mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2026

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İnsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır.
***
Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü?

Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda inayete duyulan daha güçlü inancın ve daha büyük ihtiyacın getirdiği cesaret. Doğa da sanki duygularımızı paylaşıyor gibi değil miydi? Birkaç saat önce hava çok griydi ve oldukça kasvetliydi.
***
Böyle anlar çok uzun sürmez ve kısa bir süre sonra vedalaşmak zorunda kaldık.
***
Tanrı güvenilirdir, gücünüzü aşan biçimde sınanmanıza izin vermez. Dayanabilmeniz için sınamayla birlikte çıkış yolunu da sağlayacaktır.
Bu şeylerin hiçbiri seni etkilemesin.
***
Mektubunda bana çok dokunan bir cümle var. "Keşke her şeyden uzak olabilseydim" diyorsun. "Çünkü her şeye sebep olan benim ve herkese yalnızca acı veriyorum. Tüm bu mutsuzlukları kendi başıma da çevremdekilerin başına da yalnızca ben getirdim." Bu sözlerin bana çok çarpıcı geldi çünkü aynı duyguları, ama tamı tamına aynısı, ne bir dirhem eksik, ne bir dirhem fazla, ben de hissediyorum.
***
Evet, İsa'nın o sözleri hiç kuşkusuz Tanrı'nın ağzından çıkan ve insanın yaşamında ihtiyaç duyduğu sözlerdir - çünkü insan sadece ekmekle yaşamaz ve bu sözlerde ne kadar çok şey aranırsa o kadar çok şey bulunur. Aertsen'in naaşının yanında durduğum sırada, ölümün dinginliği, vakarı, görkemli sessizliği biz yaşayanlara kıyasla öylesine üstündü ki hepimiz kızının büyük bir yalınlıkla söylediği şu sözlerin doğruluğunu içimizde duyduk: "Yaşamın ağır yükünden kurtuldu, bizlerse katlanmaya devam etmek zorundayız." Yine de o eski yaşamımıza öylesine bağlıyız ki. Çünkü umutsuz dönemlerimizin yanı sıra mutlu anlarımız da var, yüreğimizin, ruhumuzun neşeyle dolduğu, sabahları cıvıl cıvıl ötmekten kendini alamayan tarlakuşu gibi coştuğumuz. Ruhumuz kimi kez sıkışsa, korkulara kapılsa bile... Sevdiğimiz herkesin, her şeyin anısı olduğu gibi duruyor ve yaşamımızın akşamında yeniden uyanıyor. Evet, anılar ölmüş değil, yalnızca uykuda. Ve bunlardan bir hazine toparlamak hiç de kötü değil. Kabul edersen hayalimde elini sıkıyorum, senin için her şeyin en iyisini diliyorum, bana yakında tekrar yaz.
***
Cebimde her zaman para bulunmamasına üzülmüyorum. O kadar çok şeye büyük bir özlemim var ki elimde para olsa, pekâlâ onlar olmadan idare edebileceğim ve beni şu anda gerekli çalışmalardan alıkoyacak kitaplara ve başka şeylere belki çarçabuk harcarım; şu anda bile ilgi dağıtacak şeylere karşı koymak her zaman kolay değilken, elimde para olması işleri sadece daha da kötüleştirir. Kaldı ki insan bu dünyada zaten fakir ve muhtaç kalır, bunu daha önce gördüm; oysa insan bir şeyde zenginleşebilir, o da hayatın gayesidir, kişi Tanrı katında zengin olabilir ve bu ondan hiç geri alınmayacak şeydir. Paramızı en güzel kitaplar vesaire için çarçur etmektense, daha akıllıca harcayabileceğimiz ve gençliğimizde epeyce para harcamış olmaktan pişmanlık duyabileceğimiz bir zaman, yani belki kendi ailemizin ve gözetip düşünecek başka yakınlarımızın olacağı bir zaman gelebilir. Anne babamızın da avuntu bulamadığı ve kasırgaya tutulduğu bir zaman vardı.
***
Bizden daha başarılı ve daha iyi durumda olanlara baktığımızda, başkalarınınki kadar güzel olmadığı için çok geçmeden kendi hayatımızdan nefret etme noktasına varırız.
***
Sanki hayat üzerine titrememiz gereken yararlı ve değerli bir şey gibi geldi bana, kendimi uzun süredir olmadığı kadar neşeli ve canlı hissettim; çünkü hayat bana rağmen yavaş yavaş benim için çok daha az değerli, çok daha önemsiz ve sıradan hale gelmiş durumda ya da bana öyle görünüyor. İnsan başkalarıyla birlikte yaşadığında ve onlara bir muhabbet duygusuyla bağlı olduğunda, birbirimize muhtaç olduğumuz ve aynı yolda beraber yürüdüğümüz düşüncesiyle, varoluşu için bir sebep bulunduğunun, tamamen değersiz ve gereksiz olamayacağının, belki şu ya da bu sebeple yararlı olduğunun farkına varır. Ne var ki gerçek özsaygı, başkalarıyla ilişkilere de çok bağlıdır.
***
Şaka bir yana, aramızdakı ilişkinin her iki taraf açısından güvenilir olmasının daha iyi olacağını açık yüreklilikle düşünüyorum. Senin için ya da evdekiler için rahatsız edici ya da can sıkıcı olduğumu, hiçbir işe yaramadığımı ciddi olarak hissetmem gerekiyorsa ve kendimi karşınızda fuzuli ya da gereksiz bir kişi olarak hissetmek için zorlanmaya devam edeceksem, öyle ki benim ortalıkta olmam daha iyi olacaksa ve başkalarının yolundan çekilmek için gittikçe daha fazla çaba göstermeye devam edeceksem, evet, durumun sahiden böyle olduğunu ve başka türlu olamayacağını düşünürsem, bir hüzün duygusuna kapılırım ve çaresizlikle boğuşmak zorunda kalırım.

Bu düşüncelere katlanmam zor, hele ikimizin arasında ve ailemizde bu kadar çok anlaşmazlığa, mutsuzluğa ve üzüntuye yol açtığım düşüncesine katlanmam daha da zor. 

Durum gerçekten böyleyse, bana çok uzun süre yaşamanın bahşedilmemesini isterim doğrusu. Fakat bu beni aşırı, iyice derin sıkıntıya boğduğunda, bir süre sonra aklıma şu düşünce de gelir: Bu belki sadece kötü, korkunç bir rüyadır ve belki sonradan durumu daha iyi anlayıp kavramayı öğreneceğiz. Ama sonuçta işin gerçeği böyle değil. Günün birinde daha iyiye gitmekten ziyade daha kötüye gitmeyecek mi? Daha iyiye doğru bir düzelmeye inanmak, birçok kişiye hiç kuşkusuz aptalca ve boşuna görünecektir. Bazen kışın öylesine keskin soğuk olur ki insan şöyle der Hava böylesine soğukken, yazın gelip gelmeyeceğinden, kötünun iyiye ağır basıp basmayacağından bana ne? Ama hoşumuza gitsin ya da gitmesin, katı buz nihayet son bulur, güzel bir sabah rüzgârı çıkar ve bir rahatlama duyarız. Havanın doğal halini değişkenliğe ve değişime açık olan ruh halimizle ve şartlarımızla karşılaştırınca, durumun düzelebileceği yönünde hâlâ bir umut taşıyorum.
***
Amsterdam'dan ayrılırken, köle pazarındaymışım gibi bir hisse kapıldım. Anlayacağın, benim gözümde bu sadece dangalaklıktı, özellikle de benim baskı uyguladığımdan söz ettiklerinde; bana anlattıkları o şeylerin beni öldüresiye hırpalamaya yönelik olduğunu ve "ondan başkası olmaz" tavrımın öldüresiye hırpalandığını sezdim. O sevginin yerine bir boşluk, sonsuz bir boşluk geçmelk üzere öldüğünü öyle dosdoğru olmamakla birlikte oldukça çabuk hissettim. Bildiğin gibi Tanrı'ya inanan biriyim, sevginin gücünden hiç kuşku duymadım. Ama birden şöyle bir şey hissettim, Tanrım, Tanrım, beni niçin terk ettin? Ve artık benim için hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Düşünmeye daldım. Acaba kendi kendimi mi kandırdım......... Ey Tanrı, bir Tanrı yok! Amsterdam'daki o korkunç, o soğuk karşılamaya dayanamazdım - mesele hesaplaşmaya geldiğinde, insanlar gerçek renklerini belli ederler.

Cüppeleri içinde ve kır saçlarıyla o kadar saygın görünen Muhterem J.P.S. ve Muhterem T.v.G., kapalı kapılar ardından konuştukları gibi, kürsüden sevgi üzerine vaaz vermeye cesaret edebilirler mi? Öyle bir şey yapmazlar.

Peygamberin rüşvetle yoldan çıkan düzenbaz rahiplere yönelik şu sözleri aklıma geldi: "İsrail halkının ileri gelenleri karanlıkta neler yapıyorsunuz?"

Yeter. Dikkatimi başka tarafa çeken ve beni avutan Mauve oldu. Kendimi var gücümle işime verdim. Derken M. beni yüzüstü bıraktıktan ve ben birkaç gün hasta yattıktan sonra, Ocak sonunda da Christien'le tanıştım.

Theo, diyorsun ki K.V'yı gerçekten sevmiş olsan, böyle bir şeyi yapmazdın.Ama Amsterdam'da bana söylenenlerden sonra bunu sürdüremediğimi şimdı daha iyi anlıyor musun? O zaman umutsuzluğa mı düşmeliydim? Dürüst bir adam niçin umutsuzluğa düşsün? Ben alçak bir herif değilim, böyle fena muameleye uğramayı hak etmiyorum. Peki, onlar ne yapabilir? Doğru, onların üstünlüğü vardı, Amsterdam'da önümu tıkadılar. Ama onlardan artık nasihat istemiyorum ve kemale ermiş biri olarak şunu soruyorum. Evlenmekte özgür müyüm, evet mi, hayır mı? Bir işçi elbisesi giymekte ve bir işçi gibi yaşamakta özgür müyüm, evet mi, hayır mı? Kime hesap vermek durumundayım? Kim beni zorlamaya çalışacak?

Beni durdurmak isteyen varsa, öne çıksın! Anlayacağın, Theo, bitkinim ve bezginim. Bir daha düşün anlayacaksın.
***
Şu ya da bu ayda bana boya, tuval vs. göndermen çok zorlaşırsa gönderme; inan ki bana, dalgın bir şekilde sanatla uğraşmaktansa yaşamak daha iyi. Ve her şeyden önce, eviniz hüzünlü ya da kederli olmamalı. Önce bu, sonra resim gelir.
***
Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım.
***
Karşılaşmanın dostça olup olmaması pek umurunda değil, beni üzen şey yaptıklarına üzülmemiş olmaları. O zaman HİÇBİR ŞEY YAPMADIKLARINI sanıyorlar ve bu bana çok ağır geliyor.
***
Bir süre önce Geest yöresinde, geçen yılın başlarında Sien'le birlikte sıkça dolaştığımız sokaklarda ve ara yollarda epeyce yürüdüm. Oradaki her şeyin gözüme güzel görünmesini sağlayan yağmurlu bir hava vardı; eve döndüğümde tıpkı geçen yılki gibi dedim ona. Bunu düş kırıklığıyla ilişkili olarak yazıyorum hayır, hayır, bütün doğada olduğu gibi aşkta da solma ve yeniden tomurcuklanma vardır ama hepten tükenme yoktur. Sular alçalıp kabarır ama deniz yine deniz olarak kalır. İster bir kadına, ister sanata dönük olsun, aşkta da bitkinlik ve güçsüzlük vardır ama Kalıcı bir düş kırıklığı yoktur.

Dostluk gibi aşka da sadece bir duygu olarak değil, esas itibariyle bir eylem olarak saygı duyarım -özellikle emek ve çaba içerdiğinde, yorgunluğun ve güçsüzlüğün başka bir yanı vardır.

İnsanlar içtenlikle ve dürüstçe sevdiğinde, zor zamanları ortadan kaldırmaya yetmese bile, huzurlu olurlar bence.

Gözlerim daha kötüye gitmediği, aslında şimdiden çok daha iyi olduğu için sevinçliyim ama tam geçmiş değil ve dikkatli olmalıyım. Keyfimin yerinde olmadığını sana söylemeliyim.

Seninle konuşma isteğiyle öylesine doluyum ki- iş konusunda umutsuz değilim, cansız ya da güçsüz değilim ama bayağı çıkmazdayım ve bunun sebebi tartışılabilecek insanlarla biraz sürtüşmeye ihtiyaç duymam olabilir. Mevcut koşullarda burada kiminle tartışabilirim ki? Şu anda içimi dökebileceğim tek bir kişi yok kimseyi güvenilir bulmamamdan DEĞİL, durum hiç öyle değil ama maalesef böyle kişilerle çok az temasım var.

G&Cie'de çalışmak üzere yıllar önce Lahey'e ilk gelişim aklıma geliyor bazen; geçirdiğim üç yılın ikisi oldukça tatsızdı ama sonuncusu çok daha mutluydu; kim bilir, bu sefer de benzer bir şey olabilir.

İşler en dibe vurduğunda kesinkes düzelir sözünü severim ama bazen şunu soruyorum: Şu ana kadar "en dipte" miyiz? Böyle bir durumda "düzelme" nahoş olmaz. Her neyse.
***
Ama aynı zamanda, yaşamın bir evresi de sona ermiştir. Bu, bazı şeylerin artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündürdüğünden melankoliye sürüklüyor insanı. Belirli bir pişmanlık duymak da saçma bir duygusallık değil aslında. Evet, birçok şey gerçekten de 30 yaşında başlıyor, o yaşta her şeyin bitmiş olduğu da doğru değil. Ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi; üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dōnemidir, hasat mevsimi yoktur burada.

İnsanın kimi kez başkalarının kendisi hakkındaki fikirlerine kayıtsız kalması, çok büyük bir baskı yaratırsa bunları silkip atabileceğini düşünmesi bu yüzdendir belki de.

Belki bu mektubu da yırtıp atsam iyi olacak.
***
Ama inan ki bana, bunu açıklamada bulunmak için söylüyorum, gidişatı değiştirme yönünde bir ivedilik, olasılık ya da istek gördüğüm için değil. Hayatı pek bilmeyiz, gizli yönlerinden çok bihaberiz; zaten her şeyin bunak ve sarsak haliyle göründüğü bir çağda yaşamaktayız ve bizi biraz daha basit uğraşla meşgul halde, bir varlık nedeni kazanan görevlerle köşemizde sakince kalmaya zorlayan bir yüküm bulmamız talihsizlik değildir.

Yaşadığımız şu günlerde kavga etmiş olmaktan mahcup halde bir kavgadan dönme riski içindeyiz.
***
Heyhat, elbette haksızca olsa bile, çoğu kez nefesten ve inançtan yoksunuz ve işte yine aynı noktaya dönüyoruz Buna rağmen çalışmak istiyorsak, hem zamanın inatçı haşinliğine, hem de bazen sürgün kadar dayanılmaz olan yalnızlığımıza boyun eğmek zorundayız. Nispi anlamda belirtmek gerekirse, böylece kaybolup giden yıllarımızdan sonra, şimdi önümüzde yoksulluk, hastalık, yaşlılık, delilik ve hep sürgün var. "Osiris rahibesi Telhui'nin asla bir şeyden yakınmayan kızı Thebe kutlu olsun, demenin vakti sahiden.

İyi insanların hatırasını yaşatırken, böylesi genelde hırslılar arasında yer almaktan daha değerli olmaz mı?

Theo'nun bana gönderdiği Shakespeare takımını okumaya bayağı dalmış durumdayım; burada biraz daha zor okumalar için gerekli süküneti nihayet buldum. Once krallar dizisini ele aldım, bunlardan II. Richardı, IV. Henry'yi, V. Henry'yi ve VI. Henry'nin bir kısmını okudum - zira bu dramlar en az aşina olduğum eserleri. Kral Lear'i okudun mu? Neyse boş ver, kendim bu okumalardan başımı kaldırınca yatışmak için her zaman gidip bir ot sapına, bir çam ağacı dalına, bir buğday başağına uzun uzadıya bakarken, böyle dramatik kitapları okuman için seni çok fazla sıkıştırmamam gerekir sanırım.

Yani, sanatçıların yaptığını yapmak istiyorsan, mavimsi yaprakları olan, sapların üstünde kibar kıvrılışlarla yükselen tomurcukları olan beyaz ve kırmızı gelinciklere dik gözünü. Sıkıntı ve kavga saatleri gidip aramamıza gerek kalmadan, gelip bizi bulacaktır mutlaka.

Cor'dan ayrı kalmak zor olacak. Üstelik yakında olacak sahiden. Sebebi anlaşılmayan bütün şeyleri düşününce, buğday tarlalarına dalıp gitmekten başka ne yapılabilir ki? Onların hikâyesi, bizim hikayemizdir. Ekmekle beslenen bizler de hatırı sayılır bir ölçüde bizzat buğday değil miyiz? Hayal gücümüzün bazen arzu ettiğine nispetle, tıpkı bir bitki gibi hareket etmekten acizken, buğdayın başına geldiği şekilde, büyüyüp serpilmeye ve olgunlaşınca biçilmeye razı olmamız gerekmez mi en azından?

Bak, sana söyleyeyim, kendi adıma artık iyileşmeyi istememenin, daha fazla güce kavuşmayı istememenin en akıllıca yol olacağı görüşündeyim ve muhtemelen buna, çatlak olmaya alışacağım. Biraz daha erken, biraz daha geç, benim için ne önemi olabilir ki bunun?
***
Yaşam ne gizemli bir şey; aşk ise o esrarın içinde bir başka gizem. Bir anlamda hiçbir zaman aynı kalmıyor ama meydana gelen değişiklikler gelgit olayında suların alçalıp yükselmesi gibi -yani, denizde gerçek bir değişiklik olmuyor.
***
Aşka gelince, işin alfabesini öğrenip öğrenmediğini gerçekten bilmiyorum. Sence küstah mıyım? Kastettiğim şu: İnsan aşkın ne olduğunu en iyi bir hasta yatağının başucunda, bazen cebinde tek metelik olmaksızın oturduğunda hisseder. İlkbaharda çilek toplamaya benzemez bu o fasıl ancak birkaç gün sürer ve ayların çoğu sıkıcı ve daha kasvetli geçer ama o kasvette insan yeni bir şey öğreniyor. Bazen bana bunu biliyormuşsun gibi gelirken, bazen de bilmediğini düşünüyorum.
***
Kardeşim, haber vermeden beni terk etmiş gibi görünüyorsun; eğer bunu bilerek yaptıysan, bana göre vefasızlık olur ama BÖYLE bir şey MÜMKÜN olmadığı için, "bana açıklamada bulun." Bunun arkasında ne fazlası, ne azı vardı. Leydi Macbeth hakkında söylediklerime gelince, bir soru bile olmayan, sadece sana şunu sezdirmeye dönük bir genel çıtlatma olarak doğru yorumlamışsın: YA böyle bir şey ya da bir yanlış anlama olmalı.

Ancak şunu da bil ki kardeşim, dış dünyadan kesinlikle kopuk durumdayım tabii senin dışında. Öyle ki bunu belirtmiş olmasam bile, "taşkınlık" şöyle dursun, sıkıntı içinde olduğum bir sırada mektubunun gelmeyişi beni çıldırtmaya yetti. Çünkü sanırım, hayati organlarımı gagalayan kaygıları aşmış durumdayım, bu eziyeti anlaşılır saymaktayım, öyle olsun, her ne kadar bunu hak etmesem de. "Sonuçta başka biri solacaksa, serpilip canlanmayı istemem," meselesine gelince, bir ültimatom olarak algıladığın şeye zemin hazırlayan bu sözleri GEREK "taşkınlık", GEREKSE "ıstırap" içindeyken söylemeyi umarım.

Bana öyle geliyor ki "taşkınlık" içindeymiş gibi konuştuğum sonucuna varman oldukça sığ ya da acelecí - ancak sözlerim ifade ettiğim tarzda olmalıydı, içimden geçen şey kesinlikle öyle değildi.
***
Karanlık gölgelere, kaygılara ve güçlüklere rağmen, ayrıca ne yazık ki insanların müdahaleleri ve dedikoduları arasında, kendime yolunda ilerle dememin sebebi bu. Theo, şuna emin ol ki haklı olarak söylediğin gibi, kafamı takmasam bile, bu durum çoğu kez beni içime işleyecek kadar etkiliyor. Ama niçin onlarla artık tartışmadığımı ve kafamı takmadığımı biliyor musun? Çünkü çalışmak zorundayım, dedikodular ve güçlükler yüzünden yolumdan sapacak kadar kendimi koyuvermem mümkün değil.

Ama kafamı takmamamın sebebi, onlardan korkmam ya da onlara söyleyecek söz bulamamam değil. Ayrıca çoğu kez ben yanlarındayken hiçbir şey söylememeleri ve hatta arkamdan hiç konuşmadıklarını ileri sürmeleri dikkatimi çekti. Sana gelince, asabımı bozmamak ve çalışmamı aksatmamak açısından tartışmaya girmediğimi bildiğinden, tutumumu anlayabilirsin ve korkakça davrandığımı düşünmezsin, öyle değil mi?

Kendimi kusursuz gördüğümü ya da birçok kimsenin beni aksi bir kişi olarak görmesinde kusurumun olmadığı kanısını taşıdığımı sanma. Sıklıkla fena halde ve huysuzca melankolik, hırçın hale geliyorum, bir tür açlık ve susuzluk içindeymişçesine yakınlık özlemi duyuyorum, yakınlık görmeyince de kayıtsız, haşin biri kesiliyorum ve hatta bazen yangına körükle gidiyorum. Muhabbetten hoşlanmıyorum; insanlarla ilişkiye girmek ve sohbet etmek çoğu kez can sıkıcı ve zor geliyor bana. Ama bunun tamamen olmasa bile büyük ölçüde nereden kaynaklandığını biliyor musun? Basbayağı asabiyetten - hem maddi, hem manevi anlamda son derece duyarlı biri olarak, böyle bir huyu aslında derin bedbahtlığa düştüğüm yıllarda edindim. Durumu bir doktora sorarsan, soğuk sokaklarda veya kapıların dışında geçirilen gecelerin, ekmek kazanma endişesinin, gerçek anlamda bir işe sahip olmamanın getirdiği sürekli gerilimin, arkadaşlarla ve aileyle ilişkilerdeki üzüntünün mizacımdaki tuhaflıkların en az dörtte üçüne yol açmasının nasıl kaçınılmaz olduğunu hemen bütünüyle anlayacaktır. Bazen aksi ruh haline kapılmam ya da bunalım dönemleri yaşamam buna bağlanamaz mı acaba?

Ama ne senin ne de konuyu düşünme zahmetine giren başka birinin bundan dolayı beni kınamayacağını ya da katlanılmaz bulmayacağını umarım. Bununla mücadele ediyorum ama böyle bir çaba mizacımı değiştirmiyor. Kaldı ki bunun sonucunda kötü bir yanım olsa bile, lanet olsun, öyle işte, iyi bir yanım da var. Bunu göz önünde tutamıyorlar mı?
***
Şu anda tarif edilemeyecek ölçüde felce uğramış ve perişan olmuş bir resim dünyasında yaşıyoruz. Sergiler, tablo dükkânları, her şey, ama her şey parayı avucunda tutan insanların elinde. Bunu kafamdan uydurduğumu sanmamalısın. İnsanlar ressamın kendisi öldüğünde eserlerine bir sürü para ödüyor. Yaşayan ressamları ise artık aramızda olmayanların eserlerini itiraz edilemez bir tavırla öne çıkararak aşağılamış oluyor.

Bunu değiştirmek için bir şey yapamayacağımızı biliyorum. Dolayısıyla huzur uğruna duruma boyun eğmek, bir tür himaye bulmak ya da zengin bir kadını tavlamak şart; aksi halde çalışmak mümkün değil. Eserlerle bağımsızlığa kavuşma, başkalarını etkileme açısından beslenen bütün umutlar kesinlikle boşa çıkar.
***
Peder ikimiz ve insan olan herkes gibi pişmanlığı bilen biri değil. O kendisinin doğru olduğuna inanırken, sen, ben ve başka insanlar içimizde hataları ve beyhude çabaları barındırdığımız duygusunu sindirmiş durumdayız.

Peder gibi insanlara acıyorum, içimde onlara karşı bir kızgınlık duygusu bulamıyorum çünkü onların benden daha mutsuz olduğu kanısındayım.
***
İnsanlar HİSSETTİKLERİ GİBİ davranırlar. Ne olduğumuzun anlaşılmasını sağlayan şey DAVRANIŞLARIMIZDIR, atik mi, ikircimli mi olduğumuz olduğumuzdur -dostça olsun ya da olmasın, dudaklarımızdan dökülen şeyler değil.
***
Ama olayların gidişatından dolayı belli maddi sıkıntılarla karşılaşacağın görüşündeyim basbayağı. Sana tavsiyem, bir şeyde tasarruf edebiliyorsan, tasarruf et, yani kenara bir şey koyman mümkünse, kenara bir şey koy.

Şu anda hiçbir şeyim yok ama belli planlarıma biraz ilgi uyandırmak için çalışacağım, ileride hiç kimse benimle birlikte Drenthe'ye dönmek istemezse, oraya yerleşebilmek için en azından kendi adıma biraz borç bulma yolunu arayacağım. Taşkınlık içinde değilim, hiçbir şeyim yok.

Maddi durumunun uzun bir süredir ne kadar sarsıntılı olduğunu anlamış durumdayım, çok fazla yük üstlendin. Şimdi gelecekte durumun düzeleceği görüşündesin, benim görüşüm ise Paris'teki geleceği düşmanca bulacağın yönünde. Tekrar belirteyim, yanılırsam bana alabildigine gülebilirsin ve kendim de güleceğim. Eğer sırf asabiyetim beni yanıltıyorsa, peki, suçlu asabiyetim olsun, ama korkarım ki etkisi çok büyük olacak bir musibetle karşı karşıyasın.
***
Dönüp geriye baktığımda, birbirimizi yanlış anlama noktasına nasıl vardığımı yeterince açıklıkla görüyorum.
.. 
Bugün Mauve’la karşılaştık, aramızda çok kötü bir konuşma geçti, bundan sonra onunla hiçbir zaman barışamayız artık. Mauve o kadar ileri gitti ki artık dediklerini geri alamaz, zaten almak istemez. Gelip çalışmalarımı görmesini, oturup konuşmamızı rica etmiştim. Düpedüz reddetti: “Kesinlikle sizi görmeye gelemem. O iş bitti."
...
Biri durup dururken “pis bir karakterin var” derse, ne yapabilirim yani? Arkamı döndüm, tek başıma yoluma gittim, ama Mauve’un bana böyle bir şey demeye cüret etmesi yüreğimi derin bir kederle doldurdu. Ne demek istediğini sormayacağım ona, herhangi bir açıklama talep etmeyeceğim, öte yandan özür de dilemeyeceğim.
***
Ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir?
***
Her yaştaki her kadın sevdiğinde ve sevecen olduğunda, bir adama anın sonsuz­luğunu değil, sonsuzluk anını yaşatabilir.
***
“Çocukluk da gençlik de boştur” ibaresinin neredeyse tamamen doğru olduğunu, heyhat, şimdiden görüyorum.
***
İki insan birbirine inanmalı.Her ikisi de birbirini yüreklendirmeli desteklemeli.
***
Dış dünyaya karşı öyle çok cesaret, öyle çok enerji, öyle çok sükûnet göstermek zorundayız ki.
***
Yalnız, benim omuzlarımın bunca ağır bir yükü kaldıracak kadar ge­niş olmadığını vurgulamam gerek.
***
Bir daha kriz geçirmeme umudunu bir yana attım- tam tersine, bu tür krizlerin arada sırada yenileneceğini baştan kabul etmeli ve beklemeliyiz.
***
Ama insan hayatta istediğini yapamıyor, en çok bağlandığı yeri terk etmesi gerekiyor - fakat anılar kalıyor ve kayıp dostlar - aynadaki silik görüntüler gibi - hep hatırlanıyor.
***
Gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi, sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse, zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.
***
Yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? Ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir? Güç bir görev üstünde çalışıyorsak, iyi bir şeyin peşinde koşuyorsak, tanrının haklı gördüğü bir savaşı veriyoruz demektir. Bunun en yakın ve dolambaçsız ödülü ise, bir çok kötülükten uzak kalabilmemiz.
***
Güzel bir kadından, güzel bir kızdan hoşlanmaz mısın diye sordu bana, ben de dedim ki çirkin, yaşlı, yoksul ya da herhangi bir nedenden ötürü bahtsız da olsa, hayat görgüleri, çektiği acılar, çileler yüzünden bir zekâ ve bir ruh edinmiş olan bir kadınla daha iyi anlaşabilir, uyuşabilirim. 
***
İçten, candan yaşayan, gerçek acılar ve hayal kırıklıklarıyla karşılaşıp da yıkılmayan adam, her işi rastgelen ve bir bakıma bolluk içinde ömür süren adamdan daha değerlidir.
***
Çok, ama çok daha uzun süre yaşamamasının ve fazla acı çekmeksizin bu dünyadan ayrılmasının hiçbir şekilde onun için bir talihsizlik olmayacağı sessizce anlaşıldığında, huzur bu anlamda uygun bulunabilir. Önünde nispeten mekanik hayatla geçecek yıllar duruyorsa, yine huzura gerek var.
***
Ve hepsinden önemlisi, yazmak için öğrenim görmen gerektiğine inanmanı çok endişe verici bir mesele olarak bulmaktayım. Hayır, sevgili küçük kız kardeşim, dans etmeyi öğren veya bir ya da birkaç noter katibine, subaya, kısacası kime ulaşabilirsen ona sevdalan; Hollanda'da öğrenim göreceğine her türlü çılgınlığı yapman çok, ama çok daha iyi. O öğrenim kesinlikle insanı serseme çevirmekten başka bir amaca hizmet etmez. Bu yüzden bir daha lafını duymayayım

Kendi adıma, genelde içinden utançla ve rezaletle çıkabıldığım en imkânsız ve son derece uygunsuz gönül maceralarına hâlâ sürekli kapılmaktayım.

Ve bana göre bunda kesinkes haklıyım çünkü kendime şunu söylüyorum: Aşık olmam gereken önceki yıllarda, kendimi din ve sosyalizm meselelerine kaptırdım ve sanatı daha kutsal, şimdikınden daha kutsal saydım Din, hukuk ya da sanat niçin o kadar kutsaldır? Aşk dışında bir şey peşinde koşmayanlar, aşklarını ve gönüllerini bir fikre feda edenlerden belki daha ciddi ve mübarektir. Her ne olursa olsun, bir kitap yazmak, bir işi başarmak, hayat dolu bir tablo yapmak için insanın bizzat yaşayan bir kişi olması gerekir. Senin için de bu geçerli, ilerlemeyi kafana koyduğun sürece, öğrenim fazlasıyla bir yan meseledir. Olabildiğince keyfine bak, elinden geldiğince oyalanacak birçok uğraş bul ve insanların şimdilerde sanatta istediği şeylerin çok canlı, sağlam renkli, çok yoğun olması gerektiğinin bilincinde ol. Bu bakımdan kendi sağlığını, gücünü ve biraz da hayatını yoğunlaştır, en iyi öğrenim budur.
***
Melankoliklerden ya da hırçın, alıngan ve marazi hale gelenlerden biri olmak istemiyorum. Herkesi anlamak herkese hoşgörüyle bakmaktır, eğer her şeyi bilirsek, belli bir huzura ereceğimiz kanısındayım. Çok az şeyi bilirken, hiçbir şeyi kesin bilmezken bile olabildiğince bu huzura ermek, bütün illetlere karşı eczacıda satılanlardan belki daha iyi bir devadır. Bir sürü şey kendiliğinden ortaya çıkar, insanı kendi kendine büyüyüp gelişir. Dolayısıyla çok fazla ders çalışma ve kafa patlatma, çünkü bu insanı kısırlığa götürür. Öyle azıcık değil, alabildiğine keyfine bak ve sanatı ya da aşkı da çok ciddiye insan kendi başına çok az şey yapabilir, çoğunlukla bir mizaç meselesidir bu. Sana yakın bir yerde oturmuş olsaydım, yazmak yerine benimle birlikte resim yapmanın senin için daha pratık olabileceğini ve duygularını bu yoldan daha çok ifade edebileceğini anlamanı sağlamaya çalışırdım. Her halukārda resim konusunda şahsen bir şeyler yapabılırım ama yazmak söz konusu olduğunda bu işin içinde olan biri değilim. Neyse, bir sanatçı olmayı istemen kötü bir fikir değil çünkü insanın içinde ve ruhunda ateş varsa, onu sürekli bastıramaz, boğmaktansa yakmayı tercih eder.  İnsanın içinde olan dışarıya çıkmalıdır. Beni örnek alırsak, bir tablo yaptığımda içim açılır ve onsuz şimdikinden daha mutsuz olurum. 
***
Küçük yavrunuzu çok sık düşünüyorum. İnsanın tüm sinir enerjisini resim yapmaya harcayacağına, çocuk yapıp büyütmesi çok daha iyi bana kalırsa. Ama ne yaparsınız, ben geriye dönmek, şimdi elimde olandan başka türlü şeyler istemek için çok yaşlıyım -ya da kendimi öyle hissediyorum. Bu tür isteklerden kurtuldum, yalnızca onların yol açtığı ruhsal acılar kaldı geriye.

Dostlukla
Seçme Mektuplar
Vincent Van Gogh
YKY

16 Ağustos 2023

ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER'DEN CAVİT KÜRNEK'E MEKTUPLAR

 
Arkadaş Zekai Özger''den Mektuplar: "ama insanlardan umutsuzum, bıktım yıpranmaktan, eskimekten, yorgunum, şimdilerde dinlenmeliyim biraz, yeni serüvenlerin olasılığına atılamam. biraz toparlamalıyım kendimi."


MEKTUPLAR 

İnsanları tanıdığımızda, izler kalır belleğimizde. Zayıf şişman, esmer sarışın, güzel çirkin gibi. Fiziksel özelliklerinden sonra gelir beyinsel veriler. Çünkü, fizik özelliklerin gözle görülür, elle tutulur kolaycılığı vardır.

Arkadaş'ı tanıdığım gün, sarı, soluk, kırılgan bir yaprakla tanıştığımı hemen anladım. Benzerler birbirini iter diye bir kanı geliştirilmiştir. Biz birbirimizi itmedik.

Tarih önemli mi? Belki yüzyıllar önce, belki dün, Arkadaş ile İzmir'de tanıştık. Birbirimizi sevdik. Hatta birbirimize “muhtaç” olduğumuz, biçim, öz ve gelecek umudu olduk. Aylarca mektuplaştık. O'nu ısrarla İzmir'e çağırıyordum.

“Gel, birlikte gidelim, bir deniz kenarı olalım” diyordum.

O, yaşamı boyunca hiç denize girmediğini, güneşte gövdesini yakmadığını yazıyordu.

“Gel” diyordum. “Bizi bir deniz bilir. Bir deniz bizi olduğumuz gibiliğimizle sarar, bağrına basar.”

Gelmedi...

Son mektupları, alınganlıklar ve haketmediğim suçlamalarla doluydu. Kendimi savunmadım. Suçlamalarında, elbette haklılık payı vardı. Ama, hangimiz yanlış yapmadık ki? Hala, neden yapıyoruz?

Birden kesildi arkadaşlığımız. Onu uzaktan izledim hep. Geçen günler, ona duyduğum sevgiyi azaltmadı. Ama, bir gün, ölümü mü, öldürülüşü mü, ne olduğunu bilemediğim bir kendime gelişle sarsıldım.

Yanlışlarımın en acı ve bağışlanması olanaksız olanıyla, deniz kıyılarında dolaşmaya çıkalı yıllar oldu.

Bir gün, onunla yeniden karşılaşacağımı umuyorum. Yanlışlığı, bir umut çiçeği gibi, tekdüze geçen günlerimle suluyorum. Mektuplarından küçük özetler çıkardım. Yüreğinin özsularıdır bu özetler.

Cavit Kürnek 
Mart 1969

– ben başkası için önemli bir insan olabilir miyim diyorum, ve artık başkası benim için önemli bir insan olabilir mi diyorum, ve artık ben kendim için bile önemli biri olabilir miyim diyorum.

– burnumda o hep kahrolası bordo kokusu, bir haftalık alkolik olmuştum, bir hafta her gece içiyordum, her gece içiyor ve her gece ağlıyordum.

– korkuyordum, kime yazsam kötü şeyler, çirkin şeyler yazıcaktım. kırıcı şeyler, oysa suçlu bile değildi onlar, suçlu ben miydim, neydi suçum, ne yapmıştım, günlerce bunu düşündüm, günlerce içtim ve bunu düşündüm, hayır ama. suçlu ben değildim, belki doğanın kötü bir oyununun değişmez oyuncularından biriydim, ben koymamıştım bu oyunu sahneye, bana yalnızca oynamam buyrulmuştu ve de iyi oynuyordum galiba ki rolüm yirmibir yıldır hiç değişmemişti,
hep yuh sesleri ve kötülük çiçekleri ile bezeli renksiz/ölü renginde ya da/buketlerle donalı o gala gecesinin hala bitmiyen oyununu oynuyordum, kalabalık korkunçtu, kalabalık korkunçtu ve iğrençti, 'niye bu denli güzel oynuyorsun' diyerek tükürüğe boğuyorlardı beni, biliyordum korkunç kıskançtılar ve benim oyunumu çekemiyorlardı, hepsi elimden almak istiyorlardı rolümü, ‘en az sencileyin başarılı oynarız’ diye bağırıyorlardı,
bırakmak istiyordum rolümü, istekliydim de buna, sahneden her çıkışımda kulise, rejisör o hep tiz ve kadınsı sesiyle 'git’ diye bağırıyordu, 'git, bu rol senin, bu oyun senin üstüne kurulu, sen başoyuncusun, git ve o berbat, bayağ rolünü sürdür, kimse sencileyin başarılı ve kötü oynıyamaz bu rolü’ diyordu, şaşırıyordum, hem başarılıymışım çok, hem kötü oynuyormuşum. böyle işte, suç benim de değildi, oynamam buyrulmuştu bana, oynuyordum.

– ama kalabalığı, o korkunç kıskanç, çirkin ve iğrenç kalabalığı hiç suçlamıyorum.

– deprem, burda her gün. bastığım her yer sallanıyor. /yoksa ben mi.

– aslında ben iyi değilim biliyor musun, kötüyüm, çirkinim, dost tutmıyan bir yüzüm var. benim yüzüm, korkutan hep. ve içimde hep o korku, ‘acaba’ diyorum... 'beni bir daha görse...'

– bak. dürüstçe söylemeliyim, senin her şeyini bölüşmeye hazırım, ve aldığım her payı bir giz gibi tutarım içimde, ama seninle her şeyimi bölüşebilir miyim./biriyle her şeyimi bölüşebilir miyim./elbette böyle güçlü bir dayanışmaya gereksinmem vardır benim de. ama insanlardan umutsuzum, bıktım yıpranmaktan, eskimekten, yorgunum, şimdilerde dinlenmeliyim biraz, yeni serüvenlerin olasılığına atılamam. biraz toparlamalıyım kendimi.

– elimde değil, böyleyim ben. acılarla geçen çocukluğum, yaşıyamadığım. ve o hep yaşıyamadıklarımla yoğrulu geçmişim, yeniyetmeliğim. gençliğimi eskiten rüzgar.

– herkesten ayrı şeyler bekleme benden, ah. ben herkesten biriyim./biri miyim./

– yazdığımız her tümce bir yüreğin bir yüreğe birşeyler sunması değil mi. sindirebilmeliyiz bunları.

– bursa'da doğmuşum, çocukluğum ve yeniyetmeliğimin ilk yılları bu kalleş kentte geçti, ben hiç çocuk olmadım diyebilirim, ya da bir çocuğun yaşıyabileceği hayatı hiç yaşamadım./ çocukluğum acılarla, yoksullukla ve hastalıklarla geçti./ benim hiç oyuncaklarım olmadı, anımsadığım tek oyuncak, babamın hastaneden çıktığı gün bana aldığı onbeş liralık bir bisikletti, sonra o da eskiciye satıldı, dingin, ağırbaşlı bir çocukmuşum o zamanlar da. hiç ağlamazmışım./ve galiba bu yüzden şimdi çok ağlıyorum./

– anlatıcak bir güzelliği olmadı çocukluğumun.

– lise üçteyken ailem ayrıldı bursadan. lisedeki son yılımı evli olan büyük ablamın yanında geçirdim./ablam ve eniştem cahildirler, yoksuldurlar ama bir işçi yüreği gibi temiz yürekleri vardır, üç kız çocukları var. ablam hep ’bir erkecik olsun' der. son umutları yeni doğumda.

– /çocukluğumda ve yeniyetmeliğimde hiç arkadaşım olmadı, (şimdi) ankarada üç yıldır korkunç bir yalnızlık içindeyim, intiharı (o hep bordo kokusu) düşündüğüm geceler çok oldu, ama bunu beceremiyecek denli güçsüzdüm./

– arkadaşlıklarımı eskitmem ben./sürekli arkadaşlıklarım hiç olmadı./

– her insan bir umuttur, ama her umut bir olasılıktır.

– artık yeni insanlar tanıma isteğim yok./hiç değilse şimdilerde yok./ üçgenin üç köşesi dolu./sahi benim bir üçgenim var. köşelerini hiç boş bırakmam, bazen kendileri düşerler, yenilerini buluncaya değin boş kalırlar o zaman, bu benim, “sevgi üçgenim” bana en çok yakın olan/yakın olduğum ya da/en çok sevdiğim üç insanla doldururum köşelerini üçgenimin./ şimdilerde bir köşesinde sen de varsın./

- yarın bolu'ya gidiyorum, boykot süresince evdeyim, artık güzel yemekler yiycem ve anneme ıhlamur ısıttırıcam.


13 Mart 1969

– kimseyi başkalarından duyduğum gibi tanımam, çünki kimse başkasını kendi tanıdığı gibi tanıyamaz./herkes kendini zor tanıyorken./

– kim ki kendini açığa komaktan korkmaz, o saygın bir insandır./ herkes kendi yorumunun cellatıdır biraz da./

– sevmek bir ince iş sonra.

sevgi, işte trajedinin kaynağı, yaşamın kökeni, insanı varkılan umut:

beni izimir'e çılgın gibi koşturan, bir güle baktıkça yürek kanatan, bir kuşa bakarken hüzünlendiren, bir kadınla yatarken çocuk gibi ağlatan, umudu dalında çürüten, acıyı dayanılır kılan, aşka merhem sürdüren, bir çıbanı irinle onduran, uyuz bir kediye baktıkça kanı kudurtan, 'hayır'lara 'evet'lerle direten, bir mektubu ısrarla bekleten, anneyi üreten, babayı coşturan, çocuğu güldüren, bir vagon penceresinden şaşkın baktıran, karı yüz derece sıcaklıkta donduran, güneşsiz bir gök gördükçe öldüren, öldüren, öldüren.

– sevgi, işte trajedinin ta kendisi.

– ah. kimler bilir bir yüreğin bir yüreği sevmesini.

– niye yeni insanlar tanımanın bana sevinç verdiğini anlatmaya çalışıyorum.

– ben çabuk severim insanı belki bundandır çabuk yıkılışım.

– alıştırdım kendimi ama. tanıdığım her insandaki o son'a. /o hep nasılsa gelecek olan son'un yenilgisine./alıştırdım kendimi, tanıdığım her insanda nasılsa geleceğini beklediğim o hep alıştığım, o hep beni yeni yeni yerlerimden yaralıyan son'un acılarına hazırladım kendimi.

– ben hedef tahtasıyım nasılsa bir kurşun da senden ne çıkar.

– bazı şeyler farkında olmadan alınır, vericinin güçsüzlüğünden çok alıcının antenlerine bağlıdır bu. ben herkeslerden birşey alırım, onların (kendimce) iyi, güzel yanlarını seçerim, yoksa da yakıştırırım, var gibi görürüm, küçük yanlarını yüceltirim, kendimde başkalaştırırım onları, yoksa nasıl dayanılır bu insanlara.

– o başaramadığın şeyin karşıtını dene bende, yani hiç istemediğin biçimde tanıt ilkin kendine./belki biraz öyleyimdir./sonra istediklerin gibi, ya da istediklerine yakın gibi durumlar bulursan sevin./ve sonra sev istersen./lütfen dene bunu, tanıdığın –hatta tanımadığın– bütün insanlar (eskiler de) iyi, doğru, dürüst, ince... değil, biliyorsun bunu sen de./böylece beni sana karşı daha özgür bırakmış olucaksın./

– ben de hayatımda bir kişiyi sevmiştim, sevgimin yüceliğinde bir yanılgıymış o./sevgili yanılgım benim./


29 Mart 1969

– her insan bir umuttur, ama her umut bir olasılıktır.

– sevgi öksüz bir çocuktur.

– aşkı iyi kullanmak gerek.

– yürek bayağ bir organ değildir./bazılarında bile olsa./yürekLER yoktur, yürek vardır, tek yürek, iyi, güzel, ama onu çirkinleştiren, kötüleştiren içinde taşıdığı kandır, kanın dolaşım biçimidir, kanın yürekten/duygudan/beyine/düşünceye/beyinden yüreğe vuruş biçimidir, ola ki bu yanlıştır, bir zorlamadır./herkesin damarları aynı genişlikte değildir.

Nisan 1969

– sahi bizim yüreklerimiz var bir de.

– böyleyimdir ben işte, üç mektupluk güzelliğimi, bir mektupta yitirtirim, sonra da büzülür, küfürler ederim kendi kendime, ilençlerim kendimi. – ince ve duyguluyumdur ben. öyle severim kendimi, birini anlıyabilmek için yeter mi bunlar, birine arkadaşlığı -dostluğu- o kutsal bakireyi verebilmek için yeter mi bunlar.

– mektubunu beklerken bir sevinci bekliyorum sanki, sanki küçücük gagalı, küçücük pençeli, kanatları beyaz bir kuşu bekliyorum, o kuş gelicek, avuçlarıma konucak, o küçücük gagasından birşeyler bırakıverecek, o hep beklediğim, o hep yıllardır beklediğim birşeyler. ah, biliyorum, sonra yine kaçıp gidecek ama kuş.

– Gittikçe zayıflıyorum, iskeletimin şiirini yazmalıyım.

– anneme söylemeliyim, beni yeniden doğursun.

– yok mu benim gözlerim.

– intihar eden adamın namazı da kılınmazmış.

7 Mayıs 1969

– ve görenlerin durmadan ağlıyor sandığı, grip gazisi gözlerim.

– uzat hadi yüreğini, sıkışalım, oldu mu.

– bu dünyadan arkadaş z. özger geçmedi.

Mayıs 1969

– ben her şeye neden gecikiyorum.

– hiç kimsenin soluğunu bu kadar yanımda duymamıştım.

– hiçbir şey olmadı, ve her şey başlangıç kadar güzel.

– bak bu yaz oraya, senin istediğin zaman gelebilirim, seninle, gider, bir deniz kıyısına çadır kurarız, iyi. olabilir gelirim. seninle peynir ekmek yer yaşarız. (peynir, kavun, ve rakı, seninle içeriz de.) Ama bunların hiçbirisi olmıyacak.

BEN yüzmeyi bilmem. denizi sevmem, çünkü yüzmeyi bilmem. bacaklarımı hiç mayo giyip güneşte yakmadım. ben mayo giymedim hiç. sağ bacağım topaldır benim ve incelmiştir. dokuz yaşındayken geçirdiğim hastalık. OSTOMYOLİT.

– off. ne zaman dinicek bu yağmur, ayakkabılarım da su alıyor.

– yazlık gömleklerimden birini/iki taneydi zaten/oda arkadaşım aşağı düşürdü, gecekondu çocuklarından biri aldı, evine kaçırdı, dün üstünde gördüm, bir de yelek giymiş, yakışmış kerataya, hoşuma gitti. iki mendilimi, dört çift çorabımı yıkamaktan bıktım.

– ben çok deniz oluştum, çok sandallar yüzdü bende, ama benim bana özgü, üstünde 'sarı kuş' yazılı sandalım olmadı, ve ben hiç, bir denizde yüzmedim.

– aslında hiçbirşey olağan değil, ne sen, ne ben olağanız, ne de sana ve bana benziyenler olağan, her şey olağanın dışında./öyle mi gerçekten/

– bu gece sana ihtiyacım vardı, sen yoksun, oysa yanıltıdasın belki de. kim bilir.

– evet bekle, benden bazı şeyler bekle, sana beklediklerini verebilmem için ömrümün 1/3 ünü verirdim./1/3 ü bana, 1/3 ü benim insanıma gerekiyor, (sahi ne demek 'benim insanım')/ – 'sarı kuş' yazılı sandala binmeliyiz./seni sandalda öpebilirim./ geceleri birlikte gezmeliyiz denizde, yıldızları saymalıyız, /yıldızlar sayılmaz, hasret uzakta./

– gece balıklar uyur mu. ben bilmem.

4 Temmuz 1969

– kurbanlar keseyim, kanlar akıtayım kara sineklerden, kara kedime bayram diye.

– hiç avunmadım 'yalnızlığımın tan rengi bilinci' ne.

– çok oldu, uyuştum, kaskatı kesildim.

– bi türlü beceremedim 'veda töreni' hazırlamayı, yapamadım.

– zaman neleri yitirmez ki. öpülesi bir ağzı nasıl da erkenden kırıştırır zaman, neler yaşar biran'ın içinde, neler döner, neler, nasıl da biçimlenir, ne yüzyıllar değişir, ne çağ aşınır.

– çok çabuk geçti an. oysa ne yüzyıllar değişti, ne çağlar aşında bende, her şey yaşadığım, her şey alıştığım, bildiğim, her şey benimle.

– bu kimin an'ı böyle.

– hani birşey vardı, biryerlerde duracak olan, hani artık hep o yerlerde duracak olan ve onu ordan alıp yere çalmak istesek de ne sen, ne ben başaramıyacaz bunu diye birşey. işte o şeyi, yeniden, saygıyla öpüyorum ben.

- onbir temmuzdan sonra yeniden ankara'da kimsesizliğimle umudumu tokuşturacağım, ve artık hiçbir yabancıdan mektuplar beklemiycem ve kendikendime mektuplar yazıcam.

- sevgili acı. bugün ne de güzelsiniz.

Arkadaş Zekai Özger 

02 Temmuz 2023

Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok.

Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

Türk edebiyatının iki büyük şairi hayattayken tanışmış, genç Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi olmuştu. Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Hanım’a, Yahya Kemal’in ölümü üzerine 1 Kasım 1958’den hemen sonra yazdığı mektup, son duruşmada Yahya Kemal üzerine düşündüklerini ortaya koyuyor. Türk şiirinin iki büyük ismi arasında, edebiyattan kişisel ilişkilere uzanan hadiseler… 

NÂZIM HİKMET’İN TAMAMI İLK KEZ YAYIMLANAN MEKTUBU

Yahya Kemal-Nâzım Hikmet ilişkisinin çok iyi anlatılmamış olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki hep Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın gölgesinde kalmıştır: Nâzım Hikmet Deniz Lisesi’nde öğrenciyken Celile Hanım ve Yahya Kemal arasında duygusal bir yakınlık doğar. Bu yakınlık dolayısıyla “Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet” diye başlayan cümleler hemen sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesine dönüşür. 

Yahya Kemal, Celile Hanım’la 1916’da Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından götürüldüğü Çamlıca Bektaşi Dergâhı’nda tanışır. O sırada Celile Hanım, Nâzım Hikmet’in babasıyla evlidir. 1918’de ayrıldıklarında, Nâzım Hikmet aile dostları Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın aracılığıyla girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nde öğrencidir. Yahya Kemal de aynı okulda tarih dersleri vermektedir. Hayranlık duyduğu kadının oğluna özel ilgi gösterir. O zamanlarla ilgili bir anısını yıllar sonra Ekber Babayev’in düzenleyerek yayımladığı bir konuşmada şöyle anlatmış Nâzım Hikmet: 

“Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anam. Bahriye Mektebi’nde tarih öğretmenimdi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim, kediyi de görmek istedi ve şiirimde anlattığım kediyi gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana ‘Sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın’ dedi. (Yön dergisi, 1.5.1967) 

Nâzım Hikmet’in üçüncü şiirim dediği “Samiye’nin Kedisi” adlı şiiri şudur: 

Yeşil deniz gibi gözleri vardı 
Beyaz tüyleriyle bir küme kardı 
Ağzını süsleyen sedef dişlerdi 
Baygın nazarı ta ruha işlerdi 
Severken aldatıp birden kaçardı 
Okşarken apansız pençe açardı 
Onda bir kadının gururu vardı 
Sürmeli gözlerinden riya akardı 

Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden çıkan bir kitabın başındaki boş sayfalara Celile Hanım’ın çizdiği karakalem bir desende kedinin ismini de görüyoruz: Pisik. 

Nâzım’ın Yeni Mecmua’da yayımlanan Yahya Kemal’in düzelttiği şiiri. 

Ekber Babayev’in yazısında anlatıldığına göre, Yahya Kemal, öğrencisinin “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı ilk şiirini bazı düzeltmeler yaptıktan sonra Yeni Mecmua’nın 3 Ekim 1918 tarihli sayısında yayımlatmıştır. Yahya Kemal’in isim babası olduğu ve katkıda bulunduğu Yeni Mecmua, Ziya Gökalp tarafından çıkarılıyordu. Daha sonra ufak tefek değişikliklerle Ümit ve İnci gibi dergilerde de çıkan bu şiir şöyledir: 

Bir inilti duydum serviliklerde 
Dedim: Burada da ağlıyan var mı? 
Yoksa tek başına bu kuytu yerde, 
Eski bir sevgiyi anan rüzgâr mı? 
Hayata inerken siyah örtüler, 
Umardım ki artık ölenler güler, 
Yoksa hayatında sevmiş ölüler, 
Hala servilerde ağlıyorlar mı? 

Tam o yıllarda Celile Hanım-Yahya Kemal aşkının dedikodusu almış yürümüştür. Nâzım, evlerine kendisine ders vermek için gelen hocasının paltosunun cebine, bir gün annesiyle evlenmesine karşı olduğunu kesin bir şekilde belirten bir mektup koyar: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!” Mektubun ne kadar etkisi olduğu bilinmez ama, dedikoduyu fazla uzatmadan, Celile Hanım evliliğe hazırlanırken Yahya Kemal’in vazgeçtiğini söyleyelim. Otuz iki yıl sonra, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin’e gönderdiği 5 Nisan 1950 tarihli mektubunda Yahya Kemal’e yazdıkları için duyduğu üzüntüyü anlatır. O sırada Yahya Kemal, hapishaneden çıkabilmek için mücadele veren Nâzım Hikmet’in af dilekçesini imzalamaktan çekinmiştir: 

Fakat Yahya Kemal’in istinkâfına [çekinmesine] üzüldüm. Ters anlama, zavallı adamcağıza vaktiyle hiç de kendime yakıştıramadığım bir mektup yazmış olduğumu hatırlayıp üzüntülü bir hayıflanma duydum”. 
Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden 1895 basımı bir kitabın ilk sayfasındaki Celile Hanım çizimi. Üst tarafta “Samoş’un kedisi Pisik” yazıyor. 

Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in annesiyle evlenmesini istemez, ama onun mısralarına ilgisi hiç azalmaz. 1919’da Peyk-i Şevket Torpido Kruvazörü’nde yazıp Yahya Kemal’e ithaf ettiği “Şair” adlı şiirde onu anlatır: 

Her gün daha dalgın görürdüm onu 
Bu ıssız beldenin sokaklarında 
En acı gülüşün sezdim yolunu 
İri gözlerinin nemli akında 
Bir gün bakmıştım da gittiği yere 
Kimdir diye sordum ben geçenlere 
Dediler bir şair küskündür şehre 
Mersiye dolaşır dudaklarında 

Memet Fuat’ın Gölgede Kalan Yıllar adlı kitabında hem bu şiirin yazılışının hikâyesini, hem de Nâzım Hikmet’in 40’lı yıllarda Yahya Kemal’le ilgili düşüncelerini bulabiliriz. Memet Fuat, Nâzım Hikmet’in mahpus yattığı Bursa Hapishanesi’ne yaptıkları bir ziyareti anlatıyor: 

“Bir gittiğimizde müdürün odasında oturuyorduk. (Nâzım Hikmet) Birden bana dönüp, ‘Ankara’da bir dergi Yahya Kemal’le ilgili bir soruşturma açmış, gençler bol keseden atıp tutuyorlar. Sen de söyledin mi yoksa bir şeyler?’ diye sormuştu. ‘Hayır,’ demiştim. ‘Kaynak’ dergisiydi soruşturmayı açan. Genç kuşak sanatçıları Yahya Kemal’i yeren sözler ediyorlardı. Tanınmış bir yazar olmadığım için bana sorulmamıştı. Sorulsa, o toplu karşı çıkış içinde herhâlde ben de olumsuz konuşurdum. Nâzım, ‘Aman, oğlum,’ demişti, ‘Bunlar çok büyük sanatçılar, bütün o sözleri söyleyenler unutulup gider, Yahya Kemal gene dimdik ayakta kalır. Sonradan pişman olacağın şeyler söyleme bu çapta ustalar için…’ Arkasından, daha önceden de bildiğim bir olayı, gemide güverte nöbeti tutarken, Yahya Kemal’in bir dizesinin kuruluş özelliklerini çözmeye çalışarak, bir aşağı bir yukarı, nasıl sabahı bulduğunu anlatmış, elini göğsüne bastırıp, ‘Hocamdır’ demişti. Bana soru gönderilmemiş olmasına o anda çok sevinmiştim.” (Gölgede Kalan Yıllar, YKY, İstanbul 2013, s. 413) 
Yahya Kemal Beyatlı’nın 1947’de Tasvir için imzaladığı fotoğrafı. 

Nâzım Hikmet 1932’de basılan Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı kitabında, Roy Dranat’ı Benerci’yle konuştururken Yahya Kemal’in “Abdülhak Hâmid’e Gazel”indeki 

Yattık bülend servilerin gölgesinde şâd 
Dehrin bu hây ü hûyuna meclûb-i handeyiz 

beytine gönderme yapar: 

Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz, 
yaz: 
Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz 
Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz 

Roy Dranat’ın olumsuz bir karakter olduğunu gözönüne alırsak, bu göndermenin bir eleştiri olduğu düşünülebilir. Nâzım Hikmet bütün saygısına rağmen, yeri geldikçe, şiir konusunda Yahya Kemal’i eleştirmiştir. Bursa Mahpushanesi’nden Adalet Cimcoz, Kemal Tahir ve Memet Fuat’a yazdığı mektuplarda bu eleştirilerin örnekleri görülebilir. Örneğin Adalet Cimcoz’a Temmuz 1948’de yazdığı mektup oldukça teknik eleştiriler içermektedir. Yahya Kemal’in kafiyenin bütün tarz ve inceliklerini bildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor Nâzım Hikmet: 

“Fakat yine de, mesela son okuduğum ‘Endülüste Raks’ isimli şiirinde yedinci ve sekizinci, yani arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini şöyle tertipler: 

"…… yürür gibi
öldürür gibi 
sürmeli 
öpmeli” 

Yürür gibi ve öldürür gibi, çifte yani redifli kafiyelerin hemen arkasına yani gibilerin bi’leri ardından sürmeli ve öpmeli, yani li’ler… Üstad redifli, medifli, yani klasik, mukayyet kafiyelerle bu şiirini yazdığına göre arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini, mukayyet kafiye olmayan bi’ler ve li’lerle yapmamalıydı. Birinci beytin gibilerinden sonra, ikinci beytin kafiyeleri sesli harfle bitecekse, daha kalın olmalı yahut sessiz harfle bitmeliydi. Dedim ya bütün bunları üstad benden çok iyi bilir, elbette bilir. Fakat şimdiden söyleyelim ki, herhalde tenezzül etmediğinden değil, belki daha ziyade bilgisini tatbik edememesinden” (Şükran Kurdakul, Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, Broy Yayınları, İstanbul 1987, s. 39). 

Nâzım, aynı mektupta Yahya Kemal’in şiirini genel olarak eleştirirken, hakkını da verir: 

Yahya Kemal’in ne güzel mısraları, beyitleri, kıt’aları vardır da, bunlar bir kül halinde tek bir şiir olmadan önce dilden dile dolaşırken nasıl güzeldirler de şiir haline gelince, vahdet halinde, yani bir mimari içinde okununca değerlerini kaybediverirler” (Age, s. 32). 

Nâzım Hikmet, her mısraı çok güzel olan şiirlerin imkânlarının dar olduğu fikrini, şiir hakkında Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da incelemiştir. 

Yahya Kemal de Nâzım Hikmet’in şiiriyle ilgilenir, Vâ-nû’ları her ziyaretinde yeni şiirlerini dinlemek isterdi. Müzehher Vâ-nû, onun ziyaretlerine her gelişinde, “Nâzım’dan mektup var mı? Bizim oğlan ne yazmış, okuyun bakalım?” dediğini söyler ve şöyle devam eder: 
Balaban’ın çizgileriyle Münevver Andaç (1917- 1998) 

Sessizce dinlerdi şiirleri. Yepyeni bir tarz olarak çok beğendiğini söylerdi, belki gönül almak için bilemem. Tabii yazardık mektuplarımızda Nâzım’a, Yahya Kemal’den söz ederdik. Nâzım da onun gıyabi muhabbetine şu rubaisiyle yanıt vermişti: 

MUKAYESE

Osmanlıların en usta şairi Yahya Kemal gelir aklıma: 
bir camekânda şişman ve mustarip görürüm onu. 
Ve her nedense birdenbire hatırlarım: 
Yunan dağlarında ölen topal Bayron’u.” 

(Müzehher Vâ-nû, Bir Dönemin Tanıklığı, Cem Yayınevi, s.40) 

Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in “Açık Deniz” adlı şiirine gönderme yapmış gibi görünüyor. Şöyle başlıyor şiir: 

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; 
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. 
Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl 
Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl... 

Nâzım Hikmet, Bursa Mahpushanesi’nden Memet Fuat’a gönderdiği 09.01.1950 tarihli mektupta da Yahya Kemal’den bahsediyor. Memet Fuat daha önceki mektubunda, İngiliz filolojisini bitirirken üzerine tez yazdığı romantik İngiliz şairi William Wordsworth (1770- 1850) ile Yahya Kemal’i karşılaştırmış olacak ki Nâzım Hikmet şu satırları yazmış: 

Sonra unutma ki, ihtiyarlamanın bir de başka tarafı var: İhtiyarlamak kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. Kendinden başkasını sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan ölü olur. Senin İngiliz şairiyle bizim Yahya Kemal arasında belki şiir tekniği bakımından yahut senin şairin ihtiyarlığından sonra yazdığı şiirlerin muhtevası bakımından benzerlik vardır. Bilmiyorum. Dedim ya, o İngilizin şiirlerini hiç okumadım. Zaten İngilizce bilmem, tercümelerini de görmedim. Fakat bir meselede bizim Yahya Kemal’den ayrılıyor gibime geldi. Bizim Yahya Kemal teknik bakımdan, Türk diline yaptığı hizmet bakımından filan hakikaten usta şairdir. Fakat her zaman ihtiyardı. Hiçbir zaman genç olamadı. Hâlbuki İngiliz, gençlik günleri de görmüş, diyorsun.” (Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s. 106-107) 

İhtiyarlık üzerine yazdıkları, üç yıl önce yazdığı “Hatunumun Gözleri Elâdır Da…” başlıklı şiirinin son mısraına bir göndermedir: 

Kalın, beyaz boynu kırışan kızım, 
imkânsızdır ihtiyarlamamız bizim, 
etin gevşemesine bir başka tâbir gerek, 
zira ki ihtiyarlamak: 
kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. 


Bir sonraki, 27.01.1950 tarihli mektupta tartışma devam ediyor. Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in Türk şiir diline getirdiği ve kendisinin de çok faydalandığı temiz dili kabul ederken, bu haddinden fazla temiz dilin konuşma diline faydası olmadığını vurguluyor: 

“Yavrum, evladım, oğlum. Senin İngiliz şair, ne dersen de, bizim Yahya Kemal beye benzemiyor. Hatta dil meselesinde. Mesela, senin anlattığına göre, senin İngiliz, İngiliz şiirine tertemiz konuşma dilini getirmiş. Yahya Kemal Bey ise, Türk şiirine temiz bir dil getirdi ama, bu konuşma dili değildi. Temiz fakat apayrı bir ‘şiir’ diliydi. Yahya Kemal’in dilde ve Türk şiirinin umumiyetle teknik bahislerindeki hizmetini inkâr etmiyorum, bu hizmet büyüktür, ben şahsen ve benden sonrakiler bundan bol bol faydalandık. Fakat dedim ya, bu dil temiz, lüzumundan fazla temiz ve bundan dolayı da suni, cilalı, ölü bir ‘şiir’ diliydi ve ‘şiir dili’ ne kadar mükemmel olabilirse o kadar mükemmeldi. Yahya Kemal beyi öz bakımından ele alırsak, onu karakterize edecek bir cümle söylemek yeter: ‘Türk küçük burjuva münevverliğinin ümitsizliğe düştüğü yıllarda – geçen seferberlik yıllarının sonu ve mütareke yılları – yahut aynı münevverliğin irticaa doludizgin gittiği şimdiki yıllarda ve son dünya harbi yıllarında, yani iki büyük sıçramayla şöhretini yapmıştır. Bu iki sıçramanın arasında bir devir var, daha doğrusu iki merhaleli bir fasıla var: Milli Kurtuluş hareketinin devam ettiği yıllar, Anadolu’nun emperyalizme karşı ayaklandığı yıllar ve sonra Cumhuriyet yahut Atatürk inkılâpları devresinin yılları. Yahya Kemal Bey bu iki merhaleli fasılada unutulmuştur.” (AGE, s.109-110) 

Nâzım 13 yıl hapis yattıktan sonra cezası indirildiği için 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur. Bütün hastalıklarına rağmen 49 yaşında askere alınmak istendiğinden, üç aylık oğlu Memed’i ve eşi Münevveri bırakarak 17 Haziran 1951’de yurtdışına çıkar. 

Yahya Kemal Beyatlı 1 Kasım 1958’de öldü. Nâzım Hikmet aşağıdaki mektubu herhalde ertesi gün yazdı. Son duruşmada bir şairin, hocasını ve başka bir şairi hatırlaması, Nâzım Hikmet’in kendi duygularını da en güzel ifade ettiği mektuplardan biri: 
“Canım karıcığım. Dün gece radyoda dinledim: Yahya Kemal ölmüş. Büyük şair. Hocalarımdandı da, hem de çok şey öğrendiğim hocalardan. 73 yaşındaymış. Bir hayli zaman uyuyamadım. Yahya Kemal gençliğimdi biraz da. Büyük şair, usta. Telgraf çekeyim dedim… Kime? Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok. İşte böyle. Hava bu sabah açtı. Günlük güneşlik. Senaryoya başlıyacağım. Kafam bomboş, yüreğim keder dolu ağzına kadar, böyle bir ruh hâliyle senaryo yazmağa başlamak nasıl olacak bilmiyorum, ama başkaca çarem de yok, çalışmak lâzım, yaşamak için değil, unutmak için, dalıp dalıp gitmemek için, düşünmemek için kötü kötü. İşte böyle gülüm. Kusura bakma, senden uzaklık, sensizlik başta, muhacirlik, hattâ benimkisi gibi kardeş evinde de olsa, sevdiğim, inandığım bir dünyada da olsa, yazdımdı ya, ölümden beter. İşte böyle, ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır. Rahmet Yolları Kesti’nin Fıransızcasını aldım.

Hasretle. 

1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’daki karısıyla 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine, Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Bu mektuplar günyüzüne çıkmadı. Hâlbuki araştırmacı Aydın Aydemir 1999’da üçüncü basımı yapılan Nâzım Nâzım adlı kitabında Münevver’e yazıldığını belirtmeden, bu mektuplardan 30 sayfa alıntı seçerek “Nâzım Hikmet Anlatıyor” başlıklı bir bölüm oluşturmuş. Aydın Aydemir’in kitabı ve özellikle bu bölüm, Nâzım Hikmet hakkında çok değerli bilgiler vermektedir. 

Haluk Oral 
Tarih Dergi

23 Haziran 2023

Che’nin Veda Mektupları: Bazı Kereler Beni Anlayamadığınızı Sanıyorum

Che’nin Çocuklarına Veda Mektubu

Sevgili Hildacık Aleidacık Camilo Celia ve Ernesto

Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.

İyi bir devrimci olarak yetişin. Doğaya egemen olmayı olanak kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığı hatırda tutun. Herşeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu bir devrimcinin en güzel niteliğidir. Sizi ufaklıklar hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum.


Che’nin Fidel’e Veda Mektubu

Fidel

Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkan vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.

Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı halkımın devrimci ruhunu görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.

Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım örneğin için sana teşekkür ettiğimi Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı aksine sevindiğimi onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.

Her zaman zafere kadar!

Che’nin Ailesine Veda Mektubu

Sevgili Canlar

Bir kez daha bacaklarımın arasında Rocinante’nin kemikleri fırlamış sağrılarını hissetmeye başladım. Yine elde kalkan yollara düşüyorum.

Yaklaşık on yıl kadar önce size yine böyle bir veda mektubu yazmıştım. Hatırladığımca daha iyi bir asker daha iyi bir doktor olamamaktan yakınmıştım. Artık doktorlukla ilgilenmiyorum ama öyle kötü bir asker değilim artık.

Çok daha bilinçli olmanın dışında hiçbir şey değişmedi özünde; Marksizm anlayışım derinleşti ve netleşti. Özgürlük adına savaşanlar için tek çözüm yolunun silahlı mücadele olduğuna inanıyorum ve bu inanca uygun olarak davranıyorum.

Çokları bana maceracı diyecek evet öyleyim -ama farklı bir türden- inançlarını doğrulamak için postunu tehlikeye atan türden…

Belki de bu benim son mektubum olacak.

Ölmeye niyetim yok ama mantıklı ihtimaller arasında bu da var.

Öyle olursa son kez kucaklarım sizleri.

Sizleri çok sevdim yalnız bu sevgiyi nasıl ifade edeceğimi bilemedim; aşırı bir katılıkla kendi yöntemlerime bağlı kaldım ve bazı kereler beni anlayamadığınızı sanıyorum. Beni anlamak kolay değildi ama salt bugünlük olsun bana inanın.

Bir sanatçının dikkatiyle eksiklerini giderdiğim iradem taşıyacak artık sallanan bacaklarımı ve tükenmiş ciğerlerimi. Bunu yapacağım.
Arada bir düşünün yirminci yüzyılın şu fedaisini. Celia’yı Roberto’yu Juan Martin’i Pototin’i Beatriz’i herkesi öperim.

Ve isyankâr başıboş oğlunuz sizleri kucaklar.

Ernesto

12 Haziran 2023

ALLAH'A KÜÇÜK BİR MEKTUP: ALLAH'IM KARDEŞİME İYİ BAKIYOR MUSUN?

Yüce Allah'ım

Allah'ım sana sormak istediğim bir çok soru var. 
İlk sorumla başlıyorum cennet nasıl biryer?

2. Soruma geçelim, cennette çikolata şelalesi var mı?

3. Soruma gelelim, orada 
Ay, Güneş vb. gezegenler var mı? 

4. Soruma geldik bu son soru:
Kardeşime iyi bakıyor musun?

Sevgilerle Miranur

03 Haziran 2023

DÜZELTEMİYORUM HAYATIMI NERESİNDEN ÇEKSEM ÖTEKİ YANI BOZULUYOR

                                          12 Temmuz 1969

Sevgili İlhan,

Duymak, çok duymak eziyor beni. Yeni, bilinmedik bir sayrılık da olabilir bu. Bilmiyorum ki. Eziliyorum sadece. Uyumsuzluğum (dışa vuramadığım) yiyip tüketiyor kupkuru ruhumu. Biraz soluk almak için, kuramsal olmamak koşuluyla, ne yapabilirim acaba? Hiçbir sey gideremiyor susuzluğumu. Hiç, hiçbir sey..

İçmek yoruyor artık. Eskiden içkiye koşardım, kafamı kovardım dünyamdan. Şimdi?

Kimseyi ortak etmek istemedim sıkıntılarıma. Hiç değilse uzun süre böyle yaşadım. Ama.. Belki.. Neden bir çaresi olmasın bunun?

Kürkümü severek giyiyorum. Ve hep aklıma geliyor inceliğin, inceliklerin. Ankara sendin. Özlemle arayacağım o kısa günleri.

Şimdi dışarda bir bakır düştü. Mayraba olabilir, bir sahan kapağı, bir buhurdanlık olabilir. Bazen sesler duyarım Boğazın tepelerinde. Bir çekiç sesidir. örneğin. O kadar yaşlıdır ki, kaplar her yanı, doldurur kulaklarımdan geçerek uçsuz bucaksız yüzölçümümü. Eninde sonunda bir çekiç sesi. Kimbilir kim bir kayayı ikiye bölüyor ya da bir tekneyi kalafatlıyordur. Rüzgarsız bir balıkçı kayığımı temizliyordur az ötede. Pulların da sesi vardır. O kadar güzeldir ki pullar, zarfların üstünde tutsak, sürgünde gibi alışılmış acılarımı solur. Pullar... Düzeltemiyorum hayatımı. Neresinden çeksem, öteki yanı bozuluyor.

Gel İstanbul'a. Konuşmadan dolaşalım. Tepelere çıkalım tepelere, uçmayı duymak için. İnimdeyim, dükkanın üstünde. Şiir, belki biraz şiir.

Edip Cansever 

27 Mayıs 2023

SON DERECE KEDERLİ VE SESSİZ OLACAĞIM

MONTANOGLA, 26 MAYIS 1949

Sevgili Bay Thomas Mann,

Tüm dostlarınız gibi biz de kötü haberi hayretle ve derin bir duygudaşlıkla karşıladık. Biz yaşlı insanlar dostlarımızın ve yol arkadaşlarımın gittiğini görmeye alışığız; fakat biz gittiğimizde yerimizi alacağını ve bir bağlamda bizi sonsuz sessizlikten koruyacağını düşündüğümüz neslin içinden, bize yakın birini kaybetmek gerçekten korkunç bir şey. Bunu kaldırmak zor.

Klaus1 hakkındaki fikrinizin ne olduğunu çok fazla bilmiyorum. Başlangıç çalışmalarını ilgiyle ve yakınlık duygusuyla takip ediyordum. Sonrasında, edebî çabalarının azalmasından dolayı sizin açınızdan bazen canım sıkılıyordu; fakat kendisini aştığı ve sonuç aldığı bu çabaların ince ve değerli bir çalışma olan André Gide hakkındaki kitabıyla sonunda doruğa ulaştığı düşüncesi beni teselli ediyor. Dostlarının ve sizin kalbinizi kazanmış olan bu kitap, yazarından sonra uzun süreler yaşayacaktır.

Bugünlerde sizi ve eşinizi her zamankinden daha çok düşünüyoruz. Yüreğimizin derinlerinden gelen duygudaşlıkla size elimizi uzatıyoruz.

Saygılarımla
Hermann Hesse

1.  21 Mayıs 1949'da Thomas Mann'in en büyük oğlu Klaus Mann, Cannes'da yaşamına son verdi.

***
Bu hayatın kısa sürmüş olması düşüncesi içimi kederle dolduruyor. Onunla ilişkilerim biraz zorluydu ve suçluluk duygusundan azade değildi, zira en başından beri varlığımın gölgesi onun üzerindeydi. Münih'te yayayan geç bir adam olarak kendisi genellikle delifişek bir prensti ve yaptıklarının çoğu saldırgancaydı. Sonra, sürgündeyken çok daha ciddi ve ahlaklı biri oldu, çok fazla çalıştı fakat bir yandan da o kadar çok serbest ve hızlı çalıştı ki bu da kitaplarındaki belirli hataları ve dağınıklığı açıklıyor. Ölme isteği ortaya çıkmaya başladığında bu istek onun belirgin canlılığı, nezaketi, rahatlığı ve albenisiyle o kadar kafa karıştırıcı şekilde ters düşüyordu ki bilemiyorum. Ona sunulan tüm sevgiye ve yardıma rağmen, kendini yok etmekte ısrar etti; sonunda sadakatten, vefadan veya kadirşinaslıktan tamamen uzak bir hale geldi.

Thomas Mann
6 Temmuz 1949

***

MONTAGNOLA, 17 MART 1950

Sevgili Bay Thomas Mann,

Derin bir duygudaşlıkla ağabeyinizin vefat haberlerini okudum. Yaşlılığın bize getirdiği garip ve çelişkili duygular uyandıran şeyler arasında, en yakınlarımızı, özellikle gençlik yoldaşlarımızı kaybetmek belki de en garibi. Zamanla hepsi yok olup gidiyor, öyle ki "öbür tarafta" burada olduğundan daha fazla dostumuz ve yakınımız oluyor ve birden şu "öbür taraf hakkında meraklanıyoruz, etrafımızda daha sıkı duvarlar ördükçe korkumuzu unutuyoruz.

Fakat tüm kayıplarımızla ve köklerimizin gevşeyişiyle, bencilliğimizi de bir kenara koymuyoruz. Ve bu yüzden, bu vefat haberini alıp kendimi alıştırdıktan sonra ikinci ve en güçlü düşüncem sizdiniz ve bu ayrılığın, kendi ayrılığınızı düşünmeyi de sizin için kolay hale getirmemesine dair umudum, kalbime ve dilimin ucuna aniden ve bencil bir şekilde sirayet ediyor.

Evet, tutkulu bir şekilde ışığınızın parıldamaya devam etmesini umuyorum. Hâlâ burada ve ulaşılabilir olmanız bana güç veriyor.

Eşimle birlikte size en içten selamlarımızı gönderiyoruz.

Saygılarımla 
H. Hesse

***

[TEMMUZ 1952]

Benim Sevgili Hermann Hesse'm!

Sessiz mi kalacağım? Mümkünatı yok! Fakat çok önemli şeyler de söyleyemeyeceğim. Altmışıncı ve yetmişinci doğum gününüzde yazdım fakat şu anda ne söyleyebileceğimi bilmiyorum. J'ai vide mon sac. (Heybem boş.) Sizi tüm kalbimle sevip takdir ettiğimi, evet, bunu biliyorum. Fakat bunu herkes biliyor, siz de biliyorsunuz. O halde yetmiş beşinci doğum gününüzde size basit bir şekilde tekrar söyleyip sizi, yaşadığınız kutsanmış, keyif veren hayatı kutluyorum ve bize hâlâ hediyeler veren, bizim için hâlâ değerli olan bu hayatın, sonbaharında size mutluluk, huzur ve sükünet getirmesini diliyorum.

Goethe son mektubunda. "Dünya karmaşık meselelere yol açan karmaşık öğretilerle hüküm sürer," der. Bugünlerde durumlar böyle, hatta daha kötü; bence düşünen insanın günümüzün absürt, karmaşık güçlerine karşı koymaya yönelik inceliğini koruması daha tehlikeli ve daha zor, tıpkı "kalenizde" yapmaya çalıştığınız gibi, sayedeğer dostum. Ve bu konuda sizin -saf ve özgür, zeki, iyi yürekli ve kararlı biri olarak- takdir edilir şekilde başarılı olduğunuzu görüyorum. Her şeyden önce bu örnek teşkil eden tutum konusunda sizi kutluyorum. Ve sakın benden önce ölmeyin! Öncelikle, bu uygunsuz olur, çünkü "sırada" ben varım. Ayrıca tüm bu karmaşada sizi müthiş özlerim. Çünkü bu karmaşada siz iyi bir yoldaş, teselli, dayanak, örnek ve teşviksiniz ve siz olmadan kendimi fazlasıyla yalnız hissederim.

Yakında sizinle ve hoş hanımlarla birlikte "kalenizde" olacağım. Pek bize uygun olmasa da insanların umutsuzluğuna kızacağız ve iç geçireceğiz, fakat aynı zamanda bu büyük büyük aptallıktan keyif alacağız. Flaubert bu konuda olumlu bir şevkle şairane bir şekilde konuşabildi. "H-énorme!" derdi, durumun büyüklüğünden hayrete düşmüş bir takdirle dolmuş olarak.

Her ikimize de hayallerin, oyunun ve biçimin tesellisinin bahsedildiği gözyaşı vadisi yolculuğunun sevgili, sadık yol arkadaşı, hoşçakalın!

Saygılarımla

Thomas Mann

***
[MAYIS 1955] 
İTİRAF VE TEBRİK

Sevgili Thomas Mann,

Kısa süre önce faniliğe dair harika bir övgü yazmış ve sevgili Bayan Hedwig Fischer'e adamıştınız. Bunun kısa nesir eserleriniz arasında en iyilerden biri olduğunu düşünmüştüm, Tüm hayatlarımız boyunca biz şairlerin, fani şeylere sonsuzluk katmaktan daha büyük bir amacı olmuyor (yine de bu sonsuzluğun ne kadar göreceli olduğunun farkındayız); fakat belki de bu bize diğerlerine kıyasla faniliğin kendisinin ve yaşlı Maya ile cadının yanında olmaya ve onları övmeye yönelik daha fazla hak tanıyor.

Dostum, benden önce "ölümlülüğü kutsamanız" (faniliği övmekten başka bir anlamı olmayan, güzel bir ifade) durumunda, bunu övmeye veya kutsamaya kalkışabileceğimi zannetmiyorum, bilakis son derece kederli ve sessiz olacağım. Fakat şansımıza, hâlâ bizimlesiniz, sizi tekrar görmeyi, sizinle iyi ve keyifli vakit geçirmeyi umuyorum. Ve bu yüzden, sekseninci doğum gününüzü kutlayanlar arasına katılmaktan dolayı mutluyum.

Yaşayan tüm şeylerin çift kutupluluğuna her zaman hayran olduğumu, sevdiğim ve çekim hissettiğim her şeyde beni etkileyenin ve sevgimi kazananın ihtilaf ve ruhun ikilli olduğunu biliyorsunuz. Bu, sizinle olan ilişkim için de geçerli oldu. Size dikkatimi çeken, beni etkileyen ve hakkınında beni düşünmeye sevk eden ilk şeyler çalışmalarınıza kattığınız burjuvaziye has faziletler, gayret, sabır ve sebattı. Bu Hansaetik faziletler beni daha çok etkiledi, çünkü bunlar benim övünebildiğim şeyler değil pek. Bu kişisel disiplin, yaptığınız şeye yönelik bu sürekli bağlılık size olan saygımdan emin olmanız için yeterli olurdu. Ama sevgi için daha fazlası gerekli. Ve benim kalbimi kazanan sizin burjuva olmayan, burjava karşıtı özellikleriniz oldu: Soylu ironiniz, harika oyun hissiniz, tüm problemlerinizle yüzleşip onlarla ilgilenirken sahip olduğunuz cesaret ve dürüstlük ve sonuncu olmasa da cesur deneylere yönelik sanatçı sevginiz, özellikle Faustus ve Seçilen'de en güçlü şekilde örneklenen, yeni sekil ve tekniklerle oynamaktan aldığınız zevk.

Fakat şimdi, benden daha iyi bildiğiniz şeyleri size söylemeyi keseceğim. Birbirimize karşı bizi kışkırtmaktan hâlâ vazgeçememiş birçok okura sesleniyorum; dostluğumuz ve aramızdaki bağ, her zaman tıpkı Nicholas Cusanus'un coincidentia oppositerum'u' kadar çetrefilli olacak.

İçten tebrik ve selamlarımla.

Saygılarımla
Hermann Hesse

***

VEDA EDERKEN

SILS MARIA, 13 AĞUSTOS 1955

Büyük bir hüzünle sevgili dostum, meslektaşım ve Alman nesir ustası Thomas Mann'a veda ediyorum. Tüm onuru ve başarısı göz önünde bulundurulduğunda, kendisi fazlasıyla yanlış anlaşılan biriydi. On yıllar boyunca Alman kamuoyu, ironisi ve ustalığının arkasında nasıl harika bir kalbin, sadakatin, sorumluluğun ve sevme yetisinin yattığını görmekte tamamen başarısız oldu. Bu nitelikler, kendisinin çalışmalarını ve anısını bu kötü zamanlar geçtikten sonra bile uzun süre boyunca hayatta tutacak.

Hermann Hesse

04 Nisan 2023

Cahit Sıtkı'dan Ziya Osman Saba'ya Mektup

Paris: 1.2.1939

Ziyacığım,
İstanbul'dayken içime sıkıntı bastığı zaman sana koşardım; çünkü sen benim için yalnız vefakar ve halden anlar bir dost değil, aynı zamanda, açık havayı, güneşi, baharı, iyiliği de temsil eden, nasıl olup da insan kalıbına girdiğine daima hayret ettiğim bir meleksin. Melek olduğun şundan da belli ki, bana "vefasız" demeye dilin varmıyor: Hoş, ben de vefasız sayılmam pek. Paris'e gelirken seni kucaklamak için ne kadar çırpındığımı tahmin etmiş olacaksın ki, benim uzatmamı beklemeden tasımı abıhayatla doldurdun. Günlerdir içiyorum içiyorum bitmiyor. Ne diyeyim, bana senin gibi bir dost verdiği için Allah'a hamd-ü sena etmekten başka ne gelir elimden! Allah'ın sevgili kullarından biri olduğuma yavaş yavaş kanaat getiriyorum. Emin ol ki, seni tanıyanlar için yeryüzünde senden daha büyük bir revelation [keşif] yoktur. Bu satırları seni çok özlediğim için yazdığımı zannetme. Bunları daima düşündüm; ancak bugün söylemek fırsatını buluyorsam, bu gecikmeyi mazur gör. Bilirsin ki öteden beri şifahi bir sıkılganlığım, dil tutukluğum vardır. Fakat seni özlemeye gelince, bunun ne yaman bir hasret olduğunu Paris'e geldikten sonra anladım. Meğer İstanbul'un en büyük cazibesi, istediğim zaman seni görebilmek imkanını bana bahşetmesiymiş. Paris'in bu primordial [çok önemli] cazibeden mahrumiyetine zor katlanıyorum. Canım İstanbul! Nasıl tütmesin ki gözümde, o iki şerefeli minarelerin üzerinde senin dost çehrelerin gülümsüyordur. Ziyacığım, yaşamakla ölmek arasında ter döken bir adam olduğumu ve birçok defalar ölüme teslim olmaya kadar gittiğimi yakından bilirsin. Her seferinde beni eteğimden tutup geri çeken mukaddes "el"in parmaklanından biri de sen olduğunu gene bugün burada itiraf edeceğim. Hayata her dönüşüm biraz da senin eserin olmuştur. Zaten ben, seni tanıdıktan ve sana hayran olduktan sonra, derbederliğim, içki iptilam ve vurdumduymazlığım hariç, şiir aşkımla, şiirlerimle, açık gönüllülüğümle ve çok veya az mevcut bütün meziyetlerimle intégralement [tümüyle] senin eserin değil miyim? Söylediklerimin hakikat olduğuna gülümsemeden inanmanı rica ederim.

Hariciye imtihanını kazanmadığına üzülmemiş olduğumu bilmeni isterdim. İmtihan hususunda biraz benim gibi olsan ya! Emlak ve Eytam Bankası'ndaki işini, tahminin hilafina, sana layık bulmakta bir mahzur görmüyorum. Niçin o işi hor görmeli? Nasılsa secondaire [ikinci derece] bir iştir, o veya ötekisi, arada fark mı var sanıyorsun? Senin bence asıl işin şiir yazmaktır. Onu yaptıktan sonra gerisi prose'dan [nesir'den] başka bir şey değildir.
Kadıköy vapurunda beni hatırladığına inanıyorum, çünkü sabahları ve akşamları sık sık kulağım çınlıyor.  Yalnız Sami Zeki'den ve İbrahim Hüseyin'den kaçmana bir mana veremiyorum. İnsanları sevmeyi bana sen öğretmiştin, şimdi aynı dersi ben mi sana tekrarlayayım? Yoo Ziyacığım, onları da hoş gör, muhabbetini onlara da bezlet. Mukabele etmesini bilmezlerse ne kaybedersin? Seven adam, sevilmese de servetine halel gelir mi? Binaenaleyh, Kadıköy vapurunda Sami Zeki'yi de İbrahim Hüseyin'i de görecek, onlara iltifat edecek ve benden selam söyleyeceksin. Söz, değil mi?

Şimdi gelelim şiirine Dördüncü terse'ye kadar bir fevkaladelik yok. Hatta pek malum hisleri gayet çetrefil ve acemice söylüyorsun. "İndir perdelerini şu biten günümüzün mısrasını söyleyen şairin ustalığı nerede? Fakat son terse, ifadenin istediğim mükemmeliyette olmadığı kayd-ı ihtirazisini ilave etmeyi unutmayarak söylüyorum, harikulade!

...ve annem şaşıracak.
"Görmeyeli ne kadar büyümüş oğlum!" diye.

Bu bir buçuk mısra, his hamulesi bakımından, "Rabbim, ben bu sabah da, Rabbim, ben yine sağım!" mısrasıyla atbaşı gidiyor. Fakat ah senin bu 7+7 ve takti taassubun yok mu, canım şiirin bütün lezzetini berbat ediyor. Mesela son mısra şöyle olamaz mıydı. "Oğlum ne kadar da büyümüş ben görmeyeli!" Şimdi benim teklif ettiğim mısra şeklini beraberce tahlil edelim: Bir kere, annen seni hemen tanıyor değil mi? Hangi anne çocuğunu tanımaz ki! Fakat bu tanımaya bir hayret refakat ediyor: "ne kadar da büyümüş!" ve "görmeyeli" kelimesinde bu buluşmaya takaddüm eden hasret senelerinin uzunluğu sezilmiyor mu? Hele senin şekildeki "diye" ye hiç lūzum yok:

...ve annem şaşıracak:
(C'est une merveille poétique)' 
Oğlum ne kadar da büyümüş ben görmeyeli!

Ne dersin, acaba haksız mıyım? Ah Ziyacığım, çok şairliğin, seni bu şekil aksaklıklarına düşürüyor. Ne olur biraz kendinden çıksan, vezin değiştirsen, takdim ve tehirlere başvurmasan, icap ederse kafiyeyi de kapı dışarı etsen! Table rase(1) zaruridir. Bunu gün geçtikçe idrak ediyorum.

Bana gelince: Paris'ten elbette ki memnunum. Geldiğime o kadar isabet etmişim ki! Avrupa'yı yalnız kitaplarla ve mecmua resimleriyle tanımak, tanımak sayılmaz. Gelip görmek şarttır. Gelecek mektuplarıma mevzu kalsın diye, intibalarımı döşek altı ediyorum. Gelelim yazdığım şiirlere. Henüz bitirmiş değilim. Mamafih müferrik birkaç mısra yazayım:
....

Cahit Sıtkı Tarancı 

1 (Fr.) Maziyi temizleme anlamında kullanılan, Latince asli tabula rasa olan söz.
Burhaniye 22.6.1942

Ziyacığım,
Bu seferki mektubun hayli gecikti. Hani az daha gayret etsen kulaklarını çekmeye mecbur edeceksin beni. Hele kabahati bankadaki fazla mesaiye(?) yüklemene bayıldım. Bari yenge hanımdan bahsetseydin! Nedense ondan da bahis yok. Acaba bu husustaki sükûtun kasti mi yoksa dalgınlık ve unutkanlık eseri mi? Bana kalırsa sana bankacı yengeyle beraber şiir yengeyi de unutturan dişiler gördün Florya'da. Ve belki de şimdi aklın fikrin onlardadır. Bu seferlik bir tevbih cezasıyla iktifa ediyorum. Tekerrürü halinde seni ya bankaya yahut Florya plajı kabinlerinden birine kırk sekiz saat hapsetmek salahiyetim bakidir. Bu cezayı infaz edecek adam da Şevket Rado dostumuz olabilir. Ev ne oldu? İnşaat uzun sürüyor galiba. Biter bitmez seni ve yengeyi eşikten içeri itip kapıyı arkanızdan kilitlemek ve anahtarı yıldızlardan birine teslim edip ne halimiz varsa görün, demek boynumun borcu olun. Balayını geçirmek üzere sizi Venedik'e, Nice'e, Rio de Janena'ya nefyetmek de terim. Artık talibinize! Venedik dedim de aklıma geldi, Ankara Caddesi'ne uğradığın zaman Ahmet Halit Kütüphanesi'nin camekânına bir göz gezdiriver, bakalm bizim Venedik'te Ölüm tercümemiz çıkmış mı çıkmamış mı? Hoş, nasılsa parasını aldık yedik ya! Benimki de adet yerini bulsun diye sormaktan başka bir şey değil.

Son haftalarda Baki, Ömer Bedrettin ve Fethi Giray kitaplarından birer nüsha gönderdiler. Akıllılarına gelip de ta Burhaniye'ye kitap yollamaları şüphesiz hoşuma gitti. Geçen gün Baki'den bir de mektup aldım. Biliyorsun, yedi sekiz aydan beri evlidir. Çok mesut olduğunu yazıyor. Ne güzel şey değil mi? Senin de beni böyle bir müjdeyle sevindireceğin günü sabırsızlıkla bekliyorum. Baki'nin verdiği haberler arasında, radyoda şiir saatlerinin tekrar açıldığını, Muhip'in Yedek Subay Okulu'na hazırlanmak üzere kıta hizmetini yani neferliğini yapmakta olduğunu en mühimleri olarak sana bildirebilirim. Bundan başka Baki, Muhip'ten de şikayet ediyor. Şu Muhip'in, dostlarını böyle kırmasına bir türlü mana veremiyorum. Yazık ediyor kendine! İnşallah askerlikte pişer de, hayata ve dost sofrasına daha olgun ve daha gönül adamı olarak döner. O zaman, bu güzel dönüşü biz de sevinçle kutlarız. Son iki cümleyi Baki'ye de aynen yazdım.

Bir evlenme hasreti içinde olduğumu söylüyorsun Tabi değil midir? Kendimi bildim bileli gurbet ve hasret peşimi bırakmıyor. Sılanın nasıl bir cennet, vuslatın ne çeşit bir saadet olduğunu yalnız hayal etmekle sürdüğüm ömrün daha fazla uzamasına mâni olmak biraz da hakkımdır sanırım. Fakat bakalım bu işi nasıl becereceğiz? Böyle bir teşebbüste beni en çok düşündüren cihet, alacağım kızı mesut edip edemeyeceğimdir. Yoksa ben, şahsen, mihnetlerin türlüsüne talimliyim. Hasılı halli güç bir muadele...
...

Cahit Sıtkı Tarancı

09 Aralık 2022

Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım

Lahey, Pazar civarı, 7 Mayıs 1882
Theo van Gogh’a

Bu mektubun içeriği hakkında Mauve’a söylemek isteyeceğin şeyleri sana bırakıyorum ama daha ötesine geçmesine gerek yok.

Sevgili Theo,

Bugün Mauve’la karşılaştık, aramızda çok kötü bir konuşma geçti, bundan sonra onunla hiçbir zaman barışamayız artık. Mauve o kadar ileri gitti ki artık dediklerini geri alamaz, zaten almak istemez. Gelip çalışmalarımı görmesini, oturup konuşmamızı rica etmiştim. Düpedüz reddetti: “Kesinlikle sizi görmeye gelemem. O iş bitti.”

En sonunda ise “pis bir karakterin var,” dedi. Bunun üzerine ona arkamı döndüm -kum tepeciklerinin oradaydık- ve yalnız başıma evime yürüdüm.

Mauve, “ben sanatçıyım” dememden alınmış. Ben bu sözü geri almam çünkü hiçbir zaman tam anlamıyla bulmaksızın hep arayış içinde olmayı ima ediyor haliyle. “Artık biliyorum, aradığımı buldum” demenin tam tersi. Bildiğim kadarıyla “Arıyorum, peşini bırakmıyorum, bütün kalbimle uğraşıyorum” anlamına gelir bu söz. Ama benim de kulaklarım işitiyor Theo. Biri durup dururken “pis bir karakterin var” derse, ne yapabilirim yani? Arkamı döndüm, tek başıma yoluma gittim, ama Mauve’un bana böyle bir şey demeye cüret etmesi yüreğimi derin bir kederle doldurdu. Ne demek istediğini sormayacağım ona, herhangi bir açıklama talep etmeyeceğim, öte yandan özür de dilemeyeceğim.

Yine de -yine de- yine de! Mauve yaptığına pişman olsun istiyorum. Benden kuşkulanıyorlar -havada hissediyorum bunu- sanki gizlediğim bir şey var. Vincent bir şey saklıyor -gün ışığına dayanamayacak bir şey… Pekala beyler, anlatacağım size… Siz ki terbiyeye, kültüre, uygar insan olmaya meraklısınız -burada da haklısınız, gerçekten öyle olabiliyorsanız eğer- söyleyin bakalım, hangisi daha uygar, daha ince, daha erkekçe bir davranış: Bir kadını terk etmek mi, yoksa aldatılmış bir kadının elinden tutmak mı?

Bu kış gebe bir kadınla tanıştım, karnında taşıdığı çocuğun babası onu bırakıp gitmişti. Kış günü sokakları arşınlamak zorunda olan gebe bir kadın. Ekmek parası kazanmak için o bildiğin işi yapmak zorunda kalan bir gebe kadın.

Bu kadını model olarak tuttum, bütün kış onunla çalıştım. Ona modellik ücretini tam olarak ödeyemiyordum ama hiç değilse odasının kirasını ödedim ve Tanrı’ya şükür şu güne kadar onu da çocuğunu da soğuktan, açlıktan koruyabildim -kendi ekmeğimi onunla paylaşarak… Onunla ilk karşılaştığımızda başta görünüşü dikkatimi çekmişti. Ona banyolar yaptırdım, bulabildiğim kadar doyurucu yemekler yedirdim, biraz toparlandı, güçlendi. Onunla birlikte Leyden’e gittim; doğum yapabileceği bir hastahane var orada. Hastaymış, bebeğin rahim içindeki duruşu kötüymüş meğerse. Ameliyat edilmesi gerekti, neyse bebeği karnın içinde döndürmeyi başardılar. Kurtulma olasılığı yüksek. Haziran’da doğuracak.

Üç paralık değeri olan herhangi bir adam da bu durumda benim yaptığımı yapardı sanıyorum. Yaptığım öylesine basit ve doğal bir şeydi ki başkalarına anlatmak aklıma gelmedi. Poz vermek ona epey zor geliyordu ama zamanla öğrendi; ben de modelim iyi olduğu için, çizim yapma konusunda oldukça ilerledim. Şimdi bu kadın, evcilleştirilmiş bir kumru kadar bağlı bana; bense hayatta yalnızca bir tek kez evleneceğime göre, onunla evlenmekten daha iyi ne yapabilirim? Ona yardımcı olabilmenin tek yolu bu, yoksa yoksulluk onu yine eski yoluna itecek -o yolun sonu da uçurum. Parası yok ama bana kendi mesleğimde para kazanmakta yardım ediyor. Mesleğime, çalışmalarıma karşı büyük bir sevgi ve heves var içimde; yağlıboyayı suluboyayı bir süredir bırakmamın nedeni, Mauve beni terk edince kendimi çok kötü hissetmemdir. Yeniden gelecek olsa, ben de yeni bir cesaretle başlarım tekrar. Şimdilik, fırçalarıma bakamıyorum bile, sinirlerim geriliyor.

Sana yazdım: Theo, Mauve’un bu davranışı konusunda bana bilgi verebilir misin? Belki bu mektubum seni biraz aydınlatacak. Kardeşimsin, sana özel yaşamımı anlatmam doğal ama biri çıkıp da bana “pis bir karakterin var” derse, anında onunla muhabbetimi keserim.

Başka türlü yapamazdım. Elime gelen işi yaptım, çalıştım. Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım. Her an yüreğimi çarptıran bir başka kadını elbette unutmamıştım, ama uzaktaydı, beni görmeyi kabul etmiyordu. Bu kadınsa, sokaklarda dolaşıyordu, hastaydı, gebeydi, kış günü açtı. Başka türlü yapamazdım. Mauve, Theo, Tersteeg, ekmeğim sizin elinizde, bana yüz mü çevireceksiniz? Her şeyi söyledim artık. Şimdi de bana söylenecekleri bekliyorum.

Vincent