Günümüzdeki sevgilere
aklım da ermiyor yüreğim de.
Sizin de mi?
İyi
o zaman, biraz ebegümeci toplayalım.
__
Yaz güneşi dinlenmek istedi.
Çınarın gölgesini seçti.
__
Anılar mı?
Çalı çırpıdır
yollarda rastlanan.
__
Ölümüzü teslim alır almaz
yüreği daraldı toprağın.
Çırpındı durdu.
__
- Neden bu kadar uslu bu köpek?
- Hiçbir şeyin bekçisi değil de ondan.
__
Aklım ve hafızam da donuyor bazan:
Soğuktan değil, soğukluktan.
__
Kim bilir bir daha nasıl görürüm
ilk kez gördüğüm sarı zakkumu?
__
O kadar istekli ötüyor ki kuşlar
bir türlü akşam olmuyor.
__
Ayçiçeği tarlaları geçti yanımızdan
geçmişe, anılara...
__
Gizli gözyaşında yansır
gökteki en sönük yıldız.
__
"Kendine iyi bak."
Hangi dilde, ne anlama geliyor bilmiyorum.
__
Yaşlanıyorum galiba:
Günlerin uzaması kalbimi sıkıştırıyor.
__
Gül çiçeğinin taban fiyatı açıklanabilir mi?
__
Bir zaman duraksayan sevinç
şimdi yerinden kıpırdamıyor.
__
Aşkı ayrılıkla sınama gönül.
Kendine başka bir yol ara.
__
Sızıp kalmışım ağustosböceğini dinlerken.
__
Dertlerim, çöpe atılmış
çürük mor zambaklar.
__
Kasvetli bir akşamüstü:
Gökdelenler arasında uçurtmalar...
Karamsarlığım, aptalca da olsa yatıştı biraz.
__
Bir köşeye çekilsem
yanımda güzden başka kimse olmasa.
__
Varla yok arası bir rüzgâr:
Kelebekler konacak yer bulamıyor.
__
Ayrılığın bulutları yaşatıyor acıları
kök salıyor geleceğe, yüreğe.
__
Konuşmamızı kesiyor
denizin sesi.
__
Saka kuşunun
yapraklardaki sesine kandı sesim.
Orada kaldı.
__
Bakmaya kıyamadığım koydaki
balıkçıl gibi geldi akşam.
Herkes gördüyse daha ne isterim.
__
Arkadaşlıklar da ağarmaya başladı.
__
Sabah erkenden su yürüdü arklara
Sarı üzüm dişleriyle gülümsüyor bağ.
__
Eski gönül şrkılarını söyledik.
Ağladık,
o yaşlı ve yalnız kadınla.
__
Yıktık kavağı, yükledik kağnıya.
Çıldırdı rüzgârlar.
Zor vardık köye.
__
Yazmadıklarımı, yazamadıklarımı sırtımda taşıyorum..
Yüküm hafifliyor, ben ağırlaşıyorum.
__
Çıplak gözle de görülebiliyor
umudun parçalanışı.
__
Acıyla mutluluğu aynı anda görmek istiyorsan
içine bak.
__
Ekmek beğenemiyormuş.
Beğenemez tabii
buğday tarlası görmedi ki.
__
Ağaç altında çay içelim dedim kendi kendime.
Kulağım çınladı:
Hangi ağaç altında, hangi çayı, kimlerle?
__
Yalnız kalmaya göreyim
o anda yanımdasın.
__
Damdaki kar içeri akıyor:
Odamda ilkbahar.
__
Çay, sigara, kağıt, kalem:
Kuş sütü eksik.
__
Sıralı ölüm, iyi ölümmüş.
Neden hâlâ sızlıyor burnumun direği?
__
Bir zamanlar gözyaşım vardı.
Şimdi de var.
__
Yalnızlık ve sessizlik:
İçimde iki sıradağ.
__
Havalar yavaşça serinliyor
seninleyim sanki.
Süreyya Berfe / Ufkun Dışında / de Yayınları / s.213-256
(ilk okuma 21 nisan 2013)
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
31 Ağustos 2013
Suçlu Şiirler
4.
Bildiğin bir yana
Geldiğin yerde de oturmuyorum artık.
Ne adımlarım ne taşıtlar
Hiçbiri kâr etmiyor mesafelere.
5.
Sık sık gelme aklıma
Düşüncen gitsin kendin gel.
Denize dökülmek isteyen bir ırmağım
Ben yokken benimle konuşma.
8.
Ne mutlu anıları olan aşka
Zamanın zindanında gizli
Bakımsız perişan aşka
Ne mutlu sisle örtülü aşka
Düşlerin toprağında gizli
Susuz gariban aşka
Ne mutlu boynu bükük aşka
Kavuşmanın sokağında gizli
Işıksız pişman aşka
Ne mutlu anıları olan aşka
Süreyya Berfe
Bildiğin bir yana
Geldiğin yerde de oturmuyorum artık.
Ne adımlarım ne taşıtlar
Hiçbiri kâr etmiyor mesafelere.
5.
Sık sık gelme aklıma
Düşüncen gitsin kendin gel.
Denize dökülmek isteyen bir ırmağım
Ben yokken benimle konuşma.
8.
Ne mutlu anıları olan aşka
Zamanın zindanında gizli
Bakımsız perişan aşka
Ne mutlu sisle örtülü aşka
Düşlerin toprağında gizli
Susuz gariban aşka
Ne mutlu boynu bükük aşka
Kavuşmanın sokağında gizli
Işıksız pişman aşka
Ne mutlu anıları olan aşka
Süreyya Berfe
Şiirle Demlenen Çaylar
yoksa
Zor değil, hiç zor değil,
demli çayı bardakta
karıştırıp bir başına
yudumlamak doyasıya….
Ama
‘çaya kaç şeker alırsın? ‘
Diye soran bir ses
olmalı ya ara sıra……
Elif Şebnem Akal
Ey bana kuyular kazan dizginlenemez sözcüklerim
Savrulan beş çaylarına kırık aynalar şenlensin
Ey şair!
Savur kendini sözcüklerine yaraların neşterlensin.
Naim Kandemir
teşekkür ediyorlar, çok yaşıyorlar, işe geç kalmıyorlar
çeyrek altını önemsiyorlar, küresel ısınmayı ve beş çaylarını
Güven Adıgüzel
sahte kimlikle yapılan görüşmeler
esaret tarihimizde bir çayiçimi tadıdır
Bayram Balcı
ince ve daha dünya görmemiş sesiyle anlattı dünyasını,
narin ellerinde tutmakta olduğu çaya birşeyler anlatırcasına.
Gökhan Yalçın
Binlerce şeydir çünkü Ruhi Bey
Nanedir, ada çayıdır, zencefildir
Edip Cansever
İyi demlenmemiş bir çay gibi kaldım
Kırdım dolduğum tüm fincanları
Ahmet Erhan
Kar olur, kış olur, üşürsün, neme lazım
Bir çay koyarım sobaya, radyoda incesaz…
Ali Kınık
Kırmızıyı esirgemeyen çay bardaklarının
ince bellerine dayanamadan,
beni de aldatıyordur belki,
sevinince terleyen parmakların.
Özge Dirik
dedikodumuzla içiyorlar ikindi çaylarını
evde kalmış iktisatçı kızlar
Taha Ayar
Haydar gel çay içelim konuşalım aşklardan
Seni bilmem ama ben çok kötüyüm
Abdulkadir Budak
sanırdım içimdeki vandal kıracak billur kalbimi
tifo çarşılarında yahut çay bardaklarında
İbrahim Halil Baran
Sıcak çaydan adamların
Yüzleri ağarırdı ilk ışıklarla
Didem Madak
Sen dudaklarında buğulanan çaydan
Ben nargilemin dumanıyla
Çekip gülümsesek içimize hüznü.
Ahmet İnam
Ağaç altında çay içelim dedim kendi kendime.
Kulağım çınladı:
Hangi ağaç altında, hangi çayı, kimlerle?
Süreyya Berfe
Ateşte unuttuğum çaydanlığıma sarılıyorum
Ben çaylarımı hep soğutup içiyorum
Kadir Bal
Uzakta çay bahçeleri yerde çerçöp
Gittiğimin farkında olsaydı eğer,
Yeterdi bana, beklemiyordum özlenmeyi
Hüsrev Hatemi
Bir ölümlük hatıralar edindim
Yaz gecelerinde ıssız çay saatlerinde
Süleyman Unutmaz
çay içerler,
çay saatleri durma saatleridir.
Ahmet Güntan
Uğrak kahveler bulamazsın, birkaç aşina yüz
Yalnızlık heryerde yalnızlık
Sıcak bir bardak çay, heryerde çaydır
İlhami Atmaca
anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm
Nevzat Çelik
Altın rengi gözleri yanan bir semaverdi
Ilık bir çay kokusu akardı saçlarından.
Yaşar Nabi Nayır
Sana inat
Yolcu vapurunda
Denize karşı
Çayla sigara da içeceğim.
Gülcihan Atalay
Çayını dolduracağım, usulca karşına oturacağım,
Sen asla benim an be an seni izlediğimi anlayamayacaksın,
Huzur bulacağım sende… Yine!
Çisel Onat
bir evde anne çay, baba ekmektir
ne kadar demlenir ve ne kadar pişersin sana kalmış
bir an evvel görün, kaderin gözü üzerimizdedir
Yağız Gönüler
Ve oturdu mu bir masaya
Hakkını verir çay içmenin
Cahit Zarifoğlu
Bir cigara sar bitlis tütününden
bir çay demle sonra, anısı kalsın
Ahmet Telli
bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
oooo! demek bütün insanlar çay içecek
hayır! çok uzakta biri sevindi.
Edip Cansever
Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde
yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu
otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
anne dedim, hadi çay koy da içelim..
Ali Lidar
Iki çay söylemiştik orda, biri açık,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreya
yeter ki yudumla
bu tek dudak dokunuşlu çay bardağından…
yeter ki anla…
İbrahim Halil Baran
seni çay içerken izlemek
seni çay doldururken
seni demlerken çayı
kimseler inanmasa da düpedüz sevap
Alper Gencer
hoşçakalın ağız tadları
sıcak çorbam çayım sigaram
Ersin Ergün
kitap kapakları , bi kaç fotograf için dönerken
bir bardak çay..iki şeker evden çıkıyordu…
Şükran Belen
ankara garındaki garson
yoruluyor önümdeki çay bardağına
ben ninni söylüyorum
o gülümsüyor
Müştehir Karakaya
Demli bir çay, biraz melâl
Yetmiyor bu hayatı anlamaya
Mustafa Özçelik
Hiçbir bardakta
dudak payı bırakmadınız bana
bir kaşık sesini
bile çok gördünüz
şekersiz içerek
çaylarınızı
Sunay Akın
Sana bakmalarımı
Çocuklarını okula uğurlayan
Bir anne gönenciyle
Mola yerlerinde içtiğim çayların
Buğusuna katıp
Bozuk bir para üstü gibi
Uykusuz garsonların
Soğuyan avuçlarına bıraktım.
Gökhan Akçiçek
doğru anlamak diye buna derim
binadaki çaycıyla aynı partiye oy vermiş patronun bildikleri:
Osman Konuk
Başa dönelim biraz da,
Hep başa döneriz;
Belki bir çay bardağına,
Sıcaklığa, tutuşa, dokunmaya,
Ne güzel anımsarız geçmişi,
Kendi yalanımızla.
Metin Altıok
ey kara çayımın buğulu kiri
kıvrıla kıvrıla nere gidersin
ötelerden eğer sorarsa biri
bırakmadılar da gelmedi dersin
kara çayımın ey buğulu kiri
Mustafa İslamoğlu
birkaç damla yağmur karışıyor içtiğim çaya
sonra bir bulut gemi gibi yanaşıyor masaya
elele çıkıyoruz seninle güvertesine akşamın
Arif Ay
benimle birlikte dolan soğukla
donup kaldı çay bardaklarının neşesi
Selami Karabulut
elim sana ait bir çaya şeker atar gibi tereddütsüz ve işlek olmalıymış
Cafer Turaç
Aşkınla demlenmiş sıcak bir çay içmeliyim.
Küfürler saçıp etrafa, belalara bulaştırmalıyım ağrılı başımı.
Yokluğuna alışmamalıyım.
Tarık Tufan
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Can Yücel
usulca yerini alan selamlarla başlarsın sabahçı kahvesine,
gevrek simide ve yüz gram peynire. ısıttığın avcunun
çay bardağı kadar olduğuna aldırmaz bir çocuğu büyüten yüzün.
Hilal Karahan
Diyelim ki akşamdan kalmaydınız- misal
Önünüze kızarmış ekmek, bir bardak çay
Ahmet Erhan
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Didem Madak
Kır kahveleri kuş sürüleri sonra
Konuşmadan oturduğumuz masa iskemle
Demli çay, demli çayın buğusu
O yaz daha mutluydu seninle
Ahmet Ada
Denizin sesi ayaklarına vuruyordu
masada örtü yoktu
iki çay söylediler
biri içilmedi
birinin sıcaklığı vapur dumanına karıştı
akşamın son ışıkları
Refik Durbaş
Yaşlı bir komşum var, ahvâli güzeldir
Yaşlıları severiz;
Gel, bir çayını içmeye gideriz
İbrahimî Feyzullah Yalçın
bir kıyı kahvesinde uyandık
üç aşağı beş yukarı her şey denizdi
sesimiz: iki çay, biri şekersiz
Akgün Akova
- bir çay içimi dostluğuna gelmiştim
“bir vardı/ bir gitmiş” dedi ardımdan-
Neriman Calap
Tiplerimize bakıp çay demlerlerdi. Sitelerin şımarık çocukları ve o gün bugündür tiplerine bakıp çay demlenilen insanları pek severim ne de güzel insanlardır onlar ve ne de mübarektir ocaklarına çay ağacı dikilen insanlar.
Berkan Ürgen
Cami çıkışı aşure dağıtan amcalar, dünyayı yönetse, ne güzel
Ne âlâ olurdu moda dergilerini ateşe verecek güzeller olsa
Bizi o ateşe atmak yerine ateşe çay koysalar ve kestane
Ben sonra ölürüm yine, acelesi mi var, kaçacak değiliz ya!..
Burak Uzun
o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!
Haydar Ergülen
Ben seninle bir gün Van`daki bir kahvaltı salonunda…
Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği) bir yol üstü lokantasında…
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt`ın herhangi bir toprak damında…
Ben seninle herhangi bir insan elinin terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim…
Yılmaz Erdoğan
sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik,
başımızda prensip sahibi bir başçavuş.
Can Yücel
Garson çay uzatırken ben ‘aklımda’ diyorsam
Sende kalmış demektir ladesim sende kalmış
Cemal Safi
Sobanın üstünde bir ıslık tuturacak porselen çaydanlık.
Ve aşk demlenecek buharıyla.
Zeynep Didem
Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.
Ahmet Oktay
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Can Yücel
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Edip Cansever
-Haydi iç de çay koyayım.
Ah Muhsin Ünlü
Tazecik bir bahar olsam sabahlarında.
Demlenen çayın kokusu olsam,
Sahir Üzümcü
bir yudum çay içerek kahvelerde oturmak
seni düşünmek için bahane olmuş bana
ve doğranan yudumdan tatlı vakitler kurmak
Sıtkı Caney
söyle ne içersin çay mı kahve mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım
Atilla İlhan
şehri yakacak kadar tövbe biriktirmiştim
sonra içecek kadar çay bir de sigara
Alper Gencer
yüreğiniz kocaman bembeyaz bir manolya
limonlu çay kokusuyla serinletir anıları
Nilay Özer
Bütün gün kahvede oturdum yedek kulübesinde
ve bir kardeşim saf dışı kalsın diye
çay söyledim kahveden.
İbrahim Tenekeci
Adım Ruknettin,tanışıyor olmalıyız
Bir çay ocağında ya da bir merdiven başında
Sunmuş olmalıyım kalbimi size
Kemal Sayar
Yarın nemli balkonumda demlenen hasretimle
Bekliyor sizi akşam çayıma karanfillerim.
Hüseyin Cahit Kerse
Bir bardak demli çay
burukluğu gibi kalsın
gecenin ve sabahın tadı
yaşasın anılarımızda
Ahmet Telli
Koydu
Fincanına çayını.
Sütle de karıştırdı.
Kül tablasına,
Koydu sigarayı.
Dudaklarına götürdü,
Sıcak fincanı.
Şafak Temiz
demli bir çay yap kendine geç yaşam güvertesine
ufka dik gözlerini tepende pupa yelken
Memet Sefa Öztürk
derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına
yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı
Nurullah Genç
kola değil çay içmektir seni düşünmek,
sen düşünmek erzurum, tebriz, tiflis;
yani aşık garip coğrafyası.
Hüsrev Hatemi
Son paranı bir akşam evvel
Beklerken kahvehanede
İçtiğin çaylara vermişsindir
Neyzen Muharrem Dere
seni içiyordum çay diye,
cennet diye seni düşlüyordum
-ki, sen yeşil çıplak bir yeşildin gözümde
cennetten damıtılmış
Hasan Ali Toptaş
Üşüdükten sonra içilen, sıcak çaydır mutluluk,
Beş dakikada biter.
Sahir Üzümcü
Çekti ayakları kahveye vardı
Açtı tabakasın, sigara sardı
Daldı.. neden sonra garsonu gördü
‘Çay’ dedi, yutkundu, eğdi başını.
Abdurrahim Karakoç
Bir daha gitmesin o sahil kahvesine,
Başka bir yerde içsin ne olur,
Tek şekerli çayını
Söyleyin Leyla’ya beni unutsun
İbrahim Berber
gündelik ayrıntılarda düşünüyorum seni..
çayını karıştırırken mesela,
?
Bizim içtiğimiz çay da çaydır
Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar
Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir.
İçtiğimiz çay.
Sezai Karakoç
Çayın rengi ne güzel
Sabah sabah,
Açık havada!
Hava ne kadar güzel!
Oğlan çocuk ne kadar güzel!
Çay ne kadar güzel!
Orhan Veli Kanık
çay içiyoruz
mutlu bir sessizlik içinde
Cevat Çapan
Zor değil, hiç zor değil,
demli çayı bardakta
karıştırıp bir başına
yudumlamak doyasıya….
Ama
‘çaya kaç şeker alırsın? ‘
Diye soran bir ses
olmalı ya ara sıra……
Elif Şebnem Akal
Ey bana kuyular kazan dizginlenemez sözcüklerim
Savrulan beş çaylarına kırık aynalar şenlensin
Ey şair!
Savur kendini sözcüklerine yaraların neşterlensin.
Naim Kandemir
teşekkür ediyorlar, çok yaşıyorlar, işe geç kalmıyorlar
çeyrek altını önemsiyorlar, küresel ısınmayı ve beş çaylarını
Güven Adıgüzel
sahte kimlikle yapılan görüşmeler
esaret tarihimizde bir çayiçimi tadıdır
Bayram Balcı
ince ve daha dünya görmemiş sesiyle anlattı dünyasını,
narin ellerinde tutmakta olduğu çaya birşeyler anlatırcasına.
Gökhan Yalçın
Binlerce şeydir çünkü Ruhi Bey
Nanedir, ada çayıdır, zencefildir
Edip Cansever
İyi demlenmemiş bir çay gibi kaldım
Kırdım dolduğum tüm fincanları
Ahmet Erhan
Kar olur, kış olur, üşürsün, neme lazım
Bir çay koyarım sobaya, radyoda incesaz…
Ali Kınık
Kırmızıyı esirgemeyen çay bardaklarının
ince bellerine dayanamadan,
beni de aldatıyordur belki,
sevinince terleyen parmakların.
Özge Dirik
dedikodumuzla içiyorlar ikindi çaylarını
evde kalmış iktisatçı kızlar
Taha Ayar
Haydar gel çay içelim konuşalım aşklardan
Seni bilmem ama ben çok kötüyüm
Abdulkadir Budak
sanırdım içimdeki vandal kıracak billur kalbimi
tifo çarşılarında yahut çay bardaklarında
İbrahim Halil Baran
Sıcak çaydan adamların
Yüzleri ağarırdı ilk ışıklarla
Didem Madak
Sen dudaklarında buğulanan çaydan
Ben nargilemin dumanıyla
Çekip gülümsesek içimize hüznü.
Ahmet İnam
Ağaç altında çay içelim dedim kendi kendime.
Kulağım çınladı:
Hangi ağaç altında, hangi çayı, kimlerle?
Süreyya Berfe
Ateşte unuttuğum çaydanlığıma sarılıyorum
Ben çaylarımı hep soğutup içiyorum
Kadir Bal
Uzakta çay bahçeleri yerde çerçöp
Gittiğimin farkında olsaydı eğer,
Yeterdi bana, beklemiyordum özlenmeyi
Hüsrev Hatemi
Bir ölümlük hatıralar edindim
Yaz gecelerinde ıssız çay saatlerinde
Süleyman Unutmaz
çay içerler,
çay saatleri durma saatleridir.
Ahmet Güntan
Uğrak kahveler bulamazsın, birkaç aşina yüz
Yalnızlık heryerde yalnızlık
Sıcak bir bardak çay, heryerde çaydır
İlhami Atmaca
anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm
Nevzat Çelik
Altın rengi gözleri yanan bir semaverdi
Ilık bir çay kokusu akardı saçlarından.
Yaşar Nabi Nayır
Sana inat
Yolcu vapurunda
Denize karşı
Çayla sigara da içeceğim.
Gülcihan Atalay
Çayını dolduracağım, usulca karşına oturacağım,
Sen asla benim an be an seni izlediğimi anlayamayacaksın,
Huzur bulacağım sende… Yine!
Çisel Onat
bir evde anne çay, baba ekmektir
ne kadar demlenir ve ne kadar pişersin sana kalmış
bir an evvel görün, kaderin gözü üzerimizdedir
Yağız Gönüler
Ve oturdu mu bir masaya
Hakkını verir çay içmenin
Cahit Zarifoğlu
Bir cigara sar bitlis tütününden
bir çay demle sonra, anısı kalsın
Ahmet Telli
bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
oooo! demek bütün insanlar çay içecek
hayır! çok uzakta biri sevindi.
Edip Cansever
Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde
yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu
otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
anne dedim, hadi çay koy da içelim..
Ali Lidar
Iki çay söylemiştik orda, biri açık,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreya
yeter ki yudumla
bu tek dudak dokunuşlu çay bardağından…
yeter ki anla…
İbrahim Halil Baran
seni çay içerken izlemek
seni çay doldururken
seni demlerken çayı
kimseler inanmasa da düpedüz sevap
Alper Gencer
hoşçakalın ağız tadları
sıcak çorbam çayım sigaram
Ersin Ergün
kitap kapakları , bi kaç fotograf için dönerken
bir bardak çay..iki şeker evden çıkıyordu…
Şükran Belen
ankara garındaki garson
yoruluyor önümdeki çay bardağına
ben ninni söylüyorum
o gülümsüyor
Müştehir Karakaya
Demli bir çay, biraz melâl
Yetmiyor bu hayatı anlamaya
Mustafa Özçelik
Hiçbir bardakta
dudak payı bırakmadınız bana
bir kaşık sesini
bile çok gördünüz
şekersiz içerek
çaylarınızı
Sunay Akın
Sana bakmalarımı
Çocuklarını okula uğurlayan
Bir anne gönenciyle
Mola yerlerinde içtiğim çayların
Buğusuna katıp
Bozuk bir para üstü gibi
Uykusuz garsonların
Soğuyan avuçlarına bıraktım.
Gökhan Akçiçek
doğru anlamak diye buna derim
binadaki çaycıyla aynı partiye oy vermiş patronun bildikleri:
Osman Konuk
Başa dönelim biraz da,
Hep başa döneriz;
Belki bir çay bardağına,
Sıcaklığa, tutuşa, dokunmaya,
Ne güzel anımsarız geçmişi,
Kendi yalanımızla.
Metin Altıok
ey kara çayımın buğulu kiri
kıvrıla kıvrıla nere gidersin
ötelerden eğer sorarsa biri
bırakmadılar da gelmedi dersin
kara çayımın ey buğulu kiri
Mustafa İslamoğlu
birkaç damla yağmur karışıyor içtiğim çaya
sonra bir bulut gemi gibi yanaşıyor masaya
elele çıkıyoruz seninle güvertesine akşamın
Arif Ay
benimle birlikte dolan soğukla
donup kaldı çay bardaklarının neşesi
Selami Karabulut
elim sana ait bir çaya şeker atar gibi tereddütsüz ve işlek olmalıymış
Cafer Turaç
Aşkınla demlenmiş sıcak bir çay içmeliyim.
Küfürler saçıp etrafa, belalara bulaştırmalıyım ağrılı başımı.
Yokluğuna alışmamalıyım.
Tarık Tufan
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Can Yücel
usulca yerini alan selamlarla başlarsın sabahçı kahvesine,
gevrek simide ve yüz gram peynire. ısıttığın avcunun
çay bardağı kadar olduğuna aldırmaz bir çocuğu büyüten yüzün.
Hilal Karahan
Diyelim ki akşamdan kalmaydınız- misal
Önünüze kızarmış ekmek, bir bardak çay
Ahmet Erhan
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Didem Madak
Kır kahveleri kuş sürüleri sonra
Konuşmadan oturduğumuz masa iskemle
Demli çay, demli çayın buğusu
O yaz daha mutluydu seninle
Ahmet Ada
Denizin sesi ayaklarına vuruyordu
masada örtü yoktu
iki çay söylediler
biri içilmedi
birinin sıcaklığı vapur dumanına karıştı
akşamın son ışıkları
Refik Durbaş
Yaşlı bir komşum var, ahvâli güzeldir
Yaşlıları severiz;
Gel, bir çayını içmeye gideriz
İbrahimî Feyzullah Yalçın
bir kıyı kahvesinde uyandık
üç aşağı beş yukarı her şey denizdi
sesimiz: iki çay, biri şekersiz
Akgün Akova
- bir çay içimi dostluğuna gelmiştim
“bir vardı/ bir gitmiş” dedi ardımdan-
Neriman Calap
Tiplerimize bakıp çay demlerlerdi. Sitelerin şımarık çocukları ve o gün bugündür tiplerine bakıp çay demlenilen insanları pek severim ne de güzel insanlardır onlar ve ne de mübarektir ocaklarına çay ağacı dikilen insanlar.
Berkan Ürgen
Cami çıkışı aşure dağıtan amcalar, dünyayı yönetse, ne güzel
Ne âlâ olurdu moda dergilerini ateşe verecek güzeller olsa
Bizi o ateşe atmak yerine ateşe çay koysalar ve kestane
Ben sonra ölürüm yine, acelesi mi var, kaçacak değiliz ya!..
Burak Uzun
o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!
Haydar Ergülen
Ben seninle bir gün Van`daki bir kahvaltı salonunda…
Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği) bir yol üstü lokantasında…
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt`ın herhangi bir toprak damında…
Ben seninle herhangi bir insan elinin terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim…
Yılmaz Erdoğan
sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik,
başımızda prensip sahibi bir başçavuş.
Can Yücel
Garson çay uzatırken ben ‘aklımda’ diyorsam
Sende kalmış demektir ladesim sende kalmış
Cemal Safi
Sobanın üstünde bir ıslık tuturacak porselen çaydanlık.
Ve aşk demlenecek buharıyla.
Zeynep Didem
Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.
Ahmet Oktay
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Can Yücel
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Edip Cansever
-Haydi iç de çay koyayım.
Ah Muhsin Ünlü
Tazecik bir bahar olsam sabahlarında.
Demlenen çayın kokusu olsam,
Sahir Üzümcü
bir yudum çay içerek kahvelerde oturmak
seni düşünmek için bahane olmuş bana
ve doğranan yudumdan tatlı vakitler kurmak
Sıtkı Caney
söyle ne içersin çay mı kahve mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım
Atilla İlhan
şehri yakacak kadar tövbe biriktirmiştim
sonra içecek kadar çay bir de sigara
Alper Gencer
yüreğiniz kocaman bembeyaz bir manolya
limonlu çay kokusuyla serinletir anıları
Nilay Özer
Bütün gün kahvede oturdum yedek kulübesinde
ve bir kardeşim saf dışı kalsın diye
çay söyledim kahveden.
İbrahim Tenekeci
Adım Ruknettin,tanışıyor olmalıyız
Bir çay ocağında ya da bir merdiven başında
Sunmuş olmalıyım kalbimi size
Kemal Sayar
Yarın nemli balkonumda demlenen hasretimle
Bekliyor sizi akşam çayıma karanfillerim.
Hüseyin Cahit Kerse
Bir bardak demli çay
burukluğu gibi kalsın
gecenin ve sabahın tadı
yaşasın anılarımızda
Ahmet Telli
Koydu
Fincanına çayını.
Sütle de karıştırdı.
Kül tablasına,
Koydu sigarayı.
Dudaklarına götürdü,
Sıcak fincanı.
Şafak Temiz
demli bir çay yap kendine geç yaşam güvertesine
ufka dik gözlerini tepende pupa yelken
Memet Sefa Öztürk
derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına
yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı
Nurullah Genç
kola değil çay içmektir seni düşünmek,
sen düşünmek erzurum, tebriz, tiflis;
yani aşık garip coğrafyası.
Hüsrev Hatemi
Son paranı bir akşam evvel
Beklerken kahvehanede
İçtiğin çaylara vermişsindir
Neyzen Muharrem Dere
seni içiyordum çay diye,
cennet diye seni düşlüyordum
-ki, sen yeşil çıplak bir yeşildin gözümde
cennetten damıtılmış
Hasan Ali Toptaş
Üşüdükten sonra içilen, sıcak çaydır mutluluk,
Beş dakikada biter.
Sahir Üzümcü
Çekti ayakları kahveye vardı
Açtı tabakasın, sigara sardı
Daldı.. neden sonra garsonu gördü
‘Çay’ dedi, yutkundu, eğdi başını.
Abdurrahim Karakoç
Bir daha gitmesin o sahil kahvesine,
Başka bir yerde içsin ne olur,
Tek şekerli çayını
Söyleyin Leyla’ya beni unutsun
İbrahim Berber
gündelik ayrıntılarda düşünüyorum seni..
çayını karıştırırken mesela,
?
Bizim içtiğimiz çay da çaydır
Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar
Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir.
İçtiğimiz çay.
Sezai Karakoç
Çayın rengi ne güzel
Sabah sabah,
Açık havada!
Hava ne kadar güzel!
Oğlan çocuk ne kadar güzel!
Çay ne kadar güzel!
Orhan Veli Kanık
çay içiyoruz
mutlu bir sessizlik içinde
Cevat Çapan
Ama bu kente gelirsen unutma beni ara
Sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım
Osman Konuk
Çay, sigara, kağıt, kalem:
Kuş sütü eksik.
Süreyya Berfe
Sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım
Osman Konuk
Çay, sigara, kağıt, kalem:
Kuş sütü eksik.
Süreyya Berfe
30 Ağustos 2013
Sen Git
sen git
ben bir gecenin siyahında saklayacağım saçlarını
yüreğim, titrek ellerinin arasında atacak
biraz ıslak biraz da kırmızı
küçük bir umut türküsü dolayacağım dilime eskiden kalma
bıraktığın yanını yüzdüreceğim derin denizlerimde
gözlerimde son bakışın kalacak çaresiz ve üzgün
sen git
ben bir isyanın eteğinde saklayacağım gözyaşlarını
devrilmiş cümleler anlatacak sana hasretimi mektuplarımda
kırık dökük hatıralarla süsleyeceğim yatağımı
damla damla akarken gün geceye
bir yudum suda eritip saflığını ilaç yapacağım yaralarıma
kanayan yanlarımın üzerine sıcaklığını örteceğim
sen git
biliyorsun
ben bir gecenin siyahında saklayacağım saçlarını
yüreğim, titrek ellerinin arasında atacak
biraz ıslak biraz da kırmızı
küçük bir umut türküsü dolayacağım dilime eskiden kalma
bıraktığın yanını yüzdüreceğim derin denizlerimde
gözlerimde son bakışın kalacak çaresiz ve üzgün
sen git
ben bir isyanın eteğinde saklayacağım gözyaşlarını
devrilmiş cümleler anlatacak sana hasretimi mektuplarımda
kırık dökük hatıralarla süsleyeceğim yatağımı
damla damla akarken gün geceye
bir yudum suda eritip saflığını ilaç yapacağım yaralarıma
kanayan yanlarımın üzerine sıcaklığını örteceğim
sen git
biliyorsun
gelmesen de
bekleyeceğim
Kurban
(Gelecek geçmişe kısa bir yolculuk)
Doğuştanmış kadersizliğim
çocukluğumun
sıradan bir şubat ayının
soğuk çarşamba akşamında
annemin ağlamaklı çığlıklarına
kurban gittiğinde anlamalıydım
…
Daha küçüktüm..
anlamını bile bilmediğim ismimin
bir nüfus memurunun
iyi duymayan kulaklarına
kurban gidişine aldırmadım
…
Gurbet habersizce çıktı karşıma
babamın sert bakışlarıyla
ergenliğimin hayallerini
şehirler arası otobüslerin
camlarının buğusuna kurban ettim
…
gençliğimin altında ezildiğimde
alnımdaki çizgiler daha inceydi
büyüdüğümü zannedip
sevdiğime emanet ettiğim yüreğim
bir yalana kurban gittiğinde fark ettim
…
yine sıradan bir şubat ayının
soğuk Çarşamba akşamındayım
uzun zamandan beri biriktirip
hiçbir şeye değdiremediğim
suskun göz yaşlarımla
yetmiş beşime basışımın
yalnızlığıma kurban gidişini kutlamaktayım
Doğuştanmış kadersizliğim
çocukluğumun
sıradan bir şubat ayının
soğuk çarşamba akşamında
annemin ağlamaklı çığlıklarına
kurban gittiğinde anlamalıydım
…
Daha küçüktüm..
anlamını bile bilmediğim ismimin
bir nüfus memurunun
iyi duymayan kulaklarına
kurban gidişine aldırmadım
…
Gurbet habersizce çıktı karşıma
babamın sert bakışlarıyla
ergenliğimin hayallerini
şehirler arası otobüslerin
camlarının buğusuna kurban ettim
…
gençliğimin altında ezildiğimde
alnımdaki çizgiler daha inceydi
büyüdüğümü zannedip
sevdiğime emanet ettiğim yüreğim
bir yalana kurban gittiğinde fark ettim
…
yine sıradan bir şubat ayının
soğuk Çarşamba akşamındayım
uzun zamandan beri biriktirip
hiçbir şeye değdiremediğim
suskun göz yaşlarımla
yetmiş beşime basışımın
yalnızlığıma kurban gidişini kutlamaktayım
Yaşam İlahisi
Gerçek bir dostun bir dostu sevdiği gibi
Bilmece yaşam, seviyorum seni
İster güleyim ister ağlayayım seninle,
İster hüzün getir bana ister neşe
Seni seviyorum, verdiğin acıyla da,
Yine de mecbursan beni yıkmaya
Bir dostun bağrından kopar gibi
Çekeceğim senden kendimi.
Tüm gücümle sarılıyorum sana!
İstersen yak beni, seni muamma
Kavganın en ateşli anında bile
Yalnızca inebilirsin daha derinlerime.
Var olmak! Ve düşünmek! Bin yıllarca
Daha sıkı sar beni kollarınla
Eğer bana vereceğin mutluluğun kalmadıysa
Olsun! Başka acıların var ya.
Lou Andreas Salome
Bilmece yaşam, seviyorum seni
İster güleyim ister ağlayayım seninle,
İster hüzün getir bana ister neşe
Seni seviyorum, verdiğin acıyla da,
Yine de mecbursan beni yıkmaya
Bir dostun bağrından kopar gibi
Çekeceğim senden kendimi.
Tüm gücümle sarılıyorum sana!
İstersen yak beni, seni muamma
Kavganın en ateşli anında bile
Yalnızca inebilirsin daha derinlerime.
Var olmak! Ve düşünmek! Bin yıllarca
Daha sıkı sar beni kollarınla
Eğer bana vereceğin mutluluğun kalmadıysa
Olsun! Başka acıların var ya.
Lou Andreas Salome
Bir Tek Sensin Sen
geceleri ağlayarak
yattığımı söyleyemediğim sen,
özü beni bir beşik kadar yoran.
benim yüzümden uyumadığını
bana söylemeyen sen:
bu hasreti gidermezsek
nice olur halimiz?
sevenlere bir baksana,
itiraf etmeye başlar başlamaz
nasıl da yalan söylerler.
sensin yalnızlığımın tek sebebi. tek seni karıştırabilirim.
bir süre sensin o, sonra yine uğultu
ya da iz bırakmayan bir koku.
ah, kaybettim hepsini kollarımda,
bir tek sensin, sen, tekrar tekrar doğan:
sana hiç bir zaman sarılamadığımdan, vazgeçemiyorum senden.
Rainer Maria Rilke
Çeviri: Gülbahar Kültür
yattığımı söyleyemediğim sen,
özü beni bir beşik kadar yoran.
benim yüzümden uyumadığını
bana söylemeyen sen:
bu hasreti gidermezsek
nice olur halimiz?
sevenlere bir baksana,
itiraf etmeye başlar başlamaz
nasıl da yalan söylerler.
sensin yalnızlığımın tek sebebi. tek seni karıştırabilirim.
bir süre sensin o, sonra yine uğultu
ya da iz bırakmayan bir koku.
ah, kaybettim hepsini kollarımda,
bir tek sensin, sen, tekrar tekrar doğan:
sana hiç bir zaman sarılamadığımdan, vazgeçemiyorum senden.
Rainer Maria Rilke
Çeviri: Gülbahar Kültür
Anış
yıkık manastırın orda
kalbim ki,
o da yıkıktı.
bir keşiş bıçağıyla dağlanmış
çiçekbozuğu,
çopur -
bir hayat
acıtıyordu beni
sevgilim.
her şeyin
hüzne vurduğu yerde
bütün saatlerin,
kuzguni bir denizi
çoğaltarak
hayat
acıtıyordu beni.
bense geçerdim
karamuklarla, karabasanların
arasından
geçerdim
hiçbir
im
bırakmadan geride
bana en sırlı gelen
acının o en sırlı noktaından.
bin dokuz yüz yetmiş beş'in
ekiminde
yıkık
manastırın orda
kalbim ki, o da.
Behçet Aysan
kalbim ki,
o da yıkıktı.
bir keşiş bıçağıyla dağlanmış
çiçekbozuğu,
çopur -
bir hayat
acıtıyordu beni
sevgilim.
her şeyin
hüzne vurduğu yerde
bütün saatlerin,
kuzguni bir denizi
çoğaltarak
hayat
acıtıyordu beni.
bense geçerdim
karamuklarla, karabasanların
arasından
geçerdim
hiçbir
im
bırakmadan geride
bana en sırlı gelen
acının o en sırlı noktaından.
bin dokuz yüz yetmiş beş'in
ekiminde
yıkık
manastırın orda
kalbim ki, o da.
Behçet Aysan
Yağmur Dindi
yağmur dindi sevgilim, küf mavisi bir yağmur
dingin ruhumun
tınazını susturan ve aç çocukların
iniltilerini, bu yüreğimize yürüyen
yağmur,
gecenin yağmuru dindi.
bütün bir gece
düşman pusularına, vişneliklere
ayağı çaputa sarınmışlara
kör bir kuyuya ve dinamite
inen bu yağmur
gecenin
yağmuru
söndüremedi pırnal ateşin soluğunu
kozalak yaktım ben de sessizlikte
ömrümün kozalaklarını
küllere sıvanmış
baştan başa dolaşıp ağrıyan ormanı
yağmur dindi sevgilim bak dinle
her şey dindi, acıysa dinmemiş halde.
Behçet Aysan
dingin ruhumun
tınazını susturan ve aç çocukların
iniltilerini, bu yüreğimize yürüyen
yağmur,
gecenin yağmuru dindi.
bütün bir gece
düşman pusularına, vişneliklere
ayağı çaputa sarınmışlara
kör bir kuyuya ve dinamite
inen bu yağmur
gecenin
yağmuru
söndüremedi pırnal ateşin soluğunu
kozalak yaktım ben de sessizlikte
ömrümün kozalaklarını
küllere sıvanmış
baştan başa dolaşıp ağrıyan ormanı
yağmur dindi sevgilim bak dinle
her şey dindi, acıysa dinmemiş halde.
Behçet Aysan
Ay Düşünce
ay düşünce denize
seni hatırlarım
ince ince yağan yağmur,
iskeleye yanaşan vapur
haydarpaşa garı
seni hatırlarım
ay düşünce denize
kalbim çarpar, telaşlı
bir kuş olur, siyahlar içinde bir kadın
ve yakasında ipiri kırmızı bir gül
seni hatırlarım
ay düşünce denize
söylenmemiş sessiz
bir şarkıydım, tozup
giden bir ilk kar
solgun begonya
kalkmak üzere bir tren
seni hatırlarım
Behçet Aysan
seni hatırlarım
ince ince yağan yağmur,
iskeleye yanaşan vapur
haydarpaşa garı
seni hatırlarım
ay düşünce denize
kalbim çarpar, telaşlı
bir kuş olur, siyahlar içinde bir kadın
ve yakasında ipiri kırmızı bir gül
seni hatırlarım
ay düşünce denize
söylenmemiş sessiz
bir şarkıydım, tozup
giden bir ilk kar
solgun begonya
kalkmak üzere bir tren
seni hatırlarım
Behçet Aysan
Rakı
Bu meret öyle bir merettir ki, acıyla içilir, tatlıyla içilir,
neşeyle içilir, ağlayarak içilir, kavunla içilir, peynirle içilir,
ikisi beraber çok güzel içilir yemekle içilir, mezeyle içilir, suyla içilir,
susuz içilir, sodayla içilir, şalgamla içilir.
Ama işte, bir tek salakla içilmez...
Nazım Hikmet Ran
neşeyle içilir, ağlayarak içilir, kavunla içilir, peynirle içilir,
ikisi beraber çok güzel içilir yemekle içilir, mezeyle içilir, suyla içilir,
susuz içilir, sodayla içilir, şalgamla içilir.
Ama işte, bir tek salakla içilmez...
Nazım Hikmet Ran
29 Ağustos 2013
Keder Gibi Ödünç
I
eskiden köpeğim gibiydi şiir
ne zaman üzülsem hissederdi
ve yanıma gelirdi
yaşlı bir köpek şimdi şiirim
ne kulağı duyuyor ne yüreği
II
o zamanlar öyle yaralıydım ki
bunu yalnızca bir hayvan anlayabilirdi
hayvandan anladığım bir şey varsa
insanlardan hiçbir bok anlamadığımdır hayatta
anladım ki: bir insanda hayvan şart
III
bazıları ağaçtan toplar kelimelerini
bazıları taştan çıkarır şiirini
bazıları aşkını çölden...
ben hiçbirinden...
geceye kalmış gibi olurum
bir sokak pavyonu var da ona
düşmüş üzgün bir şair gibi
benimki ne şiir ne keder
onların terkettiği gölgeyi bulsam
bana yeter
IV
sende denize inen bir sokak
bende başkente giden bir ev
eski duman, eski kömür, eski ray
aramızdan güzel bir karanlık geçti
V
yağmur yağınca şairler aranmalı
ve onlara elmadan sormalı, nedir sır
yoksa elma da, sır da, şair de
unutulmalı yağmurda ve "susanlara
hiçbir şey sormamalı"
sana bir elma borcum var ama
elma biliyor sen bilmiyorsun bunu
VI
kağıttanmış kederi kelimelerin
boşluğun acısı cümleden ince
ağacın kederi yapraklarından
aşklar yerle bir oluyor gazelden önce
yağmurun kederi mırıldandığı şeyler
ahşap hanesine bir yetim düşünce
kiracıya benziyor aşkın kederi
yerleşmeden çıksa evsiz
yerleşip kalsa yersiz
benim şiirden başka kederim yoktur
-şiirde tren yok
bu ne kederdir?
VII
hüznün son sayısı gibi çıkar
şiir dergilerinin her sayısı
VIII
öleceği zaman hayvanlar gibi
saklanmak istiyor ya insan
saklanacak bir yeri olmalı
aşka, çocukluğa, anneye, şiire
yoksa fazla gelir ölüm
ve eksik ölür insan
IX
suyu görünce taşmak istiyorum
onun bir bardağı var benim hiç kimsem
...
bir dize daha olacaktı burada ama
aklım suya gitti, unuttum
X
gözler var aramızda
hasan'ın gözleri
selahattin'in gözleri
ece'nin gözleri
seyhan'la konuştuk da
ece gibi bakmış sona doğru
onun babası da
'beni bırakma' der gibi
çocukluğuna baktı babam da
gözler dolaşıyor ruhumuzda
çarpmayın bakarken
kırmayın geçerken
o gözler bizim şiirimiz
sıcacık ekmeğimiz
ta çocukluktan kalma
o gözler hem çocuk hem baba
XI
anne ağladığında gördüm
çocuğun büyüdüğünü
hayvan ağladığında
ağacın küstüğünü duydum
dağlar dikine gidiyor
bunda bir his var
XII
hangi yalana inanacağını şaşırdıkça
yalnızca inanmaya inanıyor insan
ve hiçbir yalan kalmıyor sonunda
her şeyin gerçek olduğundan başka
XIII
eski yazıda;
'yüz' yazmak resimdi
'göz' yazmak aşk
ve şiir derlerdi 'söz' yazmaya
öyleyse bir ilgisi olmalı
'güz' yazmanın kalple
ve 'yaz'ı çocuklukla
yazmanın
XIV
sabah çok zordur
şiirden de zor
XV
bir gülü taşıyamadım dostuma şımarır diye
Haydar Ergülen
eskiden köpeğim gibiydi şiir
ne zaman üzülsem hissederdi
ve yanıma gelirdi
yaşlı bir köpek şimdi şiirim
ne kulağı duyuyor ne yüreği
II
o zamanlar öyle yaralıydım ki
bunu yalnızca bir hayvan anlayabilirdi
hayvandan anladığım bir şey varsa
insanlardan hiçbir bok anlamadığımdır hayatta
anladım ki: bir insanda hayvan şart
III
bazıları ağaçtan toplar kelimelerini
bazıları taştan çıkarır şiirini
bazıları aşkını çölden...
ben hiçbirinden...
geceye kalmış gibi olurum
bir sokak pavyonu var da ona
düşmüş üzgün bir şair gibi
benimki ne şiir ne keder
onların terkettiği gölgeyi bulsam
bana yeter
IV
sende denize inen bir sokak
bende başkente giden bir ev
eski duman, eski kömür, eski ray
aramızdan güzel bir karanlık geçti
V
yağmur yağınca şairler aranmalı
ve onlara elmadan sormalı, nedir sır
yoksa elma da, sır da, şair de
unutulmalı yağmurda ve "susanlara
hiçbir şey sormamalı"
sana bir elma borcum var ama
elma biliyor sen bilmiyorsun bunu
VI
kağıttanmış kederi kelimelerin
boşluğun acısı cümleden ince
ağacın kederi yapraklarından
aşklar yerle bir oluyor gazelden önce
yağmurun kederi mırıldandığı şeyler
ahşap hanesine bir yetim düşünce
kiracıya benziyor aşkın kederi
yerleşmeden çıksa evsiz
yerleşip kalsa yersiz
benim şiirden başka kederim yoktur
-şiirde tren yok
bu ne kederdir?
VII
hüznün son sayısı gibi çıkar
şiir dergilerinin her sayısı
VIII
öleceği zaman hayvanlar gibi
saklanmak istiyor ya insan
saklanacak bir yeri olmalı
aşka, çocukluğa, anneye, şiire
yoksa fazla gelir ölüm
ve eksik ölür insan
IX
suyu görünce taşmak istiyorum
onun bir bardağı var benim hiç kimsem
...
bir dize daha olacaktı burada ama
aklım suya gitti, unuttum
X
gözler var aramızda
hasan'ın gözleri
selahattin'in gözleri
ece'nin gözleri
seyhan'la konuştuk da
ece gibi bakmış sona doğru
onun babası da
'beni bırakma' der gibi
çocukluğuna baktı babam da
gözler dolaşıyor ruhumuzda
çarpmayın bakarken
kırmayın geçerken
o gözler bizim şiirimiz
sıcacık ekmeğimiz
ta çocukluktan kalma
o gözler hem çocuk hem baba
XI
anne ağladığında gördüm
çocuğun büyüdüğünü
hayvan ağladığında
ağacın küstüğünü duydum
dağlar dikine gidiyor
bunda bir his var
XII
hangi yalana inanacağını şaşırdıkça
yalnızca inanmaya inanıyor insan
ve hiçbir yalan kalmıyor sonunda
her şeyin gerçek olduğundan başka
XIII
eski yazıda;
'yüz' yazmak resimdi
'göz' yazmak aşk
ve şiir derlerdi 'söz' yazmaya
öyleyse bir ilgisi olmalı
'güz' yazmanın kalple
ve 'yaz'ı çocuklukla
yazmanın
XIV
sabah çok zordur
şiirden de zor
XV
bir gülü taşıyamadım dostuma şımarır diye
Haydar Ergülen
Bîmaram ey ecel, bu gece bekle yânım al
Bîmaram ey ecel, bu gece bekle yânım al
Taşlıcalı Yahya Bey
Rûz-i firak-i dilberi gösterme cânım al
Âl ile gönlün almağ içün cümle âlemin
Âl ile gönlün almağ içün cümle âlemin
Geymiş zerafet ile o gonce dehânım al
Ol kaşları kemâna ilet bir nişânımı
Ol kaşları kemâna ilet bir nişânımı
Ey murg-ı kûy-i yâr ölücek üstühanım al
Hüzünlü Gezinti Güvertesi
I
Kimbilir hangi ürkek mevsimi alırsın
gizlice odalara,
saçların balkonları terk edeli kimbilir
ne kadar olmuştur?
-annene göstermeden aşağı akardı saçların
kaç kez eksilip çoğalırsın dişlerini fırçalamayı
ezbere bildiğin günlerde…
Mor bir kedi geceyi sıyırarak geçiyordur
kuyruğunda teneke yıldızlar
düşlerinle buluşurken lanetli aynalarda
söylesene hangi ürkek mevsimi alırsın
gizlice odalara…
Ne gece yer rüşveti ne ben
Söz! Annene söylemem…
II
Yüzüm
hangi dağa baksam
içinde öfkelerinden habersiz
korkunç atlar gezdiren
bu sessiz, yıldızsız.
Yüzüm
hangi yola çıksam
bu yetim avlusu, bu ateş
bu ağlamaklı şey.
III
Hiç gürbüz
hiç pembe yanaklı
sayfalarımız olmadı mı bizim?
Biz hiç mavi kalacak bir mevsime
çıkmamış mıydık yorgun yokuşlardan
kışın?
Kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini
ne çok severdin,
Nasılsın…
Bugünlerde ben iyi gibiyim
yorgun gri kaideler arasında
hüzünlü bir yeşilim,
Ya sen…
Sen… Nasılsın?
Göğsündeki ağrılar nasıl?
İyi misin?
Kimbilir hangi ürkek mevsimi alırsın
gizlice odalara,
saçların balkonları terk edeli kimbilir
ne kadar olmuştur?
-annene göstermeden aşağı akardı saçların
kaç kez eksilip çoğalırsın dişlerini fırçalamayı
ezbere bildiğin günlerde…
Mor bir kedi geceyi sıyırarak geçiyordur
kuyruğunda teneke yıldızlar
düşlerinle buluşurken lanetli aynalarda
söylesene hangi ürkek mevsimi alırsın
gizlice odalara…
Ne gece yer rüşveti ne ben
Söz! Annene söylemem…
II
Yüzüm
hangi dağa baksam
içinde öfkelerinden habersiz
korkunç atlar gezdiren
bu sessiz, yıldızsız.
Yüzüm
hangi yola çıksam
bu yetim avlusu, bu ateş
bu ağlamaklı şey.
III
Hiç gürbüz
hiç pembe yanaklı
sayfalarımız olmadı mı bizim?
Biz hiç mavi kalacak bir mevsime
çıkmamış mıydık yorgun yokuşlardan
kışın?
Kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini
ne çok severdin,
Nasılsın…
Bugünlerde ben iyi gibiyim
yorgun gri kaideler arasında
hüzünlü bir yeşilim,
Ya sen…
Sen… Nasılsın?
Göğsündeki ağrılar nasıl?
İyi misin?
Eksik Cinayetler
I
Kendine kucak arayan gövde
kendini yok eden gövde
yitirdin kendini işte
artık ne yurt sana
ne varolabiliyorsun başka evde.
Bu mum medeniyetinde
bu metal öznede
bu cam sözde
ne yurt sana dil
ne şölen yeterince.
II
Ben büyüdüm
akasyalar öldü
üzgünüm.
dışınız çok kalabalıktı
beni içinizdeki zindana attınızdı
olur ya bir gün
suyu hatırlar şelale
şeytan utanmayı öğrenir ve
yüzleşir yüzünüz mevsimlerle
sırf bu yüzden büyüdümdü,
akasyalar öldü.
III
Karanlık suyun dibini göze aldım
sonsuzluğu göze aldım o yatakta
sen gittin ben bu balkonlara kaldım
IV
Kışı neden bu kadar çok sevdiğini
ve neden her şeyin bir sonla noktalandığını
sorma,
ben de bilmiyorum.
Anı olacak bir şeyim yok
Her şeyin dünündeyim.
V
İçime işleyen acıyı size değil
Bir suya bırakmayı öğrendim
Dal olmaktan vazgeçeli çok oldu
Bu yüzden ne bir ağacım var
Bana beden
Ne de çiçek açacak benden.
Birhan Keskin
Kendine kucak arayan gövde
kendini yok eden gövde
yitirdin kendini işte
artık ne yurt sana
ne varolabiliyorsun başka evde.
Bu mum medeniyetinde
bu metal öznede
bu cam sözde
ne yurt sana dil
ne şölen yeterince.
II
Ben büyüdüm
akasyalar öldü
üzgünüm.
dışınız çok kalabalıktı
beni içinizdeki zindana attınızdı
olur ya bir gün
suyu hatırlar şelale
şeytan utanmayı öğrenir ve
yüzleşir yüzünüz mevsimlerle
sırf bu yüzden büyüdümdü,
akasyalar öldü.
III
Karanlık suyun dibini göze aldım
sonsuzluğu göze aldım o yatakta
sen gittin ben bu balkonlara kaldım
metalin damara dayandığı nokta
şimdi söylüyorum dilimdeki küfrü
büyülü sözü kalbimdeki:
tekrar karşılaşsak
ölür müsün?
şimdi söylüyorum dilimdeki küfrü
büyülü sözü kalbimdeki:
tekrar karşılaşsak
ölür müsün?
IV
Kışı neden bu kadar çok sevdiğini
ve neden her şeyin bir sonla noktalandığını
sorma,
ben de bilmiyorum.
Anı olacak bir şeyim yok
Her şeyin dünündeyim.
V
İçime işleyen acıyı size değil
Bir suya bırakmayı öğrendim
Dal olmaktan vazgeçeli çok oldu
Bu yüzden ne bir ağacım var
Bana beden
Ne de çiçek açacak benden.
Birhan Keskin
Eski Bahçenin Hafızası
Yakınında değilim öfkenin
ve uzağında da değilim rastlantının
kısa ânındayım
ve sonsuzluğun da ardında
ah! öfke için geç vakitteyim
çölden çıkmak gerek bunun için,
atları denize sürmek...
Oysa kimseden çıkartmadım öfkemi
saçlarımı uzatmak için kimseye
söz vermedim
kimseye yakın değilim inan
susmaktayım, uzağında değilim unutmanın
ah! öfke için geç vakitteyim
durup dururken bir yerde
karşıma çıkan rastlantıdayım
hafızasındayım eski bahçenin
sarhoş asmaların biriktirdiği
boğazımı yakan acı bir imgedeyim
güneşi anımsamada,
ve orada durmakta
ama orada kaybolmaktayım
ah! öfke için geç,
çok geç öfke için
durgun gölü bulandırmak gerek...
Gölde unuttuklarımızı rahatsız etmek!
oysa gölün hafızası var
ve o anımsar içinde unutulanı
ve çürüyüp kendine dahil olanı
ah! öfke için geç
çok geç artık sahrada unutulan gökyüzü için.
Ben seni çoğalttım
ben seni çoğalttım
sırlarım azaldı böylece.
ve uzağında da değilim rastlantının
kısa ânındayım
ve sonsuzluğun da ardında
ah! öfke için geç vakitteyim
çölden çıkmak gerek bunun için,
atları denize sürmek...
Oysa kimseden çıkartmadım öfkemi
saçlarımı uzatmak için kimseye
söz vermedim
kimseye yakın değilim inan
susmaktayım, uzağında değilim unutmanın
ah! öfke için geç vakitteyim
durup dururken bir yerde
karşıma çıkan rastlantıdayım
hafızasındayım eski bahçenin
sarhoş asmaların biriktirdiği
boğazımı yakan acı bir imgedeyim
güneşi anımsamada,
ve orada durmakta
ama orada kaybolmaktayım
ah! öfke için geç,
çok geç öfke için
durgun gölü bulandırmak gerek...
Gölde unuttuklarımızı rahatsız etmek!
oysa gölün hafızası var
ve o anımsar içinde unutulanı
ve çürüyüp kendine dahil olanı
ah! öfke için geç
çok geç artık sahrada unutulan gökyüzü için.
Ben seni çoğalttım
ben seni çoğalttım
sırlarım azaldı böylece.
Herkese Günaydın
ben biraz sevineceğim siz şu odaya geçin isterseniz
ben biraz askere gideceğim ben biraz evleneceğim
birazdan kilisenin çanı çalacak birazdan akşam çatırdayacak
birazdan şu bacağımı indirip şu bacağıma koyup birazdan
bütün insanlar beni hatırlayacak beni çağıracak beni ağlayacak
birazcık bir arkadaş lazım
öyleyse öpüyorum gördüğüm ilk kızı: herkese günaydın
herkese merhaba ve hatta burjuvaya da
iniyorum ben topraktan göğe doğru güzellik olup
kötü bir alışkanlık yaptı şu susmak hastalığı
işledi işlediklerime: bir sevda bulup hidayet romancılarından
yastığımın altına koyuyorum gece rahatsız etmesin diye
yanına birkaç arabesk birkaç pop birkaç kenar mahalle
ve derken derimin altındaki kediler susmak bilmiyor
böylece ben aşık olduğumu düşünüp efkârlanıyorum aklımdan
sevgilim diyorum sevgilim sen gidersen sen gidersen: rahatça uyurum
ben biraz askere gideceğim ben biraz evleneceğim
birazdan kilisenin çanı çalacak birazdan akşam çatırdayacak
birazdan şu bacağımı indirip şu bacağıma koyup birazdan
bütün insanlar beni hatırlayacak beni çağıracak beni ağlayacak
birazcık bir arkadaş lazım
öyleyse öpüyorum gördüğüm ilk kızı: herkese günaydın
herkese merhaba ve hatta burjuvaya da
iniyorum ben topraktan göğe doğru güzellik olup
kötü bir alışkanlık yaptı şu susmak hastalığı
işledi işlediklerime: bir sevda bulup hidayet romancılarından
yastığımın altına koyuyorum gece rahatsız etmesin diye
yanına birkaç arabesk birkaç pop birkaç kenar mahalle
ve derken derimin altındaki kediler susmak bilmiyor
böylece ben aşık olduğumu düşünüp efkârlanıyorum aklımdan
sevgilim diyorum sevgilim sen gidersen sen gidersen: rahatça uyurum
Gül
sevgili gül,-gül sen bana gül! sana onca kuşatmadan
birikmiş ter içinde, yorgunluk içinde geldim.
Sorma bana, nedir karşılığı aşkın bir insanda
savaşın, cinnetin kıyametin çağında.
Ruhumla bu hayat arasında kurduğum bu köprüye
"ah çok sallantılı" diye bakıyorlar.
Evet, çok haklılar.
Göçebesiyim çünkü bozkırın ve her gün
ufkun mor çizgisini özlüyorum.
(Önce de söylemiştim, bu dünyaya ben atları sürmeye
gelmiştim.)
Evet, haklılar.
Kanımı ben bir kıl çadırda,
bir bozkır akşamında bıraktım.
Ve bilmiyorlar, barışacak mı bnde
yeryüzünün ilkel'i, çağın meşru zihniyle
-gül sen gül-
korkmakta haklılar.
Sevgili gül, sana kendimde kanayan kazandan
birikmiş, sonra silinmiş sularla geldim.
Sorma bana, nasıl kurulur ömrün kaygısız bahçesi
bir ayağım tek hücreli bir hatırada
bastığım bin yıllık toprakta öbür ayağım.
Yaktığım kadar yandım. yaşım başıma vursun
geçtim aşk dediğimden,-gülme bana
gülümsün, gülüm kal, ömrüm
kendime yeni bir merhamet seçtim.
birikmiş ter içinde, yorgunluk içinde geldim.
Sorma bana, nedir karşılığı aşkın bir insanda
savaşın, cinnetin kıyametin çağında.
Ruhumla bu hayat arasında kurduğum bu köprüye
"ah çok sallantılı" diye bakıyorlar.
Evet, çok haklılar.
Göçebesiyim çünkü bozkırın ve her gün
ufkun mor çizgisini özlüyorum.
(Önce de söylemiştim, bu dünyaya ben atları sürmeye
gelmiştim.)
Evet, haklılar.
Kanımı ben bir kıl çadırda,
bir bozkır akşamında bıraktım.
Ve bilmiyorlar, barışacak mı bnde
yeryüzünün ilkel'i, çağın meşru zihniyle
-gül sen gül-
korkmakta haklılar.
Sevgili gül, sana kendimde kanayan kazandan
birikmiş, sonra silinmiş sularla geldim.
Sorma bana, nasıl kurulur ömrün kaygısız bahçesi
bir ayağım tek hücreli bir hatırada
bastığım bin yıllık toprakta öbür ayağım.
Yaktığım kadar yandım. yaşım başıma vursun
geçtim aşk dediğimden,-gülme bana
gülümsün, gülüm kal, ömrüm
kendime yeni bir merhamet seçtim.
Derin Zaman
Ben senin sınırlı gövden ile
beni sonsuz sarmanı diledim.
Uykum seninle kışın kolları arasında
devrilerek dönerek tamamlansın,
içimde kuzeyin kuşları sussun istedim.
Kışı ve kışın kalbimde ağırlaşan meyvesini,
çiy düşmüş, soğumuş, donmuş bir dili
hatırlamak için
beni büyüleyen o kimyanın boşluğunda
durup yalvardım:
Beni bu siyah boşluğun içine bırakma,
derin bir zaman istedim senden, ama
bana onu verme! Ne kışa ne yaza uygun
kalbim, çatlat aramızdaki donmuş dili,
yokluğunun sebebini anlatamadım kendime,
yokluğun ne vakittir karlı bir tepe gibi
içimde.
Ayağa kalk, yaklaş, dilini döndür ağzında
de ki:
Ben onunla denizin dövdüğü dilsizzz
taşlar üstünde sustuydum.
beni sonsuz sarmanı diledim.
Uykum seninle kışın kolları arasında
devrilerek dönerek tamamlansın,
içimde kuzeyin kuşları sussun istedim.
Kışı ve kışın kalbimde ağırlaşan meyvesini,
çiy düşmüş, soğumuş, donmuş bir dili
hatırlamak için
beni büyüleyen o kimyanın boşluğunda
durup yalvardım:
Beni bu siyah boşluğun içine bırakma,
derin bir zaman istedim senden, ama
bana onu verme! Ne kışa ne yaza uygun
kalbim, çatlat aramızdaki donmuş dili,
yokluğunun sebebini anlatamadım kendime,
yokluğun ne vakittir karlı bir tepe gibi
içimde.
Ayağa kalk, yaklaş, dilini döndür ağzında
de ki:
Ben onunla denizin dövdüğü dilsizzz
taşlar üstünde sustuydum.
Buzul
Suyun sırtında geçiyor ömrüm
kentlerim, saraylarım silik.
Gül ekilirmiş dünyada,
zülüf dökülürmüş yastığa.
Derinde bendeki, müebbet,
Ve aşağıda, yer değiştiriyor,
dönüyor
koyu bir sıvı:hatıra.
(Rüyamda bir göl dokunduydu bana.)
Ah, üstümde geniş sessizliği uzaklığın,
pul pul bir akşamüstü.
Yaşadım mı yaşamadım mı ben o çağları
içimde külrengi ve sonsuz buz ağları.
Kim yardı beni, bana kim yardı?
Kim akıttı kanım,
bilmiyorum
hatırlamıyorum.
Dünyaya atları sürmeye gelmiştim,
mart sonu muydu, şubat mı,
gül ekiliyordu toprağa,
kanımı kim?
Birhan Keskin
kentlerim, saraylarım silik.
Gül ekilirmiş dünyada,
zülüf dökülürmüş yastığa.
Derinde bendeki, müebbet,
Ve aşağıda, yer değiştiriyor,
dönüyor
koyu bir sıvı:hatıra.
(Rüyamda bir göl dokunduydu bana.)
Ah, üstümde geniş sessizliği uzaklığın,
pul pul bir akşamüstü.
Yaşadım mı yaşamadım mı ben o çağları
içimde külrengi ve sonsuz buz ağları.
Kim yardı beni, bana kim yardı?
Kim akıttı kanım,
bilmiyorum
hatırlamıyorum.
Dünyaya atları sürmeye gelmiştim,
mart sonu muydu, şubat mı,
gül ekiliyordu toprağa,
kanımı kim?
Birhan Keskin
Kapı Eşiği
Denizin kederini anlatacak dili yok,
dedim ve devrildim,
böyle sürdü uzun yıllarım
düştüm,sustum,içimden geçirdim,
evi oldum sol yanından yaralı bir salyangozun
ve komşusu ağlayan bir ağacın.
Yeryüzü, ah yeryüzü diyerek
gürültüsüne de alıştım
kapladığım yerin.
Bana verdiğin bu yarı-saydam gövdeden
sisin altında uğuldayan ve ipuçlarını bir türlü
çözemediğim üç-eksik-uzun vakti geçirdim.
Sadece bir baş dönmesi kaldı şimdi
ömrümden, o acı suyu biriktirdiğim
Ağaç anlatabilir kendini yağmura,
hiç değilse fısıldayabilir-bunu biliyorum.
Kuş nasıl tarif edecek; konsa yeryüzünde av,
uçsa bir ömür boynunda vebal.
Ve kimim ben, düşe kalka dolaşan
yorgun ruh, dolaşık gönül, som gurur?
Ve kim, beni omzumdan öpüp o siyah
yolculuğa çağırır?
Birhan Keskin
dedim ve devrildim,
böyle sürdü uzun yıllarım
düştüm,sustum,içimden geçirdim,
evi oldum sol yanından yaralı bir salyangozun
ve komşusu ağlayan bir ağacın.
Yeryüzü, ah yeryüzü diyerek
gürültüsüne de alıştım
kapladığım yerin.
Bana verdiğin bu yarı-saydam gövdeden
sisin altında uğuldayan ve ipuçlarını bir türlü
çözemediğim üç-eksik-uzun vakti geçirdim.
Sadece bir baş dönmesi kaldı şimdi
ömrümden, o acı suyu biriktirdiğim
Ağaç anlatabilir kendini yağmura,
hiç değilse fısıldayabilir-bunu biliyorum.
Kuş nasıl tarif edecek; konsa yeryüzünde av,
uçsa bir ömür boynunda vebal.
Ve kimim ben, düşe kalka dolaşan
yorgun ruh, dolaşık gönül, som gurur?
Ve kim, beni omzumdan öpüp o siyah
yolculuğa çağırır?
Birhan Keskin
Zeytin Ağacı
Madem geldin, uğradın yanıma
yaslan, kavruk gövdem bu.
Yaşım kaç mı? Saymadım ki,
ya da unutmuşum, bağışla.
Bu: bir boşluk: içimde
Yaşamak izi de denir,
Sanki, nice kelebek tozu, içinde.
Çok durdum, hiç gitmedim ben, bu dağ başında
Rüzgâra ağladım bazen,
Bazen derdimin dibini saydım ıssıza.
Yaşlı, durgun bir zeytin oluşuma bakma
Şuramda bir su vardı ve şuramdan
Neşeyle akardı aşağıya.
Ela birini sevdim ben de zamanında.
Kalkıyor musun? Kalk, ama
Kaderinin sesini unutma, gönül gözünün yanına.
Ve sözünün içine çektin madem,
Madem aldın beni rüyana
Bu da benden, dalımdan bir hatıra:
Ayrılığın gümüş bilgisidir o, al
Helalü hoş olsun sana.
Git ve unutma
Ha vardır benim dallarım şimdi
Ha hatıra.
yaslan, kavruk gövdem bu.
Yaşım kaç mı? Saymadım ki,
ya da unutmuşum, bağışla.
Bu: bir boşluk: içimde
Yaşamak izi de denir,
Sanki, nice kelebek tozu, içinde.
Çok durdum, hiç gitmedim ben, bu dağ başında
Rüzgâra ağladım bazen,
Bazen derdimin dibini saydım ıssıza.
Yaşlı, durgun bir zeytin oluşuma bakma
Şuramda bir su vardı ve şuramdan
Neşeyle akardı aşağıya.
Ela birini sevdim ben de zamanında.
Kalkıyor musun? Kalk, ama
Kaderinin sesini unutma, gönül gözünün yanına.
Ve sözünün içine çektin madem,
Madem aldın beni rüyana
Bu da benden, dalımdan bir hatıra:
Ayrılığın gümüş bilgisidir o, al
Helalü hoş olsun sana.
Git ve unutma
Ha vardır benim dallarım şimdi
Ha hatıra.
Dua
Kederli ömrümün
kısa açan çiçeği
bahar işte
tekrar sana
çiçeklensin diye yüzüm
noktalanma,
çoğal!
değiş!
tekrar ol!
sebebim ol!
kederli ömrümde.
Birhan Keskin
kısa açan çiçeği
bahar işte
tekrar sana
çiçeklensin diye yüzüm
noktalanma,
çoğal!
değiş!
tekrar ol!
sebebim ol!
kederli ömrümde.
Birhan Keskin
Orta Asya’da Bir Fincan Dibi
Nerden bakarsan elinde kalıyorum..
Öyleyse bırakma / sarıl..
Bahar geçti de / ben yaprağa nasıl söylerim, ağlarken düştüğümüzü..
Madem öyle, saati ayrılığa kur,
çalmadan gitmiş olasın lakin;
elin elimde olmalı mesela, biriken bir şeyler olmalı, eriyen de bir şeyler.
Bu kalp kafesine sığmıyor artık gitmeliyim,
Meneviş teninde harı gözlerimin..
Kuşlar biliyorum, göç yollarında bir annenin dudak izi..
Kursağımda akşamüstü, kaç gün oldu
yanlı aşklardan ağlama dersleri alıyorum
giden sevgiliyle alakalı..
[ Sonrası yerini bulmak zor olmadı,
bir hüzün kanamış bu yöne.. ]
Bavulumda özgeçmişim:
-Ayrıntılara girmeden aynen aktarıyorum:
“seni seviyorum”
Ve hayır!
Bir saniye..
Her şey sandığın gibi / Berbat haldeyim..
İsrafil’den bu yana gülmedim nâyi,
deliklerinde acı zula yapmış, esrik susuşlarına onların..
Yüzümün duldasını hüzne berkittim..
Ne yıkabilir gözlerimi şimdi, ne yaşımı.
Yakından bi yerden geçme ne olursun Ezizér,
sivilce yarası yüzümdeki çukurlara,
gölgen düşüyor durmadan / Utanıyorum..
İnan bana içimizdeki İrlanda elbet özgür kalacak / öp beni..
Haritayla yalpalıyor insan,
Yokluktayız / anlam bulmuşum, isimlendirme beni…
De; bazen özlüyorsun,
çölde diline yapışan şeyin su olması gerekirken
onun adını sayıklarsın..
İşte.. Bu böyledir de Ezizér..
Kağnılardan, gotik tabulardan,
serden ve antik çağlardan geçtim..
Sende durdum / İfşa etme kibrimi..
Usandım alnımdaki kirle, batmış bir gazetede sürmanşet olmaya.
Biliyorsun / ve beni üzme Ezizér..
Annesi çok ağlayan çocuklardanım ben..
Bilatedbir yollarda pusuya düştü kuraklığı serçe parmağımın..
Saçlarımı okşa ah / günahlarımı evcilleştir.. Ölümü de gülünç oluyor bak şairin..
Israrları bırakıp Bab-ı Ali çatısına düşen her bir güvercinin kanadı,
İbranice şirke girmenin yasal mermisidir lügatımda..
Öyle bakma Ezizér, bunu da geç kayıtlara.. / Elin, elimden düşmeden..
Gitmek istiyorsun tabi, git..
Bu öykü de biter ..
Leyla ölür / Mecnun evine döner..
Öyleyse bırakma / sarıl..
Bahar geçti de / ben yaprağa nasıl söylerim, ağlarken düştüğümüzü..
Madem öyle, saati ayrılığa kur,
çalmadan gitmiş olasın lakin;
elin elimde olmalı mesela, biriken bir şeyler olmalı, eriyen de bir şeyler.
Bu kalp kafesine sığmıyor artık gitmeliyim,
Meneviş teninde harı gözlerimin..
Kuşlar biliyorum, göç yollarında bir annenin dudak izi..
Kursağımda akşamüstü, kaç gün oldu
yanlı aşklardan ağlama dersleri alıyorum
giden sevgiliyle alakalı..
[ Sonrası yerini bulmak zor olmadı,
bir hüzün kanamış bu yöne.. ]
Bavulumda özgeçmişim:
-Ayrıntılara girmeden aynen aktarıyorum:
“seni seviyorum”
Ve hayır!
Bir saniye..
Her şey sandığın gibi / Berbat haldeyim..
İsrafil’den bu yana gülmedim nâyi,
deliklerinde acı zula yapmış, esrik susuşlarına onların..
Yüzümün duldasını hüzne berkittim..
Ne yıkabilir gözlerimi şimdi, ne yaşımı.
Yakından bi yerden geçme ne olursun Ezizér,
sivilce yarası yüzümdeki çukurlara,
gölgen düşüyor durmadan / Utanıyorum..
İnan bana içimizdeki İrlanda elbet özgür kalacak / öp beni..
Haritayla yalpalıyor insan,
Yokluktayız / anlam bulmuşum, isimlendirme beni…
De; bazen özlüyorsun,
çölde diline yapışan şeyin su olması gerekirken
onun adını sayıklarsın..
İşte.. Bu böyledir de Ezizér..
Kağnılardan, gotik tabulardan,
serden ve antik çağlardan geçtim..
Sende durdum / İfşa etme kibrimi..
Usandım alnımdaki kirle, batmış bir gazetede sürmanşet olmaya.
Biliyorsun / ve beni üzme Ezizér..
Annesi çok ağlayan çocuklardanım ben..
Bilatedbir yollarda pusuya düştü kuraklığı serçe parmağımın..
Saçlarımı okşa ah / günahlarımı evcilleştir.. Ölümü de gülünç oluyor bak şairin..
Israrları bırakıp Bab-ı Ali çatısına düşen her bir güvercinin kanadı,
İbranice şirke girmenin yasal mermisidir lügatımda..
Öyle bakma Ezizér, bunu da geç kayıtlara.. / Elin, elimden düşmeden..
Gitmek istiyorsun tabi, git..
Bu öykü de biter ..
Leyla ölür / Mecnun evine döner..
İzler
KISA ŞİİR / altı
Her konuşma bir şeyi değiştirir hayatımızda,
Sustum durdum geriye geriye çekilerek
KISA ŞİİR / yedi
Sözlerin bumerang gibi
döner yaralarsa seni
ağzın dilin gereksizdir
susarsın
İZLER
Susup bekleyerek yaşlanıyordu
şeylerin uğultusu arasında
içi ağırlaştıkça rüzgara çıkıyor
siliyordu kendini durma
ağrıya ağrıya nara dönüştüğünde
açtılar içinden sözler çıktı
kem sözler, kırıcı davranışların izleri
aldanma gölgesi, ondurmayan bağışlama
“gitmeliyim” çıktı, “dönmemek üzre bir daha”
“artık herkesin yüzüne
bütün düşündüklerimi”
“yalnız olmalıyım” çıktı.
derinlerde sır tutmuş
bir eski sevda.
Gülten Akın
Her konuşma bir şeyi değiştirir hayatımızda,
Sustum durdum geriye geriye çekilerek
KISA ŞİİR / yedi
Sözlerin bumerang gibi
döner yaralarsa seni
ağzın dilin gereksizdir
susarsın
İZLER
Susup bekleyerek yaşlanıyordu
şeylerin uğultusu arasında
içi ağırlaştıkça rüzgara çıkıyor
siliyordu kendini durma
ağrıya ağrıya nara dönüştüğünde
açtılar içinden sözler çıktı
kem sözler, kırıcı davranışların izleri
aldanma gölgesi, ondurmayan bağışlama
“gitmeliyim” çıktı, “dönmemek üzre bir daha”
“artık herkesin yüzüne
bütün düşündüklerimi”
“yalnız olmalıyım” çıktı.
derinlerde sır tutmuş
bir eski sevda.
Gülten Akın
28 Ağustos 2013
Kan Atlası
emel'e
"ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım."
çolak mırıltılarla dövmelenen çocuk
her gün her gece eğer adasında,gözü ağzı elinden alınmış, yosunlar
sarmış bedenini çığlıklarken bunu su içinde...
karada, hançer suratlı abinin rüzgarın uçar adımları.
geçmiş ilmeğinde saklıdır arzusu
içinden karanlık, tekrar ve ilenç sızdıran hayret taşında.
''soruyor hatırasında,
sırtımda ve sırtında gezinen bu ürperti kim,bir damla süt yerine bu ağu kim?"
ay gözüyle bakmayan kavruk akıllara
-boy atmış da salgıları, cücelmiş sezgileri-
bir yanılgı rehavetinde debelenenlere...
ey, yüzleri
bir babakuş gölgesine
çakılmış olanlar,
üzgün adım, ileri marş!
"ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım."
çolak mırıltılarla dövmelenen çocuk
her gün her gece eğer adasında,gözü ağzı elinden alınmış, yosunlar
sarmış bedenini çığlıklarken bunu su içinde...
karada, hançer suratlı abinin rüzgarın uçar adımları.
geçmiş ilmeğinde saklıdır arzusu
içinden karanlık, tekrar ve ilenç sızdıran hayret taşında.
''soruyor hatırasında,
sırtımda ve sırtında gezinen bu ürperti kim,bir damla süt yerine bu ağu kim?"
ay gözüyle bakmayan kavruk akıllara
-boy atmış da salgıları, cücelmiş sezgileri-
bir yanılgı rehavetinde debelenenlere...
ey, yüzleri
bir babakuş gölgesine
çakılmış olanlar,
üzgün adım, ileri marş!
Devrimiçi Sosyal Paylaşım
Bir etkinlik daveti:
Alper gencer seni
Yeni bir okuma etkinliğine davet etti.
Başlıca haberler:
Dünya ortadoğudan gelen ayak sesleriyle uyandı
Devrilen domino taşlarına benziyor diktatörler
Aradığı ümidi devrimde bulan insanlar mutlu
Afrika’da devrimcilik kazandırıyor, kabileler şokta
Haber kaynağı:
Tunus, mısır, libya
Yemen, cezayir, ve fas bekliyor sırada
Bildirimler:
Libya halkı büyük bir devrim yapmak istiyor
Onayla
Kaddafi halkı tarafından zalim bir diktatör olarak etiketlendi
Altı buçuk milyon libyalı bunu beğendi.
Mısır’dan giden gönderiyi gör:
Hüsnü mübarek
Grup kur:
Devrim ve çay
Uygulamalar:
Zalime hakkı göstermek
Mazluma omuz vermek
Durmadan dua etmek
Oyunlar:
İs ra il ve a be de
Fotoğraflar:
Muhammed Buazizi kendisiyle birlikte
Ortadoğu ve dünyayı ateşe veriyorken…
Yorum yap
Durumum:
Çok şükür
Ne düşünüyorsun? :
Çocukları…
Tümünü gör
Devrim dalgası bütün dünyayı sarıyor.
Alper gencer bu bağlantıyı beğendi.
Mesajlar:
Sakın ümidinizi kesmeyin.
Paylaş
Arkadaşlarınla sohbet etmek için devrimiçi ol
Ortadoğu profil resmini değiştirdi.
Bütün devrimciler bunu beğendi.
Alper Gencer
Alper gencer seni
Yeni bir okuma etkinliğine davet etti.
Başlıca haberler:
Dünya ortadoğudan gelen ayak sesleriyle uyandı
Devrilen domino taşlarına benziyor diktatörler
Aradığı ümidi devrimde bulan insanlar mutlu
Afrika’da devrimcilik kazandırıyor, kabileler şokta
Haber kaynağı:
Tunus, mısır, libya
Yemen, cezayir, ve fas bekliyor sırada
Bildirimler:
Libya halkı büyük bir devrim yapmak istiyor
Onayla
Kaddafi halkı tarafından zalim bir diktatör olarak etiketlendi
Altı buçuk milyon libyalı bunu beğendi.
Mısır’dan giden gönderiyi gör:
Hüsnü mübarek
Grup kur:
Devrim ve çay
Uygulamalar:
Zalime hakkı göstermek
Mazluma omuz vermek
Durmadan dua etmek
Oyunlar:
İs ra il ve a be de
Fotoğraflar:
Muhammed Buazizi kendisiyle birlikte
Ortadoğu ve dünyayı ateşe veriyorken…
Yorum yap
Durumum:
Çok şükür
Ne düşünüyorsun? :
Çocukları…
Tümünü gör
Devrim dalgası bütün dünyayı sarıyor.
Alper gencer bu bağlantıyı beğendi.
Mesajlar:
Sakın ümidinizi kesmeyin.
Paylaş
Arkadaşlarınla sohbet etmek için devrimiçi ol
Ortadoğu profil resmini değiştirdi.
Bütün devrimciler bunu beğendi.
Alper Gencer
Oğlunun Doğumu Dolayısıyla
Ana baba çocuğu doğduğu zaman, âdet,
Akıllı olsun ister.
Oysa akıllı olduğum için değil mi,
Başıma gelen bunca belâ?
Ondan işte şimdi bütün dileğim,
Budalanın biri olsun çocuğum.
Ömrü boyu rahat eder, en azından
Müdür olur, nâzır olur.
Su Tung Po
Çeviri: Can Yücel
Akıllı olsun ister.
Oysa akıllı olduğum için değil mi,
Başıma gelen bunca belâ?
Ondan işte şimdi bütün dileğim,
Budalanın biri olsun çocuğum.
Ömrü boyu rahat eder, en azından
Müdür olur, nâzır olur.
Su Tung Po
Çeviri: Can Yücel
Seni Korumak İçin
Seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben… Evlerin ve kalabalığın ağırlığını sana üstün tutmadım… Yoksulluğun acısından hafif bilmedim acını…
Yenilen herkesin boğuntusuydu kaybolduğum uzaklık, yüzün her bulutlandığında… Nereye gidersem gideyim seni yürüdüm hep… Sevincini bir barış, bir bayram sabahı gibi taşıdım içimde… Sesine güvendim, gözlerine en çok yakışan o sürekli yaz ikindisine… Gökkuşağının altından geçen çocukların şımarıklığıydı, kaküllerini her araladığımda gövdemdeki ürperti…
Ağzımdaki meneviş sendin insanlara şiirler okurken… Bütün öksüzlerin kederiyle baktım yüzüne, ne zaman geleceği düşündüysem… Bir haksızlığı haykıran herkese senin soluğunu verdim… Bütün hapislerin penceresi yaptım seni… Sonra tuttum kenar mahallelerin yalnızlığını gösterdim, bir özür, bir bağışlanma umuduyla…
Kirpiklerinin ömrüme açtığı yolda yaptım bütün kavgalarımı… Söze inandım, gövdene ondan çok… Dönüp dönüp sana geldikçe anladım özgürlüğün aşk olduğunu… Alışkanlıklara yenilmedim ben, seni bir alışkanlığa dönüştürmek istemedim yalnızca…
Çocuklar dünya karşısında yenik büyüyordu… Babalarından başka doğru bilmeden yaşlanıyordu erkekler… Çarşılar evleri çoktan teslim almıştı… Kızlar şarkısını kimseye söyleyemiyordu… Sokaklardan esen güneş değil, geri çekilme duygusuydu… Annelerin sütünde ışık yoktu…
Kaba adamların kalın sesi örtmüştü ülkeyi… Güzellik, insanların gelecek düşlerinden çoktan çıkmıştı… Kimsenin ortak türküsü yoktu ve kimse türküsünü bir başına söyleyemiyordu… Bir yere gitmeden, gelecek birisini bekliyordu herkes…
Koro halinde susuluyordu ve yalnızca yüksek sesle konuşanlara inanır olmuştu insanlar… İncelik yalnızlığa dönüşe dönüşe bitmişti… Şiddetin coğrafyasında elbette gökyüzü bir lükstü ve ancak yağmur yağınca anımsanıyordu…
Gittiği en büyük uzaklık evinden işi olanlara, ne aşk, ne özgürlük, ne barış anlatılabilirdi… Seni korumak için karşı durdum tüm bunlara… Dünyayı senden geçirerek sevdim… Geri çekilmem yakışmazdı seni sevmeme…
Günlerdir yoksun… Öfkeni bile özledim… Nasıl bir uzaklıktan geleceksin bilemiyorum… Ayrılıktan medet umar oldum… Kaşlarının işaret ettiği yerde duracağım… Kararan gümüşler gibi duracağım… Bir ülkenin acılarına tutunarak özür dileyeceğim…
Işıklı bir korunak arayacağım sesinin kıvrımlarında… ’Gelmen iyiliktir’ diyeceğim… Yüreğimden başka yanıtım olmayacak… Bir sorudan bir soruya vuracağım seni yine… Dünyanın bütün yağmurları yağacak iki söz arasında… Ellerimi geçmişe mi geleceğe mi koyacağımı şaşıracağım…
Küller altındaki köz için bir yudum soluk isteyeceğim… ’Aşk iki kişiliktir’ sözünü düşüneceğim uzun uzun… Kalkıp pencereden hayata bakacağım… Alnından öptüğüm yerde ülkemsin, ağzından öptüğüm yerde kadınım, diyeceğim… Bir gülüşünle çıkıp caddeleri dolduracağım…
Ömrümden öteye taşıdığım çocuk… Ya sen bu ülkede doğmasaydın, ya ben aşkı herkes gibi bilseydim…
Şükrü Erbaş
Yenilen herkesin boğuntusuydu kaybolduğum uzaklık, yüzün her bulutlandığında… Nereye gidersem gideyim seni yürüdüm hep… Sevincini bir barış, bir bayram sabahı gibi taşıdım içimde… Sesine güvendim, gözlerine en çok yakışan o sürekli yaz ikindisine… Gökkuşağının altından geçen çocukların şımarıklığıydı, kaküllerini her araladığımda gövdemdeki ürperti…
Ağzımdaki meneviş sendin insanlara şiirler okurken… Bütün öksüzlerin kederiyle baktım yüzüne, ne zaman geleceği düşündüysem… Bir haksızlığı haykıran herkese senin soluğunu verdim… Bütün hapislerin penceresi yaptım seni… Sonra tuttum kenar mahallelerin yalnızlığını gösterdim, bir özür, bir bağışlanma umuduyla…
Kirpiklerinin ömrüme açtığı yolda yaptım bütün kavgalarımı… Söze inandım, gövdene ondan çok… Dönüp dönüp sana geldikçe anladım özgürlüğün aşk olduğunu… Alışkanlıklara yenilmedim ben, seni bir alışkanlığa dönüştürmek istemedim yalnızca…
Çocuklar dünya karşısında yenik büyüyordu… Babalarından başka doğru bilmeden yaşlanıyordu erkekler… Çarşılar evleri çoktan teslim almıştı… Kızlar şarkısını kimseye söyleyemiyordu… Sokaklardan esen güneş değil, geri çekilme duygusuydu… Annelerin sütünde ışık yoktu…
Kaba adamların kalın sesi örtmüştü ülkeyi… Güzellik, insanların gelecek düşlerinden çoktan çıkmıştı… Kimsenin ortak türküsü yoktu ve kimse türküsünü bir başına söyleyemiyordu… Bir yere gitmeden, gelecek birisini bekliyordu herkes…
Koro halinde susuluyordu ve yalnızca yüksek sesle konuşanlara inanır olmuştu insanlar… İncelik yalnızlığa dönüşe dönüşe bitmişti… Şiddetin coğrafyasında elbette gökyüzü bir lükstü ve ancak yağmur yağınca anımsanıyordu…
Gittiği en büyük uzaklık evinden işi olanlara, ne aşk, ne özgürlük, ne barış anlatılabilirdi… Seni korumak için karşı durdum tüm bunlara… Dünyayı senden geçirerek sevdim… Geri çekilmem yakışmazdı seni sevmeme…
Günlerdir yoksun… Öfkeni bile özledim… Nasıl bir uzaklıktan geleceksin bilemiyorum… Ayrılıktan medet umar oldum… Kaşlarının işaret ettiği yerde duracağım… Kararan gümüşler gibi duracağım… Bir ülkenin acılarına tutunarak özür dileyeceğim…
Işıklı bir korunak arayacağım sesinin kıvrımlarında… ’Gelmen iyiliktir’ diyeceğim… Yüreğimden başka yanıtım olmayacak… Bir sorudan bir soruya vuracağım seni yine… Dünyanın bütün yağmurları yağacak iki söz arasında… Ellerimi geçmişe mi geleceğe mi koyacağımı şaşıracağım…
Küller altındaki köz için bir yudum soluk isteyeceğim… ’Aşk iki kişiliktir’ sözünü düşüneceğim uzun uzun… Kalkıp pencereden hayata bakacağım… Alnından öptüğüm yerde ülkemsin, ağzından öptüğüm yerde kadınım, diyeceğim… Bir gülüşünle çıkıp caddeleri dolduracağım…
Ömrümden öteye taşıdığım çocuk… Ya sen bu ülkede doğmasaydın, ya ben aşkı herkes gibi bilseydim…
Şükrü Erbaş
Odaya Kapatılan Gökyüzü
Aşk ile korku, cam ile taşa benzer…
Sâdi
Sâdi
Geceler bitti. Yolculuklar bitti. Yeni yerler, yeni sabahlar bitti. Her yerde bin yıllık bir aşınma, solgun zaman kokusu. Senden önceki haline döndü kalabalık. Gamzeli sular yürürdü dünyaya, kirpiğin kaşına her değdiğinde. ben deniz derdim hazla, gökyüzü niyetine bakardı başkaları. Kimsenin sesinde bulut yok, kanat yok, rüzgâr yok; bir hızar sesiyle konuşuyor artık herkes. Kalbinle donattın önce gövdemi, sonra aşkın nasıl bir yoksulluğa dönüştüğünü gösterdin. Sevinçler bitti, kapı zilleri bitti. Ne bir yere giden var, ne gelenlerin yüzünde bir iyilik. Senden başka anısı yok döndüğün yerlerin. Tükeniş kendini yokluğunla tanımlıyor. Açık yarada bir ayaz şimdi anılar. İncelikler bitti; o güzel telaşlar. Ne bir yağmur sesi çatılarda, ne camlarda yüzünden bir balkıma; ki düş kurabilsin odalar. Sen oyunlardan çekildin, birbirine küstü çocuklar. Yaşlılar aynaya bakmayı unuttu. Ben durdum tüm bunların ortasında, boynumda ağır dilsiz bir çan, ölüme dek seni susmaya yargılı. Özgürlük bitti. Övünme bitti.Herşey sürekli olsun, dediğin yerdesin şimdi. Yürek çarpıntısını gövdesine yük sayan, yüz yıl sonrası bugünden bilinenlerin paydasını seçtin. Vakti belirsiz sevinçler taşıdım eşiklerine, alışkanlıklardan kurtarmak için seni. Ayrılığı bile bir ayrıcalık diye sundum da, sen kapıların hep aynı saatlerde açılıp kapanmasını bekledin. Bir lambadan alıyor ışığını artık gövden. Gökyüzü bir odada kanat vurur mu? Nerden alır rüzgarını bulutlar? Bir akarsudan doğurmak istemiştim seni. Az az yaşayarak uzatmak ömrünü. Sen evcilliği kalıcı sandın. Bir adres istedin aşka. Komşular, bildik sokaklar, aynı saatlerde aynı konuşmalar, hiçbir şeyi gizlemeyen perdeler, başkalarıyla yağmalanmış düşler. Güvenlik duygusunu dünyaya yeğleyen… Senin yalnızlık dediğin yerde atıyor ayrıcalığın ve güzelliğin kalbi. Gözbebeklerindeki ağrıya inan ne olur. Ölümün eşiğindeki pişmanlığı söylüyorum sana.
Dün akşam aldım seni yanıma; gücenikliğini aldım, vazgeçişini, ilk karşılaştığımızdaki sesini; benim dönüp dönüp gidişlerimi, senin gittikçe bir kuyuya benzeyen suskunluğunu… Yolların kentten koptuğu
bir uzaklığa varıp durdum. Sonra bir ağacın yalnızlığına oturdum. Üşüyen yerlerini aldım kirpiklerimin
arasına, sana dünyayı gösterdim uzaktan. Güneşin büyüsünü, taşların sesini; nasıl yer değiştirdiğini
dağların. Onca çokluğuna karşı, yıldızların yalnızlığından söz ettim. Hiçbir şeyin bize uzak olmadığından. İnsan sustuğu yerde yenilmez her zaman dedim. Gözleri içine göllenen hapislerin ufuklarını anlattım. Sanayi çıraklarını, hastaların yaşama gücünü. Gözyaşını küçümseyenin acısı da olmaz sevinci de dedim. Oğlundan kalan tek parmağı törenle gömen Dersimli annenin büyük suskunluğunu andım saygıyla. Azalan bir bütün olmaktansa parçalanarak çoğalmanın ne anlama geldiğinden söz ettim.
Kaküllerine düşen çiy tanelerini topladım sabaha karşı. Doğan günden kırmızılar sürdüm yanağına.
Saçının telinden tırnağının ucuna dek öptüm incelikle. Sonra alıp yalnızlığımı yanıma, biraz daha tutkun, biraz daha iyimser, döndüm yeniden bıraktığın boşluklara.
Şükrü Erbaş
Şair Telefonda Sevgilisiyle Konuşuyor
Suladı sesin yüreğimin kumulunu
şu şirin tahta kulübede.
Çiçek açtı bahar güneyinde ayaklarımın
kuzeyinde alnımın bir eğrelti çiçeği.
Bir ışık çamı dar boşluğun içinde
türkü söyledi tansız, kaynaksız
ve kan ağlayan içim ilk defa
umut taçları astı çatıya.
Aktı içime o tatlı, uzak ses.
O tatlı, uzak ses tazeldei beni.
Tatlı, uzak, boğuk ses.
Karanlık, yaralı bir geyik kadar uzak.
Ve karda bir hıçkırık kadar tatlı.
Tatlı ve uzak ta iliklerimde.
Federico Garcia Lorca
şu şirin tahta kulübede.
Çiçek açtı bahar güneyinde ayaklarımın
kuzeyinde alnımın bir eğrelti çiçeği.
Bir ışık çamı dar boşluğun içinde
türkü söyledi tansız, kaynaksız
ve kan ağlayan içim ilk defa
umut taçları astı çatıya.
Aktı içime o tatlı, uzak ses.
O tatlı, uzak ses tazeldei beni.
Tatlı, uzak, boğuk ses.
Karanlık, yaralı bir geyik kadar uzak.
Ve karda bir hıçkırık kadar tatlı.
Tatlı ve uzak ta iliklerimde.
Federico Garcia Lorca
99. Sone
Erken açan menekşeyi payladım şöyle diyerek:
“Tatlı hırsız, nerden çaldın o güzel kokuyu öyle,
“Aşkımın soluğundan mı? Çekip almış olsan gerek
“Yumuşak yanağındaki o allığı, görkemiyle,
Beyaz zambak benden zılgıt yedi eli senden diye,
Fesleğen de, koncasını senden çalmış ya, ondan.
Güller, dikenler üstünde kapılmıştı ürpertiye:
Biri, alı al utançtan, öteki apak, kahrından;
Üçüncüsü ne al, ne ak, her birinden nemalanmış,
Aşırdıklarına bir de senden soluk eklemişti;
Büyümüş böbürlenmişti de, bu soygundan cezalanmış,
Bir solucan öç alarak onu öldürüp yemişti.
Bildiğim bunca çiçek var, her birinde gördüm şunu:
Ya rengini senden çalmış, ya da cânım kokusunu.
William Shakespeare
Çeviri: Talât Sait Halman
“Tatlı hırsız, nerden çaldın o güzel kokuyu öyle,
“Aşkımın soluğundan mı? Çekip almış olsan gerek
“Yumuşak yanağındaki o allığı, görkemiyle,
Beyaz zambak benden zılgıt yedi eli senden diye,
Fesleğen de, koncasını senden çalmış ya, ondan.
Güller, dikenler üstünde kapılmıştı ürpertiye:
Biri, alı al utançtan, öteki apak, kahrından;
Üçüncüsü ne al, ne ak, her birinden nemalanmış,
Aşırdıklarına bir de senden soluk eklemişti;
Büyümüş böbürlenmişti de, bu soygundan cezalanmış,
Bir solucan öç alarak onu öldürüp yemişti.
Bildiğim bunca çiçek var, her birinde gördüm şunu:
Ya rengini senden çalmış, ya da cânım kokusunu.
William Shakespeare
Çeviri: Talât Sait Halman
Yeminler Ediyor
Yemin ediyor daha temiz bir yaşam kuracağına.
Ama gelince gece kendi öğütleriyle,
uzlaşmalarıyla, sözleşmeleriyle;
gövdenin diriliğini de getirince gece
titreyerek arzudan gerisin geri dönüyor
bitkin ve yeni aynı ölümcül eğlencelere.
Kavafis
Çeviri: Barış Pirhasan
Ama gelince gece kendi öğütleriyle,
uzlaşmalarıyla, sözleşmeleriyle;
gövdenin diriliğini de getirince gece
titreyerek arzudan gerisin geri dönüyor
bitkin ve yeni aynı ölümcül eğlencelere.
Kavafis
Çeviri: Barış Pirhasan
İstanbul Ağrısı
kanatları parça parça bu ağustos geceleri
yıldızlar kaynarken
şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
sen
eğer yine istanbul'san
yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
pançak pançak şiirler tüküreceğim
demek yine ben
limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine istanbul'san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı'nda tren çığlıklarıyle bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki haydarpaşa'dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan
sen eğer yine istanbul'san
aldanmıyorsam
yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine senin emrindeyim
utanmasam
gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
kendimi yani şu bildiğin attilâ ilhan'ı
zehirleyebilirim
sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den
tophane iskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş
direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler
uykusuz dalgalanıyor
ulan istanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazut tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden
peki istanbul ya ben
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabalarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin
eğer sen yine istanbul'san
yanılmıyorsam
koltuğunun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim
sen
eğer yine istanbul'san
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
ulan yine sen kazandın istanbul
sen kazandın ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim
ölsem yalnızkalsam cüzdanım kaybolsa
parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
hiç bir gün hiç bir postacı kapımı çalmasa
yanılmıyorsam
sen eğer yine istanbul'san
senin ıslıklarınsa saplanan bu ıslıklar
gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
ulan bunu sen de bilirsin istanbul
kaç kere yazdım kimbilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 eylül'ünde birader mırç ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık
yıldızlar kaynarken
şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
sen
eğer yine istanbul'san
yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
pançak pançak şiirler tüküreceğim
demek yine ben
limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine istanbul'san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı'nda tren çığlıklarıyle bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki haydarpaşa'dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan
sen eğer yine istanbul'san
aldanmıyorsam
yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine senin emrindeyim
utanmasam
gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
kendimi yani şu bildiğin attilâ ilhan'ı
zehirleyebilirim
sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den
tophane iskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş
direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler
uykusuz dalgalanıyor
ulan istanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazut tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden
peki istanbul ya ben
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabalarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin
eğer sen yine istanbul'san
yanılmıyorsam
koltuğunun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim
sen
eğer yine istanbul'san
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
ulan yine sen kazandın istanbul
sen kazandın ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim
ölsem yalnızkalsam cüzdanım kaybolsa
parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
hiç bir gün hiç bir postacı kapımı çalmasa
yanılmıyorsam
sen eğer yine istanbul'san
senin ıslıklarınsa saplanan bu ıslıklar
gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
ulan bunu sen de bilirsin istanbul
kaç kere yazdım kimbilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 eylül'ünde birader mırç ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık
Dünyaya Teslim Olmak
Herkesin büyük bir ustalıkla gülerek geri çekildiği bir dünyaydı. Her yeni başlangıç yeni bir pişmanlık demekti. gittiği yerlerden yüklenip geliyordu insan yalnızlığını. Umutsuzluk öyle bir yılgınlık yaratmıştı ki herkes her söze inanır olmuştu. Çifte sürgülü kapılar aralandıkça buz gibi bir suskunluk sızıyordu eşiklerden. Herkes yaşadığı oyuğun soğukluğu ile orantılı bir kasıntı içindeydi. Eşyalar bile sahiplerinden daha sıcak, daha kişilikliydi. Gökyüzünü çarşılarda yitiren insanlar, odalarında yanan ışıklara bakarak niyet tutuyorlardı. Yıldızlar çoktan çekilmişti çatılardan. Kimse bir ayin gibi yaşamıyordu günün batışını. Kimsenin sabahla arındığı yoktu. Herkes ölçülü bir incelikle birbirine elini uzatıyor, ama kimsenin eli kimseye değmiyordu. Dokunmak nesnesiz bir duyguydu, insanın gövdesinde taşa kesilen. Küçük adamların büyük yalnızlığı doldurmuştu dünyayı.
Senin yüreğin henüz yarasızdı. Yüzün bulut görmemiş bir göldü. Halka halka sıcaklık yayılıyordu sesinden. Gün ışığı ile gözlerin arasında bir ayrım yoktu. Kaşların kaş değil gökkuşağı idi. Gülmüyordun da binlercce yaprak, yağmur eliyordu toprağa. Gövden buğular içinde bir yoldu, herkezi yitik ülkesine götüren. Kötü sözlerin kederi düşmemişti henüz üstüne. Bir gülün açarkenki çıkardığı sesle konuşuyordun. Sözün insanın yüreğinden doğduğu bir mevsimdi yaşadığın. Ceviz ağaçları mı ırgalanıyordu kirpiklerin mi yerden bulutlara kalkıyordu, şaşırıp kalıyorduk. Akıl almaz bir düzlüktü alnın, bir ufkunda gün batarken bir ufkunda ya doğan. Tenin herkese çocukluğunu anımsatan bir masumluktu. Bağ yaprakları arasında bir çift üzüm salkımıydı kulakların. Adımların ancak kuşun kanat vuruşuyla açıklanabilirdi. Bütün yatakların gün günden büyüyen boşluğuydun. Mutlulukla arasındaki uzaklığı sana bakarak ölçüyordu insanlar. Herkesi geçmişiyle yüzleştiren bir vicdan, bir aşk olanağıydın bu azalan insan ülkesinde.
Sonra araya zamanlar girdi, mekanlar girdi, insanlar girdi. Yaşamak, düşlerinin büyüklüğüne göre acı veriyordu insana. Yine de dünya, herkesten bir kalıba dökememişti seni. Bir gece yolculuğunda karşılaşmıştık, anımsar mısın? İkimiz de içimizdeki çocuğu dışımızdaki büyükle gizliyorduk. Ay ışığının sabaha kadar eksilmediği trenin camlarından, saatlerce bozkırın yalnızlığı akmıştı. Herkesin şarkısını göğsüne düşürdüğü gecenin geç vaktinde, baktığı camlar buğulanan iki iç çekiş olarak kalmıştık. “Gücenik güceniği saçının telinden tanır” demiştim, gözlerimi usulca indirerek suskunluğuna. Yüzünü camlardan toplayıp dönmüştün uzun yolculuğundan. Gülüşün, derin bir gölün menevişlenmesiydi. Nasıl da yakışmıştı sözüme ve geceye. Gizlice gönenmiştim. Gözlerindeki ağrıya güvenerek uzanmıştım parmaklarına. ” Sözcükler çok cılız bir terazidir yüreğin yükünü tartmada” demiştin; “gücenik elbette tanır güceniği, canına yapışmış durgunluktan.” Bir şeyin parçalarını bir araya getirmek ister gibi dönmüştün yeniden camlara. Gece daha mı kolaydı, daha mı zor, seçemez olmuştum. ” Her duyguyu dile getirmek gerekmiyor biliyor musun? Nasıl her duyguya isim koymak gerekmiyorsa.” Alnındaki bulutları öperek çekilmiştim kıyılarıma. Bunu elbette en iyi ben bilirdim; adını koyduğu her şeye yenilen ben.
Gecenin verdiğini sabaha teslim ederek inmiştik trenden. Senin aklında, benim gövdemde bir karıncalanma, geldiğimiz yol kadar uzun bir suskunlukla bakmıştık denize, bir imkânsızlığı ezber eder gibi. Sen yitirdiğini arıyordun, ben koruduğumu koyacak yer bulamıyordum…
Şükrü Erbaş
1995
Senin yüreğin henüz yarasızdı. Yüzün bulut görmemiş bir göldü. Halka halka sıcaklık yayılıyordu sesinden. Gün ışığı ile gözlerin arasında bir ayrım yoktu. Kaşların kaş değil gökkuşağı idi. Gülmüyordun da binlercce yaprak, yağmur eliyordu toprağa. Gövden buğular içinde bir yoldu, herkezi yitik ülkesine götüren. Kötü sözlerin kederi düşmemişti henüz üstüne. Bir gülün açarkenki çıkardığı sesle konuşuyordun. Sözün insanın yüreğinden doğduğu bir mevsimdi yaşadığın. Ceviz ağaçları mı ırgalanıyordu kirpiklerin mi yerden bulutlara kalkıyordu, şaşırıp kalıyorduk. Akıl almaz bir düzlüktü alnın, bir ufkunda gün batarken bir ufkunda ya doğan. Tenin herkese çocukluğunu anımsatan bir masumluktu. Bağ yaprakları arasında bir çift üzüm salkımıydı kulakların. Adımların ancak kuşun kanat vuruşuyla açıklanabilirdi. Bütün yatakların gün günden büyüyen boşluğuydun. Mutlulukla arasındaki uzaklığı sana bakarak ölçüyordu insanlar. Herkesi geçmişiyle yüzleştiren bir vicdan, bir aşk olanağıydın bu azalan insan ülkesinde.
Sonra araya zamanlar girdi, mekanlar girdi, insanlar girdi. Yaşamak, düşlerinin büyüklüğüne göre acı veriyordu insana. Yine de dünya, herkesten bir kalıba dökememişti seni. Bir gece yolculuğunda karşılaşmıştık, anımsar mısın? İkimiz de içimizdeki çocuğu dışımızdaki büyükle gizliyorduk. Ay ışığının sabaha kadar eksilmediği trenin camlarından, saatlerce bozkırın yalnızlığı akmıştı. Herkesin şarkısını göğsüne düşürdüğü gecenin geç vaktinde, baktığı camlar buğulanan iki iç çekiş olarak kalmıştık. “Gücenik güceniği saçının telinden tanır” demiştim, gözlerimi usulca indirerek suskunluğuna. Yüzünü camlardan toplayıp dönmüştün uzun yolculuğundan. Gülüşün, derin bir gölün menevişlenmesiydi. Nasıl da yakışmıştı sözüme ve geceye. Gizlice gönenmiştim. Gözlerindeki ağrıya güvenerek uzanmıştım parmaklarına. ” Sözcükler çok cılız bir terazidir yüreğin yükünü tartmada” demiştin; “gücenik elbette tanır güceniği, canına yapışmış durgunluktan.” Bir şeyin parçalarını bir araya getirmek ister gibi dönmüştün yeniden camlara. Gece daha mı kolaydı, daha mı zor, seçemez olmuştum. ” Her duyguyu dile getirmek gerekmiyor biliyor musun? Nasıl her duyguya isim koymak gerekmiyorsa.” Alnındaki bulutları öperek çekilmiştim kıyılarıma. Bunu elbette en iyi ben bilirdim; adını koyduğu her şeye yenilen ben.
Gecenin verdiğini sabaha teslim ederek inmiştik trenden. Senin aklında, benim gövdemde bir karıncalanma, geldiğimiz yol kadar uzun bir suskunlukla bakmıştık denize, bir imkânsızlığı ezber eder gibi. Sen yitirdiğini arıyordun, ben koruduğumu koyacak yer bulamıyordum…
Şükrü Erbaş
1995
Kuğu Ezgisi
Kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim,
Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı
bekçi gizleri.
Ne zamandır ertelediğim her acı,
Çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,
-bu şiir -
Sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,
Dost kalmak zorunda bana ve
sizlere!
Çünkü saldırgan olandan kopmuştur o,
uykusunu bölen derin arzudan.
Büyüsünü bir içtenlikten alırsa
Kendi saf şiddetini yaşar artık,
-bu şiir -
Kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı,
Sevda ile seslenir sizlere!
Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı
bekçi gizleri.
Ne zamandır ertelediğim her acı,
Çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,
-bu şiir -
Sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,
Dost kalmak zorunda bana ve
sizlere!
Çünkü saldırgan olandan kopmuştur o,
uykusunu bölen derin arzudan.
Büyüsünü bir içtenlikten alırsa
Kendi saf şiddetini yaşar artık,
-bu şiir -
Kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı,
Sevda ile seslenir sizlere!
Dicle Üstü Ay Bulanık
14. Bir Kardeş Mavi
Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin.
Yüreği yalnız kendiyle dolu
Duvarları ancak çarpınca görenin.
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin.
Bahçesine dek gelen alevleri
Şehrayin sanan aptalın
Canı cehenneme, camlarında
Parçalanmış cesetler uçarken
Bir iğdiş incelikle çiçekleri sulayanın.
Mutfakla yatak odası arasında
Çarşılarla gövdesi bencillikle hırsı
Yılgınlıkla yenilgi arasında
Dünyayı tüketenin canı cehenneme…
Orada dağlar birer mezarlık
Bulutlar kan salkımı sular toprakta düğüm
Orda evler oda oda kanarken
Burda yeşerenin canı cehenneme.
Ey bir halkın gözyaşıyla ruhunu yıkayan kin
Ey zulümle yükselen başarı
Ölü sayısına endeksli maaş;
Uzun masalar ardında mağrur
Boynunda ölüm çanıyla oturan güç
Senin de senin de canın cehenneme
Ey Sultan Hamit tuğralı korucu alayları
Kardeşi kardeşe kırdıran siyaset…
Bir gün elbet, bir gün elbet
Örter üstünü bu ağır yanlışın
Sevgiyle, yalnızca sevgiyle işlenen
Bir dal incelik, bir simli gülüş
bir kardeş mavi…
Şükrü Erbaş
Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin.
Yüreği yalnız kendiyle dolu
Duvarları ancak çarpınca görenin.
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin.
Bahçesine dek gelen alevleri
Şehrayin sanan aptalın
Canı cehenneme, camlarında
Parçalanmış cesetler uçarken
Bir iğdiş incelikle çiçekleri sulayanın.
Mutfakla yatak odası arasında
Çarşılarla gövdesi bencillikle hırsı
Yılgınlıkla yenilgi arasında
Dünyayı tüketenin canı cehenneme…
Orada dağlar birer mezarlık
Bulutlar kan salkımı sular toprakta düğüm
Orda evler oda oda kanarken
Burda yeşerenin canı cehenneme.
Ey bir halkın gözyaşıyla ruhunu yıkayan kin
Ey zulümle yükselen başarı
Ölü sayısına endeksli maaş;
Uzun masalar ardında mağrur
Boynunda ölüm çanıyla oturan güç
Senin de senin de canın cehenneme
Ey Sultan Hamit tuğralı korucu alayları
Kardeşi kardeşe kırdıran siyaset…
Bir gün elbet, bir gün elbet
Örter üstünü bu ağır yanlışın
Sevgiyle, yalnızca sevgiyle işlenen
Bir dal incelik, bir simli gülüş
bir kardeş mavi…
Şükrü Erbaş
Ömrüm Gölgelendi
İncecik bir su gibi aktı ömrüm
Ellerimin arasından gözlerimin önünden
Aktı aktı eksildi..
‘Canı tene taşıyan’ ne varsa
Yaşama sevinci adına
Düş gibi gülüş gibi aydınlık
Yazdan ılık yelden hafif yumuşak
Bir acemi öpüş gibi buluttan ak
Ne varsa bir bir
Tadı mutluluğa benzer
Akıp gitti akan ömrümle beraber
Düşlerimin ardından gerçeğimin önünden
Rengi sulara kendi dağlara
Hüznü bir incecik sızı olup akşamlara
Düşen bir gün gibi ömrüm
Ömrüm gölgelendi…
Şükrü Erbaş
Ellerimin arasından gözlerimin önünden
Aktı aktı eksildi..
‘Canı tene taşıyan’ ne varsa
Yaşama sevinci adına
Düş gibi gülüş gibi aydınlık
Yazdan ılık yelden hafif yumuşak
Bir acemi öpüş gibi buluttan ak
Ne varsa bir bir
Tadı mutluluğa benzer
Akıp gitti akan ömrümle beraber
Düşlerimin ardından gerçeğimin önünden
Rengi sulara kendi dağlara
Hüznü bir incecik sızı olup akşamlara
Düşen bir gün gibi ömrüm
Ömrüm gölgelendi…
Şükrü Erbaş
Aşkı Ayrılıkla Emzire Emzire
Sonra tuttum uzun bir yalnızlığa çıktım
Ardımda dudaklarından keder gülleri bırakarak.
Kirpiklerin kırıla kırıla bitmişti çoktan
Yüzünse doygun bir aşkın soğukluğundaydı nicedir.
Güneşin iyimserliğini otobüs terminalleriyle silerek
Geçtim yolların ve kalabalığın inciten uzaklığından.
Ayın çırpınışı yetmiyordu gecenin büyüklüğüne
Yol kenarındaki evlere paylaştırdım ışığını
Ömürlerinin dışına çıkmayanlar sevinsin diye birazcık.
Herkesin her şeyi kolayca konuştuğu
Arkasını döner dönmez unuttuğu zamanlardı.
Bütün güneşler, içinde doğup içinde batan biriydim
Kekeleyen bir yaşamın hecesinden gelmiştim sana.
Öyle iyi konuşuyordun ki, öyle bilerek, bana öyle yakın
Açık denizler gibiydi sesin hiçbir sözcüğe sığmayan
Gülüşünün engininden bir baş dönmesiydim artık.
Sonra bütün söylediklerini doğruladın gövdenle
Uçsuz bucaksız çıplaklığında yaşadım dünyanın sınırlarını.
Sabahın buğusu, suyun köpüğü, ışığı yaprakların
Azalan ağzından öğrendim her şeyin bir ömrü olduğunu.
Beni sana bırakıp seni bana ekleyerek
Gittim, aşkı ayrılıkla emzire emzire…
Senden başka kimseyi aramadım gittiğim yerlerden.
Şükrü Erbaş
Ardımda dudaklarından keder gülleri bırakarak.
Kirpiklerin kırıla kırıla bitmişti çoktan
Yüzünse doygun bir aşkın soğukluğundaydı nicedir.
Güneşin iyimserliğini otobüs terminalleriyle silerek
Geçtim yolların ve kalabalığın inciten uzaklığından.
Ayın çırpınışı yetmiyordu gecenin büyüklüğüne
Yol kenarındaki evlere paylaştırdım ışığını
Ömürlerinin dışına çıkmayanlar sevinsin diye birazcık.
Herkesin her şeyi kolayca konuştuğu
Arkasını döner dönmez unuttuğu zamanlardı.
Bütün güneşler, içinde doğup içinde batan biriydim
Kekeleyen bir yaşamın hecesinden gelmiştim sana.
Öyle iyi konuşuyordun ki, öyle bilerek, bana öyle yakın
Açık denizler gibiydi sesin hiçbir sözcüğe sığmayan
Gülüşünün engininden bir baş dönmesiydim artık.
Sonra bütün söylediklerini doğruladın gövdenle
Uçsuz bucaksız çıplaklığında yaşadım dünyanın sınırlarını.
Sabahın buğusu, suyun köpüğü, ışığı yaprakların
Azalan ağzından öğrendim her şeyin bir ömrü olduğunu.
Beni sana bırakıp seni bana ekleyerek
Gittim, aşkı ayrılıkla emzire emzire…
Senden başka kimseyi aramadım gittiğim yerlerden.
Şükrü Erbaş
Kuş Koysunlar Yoluna
Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.'.. Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış
hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimselerizin vermez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.'.. Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış
hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimselerizin vermez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.
Yüzü çevrilmiş olmaya yakın zannedilen ilgisiz ama kendince bırakılmış sözlere uzak cesaretinde son bakış
ben - “yeni bir harf buldum ama söylemem
konuşacak kadar göremedik
ki bakamadık bile kendimize”
kahramanlara özenip çektim kınlarından gözlerimi
renklerce yağmalanmış kapalı gök gibi
elimi bıraktığım yer kayboldu
ne desem üşüdü parmaklarım sırayla
sağdan sayarak eğdim
eğdim eğildiği kadar kafatasımı
kuşlar düştü sokaklara, buzlar çatladı bir bir
çocuklar uyandı
çocuklar üstünü örttü annelerin toprakla
- çocuklar ki yarının cesetleri-
kör – “derisine güvenen kadınlar gerçek sanıyor denizden yansıyan şehri
Görüyorum oysa bir ben görüyorum karanlığı iliklerine kadar”
boynumu kırıp baktım boşluğa
bir gün geldi aklıma
korktum ışıklar gitmez diye erkenden uyudum
uyandım erkenden
silinmek üzere yazılmış telefonları aradım
buldum eski kitap kapaklarında
ölüm oniki punto
ve rahatlık
unutmak intiharında bir kadındı
sen sandım gül üstü yağmur ıslaklığını
- gül ki dillerce kurutulmuş bir kelime -
sağır –”kimse dağıtmasın beynini
ben duyuyorum uzaktan geliyor bu leş kokusu kaf dağının ardından”
düşler anlatılasılığını yitirdi
yitirdi saydamlığını kış yetmedi yaza
cesetler çözüldü sızdı sızlanarak toprağa
aç kalmak gibiydim kırılmak gibi yada
yarasına sinirli terk edilmiş aslan gibi
yaşamak dedi kadın utandım
unutulmuş mezar kadar çöktüm içime
yüzümü tuttum serdim alnımı yere
sere serpe serdim avuçlarımı kuzeye
çok küstüm kendime çok kızdım ayrı yattım
- kendim ki kendim kendimden üzgün -
deli –"bak bu deniz benim ben ağladım bu kadar, küçüktüm kedim vardı Büyüdüm
benim olmadığını öğrendim sevindim öldüğüne"
küçüktüm işte eski zamandı
zaman çok eskiydi siyah beyazdı gökkuşağı
kekeme yağmurlar geldi ölüm geldi
sonra bahar falan geldi yaz geldi
mermer kokusu sindi havaya
zehir kuyusuna düştü bilyem ütüldüm
bi üzüldüm önlüğüm arkadan beyazladı
kafayı yedim çiçeklere isim verdim su verdim
ne aldıysam böldüm verdim
azığım azaldı annem girmez oldu çantama
- anne ki Kudüs’ü kutsal şehri gövdemin -
aşık -”dilsiz dilencilerin kelebek göğsü sandığı
dilden dile dolanan tehlikeli bir alışkanlıktır aşk”
eğri konsollarından epridi karanlık
esnek yapraklı takvimler büyüdü
geldi ölüm giderek yaklaştı
kaybolmak emniyetinde sordum cevapları
meraklı bir müzik sarktı pencereden
hasretten griye döndü soluk borum
üç kere büktüm sesimi
büktüm büktüm büktüm
gözlerini benzetmedim inatla
benzetmedim göğe ne denize ne bir hayvan gözüne
-”sen”ki kime sorsam başkası -
yalnız -"bizi bir şey öldürecek kaçmayın
bir şey bulacak bizi sığınmalarımızdan vuracak"
bakılası yerleri sustum su sandım ne varsa
avurtlarımı şişire şişire yürüdüm
yürüdüm herkesi üzerek
kalmayı üzerek yürüdüm
yalan söyledim yalan söylediğime dair
kadınlar sevdim çocuklar sevdim
sevimliydiler
kelebekler kediler köpekler sevdim
kollarımı da sevdim
sarıldım sarılması gibi bir ağacın sarmaşığa
- yalnızlık ki bıraktığı kadar herkesin -
konuşacak kadar göremedik
ki bakamadık bile kendimize”
kahramanlara özenip çektim kınlarından gözlerimi
renklerce yağmalanmış kapalı gök gibi
elimi bıraktığım yer kayboldu
ne desem üşüdü parmaklarım sırayla
sağdan sayarak eğdim
eğdim eğildiği kadar kafatasımı
kuşlar düştü sokaklara, buzlar çatladı bir bir
çocuklar uyandı
çocuklar üstünü örttü annelerin toprakla
- çocuklar ki yarının cesetleri-
kör – “derisine güvenen kadınlar gerçek sanıyor denizden yansıyan şehri
Görüyorum oysa bir ben görüyorum karanlığı iliklerine kadar”
boynumu kırıp baktım boşluğa
bir gün geldi aklıma
korktum ışıklar gitmez diye erkenden uyudum
uyandım erkenden
silinmek üzere yazılmış telefonları aradım
buldum eski kitap kapaklarında
ölüm oniki punto
ve rahatlık
unutmak intiharında bir kadındı
sen sandım gül üstü yağmur ıslaklığını
- gül ki dillerce kurutulmuş bir kelime -
sağır –”kimse dağıtmasın beynini
ben duyuyorum uzaktan geliyor bu leş kokusu kaf dağının ardından”
düşler anlatılasılığını yitirdi
yitirdi saydamlığını kış yetmedi yaza
cesetler çözüldü sızdı sızlanarak toprağa
aç kalmak gibiydim kırılmak gibi yada
yarasına sinirli terk edilmiş aslan gibi
yaşamak dedi kadın utandım
unutulmuş mezar kadar çöktüm içime
yüzümü tuttum serdim alnımı yere
sere serpe serdim avuçlarımı kuzeye
çok küstüm kendime çok kızdım ayrı yattım
- kendim ki kendim kendimden üzgün -
deli –"bak bu deniz benim ben ağladım bu kadar, küçüktüm kedim vardı Büyüdüm
benim olmadığını öğrendim sevindim öldüğüne"
küçüktüm işte eski zamandı
zaman çok eskiydi siyah beyazdı gökkuşağı
kekeme yağmurlar geldi ölüm geldi
sonra bahar falan geldi yaz geldi
mermer kokusu sindi havaya
zehir kuyusuna düştü bilyem ütüldüm
bi üzüldüm önlüğüm arkadan beyazladı
kafayı yedim çiçeklere isim verdim su verdim
ne aldıysam böldüm verdim
azığım azaldı annem girmez oldu çantama
- anne ki Kudüs’ü kutsal şehri gövdemin -
aşık -”dilsiz dilencilerin kelebek göğsü sandığı
dilden dile dolanan tehlikeli bir alışkanlıktır aşk”
eğri konsollarından epridi karanlık
esnek yapraklı takvimler büyüdü
geldi ölüm giderek yaklaştı
kaybolmak emniyetinde sordum cevapları
meraklı bir müzik sarktı pencereden
hasretten griye döndü soluk borum
üç kere büktüm sesimi
büktüm büktüm büktüm
gözlerini benzetmedim inatla
benzetmedim göğe ne denize ne bir hayvan gözüne
-”sen”ki kime sorsam başkası -
yalnız -"bizi bir şey öldürecek kaçmayın
bir şey bulacak bizi sığınmalarımızdan vuracak"
bakılası yerleri sustum su sandım ne varsa
avurtlarımı şişire şişire yürüdüm
yürüdüm herkesi üzerek
kalmayı üzerek yürüdüm
yalan söyledim yalan söylediğime dair
kadınlar sevdim çocuklar sevdim
sevimliydiler
kelebekler kediler köpekler sevdim
kollarımı da sevdim
sarıldım sarılması gibi bir ağacın sarmaşığa
- yalnızlık ki bıraktığı kadar herkesin -
Bismillah demeyi ve seni seviyorum.
İşte bu yağmurun ilkidir diyorum
Güneş doğacak birazdan ıslaklığımıza
Eskitecek çok kaygımız var
Yürüyecek çok yolumuz
Oysa ben
Bismillah demeyi ve seni seviyorum
Hicabi Kırlangıç
Güneş doğacak birazdan ıslaklığımıza
Eskitecek çok kaygımız var
Yürüyecek çok yolumuz
Oysa ben
Bismillah demeyi ve seni seviyorum
Hicabi Kırlangıç
Yaşam İçin Öneriler
Kepekli pirinçten çok ye.
İnsanlara beklediklerinden daha çok şey ver ve bunu zevk alarak yap.
En sevdiğin şiiri ezberle.
Dinlediğin her şeye inanma, sahip olduğun her şeyi harcama ve istediğin kadar uyuma.
'Seni seviyorum' dediğinde, cidden söyle.
Üzgünüm dediğinde, o kişinin gözlerinin içine bak.
Evlenmeden önce en az 6 ay nişanlı kal.
İlk bakışta aşka inan.
Başkalarının düşleriyle asla alay etme.
Tutkuyla ve derinden sev. Sonradan yara alabilirsin belki, ama hayatı komple yaşamanın tek yolu budur.
Anlaşmazlık durumlarında, dürüst ol.
Kimseyi kırma, hakaret etme.
İnsanları akrabalarına göre yargılama.
Yavaş konuş, ama hızlı düşün.
Biri sana, yanıt vermek istemediğin bir soru yöneltirse, gülümse ve en büyük aşkın ve en büyük başarıların daha büyük riskleri olduğunu hatırla.
Anneni ara.
Biri hapşırdığında 'çok yaşa' de.
Kaybettiğinde, ders al.
3 'S'yi unutma: Kendine Saygı; başkalarına Saygı; herşeyde Sorumluluk.
Küçük bir anlaşmazlığın büyük bir arkadaşlığı bozmasına izin verme.
Hata yaptığını farkettiğinde, onu hemen düzelt.
Telefona cevap verirken gülümse.Seni arayan kişi bunu sesinden anlayacaktır.
Konuşmaktan, sohbetten hoşlanan bir kadın/erkekle evlen. Yaşlandığınızda, konuşma yeteneğiniz her şeyden daha önemli olacak.
Biraz yalnız kal.
Değişikliklere kucak aç, ama değerlerini yitirme.
Suskunluğun, bazen, en iyi yanıt olduğunu unutma.
Daha çok kitap oku, daha az televizyon seyret.
İyi ve saygın bir hayat sür. İleride, yaşlandığında ve geçmişi hatırladığında, bir kez daha nasıl zevk aldığını göreceksin.
Allah`a güven ama arabanı kilitle. (Deveni bağla sonra tevekkül et).
Evde sevgi dolu bir atmosfer önemlidir.Huzurlu ve uyumlu bir ortam yaratmak için elinden geleni yap.
Sevdiklerinle anlaşmazlığa düştüğünde, o anki duruma önem ver.
Geçmişte çok yaşama.
Satırlar arasını oku.
Bildiklerini paylaş. Ölümsüzlüğü elde etmenin bir yoludur.
Gezegenimize karşı nazik ol.
Dua et. Duada, ölçülemeyecek bir güç saklıdır.·
Sana sevgi gösterisinde bulunan birini engelleme.
Başkalarının işine burnunu sokma.
Onu öperken gözlerini kapatmayan bir kadın/erkeğe güvenme.
Yılda bir kez hiç gitmediğin bir yere git.
Çok para kazanıyorsan eğer, hayattayken, başkalarına yardım et. Bu, Şansın sana verebileceği en büyük tatmindir. Unutma, istediklerini elde edememek, bazen büyük bir şanstır.
Bütün kuralları öğren, sonra bazılarına uyma.
İki insan arasındaki aşkın birbirine duydukları gereksinimden daha büyük olduğu ilişkinin, en iyi ilişki olduğunu unutma.
Başarını, onu elde etmek için vazgeçmek zorunda kaldığın şeylere bağlantılı olarak değerlendir.
İnsanlara beklediklerinden daha çok şey ver ve bunu zevk alarak yap.
En sevdiğin şiiri ezberle.
Dinlediğin her şeye inanma, sahip olduğun her şeyi harcama ve istediğin kadar uyuma.
'Seni seviyorum' dediğinde, cidden söyle.
Üzgünüm dediğinde, o kişinin gözlerinin içine bak.
Evlenmeden önce en az 6 ay nişanlı kal.
İlk bakışta aşka inan.
Başkalarının düşleriyle asla alay etme.
Tutkuyla ve derinden sev. Sonradan yara alabilirsin belki, ama hayatı komple yaşamanın tek yolu budur.
Anlaşmazlık durumlarında, dürüst ol.
Kimseyi kırma, hakaret etme.
İnsanları akrabalarına göre yargılama.
Yavaş konuş, ama hızlı düşün.
Biri sana, yanıt vermek istemediğin bir soru yöneltirse, gülümse ve en büyük aşkın ve en büyük başarıların daha büyük riskleri olduğunu hatırla.
Anneni ara.
Biri hapşırdığında 'çok yaşa' de.
Kaybettiğinde, ders al.
3 'S'yi unutma: Kendine Saygı; başkalarına Saygı; herşeyde Sorumluluk.
Küçük bir anlaşmazlığın büyük bir arkadaşlığı bozmasına izin verme.
Hata yaptığını farkettiğinde, onu hemen düzelt.
Telefona cevap verirken gülümse.Seni arayan kişi bunu sesinden anlayacaktır.
Konuşmaktan, sohbetten hoşlanan bir kadın/erkekle evlen. Yaşlandığınızda, konuşma yeteneğiniz her şeyden daha önemli olacak.
Biraz yalnız kal.
Değişikliklere kucak aç, ama değerlerini yitirme.
Suskunluğun, bazen, en iyi yanıt olduğunu unutma.
Daha çok kitap oku, daha az televizyon seyret.
İyi ve saygın bir hayat sür. İleride, yaşlandığında ve geçmişi hatırladığında, bir kez daha nasıl zevk aldığını göreceksin.
Allah`a güven ama arabanı kilitle. (Deveni bağla sonra tevekkül et).
Evde sevgi dolu bir atmosfer önemlidir.Huzurlu ve uyumlu bir ortam yaratmak için elinden geleni yap.
Sevdiklerinle anlaşmazlığa düştüğünde, o anki duruma önem ver.
Geçmişte çok yaşama.
Satırlar arasını oku.
Bildiklerini paylaş. Ölümsüzlüğü elde etmenin bir yoludur.
Gezegenimize karşı nazik ol.
Dua et. Duada, ölçülemeyecek bir güç saklıdır.·
Sana sevgi gösterisinde bulunan birini engelleme.
Başkalarının işine burnunu sokma.
Onu öperken gözlerini kapatmayan bir kadın/erkeğe güvenme.
Yılda bir kez hiç gitmediğin bir yere git.
Çok para kazanıyorsan eğer, hayattayken, başkalarına yardım et. Bu, Şansın sana verebileceği en büyük tatmindir. Unutma, istediklerini elde edememek, bazen büyük bir şanstır.
Bütün kuralları öğren, sonra bazılarına uyma.
İki insan arasındaki aşkın birbirine duydukları gereksinimden daha büyük olduğu ilişkinin, en iyi ilişki olduğunu unutma.
Başarını, onu elde etmek için vazgeçmek zorunda kaldığın şeylere bağlantılı olarak değerlendir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.jpg)






































