka olamaz.
* Bilgisiz kişiyi, bir işte, bir fikirde ya pek ileri gitmiş görürsün, ya pek geri kalmış.
* Akıl tamamlandı mı söz azalır.
* İşler şüpheli göründü mü, sonunu görerek önü hakkında hüküm vermek gerekir.
* Nerede olursa olsun, hikmeti almaya bak; çünkü hikmet münâfıkın gönlünde, oradan çıkıp ona sâhip olan müminin gönlüne girerek karar edinceye dek sâkin olmaz.
* Hikmet, müminin yitik malıdır; isterse nifak ehlinden olsun, hikmeti al.
* Bilmiyorum demeyi bırakan kişi, öleceği yerden yaralanır gider.
* Bilginin en aşağılığı, dilde olanıdır; en yücesi de insanın uzuvlarında ve işlerinde görünenidir.
* Bir haberi duydunuz mu onun hükmüne uymak suretiyle duyun, belleyin ve rivâyet edin onu; yalnız nakletmek için değil; çünkü bilgiyi rivâyet edenler çoktur; fakat ona riâyet edenler azdır.
* Nice bilgin vardır ki bilgisi olduğu halde ona fayda vermez de bilgisizliği öldürür gider onu.
* Akıldan daha faydalı mal, kendini beğenmekten daha korkunç yalnızlık, tedbir gibi akıl, takvâ gibi kerem, güzel huy gibi eş dost, edep gibi miras, başarı gibi kılavuz, iyi işlerde bulunmak gibi alış-veriş, sevap gibi kâr, şüpheli şeylerde durup çekinmek gibi sakınmak, haramdan kaçınmak gibi zâhitlik, düşünmek gibi bilgi, farzları yerine getirmek gibi ibâdet, utanmak ve sabretmek gibi îman, gönül alçaklığı gibi soy sop, bilgi gibi yücelik, hilim gibi üstünlük, danışmak gibi arka yoktur.
* İktisada riâyet eden yoksulluğa düşmez.
* Hoş geçinmek aklın yarısıdır.
(Kümeyl b. Ziyâd'in-Nahai'nin (r.a) elini tutup şehrin dışına çıkardılar. Sahraya varınca bir ah çektiler de buyurdular ki:)
* Ey Kümeyl, bu gönüller kaplardır; en hayırlı kap da içindekini en iyi koruyanıdır. Benden duyduğun sözü aklında tut. İnsanlar üç kısımdır: Rabb'e mensup bilgin, kurtuluş yolunda bilgi belleyen, bunlardan başkaları pisliğe bulanmış sineklerdir; her seslenen kişiye bilmeden uyan, her yele kapılıp giden kişilerdir. Onlar ne bilgi ışıklarıyla ışıklanmışlardır, ne kuvvetli bir desteğe dayanmışlardır.
Ey Kümeyl, ilim maldan hayırlıdır; ilim seni korur, sense malı korursun. Mal, vermekle azalır, ilim öğretmekle çoğalır. Mal sâhipleri malın zevâliyle zevâl bulup giderler.
Ey Ziyâdoğlu Kümeyl, bilgiyi elde etmek, âdetâ dindir ki Allah'a onunla yol bulunur. İnsan, yaşarken onunla tâat elde eder; ölümünden sonra da iyilikle, hayırla anılır. İlim hâkimdir, malsa hüküm altındadır, mağluptur.
Ey Kümeyl, malları hazinelerde biriktirenler, diriyken ölmüşlerdir; bilginlerse dünyâ durdukça yaşarlar. Kendileri yok olup gitmişlerdir, fakat eserleri yüreklerde mevcuttur.
(Göğüslerine işaretle) Burada öylesine derin, öylesine geniş bir bilgi var ki ne olurdu, bunu anlayabilecek biri bulunsaydı. Evet, tez anlar birini buluyorum, fakat emin değilim ondan, din hükümlerini dünyâya âlet edebilir; Allah'ın nimetleriyle Allah kullarına, Allah'ın delilleriyle Allah'ın dostlarına karşı üstünlük dâvâsına girişebilir. Yahut gerçeğe sâhip olanlara boyun eğen, fakat önüne ardına dikkat etmeyen, can gözü açık olmayan, daha başlangıçta şüpheye düşüp gönlünden işkillenen birini bulabiliyorum. Oysa ne buna inanılabilir ne ona. Yahut da dünyâ lezzetine sarılan, hemencecik şehvetlere atılan, yahut da mal mülk toplamaya hırsı olan birini buluyorum; oysa bu ikisi de hiç bir hususta dîne riayet edenlerden değildir. Bu iki bölük, ancak otlayan hayvanlara benzer. İşte ilim, ilim ehlinin ölümüyle böylece ölür gider.
Allah'ım, evet; yeryüzü, Allah için delil ve hüccet olan, onun adına kaaim bulunan birisinden hâlî kalmaz; o, ilmi ve dîni ayakta tutar; ama meydanda olur, bilinir, tanınır, yahut hikmete mebnî korkar görünür, gizlenir. Allah'ın hüccetlerinin, Allah'ın apaçık delillerinin batıl olmaması için hüküm budur, böyledir. Ama bu, niceye bir böyle sürür gider? Andolsun Allah'a ki onların sayıları azdır. Allah katında dereceleri pek büyüktür. Allah delillerini, onlara bezeyenlere ısmarlayıncaya, kendi benzerlerinin gönüllerine verinceye dek onlarla korur. Allah onların can gözlerini açar, bilgiyi onlara sunar; onlar da yakin ruhuyla kuvvetlenirler; güçlükleri kolay görürler, bilgisizlerin kaçındıkları, hoş görmedikleri şeyler hoş görünür onlara; canları yüceler yücesi olan yakınlık duraklarında olduğu halde bedenleriyle dünyâ ehlinden görünürler, onlarla görüşüp konuşurlar. İşte bunlardır Allah'ın halîfeleri, yarattığı yer yüzünde. Bunlardır halkı dînine çağıranlar. Âh, âh, ne de özlerim onları görmeyi. Ey Kumeyl, istersen dön, git artık.
* Kendi bildiğine göre danışmadan iş gören, helâk olur gider; insanlarla danışansa onların akıllarına eş olur.
* İnsanlar, bilmedikleri şeylere düşmandırlar.
* İnsanın kendini beğenmesi, aklına haset eden bir sıfattır.
* Yüce kişinin en iyi huylarından biri bildiğini bilmezlikten gelmesidir.
(Akıllı kimdir, anlat denince buyurdular ki:)
* Her şeyi lâyık olduğu yere koyandır.
(Câhili anlat dediler; buyurdular ki:) anlattım ya.
* Öfke delilikten bir kısımdır. Çünkü sâhibi nâdim olur; nâdim olmuyorsa deliliği adamakıllı pekişmiş demektir.
* Hikmet sâhibi kişilerin sözleri doğruysa devâdır, yanlışsa hastalık.
* Bilginizi bilgisizlik, yakininizi şüphe hâline getirmeyin. Bildiniz mi amel edin; yakıyne erdiniz mi ayak direyin.
* Allah bir kulu alçalttı mı, ona bilgi başarısını men eder.
* Ahmakla eş dost olma; kendi yaptığını sana güzel gösterir, seni de kendine benzetmek ister.
* İbret alınacak şeyler ne de çok, ibret alanlarsa ne az.
* İlim ikidir: Yaratılıştan olan, duyup bellenen. Duyulup bellenen bilgi, yaratılışta bilgi kabiliyeti yoksa fayda vermez.
* İlim amelle eşittir; bilen amel eder. İlim, amelle seslenin; amel cevap verirse ne âlâ, cevap vermedi mi ilim de göçer gider.
(Câbir b. Abdullah-i Ansârî'ye buyurdular ki:)
* Yâ Câbir, dünyâ dört şey üstünde durur: Bilgisiyle amel eden, halka da öğreten bilgin; öğrenmekten utanmayan, çekinmeyen bilgisiz, varlığında nekeslikte bulunmayan cömert, âhiretini dünyâsına satmayan yoksul. Bilgin, bilgisini yitirirse, bilgisiz de öğrenmekten çekinir. Zengin, malında nekeslik ederse yoksul da âhiretini dünyâsına satar.
Yâ Câbir, kime Allah'ın nimetleri çok gelir, kimin malı fazlalaşırsa insanların ona ihtiyacı artar; kim, Allah'ın verdiği nimetlerde kendisine vâcip olanı yerine getirirse o nimetlerin devâmına, sebep olur; kim, vâcip olanı ifâ etmezse o malı mülkü zevâle atmış, yok etmeye başlamıştır.
Seni azgınlık, yolundan alıkor, doğru yola sevk ederse bu, aklına delâlet eder, akıllı olduğuna delil olarak bu yeter sana.
* Nice kişiler vardır ki haklarında güzel sözler söyleyen kişilerin sözlerine kanarlar, aldanırlar.
* Hüküm verişte susmakta hayır olmadığı gibi bilgisiz söz söylemekte de hayır yoktur.
* İki haris vardır ki doymaz da doymaz: Bilgi isteyen, dünyâ dileyen.
* Her kaba bir şey koyunca daralır; ancak bilgi kabı müstesnâ. Ona bilgi kondukça genişler.
Gurer'ul-Hikem'den
* Âlim ölü olsa bile diridir. câhil diri olsa bile ölü.
* Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl, eskimeyen, yıpranmayan bir elbise.
* Bilgin, kadrini bilen kişidir; bilgisiz, yaptığını bilmeyen kişidir. Akıllı, ameline dayanır, câhil, emeline dayanır. Bilgin, kalbiyle, gönlüyle bakar görür; câhil, gözüyle bakar görür.
* Akıl gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.
* Cahiller çoğalınca bilginler garip olurlar.
* Hilim hikmetin meyvesidir; gerçekse dalları, budaklarıdır.
* Allah rahmet etsin kadrini bilene, haddini aşmayana.
* Bilgin kişinin rütbesi, rütbelerin en yücesidir.
* Bilgin kişinin bilgisinden dolayı şükrü, bilgisiyle amel etmesi ve o bilgiyi, müstahak olana belletmesidir.
* İki şey vardır ki sonu bulunmaz; Bilgi, akıl.
* Akıllının zannı, câhilin yakininden daha doğrudur.
* Şer işle hayır dileyenin aklı da bozulmuştur, duygusu da.
* Az ilmi olup da onunla amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.
* Ölç, biç, sonra kes; düşün, taşın, sonra söyle; anla, bil, sonra yap.
* Kendini bilmeyen, başkasını nasıl bilir?
* Ya söyleyen, işrâd eden bilgin ol, ya dinleyen, belleyen kesil; üçüncüsü olmaktan sakın.
* Kişinin gönderdiği elçi, aklının tercemânıdır; mektubuysa sözden daha anlatışlıdır.
* Seni ıslâh etmeyen bilgi, sapıklıktır; sana faydası olmayan mal, vebâldir.
* Câhil dostundan ziyâde akıllı düşmanına güven.
* Görmek yalnız gözle olmaz; görüşler, görenleri aldatabilir.
* Kullar, bilmedikleri şeylerde duraklasalardı ne kâfir olurlardı, ne dalâlete düşerlerdi.
* Kendini bilen rabbini bilir.
* İnsanın, kendisindeki noksanı bilip anlaması, olgunluktan ve ileri üstünlüğündendir.
* Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmağın alâmetlerindendir.
* Bilgiyle dirilen ölmez.
* Bilgiyi, ehil olmayana veren, bilgiye zulmetmiştir.
* Söyleyene bakma, söylenene bak.
* Kendi reyinle hareket etme; kendi reyine uyan, helâk olur gider.
5. Bölüm
ÇEŞİTLİ KONULARA AİT VECİZELERİ
* Tamaha yapışan kendini alçaltır. Zarara düştüğünü açıklayan alçalmaya razı olur. Dilini kendisine buyruk sâhibi eden, diline geleni söyleyen, kendisine zarar verir.
* Nekeslik ayıptır; korkaklık noksan. Yoksulluk, delil getirmede aklı dilsiz eder; yokluğa düşen, şehirde garip olur gider. Âciz kalmak âfettir; sabır yiğitlik. Çekinmek zenginliktir; sakınmak kalkan.
* Allah'a razı olmak ne güzel eş dosttur; bilgisiyle büyük bir miras. Edeplere riâyet, boyuna yenilenen elbisedir, düşünceyse saf bir ayna.
* Uzaklaşmak ayıpları örter. Yaptığı işi beğenen kişiyi kınayan çok olur.
* İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı sevgiyle çağrışsınlar sizin için.
* İnsanların en âcizi, insanlardan kardeş edinemeyenidir; ondan daha âcziyse kardeş edindikten sonra onu yitirenidir.
* En yakını yitiren, en uzağı da yardımcı olarak bulamaz.
* Dileğine uyup koşan, eceline kavuşur.
* Korku ümitsizliğe eş olmuştur; utanç mahrûmiyete. Fırsat bulut gibi geçip gider; hayırlı fırsatları elde etmeye çalışın.
* Ettiği iş ağır olan kişinin soyu boyu da onunla tezce yürüyemez.
* Büyük günahların kefâreti, zulme düşenlere yardım etmek, acze düşenleri ferahlandırmaktır.
* Zâhitliğin en üstünü, zâhitliği gizlemektir.
* Hayrı yapan, hayırdan da hayırlıdır; şer işleyense şerden de kötüdür.
* Cömert ol, nekeslikte ileri gitme; saygılı ve sıralı ver, ihsan ederken, vermemişe de dönme.
* Zenginliğin en yücesi dilekleri terk etmektir.
* Halka istemediği, hoşlanmadığı şeyleri söyleyen kişi hakkında halk da, bilmediği şeyleri söyler.
* Kimin dileği uzar giderse kötü işleri de çoğalır gider.
* Seni gama, gussaya sokan kötülük, Allah katında sana benlik veren iyilikten daha hayırlıdır.
* İnsanın değeri, himmetincedir; gerçekliği, adamlığıncadır, erliği, yaptığı kötülükten utancı kadardır; temizliği ve nâmusu da kıskançlığı derecesindedir.
* Üst olmak, ihtiyâta riâyetle olur. İhtiyata riâyet, düşü-nüp taşınmakla mümkündür, düşünüp taşınmak da sırları gizlemekle olur.
* Yüce kişinin aç kalınca, aşağılık kişinin, karnı doyunca saldırısından korkun.
* İnsanların gönülleri ürkektir; kim onları elde ederse ona alışırlar.
* Devlet sana yâr oldukça ayıbın gizli kalır.
* İnsanların en fazla bağışlaması gerekeni, cezâ vermeye en fazla gücü yetenidir.
* Cömertlik, istemeden vermektir. İstendikten sonra vermekse utançtandır ve kötüdür.
* Sabır ikidir: İstemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek; sevdiğin, dilediğin şeye sabretmek.
* Zenginlik gurbette yurttur; yoksulluk yurtta gurbet.
* Zanaat tükenmez maldır.
* Mal, isteklerin temelidir.
* Seni çekindiren kişi, sana müjde verene benzer, ona eşittir.
* Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.
* Dostları yitirmek, gurbete düşmektir.
* İhtiyacı olan şeyi elde edememek, ehli olmayandan istemekten ehvendir.
* Kim bir işte halka, öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan kendisini terbiye etmeli; bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce huyuyla öğüt vermek sûretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla ululanmaya değer.
* Her sayılı şey biter; her beklenen gelip çatar.
* İhtiyarın reyini, gencin yiğitliğinden çok severdim.
* Tövbe etmek elindeyken ümidini kesene şaşarım.
* İnsanda bir et parçası vardır ki bedenine bir damarla bağlanmıştır. Bu da kalptir ve pek şaşılacak bir uzuvdur bu. Onun hikmete ait şeyleri ve bunlara aykırı zıt şeyleri vardır. Ümide kapıldı mı tamah alçaltır onu. Tamah onu heyecana düşürdü mü hırs helâk eder onu. Ümitsizlik ona sâhip oldu mu keder öldürür onu. Kızgınlık onu kavradı mı öfke de kavrar onu. Hoşnût oldu mu korunmayı unutur gider. Korkuya kapılınca korunmaya başlar. Esenleştiğini sanınca gaflete düşer. Bir musibete uğradı mı kararsız bir hâle gelir. Bir mal buldu mu zenginlik azdırır onu. Yoksulluk onu ısırdı mı belâ kavrar onu. Açlığa düşünce zayıflık çökertir; fazla doyunca da mîde dolgunluğu rahatsızlığa uğratır onu. Her hususta geri kalış zarar verir ona; her işte ileri gidiş bozguna düşürür onu.
* Noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ın emri, rüşvet almayan, aşağılanmayın, tamah yoluna gitmeyen kişiyle doğrulur, yerine gelir.
* İki iş arasında ne kadar da uzaklık var; İş var, tadı gider, vebâli kalır; iş var, zahmeti geçer, sevâbı kalır.
* Dost, kardeşini üç halde korumadıkça tam dost olamaz; Düşkünlüğünde, kendisi bulunmadığı vakit, ölümünden sonra. Dört şey verilene dört şey harâm olmaz: Duâya koyulan icâbetten, tövbeye başarı ihsan edilen kabûlden, istiğfara yöneltilen bağışlanmaktan, şükretmeye fırsat ilhâm edilen, nimetin ziyâde olmasından mahrûm kalmaz. Bunu da Allah'ın Kitabı gerçeklemektedir. Yüce ve Ulu Allah buyurur ki;
"Dua edin, icâbet edeyim size." 40, Mü'min, 60)
"Kötülük eden, yahut nefsine zulümde bulunan, sonra istiğfar ederse Allah'a, Allah'ı suçları örtücü ve inananlara acıyıcı olarak bulur." 4, Nisâ, 110) Şükür hakkında da;
"Şükrederseniz nimeti çoğaltarım size" buyurmuştur. (14, İbrâhim, 7) Tövbe hakkında da;
"Tövbe, ancak bilgisizlikle kötülük edip sonra hemen tövbe edenlerden kabûl edilir. Onlardır Allah'ın, tövbelerini kabûl ettiği kişiler ve Allah herşeyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir" buyurmuştur. (4, Nisâ, 17).
* Dert ve gam ihtiyarlığın yarısıdır.
* İnsan, dilinin altında gizlidir.
* Kadrini bilmeyen kişi helâk olur gider.
(Birisi, kendisine öğüt vermesini isteyince buyurdular ki:)
* Amelsiz âhireti dileyenlerden, olmayacak ümitler besleyip tövbe etmeyi isteyenlerden olma. Hani kişi vardır, dünyâda zâhitlerin sözlerini söyler, dünyâya rağbet edenlerin işlerini işler. Dünyânın malından mülkünden verilse doymaz; verilmese kanmaz. Verilenin şükründen âciz olur; verilmeyenin fazlasını ister durur. Halkı kötülükten men eder, fakat kendisi kötülükten kaçınmaz; emreder, kendisi emre uymaz. Temiz kişileri sever, işlediklerini işlemez. Suçluları sevmez, oysa ki onlardan biridir o. Günahlarının çokluğundan ölümden çekinir, ürker; ölümden kendisini ürküten şeyi yapmakta ısrar eder. Hastalanırsa nedâmete düşer; iyileşirse nedâmeti unutur gider. Âfiyet buldu, nimet elde etti mi mağrur olur; belâya uğradı mı ümidini keser, perişanlığa sataşır. Belâya düşerse âciz olur, duâya koyulur; ferahlığa erişirse kendine güvenir, aczini unutur, zannına uyar, aldanır; gerçek bildiğine kanmaz, kalakalır. Kendi suçundan az suç işleyenin âkıbetinden korkar; kendisineyse yaptığı iyilikten fazlasını ister umar. Kimseye ihtiyacı olmazsa böbürlenir, fitnelere kapılır; ihtiyaca düşünce ümit keser, yayılır. Kulluk ederse gevşek davranır; isteğe, özleme kapılırsa isyânı öne alır, peşinden gider; tövbeyi geriye atar; bir mihnete uğrasa da din hükümlerinden dışarı çıkar. Başkalarına ibretler gösterir; örnekler getirir, kendisi ibret almaz. Öğüt verir de verir, kendisi öğüt tutmaz. Sözle kılavuzluk eder, ameldeyse herkesten geri kalır. Geçici nimeti elde etmekte ileridir; kalacak nimetleri elde etmekte geri. Suçu, isyânı ganimet sayar, ganimeti ziyân sanır. Ölümden korkar, ama fırsatı yitirir gider. Başkasının az suçunu kendi yaptığı suça nispetle çok görür; başkalarının az gördüğü kulluğu kendi kulluğuna nispetle az bulur. İnsanları kınar durur, kendisineyse dalkavuklukta bulunur. Zenginlerle oyuna dalmak, onca yoksullarla Allah'ı anmaktan daha sevimlidir. Kendisince başkaları aleyhine hükmeder; başkalarının iyiliğine bakıp kendi kötülüğünü görerek kendisini mahkûm etmez. Başkalarını doğru yola sevk etmeye uğraşır; nefsiniyse azgınlığa atmaya savaşır. Ona itâat edilir; oysa isyân eder. Ona vefâ gösterilir; o vefâ etmez. Allah için Allah yolunda korkmaz da halktan korkar, çekinir; fakat hakla muâmelede Allah'tan korkmaz, korku nedir, aklına bile gelmez.
* Herkes için tatlı, acı bir son vardır.
* Her gelip çatan dönüp gider; her dönüp giden gelmemişe, olmamışa döner.
* Zaman uzasa, sonu gecikse bile sabreden, mutlaka zafer ulaşır.
* Bir toplumun yaptığına razı olan, onlardan sayılır. Onlardan sayılan her kişinin de iki suçu vardır: O işi işlemek suçu, o işe razı olmak suçu.
* Birbirine aykırı olarak çağrılan iki yolun biri, mutlaka sapıklık yoludur.
* Her zulme başlayan, yarın pişman olur, elini ısırır, kemirir.
* Töhmetlenecek yere varan kişi, hakkında kötü zanna düşeni kınamasın.
* Yoksulluk en büyük ölümdür.
* Kendini beğenmek ilerlemeye engel olur.
* Gözleri görene sabah ışımıştır.
* Büyüklük, ululuk, gönül genişliğiyle, tahammülle mümkündür.
* Kötülükte bulunanları iyilik edene mükâfat vererek payla, yola getir.
* Kötülüğü, şerri kendi gönlünden çıkarmak suretiyle, başkalarının gönüllerinden sök çıkar.
* Tamah ebedi köleliktir.
* İleri gidişin meyvesi nedâmettir. İhtiyatın meyvesi selâmet.
* Hikmetle hüküm vermek hususunda susmakta hayır olmadığı gibi bilgisizlikle söz söylemekte de hayır yoktur.
* Ey âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi başkası için biriktirmedesin.
* Cömertlik, şerefleri koruyan bir sıfattır; hilim, kötü kişilerin ağızlarını bağlar; bağışlamak, üstün olmanın zekâttır; hıyânet eden dosttan ayrılış, teselli bulmaktır; danışmak, doğru yola gitmektir. Kendi aklıyla iş gören, kendini tehlikeye atar; sabır, düşmanları oklara hedef eder; sızlanmak, zamâne cefâlarına yardımcı olur. Zenginliğin en üstünü dileği terk etmektir. Nice akıl vardır, hevâ ve hevesin buyruğuna uyar, esir olur. Güzel tecrübe, başarıdandır; dostluk, insana fayda veren yakınlıktır; usanıp daralan kişiye emniyet etmemek gerektir.
* Kim hayâ libâsına bürünürse halk, onun ayıplarını görmez.
* Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.
* Senin hakkında iyi zanda bulunanın zannını gerçekleştir.
* Ey âdemoğlu, kendi nefsinin vasîsi ol da malında, senden sonra ne yapmalarını istiyorsan sen yap.
(Kümeyl b. Ziyâd'a buyurdular ki:)
* Ey Kümeyl adamlarına, akşam çağına dek iyi huy kazanmalarını buyur; uyuyanın hâcetlerini gidermekle akşam etsinler. Çünkü andolsun bütün sesleri duyana, hiç bir kişi yoktur ki bir gönlü sevindirsin de Allah o sevinç yüzünden ona bir lütufta bulunmasın. Suyun biriktiği havuzda yabancı dereler nasıl sürülür, kovulursa o lütuf da sâhibine bir belâ gelip çattı mı, o belâyı kovar, giderir.
* Hâin kişilere vefâda bulunmak, Allah'a hıyânette bulunmaktır; hâinlere gadretmekse, Allah'a vefâ etmek demektir.
* Dostunu ihtiyatla sev, olabilir ki birgün sana düşman olur: Düşmanınla da ihtiyata riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki birgün sana dost kesilir.
(Doğu ile batı arasındaki yol ne kadardır diye sorulunca buyurdular ki:)
* Güneş için bir günlük yol.
* Dostların üçtür, düşmanların da üç. Dostların, dostundur, dostunun dostudur, düşmanının düşmanı. Düşmanların da düşmanındır, dostunun düşmanı, düşmanının dostu.
* Kıskanç olan, gayret sâhibi bulunan, kesin olarak zinâ etmez.
* Babaların dostluğu, oğulların yakınlığını meydana getirir. Dostluk yakınlığa muhtaçtır, onunla tamamlanır; fakat yakınlık dostluğa, sevgiye daha ziyade muhtaçtır; yakınlık sevgiyle olur.
* Taşı nereden geldiyse oraya atın; çünkü şerri ancak şer giderir.
(Kâtibi Ubeydullah b. Ebi-Râifi'e buyurdular ki:)
* Kalemini düzelt, ucunu keskin kes, satırların arasını aç, harfleri birbirine yakın yaz; bu, yazının güzelliğini sağlar.
(Oğulları Muhammed b. il-Hanefiyye'ye buyurdular ki:)
* Oğulcuğum, yoksul düşmenden korkarım; yoksulluktan Allah'a sığın; çünkü yoksulluk dini noksanlaştırır, aklı şaşırtır, dostluğu giderir.
* Günaha alt olarak üstünlük bulan üstünlük elde etmemiştir; şerle üst olan alt olmuştur.
* Her kişinin malında iki ortak vardır: Mirasçı, olaylar.
* Zâlime gelip çatan adalet günü, mazlûmun uğradığı cevir ve cefâ mihnetinden çetindir.
* Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur; lâyığından az övmekse ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasetten.
* Suçların en çetini, sâhibine ehven ve ehemmiyetsiz görünenidir.
* Kendi ayıbını gören, başkalarının ayıbıyla oyalanamaz; isyan kılıcını kınından sıyırın, onunla öldürülür. Kim bütün gücüyle bir işe sarılırsa helâk olur gider. Kim, kendisini zarar ve tehlike denizine atarsa garkolur, batar. Kötü bellenen şeylere sarılan kötülükle kınanır. Kimin sözü çoğalırsa yanlışı da çoğalır. Kim fazla yanılırsa utancı azalır, utancı azalanın çekinmesi de azalır; çekinmesi azalanın gönlü ölür, gönlü ölen kişi ateşe girer. Kim halkın, ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o işleri yaparsa ahmağın ta kendisidir. Kanaat tükenmez maldır. Ölümü fazla anan, dünyânın az nimetine de razı olur. Sözünü, amelinden bilen kişinin sözü azalır; o, ancak gereken sözü söyler.
* Zâlim kişinin üç alâmeti vardır: Günaha dalıp kendisinden üstün olana zulmeder; kendinden alt olana, kendisi üst olduğu için zulmeder; zulmeden bölüğe yardımcı olur, zulmeder.
* Şiddet son dereceyi buldu mu ferahlık gelir çatar . Belâ halkaları tam daraldı mı, genişlik yüz gösterir.
* Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken başkasını ayıplamandır.
* Düşünce sâf bir aynadır. İbret almak korkutan bir öğütçü, başkasında görüp de hoşlanmadığın şeyden çekinmense edep olarak yeter sana.
* Gerçekten de hak ağırdır, fakat tatlıdır; batılsa hafiftir, fakat insanı helâk eder.
* Söz, söylemezsen senin hükmüne tâbîdir; ama söylemeye başladın mı sen ona mahkûm olursun. Paranı pulunu nasıl gizliyorsan sözünü de gizle; nice söz vardır ki nimeti giderir, zahmeti, mihneti getirir.
* Bilin ki yoksulluk, belâlardan bir belâdır; yoksulluktan da çetini beden rahatsızlığıdır; ondan çetin olansa gönül rahatsızlığıdır. Bilin ki mal genişliği nimetlerdendir; fakat mal genişliğinden daha üstün olan şey beden sihhatidir; beden sihhatinden daha üstün olansa gönül huzûrudur.
* Konuşun da tanışın, çünkü insan, dilinin altında gizlidir.
* Nice söz vardır ki saldırıştan daha da tesirlidir.
* Gerçekle savaşan elbette altolur gider.
* Yumuşaklıkla hareket etmek, insana soy boydur.
* Hayır işleyin, hayrı azımsamayın, küçümsemeyin; çünkü onun küçüğü de büyüktür; azı da çoktur. İçinizden biri, başkası bu hayrı işlemeye benden daha lâyık demesin; çünkü andolsun Allah'a, sonra o da sizin için böyle der. Hayır işleyecek kişi de vardır, şer işleyecek kişi de. Siz bu ikisini terk ettiniz mi, işleyecek, işler o işi.
* Gizli işlerini, özünü temizleyen, ıslâh eden kişinin dışını da temizler Allah ıslâh eder onu; dîni için iş işleyenin dünyâ işlerini de düzene kor Allah. Allah'la arasını düzelten kişinin Allah, insanlarla da arasını düzeltir.
* Hilim insanı örten bir örtüdür; akılsa keskin bir kılıç. Huylarından kötü olanlarını hilminle ört. Hevâ ve hevesini de aklınla öldür.
* Emir sahibi olmak, insanların özlerinin sınanmasıdır.
* İçinde bulunduğun şehirden daha lâyık şehir yoktur sana. Şehirlerin hayırlısı, içinde geçimini sağlayabildiğin şehirdir.
* Bir insanda güzel bir huy varsa, bekleyin o huya benzer başka güzel huylarını da.
* Hilim ve düşünceyle hareket etmek, acele etmeden iş başarmak, ikiz çocuklardır; bunlar yüce himmetten doğarlar.
Gurer'ul-Hikem'den
* Tecrübe sâhibi kişi, hekimden daha bilgindir. Garip, dostu olmayandır.
* Kadınların kötülerinden çekinin; hayırlılarından sıkının.
* Nice zengin vardır ki yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır ki her aşağılık kişiden de aşağıdır; nice yoksul da vardır ki bütün zenginlerden daha zengindir.
* Müminin şükrü amelinde görünür. Münâfıkın şükrüyse dilindedir ancak.
* İki şey vardır ki yitirmeden kadri bilinmez: Gençlik ve âfiyet.
* Batıla yardım eden, hakka zulmeder.
* Büyük kişilerin zaferi bağışlamaktır, ihsanda bulunmaktır. Aşağılık kişilerin zaferiyse ululanmaktır, azgınlık etmektir.
* Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir. Ona buyruk yürütmen en hayırlı emârettir.
* Şehvetle kul olan parayla alınmış köleden de aşağılıktır.
* Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.
* Nice kan vardır ki onu dil döker.
* Nefsine zulmeden, başkasına karşı nasıl adaletle muâmele edebilir?
* Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil.
* İyiliği emret, kötülükten nehyet. Senden kesileni dolaş, sana vermeyene ver.
* Yüce kişiden ona ihânette bulunduğun zaman çekin; aşağılık kişiden de ona ihsanda bulunduğun zaman; ihsan sahibindense onu daralttığın zaman sakın.
* Soylar boylar, babaların, anaların mensûp oldukları soyla boyla değil, övülecek üstünlüklerledir.
* Gözle görmek bir şeyi duymaya benzemez.
* Yaptığın ayıbı öven, sana dalkavukluk eden, bulunmadığın yerde seni ayıplar, kınar.
* Allah'ın nimetlerini düşünene Allah başarı verir; Allah'ın zâtı hakkında düşünense zındık olur.
* İnsanda dil olmasa, insan söz söylemese, sûrete bürünmüş bir varlıktan, yahut başı boş bırakılmış otlayan bir hayvandan başka ne olabilir ki?
* Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.
* Şerden çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi, iyilikte bulunana döner.
* Babaların dostluğu oğulları arasında soy sop birliği demektir.
* Sözün dikildiği yer, gönüldür; ısmarlandığı yer düşüncedir, onu kuvvetlendiren akıldır, meydana çıkaran dildir; bedeni harflerdir, canıysa anlamı; süsü, düzenli söylenmesidir; düzgünlüğüyse doğru oluşu.
* Can gözü kör olunca gözle görüşün faydası yoktur.
* Allah'ın sana verdiği nimetleri yitirme; onun verdiği nimetleri eseri, sende görülmelidir.
* Suçluyu meyûs etme; nice suç işleyen vardır ki sonu bağışlanmakla biter. Nice kulluk eden vardır ki sonunda kulluğu bozulur, ömrünün sonunda cehenneme gider.
6. Bölüm
Tarihi İlgilendiren Sözleri
(Savaşta kendilerine ve düşmanlarına katılmayanlar hakkında buyurmuşlardır ki:)
* Gerçeği horladılar, batıla yardım etmediler.
(Habbâb b. el-Eretti için buyurdular ki:)
* Allah Habbâb'a rahmet etsin, dileyerek Müslüman olmuştu; İsteyerek, razı olarak hicret etmişti; eline geçene kanâat ederdi: Allah'tan razı olurdu; savaşarak yaşamıştı.
(Harûriyye'den (Haricilerden) birisinin teheccüd namazı kıldığını, Kur'an okuduğunu duyunca buyurdular ki:)
* Yakin ile uyku, şüpheyle namazdan hayırlıdır.
(Sehl b. Huneyf'il-Ansârî(2) vefât edince buyurmuşlardı ki:)
* Bir dağ bile beni sevse musibetlere uğrar.
(Haricilerin, hüküm ancak Allah'ındır sözünü duyunca buyurdular ki:)
* Doğru bir söz. Fakat bu sözle batıl murât edilmekte.
(Talha ve Zübeyr, bu işte sana ortak olmak üzere biat ediyoruz dedikleri zaman buyurdular ki:)
* Hayır, fakat kuvvette, yardımda ortaksınız; aciz görür, işte bir aksamaya rastlarsanız yardımcı olursunuz.
(İmam Hasan aleyhisselâma buyurdular ki:)
* Savaşta birisini savaşmaya çağırma; fakat seni çağıran olursa icâbet et; çünkü savaşa çağıran âsidir; âsîninse ölmesi gerek.
(Muâviye'nin adamları Anbâr'ı yağmaladıkları zaman bizzat yaya olarak Kûfe'den çıkıp Nuhayle'ye geldiler. Halkın bir kısmı arkalarından gidip kendilerine ulaştı ve Yâ Emir'el-Mü'minin, biz onların zararlarını gideririz dedi. (Hazret buyurdular ki:)
* Ben sizin zararınızdan kurtulamıyorum; beni başkalarının zararlarından nasıl kurtaracaksınız? Benden önce halk kendilerini idâre edenlerden şikâyet ederdi, bense bugün idâre ettiğim kişilerden şikâyet ediyorum. Sanki ben idâre edilenim de beni idâre edenler onlar; yahut ben emre tâbiim de onlar âmir.
(Bu sırada iki kişi, huzurlarına gelip biri, Yâ Emir' el-Müminin, ne emrin varsa buyur, biz gidelim; benim sözüm ancak kendime ve bu kardeşime geçer dedi. Hazret buyurdular ki:)
* Dilediğim şeyin iki kişiyle yapılabilmesine imkân mı var?
(Sıffin'den dönüşte yolları Şamlıların bulunduğu yere uğradı. Kadınların Sıffin'de öldürülenlere ağlaştıklarını duydular. Bu sırada o boyun ulularından Harb b. Şurhahabîl geldi. Hazret ona buyurdular ki:)
* Duyduğuma göre, size kadınlarınız üstolmuş, öyle mi? Neden onları bu feryattan men etmiyorsunuz?
(Harb maiyetlerinde yaya olarak yürümek istedi. Kendileriyse ata binmişlerdi; buyurdular ki:)
* Geriye dön, senin gibi yaya olarak yürüyen birinin benim gibi bineğe binmiş kişinin maiyetinde yürümesi buyruk sâhibine bir fitnedir, müminlereyse alçalış.
(Nehrivan günü savaşta öldürülen Haricilerin yanlarından geçerlerken buyurdular ki:)
* Beter olun, sizi aldatan, sizi zarara soktu. (Kim aldattı onları Ya Emir'el-Müminin diye sorulunca buyurdular ki:) Yol azdıran Şeytan ve kötülüğü buyuran nefisleri onları ümitlerle aldattı; onlara isyan yollarını açtı, genişletti; üst olacaklarını vaad etti onlara, derken onları birden ateşe attı gitti.
(Muhammed b. Ebi-Bekr'in şehâdetini duyunca buyurdular ki:)
* Allah ona rahmet etsin, ona olan hüznümüz, şehâdetinden sevinenlerin sevinçleri kadar. Ancak onlar kendilerini sevmeyen birini yok ettiler; bizse bir dost kaybettik.
(Ashabıyle otururlarken güzel bir kadın geçti, herkesin gözü o kadına takıldı. Bunu görünce buyurdular ki:)
* Bu erkeklerin gözleri şehvete kapıldıklarını belli ediverir, bu bakış şehvetin coşkunluğunu gösterir. İçinizden biri, beğendiği, hoşlandığı bir kadına gözü kayınca hemen gidip kendi zevcesine yaklaşsın; çünkü bu da kadındır, o da kadın.
(Haricîlerden biri "Allah öldüresice kâfir (Hâşâ), ne de fakih" dedi. Ashabı bunu duyunca o adama kastetti, üstüne saldırdı. Hazret buyurdular ki:)
* Yavaş olun hele, bu ancak bir sövüş, ona ya sövmeyle karşılık verilir, yahut da aldırış edilmez, suçu bağışlanır gider.
(Mâlik b. Eşter'i överek buyurdular ki:)
* O, Allah'ın bir kılıcıdır ki, vurmakla körleşmez; kör de değildir zâten. Bid'at onu yolundan alıkoymaz; sapıklıksa onu hiç saptırmaz.
(Malik'ül-Eşter'in şehâdet haberi gelince buyurdular.)
* Allah Mâlik'e rahmet etsin; Mâlik, ne Mâlik'ti? Tek yüce bir dağ olsaydı ne üstüne bir nal basabilirdi, ne yücesine bir kuş uçup konabilirdi.
7. Bölüm
GERÇEK, ADALET, GEÇİM, İNSANLIK, SAVAŞ
* Şaşarım şu insana ki bir yağ parçasıyla görmektedir, bir et parçasıyla söylemekte; bir kemikle doymaktadır, bir delikle soluk almakta.
* Kötülüğü eliyle, diliyle, gönlüyle, gidermeye çalışan, hayırlı huyları nefsinde toplamıştır. Halkta gördüğü kötülüğü diliyle, gönlüyle inkâr eden, fakat eliyle kötülüğe engel olmayan, hayır huylarından ikisine yapışmış, birini yitirmiştir. Gönlüyle inkâr edip eliyle, diliyle inkâr etmeyense üç huyun en yücesini yitirmiş, birini elde etmiştir. Halktan kötülüğü diliyle, gönlüyle, eliyle inkâr etmeyenler, gidermeye çalışmayanlarsa diri gibi görünen ölülerdir.
* İyi ve hayırlı işlerin hepsi ve Allah yolunda savaş; iyiliği buyurmak, kötülükten halkı men etmek, karşısında koskoca uçsuz bucaksız denize nispetle bir katreden ibârettir; dalgalanıp köpüren, coşkun denizde bir tükürüktür âdetâ. İyiliği buyurmak, kötülükten men etmek, ne kimsenin ecelini yaklaştırır, ne rızkına noksan verir. Ama bunların hepsinden daha üstün olanı da zulmeden buyruk sahibine karşı doğru söylemektir.
(Ebû-Cuhayfe der ki: Emir'ül-Mü'minin aleyhisse-lâm'dan duydum, buyurdular ki:)
* Sizden ilk olarak savaşa ait olup da alınacak şey, elinizle, sonra dilinizle, sonra da gönüllerinizle savaşmaktır. İyiliği gönlüyle tanımayan, kötülüğü men etmeye kalkışmayan kişi, başaşağı düşüp gitmiştir.
* Öl de alçalma, azı yeter bul da yüzsuyu dökme. Çalışıp bir şey elde edemeyen kişi, oturunca hiçbir şey elde edemez.
* Dinî hükümleri bilmeden ticarete girişen, çâresiz fâize düşer, suçtan kurtulamaz.
* Sana rağbet ve muhabbeti olan kişiye rağbet etmemen, nasibinde noksana düşmendir. Senden hoşlanmayana rağbet etmense alçalmandır.
Mal memurlarından biri büyük bir yapı yaptırınca buyurdular ki:
* Paralar, yapının tepesine çıktı, göründü; çünkü bu yapı zenginliği söylemede.
* Yüzünün suyu donmuştur. Ancak bir şey istersen yumuşar, sızıp damlamaya başlar; kime yüzsuyu döktüğüne dikkat et.
* Mazlûmun zâlimden öç alacağı gün, zâlimin mazlûma zulmettiği günden daha çetindir.
Gurer'ul-Hikem'den
* Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.
* Adamlığın en üstün derecesi, malı mülkü esirgemeyerek kardeşleriyle geçinmesi, her hâlde onlarla eşit olmasıdır.
* İnsanların en insaflısı, kendisi hakkında bir hâkim hüküm vermeden nefsine insâf edenidir. İnsanların en fazla cevredeniyse cevrini, zulmünü adalet sayanıdır.
* İnsanın üstünlükleri birbiri ardınca gelip çatan çetin işlerde meydana çıkar.
* Dallar budaklar, çaresi yok, köklere, sebeplere dayanır, onlardan sürer, meydana gelir; onları meydana getiren sebeplere, parça buçuklara, tümlere döner ulaşır.
* Rabbin rızasını kazanmak isteyen, zulmeden buyruk sâhibine karşı adalet sözünü söylemelidir.
* İki kişi yoktur ki halkı kendisine uymaya çağırsın da, biri sapıklıkta olmasın.
* Haktan, gerçekten sonra, dalâletten başka ne vardır ki?
* Ümitsizliğin acılığı, halka yalvarmaktan yeğdir.
* Tamah seni kul etmesin, Allah seni hür yarattı.
* Yaptığı zulümlerden geçip, hakları sahiplerine vermekten daha üstün adalet olamaz.
"Nehc'ül - Belâga'dan"
Gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah yoksulların geçimlerini zenginlerin mallarında takdir buyurmuştur. Hiç bir yoksul, aç kalmaz ki bir zengin onun hakkını vermiş olsun; yüce Allah da zenginlere bunu soracaktır.
Bir evvelki gaspedilmiş bir tek taş, o evin yıkımı için rehin edilmesi demektir.
25 Zilhicct'il-Harâm 1389
HAZRET-İ EMİR
ALİ İBN-İ EBİTALİB
NEHC'ÜL - BELÂGA
Abdülbâki GÖLPINARLI
Pdf: https://ahmedelhasan.files.wordpress.com/2015/03/nehcul_belaga.pdf
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















