19 Ekim 2022

Marina Tsvetayeva ya da Alabuga’da Ölmek

Tavan arası penceresinden görüyorsun tepeyi, servi ağacını, köylülerin unuttuğu patatesleri bulmak için her alacakaranlıkta keşfe çıktığın tarlayı. Kabukları sen yiyip, içini karnı hep aç olan Mur’a ayırıyorsun.

Oğlun öylesine sıskaydı ki zayıflıktan kemikleri sayılıyordu. Önce maviye dönen sonra akşam karanlığında gözden kaybolan bir tepe, hiçbir yere gitmeyen kıvrımlı bir yolun kenarına dikilmiş bir servi ağacı ve karların erimesiyle çamur deryasına dönüşmüş bir tarla.

Tavan arası penceresi artık mutsuzluğunu kelimelere sığdıramayışından, artık sevilmeyişinden ve yemek yapmayışından bu yana dünyayla tek bağlantın.

Tarla boş sayfanın, ekin alanları satırların, servi ağacı da kalemin yerini tutuyor.

Pencere ve tavan arası sürgünde ölen eski mülk sahibine aitti, sandalye ise senin dilini bilmeyen Tatarlara ait. İpi sen ekledin.

İp tavan kirişine tutturulmuş, düğüm hazır.

Donmuş patates ararken ellerinle eşelediğin saban izlerine bir adım ötede bulunan Alabuga Mezarlığı’ndaki cenazene katılmayacak olan Mur, “Kendini asmakla iyi etti” diyecek.

“Hırsız”, “pis hırsız” diye bağırmıştı dün sana tarla sahibi. Patatesi arkanda saklayarak ondan özür dilemiştin ama suç delilini geri vermemiştin.

Bu olayı Mur’a anlattığında, omuzlarını silkti.

Mur’a artık bu hayata dayanamadığını, kendini asacağını söylediğinde duymamazlıktan geldi.

Kendini asmayacaktın, eğer oğlun daha az acıksaydı, yazmak için bir masan olsaydı ve düşman yararına casusluk yapmakla suçlanan kocan ve kızın Alya’dan haber alsaydın. Bir yıl önce tutuklanmışlardı. Belki de idam edilmişlerdi.

Kendini asmayacaktın, eğer daha az üşüseydin, Alman ordusundan kaçan yazarları taşıyan kamyonda Alabuga’ya kadar gitmek yerine Çistopol’da inmiş olsaydın.

Kendini asmayacaktın belki, eğer Boris Pasternak Moskova metrosunda beş dakikalık bir karşılaşma neticesinde beş yıldan uzun sürmüş bir mektuplaşmaya aniden son vermemiş olsaydı. Rilke ateşli mektuplarına cevap vermiş olsaydı, genç eleştirmen Bakhrakh’ın sabrını tüketmemiş olsaydın, Berlinli yayıncın Abraham Vichniak aşk mektuplarını sana tek kelime etmeden iade etmemiş olsaydı.

Kendini asmayacaktın, eğer daha az yoksul olsaydın, yazmaya devam edebilseydin ve kocanın en yakın arkadaşı yakışıklı Konstantin Rodzeviç ilişkinizi bitirmemiş olsaydı.

Yaşanmış ya da yazılmış olsun, tutkularının, sevdalanmalarının listesi uzayıp giderdi.

Bir mahkumun öteki mahkûmla kendisini ayıran duvara vurması gibi yazıyordun. Yapayalnız olsan da bu dünyanın bir parçası olduğunu hissedesin diye. Yalnız ve yoksuldun, dört bir yana saçtığın kelimeler açısından ise zengin.

Bir kiriş, bir ip, bir sandalye ve acılar yüzünden taşa dönmüş yüreğin. Bakışların, başının üstünde sallanan düğümden servi ağacına kadar kıvrıla kıvrıla giden siyah çamura ve aniden karanlığa gömülen tepeye gidiyor.

Karar vermek için neyi bekliyorsun?

Üstüne çıktığın sandalyeden inmen, ipi kirişe doğru geri atman için tek bir seslenme, kapını çalan tek bir el yetecekti; kendini başka bir sefer asacaktın, zira bu söz sürekli dilindeydi, ölüme kendi seçtiğin tarihi kabul ettirmeye kararlıydın hep. Ölümün önüne geçmeye.

Kararsızlık bütün enerjini alıyor. O melun sandalyeden inemiyorsun, sandalyenin çivileri ayak tabanlarına kadar ilerlemiş gibi çakılıp kalıyorsun, her ne kadar ellerini oynatmaya devam etsen de. Bu, zaten zorluklar karşısında hep yaptığın bir hareketti.

Sağ elinin tersiyle, omzunun üzerinden havaya vuruyorsun. “Başa gelen çekilir” diyor elin.

Yaşlanmış ellerin, toprağı eşelemekten, yer bezlerini sıkmaktan, arkasını döndüğü anda yeniden biriken inatçı tozları süpürmekten aşınmış. Aynaların önünden geçerken, yüzündeki derin kırışıklıkları, belirginleşen damarlarını, yaşlı bir ağaç kabuğu gibi çatlayan cildini bir daha görmemek için gözlerini kapatıyordun.

Yumuşak, pürüzsüz bir çocuk eli beliriveriyor gözkapaklarının altından. Karınları doysun diye, en azından sana söylenmiş olan buydu, kızlarını emanet ettiğin yetimhanenin kapısında eteğine yapışıyordu bu el, sen ise ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan hasta kız kardeşiyle bir an önce eve dönme telaşındaydın.

Feci derecede pis bir battaniyeye sardığın ateşler içindeki hasta kızınla, zeka geriliği nedeniyle senin adını telaffuz etmekte zorlandığı için kız kardeşinin adını haykıran küçük kızına bakmadan yetimhaneden ayrılıyordun.

Sevilmeyen İrina, okşanmayı bekleyen bir köpek yavrusu gibi etrafında dönüp duruyordu. Bitleri yok etmek için kazınmış kafasıyla, tüyleri yolunmuş bir kuş İrina.

Yetimhanenin kapısı arkandan kapanır kapanmaz, bir metronom gibi düzenli bir şekilde kafasını yere vurmaya başlamıştı İrina.

Merhamet duymanın zamanı değildi. Moskova’ya giden yolu bulmak, yoğun siste, her zamankinden daha erken inen gecede yolu kestirmek zorundaydın. Taş kesilmiş karın üstünde. Özellikle de eteğine yapışan küçük ellerden uzaklaşmak zorundaydın.

Alya’yı ölümden kurtarmak önceliğindi, yaşama nedenindi.

Üstün zekalı bir çocuk olan Alya daha sekiz yaşındayken günlük tutardı, oysa İrina dört yaşındayken konuşamıyor ve hâlâ altına yapıyordu.

Hayırsever kimselerin kapına bıraktıklarıyla karnını doyuran, etraftan toplanan odunla ısıtılan Alya bir aylık bakımın ardından ayağa kalkmayı başardı. Sıtmayı yendiğinde, sen de “öteki”ni hatırladın ve yetimhanenin yolunu tuttun.

“İrina öldü” demişti kapıdan girer girmez bir çocuk sana. Diğer çocuklar gibi açlıktan ve bitkinlikten ölmüştü. Günlük iki öğünü iki sıcak su çorbasıydı, ilkinin içinde bir lahana yaprağı vardı, ikincisinde de lezzet versin diye sayılı mercimekler.

İki aydır üstünden çıkarmadığı kirli pembe elbisesiyle ölmüş ve gömülmüştü ama sarı saçları yoktu; kafası bir mahkûmunki gibi tıraş edilmişti.

Ölümünden bu yana yirmi yıl geçse de bu olayı düşünmekten imtina ediyorsun, sadece gerektiğinde hatırlıyorsun, nadiren adını anıyorsun.

27 Kasım 1919’da Moskova yakınlarındaki Kurskevo köyündek yetimhane için yola çıkış, orada çocuklar daha iyi beslenecek” diye yazıyorsun günlüğüne.

“Sıkı sıkı giydirilmiş Alya için üst bas, iki kitap ve bir defter İrina’nın üstünde aynı elbise.”

Büyük olan çocuğunun önünde diz çökerek, ona mümkün olduğunca çok yemek yemesini öğütledin. Özellikle de annesini unutmamasımı.

“Bunların hepsi bir oyun sadece” diye açıkladın ona. “Küçük yetim rolu oynayacaksın. Yetimhanede değil sarayda yaşaman gerekirken, saçların kazınacak, ayaklarına kadar gelen uzun ve kirli bir pembe elbise giyeceksin ve boynuna bir numara asılacak. Sana dediğim gibi, bu bir oyun, müthiş bir şey değil mi? Harika bir macera olacak, çocukluğunun en büyük macerası. Anlıyorsun değil mi Alya? Bir tek seni sevdiğimi sakın unutma.”

Zaten ne söylediğini anlamayacak olan İrinaya tek kelime etmedin, kuş beyni her şeyi tersinden anlardı, yoksa kızağı az kalsın devirecek olan kar fırtınasından korkar ve yetimhanenin gri ve kasvetli binası karşısında ellerini çırpmazdı. Ondan bir ay hiç haber almadın. Düşüncelerin, hareketlerin Alya içindi. İrina bekleyebilirdi. Sarı saçlarını, ince boynunu, kaskatı olmuş pis elbisesini görüyorsun şimdi. Karnının aç olması, “dudu dudu” diye şarkı söylemesini engellememişti. Açlıktan uyuyamadığı zaman şarkı söylerdi, demişti arkadaşları sana. Onu da kız kardeşiyle birlikte eve geri getirseydin daha iyi olacaktı, yerin daracık olsa da, evyede bulaşıklar yığılsa da, on beş metrekarede ona da küçük bir yer bulsaydın, Alyaya olan sevginden birazını da ona verseydin.

Yüreğinde iki kızına da yetecek yer yoktu. Alyayı beslemek için İrina’nın payından kırpardın, İrinayı Alya’nın eskileriyle giydirirdin. Onu hiç öpmezdin.

Bu görüntüler hatırındayken nasıl hayatta kalabilirsin ki, Mur’un dünkü hakaretlerini, yarın NKVD’deki soruşturmanı, kocan ve kızının “artık mahkam listesinde isimlerinin olmadığını, yani idam edildiklerini nasıl unutabilirsin, komunizmin estetik anlayışına uymadığı için şiirlerinin yayımlanmadığını ve bulabileceğin tek işin Yazarlar Birliği’nin lokalinde bulaşıkçılık olduğunu nasıl unutabilirsin ki.

Daha yaşamalı mısın yoksa ölmeli mi, onu bile bilmiyorsun.

“Hırsız” diye bağıran köylünün sesi Alabuga’nın havasını delip geçiyor, yüzü bir saban izinin üstünde dalgalanıyor. Tavan arası penceresinden görünüyor, ikinci kere hırsız kelimesini tekrarlıyor sanki bir kere yetmezmiş gibi.

Ayağın, ayaklarının altındaki sandalyeyi itiyor, ipin insafina kalıyorsun. İp boynunun etrafında daraldıkça dünya da küçülüyor Köylü, tepe, tarla, bir fırtınada kaybolup gidiyor. En son giden de kurşunkalem gibi budanmış servi ağacı, kısa hayatının simgesi.

Marina Tsvetayeva ya da Alabuga’da Ölmek
Venus Khoury-Ghata
YKY Yayınları

15 Ekim 2022

Şairin Ölümü (Marina İvanova Tsvetaeva için)

Yatıyordu. Çehresi, hafifçe yükseltilmiş,
solgun ve dargındı dik yastığında,
dünya ve dünyaya ait bildiği ne varsa,
artık duyularından koptuğundan bu yana,
hepsi de umursamaz bir zamanda yitirilmiş.

Onu öylece yaşarken görenler, bilmemişlerdi,
ne kadar da bütünleşmiş olduğunu bütün bunlarla;
çünkü bunlar: O derinlikler çayırlarda
ve sularda, bütün bunlardı çizen o çehreyi.

Onun çehresiydi aslında bu enginler,
onlar ki, görücüye çıkmışlardı şimdi şaire;
korkuyla ölmekte olan maskesine gelince,
sanki havayla temas ettiğinde bozulan bir meyvenin
içi gibiydi, öylesine kırılgan ve ince.

Rainer Maria Rilke

Mektup

Böyle mektup beklenmez,
Bir mektup beklenir ancak
Paçavra cinsinden bir bez,
Çevresinde bir şerit olacak
Tutkaldan. İçinde -bir kelam.
Ve mutluluk. Hepsi o kadar.

Mutluluk beklenmez böyle,
Böyle beklenen -sondur:
Asker selamı top ve fişekle/
Ve göğüs içine -kurşunun
Üç parçası. Kan gözlerde.
O kadarcık. İşte böyle.

Mutluluk değil -ömür geçti!
Rengimi uçurdu rüzgâr!
Belki avlunun köşesi
Ve de kara namlular.

(Bir mektubun köşesi:
Mürekkep ve füsundan!)
Ölüm uykusu için
Kimse yaşlı sayılmaz!

Bir mektubun köşesi.

11 Ağustos 1923
Marina Tsvetayeva 

Şiir

Aklımda başka, bambaşka şeyler,
Peşinde gibi bulunmaz hazinenin
Adım adım, birer birer
Yoldum tüm gelinciklerini bahçenin

Tıpkı öyle, bir gün, bir kurak
Yaz günü, kıyısında bir tarlanın
Koparıp alacak başımı ölüm
Kayıtsız ve dalgın

Marina İvanova Tsvetaeva


İşte bir tarla kuşu

İşte bir tarla kuşu,
İşte bir hanımeli,
İşte avuç avuçmuş,
İşte dökülmüş gitmiş.

Marina İvanova Tsvetaeva

01 Ekim 2022

Eşya

Koparırlar hayattan
Çekerler hayata gene
Ellerinde oyuncağız.
Evire çevire.
Yaşayacaklar gibi sonsuz
Edinmeler - -
Bir dönem soğuruz
Azalırlar eskidiklerinden
Önce umursamazken
Başlanırsa toplanmaya eşya
Umutlusunuz
Uzun yaşamalardan.
Çocuklara kalması
Çocuklar - -
Hızlı değişme
Alaylı bakışları.
Bir yaştan sonra
Eşyalara düşmeniz - -
Bu demek ki
Gönlünce yaşamadınız.

Behçet Necatigil

Rubailer

NİYAZ

Bana ilhamını bahşet ki, İlahi, bir gün
Seni bulsun sana takdime değer incilerim.
Ben, ne sultanlara şair, ne de şairlere şah;
Tanrılar Tanrısı'nın şairi olmak dilerim.


SONSUZ RÜYA

Ezeli varlığa candan vurulan aşıklar,
Ses alır ta ötesinden ebedi dünyanın.
Yerin altında devam etmesidir bence ölüm,
Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rüyanın.


GÖNÜL MÜLKÜ

Evler yıkılır, köyler olur hak ile yeksan,
Viran yeri, birkaç yıla varmaz, onarırlar.
Yalnız şu gönül mülkü harap olmaya görsün;
Tamire yetişmez onu dünyada asırlar..


YALNIZ O

Sardı katil gece dünyayı siyah bir kefene,
Bir emel yıldızı göz kırpıyor ancak aradan.
Merdi, namerdi, cüzzamlar gibi terk etti bizi;
Bizi yalnız bırakıp gitmedi, yalnız, Yaradan..


ŞEFKAT

Âdem evladı boğarken baba - bir kardeşini,
Basıyor bağrına hemcinsini müşfik canavar.
Beşerin zıddına, hayvan soyu insanlaşıyor,
Yiğidin şefkati yok, lakin itin şefkati var..


SAYILI

Ellerin derdini dert etmedesin kendine sen;
Güç düşer böyle geçen kırk yıla bir neşe yılı..
Ömrünün zehrini zindanda da zevketmeye bak,
Günler, aylar, seneler nerde? Nefesler sayılı!


GÜÇ

Şanlı yaprakları tarihin açılmış, duruyor,
Canlı bir levha fakat her yiğidin girmesi güç.
Nice destanların ilhamı olan kavmimize,
Ata'dan sonra bir efsane beğendirmesi güç.


ANA DİLİ

Hangi sözlerle ninem gönlünü açmışsa bana,
Ben o sözlerle gönül vermedeyim sevgilime.
Sözlerim ninni kadar duygulu olmak yaraşır,
Bağlıdır çünkü dilim gönlüme, gönlüm dilime..


HAYALE HASRET

Girdi, yollar gibi, yıllar da nihayet araya
Set çeker dağ tepe, feryada değil, yada bile.
Hasretim uykuya ruhum sana hasret kalalı;
Gözlerim görmüyor artık seni rüyada bile.


NEŞE

Neşe, gölgen gibi, ardında yürür elpençe;
sürür pembe topuklarla beyaz terliğini.
görmezse gözüm görmez olur neşeyi de;
Bana göstermesin Allah senin eksikliğini..


POSTACI

Duymamış, belli, hayatında bir eş hasretini,
Yaşamış taş gibi, toprak gibi, mahrum acıdan.
Ne bilir kağıdın canlara can kattığını?
Başımız dertte şu her gün geciken postacıdan!


YARAŞIR

Saçının telleri göğsünde perîşân yaraşır
Öyle sümbüllere bir böyle gülistân yaraşır
Ay'la Güneş alnına her ân yaraşır
Gönlümün tahtına bir sen gibi sultân yaraşır.

Faruk Nafiz Çamlıbel

TOPRAĞA ÖVGÜ

sen olmasan
nasıl yaşar insanlar
bütün o
yılanlar böcekler kurtçuklar
arılar kuşlar kelebekler
nebileyim balıklar…
sana teslim ederiz
ölülerimizi
yaşayanlarımızı da
ey insanlara hazine
uluslara vatan
seviyorum seni
toprak
sen verirsin
mobilyalarımızın ağaçlarını
taşı kiremiti
evlerimizi örmek için
tuğlayı harcı
bütün yiyip içtiğimizi
giydiğimiz elbiseler senden
senden ayakkabı şapka
su şarap bira
senin cümle hayırların
sığmaz kitaplara
bir şiir için
bunlardan sadece biri yetecekti oysa
toprak inan ki
senin için düşen
her şehit
sevgimizin kanıtı adeta
senden
ayaklarını kesen kuşlar
ve bütün uçaklar
bir gün nihayet
sana dönecekler tekrar
günün birinde
bedenlerimize
mesken olduğunda sen
büyük şairler
şiirler yazacaklar
senin için
ne mutlu bize
koynunda olacağız senin

Garbis Cancikyan
Badger, 5 Ocak 1945

SÜRGÜN

aynı yerde kalır sokak
otel kapısı aynı
masada kalır hâlâ
kopardığımız ekmeğin kırıntıları
ve sokağa bakan
pencerelerin perdeleri
kapadığımız gibi aynı
biz neden
aynı kalmadık sevgilim
el olduk birbirimize

Garbis Cancikyan

-Şu Ömrümün Şubat’ı-



CEHENNEM EVİMİZ OĞUL

cehennem ateşler içindeymiş
biz ısınmak
yemek pişirmek
ve ütü yapmak için yakarız ateşi
bütün günahkârlar
cehenneme gidecekmiş
yalan
arkadaşım sarkis
uçurtmamı yırttığından beri
uğramaz oldu evimize
cehennem yukarıdaymış
yalan
gökte bir şey yok
bazı bulut ve güneş
bazı ay ve yıldızlar görünür
gecelerde
yalan hepsi
yalan söyler hepsi de
sadece annemin sözüne inanırım ben
hiç yalan konuşmaz annem
ve her gün aynı sözü söyler:
CEHENNEM EVİMİZ OĞUL

Garbis Cancikyan