Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2026

Bugün baktığımızda Türkiye toplumunun Kürtlerle eşitlendiği tek nokta; adaletsizlik, özgürlüksüzlük, demokrasisizlik, yoksulluk oldu…

Tuğçe Tatari | Öcalan’ın çağrısıyla 1999’da silah bırakarak Türkiye’ye gelen Yüksel Genç anlatıyor: Dönmesi söz konusu olan binlerce genç var, Türkiye’nin buna hazırlanması lazım
t24.com.tr

İçinde bulunduğumuz ve risklerle dolu bir duraksama döneminden geçen barış sürecinde beklenen ‘yasal adımlar’dan bir tanesi de PKK militanlarının silahsızlanıp Türkiye’ye gelmesi, siyaset yapabilmelerinin önünün açılması ve özgürlüklerinin garanti altına alınması.

Aslında PKK bunu daha önce de birkaç defa denedi, yani ilk defa “Silahı bırakalım, demokratik siyaset yapalım” demiyorlar. 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla ilk olarak sekiz kişilik bir militan ekibi Türkiye’ye gelip silahlarını teslim etmiş ve siyaset yapma taleplerini dile getirmişti. Bu sekiz kişilik ekipten biri de Yüksel Genç. Diyarbakır’a gitmişken kendisiyle yaşadığı süreci, nelerle karşılaştığını ve o günün bugünle benzerliklerini konuşmak istedim.
Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi SAMER’in koordinatörü olarak hayatına devam eden Genç’le kendi deneyimleri ile dağdan ovaya iniş sürecini ve Meclis’te var olma ihtimallerini konuştuk.

- Yüksel Hanım, sizinle bugün silahları bırakıp siyasete katılması söz konusu olan PKK militanlarının neyi neden istediğini, önce yasal düzenleme, sonra silah bırakma ısrarının nedenini anlamak için konuşmak istedim. Zira 1999 yılında benzer bir süreci yaşadınız.

Evet…

- Çağrıdan nasıl haberdar oldunuz?

1999’un Temmuz, Ağustos başları gibi -tam tarihi hatırlamıyorum- bulunduğum birlikten karargâha çağrıldım. Öcalan tutuklanmış ama gelişmelere, haberlere ulaşmak zordu. Daha çok radyo üzerinden takip edebiliyorduk. Öcalan’ın tutuklandıktan sonraki sürecini çok az bilebiliyoruz, çok az takip edebiliyoruz. Kamuoyuna yansıyan İmralı savunmalarından takip ediyoruz ama onun dışında hiçbir bilgi akmıyordu bulunduğumuz yere. Karargâha gittiğimde çağrıyı öğrendim.

- Burada bir araya gireyim; siz Şam’da bizzat Öcalan’dan eğitim almışsınız. O dönem silahsızlanma ve siyaset yapma ideali var mı, bahsedilen bir konu mu?

1993 ateşkesinden bu yana Kürt meselesinin Türkiye’de diyalogla çözülmesine dair değerlendirmeler vardı. 95’te de aslında benim Şam da olduğum zamanlarda ‘bağımsız Kürdistan’ meselesinden özgürleşmek, özgür olmak meselesine dair değerlendirmelerini hatırlıyorum. Türkiye ile ateşkes süreçlerinin tartışmalarına yer yer tanık oldum, yer yer izledim. Dolayısıyla o dönemlerde de Türkiye ile uzlaşı alanları, barış tartışmaları ve bunun üzerinden mücadelenin yön değiştirmesine dönük bir çaba aslında hep vardı. Bunun farkındaydık ama galiba bu biraz taktik gibi geliyordu o zamanlarda pek çoğumuza. 1999’da ‘demokratik cumhuriyet’ tezini sistem olarak mahkemede dillendirdiğinde ‘Kürt ve Kürdistan’ meselesinin çözümü ‘demokratik cumhuriyet’ diye kaynak hâline getirilip bize ulaştığında, ilk başta birçok arkadaş şaşırdı, ben en az şaşıranlardan biri olduğumu fark etmiştim o zaman. Çünkü 95 sürecinde 96’nın Ağustos’una kadar Öcalan’ın yanındaydım. O tarihlerde anlatılarından dolayı neyi niye söylediğini anlamam bir miktar daha kolay olmuştu. 1999’da bizim gördüğümüz paradigma bir sistem olarak karşımızdaydı evet ama aslında 95-96 yılında benim sahada dinlediklerim ve daha öncesindeki girişimler onun birer ön adımlarıydı. Dolayısıyla aslında doksanlarda zaten yönü buraya kırmaya çalışan çok ciddi girişimler var, hepimizin de gözü önünde ama yeterince stratejik bir tutum gibi algılama konusunda ötelemişiz.

- Karargâhtan çağrılmanızdan devam edelim…

“Karargâh çağırıyor seni” dediler ve ben de çıkıp gittim. Merkez karargâha vardığımda “Eğer istersen Önderliğin böyle bir çağrısı var. Bir grup gerillanın Barış ve Demokratik Çözüm Grubu olarak Türkiye’ye gitmesini ve Kürt meselesinin barışçıl siyasal çözüm stratejisine dönük samimiyet adımı olarak askerlere teslim olmasını söylüyor” dediler.

-Ne düşündünüz duyduklarınız karşısında?

Çok şaşırdım. Hatta bir miktar şoke oldum! Ne yapacağız diye anlamaya çalıştım, işte bir grup arkadaş silahlarını askere verecek, “demokratik cumhuriyetin inşasına katılmaya geldik” diyecek. Barışçıl ve siyasal çözüme hazır olduğumuzu söyleyeceğiz.

Karargâhta dendi ki, gönüllü arkadaşlardan seçmek istiyoruz ama aynı zamanda Öcalan’ın sürecini de anlatabilecek, onu tanıyan arkadaşlar olsun istiyoruz. Küçük bir grup olacak. Karargâh civarındaki birlikler durumdan haberdar olmuş. Haberdar olan yüzlerce gerilla mektup ve rapor yazarak göreve talip olmuş.

- Bu isteklilik hâlini neye bağlamalıyız?

Öcalan’ın her çağrısı gerilla tarafından görev olarak algılanır. Bu görev talebi direkt Öcalan’dan gelmişse, her gerilla bunu yerine getirmek ister.

- Hiç sorgulanmaz mı?

Sorgulanmaz olur mu? Ama Öcalan’a duyulan tartışmasız bir güven vardır. O yüzden bu sorgu daha çok anlamaya dönük gelişir. Mesela ben “Ne demek ben silahımı alacağım ve askere teslim edeceğim? Ben askere teslim mi olacağım?” İlk sorum bu oldu… Aslında bir gerilla için silah bırakmak ölümden zordur. Ama hedef barış ve demokrasi. Demokratik mücadele sürecini geliştirmek bizim yeni paradigmamızdı…

“Şok hızlı geçti, ‘Tamam ben giderim’ dedim”

- Katılma kararını almak zaten başlı başına zor bir süreç olmuş olsa gerek. Teslim olma kararını almak sanki daha da zor olsa gerek…

Aslında zordu ama uzun sürmedi karar almam. Bir gerilla veya asker için de bu duygu böyledir. Ama bunu Öcalan söylüyorsa buna gerçekten çok anlam atfetmiştir. Çünkü bir yandan da bu grubun sağlam hedefe ulaşma olasılığı bile zayıf. Dönemi itibarıyla biraz da fedai bir karar aslında. Ve bunu onun yanında kalan biri olarak çok iyi biliyorum ki hiçbir gerillanın zarar görmesini istemez. Eğer bir bedel ödemek gerekiyorsa bunu çok yönlü hesaplar. Bunu istediğine göre bu adımın önemli bir kilidi açacağına inanmış olmalı. Hâliyle benim böyle bir görevi reddetmem de mümkün olamaz. Ben yok desem zaten başka arkadaşlarım muhakkak göreve talip olacak. En nihayetinde bir risk varsa bunu başka bir arkadaşım yerine ben de üstlenebilirim, dedim. O ‘şok’ anları çok hızlı geçti. Zaten birkaç dakika sonra “Tamam” dedim, “Ben giderim.”

- Grubun geri kalanı da bu kadar hızlı mı oluştu?

Evet grubumuz hızlı bir biçimde oluştu. İlk başta beş kişiydik, sonra biz kadınlar sayıyı arttırmak için zorladık. Öcalan bir grup, bir takım olabilir demişti. Sonra sayımız sekize çıktı. Sekiz arkadaş hazırlandık, üçümüz kadındık. Aslında 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gelmeyi hedeflemiştik. Ama biz gelişimizi kurumsallaştırmak da istedik. Madem yeni bir döneme girmek istiyoruz, dönemin KDP yönetimine haber yolladık. Sizler bizi götürün, sizlerle beraber gidelim. Siz de bu barış adımına dahil olun, biz silah teslimi gerçekleştirelim dedik. Reddettiler. Zaho ya da Duhok tarafındaydı galiba. Kızılhaç vardı, Birleşmiş Milletler. Biz de tartıştık kendi aramızda, dedik Birleşmiş Milletler’in görevi değil midir barış? Hem uluslararası bir meşruiyet de kurulur, onlar aracılığıyla bağlantı kuralım. Onlar da reddettiler. Yalnız hareket etmek durumunda kaldık. Sekiz kişi hazırlanıyoruz, arkadaşlar bizi hazırlıyor. Bu arada neyle karşılaşacağımızı da bilmiyoruz. Sağlam varabilir miyiz? En büyük konumuz bu, bunu sağlamanın yollarını düşünüyoruz. Zaten bu barış süreci stratejisine İran çok öfkeli. Sınır hattında bu savaşın rantını yiyenler öfkeli, savaştan kazanan yerel güçler çok öfkeli. Bazı paramiliter yapılar var, hatta askerî yapılar içerisindeki JİTEM benzeri yapıların artıkları ve benzeri. Türkiye’de de ne yazık ki devlet merkezli, Demirel’in deyimiyle rutin dışı kalmış paramiliter yapılarla ilişkili yapılar bu işin rantını yiyor. Onlar da sürekli sahayı provoke ediyorlar.

- Nasıl yola çıktınız?

Çıkamadık öyle hemen yola. Bir yandan İran askerleri, bir yandan Türkiye’deki askerler gelebileceğimiz hatlarda operasyonlar başlattılar. Arazi taraması yapıyorlar. O dönem çıksak bizi bulduklarında öldürecekler ve “Sekiz terörist ölü ele geçti” diyecekler. Buna da izin vermek istemiyoruz. Eylül geçti, hâlâ gidemiyoruz. Sonra arkadaşlarla oturduk, dedik ki gerilla şimdiye kadar askeri karargâhlara, karakollara eylem yaptı. Şimdi de o eylemi barış adına yapalım. O karargâha bu defa sağ salim varabilmeyi planlayalım. Hedefimizi belirledik, hedef Şemdinli’deki Gelişim köyündeki karargâhtı.

- Neden Şemdinli?

Habur aslında ilk seçenekti ama olmadı. Şemdinli yol güzergâhında arkadaşların hâkimiyeti vardı. Barış eylemimizi sonuna kadar götürebileceğimiz bir güzergâhtı. Dikkatle hazırlandık, tedbirlerimizi aldık, Tüm dikkat ve tedbirlerimize rağmen yolda gelişecek saldırılara yanıt vermeme kararı aldık. Çünkü biz bir barış grubu heyetiydik, İsa’ca gideceğiz dedik,sağ yanağımıza vuranlara gerekirse sol yanağımızı döneceğiz. Ama bu barış adımının boşa çıkmasına da izin vermeyeceğiz... Düşünün bir gerilla hareketi silahlı birliklerinden bir grubu silahlarıyla yolluyor ve diyor ki silahlarımızı buraya bırakıyoruz! Bu hiç rastlanan bir durum değil. Üstelik bize yaklaşıma göre gerilla karar verecek, bu adıma verilecek yanıta göre gerillanın ve mücadelenin yönüne karar verecekler; barışı mı konuşacağız savaşta ısrar sürecek mi? Aslında bugün tartışılan her şey 1999 Ekim’inde bitebilecekti. Şayet bu şans o gün değerlendirilseydi bu savaş orada bitecekti. Ama öyle gelişmedi. Türkiye o anlamda tırnak içinde iyi bir barış müzakerecisi, iyi bir barış partneri değil maalesef.

- Zaten 2026’ya geldik, sizinle şu anda 1999’u, günceli, bu süreci, silah bırakma aşamasını ve yasal taleplerde ısrarı konuşuyoruz… Pek de değişen bir şey olmamış gibi…

Evet, o gün olacak şeyler bugün yine yapılmaya çalışılıyor. Bakın araya ne acılar, kayıplar girdi. Gerek var mıydı, 1999’da bitirebilecekken 2026’ya kadar bu savaşı taşımaya?
Neyse… Planlar yapıldı… Hedefimiz Şemdinli Karakolu’na sağ ulaşmak, Öcalan’ın verdiği görevi yerine getirmek, ondan sonrası çok da önemli değil bizim için. Yani böyle telkinlerle hazırlanıyoruz… 1 Eylül olmadı bari 1 Ekim’e yetişebilelim. 1 Ekim Meclis’in açılış yıldönümü. Zaten teklifimiz de Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıldaki o çok renkli, çoğulcu ve ortak vatan meselesiyle ilişkili demokratik cumhuriyet tezine yaşam vermek, alan açmak, bunun için fırsat tanınmasını istemek için gidiyoruz. Kürt meselesinin barışçıl demokratik çözümü için daha iyi bir gün olamaz dedik ve 1 Ekim’de, deyim yerindeyse kendi barış eylemimizi gerçekleştirip geldik.

- Şemdinli’deki o karargâha mı?

Evet. Şemdinli’de en yakın tabur Gelişim Taburu’ydu. Gelişim Taburu’yla bağlantı kurmaya çalıştık. Gerilladaki arkadaşlar, oradaki karargâhtakilere gerillanın o güzergâhtan geleceğini bildirdi. Zaten bekliyorlardı. Elimizde radyolarımız, yola çıktığımızdan BBC’nin “PKK’dan bir grup yola çıktı” diye haber yapmasıyla beraber çok ferahladık. Çünkü artık dünya bu barış hamlesinden haberdar olmuştu. Dünyanın bildiği yerde bu tarihe yazılmış bir adımdır.

- Yol nasıl geçti, aklınızda neler vardı?

Yolda giderken saldırı olursa silahlarımızı kullanmama kararı aldık. Barış için yola çıkmıştık ve ne olursa olsun silah kullanmayacaktık.

Ve Gelişim Taburu ile Gelişim Köyü’nün üst taraflarında bir yerde karşılaştık. Tabur, Kayseri Tugay Komutanlığı ile beraber tahkim edilmişti, Yüzlerce asker mevzilenmiş bizi bekliyordu. Biz sekiz gerilla yukarıda silahlarımız ve gerilla kıyafetimiz ile onlara bakıyorduk. Acayipti. O gün önce bir baktık aşağıya, sigara içmek isteyen arkadaşlar “Son sigaramızı içelim” dediler, “belki bundan sonra içemeyeceğiz bir daha…” Bütün araziye mevzilenmiş askerler vardı. Onlara baktık. Çok yüksek bir yerdeydik. Aşağıdaydı onlar. Sonra “Hazır mıyız” dedik birbirimize, “hazırız.” O hâlde barış yürüyüşümüz başlasın artık. Tek sıra olduk ve aşağıya doğru yürümeye başladık…

“Silahlarınızı bırakın, diye bir ses geldi”

- Sizin bu anlattığınız geçen yaz Süleymaniye’de bizlerin de tanıklık ettiği törende silahlarını yakmaya gelenlerin o anını canlandırdı zihnimde.

Aynı duyguyu yaşadık aslında. Gerilla tek sıra hâlinde yürür. Tek sıra hâlinde sıralandık, silahlarımızı omzumuza attık, aşağıya doğru yürümeye başladık. Toprak kuru, o yüzden toz dumana karışıyor. Biz indikçe bir anda bulut gibi oldu. Aşağıya indikçe bulutlar azaldı. Sanki rüya ülkesinden çıkıp gelmişiz gibi… Çok ilginç metaforlar yaşandı. Aslında metaforlarla dolu bir olaydı. Aşağıya doğru indik. Hâlâ askerleri görüyoruz, mevzideler, kıpırdamıyorlar. Onlara yaklaştığımızda bir ses geldi.

- “Teslim olun” mu dediler?

Hayır, “Silahlarınızı bırakın” diye bir ses geldi. “Kenara çekilin” de dedi aynı ses. Kenara çekildik, dizildik. “Silahları uygun bir yere bırakın” dediler. Hemen yan tarafımızda birkaç metre öteye koyduk. Kaygı duymasınlar diye ulaşmamız zor bir yere bıraktık silahları; o silahları kullanmayacaktık. Silahları koyduktan sonra biri çıktı, koşa koşa geldi. “Adım Yüzbaşı Ümit. Hoş geldiniz arkadaşlar. Üstünüzde patlayıcı bir şey var mı” dedi. “Hayır” dedik. Hiç arama ihtiyacı duymadı. O bize inandı, biz ona inandık gibi bir durum; tokalaştık. İleride komuta yapısının olduğu bir tepecik vardı, Bayraklı Grup dediğimiz. Oraya doğru bağırdı; “Komutanım sorun yok, temiz gelebilirsiniz” dedi.

Biz, onlar ve askerler toplandıktan sonra onlara şunları söyledik:

“Kürt meselesinde şiddeti, savaşı bitirmek istiyoruz. Kürt sorununun barışçıl, demokratik, siyasal araçlarla çözülebilmesini mümkün kılan zaman artık bu zaman. Biz bu stratejide samimi olduğumuzu göstermek için bir iyi niyet adımı olarak geldik. Silahlarımızı gördünüz, az önce bıraktık. Bizim silahlarımızı bıraktığınız gibi arkamızdaki arkadaşlarımızın da bırakabileceğini bilin. Onların mesajlarını getirdik. Bize yaklaşımınızı orası kendine yaklaşım olarak algılayacak ve ona göre silahlarını bırakıp bırakmayacaklarına karar verecekler.

Biz siyasal, barışçıl bir mücadele hattına çekilmek istiyoruz. Siyasal, barışçıl bir çözüm istiyoruz. Eğer bugün bu adımı kabul etmezseniz, 10 yıl da savaşsak, 20 yıl da savaşsak varacağınız nokta yine bu olacak. Ama bir farkla, on binlerce karşılıklı gencimiz yaşamını yitirecek, halklarımız arasında nefret tohumları yükselecek, uçurumlar büyüyecek. Buna izin vermeden bugün barışı konuşmak istiyoruz… Elimizde dört mektupla gelmiştik… Bir tanesi Cumhurbaşkanlığı’na, bir tanesi Genelkurmay Başkanlığı’na, Başbakanlığa ve bir tanesi de Meclis’e verilmek üzere. Mektupta niyetlerimiz yazılıdır. Mektuplarımızı ulaştırmak istiyoruz.”

Ekip mektupları aldı. Onlara ulaştıracağını söylediler. Akşam çöksün diye de biraz beklendi. Çünkü köyün içinden geçecektik. Tek sıra hâlinde evlere doğru ilerledik, ilerlerken ilginç bir şey oldu. Askerler tek sıra dizildi ve bizi gruplara dağıttılar. Sanki aynı askerî yapının parçasıymış gibi tek sıra dizildik. Onlar da bizim gibi tek sıraydı.

SAMER Koordinatörü Yüksel Genç (solda) ve Tuğçe Tatari

- O sırada mesela ne düşünüyorsunuz, ne hissediyorsunuz askerin arasında yürürken?

Sadece tek hatırladığım, o silahları bıraktığımız andan itibaren bir ferahlama. Bir görevimizi başardık duygusu.

- Çağrının karşılığını yerine getirebildiniz diye…

Evet, biz görevimizi tamamladık, çağrının karşılığını yerine getirdik. Gerisi ile ilgilenmiyoruz. Rahatladık çünkü o ana kadar bir, bir buçuk ay boyunca gelebilmenin koşullarını aradık ve bu konuda inanılmaz gerilmiş durumdaydık. Zaten ondan sonra bizimle konuşurlarsa derdimizi anlatacağız, ne olduğumuzu, kim olduğumuzu anlatacağız, ne yapmak istediğimizi anlatacağız vesaire. Tek sıra dizildik, ilerliyoruz işte. Askerlikte vardır, bir yerden bir yere giderken, yola başlarken sayılar alınır. Asker bir kişiyi sayar, birbirine sayı devreder, talimatı birbirine devreder. Onlar sayı devrediyordu, bana gelen sayıyı ben de sayı ekleyerek arkaya devrediyorum. Talimat geliyor, direkt talimatı devrediyorsun. Onun doğal parçası gibi devam ediyorsunuz. Köye yaklaştığımız bir yerde talimat geldi. “Sola dön, sağa dön, önüne bak” falan. “Sola dön” dendi. Ben hafif dönmüşüm oysa çok dönmem lazımmış. Birden öndeki asker silahıyla beni durdurdu. Önümüzde mayın varmış. Daha önce konmuş bir mayın. Orada mayın olduğu biliniyor. O yüzden “Sola dön” demiş. Buna biraz üzüldüm. Çünkü köyün girişiydi ve orada çocuklar oynuyordu…

- Duygusal olarak zorlandığınız anlar oldu mu?

Bazı imgeler kaldı aklımda. Köyün içinden geçerken birkaç askerin kapı önlerinde duran çocuklara silahlarını doğrultma isteğini ve belki de biraz bizi tahrik etmek duygusuyla “Şeytan diyor ki şu silahlara bas gitsin” falan diyorlar ve biz inanılmaz bir sakinlikle duruyoruz. Ne kadar tahrik olabileceğimizi ölçüyorlar belki. Köyde ışıklar söndürülmüş, pencereler kapatılmış, perdeler de kapalı. Bizi izlediklerini hissediyoruz. Korkuyorlar bakmaya ama pencerelerin önlerinde o perdelerden yansıyan silüetlerden insanların sizin geçişinizi izlediğini ve sizin geçişinizden haberdar olduğunu düşünüyorsunuz. Fiilî OHAL uygulanıyordu. Sokağa çıkma yasağı gibi bir durum vardı.

- O geceyi nerede geçirdiniz?

Karakolda geçirdik. Karakolda bizimle binbaşı muhatap oldu. Diğer askerler bize yaklaştırılmadı. O akşam uzun sohbetler yaptık sabaha kadar. Pozitivizmden Kemalizm’e, Kürt meselesinden sanata, felsefeye kadar pek çok konuda sohbet ettik, konuştuk. Ama tabii esas olarak Kürt meselesini konuşuyoruz. Bunun etrafında aslında kısmi entelektüel diyebileceğimiz bir tartışma alanımız da oluşmuştu o tartışmalar sırasında askerin şey dediğini hatırlıyorum: “Yeni mi katıldın sen? Avrupa’dan mı geldin?” “Hayır, ben yeni katılmadım.” “Avrupa’dan geldin o zaman?” “Hayır, Avrupa’dan da gelmedim.” “Sizin böyle tartışabilme, analiz edebilme yeteneğiniz var mı? Nereden öğrendiniz? Sizi özel seçmişler” falan dedi.

Ben de “Biz arkadaşlarımızın bir ortalamasıyız. Ve biz nasıl tartışabiliyorsak, konuşabiliyorsak arkadaşlarımız da aynı düzeyde. Sizin aklınızda tırnak içinde gerilla-terörist imajı var ve yarattığınız o imajın doğru olduğuna iknasınız. Aklınızdaki o imaj konuşamayan, analiz edemeyen, cahil, beyni yıkanmış, dağ keçisi gibi bir şey herhâlde. Kötü kokan, kirli filan… Çünkü gayriinsani bir durum çiziyorsunuz. O gayriinsaniliğe de o kadar inanıyorsunuz ki savaşabilmek için oradan motive oluyorsunuz. Aslında sizin gibi konuşabilen, tartışabilen hatta bazen benzer felsefî sohbetleri birlikte yapabileceğiniz insanlar olduğunu fark ettiğinizde, sizin gibi hayalleri olan insanlar olduğunu fark ettiğinizde yani insanileştirdiğinizde savaşamayacaksınız değil mi?” dedim.

- Çok karşılaştığınız tarz sorular mıdır bunlar?

“Hiç Kürde benzemiyorsun”, “Hiç PKK’liye benzemiyorsun”, “Hiç dağda kalmışa benzemiyorsun” çok duyduğum sözlerdir evet. Çünkü insanların aklında bir Kürt var, bir PKK’li var, bir gerilla var, bir de terörist. Nefretini buradan inşa ediyor sürekli. Seninle karşılaştığında o hayalle uyumlu değilsin. Ondan sonra “hiç benzemiyorsun” diyorlar. Ben hep şey diyorum: “Ne kadar tanıyorsunuz ki benzemediğini düşünüyorsunuz?” Ama o gün biz şunun çok farkındaydık. Bizimle tanışmaya, bizi tanımaya Türkiye’nin ihtiyacı var. Eğer barışacaksak birbirimizin ne olduğuna dönük açıklıklarla tanışmamız gerekiyor.

Akşam bir ara lavaboya gitme ihtiyacım oldu. Ben lavaboya gitmek istediğimi söyledim, dediler “Dışarı çıkın, bahçeyi geçin, karşınıza gelecek.” Ben gruptan bir kadın arkadaşımla çıktım. O an bir şeyi fark ettik. Karanlıktı dışarısı ve yürüyemiyorduk. Önümüzü göremiyorduk. Çünkü içeride ışıklar açıktı ve biz ışıkla yaşamamıştık. Yapay ışığa alışık değildik, o sebeple de gece görüşümüz etkilenmişti hemen. Oysa biz gece ay ışığıyla gayet net önünü görebilen insanlardık… O an çok acayip gelmişti bu bana.

Velhasıl ertesi sabah oldu. Ertesi sabah bizi Van’a getirdiler. “Bundan sonraki süreç burada devam edecek” dediler. Van’a gelirken helikopterle getirdiler bizi. Helikoptere binmeden önce bizimle ilgilenen bir binbaşı vardı, ismini şu anda hatırlayamıyorum, tokalaştı ve bana şey demişti -işte ilk o zaman elimize kelepçe takıldı- bir gece boyunca zaten bizimle ilgilenen binbaşıydı o. “Umarım başarırsınız, bunu gerçekten çok isteriz” dedi. Eskişehirli’ydi bu arada… Van’da OHAL döneminde OHAL Valiliği ve koordinatörlüğünden bir ekiple görüştük.

“Hâkim, ‘Pişmanlık Yasası’ndan faydalanın, sizi tutuklamak istemiyorum’ dedi”

- Artık Van’dasınız ve gözaltındasınız sanıyorum… Yanınıza giden gelen, sizinle görüşen kimse oldu mu?

Bir grup geldi üçüncü ya da dördüncü gündü. Kravatlı, takım elbiseli, rugan ayakkabılı bir grup… “Geldiğinizden beri devlet ile görüşmek istediğinizi söylüyormuşsunuz. Devlet biziz, geldik işte buyurun anlatın” dediler. Ve biz onlara da niye geldiğimizi, ne yapmak istediğimizi, neyi hedeflediğimizi anlattık.

- Onlar ne dedi?

Notlarını aldılar. Anlattıklarımıza hiç müdahale etmediler, hiç soru sormadılar. Notlarını aldılar ve çıkıp gittiler… Sonraki gün biz mahkemeye çıkarıldık ve tutuklandık. Mahkemede mahkeme başkanı ısrarla o dönem yeni çıkan Pişmanlık Yasası’ndan faydalanmamızı istiyor. “Sizi tutuklamak istemiyorum. Pişmanlık Yasası’ndan faydalanın. Tabii ki pişman olmadığınızı biliyorum ama hadi yapın, ben de sizi serbest bırakayım” diyor...

Biz mahkeme heyetine barış için geldiğimizi söylüyoruz. Barışçıl zeminde siyasal araçlarla Kürt meselesini çözmenin parçası olmak ve demokratik cumhuriyetin inşasına katılmak istediğimizi söylüyoruz. Siz bu söyleme karşılık ne karar verirseniz sizin bileceğiniz iş. Bizi gerçekten bırakmak isterseniz dönemin TCK’sının ilgili maddesi var. Oradan da bizi tahliye edebilirsiniz. O madde “grup olarak silahlı bir yapıdan direnmeksizin, mukavemet göstermeksizin gelenler serbest bırakılabilirler” diyor. Pişmanlık maddesinden faydalanmak istediğimize dair bir ibare çıkmayınca hâkim tutuklama kararı verdi.

- Birçok konu gibi bu ‘pişmanlık meselesi’ de hâlâ masada…

Pişmanlık Yasası çıkartalım, deniyor şimdilerde evet, ben de o yüzden bu ayrıntıyı anlatıyorum. Hiçbir gerilla Pişmanlık Yasası’ndan faydalanarak geleyim, demez. Eğer ortak demokratik yeni bir Türkiye inşa olunacaksa, bu birilerinin pişman kılınarak, birilerinin ezilerek, birilerinin haysiyet ve onur kavgası vermesine vesile olarak olmaz. Oradaki gerillanın onurlu katılım hakkını sağlayacak yasal düzenleme ve toplumsal zeminlerin oluşturulması gerekir. Demokratik katılım yasası çıkarılmalı. Oradaki insanlar halkı için ölümü göze alan oldukça onurlu devrimciler olarak kendilerini ele alıyorlar.

- Neye bağlıyorsunuz bunu? Bu “Pişman olduk deyin de konu bitsin” teklifinin her defasında masaya gelmesini?

Şunu unutuyorlar: Bu savaş karşılıklı olarak bedel ödetti ve karşılıklı olarak duyguları birbirine karşı kırdı ve karşılıklı olarak birbirine güvensiz ve tedirgin topluluklar yarattı. Siz bu karşılıklı oluşan durumu görmezden gelir ve yine bunu Kürtler sineye çeksin derseniz o andan itibaren yüz yıldır Kürdün nezdinde kurulu olan sömürge ilişkisi aşılmaz, yüzleşme ilişkisi sağlanmaz ve baştan kurulmamış sağlıklı mekanizmalar olmaz ise esas olarak demokratik dönüşüm sağlanmaz. Palyatif dönemsel siyaset, güncel siyasal yapıların otoritelerini güçlendirebilecekleri koşullar oluşur. Kürt meselesi, çatışma, egemenlik duyguları, “ezdim, bitirdim, yendim” duygularının hepsi hegemonya üretir. Bu tip sorunlar, bu tip çatışma çözümlerinde, bu tip problemlerle kuracağınız süreçler bahsettiğim duygulardan uzak olarak kurulmalı. Ne “yendim”, ne “yenildim” ilişkisi, ne “senin daha az acın”, ne “benim daha çok acım” ne de “pişman oldum” hikâyesinin yarışında olanları kabul etmez. Herkes birbirinin acısını tanıyarak ama savaşa neden olan çatışmaya ve gerilime neden olan yüz yıllık hikâyenin kökenlerini aşmayı da öngörerek yol almak zorundayız. Başka yolu yok.

- O günden bugüne sizin siyasal alana katılmanız nasıl oldu?

Hiç kolay olmadı. Cezaevi süreci boyunca da barışa alan açmak için çabaladık. Biz cezaevinde üyelikten yattık. Yattığımız süre boyunca hem siyasal partilere, Meclis’e, dönemin siyasal ve askeri temsilcilerine, sivil topluma sıklıkla mektuplar yazdık. Kürt meselesinde barışçıl siyasal çözümün neden gerekli olduğunu, bizim kim olduğumuzu anlatan mektuplarla bir biçimde alan açmaya, bir zemin yaratmaya, barış fikrini güncel tutmaya çalıştık. Buna ilişkin toplumsal alanı bir biçimde kurmanın önemli olacağına inandık. Ve cezaevi süreci boyunca biz barış misyonumuzu sürdürdük. Tahliye olduktan sonra ise…

“MHP’yi de AKP’yi de ziyaret ettik”

- Ne kadar yattınız?

Beş sene. Tahliye olduktan sonra da biz geldiğimizde yarım bıraktığımız misyonu tamamlayacağız dedik. O günden sonra da Türkiye’de barış mücadelesinin parçası olarak bir grup duygusuyla da hareket ettik. Barış ve Demokratik Çözüm Grubu duygusuyla. Cezaevinden çıkar çıkmaz pek çok siyasi partiyi -içinde MHP de AKP de var- ziyaret ettik ve randevularımızı “Biz 99’da PKK’den, gerilladan gelen Barış Grubu üyesiyiz. Cezaevinden çıktık, sizinle görüşmek istiyoruz” diyerek aldık. Bu onlar için zaten çok şoke edici bir şeydi. İlk defa duyuyorlar. Hem merak ediyorlar hem garip geliyor. Değişik duygular yaşadıklarına eminim ama biz bu kavramla kabul edildik, görüştüler. Bir yandan halk buluşmalarıyla toplumu barışa hazırlama çabalarına giriştik. Ben bu arada gazetecilik yaptım. Zaten gerillada da gazetecilik yapıyordum. Yaptığım gazetecilik de diğer sivil aktivizm de Türkiye’de barışçıl zeminin, siyasal çözüm zemininin oluşmasına hizmet edecek biçimde birer olanak olarak değerlendiriyordum ve bütün olanakları öyle değerlendirmeye çabaladım diğer arkadaşlarım da böyle yaptılar.

- Neden dönemin siyasi partisinde aktif siyaset yapmadınız, mesela milletvekili olmadınız?

Dönemin koşulları öyle değildi. Biz tahliye olduktan sonra ilk beş yıl memnu (yasaklanmış) haklarımız iade edilmiyor. Bizim de böyle bir beklentimiz yoktu açıkçası. Yaptığımız elbette siyaset, bizler politik kimlikleriz ama barış, hak, özgürlük için çalışmanın konum gerektirdiğini düşünmedik. Biz bir devrimcinin konum atfederek değil, kendi devrimcilik işlevinin toplumsal dönüşüm ve özgürleşme işlevini yerine getirmesi gibi bir misyonu olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca siyasal ortam da buna hazır değildi…

- Sonra kaç kere cezaevine girdiniz?

Ondan sonra KCK operasyonları başladı. Her süreç kırılmalarında, her sıkıntılı dönemde yargı kıskacını hissettik ne yazık ki… Basın davası adı altında yeniden tutuklandım. Hakkımdaki en büyük delil olarak dosyaya konan şey 99’da PKK’den gelmiş olmam ve o dönemlerde PKK üyesi olmuş olmam. Bugün hakkımdaki bütün yargılamalardaki temel gerekçe budur. Ve ben hikâyemin ödenmiş bedelini yeniden yeniden ödemek zorunda bırakılan bir yargı kıskacını hâlâ yaşıyorum. Hâlâ yargılanıyorum. Bunu niye söylüyorum? Gerilladan gelecek insanlar bizim kadar naif ve tamamen yasal zeminler içerisinde yürütebilecekleri çalışmalarda bile, eğer terörizmle, bölücülükle, kriminal olmakla suçlanacak iseler yol almak çok zor. Hiçbir gerilla ikide bir yargılanabileceği, suçlanabileceği, hedef gösterilebileceği bir ortamda var olmak istemez… Ben eminim ki mesela bu süreç de bozulursa tıpkı öncekiler gibi yine kapım çalacak, yine o kıskacın bir parçası olacağım. Bu döngüler ne Kürt meselesinin yüz yıllık hikâyesini bitirir, ne bu yüz yıllık hikâyedeki şiddet sarmalından çıkılmasına neden olur, ne de Türkiye kendi barışçıl ve çok renkli dinamizmi içeren demokratik araçlarını güçlendirebilir.

- Müzakerelerin AK Parti ayağı “Önce silahları bıraksınlar, onlardan iyi niyet görelim, sonra yasal adımlara geçeriz” ısrarında…

Zaten yeterince yaşanmış bu iyi niyet göstergelerini tekrar tekrar yaşamanın gereği yok. Niyet barıştan yana sarih ise bu tür tartışmalarda gerekli olmaz. Siyasal bazı tatminler kurmanın alanı değil bu mesele. Bu çok ciddi bir mesele, çünkü can yakan bir mesele. Kuşakları öldüren, yok eden bir mesele. Biz hiçbir teminat olmadan geldik. Bunun bedelini göze aldık ve bizden sonrakilerin bunun bedelini göze almaması için çabaladık ve bütün bu çabalarımız sürekli kriminalize edildi ve hâlâ hiçbir güvenceye de sahip değiliz…
Biz o dönem şunu demiştik: “Biz eşit olmak istiyoruz.” Bugün baktığımızda Türkiye toplumunun Kürtlerle eşitlendiği tek nokta; adaletsizlik, özgürlüksüzlük, demokrasisizlik, yoksulluk oldu… Kürtlerin kendileriyle eşitlenmesini, kendilerinin sürdürülebilir bir eşitlik düzlemi için de ihtiyaç olduğunu fark etselerdi bugün bu durumu yaşamayabilirlerdi.

- CHP’nin son dönem başına gelenler konusunda sıklıkla ortaya atılan bir eleştiri var: “Kürtler bunları yaşıyordu, siz onlara sahip çıkmadınız. Şimdi siz yaşıyorsunuz ve artık her kesim bu haksızlıkları yaşayabilir. Çünkü artık dokunulmaz diye bir kesim kalmadı…”

Aynen öyle. Şöyle geçmişe baktığımda en çok üzüldüğüm şeylerden bir tanesi bu. Özgürlüklerde değil, demokraside değil o çok renkliliğin birbirini tanıdığı huzurda değil, zenginlikte değil, eşitsizlikte eşitlendik. Buradan baktığımızda Kürtlerden çok Türkler kaybetti diyebiliriz.

- Sizce bugün Meclis eski bir PKK’liyi kaldırabilecek durumda mı?

Türkiye toplumu kutuplaşmaya, kutuplaştırılmaya ne yazık ki çok açık. Bu topluma yapılan en büyük kötülüklerden biri de bu insanların kırılgan ve yönlendirilebilir duygu zeminlerine sahip olduğunu bilip oraya oynanması… Türkiye’nin bazı şeylerle yüzleşmesi gerekiyor. İçlerindeki en naif kanatları dahi kaldıramıyor iseler, en eski kanatları kaldıramıyor iseler, en günceli, en yenisini nasıl taşıyacaklar? Bakın gelmesi söz konusu olan gerilla 10 kişi olarak gelmeyecek, 100 kişi olarak gelmeyecek. Binlerce genç, bu ülkede doğmuş, büyümüş, bu ülkede okumuş binlerce genç gelecek. Binlerce gerilla gelecek. Bu insanlar oturmaya gelmezler. Bu insanlar politik kimlikler. Geldikleri zaman Türkiye’nin siyasal, sosyal, kültürel düzlemi etkilenecek. Katılımları, aktivizmleri bu yapılarda dönüşümü mümkün kılacak. Örneğin çok güçlü bir kadın hareketi var. Gelecek o insanlar, geldiklerinde buradaki güncellenmiş ve yeniden inşa edilmiş muhafazakâr, katı toplumsal cinsiyetçiliğin bir parçası mı olacak? Elbette ki olmayacaklar. Kendi içlerinde kurdukları paylaşımcı bir hayat var. Gelip herhangi bir konuma tamah edip kişisel hayat yürütmeyecekler. Ve her şeyden önce bir politik bellekleri ve kimlikleri var. Ne olurlarsa olsunlar, durdukları yerde politik kimliklerine göre yaşayacaklar ve dokundukları her şeyi dönüştürecekler. Entelektüel olarak da oldukça yüksek bir bilinçleri var. Türkiye’nin buna hazırlanması lazım.

T24

28 Mart 2026

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA: YETER, SORMA ARTIK. BOŞVER EDEBİYATI.

Her gün 3 yaşında bir çocuk gördüm mü yanındaki anneyi annem sanıyorum. Çocuğun annesini annem sanmakla yetmiyor, çocuğu kendim sanıyorum. Ve böyle bir çocuğum olmadığı için doğanın bana sövdüğünü duyuyorum.


SÖYLEŞİ
'Yarısı şiir olan bir yaratığım ben'
Murat Tokay

İlkokuldayken bir 29 Ekim programında kalabalıklar önünde okuduğum ilk şiir, Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya aitti. Mustafa Kemal'in Kağnısı'nı yıllar sonra şairinin karşısında yeniden okurken heyecanlı ve şaşkındım. Şimdilerde 94 yaşını süren Fazıl Hüsnü Dağlarca ile yeni şiir kitabı 'İçimdeki Şiir Hayvanı'nı konuşmak üzere Kadıköy'de, adını taşıyan sokaktaki evine gittik. 74 yıllık yazı hayatına 138 kitap, on binden fazla da şiir sığdıran Dağlarca 'şiire adanmış bir ömür' olarak karşımda duruyordu.
Yaklaşık 3 saat süren söyleşi boyunca bütün sorulara usul usul, tane tane cevap verdi. İlerlemiş yaşına rağmen geçmişe ait detayları atlam adan, yeni projelerinden, şiirlerinden söz etti. Türkiye'nin gündeminden uzak değildi. Yeri geldi güncel konuları yorumladı, espriler yaptı. Annesini anlatırken masum koca bir çocuk oldu. Hâlâ eser veriyor olmasını "Allah'a inanan bir adam" olmasıyla açıklarken, "Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem Allah bana vermiştir. Sağlık istedim onu da verdi." diyordu. Evet, Dağlarca, her gün sabah 09.00'da kalkıp gece 23.00'te yatıyor. Ciddi bir sağlık sorunu yaşamıyor. Her gün Türkçe'ye yeni bir kelime kazandırmak için çaba sarf ediyor. Hırkasının bir yakasında nazar boncuğu diğerinde Ayetel Kürsi taşıyor. Biz de Türk şiirinin yaşayan en büyük şairine maşallah deyip uzun ömürler diliyoruz.

Hocam, Allah uzun ömür versin. Artık kitaplarınızın sayısını unuttuk. 'İçimdeki Şiir Hayvanı' kaçıncı kitap?

İçimdeki Hayvan, yüz otuz sekizinci kitap. Kitaptakiler son bir yıl içinde yazdığım şiirlerin bir bölümü.

İlk şiiriniz 1933 yılında İstanbul dergisinde yayınlandı. Yaklaşık 74 yıldır şiir yazıyorsunuz. Sizi bu uzun yolculuğa çıkaran şey neydi?

Bu soruya nasıl karşılık vereceğimi bilemiyorum. Gerçeği söylemeden önce bulmak gerekir. Ben bu yaratığın karşılığını ne şimdi ne daha önce bulabilmiş değilim. Arada bir öyle duyuyorum ki, şiir bir insandır. O beni dinlemektedir. Ben şiir olarak ona kendimi yazdırmaktayım. Olay böyle mi oluyor ya da herkesin gördüğü gibi ben mi şiir yazıyorum? Sanıyorum ilki daha doğrudur. Şiir yazan bir adam olarak ben ona kendimi yazdırıyorum. Şiir, küçüklüğümden beri en az benim yarımdır. Yarısı şiir olan bir yaratığım. Diyebilirim ki, kimi günler şiir yanım daha ağır basar, elli kilo gelir. İnsan yanım daha yenik kalır, diyelim kırk kilo. O kırk kiloluk adam, hem elli kiloluk öbür yarısına meram anlatıyor hem de sizin aracılığınızla sayısız okuyucuya kendisini söylemekte. Duyabildiğim yalnızlığı anlayabiliyor musunuz?

Nasıl bir ortamda şiire başladınız?

Benim yetiştiğim günlerde, beş-altı yaşlarındayken, evin büyük çocukları lise düzeyinde idiler. Onların konuşmalarını dinlerdim. Konuşmalarını anlamadan sezerdim. Ama içimdeki başka biri, bunları anlıyor gibiydi. Kullandığım sözcüklerin başka türlü de kullanıldığını duyardım, irkilirdim. O zamanlar işittiğim bir masalın tekerlemesiyle bu sözcükleri birleştirirdim. O masallardaki kapılar, açılırken 'hoş geldin' diye ses çıkarırmış, kapanırken 'güle güle' diye seslenirmiş. Bu masal kapılarına öyle inanmıştım ki, evimizin kapıya giden yoluna ve kapıya çakmaktaşları döşeyerek bu sesleri çıkartmaya çalıştığım olmuştur. O zamandan kalma çocuk, hâlâ bunun olacağı kanısındadır.

Annenizin Yunus ilahileri okuduğunu bir söyleşinizde ifade etmiştiniz. Çocukluk günleriniz şiirinizi nasıl etkiledi?

Annemin ilahileriyle büyüdüm. Gene annemin ev içindeki namazları, üzerimde etkili olmuştur. Annem namaza durunca biz kendiliğimizden oyunlarımızı durdururduk. Kitap okurken, kitap okumayı durdururduk. Bir ezan sesi dinler gibi içimizde bir namaz sesi dinlerdik. Gövde kımıldamaları ile oluşan bir namaz sesi... Annemin yüzü namaz süresince değişirdi sanki. Bizden uzak olurdu. Bu uzaklık bana bütün kardeşlerimden daha çok dokunurdu. Belki de şiirimin oluşum sesleriydi bu. Evimizde şiire en yakın kişi hep annem olmuştur. Hasta kardeşimi kucağında küçük sallantılarla uyutmaya çalışan annem, bana kitaplar dolusu duyarlıkları bir iki saniye içinde duyurabilirdi. Gençlere şunu öğütlerim: Şiir yazmak istemiyorsanız, annenizi izlemeyiniz! Yemek yaparken, size dokunurken, babanızla konuşurken... O, bin bir anne olur.

Dağlarca'da şiirin karşılığı nedir?

Bende şiir, Tanrı fikrinin, Tanrı inancının hemen önüdür. Şiire inanılmasa Tanrı'ya ulaşmak olanaksızdır. Bu düşüncenin ayakları, şiirin ayaklarıdır. İman, şiir yapısının Tanrı fikrine ulaştığı yerdir.

İlk şiirlerinizi kaç yaşında yazmıştınız?

Yedi yaşlarımdaydım. İlk şiirlerimi gösterdiğim öğretmen, beni paylamış; yazdığım şeyleri anneme-babama sunmamamı söylemişti. Benim inandıklarıma inanmamıştı. Ben de ona inanmamıştım. İtham edilmem, manasını bilmediğim bu sözcüğün yüzüme vurulması, beni çok kızdırmıştı. Öğretmene, 'İstediğiniz konuyu veriniz, bunun cevabını hemen burada yazayım.' diye kafa tuttum. Verdi, yazdım. Özür diledi. Hiç unutmam, bir gün bir yaramazlıktan ötürü hoca bana bir dize yazdırdı. Bu dizeyi defterine yüz kere yazacaksın, öyle evine gideceksin dedi. Yüz kere yazdığım, Tevfik Fikret'in, 'Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.' dizesiydi. Tevfik Fikret'in kitabı bizim evimizde el kitabı gibiydi; yabancım değildi. Rahmetli öğretmenimi burada saygıyla anıyorum. Şuracıkta söylemek isterim, öğrenciler öğretmenlerin başarılarıdır; ya da başarısızlıkları.

Yüzden fazla şiir kitabınız var; ama 'Çocuk ve Allah' çok okundu, sevildi. Şiirimizin baş yapıtlarından biri oldu. Bunun nedeni neydi sizce?

İki büyük boyutu yan yana getirmem, kitaba bir gerçeklik katmıştır. Çocuk gerçeği ile Tanrı gerçeği orada birbirini kucaklamıştır. Eski bir söz var ya, hep söyleriz. 'Neylerse güzel eyler' deriz. Öylesine bir anlatım olmuştur Çocuk ve Allah. Bir program, bir tasarım olmuştur.

Ses ve söyleyiş olanaklarını sürekli zenginleştirdiniz. On binden fazla şiire imza atan Dağlarca bunu nasıl başardı?

Bunu başarmak gayet kolay. O şiirde yazdığın konuyu, zamanı giyineceksin. O zamanı, o konuyu üst-baş yapacaksın kendine. Ondan sonrası gayet kolay. O da uzun tecrübelerle oluyor. İnsan kendini değiştirebilmeli. İçerde beyin bir hazırlık yapıyor. Mazi bölümünü, anılar bölümünü getiriyor. Allah'a şükür benim bir gücüm var. Şimdilik söylüyorum, hangi yaşa gelirsem geleyim, hayatımın her anını hemen hatırlıyorum. Çocukluğumu anlatırken hatırlamakla kalmadım. O anın içine girdim. Benim bugün 138 kitabım varsa, bu evvela doğanın bana verdiği büyük bir bağıştan ötürüdür. Yaşama bağışından ötürüdür. Her çaba zamandan koparılmış bir şanstır. Evvela bir yaşama şansıdır. İnsanın daima eseri kendisidir. Her şiiri yazarken ilk yazdığım, ilk düzelttiğim şey kendimdir. İnsan kendini düzeltemezse, yaptığı eseri daha olgun, daha okunası bir duruma getiremez. Okunası kelimesini şimdi kullanıyorum da çok da güzel bir kelime. İşte herkes günde bir tane kullanılmamış Türkçe kelimeyi kendi müfekkiresinden bulup çıkarsa, Türkçe gerçek kalıbını bulur. Biz kendi dilimizi unutan bir acayip kitleyiz. Bununla mücadele, bir Dağlarca'nın değil, on Dağlarca'nın yapacağı bir iş değil. El birliğiyle, birlikte yapacaz. Bakkalı, öğretmeni, şoförü... Beraber çalışacağız. Bu güzel dilimizi işleyeceğiz. Açıkça söyleyim, bu dil olmasa Fazıl Hüsnü Dağlarca olmazdı. Bu adamı o yaptı, inanın!

Dağlarca'daki tema zenginliğini ve çeşitliliği hiçbir şairde göremiyoruz. Çocuk, evren, Kurtuluş Savaşı, Vietnam, destanlar... Bu çeşitliliğe nasıl ulaştınız?

Çok çalıştım. Hatta benim bir kitabım daha var yayınlanmadı. İşi hücreden başlatıyorum. Fransız Devrimi'ne kadar gidiyor. Şiir, çok büyük bir kaptır. Kaderle oynayan bir saha, şiir. Gerçekte şiir, inanan insanın doktorudur da. Ben Allah'a inanan bir adamım. Nasıl inanırım ama? Şu masa gibi... Hayalî değil. Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem, Allah bana vermiştir. Şunu iftiharla söyleyebilirim. Türk edebiyatında 94 yaşına gelmiş hâlâ eser veren tek insan benim. Eskide yok, inşallah gelecekte olur. Bu neden var; çünkü ben Allah'a inanmış bir insanım. Ben namaz kılmam, oruç tutmam, o başka... Neden yapmadım? Bir defa askerlikte imkan yoktu bir... İki, askerlikte su bulamazdık. Askerin zamanı yoktu.

Dağlarca'nın şiiri; Garip şiiri, İkinci Yeni, Toplumcu Gerçekci akım gibi aşamalara eklenmeden kendi bağımsız çizgisinde gelişimini sürdürdü. Niçin hiçbir kuşağın içinde yer almadınız?

Ben o davranışları yapay gördüm. Kendi şiirimin kökenini biliyorum. Sonra anlatımını, sentaksını kendim koymuşum. Onun için kendi yolumda gittim. Sonra onları derinliksiz buldum. Orhan Veli'yi severdim de derinliği yok. Şiirde derinlik, birinci vasıf. Bir takvim yaprağı gibi okunup atılmayacak. (Takvime güzel bir karşılık buldum. Bunu da yazın. Maliye Bakanı var ya, Kemal Unakıtan... Onun soyadından çıkardım. Takvime 'günakıtan' diyorum artık. Çok kullandığımız takvim sözünü atmamız gerek.)

'İçimdeki Şiir Hayvanı' bana, Cemal Süreya'nın "Fazıl Hüsnü'nün şiiri benzersiz bir yaratığın soluk alıp vermesi gibi bir şeydir." cümlesini hatırlattı...

Cemal Süreya, sevgili arkadaşım benim, şiirimi en çok anlayanlardan biridir. Zaten benim için, şiirim için en çok yazı yazan o olmuştur. O, daha öğrenci iken yanıma gelmişti. Benim şiirimle yakınlığını yüzüme söylemişti. Ölünceye kadar benim şiirimi savunmuştu. Bana hayatta en çok saygı gösteren insan da o olmuştur. Beni ne zaman görse elimi öpmeye kalkmıştır. Dargın olduğum zamanlarda bile böyle davranmıştır. Bu, benim için çok güzel bir yazı yazdı gençliğinde. Ben dedim ki, senin düz yazın çok iyi. Mantıki ve süslerden uzak bir yazı biçimin var... O, şiirinin adını anmadığım için biraz üzülmüş, sonradan bana söyledi. Ben senin şiirini yadsımadım, senin ikinci vaziyetini söyledim. Aramızda böyle bir soğukluk geçti. Ama hemen kapattı. En son yüzüne de söyledim. Onu bazı insanlar aldılar, tuttular, siyasi bir yazar yaptılar. İşte orada şiiri kötüledi. Ne yazık ki ölümü de yaklaşmış. Feci bir şekilde öldü. Ona çok üzüldüm. Oğlu tarafından öldürülmüş. (M.T: Doktorlara göre Cemal Süreya şeker komasından öldü. Ama oğlunun şiddet uyguladığı, dövdüğü de yıllardır bir iddia olarak konuşuluyor.)

Şiirlerinizde toplumsal bir duyarlılık her dönemde var. Sizin için idealist bir şair diyebiliriz. Şiirle neyi gerçekleştirmeyi düşündünüz?

Şiirde bir defa ulusumun Türkçesine bağlılığını ve ona olan sevgisini, ona olan emeğini hep sürdürmesini, yaşayarak göstermesini istedim. Bu amacım, bugün bile yazdığım her dizeme sebeptir. Bir çaba kaynağıdır. Dilimizi daha büyütmek, anlatım gücünü bütün yeryüzüne göstermek isterim. Zaten şiirlerimin bir amacı da odur. Şiirlerimin yeryüzüne yayılması Türkçenin başarısının yeryüzüne yayılmasıdır. Beni sevindiren de ancak budur. Yoksa Dağlarca'nın ulusal bir şair olması tek başına beni sevindirmez.

Yirmiden fazla çocuk kitabınız var. Çocukları hiç ihmal etmiyorsunuz.

Çocuklar zaten bende her bakımdan yarının göstergeleridir. Onu ihmal edersek neye güveneceğiz?

Çok sayıda şiir yazmanızın düzyazıdan uzak kalmanızla ilgisi var mı?

Vardır... Ben, düzyazıyı severim. Öyle kitaplarım da vardır; ama şiir, evrene daha yakındır. Şiirde bir mısra ile söylediğiniz şeyi düzyazıyla söyleyemezsiniz. Şiirde, hayatımızın en büyük zenginliği olan duyarlılık vardır. Zaten şiirin iki ayağı vardır. Bir imge ayağı yani hayal gücü ayağı, ikincisi de içtenlik... Bu ikisi düzyazıda da olur; ama şiirde daha kolay ve çabuk olur ve birbirine daha çok yakışır. Onun için kendimi anlatmakta şiiri seçtim. Ama şiir deyince öyle basmakalıp şiir değil. Zenginliğini yaşatan bir şiir. Benim bazı şiir çevirmenlerim, şiirlerimin Batı'daki dillere sığmadığını haber veriyorlar. Bundan da büyük, ayrı bir mutluluk duyuyorum.

Kaç kitabınız çevrildi?

50'den fazla kitabım yabancı dillere çevrilmiştir. Yaygınlığı çok daha fazla; ama kitap olarak 50'dir.

Dağlarca anlaşıldı mı? Şiirinize değeri ölçüsünde kıymet verildi mi?

Hakkımda on-on beş kitap çıkmıştır. Verilmese bile o yolda yürüyüş başlamıştır. Bana olan ilginin artması, yazdıklarımın değerini bulduğunu, birilerince okunduğunu gösteriyor. Bu, beni sevindiriyor.

Birçok şairin takipçileri, taklitçileri olmuştur. Dağlarca, Türk edebiyatında tek başınadır. Niçin takipçileriniz yok?

Evet, bazıları çabalıyorlar. Ama çabalamayanlar bile, okuduğum şiirlerinden anlıyorum ki, beni derinden okumuşlar. Zaten şiir, bu kadarıyla birbirine geçer. Öteki türlü geçme, daha belli olan geçmeler yaşamaz. Benim şiirlerimi iyice okuyanlar, bilerek bilmeyerek faydalandığımı elbette görmektedirler. Ben göremesem de, bunu sezebilirler. Çünkü şiir, okunduğunun yadsınmaz olduğunu bilir.

'İçimdeki Şiir Hayvanı' ilham perisine mi karşılık gelir?

İlham perisi demek, bunu çok basite indirgemektir. Evet o, taa küçüklüğümden beri şiir yazmak istediğimin öyküsüdür. Doğanın bana sığmadığının yansımasıdır. Şiirde açıkça söylüyorum; beni zorlayan bir şey, ona karşı savunma halinde olduğunu itiraf ediyor. Ondan kurtulamadığını, onu yaşattığını açıkça söylüyor. İçine oturmuş, işgal etmiş. Hem ona tabii bir oluşum vermiş. Hayat lokması vermiş.

'İçimdeki şiir havyanı gece gündür açtır' diyorsunuz. Siz yazdıkça doyan bir şey...

Bütün kitaplarımın özetini söylemişimdir. Onun tadını hissettiğimi yazamıyorum. 75 senedir bir itirafı söylüyor.

Niçin 'hayvan' dediniz?

Hayvan gibi çünkü canlı, ölümsüz. Hayatın kendisi ölümsüz. Mikroplar sende ölüyor, ötekine geçiyor. Şiiri bir hayvan olarak düşün. Bazılarından bazılarına geçiyor. Sürüp gidiyor. Kimse diyemez ki şiir benden başladı, kimse diyemez ki benden sonra ölecek. Ben, bu hayvan benden geçerken fotoğrafını çektim.

Belli bir şiir yazma vaktiniz var mı?

Vaktim yok. Ben bir nevi şiirin bakıcısı gibiyim. Şiir hayvanı acıktıkça iki üç günde bir şiir yazıyorum.

Birçok şair ileri yaşlarda ya şiiri bırakıyor ya da şiirinin kalitesi düşüyor. Siz hâlâ yeni ses ve söyleyiş arayışındasınız...

Benim şiir sevgim başka. Şunu diyebilirim. Beni toz yapsalar. Herkese verseler, sayısız kişiye yeterim şiir yazmak için. O tozu parmaklarına sürseler yazarlar.

Günümüzün edebiyat ortamını takip edebiliyor musunuz?

Edebildiğim kadar ediyorum. İktisadi kültürel sebeplerle bir genel düşüş var. Bir defa ne yazık ki kimse birbirini okumuyor. Okuyanlar eski şiiri okumuyor. Şiir, eski yaygınlığını yitirmiştir. Bir kültür düşüşü oldu. Sağcı, az sağcı; solcu, az solcu gibi... bölümler çıktı ortaya. Herkes, öbür taraf 'tukaka' kanaatinde. Ben şanslı adamım, çok eski olduğum için beni sağcılar da severdi. Şimdi şiirde kötüye gidiş var. Bütün tevazuumla söylüyorum. Türk şiirinde bir Dağlarca daha bulamazsınız. Bu kadar bir budala bulamazsınız!

Genç şairlere muhakkak Dağlarca'yı okuması salık verilir. Neden?

Çünkü Dağlarca vezinden gelmiş bir adam oraya. Lisede inan, onuncu sınıfta yirmi bir şiir yazdım. Yirmi biri de başka bir vezinde. Bütün derslerimde şiir yazdım. Hepsi başka bir vezinde. Böyle bir çocuk var mı şimdi? Hocası yazamaz... Bizde aşk, şevk, hırs vardı.

Gençlere bir cümleyle ne söylemek istersiniz?

Genç arkadaşlar, Türkçeye inansınlar. Türkçeye inanmak, bütün hayattaki başarılarının basamağıdır.



Türk şiirinin 93 yaşındaki büyük ustası Fazıl Hüsnü Dağlarca’yla şair, yazar Bedirhan Toprak konuştu


İSTANBUL – Öğrenmenin yaşı yok; epeyce eskide kalmış tanışıklığımızdan ve 90’ı devirmiş yaşından dolayı ne kadar hazırlıklı olursam olayım, ‘evdeki hesabın çarşıya uymadığını’ koca çınar Fazıl Hüsnü Dağlarca sayesinde bir daha öğrendim:

Sesimi işittirmek bir yana, ilk cevabındaki bir kelimeyi anlayamayıp da “Anlamadım?” diye itiraf etmek gafletinde bulununca, “Anlamadıysan çık git!..” tersleyişiyle alenen kovuldum; hemen sonra ne ‘kapitalist’liğim kaldı ne ‘kitabi’liğim; bir ara hatırladı, “Konuşmamız bitince oku da ağzımızdan kaçmış eski sözcükleri Türkçeleştirelim!” diye talimat verdi; daha sorularımın 10’da birini sormamışken “Yeter, ben yoruldum!” deyip ortada kalmışlığımı hiç mi hiç umursamadan kendince bitirdi söyleşiyi… Ama az sonra Muhsin Akgün’ün gelişiyle “Hadi bi soru da fotoğraflar hatırına sor bakayım!” diyerek lütfetti yüksek perdeden. Öylece yüz bulup bir cevaba da ben ‘kandırdım’ ve “Tamam, yeter artık, doldurursun sayfayı… Boş kalan yerlere de şiir koy!” deyip de ‘söyleşimizin’ bittiğini resmen ilan ederken son derece sevimsiz bir işten kurtulmanın rahatlığıyla, “boşver edebiyatı!” dedi.

Memleketin, iktidarın, muhalefetin ahvalini konuştuk, Atatürk’ü andık; öylece neş’esini de buldu, “Biliyor musun, iyi ki Dağlarca’dan önce gelmişim ben, Dağlarca’dan sonra gelmiş olsam Dağlarca adındaki bu şairin yazmış olduğu onca kitabı okumak zorunda kalacaktım” dedi kıs kıs gülerek; “Bunları yazma!” diyerek ‘sözcükler’den söz etti sonra uzun uzun; çok güldü, çok eğlendi. ‘Mutlu’ydu hatta. Gün, 11 Mayıs Cuma’ydı; 15.30’dan 18.00’e iki buçuk saat kalmıştım yanında; “Kimse tutmuyor sözünü” deyince, Muhsin Akgün’den alacağım fotoğrafları ‘Bizzat getireceğim’ sözü vererek vedalaşmış, sigarama kavuşmuştum…

Dağlarca’nın, tıpkı İlhan Berk gibi, Şiir’den başka hiçbir şeyi önemsemediğini zaten biliyordum da… Şiir’i neden önemsediğini, gene öğrenememiştim. Olsun, ben dağlarca, denizlerce, derinlerce helal ettim Dağlarca’ya.

16 Haziran 1990’da, Yeni Düşün dergisinin son sayısında yayımlanacak şiirinizle beraber bir de şiir üstüne, sizin şiiriniz üstüne bir cümle almıştım sizden; “Şiirlerim sanki düzyazılarımdır, benim yazmak istediklerimse daha yazamadıklarım” diyordunuz… Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?

Kişilerin yanıtları başka kişidir. Sorunun boşluktaki durumunu boşluktaki ısıyla sezerler. Sorular kendi kendilerine öylesine kümeleşirler ki soru soran dışarıda kalır. İşte, okuyucuların o konuşmadan aldıkları tat da burada başlar; iki kişinin karşılıklı konuşmasından yavaş yavaş uzaklaştıkları kendilerince de anlaşılır, artık kâğıtta kalan soru ile okuyucudur.

(Satır başı!..) Yaptığım konuşmalarda, iki kişiyle başlayan bu küçük toplantının çok kişiyle sürdüğünü, daha çok kişiye ulaştığını gözlemliyorum. Bu olay, sözün, ‘olduğunda’ durmadığını, ‘olacağına’ dönüştüğünü duyurur bize. Konuşmalarım böyle başkalaşmalarla sanki başkasına adanmış gibidir. Sanıyorum ki kişinin sözleri de düzeltilmiş yeni baskılarla ayrı ayrı sürelerde yayımlanmış yapıtlara çok benzer. Anlamın doğurganlığı yanıtlarımızı öylesine yeniler ki hangisi bizimdir, hangisi değildir bilemeyiz. Ben çok konuşmak istemem; bir kişi iken bile çok kişilik konuştuğuma göre, çok konuştuğum sürelerde aşırı kalabalık olmak tedirgin eder beni. Bu duygu yaşlandıkça artmakta. Yaşlandıkça konuşmamak isterim. Ne ki ben yaşlandıkça benden konuşmamı isteyenler çoğalıyor. Bunu da üzülerek şöyle yorumluyorum: Biraz bile istemediğim bu duruma nasıl vardım, nasıl ulaştım diye düşününce anlıyorum ki, ben sözü eğitimim altına almak isterken.. üzülüyorum, sözler egemen kesildiler bana. O söz, geçmişte size söylemiş olduğum söz yuvarlak; yine öyle düşünmüyorum. O günden bugüne gövdemin bütün hücreleri kim bilir kaç kez değişmiştir; yaşama sevincim, ülkemin durumu, yeryüzü, gökyüzü değişmişlerdir; dilimizin özgünlüğü, çok şükür biraz daha artmıştır; bu nedenler, kuşku yok ki eski tümcelerin içinde olmadığımızın değişik nedenleridir. Kişi, anlatımıncadır. O günden bu güne bir olayı daha yakından, daha çok anladığıma göre, kendimi de daha çok açıklayabiliyorum; bendeki beni topluma daha yakın kılabiliyorum.

Burdan başa dönelim: İlk şiiriniz yayımlandığında henüz 17 yaşındasınız; sizi şiire uyandıran neydi… Ne oldu, nasıl oldu da başka hiçbir şeye benzemeyen ‘şiir’ diye bir dili fark ettiniz?

Bu sorunuz sizin bir kapitalist olduğunuzu gösteriyor!.. Bütün düşüncelerinizi soruşturma yaptığınız kişilerden bir bir toplamaya alışmışsınız çünkü. Bu sorunuzu 150’yi geçmiş yapıtlarımı okuyarak, içindeki binlerce değişikliği saptayarak aramanız, bulmanız size düşer. Bir kapitalist gibi her şeyi karşınızdaki yazara bırakmayınız. Böyle konuşmalar, bilgisayarla konuşmalar gibi makinece olmamalıdır.

Etkilendiğiniz şairleri, esin kaynaklarınızı sormuyorum sayın Dağlarca, dil olarak ‘şiir’i soruyorum: ‘Şiir dili’ dediğimiz şeyin bildiğimiz tüm dillerden farkı neydi ki sizi kandırabildi, sözcüğün her iki anlamında soruyorum: Hem avuttu, hem doyurdu?

Bu sorunuz eski deyimle çok ‘kitabi’… Ben Anadolu’da yetişmiş bir Türk çocuğuyum. Elime geçen olanaklarla Türk yazarlarını en küçük yaşlarımdan başlayarak izledim. Bu etkilenme bana dil sevinci aşıladı. Sevinmek için yazmaya başladım, yazdıkça sevindim. Öylesine uğraştım ki kendimle, yere düşen bir buğdayın ilk filizini, filizin biraz büyümesini, başağa güreşmesini, taneye dönüşmesini gözlerimle görürcesine izledim. Bu, minicik başarılarla beni çağırdı; onlara gittim, beni yetiştirdiler; bana, neyin neden güzel olduğunu, nasıl güzel olduğunu, güzelin son sınırlarına nasıl varılabileceğini değişik biçimlerde gösterdiler. Her dizenin tek başına bir bilimi vardır; bunu güneş ışığıyla gösterdiler bana, göstermekteler bana.

Şiir dilinin… Şiir yazmanın, okumanın ya da şiir mantığıyla kurulmuş bir dünyanın, hemen hemen tümüyle imkânsızlık ve yalnızlıkla dolu olan ‘bu dünya’ya bir yaşama-algı alternatifi sunduğundan söz edilebilir mi?

Ben bu dünyada da yalnız değilim!.. Bu sizin anlatımınız, dışarıdan bakıştır. Oysa sanat, tümüyle bir içeri bakıştır. Bir çocuk vardır, boş sandalı dolu görür; bir başka çocuk tersini yaşar, dolu sandalı boş görür; bir üçüncüsü, sandalı görmez; bir dördüncüsü, denizi de görmez, ırmağı da görmez; bir başkası kendini görür Atlantik’te yüzerken; bir başkası, Beşiktaş’taki o küçük parkta kendini Barbaros görür… Şiir o çocuktur. O çocukların teker teker hepsidir şiir. Şiire küçükten başlayanların belli bir öğretmeni yoktur; onun kendi öğrenmesi vardır, bitmez tükenmez öğrenmesi!.. Öğrenmek, yeryüzünün tek mutluluğudur. Her eylem öğrenmekten başlar. Fransız Devrimi, kişi acısının yine kişiye görünmesinden başka nedir? Mustafa Kemal, bizler için, geri kalmış ülkeler için yeryüzünce ulaşılmamış o insan kavramının hepimize ayrı ayrı görünmesinden başka nedir?

Peki, şiirin bittiği bir yer var mı?

Olamaz!.. Şiirin bittiği yer düşünülemez bile. İnsanın bittiği yer olabilir ama şiirin bittiği yer olamaz!

Çocukluk biter mi peki?.. Kalbi, algısı, duyarlılığı yaşlanmayan biri ne vakit büyür?

Çocukluk, insanın özel ısısıdır; kimisi ekmek kavgasından alır bu ısıyı, kimisi hastalıktan. Mesela evliler, hem evlendikleri zamanki, hem tanıştıkları, hem daha evvelki çocukluklarını yaşarlar evliliklerinde. İnsan her gün bir yaprak çevirir hayattan. Çünkü hayat, insanın tek başına kurduğu bir yapı değil. Mesela, siz mutlusunuz ama diğerleri değil.

Çocuk ve çocuklukta kalalım biraz… kalalım, çünkü ‘Çocuk ve Allah’a gelmek istiyorum: Şiir yolculuğunuzun başlangıcından bugüne size eşlik eden ‘çocuk-çocukluk’ kavramının ne kadarı eskide bıraktığınız çocukluğunuza, ne kadarı içinizdeki çocuğa, ne kadarı genel olarak çocukluğa ve çocuklara yönelik?

Bu soruya kimse cevap veremez… Çünkü kimse bilemez. Bu, tartılabilir, ölçülebilir bir şey değildir çünkü. Şöyle diyelim: Kişi nice kendiyse onca var olmuştur. Kişiliği olmayanlar, yaptıkları işte de, yazdıkları dizelerde de, tümcelerde de, evlerinde de, baba-anne olmalarında da, yurttaş olmalarında da, yaşamalarında da eksiktirler. Onlardan bir başarı beklenemez.

Aslında, ‘Çocuk ve Allah’tan yola çıkarak Dağlarca şiirindeki ‘mistik algı’ya gelmek istemiştim… Dağlarca, şair Dağlarca, maddenin, ‘eşyâ’nın ardında ne görüyor?

Ben, eşyanın ardında yaşamaktan başka bir şey görmüyorum. Kişi, yazarken şu kuralı gözden kaçırmamalıdır, bu gerçeği ben yıllarca önce düşünmüş, bulmuş, birkaç yerde de söylemiştim: Kişi, hem bir saat gibi, içinde bulunduğu ‘sürez’i yazmalıdır, hem bir pusula gibi, varılması gereken yeri göstermelidir. Bu iki gerçek, yazarın yapay olarak edindiği bir güç olmamalı, bu, aslında duyduğu bir yetenek olmalıdır. Yazınımızı bu ölçüyle incelerseniz şaşıracaksınızdır. Bu ölçüye uygun yapıtların nice az olduğunu görerek şaşıracaksınızdır. Okuyucular bu tümcemi duyar duymaz beğendikleri yapıtları anımsasınlar isterdim: hangisi o anlatıma uyuyor, hangisi uymuyor; aynı tümce içinde bu iki başlı gerçeği gösterebilen var mıdır, yok mudur, bulsunlar isterdim. Yeter, ben yoruldum… Kaç soru var daha?

Çok var, daha hiçbir şey sormadım…

Yeter, sorma artık. Boşver edebiyatı. Ayrıca, bir yazarı tanıtırken 10 bin soru gerekmez, 10 soru yeterlidir bence. Sorular bileşik kaplara benzer. Birisi dolarken öteki de dolar. Nitekim deminden beri sorduğunuz bütün sorular, sormadığınız soruları da yanıtlamakta.

(‘Fotoğraflar hatırına’ son soru) İlk soruyu hatırlatarak soracağım: Şiir üstüne bir söz söyler misiniz bize?

Ben şiiri adım gibi saydım. Yalnız bana özgü, mektuba benzeyen, yanıtı alınmayan, ‘sesleniş’i andıran bir güç sandım şiiri; ‘güç’ sözcüğünü yineliyorum!.. Çok küçükken duyduğum bir masal, o masala inanmak böyle düşündürdü beni: O masalda ‘Kırk Haramiler’ evlerini bir dağın arkasına yapmışlardı (‘kırk harami’yi çocuklar da anlasınlar diye düzeltelim: ‘kırk hırsız-uğursuz’). Kırk harami, evlerinin bulunduğu dağın önüne gelip “Açıl susam açıl!..” diyorlar, dağın üzerindeki saklı kapı açılıyor, o kırk harami atlı olarak içeri giriyor, kapıyı “Kapan susam kapan!..” diyerek yine sözle kapatıyorlardı. Bu küçük görüntü düşüne düşüne beni şiire ulaştırdı. Bu benzerliği, belki şiirin de sözcüklerden, sözden kurulu olması yaratmıştır. Söze, sözcüğe böylesine inanç duydum. Yeri gelmişken söylemeliyim: Ben gençken, 15 yaşıma kadar, şiir yazarken çok terlerdim; şiir bittikten sonra, gömleğimi sıktığımı, teri gömleğimden akıttığımı bugün bile anımsarım. O kadar zorlanmamın nedenine gelince… Çözemem, anlatamam. Belki, yazdığıma inanırdım, ondan sanıyorum. Şöyle: Ben bir adayı yazarken ayaklarımın altında ada olurdu; dağ yazarken dağ vardı; elleri yazarken ellerim karşımdakinin elleriyle dolardı, sıcaklardı. Bugün bile biraz öyledir. Ben şiire inanırım. Şiirde yalan söylemediğime isterim ki okuyucularım da inansınlar. Kısaca, ben yazdıklarımın bir parçasıyım. Yazdıkça, her şiirin birazı gitmişse de benden birazı kalmıştır.

Bir de şu var: Şiir bende mayalanıyor. Maya gibi oluyor. Sözcükler beynimde çiftleşiyor sanki. Bir bakıyorum iç içe çoğalıvermişler. Yazmasam belki bin kişi olacaklar; yazarak azaltıyorum onları. Yolculuk gibi bir şey biraz da: Yola çıkarıyorum onları ve onlar bir yerde, inecekleri durağa geldiklerinde iniyorlar. Ki asıl demek istediklerim bunlar değil, bunlara benzer sözcükleri siz düşününüz, siz bulunuz. Sözcükler, belki, konuşurken de, yazarken de birer ‘tay’… Taylara benziyor hepsi; onları ilkin ıslıklarımla çağırıyorum, geliyorlar, gidiyorlar, siz buna konuşma diyorsunuz!

‘Son kitap’ dediğiniz, öyle tasarladığınız bir kitap var mı?

Allah göstermesin!.. Allah bana son kitabımı göstermesin. Hem, ben ne kadar uğraşsam da bazı kitaplar var ki onları bitiremem. ‘Son kitap’ diye bir tasarım yok, benden sonra ne olacak bilmiyorum ama benden sonra sağlam 10-15 kitap daha çıkar.

Fazıl Hüsnü Dağlarca 

21 Ocak 2026

ESKİ DÜZEN GERİ GELMEYECEK YASINI TUTMAMALIYIZ.

Kanada Başbakanı Mark Carney’den Davos’ta küresel sisteme eleştiriler:“Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk. Tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir. Ama bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz.”

Bugün, dünya düzenindeki kopuştan, “güzel bir hikâyenin” bitişinden ve büyük güçler arasındaki jeopolitiğin artık hiçbir sınıra tabi olmadığı acımasız bir gerçekliğin başlangıcından söz edeceğim.
Ama aynı zamanda şunu da savunuyorum: Kanada gibi orta ölçekli güçler çaresiz değildir. İnsan haklarına saygı, sürdürülebilir kalkınma, dayanışma, egemenlik ve devletlerin toprak bütünlüğü gibi değerlerimizi yansıtan yeni bir düzen kurma kapasitesine sahiptirler.

Daha az güçlü olanların gücü, dürüstlükle başlar.

Neredeyse her gün, büyük güç rekabeti çağında yaşadığımızı hatırlatıyoruz kendimize. Kurallara dayalı düzenin aşındığını. Güçlülerin istediklerini yaptığını, zayıflarınsa katlanmak zorunda kaldığını.
Thukydides’in bu sözü kaçınılmaz gibi sunuluyor – uluslararası ilişkilerin “doğal mantığının” yeniden sahneye çıkışı gibi. Ve bu mantık karşısında ülkelerde güçlü bir eğilim doğuyor: uyum sağlamak, sorun çıkarmamak, itaatin güvenlik satın alacağını ummak.

Satın almayacak.

Peki, seçeneklerimiz neler?

1978’de Çek muhalif Václav Havel –sonradan cumhurbaşkanı olacak– “Güçsüzlerin Gücü” adlı bir deneme yazdı. Şu basit soruyu sordu: Komünist sistem kendini nasıl ayakta tutuyordu?
Cevabına bir manavla başladı. Bu dükkân sahibi her sabah vitrinine bir tabela asıyordu: “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” Buna inanmıyordu. Kimse inanmıyordu. Ama yine de asıyordu – sorun çıkmaması için, uyum sinyali vermek için, hayatını kolaylaştırmak için. Ve her sokaktaki her dükkân sahibi aynı şeyi yaptığı için sistem sürüyordu.

Sadece şiddetle değil, sıradan insanların içten içe yanlış olduğunu bildikleri ritüellere katılmasıyla ayakta kalıyordu.

Havel buna “yalan içinde yaşamak” diyordu. Sistemin gücü hakikatinden değil, herkesin doğruymuş gibi davranmaya razı olmasından geliyordu. Kırılganlığı da aynı yerden doğuyordu: bir kişi bile bu oyunu bıraksa –manav tabelayı indirse– yanılsama çatlamaya başlıyordu.

Dostlar, şirketlerin ve ülkelerin tabelalarını indirme zamanı geldi.

On yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler, “kurallara dayalı uluslararası düzen” dediğimiz yapı sayesinde refah içinde yaşadı. Kurumlarına katıldık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden yararlandık. Onun koruması altında değer temelli dış politikalar izleyebildik.

Bu düzen hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk. En güçlülerin işine geldiğinde kendilerini muaf tuttuğunu. Ticaret kurallarının asimetrik uygulandığını. Uluslararası hukukun, suçlanan ya da mağdurun kimliğine göre farklı sertlikte işletildiğini.
Ama bu kurgu işe yarıyordu ve özellikle Amerikan hegemonyası kamusal mallar sağlıyordu: açık deniz yolları, istikrarlı bir finans sistemi, kolektif güvenlik ve uyuşmazlıkları çözmeye yarayan çerçeveler.

Biz de tabelayı cama astık. Ritüellere katıldık. Söylemle gerçeklik arasındaki farkları büyük ölçüde görmezden geldik.

Bu pazarlık artık işlemiyor.

Açık konuşayım: Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun içindeyiz.

Son yirmi yılda finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarında yaşanan krizler aşırı küresel bütünleşmenin risklerini çıplak biçimde ortaya koydu.
Daha yakın dönemde büyük güçler ekonomik bütünleşmeyi silah gibi kullanmaya başladı. Gümrük vergileri baskı aracı oldu. Finansal altyapı zorlama aracına dönüştü. Tedarik zincirleri istismar edilecek zafiyetler haline geldi.

Bütünleşme sizi bağımlı kılan bir şeye dönüştüğünde, “karşılıklı fayda” yalanının içinde yaşayamazsınız.

Orta ölçekli güçlerin dayandığı çok taraflı kurumlar –DTÖ, BM, COP, yani kolektif sorun çözme mimarisi– tehdit altında.

Bu yüzden birçok ülke aynı sonuca varıyor: Enerjide, gıdada, kritik madenlerde, finansta ve tedarik zincirlerinde daha fazla stratejik özerklik geliştirmeliler.
Bu dürtü anlaşılır. Kendini besleyemeyen, enerjisini sağlayamayan, kendini savunamayan bir ülkenin pek seçeneği yoktur. Kurallar sizi korumuyorsa, kendinizi korumak zorundasınız.

Ama bunun nereye götürdüğünü de açık gözle görelim. Kalelerle dolu bir dünya daha yoksul, daha kırılgan ve daha sürdürülemez olur.
Bir başka gerçek daha var: Büyük güçler kurallar ve değerler iddiasından bile vazgeçip sadece güç ve çıkar peşine düşerse, “işlemcilik”ten sağlanan kazançları sürekli tekrar etmek zorlaşır. Hegemonlar ilişkilerini sonsuza kadar paraya çeviremez.

Müttefikler belirsizliğe karşı çeşitlenir, sigorta alır, seçenek artırır. Bu, egemenliği yeniden kurar – bir zamanlar kurallara dayanan egemenliği, artık baskıya dayanabilme kapasitesine bağlar.

Bu klasik risk yönetiminin bir bedeli var. Ama stratejik özerkliğin, egemenliğin maliyeti paylaşılabilir. Dayanıklılığa kolektif yatırımlar, herkesin kendi kalesini kurmasından ucuzdur. Ortak standartlar parçalanmayı azaltır. Tamamlayıcılıklar herkes için kazançtır.

Orta güçler için soru, bu yeni gerçekliğe uyum sağlayıp sağlamamak değildir. Sağlamak zorundayız. Soru, bunu sadece duvarları yükselterek mi yapacağız, yoksa daha iddialı bir şey mi deneyeceğiz?

Kanada uyanma çağrısını ilk duyanlardan biri oldu ve stratejik duruşunu kökten değiştirdi.
Kanadalılar, coğrafyamızın ve ittifaklarımızın otomatik olarak refah ve güvenlik sağladığı eski rahat varsayımın artık geçerli olmadığını biliyor.

Yeni yaklaşımımız, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın dediği gibi “değer temelli realizm”dir – ya da başka bir deyişle, ilkeli ve pragmatik olmayı hedefliyoruz.
Egemenlik ve toprak bütünlüğü, BM Şartı’yla uyumlu olmadıkça güç kullanımının yasaklanması, insan haklarına saygı gibi temel değerlere bağlılıkta ilkeliyiz.
Ama aynı zamanda pragmatiğiz: ilerlemenin çoğu zaman kademeli olduğunu, çıkarların ayrıştığını, her ortağın değerlerimizi paylaşmadığını biliyoruz. Gözümüz açık biçimde, stratejik olarak geniş bir angajman içindeyiz. Dünyayı olduğu haliyle karşılıyoruz, olmasını dilediğimiz haliyle beklemiyoruz.

Kanada ilişkilerini, derinlikleri değerlerimizi yansıtacak şekilde ayarlıyor. Dünya düzeninin akışkanlığı, bunun doğurduğu riskler ve gelecekte ne olacağının önemi nedeniyle, etkimizi azami kılmak için geniş angajmanı önceliyoruz.
Artık sadece değerlerimizin gücüne değil, gücümüzün değerine de yaslanıyoruz.

Bu gücü içeride inşa ediyoruz.
Hükümetim göreve geldiğinden beri gelir, sermaye kazancı ve yatırımlar üzerindeki vergileri düşürdük; eyaletler arası ticaretteki tüm federal engelleri kaldırdık; enerji, yapay zekâ, kritik madenler, yeni ticaret koridorları ve daha fazlasına bir trilyon dolarlık yatırımı hızlandırdık.
On yılın sonuna kadar savunma harcamalarımızı iki katına çıkarıyoruz ve bunu yerli sanayimizi güçlendirecek şekilde yapıyoruz.

Dışarıda hızla çeşitleniyoruz. Avrupa Birliği ile kapsamlı bir stratejik ortaklık kurduk, Avrupa’nın savunma tedarik düzenlemesi SAFE’e katıldık.
Son altı ayda dört kıtada on iki ticaret ve güvenlik anlaşması imzaladık.
Son günlerde Çin ve Katar’la yeni stratejik ortaklıklar kurduk.
Hindistan, ASEAN, Tayland, Filipinler ve Mercosur’la serbest ticaret anlaşmaları müzakere ediyoruz.

Küresel sorunlara çözüm için “değişken geometri” izliyoruz: farklı konular için, ortak değer ve çıkarlara göre farklı koalisyonlar.
Ukrayna konusunda “Gönüllüler Koalisyonu”nun çekirdek üyesiyiz ve kişi başına düşen katkıda en büyük destekçilerden biriyiz.
Arktik egemenliği konusunda Grönland ve Danimarka’nın yanındayız, Grönland’ın geleceğini belirleme hakkını tamamen destekliyoruz. NATO’nun 5. Maddesine bağlılığımız sarsılmaz.
Kuzey ve batı kanatlarını güçlendirmek için NATO müttefiklerimizle (Nordik-Baltık 8 dahil) çalışıyoruz; ufuk ötesi radarlar, denizaltılar, uçaklar ve sahadaki askerlerle tarihte görülmemiş yatırımlar yapıyoruz. Kanada, Grönland üzerinden uygulanan tarifelere karşıdır ve Arktik’in güvenliği ve refahı için odaklı görüşmeleri savunur.
Çok taraflı ticarette, Trans-Pasifik Ortaklığı ile Avrupa Birliği arasında köprü kurarak 1,5 milyarlık yeni bir ticaret bloğu yaratmayı savunuyoruz.
Kritik madenlerde, arzın tek elde toplanmasından çıkmak için G7 merkezli “alıcı kulüpleri” kuruyoruz.
Yapay zekâda, hegemonlar ve dev teknoloji şirketleri arasında seçim yapmaya zorlanmamak için benzer düşünen demokrasilerle iş birliği yapıyoruz.

Bu safça bir çok taraflılık değil. Kurumlara yaslanan bir yaklaşım da değil. İşe yarayan koalisyonları, konu konu, yeterince ortak zemini olan ortaklarla kurmaktır.
Ve ticaret, yatırım, kültür alanlarında gelecekteki sınamalar için başvurabileceğimiz yoğun bir bağlantı ağı örmektir.

Orta güçler birlikte hareket etmek zorunda, çünkü masada değilsek menüdeyiz.
Büyük güçler tek başına gidebilir. Pazar büyüklükleri, askerî kapasiteleri, dayatma güçleri vardır. Orta güçlerin yoktur. Ama bir hegemonla sadece ikili pazarlık yaptığımızda, zayıflıktan pazarlık yaparız. Sunulanı kabul ederiz. Birbirimizle en uyumlu olma yarışına gireriz.

Bu egemenlik değildir. Boyun eğmeyi kabul ederken egemenlik performansı sergilemektir.

Büyük güç rekabeti dünyasında aradaki ülkelerin seçimi vardır: ya birbirleriyle gözde olma yarışı yapacaklar ya da etki yaratacak üçüncü bir yolu birlikte kuracaklar.
Sert gücün yükselişi bizi şuna kör etmemeli: meşruiyetin, bütünlüğün ve kuralların gücü –eğer birlikte kullanırsak– güçlü kalacaktır.

Bu da beni yeniden Havel’e getiriyor.
Orta güçler için “hakikat içinde yaşamak” ne demektir?

Gerçeği adlandırmak demektir. “Kurallara dayalı uluslararası düzen” hâlâ anlatıldığı gibi işliyormuş gibi konuşmayı bırakmak.
Adını koyalım: En güçlülerin ekonomik bütünleşmeyi baskı aracı olarak kullandığı, giderek sertleşen bir büyük güç rekabeti sistemi.

Tutarlı davranmak demektir. Aynı standartları dostlara da rakiplere de uygulamak. Bir yönden gelen ekonomik zorlamayı eleştirip, ötekinden gelince susarsak tabelayı camda tutuyoruz demektir.
İnandığımız şeyi inşa etmek demektir. Eski düzenin geri gelmesini beklemek yerine, anlatıldığı gibi işleyen kurumlar ve anlaşmalar kurmak.
Ve baskıyı mümkün kılan kaldıraçları azaltmak demektir. Güçlü bir iç ekonomi her hükümetin önceliği olmalıdır. Uluslararası çeşitlenme sadece ekonomik akılcılık değil; dürüst dış politikanın maddi temelidir. Ülkeler, misillemeye açıklarını azaltarak ilkeli duruş hakkını kazanır.

Kanada, dünyanın istediği şeye sahip. Bir enerji süper gücüyüz. Devasa kritik maden rezervlerimiz var. Dünyanın en eğitimli nüfusuna sahibiz. Emeklilik fonlarımız dünyanın en büyük ve en sofistike fonları arasında. Sermayemiz, yeteneğimiz ve kararlı hareket edebilecek mali kapasiteye sahip bir devletimiz var.
Ve başkalarının özendiği değerlere sahibiz.

Kanada, işleyen çoğulcu bir toplumdur. Kamusal alanımız gürültülü, çeşitli ve özgürdür. Kanadalılar sürdürülebilirliğe bağlıdır.
Kaotik bir dünyada istikrarlı, güvenilir bir ortağız – uzun vadeli ilişkiler kuran ve onlara değer veren bir ortak.

Kanada’nın bir şeyi daha var: olup biteni görme ve buna göre hareket etme iradesi.
Bu kopuşun uyumdan fazlasını gerektirdiğini biliyoruz. Dünyayı olduğu gibi dürüstçe görmeyi gerektiriyor.

Tabelayı camdan indiriyoruz.

Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir.
Ama bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz.

Bu, kaleler dünyasından en çok kaybedecek ve gerçek iş birliği dünyasından en çok kazanacak olan orta güçlerin görevidir.
Güçlülerin gücü var. Ama bizim de bir şeyimiz var: rol yapmayı bırakma, gerçeği adlandırma, içeride gücümüzü inşa etme ve birlikte hareket etme kapasitesi.

Kanada’nın yolu budur. Açıkça ve özgüvenle bunu seçiyoruz.
Ve bu yol, bizimle birlikte yürümeye istekli her ülkeye açıktır.

Mark Carney
Kanada Başbakanı 

24 Ağustos 2023

MECİT ÖMÜR ÖZTÜRK İLE RÖPORTAJLAR

Güçlü İmanla Her Türlü Korku Yenilir

Kitaplarıyla okurunu insanın iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkaran Mecit Ömür Öztürk’le konuştuk. Çok okunan ve sevilen kitaplarının hem hikayesini anlattı. Öztürk Korkma Hep Varsın kitabında da ele aldığı ölüm korkusuyla başa çıkmanın yolunu şöyle açıklıyor: “Fakat bunlardan daha önemlisi, genel anlamda kişinin imanının kuvvetlendirilmesidir. İman, ölüm ötesinin varlığını da içine alan çok geniş bir meseledir ve imanın güçlendirilmesi karşısında sadece ölüm korkusu değil, yaşamdaki fazladan her türlü korku ve endişeden kurtulmak mümkün olabilir. Kuvvetli bir iman, bağışıklık sistemi güçlü bir beden gibi, hastalıkların tedavisi ile uğraşmaz, daha hastalanmadan işin önünü almış olur. “

Yeni Şafak / Pazar Eki
Kasım 2021

– Dervişin Teselli Koleksiyonu, Haletiruhiye, Yaşamın Gizli İşaretleri ve son çıkan kitabınız Korkma Hep Varsın… Çok sevilen çok okunan kitapların yazarısınız. Kendi yazma serüveninizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Yazma konusunu kendim için bir mükellefiyet gibi görüyorum. Bir ödev gibi… Okuduğum ve kendi ruhuma ilaç gibi gelen klasik eserlerin, özellikle maneviyatla ilgili olanlarının günümüze yansıtılmasıyla ilgili bir ödev…

Yaşam ilerliyor ama insan ilerlemiyor, bilakis ruh haliyle daha da çöküntüye doğru gidiyor. Bilim ve teknoloji ileriye doğru giderken insanın ruh halinin sürekli gerilere, olumsuza doğru gitmesi karşısında çözümler aramak gerekiyor. Bu çözümlerden biri de “eskiler ne diyordu, benzer durumlarda ne yapıyordu, böyle konulara nasıl yaklaşıyordu, bu zorlukları nasıl aşıyordu?” sorusunun yanıtlanmasında yatıyor. Bana da -ruhumdan geldiğini hissettiğim bir yönlendirmeyle- kadim düşüncelerin, klasik kitapların dünyası içerisinde bir kazı yapma işinde çalışmak nasip oldu. Ödevimi severek yapıyorum ve bunu yaparken manevi olarak bir tatmin de yaşadığım için yazmaya, çalışmaya devam edebiliyorum. Bu yolda öncelikle kendimi iyileştirmeye çalıştığıma inandığım için hayat boyu araştırmaya ve yazmaya devam etmeye niyetliyim. Fakat yine de bu bir nasip işidir…

– Korkma Hep Varsın zamanlama açısından çok ilginç bir dönemde çıktı. Pandemi nedeniyle çokça kayıp yaşandı, ölüm gerçeğiyle yüzleşme, ölüm korkusu duyma daha kolektif bir düzlemde yaşandı. En baştan soralım. İnsan ölümden neden korkar?

Ölümle ilgili korkunun temel üç tane kaynağı olduğunu düşünüyorum. Biri, ölümle yokluk meselesini eşitlemedir. Yani ölümle birlikte yok olmaktan korkmaktır. İkincisi, ölüm sonrasında yaşamın devam ettiğine inanmakla birlikte bunun kötü veya karışık bir devam olacağı yönündeki düşüncedir. Üçüncüsü de ecelin takdir edilmiş özel ve belirli bir tarihi olduğunu bilmemekten veya buna tam ikna olamamaktan kaynaklanan endişelerdir. Böyle bir insana göre ölümün zamanı belirsiz olduğuna göre, insan her an ölebilme duygusunun yükünü hep sırtında taşımak zorunda kalır.

Ölüm korkusunu yenmenin yolu, ölümü ve ölüm sonrası hayatı doğru tanımaktan geçer. Bu tanıma sadece kitaplardan olmamalı elbette. Fırsat buldukça kabir ziyaretleri yapılabilir. Bir yakını vefat eden kişinin defin işlemlerinde biraz daha aktif rol alması düşünülebilir. Ölüm gerçeğini tam kavramış insanlarla birlikte zaman geçirilebilir. Ölümle ilgili bazı kitaplar okunabilir. Ölüme yaklaşmış, dahası ölüm döşeğindeki insanlarla sıcak ilişkiler kurulabilir. Vefat etmiş yakınlarımıza dualar ve manevi hediyeler göndererek hem onları hem de ölümü hatırlamak gibi pratikler düşünülebilir.

Fakat bunlardan daha önemlisi, genel anlamda kişinin imanının kuvvetlendirilmesidir. İman, ölüm ötesinin varlığını da içine alan çok geniş bir meseledir ve imanın güçlendirilmesi karşısında sadece ölüm korkusu değil, yaşamdaki fazladan her türlü korku ve endişeden kurtulmak mümkün olabilir. Kuvvetli bir iman, bağışıklık sistemi güçlü bir beden gibi, hastalıkların tedavisi ile uğraşmaz, daha hastalanmadan işin önünü almış olur.

– Kitabınız bu korkuya sağlam bir teselli sunuyor. Yaradan zayi etmez diyorsunuz. Bir elma çekirdeğini dahi zayi etmeyen Yaradan insan gibi bunca karmaşık, özel bir varlığı niye zayi etsin? Neden etmez? Kısaca sizden dinleyelim.

Evrende abeslik de yoktur israf da… Sinek kanadından galaksilere kadar durum böyledir. Bu kadar hassas ve iktisatlı bir yaratımda basit bir parça bile yok edilmez, bilakis bir başka süreçte değerli bir malzeme olarak kullanılır. Kâinatta yok etme yoktur, var etme vardır, en basit nesnelerin bile en değerli şeylere çevrilmesi vardır ve bu tecelli her yerdedir. Bunun herhangi bir istisnası yoktur.

– İnsan bedeninde gereksiz, faydasız, anlamsız, abes bir organ, bir damar, bir hücre bile yokken insanın tamamı ve topyekûn bütün insanlık nasıl abes ve anlamsız yere dünyada yaşıyor olabilir?

Tohum ve çekirdek gibi küçük, basit ve zayıf malzemelere koca ağaçlar, binlerce çeşit meyveler takan bir tecelliden, ağacın etrafındaki çamuru bile israf etmeyip onu binlerce meyveye çeviren ilahi sistemden bahsediyoruz. Bu sahneler karşısında insanı israf olacağını, yok olup gideceğini, yeni bir yaşam versiyonuna geçmeden zayi olacağını düşünmek akıl dışıdır.

İnsanı hiçbir varlığa nasip etmediği ayrıcalıklarla donatan yaratıcı, bunun ardından onu faydasız, amaçsız, maksatsız, neticesiz, hikmetsiz bir şekilde ölüme – yok oluşa emanet etmez.

İnsanın anne karnına kıyasla çok daha geniş imkanları olan bu dünyaya çıkarıldıktan sonra, tekrar dar bir mekâna, anne karnından bile kısıtlı bir yere, toprağa girip çürümeye terk edilmesi, ilahi hikmet ve iktisat bakımından izah edilebilir bir döngü değildir. İnsanın şaşaalı hikayesi böyle bir ölümle sona ermez. İnsan denilen bu seçkin varlığın sonu ayak altında ezilen un ufak olmuş kemikler olamaz.

Bir zamanlar yoktuk, şimdiyse varız. İnsan önce hiçbir şeydi, sonra birçok şey oldu. Varlığımızı sıfırlayan ağır bir neticeye maruz bırakılmamızı gerektirecek hiçbir tutarlı neden gösterilemez. İnsanın yeniden “hiçbir şey” olacağını öne sürmek akla yatkın bir açıklama değildir. Korkma Hep Varsın kitabında bazı bölümlerde “insan ölümle ya yok olup giderse, ya yeniden diriltilmezse, ya ona ebediyet verilmezse” gibi hayali ve farazi kurgular üzerinde de birçok kez fikir gezdirmeye çalıştım. Ahireti olmayan bir yaşamın nasıl bir anlamsızlık ve daha ötesi nasıl gereksiz bir yük olduğunu görmek için bu farazi sorgulamaların fevkalade önemli olduğunu düşünüyorum.

ÖLÜMÜ HATIRLAMAK

– Çağımız ölümü sürgüne göndermiş gibi adeta. Ölüm yokmuş hatta yarın yokmuş gibi yaşıyoruz. Ölüm korkusu duyan birine pratik anlamda neler önerebilirsiniz?

Hz. Ömer bu konuda birini vazifelendirmiş, kendisine ölüm gerçeğini hatırlatması için. Sakalında beyazlar çıkınca bu kişiye “artık sana gerek kalmadı.” demiş. Bedenimizdeki değişikliklere, yıpranmalara bakarak da ölüm hatırlanır. Ama ölüm, yaşam enerjimizi tüketecek şekilde değil, bilakis onu da tetikleyecek şekilde hatırlanmalıdır. 1874 yılında İstanbul’u ziyaret eden İtalyan seyyah Edmondo de Amicis, Eyüp mezarlığını şöyle anlatıyordu: “Ölüm tasvirini güzelleştiren ve korkmadan seyrettiren Müslüman sanatı.”

Ölümün sürgüne gönderildiği doğrudur. Eskiden mezarlıklar mahallelerin ortalarında, hatta evlerin bahçelerindeydi. Semtlerin içerisinden geçerken mutlaka bir kabristana rastlanırdı. Ama şu anda mezarlıklar kentlerin dışında, gözden uzak sapa yerlerde, ölümü hatırlatmaktan ziyade unutturmakla görevliymiş gibi yüksek duvarların arkasında. Vefatlar hastanelerde olalıberi, yakınlarımızın vefat anlarını da sağlık görevlilerinden başkası göremez oldu.

Ölüm böylesine uzağa gidince sistem boş kalır mı? Elbette kalmaz. Ölümün çağrıştırıcıları olan, yardımcıları olan, tabiri caizse asistanları olan hastalıklar her yeri sarıyor. Dünyanın tamamını birden kaplıyor. İnsan unutur fakat kader hatırlatır. Ölüm hep yaşamın büyük afişi olarak kalmaya devam eder.

ÖLÜM YOK OLUŞ DEĞİLDİR

– Yanında birinin vefatına şahitlik eden kişide bir hal oluşur. Tuhaf bir hafifleme. İçsel olarak biliyor muyuz acaba yok olmayacağımızı?

Vefat eden yakınlarımızla ilgili -bazı durumlar hariç- acının git gide azalmasını, bir süre sonra insanın hayatında normal seyrinde devam edebilmesini genelde insanoğlunun vefasızlığına, unutuş kapasitesine verseler de, işin bir başka tarafında sizin de bahsettiğiniz içsel bilgi konusu vardır. Yok olmadı, sıfırlanmadı, bitmedi, tükenmedi, o hep var ve var olmaya devam edecek sezgisi sayesindedir. İnsanlar doğuştan gelen böyle bir içsel bilgiye sahip olmasalardı, bir yakını kaybeden birinin yaşayan bir ölü olarak hayata devam etmek zorunda kalmasından başka bir seçenek kalmazdı.

– Kitaplarınızın en ilginç yanı Doğu ve Batı edebiyatından, felsefesinden bir sentez yapmanız. Bütün kitaplarınızın ardında sağlam bir okuma yolculuğu hissediliyor. Okumak sizin için nasıl bir anlam taşıyor?

Okumayı ruhi ve manevi ihtiyaçlarımı gidermek üzere bir etkinlik olarak görüyorum. Psikolojik bakımdan bir onarım gibi bakıyorum okumaya. İnsan ruhunun hayli yaralanmış olduğu bir zaman diliminin insanlarından biri olarak, okumak dahil diğer bütün etkinliklerde öncelikli maksat olarak sadra şifa bulmaya, eksik ve noksanlarımı tamir etmeye, kalp ve ruha uygun besinler temin etmeye niyetlenerek okuyorum. Neleri, kimleri okuyacağım konusunda bu amacımın etkileri oluyor. Okumak etkinliğine bir terapi gibi yaklaşmak belki fazla pragmatist bir tavır olarak görülebilir, nitelikli okur kimliğinin özelliklerinden uzak da görülebilir. Ancak neticede hastalanmış bir ruhun, yaralanmış bir kalbin, planlarını öncelikle şifa elde etmek üzere şekillendirmesi de gayet doğal karşılanmalıdır diye düşünüyorum.

Dünyadaki görevimizi doğru tespit etmek lazım

– Tasavvuf geleneği hakkında neler söylersiniz? Tasavvuf çıkışlı kitaplar günümüzde çok okunuyor. Bunu neyle açıklıyorsunuz?

İnsan hayatındaki zorlukların aniden ve yoğun bir şekilde artışa geçtiği bir döneme geldik. İnsanların yaşadığı ruhi ve psikolojik bunalımlara kalıcı çözümler getireceğini umduğumuz yapılanmalardan biri modern psikolojiydi. Fakat modern psikolojinin ilerleme tarzına baktığımızda biyolojik yaklaşımın ön plana çıkmaya başladığını görüyoruz.

İnsanın dünyadaki konumunu ve görevini doğru tespit edemeyen, onun mana aleminden koparak gurbete düşmüş, ney gibi inleyen bir varlık olduğunu, onun en büyük ve en temel ihtiyacının Rabbi ile buluşmak olduğunu göz ardı eden, insana yalnızca biyolojik bir beden gözüyle yaklaşan bir tutumun insan acılarına doğru reçeteler bulamadığını yaşayarak öğreniş olduk.

İnsanın bu ruhi, manevi ve psikolojik tıkanıklıktan çıkamayışı sonucunda doğal bir şekilde tasavvuf okumalarına yönelmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak bir sorun daha var ki, bu döneme uygun nitelikli tasavvufi eserler kitapçıların raflarında yerini alamadı. İnsanların bu dönemdeki sıkıntılarına bir nebze manevi bir dokunuş yapabilecek şekilde nitelikli eserler üretilemedi. Bu durum da tasavvuf deyince insanları kitaplardan çok sosyal medyaya yönlendirdi. Ortaya bir sosyal medya tasavvufu çıktı. Orada da iyi şeyler olduğuna şüphe yok ama bir kitapla baş başa kalmak etken olmak demektir. Bir video seyretmekse edilgen olmaktır. Manevi iyileşme konusunda sosyal medyanın kitap okumanın yerini dolduramadığını da gördük. Tasavvuf sahasında iyi bir kitap, etkili bir video izlemekten daha iyi bir terapidir. Ama manevi meseleleri kavramış ve özümsemiş bir insanla yan yana gelmek, göz göze olmak, onunla kısa da olsa birlikte vakit geçirmek, kitaplardan daha etkilidir. Tasavvuf neticede bir okuma etkinliği değil, bir hâl elde etme meselesidir. Hâlin aktarımı da sohbetle olmuştur. İnsanoğlunun şimdilerde en büyük yarası az kitap okuması değil, doğru ve hayırlı insanlarla yan yana gelemediği bir dönemden geçiyor olmasıdır.

Mecit Ömür Öztürk

&&&&&

Hakikati Felsefeye Emanet Edemeyiz

Mecit Ömür Öztürk insanın iç dünyasına, maneviyatına dönük kitapların yazarı bir felsefe öğretmeni. Kendisiyle çok okunan ve sevilen kitabının hikayesi, z kuşağı ve felsefe üzerine kısa bir röportaj gerçekleştirdik.

Mehmet Ali Başaran- Yeni Pencere Dergisi
Mayıs 2021

Dervişin Teselli Koleksiyonu’nu eline alan biri, kitabın geniş bir alanda yoğun bir okuma faaliyetinin mahsulü olduğunu hemen fark edecektir. Okumak sizin için ne anlam ifade ediyor? Nasıl bir okursunuz?

Kendimde ihtiyaç olduğunu düşündüğüm, eksikliğini hissettiğim şeyleri okurum. Bir sorunumu çözmek, bir konudaki tıkanma noktalarımı açmak için okurum. Sadece okumuş olmak için okumak istemem. Çok şey okumuş olmak için de okumak istemem. Çok okuma meselesini büyük bir hedef olduğunu da düşünmüyorum. Yaşamımı değiştirmeye yarayan bir okuma tarzı, sayfa sayısı bakımından az bile olsa bana daha değerli geliyor. Fakat tek bir kitabı elime alıp sonuna kadar da götüremiyorum. Masamda dört beş kitap birden oluyor ve birinden yeterince bir şey aldığımı hissedince diğerine geçerek aynı anda dört beş kitabı ilerletmek, zihnime daha rahatlatıcı ve verimli geliyor.

2017-2019 yılları arasında yayınlanmış dört kitabınız bulunuyor. Dervişin Teselli Koleksiyonu’nun okurdan gördüğü rağbet diğerleriyle kıyas kabul etmeyecek denli yüksek. Bu kitabın fark yaratmasının, bizim insanlarımıza, bu topraklara has bir açıklaması olmalı diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Diğer kitaplarım Dervişin Teselli Koleksiyonu ile kıyaslanıyor elbette. O kitaplarla ilgili yorumlar da genelde olumlu ancak Dervişin Teselli Koleksiyonu ile mukayese edildiği için onun gölgesinde kaldı da diyebilirim. Dünya edebiyatında birçok kitabı olduğu halde tek kitapla bilinen yazarlar olduğunu okuyoruz. Diğer kitapları hep gölgede kalmış kişiler de var. Hatta öne çıkan bir şiiri sebebiyle diğer şiirlerinin ilgi görmemesinden hoşnutsuzluk duyan şairler de biliyoruz. Bundan sonra ne yazsam Dervişin Teselli Koleksiyonu ile kıyaslanacak ve hep onun gölgesinde kalıp unutulacak gibi gelse de işin özü yazmaya devam etmek. Kitapların alaka görmesi için değil de Rabb’in razısını aramak, o istikamette çalışmalar ortaya koymak için devam etmek gerekiyor. Bir kitabın yayınlanması da bir okur kitlesine ulaşması da Allah’ın ayrı bir ikramıdır. Ancak meselemiz o olmamalıdır.

Dervişin Teselli Koleksiyonu’nun daha fazla ilgi görmesinin bir sebebi ortak bir yaraya parmak basması olsa gerek. Herkesin kendi dünyasında, kendine has sorunları var. En yakın çözüm noktalarından biri de kitaplar. Kitaplar, sıkıntı içerisindeki insana elbette bir çözüm sunar, bir yönlendirme yapar ve bir teselli verir. Ancak hangi kitabın hangi satırının kendisine iyi geleceğini herkes bilemeyebilir. Arayıp bulamayabilir de… Ben bunu okurların yerine yaptığım için, yani o kitapları bulup, o satırları çıkarıp sunduğum için etkili oldu diye düşünüyorum. Bu yol başka yazarlara da açık elbette. Keşke bu temayı işleyen, bu işi yapan daha çok kitap olsa…

Tesellileri örerken doğudan ve batıdan yazarların, şairlerin, filozofların sözleri kadar Kur’an ayetlerine de yer veriyorsunuz. Öte yandan kitap “herkes için tasavvuf” serisi içinde okura sunuluyor. Eserinizi bir tasavvuf kitabı olarak mı nitelendiriyorsunuz? Bunu şunun için soruyorum: Bugün tasavvuf ekollerine genel olarak baktığımızda, kuşatıcı ve diriltici bir söylem göremiyoruz. Yanılıyor muyum?

Diriltici söylemi evet ben de hissedemiyorum. Tasavvuf, kitaplarla yürüyen bir tarza bürünmüş olmamalı… Tasavvuf bir hâl ilmidir, o hâl de insandan alınır. İnsan bence insanla pişer. Kitaplar bu noktada ancak eksik kısımları tamamlayabilir. Dervişin Teselli Koleksiyonu’nu tasavvuf konularını da işleyen bir edebiyat kitabı olarak görüyorum. Yazarlıkta önemsenen bir kural vardır. Bildiğin şeyi yaz, denir. İnsan en iyi, bildiği şeyi yazabilir. Ben bir edebi eser üretebilmişsem, ki onu zaman gösterecek, en çok düşündüğüm, üzerinde en çok durduğum meseleyi ele almalıyım. Ele aldığım konunun manevi içerikte olmasının sebebi, kitap için seçtiğim türün bu olmasından değil, kafamda en çok yer kaplayan meselenin, -her ne kadar layıkıyla gereklerini yerine getiremesem de- maneviyat olmasıdır. Yöntem olarak hem tasavvuf hem felsefe birlikte ilerleyen bir tarz ortaya çıktı. Bu da önceden planladığım bir durum değildi. Kitabın ileride Türk edebiyatında konumlanmasını daha çok arzu ederim.

2000 sonrası doğan ve sosyal medya ortamlarında kendini bulan, kitaplara uzak ama bilgiye daha hızlı ulaşan bir kuşak var. Z kuşağı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bilim ve teknoloji bir şeyi üretmeden evvel insanlık üzerindeki zararları üzerinde pek durmuyor. Belki öyle bir görevi de yok, ayrı mesele. Ürettikten sonra uzun süre yine durmuyor. Bir gelişme bilimden geldiyse, teknolojiden geldiyse doğrudur hatta iyidir, daha ötesi insanlık için gereklidir düşüncesinden dolayı sadece Z kuşağı değil, hepimiz garip bir yaşam biçiminin içine düşmüş durumdayız. Fakat Z kuşağı böyle bir yaşam tarzına hayatının ilk yıllarında maruz kalınca elbette ortaya acınacak bir tablo çıkıyor ve çıkacak gibi görünüyor. Bu çocukları doğaya çıkaracağız, onlarla göz göze iletişim kuracağız, cihazlar olmaksızın yaşanan duyguların da çok özel ve güzel olduğunun deneyimini yaşatacağız. Yoksa anons ve sloganlarla hiçbir yere varamayız. Onlara hep ne yapmamaları gerektiğini söylüyoruz, ne yapmaları gerektiğini söylemiyoruz. Söylemek de yetmez, ne yapmalarının daha değerli olduğunu onlara tercübe ettirmeliyiz diye düşünüyorum.

Felsefe öğretmenisiniz. Felsefe ile iştigal etmek bir insanı nasıl değiştirir, dönüştürür?

Ben felsefenin, vahyin hakikatlerinin kabulünden sonraki süreçte çok yararlı olduğunu düşünüyorum. İlahi olanı kalben, ruhen kabul edersiniz veya etmezsiniz. Fakat kabul ettikten sonra mesajı doğru anlamak, hayata doğru tatbik etmek için felsefeye ihtiyacınız olur. Fakat hakikate erişmek konusunda felsefeyi özel bir konumda görmüyorum. Hakikatin, insanın onu arayıp bulmasına bırakılacak kadar basit bir mesele olmadığına inanıyorum. Nasıl ki nefes almamız için gereken havayı arayarak, çabalayarak bulmuyorsak, hakikati de insan arayışına emanet ederek bulamayız. Bulduğumuz hakikati felsefeyle ters edebiliriz, o ayrı. Hakikate nüfuz etmek de felsefeyle olabilir. Ama hakikati ona emanet edemeyiz ve onu ondan emanet alamayız.

Şu sıralar neler okumakla meşgulsünüz? Bu vesileyle okurlarımıza birkaç başucu kitabı tavsiyesinde bulunur musunuz?

Ölümle ilgili yayına yaklaşan bir kitap çalışmamdan dolayı son dönemlerde ölümle ilgili şeyler okudum. Şu an İmam Gazali’nin Ölüm ve Ölüm Ötesi Hayat kitabı ve Kaan H. Ökten’in Ölüm kitabını okuyorum.

Teşekkür ederim vakit ayırdığınız için.

Mecit Ömür Öztürk

&&&&&

Dengede Kalmanın Sırrı Anlamaktır

Dervişin Teselli Koleksiyonu, Hâletiruhiye, Yaşamın Gizli İşaretleri, İçebakış Fragmanları gibi bazıları “best seller” kitaplara imza atan felsefe öğretmeni Mecit Ömür Öztürk kitaplarını ve hayatın tesellilerini konuştuk. Dostoyevski’den Schopenhauer’a İbnül Arabi’den Abdülkadir Geylani’ye, Kierkeaard’dan İmam-ı Gazali’ye, doğudan ve batıdan bilgelerden teselli izlerini sürdük.

Kısaca biraz kendinizden ve bu kitapları yazma sürecinizden bahseder misiniz? Nasıl karar verdiniz Dervişin Teselli Koleksiyonunu yazmaya, sizi tetikleyen ne oldu?

Felsefe öğretmeniyim. Son yıllarda bazı kitap çalışmalarıyla meşgul olmaya başladım. Öncesinde bir medya geçmişim var. Dervişin Teselli Koleksiyonu, diğer kitaplarıma göre daha fazla ilgi gördü.

Ben hayatımda düştüğüm neredeyse her sıkıntıdan kitapların el uzatmasıyla çıkabilmiş biriyim. Öncelikle kendime, sonra da başkalarına el uzatabileceğini düşündüğüm bir çalışma ortaya koymaya çalıştım. Bir kısmı tozlu raflarda kalmış kadim kitaplardan, günümüz insanının sorunlarına bazı çözümler bulmaya gayret ettim.

Âlimlerden de filozoflardan da, yaralanmış insan zihnini ve kalbini onaran yaklaşımlar yakalamaya çalıştım. Kitabı okuyanların, o yeniden başlama duygusunu, hayatı yeniden inşa etme heyecanını kazanmış olmalarını amaçlamıştım. Bilgi veren kitaplar vardır, huzur veren kitaplar vardır. Bu, ikinci kategoride bir çalışmaydı.

İnsanların hiç olmadığı kadar sıkıntılı bir yaşam sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde daha çok ümitsizlik, daha çok bunalım, daha çok depresyon var. İnsanlar kederlerini, acılarını neyle dindirecekler? Alkol, uyuşturucu veya zararlı bağımlılıklar acıları bastırmakta yoğun olarak kullanılıyor. İnsanların ruh dünyaları açısından zararsız bir ağrı kesiciye ihtiyaç duydukları muhakkak. Bugün ister edebi alanda, ister sanatın diğer dallarında olsun insanın kalbindeki ağır yükleri hafifletecek eserlere ihtiyaç var. İnsana ümit vermeye, onu ayakta tutmaya çalışan eserler üretmek zorundayız. İnsanın en azından kitap okumakla dindirilebileceği kederleri de vardır ve bunlar bence pek çoktur.

Teselli kelimesinde biraz avuntu anlamı da yok mu? 

Teselli ve ümit odaklı kitap çalışmalarında gözden kaçırılmaması gereken şey, gerçekliktir. Maksat, düşünceler yoluyla insanı uyuşturmak değil, onu uyandırmak olmalıdır. Çünkü acı karşısında kendini uykuya bırakan zihin eninde sonunda uyanacak ve acı gerçeğin daha büyümüş bir haliyle yüzleşecektir. İnsanı gerçeklerden kısa bir süre uzaklaştıran ama ardından daha sert bir yüzleşmeyle karşı karşıya bırakan bir afyon gibi olmamalıdır bu eserler. Çekilen acıya bir başka pencereden bakabilmeyi içermelidir ve kalıcı bir rahatlama hissini beraberinde getirmeyi başarmalıdır. Dervişin Teselli Koleksiyonu doksan dokuz bölüm halinde aynı acıya doksan dokuz açıdan bakabilme antrenmanıydı aslında. O kadar fazla açıdan bakınca da, insan teselli de olmuş oluyor muhakkak. Ama bununla birlikte bir onarımın da hedeflendiğini söylemek gerekir.

Büyük bir satış başarısına ulaştı bu kitap. Bunu bekliyor muydunuz? Nasıl tepkiler aldınız? İnsanların geri dönüşümleri nasıl oldu?

Kitabı yazarken, yayın odaklı yazmadım, elimdeki dosyayı bitirme odaklı çalıştım. Hayırlı bir iş olarak gördüğüm bu konunun yazma aşamasının bitirilmesini öncelikli görev olarak gördüm. Dosyanın bitmesinin ardında bekleyen süreci kendime değil, kadere bağlı bir süreç olarak yorumladım. Kitabın yayınlanıp yayınlanamayacağından bile emin değildim. Gönderdiğim ilk on yayınevinin tümü aylarca inceledikten sonra kitabı reddetti. On birinci sırada gönderdiğim yayınevi ise, dosyayı e-posta olarak ulaştırmamdan neredeyse beş dakika sonra yayınlanabilir kararını verdi. Kitabın kendi özel öyküsü olduğunu ve bu öykünün benim plan ve kararlarımdan ayrı bir düzlemde gerçekleştiğini o gün anladım.

Olumlu geri dönüşler tahminimden çok fazla oldu. Hemen her gün zamanımın bir kısmını, kitapla ilgili düşüncelerini ileten okurlara cevap yazmaya ayırıyorum. Genellikle tıkanmış, zor zamanlardan geçen kişilerin, kendilerine kitabın tam zamanında denk geldiğini söylemeleri beni mutlu ediyor.

Doğu’dan Batı’dan doksan dokuz teselli aslında Allah’ın güzel isimlerini kendinizce yorumlayışınız. Ama içinde Kuran ve İslami kaynakların yanı sıra Dostoyevski’nin, Goethe’nin batılı filozof ve yazarların da sözleri ve bakış açıları var. Buradaki amaç neydi?

Acıların anlamını tahlil ederken, öncelikle insanın ve acıların yaratıcısına danışmak elbette en isabetli olanıdır. Oradan yaptığımız çıkarımların gerek doğulu gerek batılı düşünürlerce yapılan çıkarımlara tevafuk etmesi, onlarla benzer çizgide uyum içerisinde olması, insanın bu tahlillere daha da sıkı sarılmasıyla sonuçlanabiliyor. Maksadım bir yandan da keyifli bir okuma deneyimi sunabilmekti. Rilke’yle Harakani Hazretlerini aynı cümlenin içinde buluşturmak, edebi bakımdan yazarken bana, okurken de okurlarıma ayrı bir edebi bir tat sunmuştur diye ümit ediyorum.

Batı’yı ve Doğu’yu neden aynı zeminde buluşturmaya çalıştığıma gelince, Mevlana’da beni diriltecek satırlar, beni düştüğüm kuyudan çıkaracak yaklaşımlar var olduğu gibi, Arabi’nin Füsus’unda da bunlar mevcuttur. Ama bu demek değildir ki Sokrates’te, Platon’da, Hegel’de, Kant’ta, Spinoza’da böyle yaklaşımlar yoktur. Hayır, elbette var, hem de çok etkili olarak vardırlar. Mürekkeplerini damarlarından akan kan gibi yürekten kullanmış olanlara ne demeli? Dostoyevski’de, Cibran’da, Rilke’de, Tanpınar’da, Geothe’de kararmış ruh halimizi aydınlatacak öyle bölümler vardır ki, oralara geldiğimizde kendimizi bir evliyanın divanının satırları arasındaymış gibi hissederiz. Bir acısı olan her insanın, ki herkesin mutlaka bir acısı vardır, tasavvufun ve felsefenin derinliklerinden uzanan bu ellere ihtiyaç duyacağı muhakkaktır.

Neticede Doğu’nun da Batı’nın da ortak meselesidir hüzün.

Avusturalya’daki bir ailenin sorunlarıyla, Arabistan’daki bir ailenin yaşadıkları çok benzerdir. Eşiyle sorunu vardır, çocuklarıyla vardır, hastadır, evladını kaybetmiştir… Bu insanların kendileri değilse de acıları akrabadır. Bunu hazlar için söyleyemeyiz. Bir Sudanlının lüks bir evden aldığı haz, onun eve yüklediği tarihsel anlamın farklılığından dolayı bir İngiliz’inkinden farklı olabilir. Ama dişimiz ağrıdığında dünyada dişi ağrıyan herkesle benzer bir sıkıntı yaşarız. Keder evrenseldir. Filozofların tesellilerinin evliyaların tesellileri kadar etkili olduklarını gördüm. Seneca’nın söyledikleri, Muhyiddin Arabi’nin keder konusunda söylediklerinden eksik kalır bir yanı yok. Kant ve Hegel neredeyse Mevlana kadar ustalaşmaya başlıyor konu insan ve onun hüzünleri olunca… Nietzsche diyor ki “Dünyaya zaman sona ermiş gibi bakın, bükülmüş olan her şey size düz görünecektir.” Ben bu cümleyi bir konferansta yanlışlıkla Muhyiddin Arabi’nin sözü diye aktarsam, karşımdakiler Arabi uzmanı değillerse, kimsenin beni uyaracağını, bu söz Arabi’nin sözüne benzemiyor, diyeceğini sanmıyorum.

Rilke’nin bir sözünü almışsınız: “Bizler ızdırapları heba edenlerdendik” diye… Bunu biraz açar mısınız?

Acılar karşısında üç yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Birincisi onları yok etmeye çalışmak, ikincisi onları bir şey yapamadan seyretmek yani sabır ve tahammül etmeye çalışmak, üçüncüsü de onlardan faydalanmaya çalışmak… Sağlıklı olan yaklaşımın üçüncüsü olduğunu düşünüyorum. Istıraplara, acaba bundan nasıl faydalanabilirim, bunu altında ezildiğim bir yük değil de üzerine bastığım bir basamak olarak nasıl kullanabilirim diye derin tefekkür etmek gerekir. Başımıza gelen hadiseler, bizi sarsmak için değil, güçlendirmek ve geliştirmek için gelir. Ama bu onlara biraz da o gözle bakmakla ortaya çıkan bir gerçektir. Alıcı gözle bakmak… 

Hepsini okudunuz mu bu kitapların?

 Kitapta isimleri geçen eserlerin büyük bir kısmı okuduklarımdan… Fakat bazı meseleler var ki, onları bazen yolda yürürken yanından geçtiğim insanların değindiği bir meseleden, bazen otobüste yanında oturduğum kişinin -neredeyse gözüme sokarcasına okuduğu- gazetenin veya kitabın bir bölümünden aldığım da oldu. Kitaba girmesi gereken, orada olmasının faydalı olacağı içeriklere hiç umulmadık yerlerde rastladığım da oldu. Nihayetinde kitapların da kaderi var ve nasibinde olan içerikler eninde sonunda onlarda yer bulmayı bir şekilde başarıyorlar diye inanıyorum. 

Musibet bize neden verilir? Temelinde ne var bu dersin?

Bence bu sorunun tek bir cevabı yok. Belki binlerce cevabı var. Musibetin bir insana gönderilme sebebiyle, bir başka insana gönderilme sebebi farklı olabilir. Yani insan sayısınca farklı hikmetler söz konusudur. Tek bir insanı ele aldığımızda da, onun başına geçen yıl gelenlerle bu yıl gelenler arasında hikmet bakımından farklar olabilir. Bu sebeple her musibet özel bir mesajla, kişiye ve o zamana has bir anlamla insana ulaşır. Musibet kelimesiyle isabet kelimesi aynı kökten kelimelerdir. Kişiye özel anlam yüklü olan bu hadiselerin, bir vaka incelemesi şeklinde ele alınması durumunda birçok anlam ortaya konulabilir. Dervişin Teselli Koleksiyonunda doksan dokuz başlık halinde, insanın başına bu hadiseler neden gelir sorusunun cevabını aradım. Bu içeriklerden her biri genel bir çerçeve çizdiği için, kitabı okuyanlar, kendi başına gelenler için manevi bir yorum üretme konusunda daha fazla mesafe kat etmiş olacaklardır diye düşünüyorum. Bu başlıklardan birini ön plana çıkarmam gerekseydi, bu soruya cevap olarak inkişaf tesellisini ön plana çıkarmak isterdim. Musibetlerin önemli anlamlarından biri de, insanın içindeki potansiyellerin açığa çıkmasına vesile olmasıdır ve buna eski dilde inkişaf denilmektedir.

Ruhsal olarak huzurda ve dengede kalmanın sırrı size göre nedir?

Eksiksiz bir ruhsal huzurun ve kusursuz bir psikolojik dengenin kurulamayacağına inananlardanım. Bunun en azından bu dünyada olamayacağını düşünüyorum. İnsan acılarıyla ve sevinçleriyle insandır. Başarıları ve başarısızlıklarıyla insandır. Dengeli halleri ve zaman zaman dengeyi kaybetmiş halleriyle insandır. Mantığı ve mantık dışı tutumlarıyla insandır. İnsanı tam olarak dingin bir ruh haline ulaştırdığını ve hep öyle kalmasının bir formülünü bulduğunu öne süren yaklaşımlar da var elbette. Hadiseler üzücü halde geldiğinde üzülmeyen, gerginlik başladığında öfkelenmeyen, gözyaşları onu zorladığında bunu engellemeyi geçiyorum, o haldeyken gülümsemeyi hatta kahkahalar atmayı bile başaran bir insan fikri bana ölü bir insan fikri gibi geliyor. Ben bunu sanayinin ve teknolojinin ilerlemesiyle benzer görüyorum. Hep daha kusursuz makinalar gördük, hep daha az eksiğe sahip olan ve git gide mükemmelleşen aletler üretildi. İnsanı da zaman ilerledikçe daha az acı çeken ve daha az kusurlu bir varlık olmaya doğru gider diye düşündük. Halbuki insanın ilerleme tarzıyla teknolojinin ilerleme tarzı birbirini tutmaz. Makinalar zaman ilerledikçe eksiklerden arınmaya, insansa zamanın gerisinde, kadim zamanlarda elde edilmiş “ruhsal denge”ye ermeyi yeniden öğrendikçe daha dingin olur.

Fakat huzurda ve dengede kalmaktan kasıt, sekine içerisinde bir dinginliğe, bir iç bütünlüğüne ermekse; yani insanın bütün gerçekçi taraflarıyla birlikte, onun insani olan yanlarını törpülemeden ona doğal ve dengeli bir hal kazandırmaksa… O halde bunun elbette -herkese göre ayrı- bir sırrı olmalı.

Dengeli bir ruh hali için son yıllarda “kabullenme” kavramı üzerinde çokça duruldu. Yaşamı kabullenmek, insanları kabullenmek, hadiseleri kabullenmek, karşımıza çıkan yeni gelişmeleri kabullenmek, bazen hayal ettiklerimizin, planladıklarımızın gerçekleşmemesini kabullenmek, istediklerimizin olmamasını kabullenmek… Yaşam sistemimizin tamamen bize ait olmadığını ve her karışıyla gerçek bir sahibinin var olduğunu kabullenmek… Kabullenmek derken de mücadele etmemekten, her şeye teslim olmaktan, çaba sarf etmemekten bahsedilmedi. Gayret ve çabalarımıza rağmen karşımıza çıkan durumlardan bahsedildi. Kendimizi kabullenmek ve dış dünyamızı kabullenmek, geçmişle, gelecekle barışmak… Hüzünlerimizle de sevinçlerimiz kadar sevmek ve benimsemek… Fakat bence bu kabullenme fikri, yerini bir başka meseleye, “anlama” kavramına bırakması gerekir. İnsan arka planını, gerçek anlamını kavrayamadığı, sebep sonuç ilişkilerini iyi tahlil edemediği meseleleri nasıl kabullenebilir, onlarla gerçek bir barış içerisine nasıl girebilir? Dengede kalmanın sırrı bence anlamaktır, çözümlemektir, başımıza gelen en küçük şeyin bile görünen ve görünmeyen anlamları üzerinde durabilecek bir kabiliyete ermektir. Gerçek ve faydalı bir kabul ancak yeterli bir çözümlemenin ardından geliyorsa hakikidir, yoksa o bence etkisi kısa zamanda kaybolacak olan sahte bir kabul olacaktır.

Korona da bir musibet ve toplu olarak dünyaya geldi? Bazıları Korona’nın biyolojik silah olduğunu söylüyorlar. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz ne anlamamız gerekiyor sizce bu musibetten? Eğer bu doğruysa Allah buna sizce hangi anlamda izin verdi?

İster biyolojik bir silah olsun, ister tabii bir afet olsun fark etmez, yaşamın bunca merkezine giren ve herkesi derinden etkileyen böyle bir gelişmenin yaratıcının izni haricinde olması, onun hükmü dışında gerçekleşmesi söz konusu olamaz. Ben burada ilahi sırrın hani şu çok sloganlaşan “sosyal mesafe” kavramında yattığını düşünüyorum. Yaratıcı, insanla insan arasındaki “yakınlığı” “mesafeye” çevirdi. Şöyle bir ayrılın bakalım, dedi. Çünkü yan yana gelmeler, birlikte hareket etmeler, birlikte oturup kalkmalar artık iyilik için, hayır için, faydalı olmak için değildi. Genellikle üzmek için, sarsmak için, zedelemek için, kirletmek için insan insanın yanına yaklaşıyordu. İyi niyetli ve samimi duygularla ve başkalarının iyiliği adına yan yana gelme biçimleri neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumdaydı. Dünya çapında bu böyleydi ve insan ruhunu zedeleyen bu yakınlaşma şekillerine bir “dur!” ihtarı verildi diye düşünüyorum. Bir taraftan da, insanların kendileriyle baş başa kalıp işten, güçten, okuldan ve arkadaşlardan uzak bir şekilde kendi varoluşu, yaşama niçin geldiğini ve nereye doğru gittiğini sakin kafayla düşünmesi için bir imkan verildiğini düşünüyorum. Sürecin uzamasının altında da, insanoğlunun bu mesajları almaya niyetli olmaması faktörü yatıyor bence. Tabi bunlar şahsi fikirlerim.

İbadet ve dua insanı korur mu başına gelebilecek musibetlerden?

Görünen o ki bu konuda iki farklı yaklaşım var. Birinci görüşe göre duayla, ibadetle başımıza gelmiş olanlardan veya geleceklerden kurtulamayız, fakat dualarımız bize bir sakinlik, eskilerin söyleyişiyle bir sekine hali kazandırır. Bu açıdan duanın kazandırdığı tek şey psikolojik bir rahatlamadır. İkinci görüşe göre de, dua ve ibadetlerimiz gerek başımızdaki kederlerin azalmasına veya kalkmasına, gerekse gelecekten bize doğru yola çıkmış olanlarından korunmamız konusunda önemli bir etkiye sahiptir. Ben bu düşüncelerden ikisinin birlikte yan yana bir gerçekliği olduğu kanaatindeyim. Duanın koruyucu, değiştirici ve dönüştürücü büyük bir gücü olmakla birlikte, yaşattığı kalp huzurunun da onun bir başka işlevi olduğu fikrindeyim.

Mecit Ömür Öztürk

&&&&&

Doğu’nun da Batı’nın da Ortak Meselesidir Hüzün

Gözde Nur Bayar – Aysha Dergisi
Temmuz 2017

Felsefe bölümü mezuniyeti, metin ve köşe yazarlığı… Yazı hayatınızın neresindeydi? Nasıl bir ilişki aranızdaki?

Hayata yazı yazmak için gelenlerden değilim. Ancak kaderin cilvesi, bugüne kadar yaptığım işlerin neredeyse tamamında yazmak durumunda kaldım. Mesela yerel bir gazeteye reklam koordinatörü olarak girdim, kendimi reklam metinleri yazarken buldum. Bir belediyenin basın bürosunda yazıyla ilgili olmayan bir işte çalıştım. Belediyenin bültenlerini, tanıtımlarını, haber metinlerini yazarken buldum kendimi. Yazı, hayatımın hep bir köşesinde durdu. Son zamanlarda bu işle biraz daha müşerref oldum sayılır. Yazma kabiliyeti olanın değil de söyleyecek sözü olanın yazması ve okunması gerektiğine inanırım. Edebiyatçıların yazacak pek çok şeyleri vardır ama düşünce bağlamında söyleyecekleri pek az şey bulunur. Hani Fuzuli der ya “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.” Filozoflarınsa söyleyecek çok şeyleri vardır ama onlar da çoğunlukla iyi birer yazar, iyi birer konuşmacı değildirler. Bu iki topluluk arasında orta bir yol olduğunu düşünüyorum. Felsefeyle yazı ilişkisi bu bağlamda hayatımda önemli bir yere sahip.

Geçtiğimiz aylarda Dervişin Teselli Koleksiyonu’nu çıkardınız. İlk tepkiler nasıldı?

Kitabı “çıkmazdakilere” ithaf etmiştim. Merak ettiğim şuydu: Gerçekten çıkmaza girmiş biri üzerinde kitabın nasıl bir etkisi olacaktı? Psikiyatrik ilaç tedavisi gerektiren durumları saymazsak, telkin ve terapiyle düştüğü durumdan çıkma imkanı olan her insana yetecek bir eser hazırladığıma inanıyordum. Bunun için teselli bağlamında mana büyüklerinin en çarpıcı yaklaşımlarını, filozofların çökmüş bir insan zihnini dürtükleyen ve onu ayağa kaldıran açıklamalarını malzeme olarak kullanarak hedefime ulaşmaya çalıştım. Etrafımdaki kederli insanların kitabı okuduklarında, o yeniden başlama duygusunu, hayatı yeniden inşa etme heyecanını kazanmış olduklarını görerek mutlu oldum. Kitap gerçek manada çıkmaza girmiş üç beş kişinin elinden tutabilir, onlara yaşam yolunda birer adım attırabilirse kendimi bahtiyar sayarım ve hedefime hayli hayli ulaştığımı düşünürüm.

Bu kitabın çıkış noktası ne oldu? Yazım sürecinde nasıl bir yol izlediniz?

Ben bir kitapevine girdiğimde orada on binlerce kitap olduğunu bilsem de, bilgi veren kitaplarla huzur veren kitapları ayırırım. Orada benim yaralarıma merhem olacak mutlaka bir kitap olduğunu bilir, onu aramaya koyulurum. Onu bulamasam da ihtimal dahilindeki varlığı bana güven verir. Teselli meselesinden arındırılmış, huzur verme gayesi taşımayan bir kitap, benim dünyamda enformasyondur, dokumandır, belki lüzumludur ancak kitap değildir. Matbaadan çıkmış olan kitap görünümlü her şeye kitap olarak bakmıyorum. Arapça’da kitap kelimesiyle mektup kelimesi aynı kökten gelir. Hiçbir enformasyon kitap değildir, çünkü enformasyon, mektup olmaktan alabildiğine uzaktır. Her mektup bence bir kitaptır, isterse yarım sayfa olsun, isterse zarfına giremeden yırtılıp atılmış olsun.

İnsanların hiç olmadığı kadar sıkıntılı bir yaşam sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar kederlerini, acılarını neyle dindirecekler? Alkol, uyuşturucu veya zararlı bağımlılıklar acıları bastırmakta yoğun olarak kullanılıyor. İnsanların ruh dünyası açısından zararsız bir ağrı kesiciye ihtiyaç duydukları muhakkak. Bugün ister edebi alanda ister sanatın diğer dallarında olsun insanın kalbindeki ağır yükleri hafifletecek eserlere ihtiyaç var. Dervişin Teselli Koleksiyonu, kendi içinde bir teselli koleksiyonu oluşturdu ve son yıllarda yayınlanan ümit ve teselli odaklı kitaplar arasında yerini aldı. Bu kitap öncelikle benim kendi ihtiyacımdı. Her insanın ihtiyacı, insanlığın ihtiyaçlarının bir izdüşümü olduğuna göre, başkalarının da bu kitapla kendi kederlerini dindirebilmeleri mümkün görünüyor.

Peki, teselliden kastınız neydi? Okura unutturmaya çalıştığınız bazı şeyler mi var?

Arapça’dan gelen ‘teselli’ kelimesinin unutturma, akıldan çıkarma, gönül alma anlamlarına geldiğini görüyoruz. Bu üçüncü anlam bana göre daha etkin. Teselli etmek, bizde de gönül almak anlamında kullanılır daha çok. Ancak kastım zihni, düşünceler yoluyla uyuşturmak değil uyandırmaktı. Çünkü acı karşısında kendini uykuya bırakan zihin eninde sonunda uyanacak ve acı gerçeğin daha büyümüş bir haliyle yüzleşecek. Benim aradığım teselli, çekilen acıya bir başka açıdan bakabilmeyi içeren ve kalıcı bir rahatlama hissini beraberinde getiren bir kavram. Dervişin Teselli Koleksiyonu doksan dokuz bölüm halinde aynı acıya doksan dokuz açıdan bakabilme antrenmanı aslında. Okur, farkında olmadığı, kendisine özel rahatlatıcı bakış açısını keşfettiğinde rahatlayacak ve ferahlamakla kalmayıp çözüme doğru yönlenecektir diye düşünüyorum.

KEDER EVRENSELDİR

Kitapta Yunus Emre’den Sokrates’e, İbn Arabi’den Tanpınar’a kadar birçok önemli ismi bir araya getiriyorsunuz. Tam olarak neyi anlatmak istediniz?

Mevlana’da beni diriltecek satırlar, beni düştüğüm kuyudan çıkaracak yaklaşımlar vardır. Arabi’nin Füsus’unda da bunlar mevcuttur. Ama bu demek değildir ki Sokrates’te, Platon’da, Hegel’de, Kant’ta, Spinoza’da böyle yaklaşımlar yoktur. Hayır, elbette var, hem de çok etkili olarak vardırlar. Mürekkeplerini damarlarından akan kan gibi yürekten kullanmış olanlara ne demeli? Dostoyevski’de, Cibran’da, Rilke’de, Tanpınar’da, Geothe’de kararmış ruh halimizi aydınlatacak öyle bölümler vardır ki, oralara geldiğimizde kendimizi bir evliyanın divanının satırları arasındaymış gibi hissederiz. Bir acısı olan her insanın, ki herkesin mutlaka bir acısı vardır, tasavvufun ve felsefenin derinliklerinden uzanan bu ellere ihtiyaç duyacağı muhakkaktır.

Doğu’nun da Batı’nın da ortak meselesidir hüzün. Bugün bir Avusturalya’daki bir ailenin sorunlarıyla, Arabistan’daki bir ailenin yaşadıkları çok benzerdir. Eşiyle sorunu vardır, çocuklarıyla vardır, hastadır, evladını kaybetmiştir… Bu insanların kendileri değilse de acıları akrabadır. Bunu hazlar için söyleyemeyiz. Bir Sudanlının lüks bir evden aldığı haz, onun eve yüklediği tarihsel anlamın farklılığından dolayı bir İngiliz’inkinden farklı olabilir. Ama dişimiz ağrıdığında dünyada dişi ağrıyan herkesle benzer bir duygu taşırız. Keder evrenseldir. Filozofların tesellilerinin evliyaların tesellileri kadar etkili olduklarını gördüm. Seneca’nın söyledikleri, Muhyiddin Arabi’nin keder konusunda söylediklerinden eksik kalır bir yanı yok. Kant ve Hegel neredeyse Mevlana kadar ustalaşmaya başlıyor konu insan ve onun hüzünleri olunca… Basit bir örnek vereyim. Mesela Nietzsche diyor ki “Dünyaya zaman sona ermiş gibi bakın, bükülmüş olan her şey size düz görünecektir.” Ben bu cümleyi bir konferansta yanlışlıkla Mevlana’nın sözü diye aktarsam, karşımdakiler Mevlana uzmanı değillerse, kimsenin beni uyaracağını, bu söz Mevlana’nın sözüne benzemiyor, diyeceğini sanmıyorum.

Kitabı okuyan herkes derviş değil. Hitap ettiğiniz özel bir manevi çevre olmadığına göre, “derviş” burada bir metafor muydu?

Herkesin kendi çapında bir seyri süluku, manevi yolculuğu olduğunu düşünenlerdenim. Allah’a giden yolda olmayan yoktur, insanların kimi hızlı kimi yavaş, kimi de tersine gitse de yollar Allah’a çıkmaktadır. Kur’an tekrarla “Hepiniz Allah’a döndürüleceksiniz” dediğine göre, istisnası yoktur bu durumun. Bu anlamda dervişliğinin farkında olan var, olmayan var. Ben kitabın muhatabı olan yaralı gönülleri ararken bu sembolü kullandım. Çünkü bir derdi olan herkesin maneviyata karşı bir ilgisi vardır. Keder bence kendi başına dini bir kavramdır ve eninde sonunda manevi bir çözülüme muhtaçtır. “Derviş” kelimesi bu sebeple kitabın davetkâr bir kelimesi olarak başlıkta yer aldı. Kimin onu okuyacağını kitabın kendi seçmiş oluyor bu sembol sayesinde.

Neden “koleksiyon”?

İngilizce’de toplamak anlamında collect fiili var. Kur’an kelimesinin manalarından biri de “toplayan”. Ben teselli içeren yaklaşımları gerek yazarlardan gerekse filozof ve alimlerden derlemeye başladığımda bunu en çok ifade eden kelimenin koleksiyon olduğunu fark ettim. Koleksiyonda hoşunuza giden de olur, gitmeyen de… Kitabın içerisindeki doksan dokuz bölümden okurları çok etkileyen bazı bölümler olabileceği gibi bazı insanların halet-i ruhiyeleri gereği pek ilgisini çekmeyen bölümler de olabilir. Veya aynı teselli bugün etki göstermez ama yarın etkiler… Buna bir “derleme” mi demeliydik? Ancak derlenen her faktörün izah ve şerhi yapıldığından, birleştirme, ayrıştırma, kaynaştırma gibi süreçlere tabi tutulduğundan dolayı buna bir derleme denemez. Koleksiyon daha kapsayıcı bir başlık…

Siz en çok kimi, neyi okursunuz?

Takvim yaprağı da benim okuma alanıma girer, bir yolculukta rastladığım tanıtım broşürleri de… Bazen bir kitapçıya girer, ilgi alanım olmayan kitapların rafına yaklaşır, adını sanını bilmediğim yazarların kitaplarından rastgele bir yer açıp birkaç paragraf okurum. Kitapçıya her girişimde bu rastgele okumaları toplasanız bazen beş on sayfayı bulur. Bir taraftan gelişigüzel bir okuma trafiğim var. Diğer taraftan yaptığım dikkatli ve düzenli okumalarım… Mesela Tanpınar’ın her satırını dikkatle okurum. Haşim’in satırlarının altını çize çize, Sabahattin Ali’yi hissede hissede okurum. Klasik İslam Külliyatlarının çoğu okuma programımda ya vardır ya da sırası gelecektir. Kafayı dağıtmak istediğimde felsefe okurum. Aynı anda dört-beş kitabın hepsinden biraz ilerleyerek okuduğumda zihnimin ve algılarımın daha fazla beslendiğini hissediyorum. Bunu son yıllarda fark ettim.

Yakın zamanda ne gibi projeleriniz var?

Şu an Yusuf suresinde geçen “tevil-i ehadis” kavramı üzerine çalışıyorum. Bu, rüyalar nasıl tabir ediliyorsa, olayların da tabir edildiği bir ilim türü. Başımıza gelen olayların bir sonraki sahnede yaşayacaklarımızla nasıl bir bağlantı içerisinde olduğuna dair bir kavram… İşin altından kalkıp kalkamayacağımdan emin değilim. Hiç açılmamış, gündeme hiç gelmemiş bir mesele. Bazı alimlerimizin eserlerinde satır aralarında saklı kalmış sadece. Şimdilerde onları bulup çıkarmaya, derlemeye ve aktarmaya uğraşıyorum.

Kitap dışında çeşitli dergilerde öyküleriniz de yayınlanıyor. Öykü yazmak nasıl bir keyif veriyor? Ya da öykü mü kitap yazarlığımı desek?

Öykünün kendi içinde özel bir bütünlüğü var. Hayat orada bir bütünlük içerisinde yeniden kurulabiliyor. Oysa çoğumuzun yaşadığı hayat yarım, yarı buçuk… Kemaline ermiş bir öykü okumak veya yazmak, benim açımdan eksikliklerin tamamlandığı anlamına geliyor. Vaktim geniş olsaydı öyküyü tercih ederdim.

Mecit Ömür Öztürk

&&&&&

Kitap Teselli Demektir

“Dervişin Teselli Koleksiyonu” Hayykitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kadim teselli ustalarıyla, teselliye muhtaç gönülleri buluşturan kitabın yazarı Mecit Ömür Öztürk’le bir araya geldik.

Sibel Ateş - Akşam
Mayıs 2017

Dervişin Teselli Koleksiyonu fikrinden başlayabilir miyiz? Nasıl ortaya çıktı?

Hayatı şekillendiren en önemli faktörün ihtiyaçlar olduğunu düşünürüm. Bir nesne veya bilgiye ihtiyaç duyulmaya başladığında kader bir şekilde o şeyi hayata ulaştırır. Tekerleğin icadından, elektriğin keşfine kadar bütün gelişmeler ihtiyaçlar karşısında ortaya çıkmıştır. Kitapların dünyasında da hal böyledir. İnsanlar bir esere ihtiyaç duyduğunda kalem erbabından birinin kalbine bu fikir ilham olunur. Allah kime nasip edecekse, onun kalemi bu mesele üzerinde işlemeye başlar. Dervişin Teselli Koleksiyonu da bir ihtiyaçtı. 

Dervişin Teselli Koleksiyonu’nun bir ihtiyaç olmasını biraz daha açar mısınız?

Dünyanın her yerinde daha çok ümitsizlik, daha çok bunalım, daha çok depresyon var. İnsanlar kederlerini, acılarını neyle dindirecek? Bugün ister edebi alanda ister sanatın diğer dallarında olsun insanın kalbindeki ağır yükleri hafifletecek eserlere ihtiyaç var. Dervişin Teselli Koleksiyonu, kendi içinde bir teselli koleksiyonu oluşturdu, son yıllarda yayınlanan ümit ve teselli odaklı kitaplar arasında bir koleksiyonda yer alır gibi yerini aldı. Bu kitap öncelikle benim ihtiyacımdı.

Kitapta birçok yerde Mecit Ömür Öztürk’ün de araya girip özgün ve etkili tahliller yaptığını görüyoruz. Teselli’nin sizin dünyanızdaki anlamı nedir?  

Çocukluğumda cenaze evlerindeki sohbetler hep dikkatimi çekmiştir. Yakınını kaybeden biri vardır. Aylarca o eve ziyaretçi akını olur. Biri “çok çekmeden gitti, ne güzel” der. Bir başkası, “ele ayağa düşmeden gitti hamdolsun” der. Öteki çoluk çocuğunun arasındayken vefat etmiş olmasının nasıl bir rahmet olduğundan bahseder. Şimdiki aklım olsa o cenaze evinde nöbet tutar, konuşulan cümleleri teker teker not ederdim. Oradan Dervişin Teselli Koleksiyonu çapında on cilt kitap çıkardı. Dünyada bence teselli renkliliği bakımından Anadolu’nun eline su dökülemez. Her türlü acının yaşandığı bu topraklarda tesellinin de her türü vardır ve keşfedilip dünyaya yayılmayı beklemektedir.

Siz teselli eder misiniz?

Fıtratımın bir özelliği olsa gerek ilkokuldan beri insan teselli eden biriydim. Dertli insanlar mı beni buluyor, ben mi onlara yöneliyorum, bilemiyorum ama mutlaka birileriyle teselli ilişkisine girerim ve kendimi bundan alamam. Tasavvufta herkesin üzerinde tecelli eden “has esma”dan bahsedilir. Bu benim yaratılış gayem desem abartmış olmam. İnsan kendi fıtratına uygun bir özelliğe dair çalışma yürüttüğünde mutlaka Allah yardım ediyor ve o gayreti bereketlendiriyor. Rum Suresi 30. ayette “Herkes fıtratına göre amel eder” buyruluyor. Umuyorum ki bu çalışma da benim fıtrat amelim olur.  

Bu kitaptaki teselli kavramı biraz da terapi anlamında. Biz bu işi genelde psikologlarla ilişkilendiririz. Kitap ve teselli kavramları ne kadar yan yana duruyor sizce? Siz de bir psikolog olmadığınıza göre…

Kitapla teselli kavramı bence yan yana bile değil, iç içe duruyor. Kitap demek teselli demektir. Yıllar önce, kederli bir dönemden geçerken, şehirlerarası bir yolculukta, bir mola yerinde bir kitaba rast gelmiştim. Üzerimdeki etkilerini halen unutamam. Yazarı tanınmış değildi, adını bile hatırlamıyorum şimdi, kısmen acemice yazılmış da sayılırdı. Ama insan bir kapıyı çalmayagörsün, kapının ardından hemen bazı kıpırdamalar başlar. Kafa karışıklığı içindeydim, ayrıldığım kentin olumsuz hatıraları, varmak üzere olduğum yerde beni bekleyen sıkıntılar ruhumu daraltmıştı. O dar vakitte çalabildiğim tek kapı o kitaptı ve çıkmaza girmemek için tek çarem oydu. Ve okuduklarımdan öyle etkilenmiştim ki sanki o yolculuğu bir şehre değil, o kitabı bulmak için yapmış gibiydim. Ben hayatımda düştüğüm neredeyse her sıkıntıdan kitapların el uzatmasıyla çıkabilmiş biriyim. “Her nimetin şükrü kendi türünden olmalıdır” denir ya, ben de bu şükrü eda edebilmek için, başkalarına el uzatabileceğini düşündüğüm bir çalışma ortaya koymaya çalıştım.