Cevat Çapan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cevat Çapan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2023

DUYULAN GÜLÜMSEYİŞİ YAPRAKLARIN

Duyulan gülümseyişi yaprakların,
Yalnızca bir esintisin sen.
Ben seni seyrediyorsam, sen de beni,
Kimdir ilk gülümseyecek olan?
Gülüyor şimdi ilk gülümseyen.

Gülüyor ve hemen bakıyor
Baktığı belli olmasın diye
Aralarından rüzgârın estiğini
Hissettiğiniz yere. Bir rüzgâr
Bütün bunlar, bir gizlenme.

Ama o bakış, o uzun uzun bakış
Bakmadığın yere, geri geldi;
Ve biz durmuş konuşuyoruz
Hiç konuşulmamış olanı.
Bu bir son mu yoksa bir başlangıç mı?

Fernando Pessoa

08 Temmuz 2023

I. HİÇ KOYUN GÜTMEDİM BEN

I. HİÇ KOYUN GÜTMEDİM BEN 

Hiç koyun gütmedim ben,
ama onlara göz kulak olmuş gibiyim.
Ruhum bir çoban gibi,
Rüzgârı ve güneşi bilir,
Ve ele ele yürür Mevsim’lerle
Onları izlemek ve dinlemek için.
İnsansız Doğa’nın olanca dinginliği
Benimle yan yana oturmaya gelir.
Ama hüzün içindeyimdir ben,
İmgelemimizdeki günbatımı gibi,
Hani karşı ovanın dibine bir serinlik iner de
Pencereden içeri giren bir kelebek gibi
Gecenin geldiğini hissedersin. 

Ama huzur vericidir hüznüm,
Çünkü doğaldır, yerindedir,
Ruhun var olduğunu düşündüğünde,
Ellerin ne yaptığını düşünmeden 
Çiçek toplaması gibi 
Ruhun hissetmesi gereken bir duygudur bu.
Yolun dönemecinde
Çalan koyun çanları gibi 
Mutludur düşüncelerim.
Yalnız ben üzgünümdür
onların mutluluğunu bildiğim için.
  
Çünkü eğer ben bunu bilmeseydim,
Hem mutlu hem de üzgün olacaklarına,
Mutlu ve sevinçli olacaklardı.
Rüzgar hızlanıp yağmurun şiddetleneceğini haber verdiğinde nasılsa,
Düşünmek de tedirgin edicidir yağmurda yürümek gibi.
Tutkum ve isteklerim yok benim.
Şair olmak bir tutku değil benim için
Bu benim yalnız olma yolum.

Ve eğer zaman zaman hayalimde bir kuzu olmak
(Ya da bütün bir sürü olup bütün yamaca yayılmak
Ve aynı anda bir çok mutlu şey olmak) istiyorsam,
Gün batarken yazdıklarımı hissettiğim
Ya da ışığın üzerinden bir bulutun eli geçtiği
Ve otların üzerinden bir sessizlik akıp gittiği içindir bu.
Bir şiir yazmak için oturduğumda
Ya da caddelerde ve sokaklarda dolaşır,
Kafamdaki dizeleri kâğıda geçirirken
Bir çobanın değneğini hissederim elimde
Ve kendi gölgemi görür gibi olurum
Bir tepenin yamacında,
Sürümü dinler, düşüncelerimi seyrederken
Ya da düşüncelerimi dinler, sürümü seyrederken.
Söylenenleri anlamayan biri gibi belli belirsiz gülümsüyor
Ve anlıyormuş gibi görünmeye çalışıyorumdur.

Beni okuyacak olan herkesi selamlıyorum
Geniş kenarlı şapkamı onlara eğerek
Beni kapının önünde gördüklerinde
Ve otobüs, tepenin doruğuna tırmanırken.
Onları selamlayıp Güneşli günler diliyorum,
Yağmur gerekiyorsa yağmur ve evlerinde,
Açık bir pencere önünde oturup
Şiirlerimi okuyacakları en sevdikleri koltuğu diliyorum.
Benim şiirlerimi okurken de,
Doğal biri olarak düşünsünler beni-
Söz gelimi, çocukken oyundan yorulduklarında
Gölgesine çöküp oturdukları ve sıcaktan
Terli alınlarını çizgili gömleklerinin
Yeniyle sildikleri yaşlı bir ağaç olarak.
II. GÜNEBAKAN GİBİ KESKİNDİR BAKIŞIM

Günebakan gibi keskindir bakışım
Çoğu zaman yollarda dolaşırım
Sağa, sola, bazen de dönüp
arkama bakarak...
Her an gördüğüm şeyi
Eskiden hiç görmemişimdir,
Dikkatliyimdir de bu konuda.
Bilirim bir çocuğun doğarken
Duyduğu o büyük şaşkınlığı.
Hissederim her an dünyanın
O sonrasız yeniliğine doğduğumu...

İnanırım Dünya'ya bir papatyaya inandığım gibi,
Çünkü görürüm onu ama düşünmem.
Çünkü düşünmek anlamamaktır...
Onu düşünmemiz için değil,
(Düşünmek iyi görememektir)
Biz ona bakalım ve onunla uyum içinde
Olalım diye yaratılmıştır dünya.
Felsefem yok, duyularım var benim...
Doğadan söz ediyorsam, onu bildiğimden değil,
Sevdiğimdendir bu, onu sevmemin nedeni de
Sevenin neyi sevdiğini, niçin sevdiğini
Ve sevginin ne olduğunu asla bilmemesidir.

Sonu olmayan bir masumiyettir sevmek
Tek masumiyet de hiç düşünmemek...

Fernando Pessoa
Çeviri: Cevat Çapan

15 Ocak 2023

GÖKKUŞAĞININ ALTINDA

Bilinmez, bir beklediği var mıydı
o uzun yolculuğun kimsesiz bir durağında.
Yolda kalmış hurda bir kamyonun sönük
farları gibiydi gözleri.

Karşı köprü altında yanıp sönerken
dereye vuran gölge,
o kıraç yamaçta, umutsuzca bir umutla
beklemişti habercisini.
“Gömdüm, ” dedi, “kendimden önce
derinlerdeki izleri.
Artık hiçbir şeyim yok karanlığa katacak
kendi yanılgılarımdan başka.”
Elinden tutup yavaşça, dağılan sisin ötesinde
beliren adaları gösteriyorum şimdi karşı kıyıda.
Bir kadın çamaşır asıyor balkonda,
bir çocuk ıslık çalıyor; dalarken
batık bir gemiden saçlarına takılan
yosunları temizlerken.
Her şey çok yakındaymış gibi,
ayrıntılar şaşırtmıyor bizi
bu sessiz buluşmada.

Unutulmış sesler yankılanıyor bulutlu dağların
ardında.

Cevat Çapan

KAÇIŞ

Bundan başka bir şey değildi aşkımız;
gider, dönerdi gene ve bize
gözleri kapalı, uzak, çok uzak
mermerleşmiş bir gülümseme getirirdi
yitik sabahın otunda
garip bir deniz kabuğu
ruhumuzun inatla açıklamaya çalıştığı.

Bundan başka birşey değildi aşkımız;
sessizce yoklardı çevremizde ne varsa,
açıklamak için ölmek istemeyişimizi
bunca coşkuyla.

Ve tutunduysak başkalarının bellerine,
vargücümüzle sarıldıysak boyunlarına,
soluğumuz karıştıysa
bir başkasının soluğuna,
ve yumduysak gözlerimizi, bundan başka
bir şey değildi;
bu derin acıydı yalnız, tutunabileceğimiz,
kaçışımızda.

Yorgo Seferis
Çeviri: Cevat Çapan 

15 Ekim 2021

Sorgu

Yolun ötesine geçebilirdik, ama duraksadık,
Derken devriyeler geldi
Komutanları sorumlu ve kararlı,
Asık yüzlü ve kayıtsız öbürleri.
Beklerken sorgulama başladı. Her şeyin
Hemen açıklanması gerekiyormuş,
Kimmişiz, neciymişiz, nereden geliyormuşuz,
Amacımız neymiş, kimin adına,
Kime karşı çalışıyormuşuz.
Sorular, sorular.
Durup yanıtladık bütün gün;
Yolun öbür yanında, çitin ötesindeki
Aldırışsız âşıkları seyrettik
Bir başka yıldızda el ele dolaşan çiftleri,
Seslensek, bizi duyacak kadar bize yakın.
Yanıtlarımızı, davranışlarımızı
Seçecek durumda değiliz burada,
Az ötede aldırışsız âşıklar dolaşsa,
Kaygısız tarla çok yakınımızda da olsa.
Tam sınırdayız,
Nerdeyse tükendi dayanma gücümüz
Ve hâlâ sürüyor sorgulanmamız.

Edwin Muir

Ölen Çocuk

Hem dost, hem düşman evren,
Doldurdum yıldızlarını keseme,
Veda, veda ediyorum sana.
Bırakıp bırakıp seni böyle
Gitmek bir mucize kuşkusuz,
Babamın söylediğine göre.

Sen öyle büyük, ben öyle küçüğüm ki :
Ben bir hiçim, sense her şey
Ben hiç olduğum için böyle,
Gidebilirim yoluma. Yükselmeden,
Düşmeden, çünkü hiç kımıldamazsam eğer,
İzim kalmaz gününde.

Bazı anılar kalır, diyorlar
Öteki yerde, yağmurda çimen
Toprakta ışık, denizde güneş,
Geçici bir iyilik, hayalet gibi bir yüz,
Ama kararıyor dünya. Bir yer yok
Ne kendisine, ne de hayaletine.

Baba, baba, korkuyorum bu havadan
O uzak yanından umarsızlığın,
O soğuk, soğuk yerden esen.
Hangi ev, hangi destek, hangi el?
Bakıyorum sonsuzluk hiçlikle dolu,
Ve şu koca yer yuvarlağı zayıflıyor, eskiyor.

Tut elimden, sıkı tut - ben değişiyorum!
Tut ki, elinde elim artık hiç değişmesin
Seninki değişse bile. Sen burada, ben orda,
El ele umarsız iki yaprak -
Bilmiyordum ölümün bu kadar garip olduğunu.

Edwin Muir

Bir Ayağım Cennette

Bir ayağım cennette, durup
Bakıyorum karşı kıyıya.
Dünyada koca gün sona ermek üzere,
Ama ne garip ektiğimiz şu tarlalar
Sevginin ve nefretin tohumlarıyla.
Zamanın emeğine rahat vermiyor zaman,
Hiçbir şey ayıramıyor artık
Buğdayla burçağı yan yana biten.
Saplara sessizce dolanan
O süs otları; bunlar bizim işte.
Kötülükle iyilik yan yana
Hasadını toplayacağımız
Hayır ve günah tarlalarında.

Gene de cennetten sürüyor kök
Başlayan gün gibi tertemiz.
Zaman'toplayıp yemişlerini
Yakıyor o ilk yaprağı
Korkunun, acının biçiminde
Kış yollarında uçuşan.
Ama aç tarlayla kararmış ağaç
Çiçek açıyor bilinmeyen cennette.
Acının, iyiliğin tomurcukları
Yalnız bu karanlık tarlalarda açıyor.
Cennet nasıl bilebilir
Umudu ve inancı, acıma ve sevgiyi
Gömülü kalmışsa hep
Bellek buluncaya dek kendi definesini?
Cennette hiç bu garip mutluluklar
Yağmaz şu bulutlu göklerden.

Edwin Muir

Bakın! Bir Çocuk Doğdu

Taşları sanki birdenbire değişen ve umutla,
Kendileri gibi somut bir umutla, içgüdüye dönüşen
Bir evi ve o evin güzel bir sıcaklıkla ısınan havasını düşündüm;
Sevgi ve özlem dolu canların sıcaklığını,
Bir çocuğun doğumunu bekleyen o eve egemen gülümseyen kaygıyı.
Duvarlar kulak kesilmiş, fısıltıyla konuşuyordu herkes.
Yalnız ananın hakkıydı inlemek ve yakınmak.
Sonra da bütün dünyayı düşündüm. Kimin umurunda onun çabası,
Kim kucaklamak ister onu böyle bir sıcaklıkla?
O soylu amaca hiçbir katkısı olmayan kısır kalabalığın
Korkunç şamatası duyuluyor ve gelecek belirsiz.
Sakat bir doğum bu, o sıcacık evde, anasının karnında dönen
Ve daha şimdiden yaşamaya başlamak ve bir balık gibi
Tarihin akışına sıçramak için en uygun koşulları arayan,
Zamanı gelince de olgun bir meyve gibi dünyaya düşecek
O çocuğunkine hiç benzemeyen.
Ama nerede o Geçmiş, dönüp de Zamana gülümseyerek
Gözyaşları içinde yeni doğan oğluna seslenir gibi “Seni seviyorum,” diyecek?

Hugh MacDiarmid

11 Temmuz 2021

Arama

Ayak seslerimiz duyulmayacak o karşılaşmada...

Ruhlarımızı kaybetmişiz de
(Yürüdüğümüz sokaklarda, gecelediğimiz evlerde)
Onları arıyoruz sanki...
Sanki sokaktan eve dönüp ışıkları yakmış
Konuşuyoruz, eskiden olduğu gibi — dolaşarak
Ya da bir gürültüye kulak vermek için durarak.

(Küçük gürültüleriz biz, gürültü ederiz,
Küçük kanatlarız biz, havaya çarparız...)

Birbirimize dokunur sonra uzun zaman susarız
Yüz yüze eğilip birbirimizi tanımak için.

(Sonu olmayan gizli bir ilişkidir tanışıklığımız...)

Uyku yavaş yavaş gelir ve sarar bizi.

Tanıdığımız yüzler, dokunduğumuz eşya,
Bir yüzden kalan izler, buluşmalar, yanıp sönen
bakışlar,
Yüreklerimizde ışıldayan yeryüzü,
Girip çıplak ruhlarımıza bir bir onları paylaşırlar...

Bilmiyorum estirdiğimiz rüzgâr mı bu
Küçücük çığlıklarla doldurduğumuz
Yürüdüğümüz sokaklarda, gecelediğimiz evlerde
Şimdi bize yas tutan.

Bilmiyorum kar mı bu bizi örtmeye gelen...

(Nerede bulacaklar bizi sabah olunca, çanlar
çalmaya başladığı zaman?...)


Yorgo Temelis

Gezi

Akşamın alacakaranlığında dolaşırken...

(Işığın belirsiz bir hüzünle
Sıkıcı bir şey gibi üstüne yüklendiği saatte,
Sanki kaybettiğin bir şeyi bulamıyormuşcasına —
Ne olduğunu açıkça bilmediğin — ne zaman, nerede —
İçinde bir kuşku yalnız, kaybettiğin şey seni görüyor da,
sen onu göremiyorsun diye.
Üstüne çullanan bir ağırlık sanki, yattığın zaman,
Birini öldürmüşsün de, bunu bilmiyormuşsun gibi.)


Birden bir gövdeye takılır ayağın...

(Gözlerin kapalı, bir zamanlar senin olan
Ve onunla gece yarısını aydınlattığın ışığı
içinde tutarak...)

Eğilip kaldırmak istersin yerden, sonra kaybedersin yeniden
(Bir kalemi ya da bir düğmeyi kaybedercesine...)
Sokağa çıkıp ararsın, gelen geçeni durdurup.

Yüzlerini incelersin, gürültüleri dinlersin,
Yürüyüp en gizli kuşkuna bakarsın derin derin.
Ellerine bakakalır, kendi derine dokunursun.


Avutulmaz bir acıyla biri ağlamaktadır içinde...

Koyulaşan karanlıkta kimse tanıyamaz seni —
Terkedilmiş bunca eşya arasında, aranmayan bir ölü,
Nesnelerden daha çok nesneleşmiş bir eşya,
Boşluklar aydınlansın diye günün ağarmasını bekleyen.

Yorgo Temelis

05 Nisan 2021

Kapının Önünde

Kapıyı çalmak üzereydi. Vazgeçti. Orada durdu.
Acaba gitse miydi? Ama nasıl? Ya birden kapı açılırsa?
Üst katın penceresinden gören olursa?
Bir bardak su dökmeye, cıgara izmaritlerini,
solmuş çiçeklerini ya da iki gün önceki mektubunu
yırtıp atarlarsa? Hava karardı.
Ne giren çıkan vardı, ne de açılan bir pencere.
Ev terkedilmişti. Merdiveni aydınlatan bir ışık bile yoktu.
Artık seçebiliyordu yerdeki iki paslı çatalı,
yığılan maden suyu şişelerini, boş kartuşları
ve bunların yanında duran kendi yüzünün tıpkısı bir 
     sarı maskeyi.

Yannis Ritsos

Bir Saban, Tek Başına

Her şey düzenli, sağlama bağlanmış, mantığa uygun,
nerdeyse insancaydı. Üstlerine düşeni yapıyordu
kentin tapınakları;
Athena da adaleti koruyordu;
görünmese bile, hep o yönetiyordu
Yargıtayın oturumlarını; ve yargıçlar kurulu
ikiye bölündüğü zaman, hep sanıklardan yana çıkıyordu
adaletin tartısı.
İyi günlermiş onlar–
Şimdi inanmak bile güç; — gerçekten var mıydı böyle günler ? –
yoksa
sadece bir düş müydü bu? Belki de bunları sık sık
hatırlamak yağmurlu güz akşamlarında
değiştiriyordur anıları.

Tarlaların sürülmesini kutladığımız zaman,
Akropolun eteklerinde, topraktaki ilk saban izine
eğilen rahip şöyle dua ederdi:
"Sakın geri çevirme ateş ve su isteyeni.
Sakın yanıltayım deme, senden yolunu soranı.
Sakın mezarsız koma, can verip
ölmüş kişiyi. Ve kesmeye kalkma
sabana koştuğun boğayı."

Doğrusu, güzel sözler;- ama sadece söz,
o gün de, bugün de,
komşusunun tarlasını yakmak içindi ateş,
o tarlayı sele vermek içindi su,
boğa ise, boynunda kırmızı kurdeleler,
hırsızın kazanında kaynıyor.
Sadece o saban tek başına,
(belki de itilerek görünmeyen bir elle)
hâlâ sürüyor ebegümeci ve yabanî zambakların sardığı
o çorak tarlaları.

Yannis Ritsos

04 Nisan 2021

Son Saat

Bir koku kalmıştı odasında, belki yalnız
anılardan, belki de ilkyaz akşamına
yarıaçık bırakılmış pencerelerden. Götüreceği neyi varsa 
toparladı. Büyük aynanın üzerine bir çarşaf örttü. 
Parmaklarında hala o biçimli gövdelerin duygusu 
ve kaleminin duygusu, tek başına - karşıtlık yoktu: 
şiirin son birleşimiydi bu. Kimseyi aldatmak 
istememişti. Son yakındı. Bir daha sordu:
"Acaba minnet duygusu mu, yoksa minnet duyulması isteği mi?"
Karyolanın altına itilmişti eskimiş terlikleri, 
onları örtmeye kalkmadı - (Nasıl olsa başka bir gün). 
Yalnız, anahtarı yeleğinin cebine yerleştirdiğinde, 
yapayalnız, odanın tam ortasında duran sandığın
üstüne oturdu ve suçsuzluğunun bilincine
ilk kez böylesine kesinlikle vararak ağlamaya başladı.

Yannis Ritsos

01 Nisan 2021

Yalnızlık

Yalnızlık bir ateşböceği
"Bak! Bak şurada!" diyecekken
yanımda kimseyi göremiyorum.

Taigi

Güz Akşamı

Bu yılın da sonu geldi:
gizledim bizimkilerden
başıma ak düştüğünü.

Etsujin
Çeviri: Cevat Çapan


Yıl göçüp gitti
Gizliyorum babamdan
Kırlaşmış saçlarımı!

Etsujin
Çeviri: Kenan Sarıalioğlu

11 Kasım 2019

Topla pılını pırtını bir yere gitmemek için!

Topla pılını pırtını bir yere gitmemek için!
Yelken aç her şeyin her yerde rastlanan olumsuzluğuna
Görkemli bayraklarla donanmış o düşsel,
Çocukluğunun o renk renk minyatür gemileriyle.
Topla pılını pırtını Büyük Yolculuk için!
Fırçaların ve makaslarınla ulaşılamayan
O çok renkli uzaklığı da unutma.

Topla pılını pırtını bir daha dönmemek üzere!
Sen kimsin toplumda boşu boşuna var olduğun bu yerde,
Ne kadar yararlıysan o kadar işe yaramaz,
Ne kadar gerçeksen o kadar sahte?
Sen kimsin burda, kimsin burda, kimsin burda?
Yelken aç, bir şey almadan yanına, değişik kimliğinle.
Bu insanlarla dolu dünyanın ne ilgisi var seninle?

Fernando Pessoa
Çeviri: Cevat Çapan

Tanımaya başlıyorum kendimi. Ben yokum.

Tanımaya başlıyorum kendimi. Ben yokum.
Olmak istediğimle başkalarının gözündeki ben arasındaki boşluğum ben.
Ya da o boşluğun yarısı, çünkü orada da hayat var...
Sonunda ben oyum işte...
Işığı söndür, kapıyı kapa, son ver koridorda terliklerini sürüklemeye.
Rahat bırak beni odamda tek başıma.
Aşağılık bir yer bu dünya.

Fernando Pessoa
Çeviri: Cevat Çapan

17 Ekim 2019

Kaldığımız Yerden

Yaşadıklarının bir tortusuydu o masum anılar,
geleceği nerdeyse unutulmuş bir zamana
bağlayan.
Unutma, belleğin zindanındı senin,
düş gücün özgürlüğün.
Böylece dolaşıp durdun bir süre
dilini anlamadığın insanlar arasında,
gökyüzünün mavi bir yama gibi
görünüp kaybolduğu gökdelenler altında.

Nasılsa rastlamıştın bir gün ücra bir bitpazarında
gözden çıkarılıp bir köşeye atılmış o tozlu
yadigârlara
ve anlamıştın hemen, derinden bir acıyla:
aldırışsızlık da bir çeşit rahatlamaymış
sonunda.

Şimdi gene bir sürgündesin kendinden,
uyandığın yer uyuduğundan başka.
Sen de duymuşsundur elbet eski bir kulağı kesikten:
kendini kolay kolay bağışlayamazmış insan.

Cevat Çapan

27 Mart 2019

Şiir

Ben de pek hoşlanmıyorum şiirden: çok daha önemli şeyler
olmalı bütün bu zırıltıdan öte
Ne var ki insan katkısız bir nefretle okuyunca şiiri,
gene de
gerçeğin bir yeri olduğunu görüyor onda.
Kavrayabilen eller, açılabilen
gözler, gerekirse diken diken
olabilen saçlar, öyle şatafatlı yorumlara açık
oldukları için değil, yararlı oldukları için
önemlidirler. Anlaşılmayacak kadar uzaklaşırlarsa
asıllarından,
aynı şey hepimiz için de söylenebilir, anlamadığımız
şeye hayranlık duyamayız, denir: baş aşağı bir
tavana tutunan ya da yiyecek arayan yarasa,
ileri doğru iten filler, başıboş dolaşan bir at,
bir ağacın atında
yorulmadan duran kurt, sinekten huylanan bir at gibi
derisi seğiren oturaklı eleştirmen,
beysbol meraklısı, istatikçi uzman -
ne de onlar apayrı şeyler deyip
"iş yazışmalarına ve okul kitaplarına'' karşı çıkmak
geçerli bir davranış olur; hepsi önemlidir
bu olguların. Gene de bir ayrım yapmalı insan:
sözde-şairler önem verdiler diye şiir olamaz her şey,
aramızdaki şairler her türlü gözü pekliği
ve saçmalığı aşıp "hayal gücünün
harf sektirmeyen titiz bekçileri olmayı üstleninceye"
ve "içlerinde kurbağalar olan düşsel bahçeleri"
denetimimize sununcaya dek kavuşamayız
şiire,
bu arada, bir yandan şiirin hammaddesini tümüyle
ham, öte yandan da sahici olmasını
istiyorsanız, o zaman ilgi duyuyorsunuzdur şiire.


Marianne Moore
Çeviren: Cevat Çapan

08 Ağustos 2018

Yazıt

NEREYE UÇUP GİTTİ BENİM OĞLUM

Oğlum, canım ciğerim, iliği kemiklerimin, yüreğimin yüreği,
daracık avlumun serçesi, yalnızlığımın çiçeği.

Nereye uçup gitti benim oğlum? Nerelere gitti bırakıp beni?
Kuşun kafesi boş şimdi, bir damla yok su kabında.

Nasıl kapandı gözlerin de gözyaşlarımı görmez oldun?
Nasıl kaskatı kestin tulumunun içinde acılı sözlerimi duymaz oldun?


SEN UYURKEN

Sen mışıl mışıl uyurken başında nöbet tutup bütün gece
parmaklarımla okşayacaktım kıvırcık saçlarını.

Sanki hünerli bir elin kalemiyle çizilmiş biçimli kaşların
gözlerimin sığınıp dinleneceği bir kemer gibiydi.

Gün doğarken göklerin uzaklığını yansıtırdı ışıldayan gözlerin,
bense bir damla gözyaşı akıtmadım gözlerim sislenmesin diye.

Sen konuştuğunda, gül kokan dudakların çiçekler açtırırdı
kayalarla kurumuş ağaçlara, bülbüller kanatlarını çırpardı.


BİR MAYIS GÜNÜ BIRAKIP GİTTİN

Bir mayıs günü bırakıp gittin beni, seni o mayısta yitiriyorum,
o sevdiğin bahar mevsimi, yavrucuğum, çatıya çıkıp

güneşler içindeki damdan insan dolu dünyaya baktığında,
gözlerin sağamıyordu bir türlü susadığın o aydınlığı.

O sıcak ve yumuşak erkek sesinle kıyı boyunca serili
o çakıllar kadar sayısız neler anlatmıştın bana.

Bütün bu güzellikler bizim olacak demiştin,
oysa ışığın yok artık, parıltımız karardı, ateşimiz söndü.


YILDIZIM, SÖNÜP GİTTİN KARANLIKTA

Yıldızım, sönüp gittin karanlıkta, var olan her şey söndü,
güneş de toplayıp olanca parıltısını kara bir ip yumağına döndü.

Kalabalıklar itip kakıyor, askerler çiğneyip geçiyorlar yanımdan,
ama bakışlarım hiç değişmiyor, gözlerimi hiç ayırmıyorum senden.

Yanağımda duyuyorum soluğundan saçılan sisli havayı;
ah, göz kamaştırıcı bir ışık parlıyor yolun sonunda.

Işığa kesmiş bir el siliyor gözümden akan yaşları;
ah yavrum, birden can evime ulaşıyor söylediğin sözler.

Bak şimdi, yeniden kalktım, dimdik ayakta durabiliyorum;
sevinç dolu bir ışık, yiğit oğlum, yerden kaldırdı beni.

Sen şimdi bayraklardan bir kefene sarıldın, artık uyu yavrum,
ben de sesini içimde taşıyarak kardeşlerine gidiyorum.


SEVECENDİN, İYİ HUYLUYDUN

Sevecendin, iyi huyluydun, sana bağışlanmıştı bütün erdemler,
rüzgârın bütün okşayışları, bahçedeki bütün şebboylar.

Ayağına tezdin, gazal gibi sekip giderdin,
kapımızdan girdiğinde, eşiğimiz altın gibi ışık saçardı.

Gençliğinle gençleşirdim, üstelik gülümserdim.
Yaşlılık hiç ürkütmezdi beni, ölüme aldırmazdım.

Ama şimdi nasıl ayakta dururum? Nereye sığınırım?
Kar altında kurumuş bir ağaç gibi tek başıma kaldım.


SEN PENCERENİN ÖNÜNDE DURDUĞUNDA

Sen pencerenin önünde durduğunda, güçlü kürek kemiklerinden
ne bahçe kapısı görünürdü, ne deniz, ne de balıkçı tekneleri.

Gölgenle dolar taşardı ev, sen öyle başmelek gibi boylu,
akşam yıldızının parıltısı kıvılcımlar saçarken kulağının dibinde.

Bütün dünyaya açılan bir kapıydı penceremiz, cennete yönelen
bir yolun başlangıcı, sevgili ışığım, bütün yıldızların çiçek açtığı.

Sen gözlerini batan günün parıltısına dikmiş dururken,
kendi odan olan bir gemiye yön veren bir dümenci gibiydin.

Akşamın ılık mavi alacakaranlığında demir alıp
birden dinginliğine götürdün beni samanyolunun.

Ama şimdi bu gemi batıp sulara gömüldü, dümeni kırıldı,
ve ben sürüklenip duruyorum denizin dibinde tek başıma.


SANA VERECEK O BENGİSUYUM OLSAYDI

Sana verecek o bengisuyum olsaydı, sana verecek
bir başka canım olsaydı da, bir an dirilebilseydin

Görmek, konuşmak, tadını çıkarabilmek için orada,
yanı başında duran ve hayat fışkıran bütün düşlediklerini

Yol boyunca alanlarda, balkonlarda, sokaklardaki o coşkuyu
saçlarına fırlatmak için çiçek toplayan o genç kızları.

On binlerce kökü ve yaprağı olan kokulu ormanım,
ben kadersiz nasıl inanırım seni böyle yitirdiğime?

Her şey gözden silindi, beni burada bırakıp gitti,
ne gözüm var görecek, ne de konuşacak ağzım şimdi.


YAVRUCUĞUM, YİTİP GİTMEDİN SEN

Yavrum, nasıl bir yazgın varmış senin, nasıl bir yıkımmış
benim yazgım ki, bağrıma bu yakıcı acıyı düşürdü?

Yavrucuğum, yitip gitmedin sen, damarlarımda yaşıyorsun.
Bütün damarlarımızda da dolaş, yavrum, her zaman diri kal.

Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan