Hüsrev Hatemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüsrev Hatemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2026

ÖLÜM SUSTUĞUDUR BİR SEVDİĞİN

Ölüm, sustuğudur bir sevdiğin,
    Biraz uzun...
Sararması bir güzel yüzün,
     Biraz katı...
Günlerin azaltması sevilenleri,
      Biraz hiç yok...
Ölümümüzle kavuşma ümidi,
       Biraz uzak...
Gözlerse billurları düşünülerin,
O çocukluktan kalma türkülerin
Eskidiği gözlerinde, derinde,
Ölüm billurlaşır ölülerin.

Hüsrev Hatemi

30 Ocak 2026

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi 
Hepsi ardımızda kalır.
Kimi sevinçler daha yüksektir 
Ne zaman başımızı çevirsek 
Eski siyah beyaz bir film gibi titrek,
Geçmiş günlerin doruklarında 
Bir anıt misali görünür. 
Sevaplar, yol arkadaşlarımız 
Hayat yolunda yan yana yürürüz 
Vicdan azapları başımızın belası, 
Çıkış kapısı yolunda bu âlemin 
Bizden hızlı yürürler önümüzde; 
Ölüm kapısına bizden önce varır, 
Alaycı bir bakışla beklerler bizi... 
Ne sevinçler, ne kitaplar 
Yanımızda sadece 
Sevaplarla azaplar.

Hüsrev Hatemi 

29 Ocak 2026

DERTLİ YILLAR

I
Demiryolu kenarı, o ahşap evde 
Oturduk bir süre ve bundan böyle 
Hayat uzayıp gidecek gibiydi 
Demiryolu misali önümüzde. 
Neydi o garın adı, sen girdin... 
Kapısına dayanmıştım yağmurda 
Sen içeride, terk edilmiş, boş 
Korkunç ve ürpertici vitraylı 
Paslanmış raylı garda kaldın.

Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim 
Burda biraz vakfe mümkün mü beyim?
Güzel de olsa güz hüzünlüdür; 
Haydi bu sararmış tomarı sar da, 
Beni en dertli yırlarla çağır. 
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

II
İnceldi keder, inceldi inceldi... 
Geçti iğnesine günlerin 
Ve oyasını işledi kalbimize. 
Tez silindi tezhibi, laciverdi, 
Sevincin, neşenin, bahtın 
Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey,
Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın?

III
Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş? 
Bana bir yaklaşan var sen giderken... 
Bana dönük olmalı gözlerin, 
Uzaklaş ama yine bana dönük... 
En sönük ışık bile fazla artık.
Ardımda adımları, ensemde soluğu 
Bir yaklaşan var bana, giderken sen.

Uzaklaş ama yavaş, ne bu telâş 
Ayrılık kalbimde bir elmastıraş.
Sonu geldi... 
Sonu geldi günlerin ve güzeldi.
Güzeldi eski Bostancı ve çivit mavisi sular,
Deniz kestaneleri, kara tren, mavi diken Artık her şey uzaklaşıyor benden.
Tanrım, bu görüntüler kaybolmamalı 
Ne eski Viyana, ne Londra, Vahşi Batı 
Ne Üsküdar kaybolmalı ne Edirnekapı.

Umarım kalkış gününden sonra 
Malik veya Rıdvan salonlarında, 
Tekrar seyrederiz oralarda.
Uzaklaş, gülümse uzaktan bir kere, 
Yüzün öte bahçelerin de gülüyse, 
İçim aydınlanacaktır gülümse.
Beni en dertli yırlarla çağır 
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

IV
Ey Ezel Lodosçusu! 
Al eline tırmığını 
Ömrümün sahil yoluna vurmuş yığını,
Karıştır, belki bulurum 
Altmışlı yılları bu arada 
Epiktetos ve Câvidnameli günler 
Bir de erken gidenleri yaşıtlardan. 
Şimdi türbe duvarlarına da yapışmış
"Overlokçu aranıyor" ilanları.

Yoksa aranan ben miyim ey Lodosçu?
Yoksa sence gençlik yalnız 
Kadıköy vapurlarına mı vâbestedir?
Kulağım hep aynı sestedir 
Ey Ezel Lodosçusu! Sen de 
Çatlak, berbat ve sevdasız sesinle 
Beni en dertli yırlarla çağır. 
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

V
Sefil bir sefinede gider sevincim, 
Kalbimse kıyıda kaybolur, yiter. 
Onu Nakkaştepe'ye nakşeylemeyin 
Defnedilsin, belki yeniden biter 
Beni ey damıtılmış güzellik!

Beni ey "hüsn"ün çehreleşmişi 
Beni en dertli yırlarla çağır, 
Çünkü çirkab ve çamur çoğalmıştır.

Hüsrev Hatemi 

18 Ocak 2023

HÜSREV HATEMİ Şİ'İRİ KADİM / ŞİİRİ SEVME EGZERSİZLERİ

Son yıllarda Türkiye'de şiir sadece yazılır oldu, okuyan pek yok. Ben ortaokulda iken, bizim sokakta oturan Kirkor ve Sıtkı diye aynı yaşta iki çocuk vardı. Anneleri sokakta oynamalanına izin vermediğinden, akşama kadar, ayna hizadaki evlerinin parmaklı pencerelerinden yana bakışlar fırlatarak ve birbirlerinin sözünü sürekli keserek "Senin komikliğin çok güzel, artık sus da ben komiklik yapayım" gibilerden konuşurlardı.

Bizim edebiyat ve şiir alemimiz de Kirkor ile Sıtkı'nın muhaverelerine benziyor: "Senin şiirin güzel, ama bir de benimkini dinle, benimki nasıl?" Bu duruma gelmemizde, biraz da serbest şiirde musıkî aranmayacağı yanlış inancıyla itinasız şiirlerin çok yazalmasının rolü var. Aynı şekilde, aruz veya hece vezninin musikî sağlamaya yeterli olacağı yanlış inancıyla, birbirine benzer ve sıradan şiirler de çok yazılıyor.

Şiiri yeniden sevmemiz için, herkesin bazı idmanlar yapması lazım. Önce samimi olmalıyız. Herkes Yahya Kemal'i veya herkes Necip Fazıl'ı seçmeye mecbur değildir. Zamanın ve çoğunluğun zevk imtihanından geçmiş olan herhangi bir şairden kendimize bir şiir parçası seçebiliriz. Bu şiir parçasını, yoga öğrencileri gibi, günlerce tekrarlayarak demli çay gibi içtiğimizi hayal edersek, şiir zevkimiz gelişir sanıyorum. Mesela, Yunus Emre'nin şu dörtlüğü:

Aydan aydındır yüzleri 
Şekerden tatlı sözleri
Cennette huri kızları 
Gezer Allah deyu deyu

Bu dörtlüğü kendi kendimize okurken, "Aydan aydındır yüzleri" mısrasındaki "y" sesinin tatlı tekrarından doğan musikîyi duyacak, bir yandan da bu musikîye ayak uydurarak kayar gibi yürüyen Mona Lisa gülümsemeli kızlar tablosunu gözümüzde canlandıracağız.

İdmana mistik tablolarla başlamak istemiyorsak, başka bir örnek bulabiliriz. Meselâ Ahmed Haşim'in ümitsizlik ve kahır ifade eden mısraları:

Boğdum sükûn-ı kahr ile aşk-ı muhâlimin 
Vahdet-güzin-i kalbim olan yâr-ı lâlini.

Fakat şurası da çok önemli: Egzersizler farklı duygular ifade eden şiirlerden seçilmeli. Hep aynı duyguları seçersek, şiir sevme egzersizleri değil, mesela mistisizm, aşk, yahut nefret egzersizleri yapmış oluruz. Amacımız da bu değildir Eskilerin dediği gibi "Tilke mes'eletün uhrâ" (o başka meseledir).

BİR TEKLIF

Yabancı kaynaklı televizyon dizilerinde gıpta ederek izlediğimiz bir özellik var. Bir zamanlar bu özellik bizlerde de varmış. Duygular ağır bastığında, akıl galip geldiğinde, şakalaşmak istenildiğinde bazı beyit veya mısralar anılır, dinleyenin de bildiği bu beyit ve mısralar ortak bir kültür zenginliği oluştururlarmış. Ben lise ve üniversite sıralarında iken bu adet henüz devam ediyordu. Gazetelerde az da olsa "Ol mâhiler ki derya içredür, deryayı bilmezler" gibi mısralar sık sık yer alırdı. O zamanın yazarları şimdi dünyada değil. Bizim nesil, ortak bir kültür zenginliğinde birleşmedi. Biz, birbirimizi hicvedemedik, sade vezinsiz kafiyesiz küfürlerle kavga ettik. Bu böyle giderse, birkaç yıl sonra ortak kaynaklarımız piyasa şarkı sözleri olacak. Kültürlü bilinen kişiler bile konuşuren Fosforlu Cevriye güftesinden parçalar zikredecekler. Bu gidişi biraz olsun durdurmak için, Türk Edebiyatı okuyucularına bir önerim var. Bir defter hazırlayarak bu sahifelerde vereceğimiz mısra, beyit veya şiir parçalarını kaydedelim. Boş vakitlerde bunları doğru telaffuzuyla ezberleyelim. Hiç olmazsa az sayıda meraklının elinde bu tip defterler oluşsun. Ümit bu ya, belki ortak kaynaklarımızın res torasyonunu gerçekleştiririz. İlk seçmeleri aşağıya alıyorum.

Olduğum ağlamazım, korkum odur ki ölücek 
Seni kimler seve ben âşık-ı mahzun yerine.

(Taşlıcalı Yahya)

(Öldüğüme ağlamam yalnız ben öldükten sonra benim gibi mahzun âşık yerine seni kimler sevecek, korkum bundan).

Aşinalıkta sebat üzre ne bir kimse olur.
Bu cihan içre karar üzre heman gam bulunur.

(Mevlâna Kutbî Çelebi)

(Bu dünyada kararlılık gösteren tek şey gamdır. Dostlukta sebat eden hiçkimse arama, bulamazsın)

Hakkı biz bulduk deyu zannetmesin ashab-ı kal
Cûylar çün erdiler deryaya hâmuş oldular.

(Hayâlî)

(Lafla, sözle vakit geçirenler Hakk'ı bulduklarını sanmasınlar. Nehirler denize ulaşınca artık çağlayarak akmaz, sessizleşirler. Şu halde Tanrı'ya gönül yolu ile erişenler de denize varır, susarlar).

Kizlep tutar sevüglüg adrış günü belgürer 
Başlığ gözüg yapsama yaşı onung savrukar.

(Divanü Lügati't-Türk)

(Aşk ne kadar gizli tutulsa da, ayrılık gününde ortaya çıkar. Yaralı yüreğinle gözünü yummaya çalışma, gözyaşların etrafa saçılır).

Cem'et özüni, olma perişan rakam misal 
Fani cihanı sıfr gibi, hiçe kıl hesâb.

(Hayâlî)

(Kendini topla, rakamlar gibi dağınık olma. Făni dünyayı sıfır gibi hiç hükmünde say).

KAYDEDİLECEKLER

Müşkil bu kim muhabbet iki baştan olmadı Sevdirmedi sana beni, illa bana seni.

(Necâtî)

(Zor olan taraf şu ki, aramızdaki sevgi iki yönlü olmadı. Sadece seni bana sevdirdi. Beni, sana sevdiremedi gitti).

Anı hoş tut garibindir efendim işte biz gittik 
Gönül derler, ser-i kûyunda bir divânemiz kaldı

(Hayâlî)

(Biz gidiyoruz, senin sokağının başında gönül adlı bir çılgın bıraktık. Gariptir, onu incitme efendim, hoş tut onu).

Yârin hayâl-i gamzesini hem-dem eyledim 
El iyd-i ekber eyledi, ben mâtem eyledim.

(Halim Giray)

(Yârin bakışının hayalini arkadaş edindim, herkes büyük bayram içindeyken ben yas tuttum).

Bir demir dâğı delip, boynuna almak gibidir 
Her kişi âşık olurdu eğer âsân olsa.

(Taşlıcalı Yahya Bey)

(Eger aşk kolay bir iş olsaydı herkes âşık olurdu. Halbuki aşk demirden bir dağı delerek, boynuna asmak kadar güçtür).

Getirdin ey dil-i âvâre sineye bir bir
Ne denlü gussa vü gam varsa âşinâ diyerek 

(Şeyhülislam Yahya)

(Ey âvâre gönlüm, ne kadar keder ve gam varsa, hepsi tanıdıktır diyerek benim yüreğime taşıyıp durdun).

Ruhlarından çekmez el, bâd ile eyler arbede 
Görmedim zülfün gibi alemde bir sevdâzede.

(Hayâlî)

(Yanaklarından elini çekmez, rüzgar ile savaşır. Ben şimdiye kadar dünyada senin saçın gibi sevdaya tutulmuş birini görmedim).

Adem, behişti dâneye sattı, o hâle ben 
Benzerse böyle benzese oğlan atasına.

(Hayâlî)

(Hazreti Adem, cenneti bir buğday tanesine değiştirdi, ben ise sevgilinin yüzündeki ben ile cenneti değiş tokuş ettim. Bir oğul, atasına ancak bu kadar benzeyebilir).

Ey dil, deme dağıttı siyeh sünbilin sabâ 
Senden yayılmasın bu haber kim siyahtır.

(Nailî-i Kadim)

(Ey gönül) Onun sünbül kokulu kara saçlarını saba rüzgârı dağıttı, fakat nene gerek bu kara haber senden yayılmasın).

Şûr-efgân olan Nailiyâ kişver-i nazma
Hükm-i rakam hâme-i câdû-fenimizdir.

(Nailî-i Kadim)

(Şiir ülkesinde karışıklık çıkaranın kim olduğunu mu soruyorsun ey Nâilî, bu karışıklığı çıkaran, bizim cadı (büyücü) gibi hünerli olan kalemimizin ortaya koyduğu, yazdığı şiirlerdir).

Gel gül gözüme, gözüme seylâb gelmeden 
Bu ömr gemilerine garkâb gelmeden

(Kadı Burhaneddin)

(Gözüm, gözyaşı seline boğulmadan gel de gülüşünü göreyim. Ömrümün gemileri batmadan önce gülüşünü göreyim).

Özünü bil anadan özün üzüni 
Zira bilmek dahi pâye pâyedir.

(Kadı Burhaneddin)

(Önce kendini bil, sonra benliğinin de özüne ulaş. Çünkü bilginin de dereceleri vardır).

Hiç kimsenin bu dünyada yoktur selameti 
İlla hayâl-i yâr müsellem gelir gider.

(Kadı Burhaneddin)

(Bu dünyada kimseye esenlik yok. Sadece sevgilinin hayali herşeyden emin olarak yolculuk ediyor. Gözümüze gelip gidiyor).

Eğerçi köhne metaiz revâcımız yoktur 
Revâca da o kadar ihtiyacımız yoktur.

(Nâbî)

(Her ne kadar eski, köhne isek ve rağbet görmüyorsak da, beğenilmeye ve aranmaya o kadar da ihtiyacımız yoktur).

Yerler ü gökler götürmedi emânet gencini 
Hoş götürdü bu dil-i virana aşkolsun derim.

(Usûlî)

Kur'ân-ı Kerim'de sorumluluğun (emanet) dağlara, göklere ve yere teklif edildiğini onlar kabul etmeyip, insanın sorumluluk yüklendiğini bildiren bir ayet vardır. Bu beyitte Usûlî yerler ve gökler sorumluluk kabul etmediği halde, viran gönülün emaneti yüklenmesi sebebiyle "aşkolsun" diyor.

Dünyayı çok sınadık bir bû yimiş 
Kamu alem cümlesi bir Hû'yimiş

Kaplan aslan ejderhalar cümlesi 
Ecelin kaynağında ahûyimiş.

(Kadı Burhaneddin)

(Dünyayı çok sınadık, ancak bu kadarmış. Bir güzel koku kadar geçici bir güzellik imiş. Bütün alem varlığı, bir Hû diyecek kadar kısa süre imiş (Ayrıca Tanrı'nın varlığından ibaretmiş. Hû, "O" manasına Allah da demekir) Kaplan ve aslan nasıl su içmeye gelen ceylanları avlarlarsa, bu yırtıcı hayvanlar da ölüm kaynağından su içme zamanı gelince ceylân kadar güçsüz olurlarmış).

Hazan faslı durur zâhirde lâkin 
İçimde mevsim-i meyve-pezan'dir.

(Kadı Burhaneddin)

(Dıştan görünüşe göre bu sonbahar mevsimidir. Fakat benim gönlümde, meyvaların olgunlaştığı mevsimdir).

Ger yüzün suyu vâr ise, döküm yüzün suyunu
Fark et âhır şol imâm-ı dîni, Fasilyus'dan.

(Kadı Burhanoddin)

(Eger namusun varsa, çıkarların için kimseye yüz suyu dökme. Kendi din büyüklerinin değerini bil. Kendi dininin büyüklerini, Vasileus (Ortadoks Bizans adı) ile karıştırma.

Kadi Burhaneddin, geniş görüşlüdür. Bu beytini aldığımız gazelinde "ister Müslüman ister Frenk olsun din, doğruluktan ibarettir demektedir. Ancak, geniş görüşlülük başka, kendi dininin kıymetini bilmemek başkadır. Günümüzde de bazı kimseler İslam dinine hep tenkid nazarı ile bakarken, Mahareş Yogi sözlerini derin bir huşu ile dinleyerek algılamakta ve ağızlarından hayranlık suyu salgılamaktadırlar. Kadı Burhaneddin burada, bu gibi kimseleri uyarmaktadır. Yoksa Kadı Burhaneddin, Nesimî. Mevlânâ gibilerinin Hıristiyan dinine saygıları, günümüz aydınlarına göre daha gerçek ve bilgiye dayanan bir saygıdır. İslam dini Hıristiyanlığa sevgi ve saygı ile bakar. Fakat kendi değerlerine gözünü kapatmaz.

Bâr-i gam-ı muhabbeti yüklenme ey gönül 
Ahir tahammül etmeyesin ihtimâldir.

(Bâkî)

(Ey gönül sevgiden doğan kederin yükünü yüklenme. İhtimaldir ki, sonunda taşıyamaz olursun).

Dil, kayd-ı aklı selb edeli şâd olup gider
San, tıfıldır ki hâceden âzâd olup gider.

(Bâkî)

(Gönül aklın bağını kopardığından beri sevinçli yürümekte (sevincini sürdürüyor). Sanırsın ki, gönül bir çocuktur. Okuldan çıkmış, hocadan kurtulmuş çocuk gibi sevinçli yürüyüp gitmekte).

Tenha salın ey dost, sen ağyârı n'idersin? 
Cennet gülünün bilesine nâr gerekmez.

(Necâtî)

(Sen yalnız gez ve dolaş, yanına başkalarını alıp da ne yapacaksın ey dost? Sen cennet gülüsün. Cennetteki güller dikensizdir. Cennet güllerinin beraberinde diken olmaz, gerekmez).

Zülfi haberin bad-ı sabâdan ne sorarsın?
Bir misk adını bilmeğe attar gerekmez.

(Necâtî)

(Sevgilinin saçının haberini neden saba yeline sorarsın ki? Güzel kokulu misk adını herkes bilir. Misk adını bilmek için nasıl parfümcü (attar) olmağa gerek yoksa, sevgilinin güzel kokulu saçının haberini de saba yeline sormağa gerek yoktur. Bu haberi herhangi bir kimse de bilebilir, duyabilir).

Dil, tîrine dayanıp ider kûyuna heves 
Bir pîrdür ki, mescide gider asâ ile.

(Necâtî)

(Gönlüm, senin attığın oka dayanarak (onun geldiği yöne güvenerek) senin mahallene doğru yol almağa heveslendi. Bu haliyle gönlüm, değneğine dayanarak mescide giden bir yaşlıya benziyor).

Aferin olsun benim sihr âferin eş'arıma
Hûb-rûlar içre ben sevdiklerim mümtaz olur.

(Necâtî)

(Aferinler benim büyüler, sihirler yaratan şiirlerime. Bu şiirlerin büyüsü sayesinde, benim sevdiklerim seçkinleşir).

Göklerde âh u yerde yaşım macerasıdır 
Her bir diyarın anılan âb ü havasıdır.

(Necâtî)

(Göklerde, benim çektiğim ah, yeryüzünde ise benim gözyaşlarımın macerası hüküm sürer. Her ülkenin en başta anılan özellikleri suyu ve havasıdır).

Benim sevim ne verir sende himmet olmayıcak 
Neye yarar iki baştan muhabbet olmayıcak.

(Necâtî)

(Benim sevim (sevgim) sende de gayret olmazsa neye yarar? Sevgi iki taraflı olmaz ise bu sevgi ne sonuç doğurur).

Attık murad menziline âh okların
Taşlar dikildi, oldu nişâne mezârımız.

(Hayâlî)

(Murad ettiğimiz, arzuladığımız hedefe doğru âh oklarını fırlattık. Her okun düştüğü yere taşlar dikildi. Bu taşlar bizim mezartaşımız oldu. Yani, ölmekle murad menzilimize kavuştuk).

Bişnev ez ney çun hikâyet mikoned 
Ez cudâiha şikâyet mikoned.

(Mevlâna)

(Neyi dinle (neyden dinle). Nasıl hikâye ediyor halini. Ayrılıklardan şikâyet edip duruyor ney).

Mesnevi'nin başlangıç beyti olan bu iki mısraı, Mevlâna ülkemiz topraklarında yattığı için aslı ile beraber ezberlemek iyi olur. Batı ülkelerinin de eski Yunanca ve Latince olmak üzere ortak bildikleri sözler vardır. Türkiye'de yaşayanlar, özellikle Selçuklulardan itibaren Türkler, Batı-Doğu kültürleri arasında köprü olmuşlardır. Bizim sadece "gittim, gördüm, yendim" gibi Batı sözlerini bilmemiz yetmez. İslam kültürünün kişilerini de bilmemiz gerekir.

Yunus Emre, Mevlâna, Birûni, Ahmet Hamdi Tanpınar ve daha birçok isim sayılabilir ki, ideal kültür köprüsü görünümündedirler.

Bir cûybâr-ı mihr-ü vefayım zamânede
Evvel bahar geldi bulanık degül miyem?

(Hayâlî)

(Ben bu zamanın bir sevgi vefa nehriyim. İlkbahar gelince nehirler bulanık akar. Ben de bu bahar mevsiminde bulanık akmıyayım da ne yapayım?)

Gönül derler bir eğlencem deli var 
Başında vâdi-i aşkın yeli var.

(Hayâlî)

(Benim gönül denen ve bana eğlence olan bir deli'm var. O delinin başında da aşk vadisi rüzgarı eser).

Anlar ki mücerredü ten uryanlardır 
Bir sinede cem'iyyet eden canlardır 
Cân-ü dil ile tekyegeh-i uşşaka 
Kendi ayağıyla gelme kurbanlardır.

(Fasih)

(Onlar ki kendilerini herşeyden tecrid etmiş ve giyimlerini ihmal edenlerdir. Onlar aynı kalbde toplanan canlardır. Can ve gönülden aşıklar tekkesine kendi ayaklarıyla gelen kurbanlardır onlar).

Esrârını dil zaman zaman söyler imiş 
Hengâme-i gamda dâstan söyler imiş 
Aşk ehli olup da mihnet-i hicrana 
Ben sabrederim diyen yalan söyler imiş.

(Azmizâde Hâleti)

Pendî dehemet eer bemen dâri gûy 
Ez behr-i hudâ, Câme-i tezvîr mepûş 
Dünyâ hemme saatî ve ömr-i tu demî,
Ez behr-i demî, ömr-i ebed râ mefürûş.

(Ömer Hayyam)

(Eğer beni dinlersen sana bir öğüt vereyim. Allah aşkına, başkalarına iftira etme ve kötüleme, müzevirlik elbisesini üstüne giyme sakın. Dünyanın varoluş süresi bir saat ise, senin ömrün ancak bir saniyedir. Bir saniye için, ebedi ömrünü satma, feda etme).

Belâ dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur.
Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur

(Divâne Mehmet Çelebi)

(Belâ bize gönlümüzden gelir. Gönül verdiğimiz o sevgili elinden imdad istemiyoruz (İmdad gelmiyor). Şikayetimiz sadece gönüldendir. Kimseden feryad etmiyoruz).

Yârab ya akl ü dânişe feyz ü revâc ver 
Yahud Cihanda etmesin ehl-i hüner zuhur.

(Hersekli Arif Hikmet)

(Yârabbi ya akıl ve bilgiye rağbet edilmesini sağla, ya da dünyada bilgi ve hüner ehli görünmez olsun).

Enderin eyyam k'âsâyiş nemi yâbend enâm 
Hükm, ber erbâb-ı ilm, ehl-i cehâlet mikonend.

(Ferganalı Seyfeddin Mehmed)

(İnsanoğlunun rahat ve emniyet yüzü görmediği bu günlerde, cahiller, ilim erbabını yargılıyorlar).

Bî akl bi sitâre vü müflîs ü mendebûr 
Yokdur cihanda bir dahi chl-i kalem gibi.

(Necâtî)

(Akılsız, talihsiz, müflis ve mendebur olan kalem sahipleri gibi bir topluluğun dunyada bir eşi daha bulunmaz).

Felek be merdüm-i nâdân dehed zimâm-i murad
Tu ehl-i fazli ve dâniş hemin günahet bes.

 (Hâfız)

(Felek, nadan kişilerin eline murad dizginini verir (onların muradını verir). Sen ise fazilet ve bilgi sahibisin. Sana bu günah yeter).

Göricek yârin elde ok ve yâ'sın 
Benimçin Hâce başla, oku Yâsin

(Necâtî)

(Sevgilinin elinde ok ve yayı görünce beni ölmüş bilerek ey Hoca, Yâsin okumaya başla).

Gönülde aşk birdir, sevdiğim de daima birdir 
Muhabbet ehline şahid birdir, müddeâ birdir.


(Gönülde aşk birdir. Sevdiğim de bir tanedir daima. Sevenler için tam da iddia makamı da veya suçlama konusu da birdir) Filibeli Ahmed Efendi kadı olduğu için yaptığı tasavvufi teşbihler mahkemeden seçilmiş.

Değildir pehr-i İstanbul civân- nazenindir ol
Kenârına çekup ânı, der âğuş eylemiş derya. 

(Rasih)

(Bu gördüğüm İstanbul şehri değil, nazenin bir genç ve güzel sevgilidir. Deniz, o sevgiliyi kucaklamak için, sahiline çekilmiştir).

Bend olmadi dil, etmeyicek yâr tekellum
Zahir bu ki her güfteye bir beste gerekir.

(Rasih)

(Sevgili konuşuncaya kadar gönlümüz ona bağlanmış değildi. Konuşmaya başlayınca ona bağlandık. Görünüşe bakılırsa her güfteye bir beste gerektir) Rasih, burada güfte ve beste kelimeleri ile kelime oyunu yapıyor. Beste'nin Farsça'da kelime anlamı "bağlanmış"tır.

Bir deveci yeder deve
Yularından seve seve
Birbirinden eve eve 
Deve ağlar yeden ağlar

(Seyrânî)

(Bir yol gösterici (mürşit) sevgi ile bir müridi Tanrı yolunda ilerletiyor. Fakat ikisi de Tanrı aşkı ile bir diğerinden daha acele ile, telaşla ağlayıp duruyorlar).
Sembolik manasının ötesinde, bu dörtlük gözümüzün önüne çok sevimli bir sürrealist tablo getiriyor. Bir bozkırda ağlayan deveci ve onun sevgi ile güttüğü devenin de ağlaması, insanoğlunun yalnızlığını da düşündürüyor, Tanrı aşkının kurtarıcılığını da. 
Ayrıca "yeder" şeklindeki fiil çekimi, dilimizdeki yeder kelimesinin etimoljisini de ortaya koymakta. Çok şakacı bir eski türkü vardır.

Uzun olur bu dağların meşesi 
Anasının yedekte bağlı Ayşesi.

Burada da, anne at yanında yedekte bağlı bir tayın sevimliliği, Ayşe'nin henüz küçük oluşu ve annesinin yanından ayrılmayışı dolayısıyla hatırlanıyor. Buradaki "eve eve" ivedilik ile aynı köktendir. Acele etmek mânasındadır.

Yunus Emre de;

Hayırdan çok şerri sever 
İşlemeğe becit ever.

derken aynı kelimeyi kullanıyor Yani iyilikten çok kötülüğü seven ve kötülük yapmakta acelecilik gösterir. Acele kelimesini hatırlamışken Evliya Çelebi'nin naklettiği bir beyti almamak olmazdı:

Asiyab-ı felek âhir öğüdür dânemizi.
Çün gelir nevbetimiz, etme a devran acele.

(Felek değirmeni, sonunda nasıl olsa bizi de öğütecek. Sıramız nasıl olsa gelecek, ey zaman senin bu acelen bu telaşın nedendir?)
Çok çarpıcı bir beyit değil mi? Acele bana "gacele" kelimesini de hatırlattı. Gacele, Azeri Türklerinin saksağan için kullandıkları kelimedir. "Gacele"nin geçtiği bir Azeri çocuk tekerlemesini de burada analım.

Karga diye gaar gaar 
Gacele diyer "zehrimaar"
Serçe diyer "ne işin var?"

(Karga gar gar diye öter. Saksağan ona "zehir zıkkım" diye bağırır. Serçe ise saksağana "sana ne, sen kargaya ne karışıyorsun? der).

Üstümüzden gelen, boran kış gibi 
Yavru şahin pençesinde kuş gibi 
Seher çağı bir korkulu düş gibi 
Çağırta çağırta aldı dert beni.

(Pir Sultan Abdal)

Namertler içinden hicret et durma
Yapacağın hayrı kimseye sorma
Kişizâdelikle kendini kurma 
Mezar taşı ile iftihar olmaz.

(Sümmani)

Bed-nâm-ı aşk oldum, ölürsem belâ budur
Mahşerde dahi diyeler of mübtelâ budur.

(Necâtî)

(Aşk yüzünden adım kötüye çıktı. Ölürsem, İşin kötü tarafı şu ki, mahşer gününde bile bu kötü adımla hatırlanacağım. Herkes beni birbirine göstererek "O aşk tutkunu işte budur" diyecek).

Hîn megû ferdâ i ferdâhâ guzeşt 
Ta bekülli negrered eyyâm-ı kest

(Mevlâna)

(Yarın yarın deme, çok yarınlar geçti. Sakın ki, tarlanı ekme mevsimi tamamen geçip gitmesin).

Ey bir gediğine, bu cihanın konulmayıp
Gam ellerinde seng-i beyâban olan başım.

(Hayâlî)

(Ey bu cihanın bir gediğini kapatmakta işe yaramayıp da gam ülkelerinin bozkırlarında bir kaya olan başım).

Bir nihal-i tâze sevdim bâgbân-ı dehr iken
Gülşenin âzâd kildim servini, şimşâdını.

(Hayâlî)

(Ben dünya bahçesinin bakıcısı iken, taze bir fidan sevdim. Bahçenin güzellikte adı çıkmış uzun boylu ağaçlarını azad ettim Bana küçük fidanı sevmek yeter).

Can versem anuban kad ü ruhsar-ı yârımı
Nahl-i gül ile ziynet edesüz mezârımı.

(Hayâlî)

(Sevgilimin boyunu ve güzel yuzunu (yanaklarını) anarak ölürsem, siz de benim mezarımı gül fidanları ile süsleyin. Gül fidanı onun boyunu, güller de yüzünü temsil edecek).

Serir-i aşk ya mecnûnun olsun yâ benim olsun 
Hayâlî sanmasın âlem ki merd-i iştirakem ben.

(Ey Hayâlî aşk ülkesi hükümdarlığı ya Mecnun'un yahut benim olsun. Ben ortaklıktan hoşlanmam. Herkes benim ortaklık taraftarı olduğumu sanmasın).

Kıldım sefer diyâr-ı gam u derd u mihnete
Basdım kadem bu denlü elemle vilâyete.

(Hayâlî)

(Gam dert ve mihnet diyarına sefer ettim Vilâyete, bu kadar elemle ayak bastım).

Hane-i gönlüme hayâli girip 
Verdi gam nakdini kirâ vilâyete.

(Hayâlî)

(Gönül evime sevgilimin hayâli girdi. Kira karşılığı olarak da bana gam, keder nakdini verdi. (Kira karşılığı olarak gönlüme g ve keder akçesi ödedi).

Hüsrev Hatemi 
Eriyen Mumlar / Dergah Yayınları

18 Nisan 2021

Sürgünden Dönüş

I
O kentin kapısı önünde;
Kuşkular kuşanmış ve dalgın,
İç kentim mi bir dış kent miydi bu?
Bilemem, bunu şimdi sormayın...
Karanlık bastırıyorken girdim;
El ayak çekilmiş dar sokaklardan,
Bir ağaç üstünde oturmuştum, huzursuz
Üşümüş ve türlü tehlikeye maruz,
Karşı tepede bir konak
Bir iki penceresi ışıklı...
Tepe eteğinde, güneşin yasını tutan,
Karalar giymiş bir koru
Koru değil "meşcere" diyordum,
Çünkü içim makbere gibiydi,
Ortaçağda bir gece yaşıyordum.
Bu kentle ilgili bir anım yoktu...
Kentin adından da habersiz
Sadece altında oturduğum ağacın
Nefes aldığını hissediyordum.

II
Huzursuz, üşümüş, tehlikeye maruz
Dışım buz kesmiş, yüreğimde buz
Yaslı bir beste, yüreğimden
Beynime doğru yükselirken
Hatırladım ki birden,
Bu kent benim sürgün yerim
Kendimi buraya süren mi? O da ben.

III
Şirazlı Hâfız "kısa bir süre mümkün ancak,
Birbirimizi görme saadeti"
Demişti bunu nasıl unuttum?
Bu saadetten bir iki yudum,
Ya da doyasıya nazar etmek,
Kesin kurtarırdı beni sürgünden
Görünmez bir elle kaldırıldım,
Kendi dünyama geri alındım...
Yas giysisinden soyunmuş ağaçlar
İçimde ne makbere ne makber
Sadece Şirazlı Hâfız'dan gelen uyarı:
"Kısa bir süre mümkün olacak,
Birbirimizi görme saadeti"
"Alemin seyir defterine,
Devamımız kaydedilmiştir"
Yine de...

Hüsrev Hatemi



03 Mart 2019

Postnişin

Füsun ki, gözlerinin postnişini o idi,
Kederdir yüregimin degişmez postnişini
Kırmızı mavi deniz karardıgında akşam
Yüregim zaten soğuk, çek yalnızlık! Elini
Birazdan görünecek o çatık kaşlı adam,
Ve serbest bırakacak anıların selini....
Karda soğuk kokardı paltosu Peder Bey'in
Soğuğun da kokusu mu olurmuş? Demeyin
Babalar paltolardır, siyah, gri, lacivert
Her pederin pederi kendi yüreğine dert,
Her anne yüreginde kendi annesi anı,
Bilinç okyanusunun köpek balıklarıysa,
Parçalar anılara biraz derin dalanı
Suç bende biliyorum, hep orda kalmalıydım
Sandık odasında hiç geçmezdi belki zaman,
Yaşardı Fevzi Paşa, yaşardı komşu Hanım,
Denizde mayınlara aldırmazdı Chamberlain
Füsun ki, gözlerinin postnişini o idi,
Kederdir yüregimin degişmez postnişini
Ey Keder! Yüreğimin degişmeyen konuğu,
Seni bazan unuttum, yalancı bir coşkuyla
Fakat neşemin birden kesilince solugu,
Beni süzüp durursun, alaycı bir kuşkuyla
Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini
Kederdir yüreğimin değişmez postnişini

Hüsrev Hatemi

18 Ekim 2017

Sadece Dekorlar Kaldı Geride

Aragon, her okuyuşta ben etkileyen bir şiirinde

“De tant d’atroces trahisons
İl n’est resté” que les décors” 

diyor:

“Bunca acımasız ihanetten, 
sadece dekorlar kaldı geriye”

Her yaşanan ihanetin geçtiği mekân (dekorlar) ayrıdır. Bir meslek arkadaşınızdan beklenmedik bir ihanet görmüşsünüzdür, dekorlar Beyazıt, Üniversite binası ve onun mermer sütunları olabilir. Başka bir acı olayın dekorları, Çemberlitaş, Divanyolu veya Sultan Mahmut türbesi manzarası olabilir. 

Sadece ihanetler değil, güzel hatıralardan, mutlu eden olaylardan da dekorlar kalıyor geriye. Teşvikiye Cami avlusu, Şişli Cami avlusu, Levent Cami avlusu... Cami avlularından, sevilenler uğurlanıyor. Onlar beyin hücrelerine kazılmış mutlulukları, ihanetler ve onların dekorlarının hayallerin, toprak altına taşıyorlar. Bizim uğurlanmamızla, bizim âlemimiz toprak altına girecek. 

Dekorlar yeryüzünde kalıyor. Bir müddet sonra onlar da kalmıyor. Nazım Hikmet’in “Su başında durmuşuz” diye başlayan şiir, dekorların da ölümlü olacağının bir hikâyesidir. Beyazıt Meydanı yoğun olarak ihanetlerin ve mutlulukların sinmiş olduğu bir dekorlar topluluğudur veya “dekordur”. Sultanahmet Meydanı da öyle. Küçük, kişisel mutluluklara veya ayrılıklara, ihanetlere dekor görev yapmış pastahaneleri, kafeteryalar, sinema salonları vardır. Bazan bu çaptak dekorlar gidiyor. Biz geride kalıyoruz. Pangaltı’daki Haylayf pastahanesi gibi... Şimdi yerinde Ramada Oteli var. Otelin pastahanesinde kahve içen bir gence “evladım, burada bir zamanlar Haylayf (High life) Pastahanesi vardı” dersem, muhatabım beni öteki dünyadan gelen bir ziyaretçi gibi görecek ve rahatı kaçacak. Şu halde eski dekorlardan bahsetmemeliyim. Beynimin kompakt diski geri dönüşüm çukuruna tevdi edilinceye kadar, beynimin “player”inde bu dekorları canlandırarak, sadece kendim seyretmeliyim. Aragon, aynı şiirde diyor ki 

“bütün çiçekler, giderek tatlanır, 
bütün gözyaşları buharlaşır, 
hummalardan ve tekrar sağlığa kavuşmalardan da, 
sadece dekorlar kaldı geriye”. 

Aragon devam ediyor 

“Kalbimiz, 
Bu elimizle parçaladığımız ekmek, 
Bu kuşların gagaladığı”.

Evet, kimse sapasağlam Halk Ekmek fabrikasından yeni alınmış gibi selofana sarılı bir yürek ile ölmüyor. Gagalanmış veya hançer sokulmuş yüreklerle ölüyoruz. Bundan yakınmayalım. Kim taze ekmek gibi bir yürekle öldü ki? Hazret­i İsa’nın yüreğine, gördüğü ihanetin hançeri saplanmıştı. Hazret­i Ali, Hazreti­ Hüseyin nasıl öldüler? Ulu kişileri, din büyüklerini bırakalım? Cumhurbaşkanları, Profesörler, Otopark kâhyaları arasında taze ekmek gibi bir yürekle ölen kim? “Küllü men aleyhâ fani” bu Kuran bildirisidir, her yerden, her gün tekrarlanıyor. Bazılarımızın kulaklarına şık ve estetik pamuklar tıkalı, bazılarımızın kulaklarında pis paçavralar. Ara sıra bunlardan kurtulduğumuz, bu bildiriye kulak verdiğimiz de oluyor. Keşke bu anlar uzun sürseydi. Uzun sürmüyor ne yazık ki? 

Bir gençlik şiirimde münacat idi; “Neyi değiştirir ki üzüntümüz” demiştim. Fakat bir teselli var yine de; Allah’tan ceza da gelse, bu, O büyük teselli kaynağının varlığı sâyesinde geliyor. O olmasaydı, ceza görebilir miydik? Sûflerin “lütfun da hoş, kahrın da hoş" sözü bunu demek istiyor. Ben de demiştim ki: 

“Senden bir ses gelecekse eğer
Ne soracaksa sorsun melekler 
Bu gürültülü sessizlikten
Öte tarafta çektiğimiz yeter.

Otuz otuzbeş yaş arasındaydım. Dünya gürültülü, gökler sessiz geliyordu bana. Öteki dünyaya giden kişi, Münkir ile Nekir’in sorgulama ziyaretinden sevinç duymalıydı. Çünkü Tanrı’dan hiç selâm alamadığı dünya hayatından sonraki ilk gecesinde, O’nun var olduğunu kanıtlayan iki melekle karşılaşıyordu. Azarlanma ve ceza korkusu önemli değildi. Tanrı’dan gelen selâm, yeter mutlulukta ve o şahıs kıyametten önce de, bu selâm ile kendini cennette hissedebilirdi.


Hüsrev Hatemi
Kuşlar ve Zaman / Dergâh Yayınları



03 Haziran 2017

Gökdelenler ve Melekler

Eskidik çok eskidik bilir misiniz, ben
“Amerika’da gökdelenler varmış” denildiğinde
“Gök delmek kimin haddine” diyen
Günah olmasın diye çekinen
Ninelerin torunuyum.
Neredesin anneanne neredesin?
Kör zurnacı âlem yapıyor mu dersin
Kubbeli Hamamda hâlâ
Sanmam onlar da hayâl zerreleri olup dağıldılar uzaya.

Baba dağa gidemedik bir türlü
Bir ayı bulup eve getirecektik..
Hayatımın ilk beş yılı
"Bir gün dağa gideriz"
Avuntusuyla geçti
Büyüdük dağ sözü etmedik hiç
Yıllar geçti, ben de baba olmuştum ki
Sen göçtün başka bir çağa.

Bir tarafta toptak ve su başkalaştı
Gökyüzü çok artmış ışığıyla
Rahatını kaçırdı yıldızların
Periler masalları bile terk ettiler
Şeytanların keyfi yerinde neden gitsinler?
Şükür ki melekler de var
Âmentü'de inandığımız
Günlük hayatta anmadığımız
Fakat yine de onlar
İnananların yardımına koşarlar
Allah'ın müsadesiyle.

Hüsrev Hatemi

24 Mayıs 2017

Non Dolet 2

Günlerin gözeneklerinden süzüldü,
Bir masal, öte yana geçti
Masalın bile inanılmazıydı,
Masal da değil belki ’Hiç’ti…
Demek bu kadar sürecekmiş ‘Büyü’
Ey ‘Acı’ çekil köşene ve uyu
Geçmişler olsun ’Yürek Kadırgası’
Fırtına dindi ve göründü Kıyı.

Hüsrev Hatemi

16 Mart 2017

Tapu Sicil Muhafızı

“Benim şiirim tüfeğidir kavgamın”
Diye kükreyerek,
Zehir zemberek
Bir şiire başlamanın özlemiyle öleceğim;
Ama neyleyim ki ellerim,
Yedek subay eğitimi dışında
Görmedi tüfek.
Benim şiirim ne tüfektir...
Ne kelebek.
Ne de hâyal ülkesinin nârin bir kızıdır;
O, gözlüklü ve siyah kolluklu
Bir tapu sicil muhafızıdır ki,
Eski günler ve anıların
Tapularını saklar.
Şimdi gel ey Muhafız Bey, lütfen
Cenuptan karanlık çocukluk,
Şimalden ilkokul başlangıcı,
Şarkından Feriköy mezarlığı,
Garbından İkinci Dünya Savaşı
İle muhat arsanın,
Tapusunu ver.
O arsa ki 1943 yıllarının
Anılarıyla dopdoludur,
Bir anı müteahhidi alıp
1979 anılarından
Kat karşılığı bina dikecek.

Hüsrev Hatemi

10 Ocak 2017

Münacat (Koro)

Sonumuzu unutmağa değil miydi?
Sonlu çizgilere o kadar bağlandığımız,
Bir güzel söz, gülünce çukurlaşan yanak
Ve bir ses şimdi süzülen anılardan
Sonumuzu unutmağa değil miydi?
Hep seni anmağa değil miydi?
Pişmanlık kanatlarını kuşandığımız?
Suçlar gururumuzu kırar, eksiltirdi
Sonra pişmanlık gelir, sana yükseltirdi...
Nedâmet zevkine alıştıksa,
Hep seni anmağa değil miydi?
Ama günahla kuşanılan, bu kanatlar,
Senden uzaklaştırırmış, düşünmedik.
Bilemedik fakat ne değişirdi bilsek?
Sonumuz yine iterdi, bu çıkmaza bizi
Ve Tanrım şimdi sana yakın değilsek,
Neyi değiştiriyor üzüntümüz?
Neyi değiştirir ki üzüntümüz?
Nedâmetsiz erişilmez mi mutluluğa?
Ömür boyu aramaktan yorulmuş,
Kapını çalacağız soluk soluğa;
Senden bir ses gelecekse eğer,
Ne soracaksa sorsun melekler.
Bu gürültülü sessizlikten
Diğer yanda çektiğimiz yeter.

Hüsrev Hatemi

08 Ocak 2017

Geceler ve Hayalin

Gündüz sende dinlenen hayalin
Yol ve gece korkusu bilmeden,
Bana gelir, geceleyin
Bu öyle sürecek senden habersiz,
Günlerin sona erdiği gece
Hayalin beni bulamayacak;
Gece yolcusu bütün hayallerin
İstanbul sorumlusu Yahya Efendiyi
Çarşamba semtinde arayarak,
Gözlerime ne olduğunu soracak.
Hayalin hafifçe gülümser gider;
Ne yağmurda ıslandığı görülmüş,
Ne de beyazda karla örtülüdür
Dolmabahçemi, Unkapanı mı,
Güzergah belirtilmeden,
Bana tek söz etmeden
Sadece gülümser, döner ve gider;
Hayalin her olağanüstü güzel,
Seni ilk tanıdığım yaştadır
Dilerse dağlar ovalar aşar,
Kara yollarında bulur beni;
Mesela gece yolculuklarında
Görülür Bilecik'te susurlukta
Bir gece bıçak penceresinde
Onu Alpler üzerinde gördümdü,
Ertesi gece Zürih'te
Limmat kıyısında gördüm de,
Hayalin ben yaşadıkça.
Gözlerime uğrayıp duracak,
Son geceden bir gün sonra belki
Ümit ederim yasımı tutup,
Senin bedenine kapanacak.

Hüsrev Hatemi

07 Aralık 2016

Sürgünden Dönüş

-I-
O kentin kapısı önünde ;
Kuşkularla kuşatılmış ve dalgın,
İç kentim mi bir dış kent miydi bu?
Bilemem, bunu şimdi sormayın…
Karanlık bastırıyorken girdim;
El ayak çekilmiş dar sokaklardan,
Bir ağaç altında oturmuştum, huzursuz
Üşümüş ve türlü tehlikeye maruz,
Karşı tepede bir konak
Bir iki penceresi ışıklı…
Tepe eteğinde, güneşin yasını tutan,
Karalar giymiş bir koru
Koru değil “meşcere “ diyordum,
Çünkü içim makbere gibiydi,
Ortaçağda bir gece yaşıyordum..
Bu kentle ilgili bir anım yoktu…
Kentin adından da habersiz
Sadece altında oturduğum ağacın
Nefes aldığını hissediyordum.

                     -II-
Huzursuz, üşümüş, türlü tehlikeye maruz
Dışım buz kesmiş, yüreğimde buz
Yaslı bir beste, yüreğimden
Beynime doğru yükselirken
Hatırladım ki birden,
Bu kent benim sürgün  yerim
Kendimi buraya süren de  Ben.

                 -III-
Şiraz’lı Hâfız “kısa bir süre mümkün ancak,
Birbirimizi görme saadeti”
Demişti  bunu nasıl unuttum?
Bu saadetten bir iki yudum,
Ya da doyasıya nazar etmek,
Kesin kurtarırdı beni sürgünden
Görünmez bir elle kaldırıldım
Kendi dünyama geri alındım…
Yas giysisinden soyunmuş ağaçlar
İçimde ne makbere ne makber
Sadece Şirazlı Hafız^dan  gelen uyarı:
“Kısa bir süre mümkün olacak,
Birbirimizi görme saadeti”
Ona  doyasıya  nazar edeyim…
“Alemin seyir defterine,
Devamımız kaydedilmiştir”

Yine de..


Hüsrev Hatemi

Yaşlılar Korosu

Susturun ne olur şu olukları;
Ne rahattı ama yağmur öncesi,
Kesilsin hepsinin solukları,
Biz miyiz onların eğlencesi?
Biz de Arkadya’da yaşamıştık...
Sanırdık, isterse iyi olur insan,
Kalbimiz bu zırhı nasıl ne zaman
Kuşandı bilmiyoruz, vakit geç artık.
Yavru kuşlara acımakla başlayıp
Kimseye acımamakla biter ömür,
Duyguları kaybederiz bu kayıp
Bize bir kurtuluş gibi görünür
Bir yağmur yağmaya görsün, oluklar,
Takma dişlerini takırdatırlar
Kelimelerle geçen ömrümüzü,
Çekinmeden bize hatırlatırlar.
Kurtlara yenilmemekti dileğimiz,
Bizler de olduk birer tilki...
Şimdi ne kadar bizden uzak kalbimiz,
Bize ne kadar yakın kin, ne uzak sevgi.

Hüsrev Hatemi (46 yıllık şiiri)

Nihayet Faslı

Dünya ellerimden kayıyor sanırken,
Kayan benmişim onun ellerinden;
Anne, Baba, Arkadaşlar ve nicesi
Buhar oldular ardarda
             Sıklıkla gözlerimde yağar yağmurları…
Savaşlar, Ölümler, Dertler bir yana,
Güzel besteydin ey Ömrüm!
Bir fasıl heyeti loş bir salonda,
Yorulmadan seni seslendirdi…
Renk vermiyorlarsa da artık, hayli mahzun saz heyeti.
Salon loştu zaten fakat işte lâkin,
Sahne ışıkları da azalıyor
Aydınlandı koridor
Sahne arkasındaki ışıklar,
Birden açıldı aksine…
Ne oldu bunca yıllık hukukumuz?
Saz heyeti, neden vedalaşmadan
Arkanıza bakmadan gidiyorsunuz?
                                                                 
Hüsrev Hatemi

29 Ekim 2016

Non dolet = artık acımıyor

Kalanlar ve Gidenler: Kalanların Acıları

Dünya Edebiyatı ve Türk Edebiyatı hep gidenlerin veya terk edenlerin ayrılışları ile kalanların acıları, feryatlarıyla doludur. Çocukluğumuzda radyolardan, “Gittin gideli ben deli divaneye döndüm / Gelmezsen eğer bil ki sana doymadan öldüm” şarkısının nağmeleri yayılırdı; Nuri Halil Poyraz bestesiydi. Bana ilk etki eden gitme şiiri bu oldu. Çocukluğumdaki gidişlerin bendeki hayali hiç değişmedi. 1940′lı yıllardan beri aynı hayal. Giden bir genç kız veya  hanım ise yürüyerek uzaklaşan zayıf ve saçları omzuna dökülen bir hayal. Ben onu arkadan izliyorum. Adımlar atıyor, ben durduğum yerden bakıyorum, küçülüyor ve görüntü kayboluyor. Erkekse, görüntü değişiyor ve birkaç türe ayrılıyor. Birader, oğul veya arkadaş gidişlerinde yine arkadan izlenen pardösülü, şapkasız, zayıf bir siluet, uzaklaşıyor, küçülüyor ve kayboluyor. Giden, istediği yerine getirilememiş ve buna benim de üzüldüğüm bir kişi ise, arkadan görülen hayalin başı önüne eğik, hafif kambur, yürüyüşü de hafif aksak. Uzaklaşıyor, küçülüyor ve kayboluyor. Giden sevilen ve âşinâ kişilerin de kalbinde aynı şekilde acılar vardır. Onların da feryatları vardır edebiyatımızda ve edebiyatlarda.

Fakat ben bugün daha çok kalanların acısından söz etmek istiyorum. Aldığımız yanlış eğitimle, İslam'dan önce Türklerde hamasi, pastoral veya ağıt tipi şiirler olduğunu, aşk acısından bahsedilmediğini sanırız. Bu yanlış kanaati düzeltecek iki mısra yine Divan ü Lügat-İt Türk’te mevcuttur: “Seviklik (aşk) gizli durur. Ayrılış günü ortaya çıkar. Yaralı yürekle gözlerini kırpma. Kirpiklerinden damlayan gözyaşları seni ele verir.” İslam Edebiyatının onemli eserlerinden biri Olan Kaside-i Bürde adlı şiirde Suad’ın (Hanım adı) götürülmesinden (ailesi tarafından) yakınılır. Suad’ın götürülmesi yürek burkucu mısraların ardarda gelmesine sebep olur. Çok defa sevilen şahıs götürülmemekte, kendi kararıyla ayrılmaktadır. Bu da kalanın duyduğu kedere bir ek yapar. William Blake “Never seek to tell thy Love = Aşkını anlatmaya kalkışma asla” diye başlayan tanınmış şiirinde kendisinin bu hatayı yaptığını, fakat sevgisini açıklayınca, sevdiğinin “titreyerek, üşüyerek hayalet görmüş gibi korkular içinde” olan sevdiğinin gittiğini söyler. Gidişi uzaklaşma şeklinde değil, ânidir. “Ah she did depart” diye. Böyle anlatır Blake bu gidişi. Mevlana’da bir gidenin arkasından, yine yürek burkan bir feryat koparır: “Diriğâ k’ez miyâan ey yâr reftî / Be derd ü hasret ü bisyâr reftî.” Yani “Yazık ki ortalıktan kayboldun ve gittin ey yâr / Hem ne gidiş birçok dert ve özlem bırakarak gittin.”

Edirne Mevlevi Şeyhi Neşati de gitme olayını çok acıklı anlatmakta: “Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile / İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile.” Çocukluğumda yine radyoda başka bir beste duyardım. O da bir ayrılış sarkısıydı: “Gittin bu gidiş bence ölümden de beterdi / Gönlüm geri gelmez o giden sevgili derdi.” (Söz:Mesut Kaçaralp, Beste: Şerif İçli) Bu şarkı da çocukluğumda beni çok etkileyen, ortaokulda etrafımda birçok dinamik ve sportmen arkadaş yanında, ben bu tip şarkıları içimden çalıp dinleyerek sus pus oturduğumdan, biraz anormal görülmeme sebep olan bir şarkıdır.

Vâlâ Nurettin Bey bir gazete yazısında “benim çocukluğumda Lem’an gidiyor vuslatımız mahşere kaldı şeklinde bir hazin şarkı vardı” demişti. Bu yazıyı ben 50′li yıllarda okumuştum. Fakat şarkıyı dinlemek de bestekârını öğrenmek de kısmet olmadı. 1990′lı yıllarda, on dokuzuncu yüzyıl İstanbul’unda Makbule Lem’an Hanım adında bir şair hanım yaşadığını, uzun hastalık döneminden sonra yirminci yüzyıl başında vefat ettiğini öğrendim. Belki “Lem’an gidiyor” güftesini, Makbule Lem’an Hanım’ın eşi yazmıştır. Beş Hececilerden Orhan Seyfi Orhon, talihsiz bir şairdir. Türkçesi berrak ve şiirleri romantik olan Orhan Seyfi Bey, hep siyasi görüşlerle eleştirilmiş. 27 Mayıs 1960′dan sonra duyduğu sabık ve sakıt Demokrat Partili gibi küçümsemeler sebebiyle küskün ölmüştür. “Hani o bırakıp giderken seni” şiiri, bestesi de güzel bir şarkının güftesi olmuştur. Gitme üzüntüleri bir yazıya sığmaz. Tekrar bu konuya dönmek isterim.


Kalanlar ve Gidenler - II

Gidenler ve Kalanların mâceralarından haber veren şiirlerden bahsettiğim bundan önceki yazımda, daha çok 'kalanların' duyduğu acıları anlatmıştım. Genellikle gidenler de kalanlardan farksız derecede acı çekerler. Bıraktığı kimsenin veya aile fertlerinin uzalıklarının kendisinde doğuracağı acıdan korkar gidenler. Bazan sorun mali sorunlardır. Bıraktığı ailesi veya sevdiği nasıl geçinecek, sorunların altından nasıl kalkacaktır? Askere gitmek, uzak bir yere çalışmaya gitmek durumunda gidenlerin acı duyma sebepleri arasında, önde gelenler, bu şekilde mâli sorunlardır.

Bu tür gidenlere sadece bir örnek, Keçecizade İzzet Molla’dır. İkinci Mahmut döneminin şair ve yazar erkanından olan İzzet Molla önce Keşan’a sürülmüş, o sırada Molla’nın yaşı daha genç ve Keşan İstanbul’a nisbeten yakın olduğu için üzüntüsü hafif olmuştur. Fakat İkinci Mahmut biraz fazla hiddetli, Molla da dilini tutamaz bir kimse olduğundan, kendisine soran olmadığı halde, Osmanlı-Rus Harbi hakkında bir layiha yazması ilerdeki yıllarda ikinci bir sürgün kararıyla sonuçlanmıştır. Bu defa daha yaşlıdır, âni olarak İstanbul’u terk etrmesi istendiğinden, ailesiyle hasret gidermeden Üsküdar tarafına geçmiş, yanındaki arkadaşıyla vedalaşırken "ailem nasıl geçinecek" konulu ve bariton sesle bir ağlama tutturmuş, hem arkadaşının hem de seneler sonra bunu öğrenecek Hüsrev Hatemi’nin yüreğinin burkulmasına bais olmuştur. İkinci sürgünden dönememiş ve Sivas’ta  kalp  hastalığıyla ölerek oğlu (o sırada paşa olmayan) Keçecizade Fuat Paşa’yı yetim bırakmıştır.

Gidenlerden bir şairimiz de 16. yüzyıl şairlerinden Hayali'dir. Hayali sevdiğinden ayrılırken insanın içine işleyen bir beyitle vedalaşır: "Anı hoş tut garibindir Efendim, işte biz gittik / Gönül derler ser-i kûyunda bir dîvânemiz kaldı." (İşte biz gidiyoruz adına gönül denen delimiz, senin semtinden ayrılmadı / Onu hoş tut, senin ilgine muhtaç bir kimsesizdir.) Bence Divan edebiyatımızın en etkileyici ayrılış şiirlerinden biri, Hayali'nin bu gazelidir. Hayali gibi 16. yüzyıl şairlerinden olan Fuzuli de, Irak illerinden, dokunaklı beyitlerle, gidenler ve kalanların acılarını hem yaşar, hem de asırlar ötesine ulaşabilen sesiyle bize anlatır. "Yâr ile ağyârı hemdem görmeğe olsaydı sabr / Terk-i gurbet eyleyip azm-i diyar etmez m'idim." (Eğer ülkeme dönünce sevdiğim ile, başkalarını birlikte görmeye tahammülüm olsaydı / Gurbette yaşamayı terk ederek ülkeme dönmez miydim?) Ayrılış macerasında veda deminin acısı keskin fakat süresi ayrılıştan sonra başlayacak olan hicran dönemine göre kısadır. Hicran ise veda dönemine göre, acısında biraz hafifleme de olsa, çok zalim bir zaman dilimidir. Bazen giden veya kalandan birinin ömrü sona erer, diğerindeki hicran da ölüme kadar devam eder.

Şerif İçli'nin Hüzzam şarkısı (Söz: Selim Aru) bana çocukluğumda hicran kavramını ve acısını ilk duyuran şarkıdır: "Hicran yine hicran mı bu aşkın sonu söyle / Dalgın ki o gözler seni söyler bana öyle / Avare gezen gönlüme sevmek bu mu söyle / Dalgın ki o gözler seni söyler bana öyle."

Büyük Dede Efendi'nin Hicaz makamında harika bir bestesi de hicr yani ayrılığı ternnüm eder: "Ey çeşmi âhu hicr ile tenhalara saldın beni." (Ey âhu gözlüm, ayrılığınla beni insanlardan kaçan bozkırlarda dolaşan bir kimse yaptın.)

İnsanların neşeli şarkılar yanında böyle hüzünlü bestelere de ihtiyaçları vardır. Çünkü maalesef hayatımız her zaman şinanayla geçmiyor. Hicran günlerine talim yapmalıyız ki, birden bire çarpılmışa dönmeyelim. Zaten insanın kendisi için ve sevdikleri için asıl hicran dönemini ölüm ilan eder.

Yahya Kemal Bey de "Dinlemekçin mâcerâ-yi hicri nâyından Kemal / Mevkib-i yaran civar-ı Beytül ahzandan geçer" diyor. (Ayrılık mâcerasını senin neyinden dinlemek için ey Kemal / Dostların kafilesi, senin hüzünle dolu kulübenin yanından geçer.)

Gitme, veda ve hicran o kadar firaklı bir mevzudur ki, galiba üçüncü bir yazı da gerekecek.


Kalanlar ve Gidenlerin Şiirleri - III

Gidenler ve Kalanların duygularını anlattıkları şiir ve şarkılardan bahsettik. Fakat Giden ve Kalanlar her zaman yakınmakla yetinen uslu fertler değildir; insan zaaflarını da tabii karşılamak gerek. Bazen bırakılmanın doğurduğu darbe, gideni veya kalanı kızgın bir bey veya hanım haline getirir. O zaman da ortaya "oh olsun" makamında şiir ve şarkılar çıkar. Edebiyatçı ve musikişinas olan bir İstanbul Beyefendisi Ahmet Rasim bu konuda diyor ki: "Dün gece bir bezm-i meyde âh edip anmış beni / Varsın öğrensin nasılmış âh edip yâd  eylemek / Söz bu yâ bir başkasından çokça kıskanmış beni / Anlasın neymiş bir seven kalbi berbad eylemek." Ahmet Rasim Bey’in bu şiirini soyadıyla müsemma bir bestekâr olan Şerif İçli, Buselik makamından bestelemiştir.

Güftesi ve bestesi Lemi Atlı Bey’e ait olan bir başka şarkı da az çok "oh olsun" havasındadır: "Bir kendi gibi zâlimi sevmiş yanıyormuş / Duydum ki beni şimdi vefasız anıyormuş / Kalbim gibi feryad ediyor sızlanıyormuş / Duydum ki beni şimdi vefasız anıyormuş. // Seylâbe-i sevdâsına düşmüş gidiyordum / Çektikçe elem, ölmeyi tercih ediyordum/ Bir gün o da çektiklerimi çekse diyordum / Duydum ki beni şimdi vefasız anıyormuş." (Kürdilihicazkâr Senginsemâi)

Bu tip bestelerin daha doğrusu güftelerin en serti Yusuf Nalkesen’in Hicaz şarkısıdır: "Yalanmış yeminlerin git işveni ellere sun / Ne yazık ki artık bana hiç ıztırap vermiyorsun / Dinlerim sanma sakın hâlin benden beter olsun / Ne yazık ki artık bana hiç ıztırap vermiyorsun."

Kâmuran Yarkın’ın Nihavend şarkısı da bu tarz şarkılardandır: "Sen kimseyi sevemezsin sevmeyeceksin / Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin / Şefkat nedir, aşk nedir ömrünce bunu bilmeyeceksin / Rüzgârların önünde kuru yaparak gibi sürükleneceksin."

Bazen "Giden" gideceğini bildirince, "Kalan" ona açıkça git demezse de, içinden "iyi oldu, ben de bıkmıştım zaten" hallerini takınır. Selim Aru'nun güftesi ve Şerif İçli'nin bestesiyle bu tür şiirlere de örnek verebiliriz: "Bıkmış gibi gönlüm itiyor aşkı içinden / Bir içli sevap müjdesi duydum gidişinden / Bahset bana artık o şeyin dün bitişinden / Bir gizli sevap müjdesi duydum gidişinden." Bence bu güftedeki "içli sevap" uygun bir deyiş değildir. Dilimizde kimseye göstermeden bir yoksula para vermek gibi eylemlere "gizli sevap" denir. Herhalde bestelenince okuyucular dilinde, gizli sevap, içli sevaba değişmiştir. Bu güfteyle demek istenen: Ben de aşktan bıkmış fakat sana söyleyemiyordum. Dün aramızda aşk bitmiş oldu. Sen gittin, böylece benim gözümde gizli sevap işledin.


Kalanlar ve Gidenlerin Şarkıları - 4

"Ey ruhumda olan, sonunda nereye gittin / Evimizden kayboldun, havaya mı gittin / Sen benim yürekten verdiğim sözü bilirdin ama ahdimizi bozdun sen / Kuş gibi birden uçtun ey dost nereye gittin ki? / Sen benim ruhum içinde bir bakış attın sonra ruh içinde bir sefere çıktın / Halka bir baktın sonra halktan uzaklara gittin / Sen saba rüzgârı mıydın, onun kadar çabuk esip gittin / Gül kokusu benzeriydin, gül kokusu gibi saba yeliyle gittin / Ne saba rüzgârıydın sen, ne de havada uçan kuştun / Tanrı ışığıydın sen / Yine Tanrı ışığına döndün / Ey bu evin beyi, ey bu evin mumu / Yanan mumun isi gibi, tavana yükseldin, semaya gittin / Ey yâr sen yanlış iş yaptın, başka bir yar ile gittin / Kendi işini gücünü bıraktın başka bir iş peşinde gittin / Yüz defa hoşgördüm, bunu sana belirttim / Sen, kendini beğenmiş, bir defa daha gittin /

Yüzlerce defa uğraştım, seni dikenlerden uzak tuttum / Sen gül bahçesini  tanımadın, başka bir dikenle gittin / Sen balıksın demiştim sana / Yılanla yoldaşlığın neden? / Ey hatalı iş yapan başka bir yılan bulup onunla gittin / Bez örücüsü elindeki mekik gibi / Üzerinde olduğun yüzlerce iplik dizisini kopardın, başka bir ipliğe atladın / Bana dedin ki ey yar seni mağarada görmüyorum / Oysa mağara aynı mağara sen başka bir mağaraya geçtin / Değerin nasıl azalmasın, rengin nasıl uçmasın ki / Kıymetin bilindiği benim pazarımı bıraktın, başka bir pazara gittin." (Mevlâna, Divan-ı Kebir. Ey sakin-i cân-i men  âhır be kocâ reftî?)

Bu şiirde ve hemen her zaman, Mevlâna kalanlardandır, gidenlerden değil. Kalanlarda daima üzüntü, özlem ve gideni övme yanında gidene sitem etme halleri karışım halindedir. Mevlâna, her beşeri durumdan haberi olan bir şairdir. Övgü ihtiyacı duyar ve över: Tanrı ışığı, gül kokusu gibi. Kıskançlık da duyar ve örtmez: Ben seni dikenlerden uzak tutmuştum, bir diken bulup gittin, yılanla yoldaş olma demiştim, bir yılanla gittin. Bu gazelde geçen yâr-i gar deyimi (mağara dostu) İslam tarihiyle ilgilidir. Hz. Muhammed ve Hz. Ebubekir, Medine'ye göç yolculuğunda sığındıkları mağara sebebiyle "mağara arkadaşı" olmuşlardır. Burada Mevlâna "seni mağarada yanımda görmüyorum dedin, ben hep aynı mağaradayım, başka mağaraya geçen sensin" diyor.

Bu şiirden yedi yüz küsur sene sonra Attila İlhan "Üçüncü Şahıs" dediği rakibi anlatırken "Çöp gibi bir oğlandı ipince / Hayırsızın biriydi fikrimce" dedikten sonra; "hele seni kollarına aldı mı / Felaketim olurdu ağlardım" diyor. Bu şiirle Attila İlhan Bebek gibi, Emirgan gibi, Çamlıca ve Adalar gibi, Maçka semtini de şiir yüklü bir semt haline getirmiştir. Kalanlar daima Mevlana ve Attila İlhan gibi uysal ve ölçülü sitemler fırlatmazlar. Orta derecede bir sitem örneğine Sadettin Kaynak'ın Hüseyni şarkısında rastlarız: "Artık içim kırıktır / Sesim bir hıçkırıktır / Demezdim ki yazıktır / Sana yalvarmasaydım."

Zeki Ârif Ataergin'in Beyatiaraban şarkısında gidene öğüt verme havasında, iğne batırılır: "Kalacak sanma bu çağın bu güzellik solacak / O samur saçlara bir günde beyazlar dolacak / Şu geçen şen seneler kalbine hicran olacak / O samur saçlara bir günde beyazlar dolacak."

Taşı herhalde kaybolmuş olan Yahya Efendi dergâhında gömülü Kemani Rıza Bey'in de hazin bir bestesi vardır. Aşık olduğu fakat kendisine verilmeyen kızın düğününde Rıza Bey'e de saz heyetine katılma görevi düşünce, belki perde arkasında davetli hanım misafirler arasında olan gelin ne söylemek istediğimi anlar diye düşünen Rıza Bey şu şarkıyı bestelemiş ve okumuş: "Meyledip ağyarı aldın yanına / Bivefa hercai yazık şanına / Aşıkın kıymak mı kasdin cânına / Bîvefâ hercai yazık şanına." (Başkalarına meylettin, yanına onlardan birini aldın. Vefâsız hercâi şanına yazık olsun.)

Görüldüğü gibi kalanları kurtaracak olan "Non dolet = artık acımıyor" demektir. Bu yöntem de Hüsrev Hatemi'nin nâçiz bir şi'ridir vesselâm.


Gidenler ve Kalanların Şarkıları - 5

Gidenler alıştıkları gökyüzünü, alıştıkları toprağı, ağaçları ve denizi bırakmış olurlar. Sevdikleri geride kalmıştır. Gidenlerin şarkıları gurbet şarkılarıdır. Kalanların şarkıları hasret şarkılarıdır. Gerçi gidenler de hasret şarkıları söylerler. Fakat kalanlarda özlem acısı ağır basar. Ayrıca bir de "giden sevgili beni unutur, başka dostlar edinir mi" endişesi vardır kalanlarda: "Beyim İstanbul’u mesken mi tuttun / Gördün güzelleri beni unuttun" mısralarında bu endişe dile getirilir. Gidende de "kalan sevgili beni unuttu mu" endişesi aynı yoğunlukta vardır. Bu hislere firkat ve hicran duygusu adları verilir. Firkat duygusunda ayrılık ve uzaklık daha fazladır. Hicran duygusunda da ayrılık ve mesafe etkili olmakla birlikte, hicran aynı ortamda olsalar bile, kavuşma ümidi az olan tarafın hisleri anlamına da gelir. Firkatte, aşkına karşılık bulamama yok, daha çok ayrılık vardır. Hicranda mesafeden çok, manevi bir ayrılık vardır. Ölen bir sevdiğimiz içimize "firkat" olmaz, "hicran" olur. Şükrü Tunar’ın Rast şarkısı: "Unut beni kalbimdeki hicranla yalnız kalayım / Kimsesiz bir yavru gibi kucağında yalvarayım / Bu kaçıncı söz verişin söyle nasıl inanayım / Kimsesiz bir yavru gibi kucağında ağlayayım."

Güftesi Selim Aru’nun, bestesi Şerif İçli’nin Hüzzam şarkısı, benim ve benim neslimden olup musikimizi sevenlerin yüreğine Frigya’nın Yazılıkayası gibi bir Hicran Anıtı olmuştur: "Hicran yine hicran mı bu aşkın sonu söyle / Dalgın ki o gözler seni söyler bana öyle."

1940'lı yılların İstanbul Feriköy semtinde ve bütün İstanbul’da ışık kirliliği yoktu. Gece gökyüzü tam karanlık olduğundan, yıldızlar gökte tam parlarlardı. Komşular hep tanıdık ve "amca, teyze" unvanıyla anılan kimselerdi. Bizden büyük çocukları da bizim için "abi veya abla"olurlardı. Kırklı yılların bazı yaz gecelerinde ağabeyimle konuşmak için bizim kapı önüne gelen komşu Altan Abi (merhum Altan İmece), ağabeyim Nadir Hatemi'yle birbirlerine alçak sesle konser verirlerdi. Böyle bir gece Altan Ağabey’den "Hicran yine hicran mı" şarkısını dinlemiştim. Yüreğimin sadece Frigyası yok, Orhun Kitabeleri de var, Talik yazıyla yazılmış kitabeleri devar. Bu Hicran yazıtlarından biri de Lemi Atlı’nın Nişaburek şarkısıdır. İlk mısraındaki "efendim" sözü, tam bir İstanbul Türkçesi zevki verirdi: "Varsın gönül aşkınla harab olsun Efendim / Cânanıma nezreylemişim cânımı kendim / Derman aradım derdime hicranı beğendim / Varsın gönül aşkınla harab olsun Efendim."

Firak kelimesine çok yakın anlamlar içeren kelime, iftirak kelimesidir. Güftesi Sultan Ahmed'in (Birinci), bestesi ise Cevdet Çağla’nın olan Nişaburek şarkıyı da çocukluğumda çok dinlemiştim: "İftirakınla efendim bende tâkat kalmadı / Pâre pâre oldu dil aşk ü muhabbet kalmadı / Ol kadar ağlattı ben biçareyi hükm-i kaza / Giryeden hiç Hazret-i Yakub’a nevbet kalmadı." (Ayrılığınla Efendim bende güç kalmadı / Yüreğim parça parça oldu aşk ve sevgi kalmadı / Kaderimin yargısı beni o kadar ağlattı ki / Oğlu Yusuf’un kaybına sürekli ağlayan Hazret-i Yakub’a ağlama sırası gelmedi.)


Hüsrev Hatemi
Kaynak: http://kulturgundemi.com

Anı hoş tut garîbindir efendim işte biz gittik

Anı hoş tut garîbindir efendim işte biz gittik
Gönül derler ser-i kûyunda bir divânemiz kaldı

Hayâlî

Gidenlerden bir şairimiz de 16. yüzyıl şairlerinden Hayali'dir. Hayali sevdiğinden ayrılırken insanın içine işleyen bir beyitle vedalaşır: "Anı hoş tut garibindir Efendim, işte biz gittik / Gönül derler ser-i kûyunda bir dîvânemiz kaldı." (İşte biz gidiyoruz adına gönül denen delimiz, senin semtinden ayrılmadı / Onu hoş tut, senin ilgine muhtaç bir kimsesizdir.) Bence Divan edebiyatımızın en etkileyici ayrılış şiirlerinden biri, Hayali'nin bu gazelidir. 

Hüsrev Hatemi

11 Ekim 2016

Hüsrev Hatemi Şiirleri Bercestem

Yetmez mi, Hüzünler Perim yetmez mi?

Sana bir İnşirah Sûresi neşesi
Bana bir Yâsin sessizliği...

*

kola değil çay içmektir seni düşünmek,
sen düşünmek erzurum, tebriz, tiflis;

*

kentlerin birçoğunda uzun kavak kalmadı ki gıcırdasın
ama benim sol yanımda sancı baki...

*

Sen yoksun ey aşk insanlar arasında yangın yerleri,
Kısa yakınlıkların yıkıntıları var
İşin kötüsü daha sevginin başında

*

Ve aslı olmayan bir şeye,
Beni bunca yıl inandırdı diye,
Dargın öleceğim Fuzuli ye
Aşk yoksun sen seni biz uydurduk,

*

Önünde sonunda, sen bir çocuktun
Us ülkemi nasıl becerdin, yıktın......
Kendi kendine oynasaydın ya!
Ah çocuk neden karşıma çıktın?

*

Zaman O'na yıl yazmamış,silmilş 
Ne zerafet, ne eda eksilmiş 

*

Başta,sevinç getirir kısa süre 
Ortada ve sonda yıkıntıyı yaşamanın 
Adı, Aşk'tır 

*

Bir gün “Devletle efendim” diyerek, 
Hüznü ve Sevgi’yi uğurlayan kimdi? 

*

Neydi ey yürek sen ne beklerdin ki? 
Hüzün kalır mıydı gitmişken Sevgi...

*

Kırgınlık 
Beyoğlunda bir ara sokakta 
Yapıldığı yıllarda muhteşem 
Şimdi küf ve soğan kokan 
Bir bina gibi 

*

Her kavuşmayı bir ayrılma say; 
Keder bir fener gibi döner geceleri, 
Döner geceler keder bir fener gibi, 
Ve bezgin seher gelir ardından... 
Her kavuşmayı bir ayrılma say;

*

Sevda, çıkmaz yolu izlemektir, 
Kavuşmaktan çok, özlemektir. 

*

Derdini kendine saklamaktır ey Saim! 
Sanma ki inlemek, sızlamaktır.

*

Ben sana çok dualar yolladım 
Gücümce hamd ve senalar yolladım 
Sen bana akıl-fikir vermiştin 
Suç benim Rabb'im ,Ben çuvalladım....

*

Fesleğen ektim gül bile bitmedi, 
Dibinde kaplumbağalar sustu sadece, 
Hepsi ters dönük. 

*

Ne çok şey geride kaldı 
Ne çok şey geride kaldı

*

İzleri acıların silindi mi?

*

Bir od yaktıydık gönülde 
Söndü ne yazık... 
Oysa gönülde od yakmak da ne? 
Gönlü oda yakmalıydık. 

*

Demek bu kadar sürecekmiş 'Büyü' 
Ey 'Acı' çekil köşene ve uyu 
Geçmişler olsun 'Yürek Kadırgası' 
Fırtına dindi ve göründü Kıyı.

*

Serveri miydim ki servistânın? 
Hayatın huysuz atında süvari, 
Olan ben, 
Akıbet buraya gelecek birini 
Esrik, çılgın ama sessizce 
Severdim. 

*

Seni eleme emanet etmeliyim 
Çünkü elem, 
Sevinçten çok sağlam 
Ve kalıcı. 
Çocuk! Bu acımasız, 
Bu can alıcı 
Zaman, üstün gelir hepimize... 
Ben seni elemin ellerine, 
Emanet edip gidiyorum. 

*

Gittiğimin farkında olsaydı eğer, 
Yeterdi bana, beklemiyordum özlenmeyi 

*

Mahzun saksağanların konuk olduğu, 
Bir karakavağım şimdi, 
Kentte tahammülfersa çay bahçeleri, 
Oturmuş denize bakan insanlar..... 
Burda Unutulmuş bir Sultan Aziz İstasyonu, 
Ben, demiryolu yanında bir karakavak 
Nergis ve lale tarlalarına hayli uzak. 

*

Görmeden sevdiği kentler: Bağdat, 
Saraybosna ve Priştine’nin 
Harabolduğunu duymuştu 
Kendini savunmaması bundandır... 

*

Bir karayel bu şimdi kasıp kavuran,
Son yolculuğunda yürek kadırgası.

*

Artık kalbimiz kutup denizinde ve yalnız.

*

Sana doyasıya nazar edeyim. 
"Geç oldu artık ben de gideyim" 
Deyince ben, bu hikâye bitsin 

*

Oysa keder, kara ekmek gibi zorunlu nerdeyse...
Senin verdiğin hüzün kedere dönüşüyor gitgide.

*

Bilirsin kırık dökük hayatımız bizim, 
Karabağ şikestesi gibidir. 
Bir çığlık fışkırır birden, 
Neşeli ara nağmelerden. 

*

Kişi ardına bakmadan gitmelidir 
Orfe'den beri malumdur ki, 
Geriye bakmak tehlikelidir.

*
,
Ellerini erkek gibi arkada kavuşturmuş 
-Aslında bükük beline destek
“Benim tecellim böyleymiş” diyerek 
Yürüyen bir kadın belirdi. 

*

Yürekler vardır, gam denizi derinlerinde
Mürekkep balıklarıdır ki, 
Onlara sitem eriştiğinde, 
Deniz içine ağlarlar... 
Laciverd ve dilsiz.

*

Ardına bakmaların olmasaydı mahzun,
Bu kadar ağrımazdı belki kalbim…

*

Kendimle baş başa kalınca
Çok defa,
Hava soğur, anılar tipisi başlar

*

Ah çık ve salın ki gün akşamlıdır
Dilim ise lâl olacak yakındır
Ama yüreğimin kanı ve kayalar,
Lâl olmayacak Bedahşan’da...
Of kuzu, bıçak hep senin boynuna
Sen çık ve salın, gün akşamlıdır.

*

Gece ülkesinde soluk daralabilir, 
Gece yaraları en onulmazı yaraların.

*

Uzakta tahammülfersa çay bahçeleri...
Kenara yığılmış ve örtülü
Benim beklediğim gelmiyecek ve ayrıca
Beni de bekleyen yok.

*

Sönmüş sanılan ışık, bir anda parlar
Dostun sesi, tekrar sevinç ısmarlar

*

"Burada bir Nevin Hanım vardı degil miii? 
Sonra iki kızı ve kendisi, 
Zaman geçti ve öldüler degil miii?"

*

Duyulan bir sünbülün şarkısı mı?
Sünbül, eski saçların anısı;
Sanırım bizim de ardımızda...

*

Kurgusu değişince hayatın,
Şirin görünür ölüm; bu kuraldır.

*

Sağol, beni karşıladın, 
Şimdi de bulvar ve köprülerinde, 
Heryere taşıdığım dertlerimle, 
Beni başbaşa bırak.

*

Güz geçti vedalaş güzelliklerle 
Martifal mi okuyorlar martılar? 

*

Bizim ömrümüzün son buluşu, kalın
Bir cilt gibi...
Olmalısın Ey Ölüm.

*

Of çocuk neden uzaklaştın sen?

*

Gül olmak, külleşmeye hazırlıktır
Külleşmek, acıların dinişi.

*

Eski gelmelerin çekildi gerilere,
Bundan böyle, bürünmüş grilere,
Kalacak gözümde gidiş ânın.
Ah çocuk, gri giymeyi de nerden buldun,
Gitmek mi sis rengi giydirdi sana?
Yamaçları sıyırıp göğe ağar gibi,
Akşam karanlığında savrulan kar gibi,
Bu ellerde geç kalmağa korkar gibi,
Gittin çocuk, sislere büründün de.

Hüsrev Hatemi



29 Eylül 2015

Grili Çocuk II

Gidişi
Bir kış günü, sabah dönüşürken öğleye,
Gittin, griler giyerek ötelere...
Boz idi bulutlar ve bozdular,
Güneşli görünümünü havanın.
Giden sendin, gelenlerden bana ne?
Eski gelmelerin çekildi gerilere,
Bundan böyle, bürünmüş grilere,
Kalacak gözümde gidiş ânın.
Ah çocuk, gri giymeyi de nerden buldun,
Gitmek mi sis rengi giydirdi sana?
Yamaçları sıyırıp göğe ağar gibi,
Akşam karanlığında savrulan kar gibi,
Bu ellerde geç kalmağa korkar gibi,
Gittin çocuk, sislere büründün de.
Ve süreklileşti benim için artık,
Bu kısa bölümü zamanın.

Hüsrev Hatemi

Gül Olmak Külleşmeye Hazırlıktır

Firak çakmaktaşından doğan kıvılcım,
Değdiğinde sevdanın kavına...
Fesleğen yerine gül bitebilir,
Gül yerine fesleğen de...

Sevda okunun keskin ucu,
Saplandığında yüreğe, yani avına
Ateş renkli bir gül kesilirdi;
Ateş en iyi kavuşturucudur...

Halbuki, sükûn idi Onun yoldaşı
Itır, onu saran bir bulut...
Deryâ ise derinliğinde berdevâm,
Of çocuk neden uzaklaştın sen?

Fakat, işte, şimdi hemen söyle neden?
Füsun ve hüsün, onun çağrışımlarıydı
Gül olmak, külleşmeye hazırlıktır
Külleşmek, acıların dinişi.

Hüsrev Hatemi