enis batur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
enis batur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2023

YOKUŞ

Attar’ın öldüğü yaşa geldim
yorgun, öfkeli; içimde belli belirsiz
bir hızla sönen mum: Fitil bitti
bitecek, yağ sürüyorum boşuna:
Belki de yarın olmayacak, diyorum.

Bu kehribar ağızlık, tütüne dadandığım
yıllardan: Figen bulup seçmişti, gümüşün,
minenin arasından; sayısız armağan
aldım ondan yaşarken, ama bir tanesi
beslerdi tümünü: Sevdim sevildim
bu çirkin dünyada.

Attar’ın yaşına geldimse, bilinmedik bir
giz yok elimde: Öyle çok zaman yitirdim
yaşantı kalmamış gerimde: Saat durmuş
ilerlemiş farkına varmamışım: Dipsiz!
bir hokkaya sığmış, seyrek, yokuş, şiirim.

Enis Batur

12 Mayıs 2022

Sessiz Sinema

Yordu bütün yıl bizi işler
ve ilişkiler: Buraya ondan geldik.
Korkmuştuk korkularımızdan,
coşkularımızdan bıkmıştık,
ne yavaşlıyor ne de hızlanıyordu
çarklar, kimseye rastlamıyorduk,
kendimize bile: Buraya ondan
gelmiştik.

Bulduk aradığımız yeni oyuncuları,
öğrendik ve öğrettik basit ve karmaşık
kuralları, neden böyle oldu pek
anlayamadık: Kağıtlar ve zarlar,
pullar ve kibrit çöpleri atıldı
tek tek bir köşeye: Bir gençlik
oyunuydu, benimsedik birden.

Kamera kontrol, döndü makaralar
geceden geceye: Rolden role girdik
gördüğümüz, görmediğimiz filmlerle;
güldük beceriksiz bir anlatıma, usta
bir kavrayışı içtenlikle alkışladık,
mimikler ve jestler arasında başka
durumlara ve kişilere öykündük:
Buraya ondan gelmiştik.

Kimbilir kim hatırladı piyanoyu
içimizden: Bıkmıştık sinemadaki
sessizlikten. Biraz buruk, çokca
esrik, kendimizden koparak yattık
sonra o gece. Buraya ondan mı
gelmiştik: Uyandık erkenden,
yeniden seslendirdiğimiz filimde:
Yabancıydık şimdi giyindiğimiz
kişiye, tıpkı gelmeden önce.

Enis Batur

08 Mayıs 2021

Karantina

Yoruldum, Enis, durmadan kendim olmaktan, kendimdeki başkalarından da. "Odama kapanıyorum" demiştim, “açık denize çıkarken." Büyük bir mide gibi salladı ve kustu su, kamaramı: Orada yaşamıştım peşpeşe, cinnet ve som sabır arası tahteravalli, onca mahzun coşku, tayf dehşet ve ışık. Simsiyah bir çölden, buzul mavi bir gökten geçip, ipekböceği düşlerim, burada demir attım. "Bekle" dedi bir ses; dik, tartımlı, ama kırgın: "Sendeki salgını ölçeceğiz: Bilmem yeniden dönecek misin, yoksa bulaşıcı mısın bir limandan ötekine."

Dönüp arkama baksam, kimbilir kaç yüz kulaç derinde bekliyor terkettiğim batıklar; altın sikke dolu sandık, deniz imparatorlukları arasında imzalanmış sıcak mühürlü akitler, yakut bir yüzükle gümüş bir katedral şamdanı, Doğu'da üflenmiş kırılgan cam ve Batı'da dövülmüş tunç bindiğim gemileri bir bir açık denizin dibinde, kovaladım hayatımı, onu tutar tutmaz kaçtım: Korkak ve gizli, küpesiz bir korsanım ben, geceden geceye kazandığım tek şey: İçine gömüldüğüm şeytansı definedir.

Enis Batur


03 Ekim 2019

Vasiyet

Her yıl vasiyetimi yazardım bir kağıda,
insan birdenbire ölebilir ve bıraktığı izler
sayısız kararsızlık doğurabilir korkusuyla
kalanlar için - soru işaretleriyle tıkabasa
dolu kalanları gördüydüm: Rahmetli benden
sonra tufan diye mi düşünmüştü, yoksa
aklına mı getirmek istememişti öleceğini,
anlamadım hiçbir zaman nasıl yaşanabilir
ölüm düşüncesinden bunca firari: Birden
gidenlerle ağır ağır gidenler doldururken
günlerimizi, neydi ki vasiyet bellediğim:
Kâğıt üzre kâğıt üzerindeki vaziyetti.
Vasiyet gidenle ilgili benim durumumda,
kalan için tek kalan tasa verici bazı işlemler.
Bıraktığım bırakacağım borçsuz bir hayatla
içerikleri yalnızca benim gözümde açık seçik
olan yüzlerce dosya: Nereden kim baksa
benim gider hanemde kayıtlı bütün bunlar,
bir de mütevazı bir gelir olasılığı torunlarım
için: Ne öldürür, ne yaşatır. Asıl sorun
manevî bedelin altından kolay kalkılsın:
Varsa ruhum, olacaksa gövdem zerrelerine
ayrıldığında bile, kıvranmasın isterim
sessiz soluksuz gezeceği sessiz boşlukta,
rastlayıp bir kahvede genç bir insana:
Hâlâ kitap okunuyorsa ve basılıyorsa
hâlâ yazdıklarım: Elindeki kitaptan
göreceğim yanlış kurulmuş bütünlüğüm
doğru bırakılmış bir eksikten beni
o halimle o an acıtmasın.

Belki birkaç şiir, belki birkaç satır, kelime-
ben böyle kurmak istiyordum beğenmediğim
evreni yeniden, ne geçtiyse geçmiştir elime.

Enis Batur

Fa Bemol

Sanmıştım ki: Gidersem dönebilirim.
Bilirsiniz, hem de nasıl basmakalıptır
zaman tüneli imgesi. Girdim oysa ben,
çıkamadım: Uzun, hızlı, girdaplı bir
tek yöndü - vardığımda ne kendimdim
artık, ne başkası: Ne canlı, ne cansız,
eskimiş nota kâğıtları üzerinde bir avuç
kanlı ses, mürekkep lekesi, iç çekiş;
ne olmuşum, ne olmamış.

Enis Batur


FUGUE XVII

"Ne Zaman Bitiyor Peki Kitap?"

"Nerede ne zaman başlıyorsunuz bir kitaba
sözgelimi?" diye soruyor kadın. "Bilemiyorum"
diyor şair: "Başlangıcı sonra farkediyor galiba
insan: İlerlemiş bir hastalık gibidir şiir: Hemen
hep gecikir teşhis". Birkaç aydır kitabı kuruyor.
Hayatlar geri duruyor artık: İmgeleminde yüzen
yüzler, kesitler, sanrılar bırakıyorlar yerlerini
harflerin ve boşlukların yarattığı pürüzlere.
"Vazgeçtiğim kelimeler": Gülümsüyorlar, uzun
bir sessizlikte aynı anda karar kılmadan önce.

"Ortaya çıkan tartılır, uzun uzun didiklenir de
sonunda size kalır elinizden kayarak gidiveren
şiirin delici tortusu". Fransız Hastanesi'nin dar
yan sokağında kaç gün dolaştığını kimse bilmeyecek
artık: Dışarıdan, pencerelerin arkasından dikkatli
retinasına çekilen enstantanelerin içeriği boğmuştu
kabaran içinde kabaran sözü: Hayat, Ölüm, Bellek,
Unutuluş arası ötekilerde birikenler çatlatmıştı
günden güne artarak kendisinde biriken kederi.
Kimse bilmeyecek neden tökezlediğini Browning
üzerine çattığı uzun şiirin, neden belirsiz bir
sonraya bıraktığını Olga'yla Anton arasında
tutup dağlandığı kor parçayı, "Fantastik Senfoni"
için kurulan ve çözülen akrostiş düzenin nasıl
camdaki buğu, silindiğini. "Bir başka Kül Dîvan'a
kalmış olabilir bazı aykırı mevsim tohumları:
Buruk şakrak bir Mucitler Tarihi'yle yanyana gelsin
istediğim nihavent Dîvan Edebiyatı Müzesi şiiri,
beste uçarı diye güftesini kökünden kazıdığım
Lady Sings The Blues - ve ürkerek sakladığım
Bir Ölü'nün Şiiri: Her kitabın koyu noktasıdır
ondan taşan, eksilen biricik taşların duvarı.
Kimse bilmeyecek, ben bile: Ne zaman çalacak,
başka bir elin kurduğu durma geciken kör saat."

"Nerede ne zaman bitiyor peki kitap? Bir
karar mı, bir pes etme eşiği mi yoksa sizi
boğan?" İçinden geçiriyor bu soruları kadın,
biliyor ki bazı yanıtlara kavuşmak için yırtıcı
bir suskunluk dönemini tamamlamak gerekecektir.
"Ne zaman biter kitap, diye soracak olursanız,
bunu basıldıktan çok sonra belki anlayabilir
şair: Gün gelir bir tek şiirin ışığı anlık bir
tutku yaratır: Tıpkı gece gökyüzünü bir uçtan
ötekine kateden yıldırımın bize gecikerek ulaşan
sesi. Ona bakarsanız: Belki anlamayabilir de"
Kitabı çattıkça deliniyor uykusu. Bazı geceler,
biriki saat yatıp dikiliyor. Tek bir ışık yanıyor
uzak bir pencerede, rüzgârda sürükleniyor hızla
çöp tenekelerinden düşen bez parçaları, kimbilir
nereden nereye yol alıyor karanlık gökyüzünde
ışığı bir yanıp bir sönen uçak. M asaya oturup
kısa dalga istasyonlarını tarıyor bir seferinde,
bir başka sefer masaya oturmadan dönüp yatıyor.
Dopdolu uyandığı sabahlar. Tıkandığı akşam.
Çıkıp bir yürüyüşün içinden tutturamadığı
bir kıvamı arıyor: Dilin ucunda dolaşan oynak,
uçarı bir gamze sesi sanki: Yakaladığı an
kaçırdığı ayar: İşin burasına gelindi mi
biraz da çaput, büyü, muska tadı: Aranan.

Enis Batur

Kan Lekesi

"Bütün bunlar çok iyi, çok zarif şeyler de"
demişti: "Artık tek bir mümini kalmamış
bir dinin peygamberi olmak neye yarar?"
Doğruydu bir bakıma, her zaman taktığı
soğuk mesafe maskesinin ağzından tane tane
çıkan bu sözler, başka doğrular da ekliyordu
nefes aldırmadan: "Hem kim tanır bugün
Juliette Drouot'yu ya da erguvanın rengini
nisanın ilk haftasında, Tanrı aşkına, bir
tek kul biliyor m usun çevrende - uyansın
sabah ve Monteverdi dinlesin, bir kadınla
beyaz örtülü bir m asada yemek yerken yeni
gelen kırmızı şarabı şişe boşalana kadar
kadehe yavaş yavaş doldursun -gömlekte
yayılan kan lekesini düşünme hemen-,
soyu tükendi güzelim sessiz karanlığın,
kelimeleri ve anlamın yanındaki ham büyüyü
ve gecenin sonuna bel bağlamayı iki gün
arasında nirengi sayabileceklerin soyu
tükendi". Bir an susup yankı mı beklemişti,
bağlamıştı sözünü fazla açmadan arayı:
"Aramıza karışmak için çok geç şimdi
dostum: Neden küçük bir çıkın doldurup
yola çıkmıyorsun - haritasız, pusulasız,
bütün bütüne hedefsiz? Yeryüzünde senin
gibi kıblesi baştan kaybolmuş başkaları da
olduğu aşikâr: Bosch'un o yarı meczûp
yarı dâhi Harika Çocuğu'sunuz belki de siz-
kimseye ulaşmayacak bundan böyle, durmadan
mektup yazıp doldurduğunuz şişeler"

Enis Batur


Muhacir Kuş

I

Büyük, yalnız, yaralı bir kuştu
Hamdi beyin gördüğü: Odasında
otelin iç organlarını dinliyordu
her gece: Kimbilir kaç kış çökmüştü
yazların arkasına, uyku onu çoktan
terketmişti. Hatırlamıyordu şimdi
güneşi ve sise doladığı kadınları,
istasyonlar bile kendi zamanını
kemiren aç bir tünel faresinin
dişlerinde öğütülmüştü.
Doğduğu evden bir pencere karosu,
M ontparnasse'den bir ara sokak,
Beylerbeyi'nde bir sakız çamının
avcuyla sıcaklığını yokladığı sert
kabuğu ve nerede ne zamandı
bilemediği sinsi bir yağmur:
Dilinin ucunda aksak müziğiyle
gezinen eksik bir mısraydı artık
hayatı.

II

Yorgundu göz kapakları ve belleği,
o bellek ki rüzgârda inatla aynı sayfalarını
karıştırıp bulan bir defter gibi
büyük kar sessizliğinden seçiyordu görüntüleri.
Varşova'da çekildiği gün sararmış fotoğraftaki
çoktan kaybolmuş maiyeti
sonsuz bir kışın hazırladığı odun çıtırtılarıyla
donatıyordu hâlâ Sefaret'teki koyu sıkıntıyı.
Hiçbir yerde durmamıştı yüksek duygu topağından
kopartıp buluşturduğu kelimelerin yenik tadı:
"Birden çöle düşmek ve susuzlar gibi yanmak" -
iki satır arasında mutlak bir boşluktu kalan
onları kendisine, neden bilmemişti hiç,
ayırdığı zaman.
Çıkıp yürümüştü ertesi sabah dönmemecesine.
Sırtında uzun ağır bir paltoydu mevsim,
yüzünde kaskatı korku
içinde sabırsız bir atmacaydı tüneğine kilitli,
kimsenin tanımadığı bir ezgiyi mırıldanan.
Açmıştı birden gözlerini: Aklında o an bu an
ilk karşılaştığında, Cuma'nın ayak iziydi
uğuldayan.

III

Başının altındaki yastığı düzeltiyor
hemşire. Sermet Sami gelebilir akşamüstü,
Ankara'dan bir telefon belki, Erenköy'den
bir tek kendisi için yaratılmış bir serinlik,
"Allahım, böyle bırakma beni: Göğsüm de
büyüyen kederden ne kadar bezginim"
Bir yanlış anlamalar zinciridir Zaman,
hiçbir şeyi sırayla yaşam az insan:
Şimdi bir topaçın tükenmez kavislerinden
geçiyor Münir ve Biarritz'deki yapışkan
yaz ve Çengelköy'de yudum ladığı adaçayı ve
Martinho da Arcada'da günlerce oturup
durm adan içki içtiği sessiz gölge.
Usulcana kapatıyor kapıyı hemşire.
Güneş bir daha hiç aynı noktadan
doğmayacak. Bir daha hiç aynı noktadan
batmayacak, yekpare sessiz gemi.

Enis Batur

SİGMA, requiem

Sahne kararıyor ve ağır ağır batıyorum
mecnûnu olduğum suyun içinde, görüyorum
hızla yanımdan geçen yüzleri: Odisseus,
Iason, Sinbad, Kaptan Ahab Pirî Reis ve
diğerleri, kaç kişiye nasip olur böylesi bir
karşılama töreni-
...

Son gece bir düş gördüm: Boylu boyunca
Uzanmışım Dantes'in küpeştesine, kıyıdan
el sallıyor herkes ve yelkeni dolduruyor
uzaktaki dağlardan inen rüzgâr, dümen
sahipsiz, sular kabarmış, öfkeli köpüklerin
ortasında kararlı bir hayalet tekne gibi
açılıyor tozun dünyasına o titrek kabuk,
anlıyorum ki geridönüş yok artık, tam
o sırada sesin geliyor: Dostum,
Baudelaire'in sözünü ettiği
"Sonsuz yolculuk bu işte"-
birden rahatlıyor içim.

Son gece, son düş, sonsuz yolculuk, son hava
kabarcığı ağzımdan çıktığında varmış
olacağız, teknem ve ben, dipteki öteki
batıkların yanına. Şu işte Argo, hazır
bekliyor adamlarım. Her yıl geçeceğiz
boğazların dibinden, derin fırtınalar
ve yıldırıcı akıntılar kesecek yolumuzu,
Ağustos geldiğinde Kuruçeşme'ye inin
hep birlikte, sis doldurun kadehlere,
cam cama değsin, göz göze, tin tine,
aranızda yaşadığıma değsin.

Enis Batur

19 Şubat 2019

Bahara Doğru

Kış bitmiş sayılmaz henüz,
yanına çömelmiş
bahar hakkında konuşuyorum
bodur limon ağacıyla,
soğuktan uçları biraz yanmış
yapraklarının,
gene de canlı ve dilbaz,
ne biliyorsa anlatıyor
hızla yutarak kelimeleri,
soruyorum, daha ince kimse
sözetmemiş ona Monet'nin
ufarak tablosundan,
gidip içerden getiriyorum
kartpostalını resmin,
bakıyor uzun uzun, susuyor,
kimbilir ne düşünüyor.

Enis Batur

01 Temmuz 2016

THE WAY THEY LIVE NOW (Uyarlama Denemesi)

İlk gidenle dağılmaya başlamıştı aslında tarikat,
diyor Fatma, da diyor Alyoşa, ilk gidenin
neden gitmeye karar vermiş olduğunu anlamak
gerekirdi, öyle ya birşeylerin dağılmaya hazır olduğunu
düşünmese, sözünü kesiyor Ekrem her zamanki gibi,
Yavuz'du ilk giden, unutmamak gerek, zaten kalmaya
niyeti olmayan biri, ne o bize ısınabilmişti ne de biz
onu benimseyebilmiştik, evet ama diye atılıyor Nilgün,
ilk o gitmiş olsa bile, hatırlarsan aynı dönemde Mete'de
karar vermişti New York'a gitmeye, demek ki çözülme
bir tek Yavuz'la başlamadı,  hem kalanlar da gitmeyi
akıllarından geçirmeyenler değildi, çoğumuz adını
koyamadığımız bir tarihe erteliyorduk içimizde saklanan
yolculuğu, yani diyor şairaneliği elden bırakmadan
Emin, tetiğe dokunmuştuk gerçekten, ağır ağır yol alıyordu
ağır çekimdeki gibi hedefine doğru namludan fırlayan
mermi, gene söze giriyor Ekrem dayanamayıp,
çarpıtıyorsunuz yahu şimdi makarayı geri döndürüp,
ben meselâ hiç gitmeyi düşünmüyordum o sırada,
tam tersine herşey öylece olduğu gibi dursun ve sonsuza
dek olduğu gibi sürsün istiyordum, iyi ya işte diyor
Alyoşa, bu da herkesin dağılmaya başladığımızı
gördüğünü kanıtlıyor, zaman durmayacağına göre,
...

Enis Batur
doğu-batı divanı II
kırmızı yayınları

20 Kasım 2015

Doğu-Batı Divanı'ndan Seçmeler

Ne çok taşındık! Nasıl dolaştırdık
bunca umudu, terkedilişi,  kaybetme
ve kaybolma duygusunu? (s.15)


Gerçekten de bir yanlışı bir başka yanlışla
düzeltircesine,  telâşla savrulmuştuk oradan
oraya: Kimi getirsek gözümüzün önüne kırık
dökük eşyaları çağrıştıracaktı. Yitirilen bunca saf hedef, 
geridönüşsüz kararların yıprattığı uykular, 
sabah uyanınca yüzümüzde patlayan 
yalnızlık damarı ya da yanımızda yatan yabancının
bir akıntıda hızla uzaklaşan gövdesi: İçimizde 
toplananlar çapraz sağlamada bulduğumuz şaşkın
bir eksiği kapatmaya asla yetmeyecekti.  (s.16)


"Bilemiyoruz" diyordu son yıllarında,
"Tahmin edebilir mi bir kırlangıç gerçekten de
fırtınayı? " (s.20)


Anlaşılmaz oysa insan: Nasıl birdenbire
başlayan yağmur uzaklaşıp gitmişse biz daha
şemsiyeyi açmadan.  (s.20)


Sorulsa,  bütün sorular ağır gelecekti.  (s.26)


izini; düşünebiliyor musun: Aylarca aramış her
yerde, her an: Bir gün gelmiş, belli ki sınırı var 
umudun ve arayışın, De Quincey gibi sabit fikirli
bir adama bile -kaybettiğini anlamış Ann'i, 
hoş gerçek miydi kurmaca mı bunu kestirmek güç, 
hele ki Coleridge'le yarıştırırcasına afyon yuttuğunu
unutmazsak.  (s.27)


...Merak etmişimdir hep:
Çocukluk arkadaşları ile yeniden başka bir hayatı
paylaşabilir mi insan? (s.28)


Ağrısına katlanamadığın bir an gelir,  (s.30)


...içimizde
zonklayan birini söküp atmamak için
ağrıyı korkudan fazla sevmek gerekir. (s.30)


Chateaubriand'ın René'sinde rastladım -bilmem
sever misiniz?- onu nerdeyse tarif eden bir
cümleye: "Yorgun düşmüştü sevilmekten" diyor
bir kahramanı için kitabın - kadınlardan başını
alamadı hiçbir zaman, uçlara sürükledi kendini, (s.37)


çekip gitmiş güneşin bıraktığı soğuk iz. Elleri
titriyor, bu kaçıncı kadehte. Uzun bir metastazdır
viski ve güzellik: Kendi kendine demir alan bir gemi. (s.40)


sonsuz bir derbederlikten söz edilebilirdi, hazırdı sanki
gitmeye: Aslında çoktandır geciktiği uzak bir yere. (s.44)


Konuşmayı denedimdi tabii, ama siz de bilirsiniz ya
belli bir yaştan sonra çok karışıyor düşünce örgüsü
insanların: O anda aklından geçenlerle geçmişin
sınırlı bir dilimi durmadan içiçe geçiyor ve bir tek
kendilerinin mantığını kavradıkları bir düzenden
sökün ediyor görüntüler ve kelimeler ve birkaç işaret.
...
almışlar haberi, hâlâ aklı almıyordu anlaşılan,
ihtiyar bir adam neden hayattan öyle vazgeçer. (s.46)


söküp taşıyordu notaları. Genç bir çift izin
almadan ilişti masaya, Avram'ın soru bile 
sormaksızın getirip önlerine koyduğu iki susuz
rakı bardağı gibi uçarı, katılmışlardı neşeyle
peçeli kırık geceye. Adam, yorgun yalnızlığının
içinden, sazların dinlendiği bir an hatırlamıştı
Kemanî Sahak efendinin o unutulmaz unutulmuş
valsini: "Git kendini çok sevdirmeden". (s.51)


..."Ne arıyorsun
burada bu halde?" diyebilmişti, koluyla ağzına
giren damlaları silerek. Ancak o zaman başını
kaldırıp bakmıştı kadın, aylardır duymadığı
sesin geldiği yüze. "Kaybettim oyunu değil mi?"
demişti önce - ama bir soru gibi çıkmamıştı
sözün sesi: "Film de bir boka benzemedi zaten."
Öylesine açıktı ki bunları artık kimseye
söylemediği: "Her gece buraya geliyorum aslında,
seni göreceğimi umduğumdan falan değil, içeride
ışık yanıyor ve bana çok iyi geliyor bu." (s.65)


Herkes farkında oyunun da, rol gereği dalgın.  (s.66)


Keder kuşlarını bende gördüm.
...
Yağmur yürüyüşüne çıkmıştık o gün,
unutmam ben ayrıntıları, kimdi
hatırlamıyorum tabii, ne önemi olabilir (s.79)


"Kapattığın fincanın içinde kaldın. (s.82)


Bir yanlış anlamalar zincirini Zaman,
hiçbir şeyi sırayla yaşamaz insan: (s.90)


kimseye ulaşmayacak bundan böyle, durmadan
mektup yazıp doldurduğunuz şişeler." (s.92)


"Kimsenin, hiçbirimizin gelmezdi
aklına, işin bu boyutlara varacağı." (s.104)


İnsan önce kendisinden yola çıkmayı öğrenmişse
dönüp gene kendine varır.  (s.109)


Bir şiirin yükünü, sığasını, genleşme eğilimini belirleyen etmenler onu doğuran atmosfere sıkı sıkıya bağlıdır. Yükleme, istif, şiirin daha çok eksiltmeyle yazıldığını bilen biri için riziko dolu kavramlardır.  (s.126)


içine girmeye çalıştığım resmin dışındayım ben. (s.127)


Bir gün nasılsa yolumu yitirdim, bir daha onu bulamadım. Kimse, bile isteye, evini yurdunu terketmez: Kişiyi saran koşullar, kuşatan vakit, sıkıştıran ötekiler hazırlar izlerin silinmesini. Neden sonra, nice çırpınışın ardından, yeniden kendi evini yapmaya kalkışır. Onu üzerine kuracağı yer kalmamışsa evini oradan oraya taşıyacaktır.  (s.128)


Bulamıyordu ki kimse, en doğru kelimeyi. (s.135)


Enis Batur
Doğu-Batı Divanı I
Kırmızı Yayınları

15 Eylül 2015

Râbia Hâtun Şiirleri

Pâyın sadâsı gelse de sen hiç gelmesen
Men dinlesem kıyamete dek, vuslat istemem!
Bulsam izinle semtini, ol semte irmesem
Aşsam zamanı hasretin encâmı gelmeden

*

Aslı yok bir hayâldir cânân
Şekl-ü-reng-î muhâldir cânân!
Bulamazsın cihânı devr etsen.
Bir görünmez cemâldir cânân!

*

Olsandı sen semâ, olsandı sen havâ,
Alsamdı men senî dem dem, nefes nefes!
Olsandı sen zaman, olsamdı men mekân,
Eflâki dolduran bir aşk olurdu bes!

*

Bir kâsedir alav dolu gönlüm, yanâ yanâ
Men tâ senün yanunda dahî hasretem sanâ!
Yaşlar dökende söndüremez âteşimi sû:
Sunsan elünle kaanumu içsem kanâ kanâ!

*

Bir bâde olsa, lezzeti sevdâya benzese;
Bil dilber olsa, hasreti sahbâya benzese;
Hicrân visâle tarziyye hissiyle yüz sürüp
Demler çekince bülbül-i şeydâya benzese!

*

Bin mevsimi var, âlem-i dil başka bir âlem
Bülbül gibi güller de o âlemde dem çeker
Batmaz güneş, olmaz gece, geçmez dem-i vuslat
Deryâsı da kevser gibidir; gıbta eder cem!

*

Cânân olaydı cânım, hicran muhâl olurdu;
Lafz-î firâka hattâ makber meâl olurdu!
Sahbâ olaydı hûnumi bulmazdı dilde yer gam:
Endîşe, gussa kalmaz, mihnet hayâl olurdu!

*

Bir şekl ü rengi olsa zamanım senin gibi,
Gökler de dolsa hiss ile nâzik tenin gibi,
Hulyâ hakîkat olsa, hakîkat de olmasa,
Hılkat olurdu şimdi senin mahzenin gibi.

*

Görseydi nâr-ı aşkı, dûzah hicâb ederdi!
Encâm-ı vaslı bilse, hasret itâb ederdi!
Hicrân ilinde bulduk envâ'-ı zevk u şevki:
Bilseydi bâğ-ı hecrî, vuslat şitâb ederdi!

*

Cânân içinde yoksa eğer, cennet istemem!
Dûzahta varsa vuslat eğer, rahmet istemem!
Yârın hayâli müşfik ise kalb-i yârdan
Âlemde bir dakîka dahî vuslet istemem!

*

Hoşem bir şöyle hasretten ki senden
Uzaklaştıkça yaklaşmaktayım ben!
Bu halvethânenin yok başka vârı:
Zaman sendin, mekân sensin, havâ sen!

*

Câm-î kaderden içtik sahbây-ı hüsn-ü-aşkı,
Olmaz akîdemizce hüsn île âşk farkı;
Sırr-î vusûle erdik hicran tarîkatinde:
Bir cam içinde oldû hecrin visâle garkı!

*

Güllerde nolâ şuûr olaydı,
Sen özleyü özlerin yolaydı!
Elvânda olaydı hiss-i hasret:
Rengin düşünüp cihan solaydı!

*

Tâ'yini güç gelir bana rûhî cihâtımın:
Cânanda ilm-i hey'eti iç kâinatımın!
Hem fecre, hem de zulmet-i yeldâya benziyor:
Sonsuz gözünde rengini gördüm hayâtımın!

*

Gül âşık olup bülbüle feryâd ediverse,
Bülbül onu ihmâl ile berbâd ediverse;
Dünyâ dönerek tersine şark eylese garbı,
Cânân bize hasret çekerek yâd ediverse!

*

Hicrân visâli sevse de öğrense hasreti,
Cânân firâki tatsa da fark etse firkati,
Bir hâet olsa her kese bildirse kendini,
İnsan bulurdu belki şu varlıkta lezzeti.

*

Bin vasla bedel sâniye-i hasret ü hecrin:
Ondan geliyor rengi şu gönlümdeki fecrin!
Söndürme yanan âteş-i hicrânı içimde:
Yakmak şu yanık kalbi senin en büyük ecrin!

*

Sana bilmem niçün, nasıl her an
Bütün insanlar olmuyor kurban?
Senden evvel niçün, nasıl yaşamış,
Sonra yâhut nasıl yaşar bu cihan?

*

Bir nûr aradım gözlerinin rengine benzer;
Bir reng aradım levn-i leb-î tengine benzer:
Gönlüm hep o hulyâ ile devr etti cihâtı;
Bir ses aradım dildeki âhengine benzer!

*

Bir gün gelecek yer yine mevcûd olacaktır;
Gökler yine sonsuz gibi mahdûd olacaktır;
Bir şey yalınız eksilecek nazm-ı cihandan:
Aşkım gibi hüsnün dahi mefkuud olacaktır!

*

Bûy-i gül bir peyâmdır andan,
Dem-i bülbül selâmdır andan;
Yüreğin sîne içre dem çekişi!
Bir nihânî kelâmdır andan!

*

Mahşerde cemâlinle denir cümle mübeşşer:
Rabbim bana sen gibi hüsnünü cânan gibi göster!

*

Hasret biterse ömr ile vuslat mıdır ölüm?
Fâni bekaayı neyliye mâ-ba'd-ı hecr ise!
Hicran cehenneminde çözülmez bu kördüğüm,
Ey gözlerinde cennet-i-a'lâyı gördüğüm,

*

Cânân içimdedir, nitekim cân içimdedir:
Vuslatla hasretin yeri hep bir biçimdedir!
Neş'eyle hüznü fasl edebilmek ne haddime:
Hicrân içimde vasl ile bir hoş geçimdedir!

*

Mağrıbda gün doğaydı irca' içün zamanı:
Taltîf ederdi ol dem cânân gelüp mekânı!
Muğdan gelür peyâmı bir böyle inkılâbın:
Gördükçe anca gördüm câmımda çün cihânı!

*

Rûz-i ezelde oldum cânâna bend u bende:
Hasret çekerdi rûhum dünyâda görmeden de!
Te'siri var mı bilmemşekliyle rengini hiç
Âteşlenirken aşkım her lahza cân u tende!

*

Olaydı kâş iki gönlüm, tahammül eyler idim
Biriyle hecrine, diğer biriyle vuslatına!

*

Vehm itme kim kudûmunu cür'etle gözlerim;
Ancak senün hayâlini hasretle özlerim!

*

Sönseydi bir nefeste güneş, bir nefeste ay,
Bir bâd esüp de encüm ineydi alay alay;
Zulmet sileydi cümleten eşkâl-i âlemi:
Ancak olaydı gün gibi zâhir o kaaşı yay.

*

Hicrân tarîkı ancak yol mâverâ-yı aşka:
Cânan konağı başka, canlar durağı başka!
Deryâ sığarsa deste, hasret sığar visâle:
Ders aldık ol cihetten biz başlayınca meşka!

*

Nakz et ki va'd vaslına yandıkça men yanam,
Âteş görende âb-ı hayât ancadır sanam!
Kâfî değil ebed seni andıkça anmağa:
Bir mâvera-yı vakt ola kim men doyup kanam!

*

Zmân ummanı etikçe tebahhur,
Gönül bin aşk u şevk eyler tahattur;
Amansız bir zamanın pençesinde
Zamansız bir mekân eyler tasavvur.

*

Tutsam hayâl-i yâri nigâhımla bağlasam,
Her göz yaşımda aksini gördükçe ağlasam!
Yeldâ-yı hecre belki ziyâ-bahş olur diyû
Aşk âteşiyle hâtır-ı cânâna dağlasam!

*

Bir ses içimde kalmış, cânân unuttu zâhir!
Benzer sabâya gönlüm, nakl-i sadâya kaadir!
Cânan sesinde mâ'nâ bir fazla muhtevâ kim
Yeksan ne denlü olsâ ihsân u kahra dâir!

*

Sen gülce bilirsin, ne diyor dinle şu güller!
Kulkul dediler hep şu kadehlerdeki müller:
Gül, mül sana soy sop gibi dert anlatır ammâ
Bir bilmediğin dil konuşur gamlı gönüller!

*

Yıldızların ziyası sadâdır sesin gibi,
Bir sesle aydın et dili kim mahbesin gibi!
Salkımlarında nûr olup âvâzı kubbenin
Dolsun ko semt-i cânıma da'vet-resin gibi!

*

Bir gül olaydı gönlüm cânân koparmağ üzre,
Bir bûy olurdu cânım bir an o parmağ üzre!
Bir dâstân içinde âfâk-ı dehri dutmuş
Bir ism olaydı cismim canana varmağ üzre!

*

Baktım semâya vecd ile, cânâna benziyor!
Sonsuz süren uzaklığı hicrâna benziyor!
Esdikçe bâd ufuklara gâh inliyor gibi
Eflâki mest eden ney-i yezdân'a benziyor

*

Kâş-ey gün üzre sûret-i cânân olaydı, kâş!
Çeşmân-ı çarh o sûrete hayrân olaydı kâş!
Yetmez dü çeşm avâlim-i hüsnün gözetmeye,
Nev'-i beşerde bir nice çeşmân olaydı kâş!

*

Gün doğmayub da olsa cihân tâ-ebed karâ,
Âteş sönüb de bilmese âlem nedir ziyâ,
Gözler unutsa mahşer-i elvânı haşre dek:
Gîdâr-ı yâriaydın eder dil yanâ yanâ!

*

Esseydi hüsnü yârin göklerde nefha nefha,
Ol bâd-ı hüsnü gözler görseydi levha levha:
Hayrân olub da hicrân i'lân-ı aşk ederdi,
Bir dâstân olurdu ezberde safha safha!

Râbia Hâtun
(Nazan Danişmend)


Bir 'Rabia Hatun' vardı

1948 yılı edebiyat ortamında kelimenin tam anlamıyla bir olay patlak verir. Rabia Hatun'un 1930'lu yıllardan beri dillere destan olmuş, okul kitaplarına girmiş şiirlerinden birkaçı, Aile dergisinde yayınlanmış, ardından 'pek hararetli' bir tartışma başlamıştır. Rabia Hatun'un 13. yahut 18. yüzyılda Anadolu'da yaşamış bir kadın şair mi, yoksa kendini gizleyen yeni dönem şairlerinden biri mi olduğu tartışılır, bu olay "masal", "efsane", "hadise", "dedikodu", "muamma", "sahtekarlık", "dilimize ve edebiyatımıza karşı işlenmiş bir suç" ve "acayip bir sanat hadisesi" olarak nitelendirilir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiirlerini okuduktan sonra "Bizim en iyi şairimiz" diye ilan ettiği, Yahya Kemal'in ise daha okur okumaz bu şiirlerin şairinin, eski dönem şairi olmadığını hemen anladığı "Rabia Hatun"un etrafında oluşan muamma, sonunda çözülür: "Rabia Hatun"un İsmail Hami Danişmend'in, yaşasaydı 38 yaşında olacak eşi Nazan Danişmend olduğu ortaya çıkar. Hami Danişmend, eşine, adını gizleyeceğine dair söz verdiği halde bu "tükenmeyen yaygara silsilesi" yüzünden herkese, Rabia Hatun'un eşi Nazan Hanım olduğunu 'itiraf' etmek zorunda kalır... "Unutulmuş Şiirler Antolojisi" gibi pekçok kazı çalışması yapan Enis Batur, 1940'lı yılların sanat ortamını hareketlendiren bu olayı "Tuhaf Bir Kıyamet + Kırkbir Şiir" adıyla kitaplaştırdı. Yapı Kredi Yayıncılık'tan çıkan kitabın ilk bölümünde olay, Nihat Sami Banarlı, Sadun Savcı, Şevket Rado, Yahya Kemal Beyatlı, Vedat Nedim Tör, Vala Nurettin, M. Fuad Köprülü, Halit Fahri Ozansoy, Süleyman Kale ve Mehmet Kasım'ın yazılı tanıklıklarıyla, bir polisiye tadında aktarılıyor. İkinci bölümde ise, Rabia Hatun'un artık basımı bulunmayan şiirleri okurla buluşturuluyor. Batur'la Rabia Hatun olayını ve "Tuhaf Bir Kıyamet"i konuştuk.

1940'lı yılların edebiyat ortamında yaşanan ve 'Rabia Hatun olayı' olarak da nitelenen tartışmaları "Tuhaf Bir Kıyamet" adıyla kitaplaştırdınız. Bu eski tartışmanın tozunu almaktaki / yenilemekteki amacınız neydi?

İşin küçük bir kişisel yanı var. Memet Fuat örneğin, benim Rabia Hatun'u geç keşfetmemi çok yadırgamıştı. Çünkü ben genç yaşlardan başlayarak edebiyatımızı geriye doğru tarama çabasında hep oldum. Eski dergilerin koleksiyonlarını karıştırdım; kim nerede ne yapmış, gözden kaçmış şeyler nelerdir? Türkiye'nin öyle bir handikapı var. Ne yazık ki bir sürü iş çarçabuk unutuluyor. Bu anlamda belki son yıllarda bir hareketlilik var ama çok uzun süre yapılan işlerin bir kısmının kaybolduğu, unutulduğu bir gerçek. Biraz bunun şaşkınlığıyla; "nasıl oldu da ben rastlayamadım Rabia Hatun olayına" şaşkınlığıyla, biraz da baştan bu yana unutulmuş olanların bir biçimde devreye sokulmasına gerek duymamdan kaynaklanan bir seçim bu. Kitap çok gecikerek çıktı aslında, neredeyse '95 sonunda bitirmiştim kitabı ama buradaki bir kesinti nedeniyle dondurmuştum bu projeyi. Ama bir gün geldi, "hadi bitireyim" dedim. Kendimi rahatlamış, üzerimden bir yük kalkmış gibi hissediyorum şimdi.

Tepkiler nasıl?

İlk aldığım tepkiler yapılan işin anlamsız olmadığını göstermeye yetti. Genç insanların merak ve ilgiyle Rabia Hatun'a eğildiklerini gördüm ve sevindim.

Araştırmalarınız; makaleleri bir araya getirmek, ne kadar zamanınızı aldı?

Yaklaşık altı aylık bir süre içinde toplanabildiler. Bir ikisine ulaşmakta zorluk çekildi. Kütüphanelerimizde her zaman her şey bulunamayabiliyor. Kaynakçalar çoğu zaman pek sağlıklı değil. İnsan biraz da iğneyle kuyu kazmak zorunda kalıyor. Bir yazının içinde başka bir yazıdan söz ediliyor ama dipnotta değinilmemiş, nerde çıktığı belli değil. Ama işte yaklaşık altı ay içinde dosya eni konu tamamlandı.

Kitabın adı neden "Tuhaf Bir Kıyamet"?

İsmail Hami Danişment'in kendi sözü bu. Rabia Hatun şiirleri peş peşe yayınlandığında, uyandırdığı yankıyı böyle nitelendiriyor. Gerçekten de kıyamet kopmuş o dönemde. Ama Danişment haklı ya da haksız, 'tuhaf' buluyor böyle bir kıyametin patlak vermesini.

Peki ona katılıyor musunuz?

Ben katılıyorum aslında. O dönemdeki tartışmanın anlamsız olduğunu savunacak değilim. Ama yer yer yanlış bakış açıları olduğunu düşünüyorum. Konuyu ahlak düzlemine taşıyanlar olmuş. Bu bana çok mantıklı görünmüyor. Çünkü Osmanlı edebiyatında da görülegelen şeyler bunlar. Yani takma isimler, mahlaslar... Bizim edebiyat geleneğimizde çok önemli yeri var bu oyunların. Dolayısıyla hiç alışkın olmadığımız bir davranış değil Danişmend'inki. Başka bir isimle hatta, başka bir kimlikle ürün yayınlamak dünyanın bütün edebiyatlarında olduğu gibi Osmanlı edebiyatında da önem taşıyan kol. Dolayısıyla bunu ahlaksal açıdan dolandırıcılık ya da bir çeşit göz boyamacılık olarak ele alma eğiliminde olanlara biraz garipseyerek bakıyorum ben.

Ama burada söz konusu olan sadece isim ya da kimlik değişikliği değil, Rabia Hatun'un 13. ya da 18. yüzyılda yaşayan bir şair olduğuna dair bir inanış. Daha çok bir 'dönem yanıltması' sanki.

Ama bunu İsmail Hami Danişmend söylemiyor ki. Şiirleri yayınladıktan sonra bu kanılar uyanıyor. Şiirler tarih belirterek de yayınlanmış değil. İlk uyanan kanılar, öyle olduğuna dair. Ki şöyle düşünülebilir; 'yazmamış olsa bile, sözlü yoldan bunu yaymış olabilir.' Bundan da emin olamayız. Ayrıca bunu yapmış olsa bile, bunu da oyunun bir parçası olarak görmek gerekir. Önemli olan birilerinin ortaya çıkıp da bunun böyle olmadığını anlayabilmesidir. Normalde bir edebiyat ortamında, bunu çözebilecek niteliklere sahip insanlar zaten vardır. Bizim edebiyatımızda da varmış. Yahya Kemal okur okumaz anlamış. Kül yutar mı adam. Dolayısıyla biraz da onlara güvenerek yaparsınız böyle bir şeyi, çünkü hiç kimse oyununuzu anlamazsa oyunun anlamı kalmaz. Burada da olan bu aslında.

İsmail Hami Danişmend, eşi Nazan Hanım'a ismini açıklamayacağına dair söz vermiş hatta yemin etmiş olmasına rağmen, onun ölümünden sonra, dost sohbetinde olsa bile bunu itiraf etmek / açıklamak zorunda kalmış. Bu onun adına acı bir şey belki ama...

Ama bir yandan da, ben bu tür akit çiğnemelere açıkcası sempatiyle bakıyorum. Çünkü; Nazan Hanım'ı da biz böylelikle tanımış oluyoruz. Tanınmaya değer bir insanmış. İsmail Hami, büyük olasılıkla bunu da düşünmüştür. 'Karım çok alçakgönüllüydü, şuydu, buydu ama bu kadar da yetenekleri olan bir insandı. Bir biçimde onun da edebiyat tarihinde bir yerinin olması gerekir' diye düşünmüş olabilir ve haksız da değil. Bu olumlu anlamda bir akit çiğneme bence. Dünya edebiyatında böyle büyük olaylar var. Mesela, Max Brod'un Kafka'ya ihanet ettiği söylenir. İyi ki etmiş, Kafka'nın vasiyetini yerine getirip yazdıklarını yaksaydı, elimizden büyük bir yazar gidecekti. O da olumlu bir akit çiğnemedir, bu da öyle.

Herşeyi bir yana bırakıp şiirlere dönersek; sizce Rabia Hatun nasıl bir şair?

Konuya şiirleri yazan kişinin açısından bakmak başka, şiirlere sahip çıkanların açısından bakmak başka diye düşünüyorum. İkincisiyle ilgili kitabımda hafif bir eleştiri alanı da açtım zaten. O dönemde yenilikçi diye bilinen, Türk Edebiyatı'nın önemli ataklara geçmiş olması karşısında tedirgin olan gelenekçi yazarlar var. Onlar için Rabia Hatun gibi bir örneğin çıkması 'biz bitmedik, kurumadık, hâlâ umut besleyebiliriz' gibi bir sığınak oluşturmuş. Oysa paniğe kapılmaya gerek yoktur, çünkü bir ülkenin şiiri farklı damarlardan devam eder. Bazıları çok yenilikçi şiirler yazabilirler, bazıları da geleneği sürdürürler. Bir dilin şiirinin zenginliğini de bu farklılıklar yaratır. Nazan Hanım cephesine dönersek ben bugün de, böyle bir şiir çıkmasını isterim doğrusu. Bugünün koşullarıyla yazılacak, geleneklere bağlı ama kendi içinde taze olan bir şiirin çıkması, bu dilin şiiri için önemli bir kazanım olur. Bu kadar usta bir biçimde bu işi yapmak mümkün müdür? Biri çıkar yaparsa, mümkündür. O zaman nasıl mümkün olmuşsa, bana şimdi de mümkün olabilir gibi geliyor.

Bir kâsedir alav dolu gönlüm, yanâ yanâ
Men tâ senün yanunda dahî hasretem sanâ!
Yaşlar dökende söndüremez âteşîmi sû:
Sunsan elünle kaanumu içsem kanâ kanâ!
Rabia Hatun


Fadime Özkan

31 Ekim 2014

Kırkikindiler

"Bu sarı, tok tütünü senin için
ayırdım: senin için soydum
domatesin kabuğunu, senin için
dildim, tuzladım."

"Senin için perdaha çektim içimdeki
hayvanı; gövdemi yaya, burguya
aldım senin için. Bu koku, bu kor,
bu gemsiz istek senin açlığın için."

"Toprak suya doydu bu yıl, ben sana
daha doyamadım," diye sürdürüyor
kadın, içinden. "Yüzündeki gururlu
umutsuzlukla içimdeki doludizgin
kısrağa katıl."


Enis Batur

22 Ekim 2014

Buz Geceleri

1

Gittim, yenildim, döndüm. Ordum kırıldı,
sabah erkendi ova uçsuz bucaksız, gece çöktü
ve daraldı görüş alanım: Kan koktu toprak, hava,
gürül gürül akan su. Çatlamış atların ağır
dansı, iniltileri donmuş yaralılar, yollara
yığarak unutulan ölüler, utkuyla bozgunun
arası bir karış: Oradan darmadağın, geçtim.
Şimdi yeni bir sabah. Pıhtı ve barut geride kalsın.
Gökyüzünden umduğum arı bir yağmur
Beni eldeğmemiş bir vakte hazırlasın. Bir
tay istiyorum bugünden tezi yok, buğday tenli
bir tay istiyorum –dün kanamış olsun ilk,
bir tohum, filiz, zamansız bahara dönmüş
bir dal istiyorum: Kabarmak, açılmak,
açmak istiyorum, kokular kokuları silsin.

Enis Batur
                                                      

09 Ekim 2014

Şiire Eşlik Eden Fotoğraf

Bu dizeleri burada ilk kez okuyan bir okur, şiirde sözü geçen fotoğrafları görmediği halde, onları zihninde kurmayı kolaylıkla başarır sanıyorum. Bu açıdan değerlendirdiğimizde, fotoğraflar şiire bir fazlalık yaratacaklardır. Kesin bir ölçüm yapabilir miyiz? Fotoğrafları hiç görmemiş olanların düşünceleri, onları görmüş olanlarınkinden ayrılabilir. Şüphesiz buluşanlar, düşünceleri çakışanlar çıkacaktır aralarından, gelgelelim ayrı düşünenler olacağını kestirmek de güç olmasa gerek.

Birinci varsayım: Fotoğrafların şiire eşlik etmesi, şiirden eksiltiyor, eksiltebilir. Şiir, kendi imge düzeni içinde, fotoğraflara gereksinme duyulmayacak biçimde düşünülmüş, yazılmış olmalıydı.

İkinci varsayım: Fotoğrafların şiire eşlik etmesi, şiirin etki gücünü arttırabilir. Şair, dilediği ölçüde fotoğrafların içeriğini şiire aktarmak için çalışsın, fotoğrafların gücüyle başedemeyecektir. Düz gerçeğin, şiirin dolaylama yanı ağırbasan gerçekliğine katkısını iğdiş etmemek gerekir.

Bana öyle geliyor ki, kılı kırk yaran şiir okuru, bu varsayımlardan birini seçmeyecektir. Bu yargıların birbirlerini altetmesini sağlamak, şiirin toplam gerçekliğini indirmemek anlamına gelecektir. Şiirin iki "versiyon"U olduğunu kabullenmek bana daha yapıcı bir yorum olarak görünüyor. Çünkü, gerçekten de, iki versiyonu var bu şiirin. Ülkü Tamer, gerçek iki fotoğraftan yola çıkan, ama onların eşlik etmesini aklından hiç geçirmediği bir şiir yazmış, yayımlamış olsaydı, o fotoğrafları şiire katmayı düşünmez, düşünemezdik.


Enis Batur / Smokinli Berduş
Granada Yayınları / İstanbul 2013 sayfa: 334-335

15 Nisan 2014

Fugue

Fugue IV

Ben daha yokum "Sizi kendi şehirlerime götürmeliydim" demişti adam. "Kendi sokaklarıma, çıkmazlarıma, durmadan taşındığım, hiçbirini unutmadığım evlere". Donmuş gibi dinlemişti. Saydığı şehirlerin hepsini su ikiye bölüyordu. Andığı sokaklar hiçbir rehberde kayıtlı olamazdı. Evlere gelince: Onları belki unutmamıştı, ama bir daha uğramadığı nasıl da belliydi. "Ben yokum" demek istemişti birden, "ben daha yokum". "Bu ev, bu sokak, bu şehir bu şehri ikiye bölen su daha yok." Çoktan susmuşlardı oysa.


Fugue V

Bu çocuğu hemen aldırtmazsam

"İşaretleri bunca sevdiğine göre
ona yorulmadan işaret vermeliyim".
Nasıl yorulmazdı: Kapısına götürüp
bağladığı beyaz at, aynı gün içinde
postaya attığı binbir mektup, beklenmedik
gecede beklenen bir güneş olmak -
verdiği her işaret hayatında birikmiş
büyük bir imgeyi söküp atıyordu ondan.
Kadın doymuştu oysa bu duygulara.
Beklediği işaretler değil işaretlerin
işaret ettiği yere çağrılmaktı.
Olmayınca o da yorulmadan işaret
verdi. Nasıl yorulsundu ki: Adamın
çakmağı bitince onu değiştirdi,
gömleğine sinmiş kokuyu benimsedi,
istedi ve isteklerini onun istediği
kadar göstermeyi öğrendi, kabul etti.
Yalnız kaldığında düşünüyordu: "Bu
çocuğu hemen aldırtmazsam, onunla
ölebilirim." Zaman geçiyor ve çocuk
büyümüyordu oysa. Neden sonra içinde
kaskatı bir ur olduğunu farketti
ve onu sevdi.


Fugue XIII

Zaman da değil

Gidilebilse, ne çok iz kalıyor geride.
"Belki zaman", diye düşünüyor adam:
"Zaman eksiltebilir birikeni". Oysa ne
zaman, ne de ona benzer şeyler - ona
benzer şeyler? - silebiliyor mekana
sinenleri. Eşyalar değiştirilse de, yeni
badana yaptırılsa da değişmiyor ağrının
kurduğu sıra: Değişmiyor çünkü sokak
adları, değişmiyor şehirler ve insanlar,
dünden bugüne inatla yürüyen inatçı
mantık: Her mevsim, her dolunay,
yağmurlar, bahar aldatmacaları,
her kuyu, her kule, her balkon,
kadehler, mumlar, köpükler,
her kırmızı, her siyah, her gri,
her uyku, her düş, her uyanış
- yer etmişse - aynı çiviyi isteyen
bir delikte tıpatıp zonkluyor.
"Zaman da değil", diyor adam,
kimse yokken, yüksek sesle.
Yeni bir iz kalıyor orada, o an.


Enis Batur


Karabasan

Yoruldum, çok yaşlandım artık: Geçen ay 83 yaşıma bastım, gövdem beni daha ne kadar taşır kestiremiyorum; zihnim, yıllardır direniyor olup-bitenlerin yıpratıcı yanına, o da dinlenmek istiyor galiba.

40 yaşlarındayken, uzun yaşamak, yapmak istediklerime, yazmak istediklerime olabildiğince geniş ufuklar, olanaklar kazanmak arzusu egemendi içimde, anımsıyorum.

Zoraki göçmen olacağım, kendi ülkeme dönme şansım olmaksızın bir şehirden ötekine göç ederek yaşamak zorunda kalacağım pek aklımdan geçmezdi.

Şimdi dönüp bakıyorum da, aymazlığımı, çevremdekilerin aymazlığını kavramakta güçlük çekiyorum: Nasıl olmuştu da olabileceklerin boyutlarını sezememiş, güçlü bir girdabın ortasına doğru topluca sürüklendiğimizi farkedememiştik?

Geçen yüzyılın son çeyreği başladığında oysa, barut fıçısı şekillenmeye yüz tutmuştu zaten. Bize nasıl bir geleceğin hazırlandığını görmemek için kör olmak gerekirdi. Türkiye fokur fokur kaynıyordu, durulur sanıyorduk. Doğu'da, Güneydoğu'da komşu ülkelerin yüksek gerilim telleri döşediğini biliyorduk, vazgeçilir umuyorduk. Balkanlar'da, Kuzey'de sarsıntılar birbirini izliyor, atlatılır sanıyorduk.

Umutlarımız bir bir duvara dayandığında biz de yüzyılın sonunda dayanmıştık. Kalanlarımız usul usul ya da çarçabuk kavruldular, bazılarından haber bile alamadık. Sanki telefonların hepsi açık unutuldu, gönderilen mektuplar yolda kayboldu.

Biz gidenler, gitmek zorunda kalalar, beyhude çırpınışlar içinde yıldan yıla, sınırdan sınınra sürgün olduk. Zayıf düşüp hastalananlar, intihar edenler, kahrolup susanlar için kalın defterlerde kayboluş kayıtlarını tutttuk. Direnen, didinip uğraşanlar, hızla soyu tükenen bir kavim halinde bugüne ulaştılar. Benden daha genç olanlara bakıyorum da: Gözlerindeki ışık sönmeye yüz tutuyor gibi geliyor bana.

40 yıldır sürdürdüğümüz savaşım bize bir ışık kaynağı bıraktı mı? Yayımladığımız göçmen gazeteleri için yazdıklarımı isteseler de okuyamayacak yeni kuşak temsilcileri. Ben, kalanlardan kalanlara ulaşamayacağım, kalanlardan bir şey kaldıysa, kalmasına izin verildiyse tabii.

Şimdi, bu yaşta ve bu durumda hayıflanmak gülünç oluyor, biliyorum. Bütün bu olup bitenlerin önüne geçmek için, bundan 40 yıl önce, 1990'larda daha uyanık, bilinçli, dirayetli, örgütlü olmamız gerekirmiş. Zemin, gözümüzün önünde kayıp giderken daha sorumlu, kararlı, yapıcı olmak varmış. Treni göz göre göre kaçırmış olmamız bağşlanır gibi değil. Bütün herşeyi biz hazırladık aslında. Gelişmelere göz yumulmasına göz yumduk. Vaktinde harekete geçip harekete geçiremedik. Buluşmamız, yanyana gelmemiz zorunluluk haline giridiğinde bile ayrıldık, ayrıştık, zayıfladık.

Basiretimizin bağlandığı, "bir şey olmaz" kolaycılığına sığındığımız, "birileri durumu düzeltir nasıl olsa" mantığına yenildiğimiz günleri acıyla, ağrıyla anımsıyor yaşlı belleğim. Kaybedilenler geri gelemeyecek artık. Karanlık, koyu karanlık kimbilir daha ne kadar sürecek, ışık bir daha egemen olamayacak belki de. Yerkürenin zifiri karanlığında yaşamak zorunda bırakılanlar, tarih boyunca aydınlık yakada yaşayanlara imrenerek yaşayıp ölmemişler midir?

Enis Batur / 1998

Yokuş

Attar'ın öldüğü yaşa geldim
yorgun, öfkeli; içimde belli belirsiz
bir hızla sönen mum: Fitil bitti
bitecek, yağ sürüyorum boşuna:
Belki de yarın olmayacak, diyorum.

Bu kehribar ağızlık, tütüne dadandığım
yıllardan: Figen bulup seçmişti, gümüşün,
minenin arasından; sayısız armağan
aldım ondan yaşarken, ama bir tanesi
beslerdi tümünü: Sevdim sevildim
bu çirkin dünyada.

Attar'ın yaşına geldimse, bilinmedik bir
giz yok elimde: Öyle çok zaman yitirdim
yaşantı kalmamış gerimde: Saat durmuş
ilerlemiş farkına varmamışım; Dipsiz!
bir hokkaya sığmış, seyrek, yokuş, şiirim.

Enis Batur


Ortak Bir Işık

Bekledik, gelmediler. Açtık
pencereleri, kulak kesildik seslere
gündüz ve gece, taradık tek tek
istasyona inen yorgun yüzleri,
ufuktaki lekelere ayarladık dürbünü:
Bekledik, kırık, gelmeyeceklerini
anladıktan sonra bile.

Görkemli geçmedi günler burada:
Sıradan, sade, dingin anlar kovaladı
sıradan, sade, kekre anları: Yoktu
büyük fırtınalar öyle, büyük büyüler
kurulup çözülmedi bu yaz: Her zamanki
nedensiz hüzünler, çocukların şaşkın
falı, biraz tatilde kasaba sosyalojisi,
biraz başı boş konuşmayla döndü takvimler.
Gözümüz yoldaydı gelmediler.

Odalara çekilip şiir okuduk
içimizden: Seferis ve Montale,
Akdeniz dolu dizeler, hepsi genizden.
Durup dururken yürüyüşe çıktık
akşamları, durup dururken sustuk
yakalamış gibi seyrek bir anlamı,
dağ köylerine çıkıp bir gün
öyküsünü dinledik süngerci
oğulların, unutulmus bir kadınla
konuştuk bir başka gün, tansıklar
izledi birbirini sonra: Bir atmacaya
baktık uzun uzun avının gözünden,
sağanak indirdik kavruk mevsimin
ortasına, bir yangını söndürürken
bir başkasını başlattık: Durup
dururken gelebilirdiniz, bekledik.

Hazırdı sofra: Semizotu ve sarımsak,
elimizle topladığımız kekik, incir,
nane: Hazırdık sürdürmeye telaşı
ve coşkuyu bıraktığımız yerden.
Geçmişin nasıl geçtiğini, nasıl
geleceğini geleceğin soracaktık.
Dinmezdi ağrı üstüne gitmedikçe,
açılmazdı bu koyu sis
tutmadıkça kökünden ortak bir ışığı,
içinde olacaktık içimizdeki korkunun:
Bekledik gelmediniz.

Eksikti önemli bir şey, başladığında
dönüş, bavulu kapatamadık. Döndük
odalara baktık yeniden, aradık
taslık ve hayatta: Neydi yitirdiğimiz
anlayamadık. Yarım bir duyguydu belki,
belki sürüp giden bir gündüşü,
kendimizde beslenmiş,
ötekinde sönmüş bir ateşti belki de,
eşiğine dayanıp göremediğimiz:
Bekledik, gelseydiniz.

Enis Batur