Darbe girişimi gecesi, 15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece 11 saat 48 dakika boyunca Twitter’da en gözde başlık (“trend topic”) ne olmuş, biliyor musunuz: “#HulusiAkar”. Genelkurmay Başkanı, #NoCoupInTurkey’i, #DarbeyeHayır’ı falan hep geride bırakmış. (Verilerin gerikalanını merak ederseniz, şurada.)
Yalnız Hulusi Akar, trend topic’liği şüphesiz bütün Türk Silahlı Kuvvetleri adına elde etmiş sayılmalı. Diyeceksiniz ki, 15 Temmuz’dan bu yana memleketin trend topic’i tartışmasız “FETÖ”. Ben de nâçizâne, bu etiketi gözlerimize yapıştırdıklarını, her ağzını açanın bize yalan söylediğini düşünüyorum. İnanmamızı istedikleri hikâye, 15 Temmuz darbe girişiminin, münhasıran ordu içindeki Gülencilerin marifeti olduğu.
Hikâyenin bundan ibaret olmadığından eminim.
Düğündekiler, torunlar vesaire
Genelkurmay Başkanı, İkinci Başkan ve Kara Kuvvetleri Komutanı toplanmışlar, tanklar çıkmasın, uçaklar uçmasın, demişler, Ankara Garnizon Komutanı’nı aramışlar, Hava Kuvvetleri Harekât Başkanı’nı aramışlar, Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı’nı aramışlar. “Bu şekilde öncelikli tedbirleri aldıktan sonra toplantıları bit[miş]”. Hava Kuvvetleri Komutanı’nı yetkili kimse aramamış! Eşi aramış…
Orgeneral Abidin Ünal, İstanbul’da düğündeydi. MİT’in darbe ihtimalini haber almasından üç buçuk, Genelkurmay’ı haberdar etmesinden bir buçuk-iki saat sonrasına, 19:30 sularına kadar “herhangi bir olumsuzluk ya da olağanüstü bir durum hissetme[miş]”. Herkesin elinde akıllı telefonla yatıp kalktığı bir devirde kimsenin niyeyse tek kare fotoğraf paylaşmadığı düğün sürerken, 21:30’da komutanın eşi arayıp, genelkurmaydaki bir hava korgeneralin gözaltına alındığını bildirmiş, komutan bunun üzerine Ankara’daki vekilini aramış, telefondan jet seslerini duymış, ne olduğunu sormuş, vekili, “valla ben de bilmiyorum” demiş, “ancak şu anda Ankara’nın üzerinde jetler geziyor”. Komutan bunun üzerine, vekili Tümgeneral Cevat Yazgılı’yı, “duruma hemen elkoysun” diye Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi’ne göndermiş.
Düğündeki Hava Kuvvetleri Komutanı sonra ne yapmış, kendisinden dinleyelim:
“Ankara Akıncı 4. Üs Komutanlığı’nın komutanı olan Tuğgeneral Hakan Evrim’i telefonla aradım. Uçakların kendisi tarafından uçurup uçurulmadığını sordum. Hakan Evrim bana, ‘Görevi ben verdim, mecburdum’ dedi. Ben de kendisine, ‘Böyle bir mecburiyet yok, havaya uçak kalkmayacağına dair emir size verildi’ dedim. Bana, ‘Durum bildiğiniz gibi değil, benim de canım tehlikede sizin de canınız tehlikede’ dedi. Bu konuşmadan önce ben darbeciler kendisini tehdit etmiştir diye düşünmüştüm, ancak daha sonra bu işin içerisinde kendisinin de olduğunu anladım.”
Akıncı Üssü komutanı, “Yanımdakiler konuşmamızın sonlandırılmasını istiyorlar,” deyip telefonu kapatmış, Orgeneral Ünal daha sonra Evrim’i iki defa daha aramış, ama üs komutanı cevap vermemiş.
“Genelkurmay başkanıyla beraberdim, aynı durumdaydım” diyene kadar bize tantanayla “darbenin bir numarası” diye sunulan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk’e göre, şimdiki -düğündeki- komutan, Orgeneral Ünal, vaziyete hakim olmasını kendisinden istemiş. Öztürk, gidecekken vazgeçtiği düğünün sahibiyle de önce tebrik için, sonra jetler için görüşmüştü: “Akıncı Üssü’nde mutat uçak iniş ve kalkışları oluyordu. Devamlı hareketlilik olduğu için önce bir şey fark etmedim. Düğün sahibi Mehmet Şanver’i aradım, tebrik ettim. Bir süre sonra o da beni tekrar aradı. Uçakların alçak uçuş yaptığını, ne olduğunu sordu. Televizyonda altyazı geçtiğini söyledi. Ben de bu sırada televizyonda gelişmeleri izliyordum.”
Orada ne arıyordu? Kuvvet komutanlığı yapmış havacı orgeneral, “mutat hareketlilik”le o gece olan biteni ayırt edemiyor olabilir mi? Düğündekiler töreni pastayı bırakmış televizyon mu izliyorlardı? Hava Kuvvetleri’nin başındaki generaller jetlerin alçak uçuş yaptığını, telefondan seslerini işitip, geçen altyazıları okuyup mu öğreniyorlardı?
Orgeneral Abidin Ünal’ı dinleyelim, bakalım bunlara cevap bulabilecek miyiz:
“…Orgeneral Akın Öztürk’ü aramayı planladım… Öztürk’ün Akıncı’da torunlarının yanında olduğunu biliyordum. Akın Öztürk’ün damadı Hakan Karakuş’un Akıncı’daki 141. Filo’nun komutanı olduğunu biliyordum. Akın Öztürk’ün telefonuna uzun süre ulaşamadım. Daha sonra Korgeneral Mehmet Şanver’den Akın Öztürk’e ulaşmasını istedim. Mehmet Şanver, Akın Öztürk’e ulaşınca telefonu bana verdi. (…) ‘Ankara’da uçak uçuruyorlar, ne oluyor oralarda, senin emirlerin hilafına darbe mi yapıyorlar?’ diye sordum.”
“Senin emirlerin hilafına darbe mi yapıyorlar?” diye sormuş! Devam edelim:
“…kendisi bana ‘Ben sadece gece uçuşu olduğunu zannediyorum, ben bir araştırayım’ dedi, ben de kendisine, ‘Gece uçuşu değil, Ankara’da alçak uçuşlar olduğunu’ söyledim.”
“Gece uçuşu sandım, bir bakayım,” demiş! Bu esnada son hücresine kadar hareket halindeki bir üste, darbenin karargâhında bulunuyor orgeneral. Torunları orada diye yani.
Hava Kuvvetleri Komutanı’nı dinlemeye devam:
“Bundan sonra Akın Öztürk bana hiçbir şekilde dönüş yapmadı. Yapmaya teşebbüs etmiş ise de, telefon bende olmadığından bana dönmeye teşebbüs edip etmediğini bilemiyorum.”
Ben de … bilemiyorum.
Velhâsıl, Moda Deniz Kulübü’ne helikopterlerle rambolar indi, komutanı alıp götürdü.
Genelkurmay Başkanı, anlatılanlara göre epeyce itilip kakılarak, rütbeleri sökülerek, sonra yeniden takılarak darbenin karargâhı Akıncı Hava Üssü’ne götürülmüştü. Oraya nasıl gittiğini henüz öğrenemediğimiz Tümgeneral Mehmet Dişli, itilip kakılmamış, rütbeleri sökülmemiş, kelepçelenmemiş halde karşısına çıkmış. Dişli’ye bakarsanız, komutanı ikna etsin diye darbeciler onu öne itmişlerdi. Hulusi Akar’a reva gördükleri muamelenin zerresi ona yapılmamıştı. Hulusi Akar darbecilerin helikopteriyle başbakanlığa gelirken de Dişli ona eşlik etti! Darbeye katılsın diye Genelkurmay Başkanını ikna etmeye çalışan darbeci general konumundaydı; neye güvenerek geldi o helikopterle?
Önce Hulusi Akar’ı Fethullah Gülen’le görüştürmeye kalkan darbeci diye sunulan -sonradan bu itham Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim'e çevrildi- Tuğgeneral Mehmet Partigöç de 15 Temmuz akşamı 20:00 sularında “bir gürültü duymuş” ve bahçeye çıkmış. Tatbikat, diyenler, koşuşanlar varmış. Sonra Genelkurmay İkinci Başkanı’nın emir subayı emirler getirmiş, ama tuğgeneral nedense bunları teyit etmek için ikinci başkanı aramaya başlamış. Ona demişler ki: “Şimdi belirsizlik durumu var, kışla dışına çıkarıldı.” O da Genelkurmay Harekât Merkezi’ni aramış, “durumda değişiklik yok, işimize devam ediyoruz” demişler. Devam ettikleri, nasıl bir “iş”miş?
Temel soru, “niye haber verilmedi”dir
Savcı jargonuyla “hayatın olağan akışı”na uymayan, başka şeyleri söylememek için söylendiği belli mantıksız sözlere çok daha fazla örnek verebilirim. Zamanlamalarda, odada kimin bulunduğu-bulunmadığında, oturduk-oturmadık, çay-kahve içtik-içmedik gibi ayrıntılarda çelişen ifade parçalarının dökümünü yapmaya girişebilirim.
Doğrusunu isterseniz giriştim de. Ama çabuk vazgeçtim. Çünkü bu kadar çok yalanın olduğu yerde böyle bir iş anlamsız kaçacaktı.
Vazgeçtim ve başımı derde sokmaya karar verdim. Çünkü hakikat peşindeysek başka çare yok.
Darbe girişimini Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ne zaman, kim haber verdi?
Erdoğan’ın beyanını esas alırsak, akşam saat 20:00 civarında, eniştesi.
MİT’in bu işten 16:00’da haberi olduğu söyleniyor. Genelkurmay başkanı, 17:00-18:00 arası, diyor. Diyelim 18:00. İki saat MİT, sonraki iki saat de hem MİT hem Genelkurmay, neden cumhurbaşkanını haberdar etmedi?
Bu soru göründüğünden de ağır. Düşünün, Gezi İsyanı çıkmış, memleket ayakta, cumhurbaşkanı Tunus’tan, Türkiye’deki bir haber kanalında geçen altyazıyı görüp telefona sarılıyor. En ufak ayrıntıya karıştığını, her şeye kendi karar vermek istediğini, her şeyden her an haberdar olmak istediğini biliyoruz. Aşırı merkezîleşmiş, yetkinin tek adamda toplandığı bir yönetim tarzı hüküm sürüyor Ankara’da.
Ve MİT Müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı, kendisini öldürmeyi, en azından yakalayıp yargılamayı amaçlayan silahlı kalkışmayı böyle bir cumhurbaşkanına bildirmiyorlar!
Peki o ne yapıyor? “Eniştemden haber aldım,” diyor! En azından bunu böyle söylemeyebilir, değil mi? Devlette zaafı ortaya dökmemek için. Özellikle yapıyor. Böyle bir durumda Erdoğan’ın “eniştemden haber aldım”ı bir tek anlama gelir: Bakın ben size ne yapacağım! (En kibar ifadeyi bulmaya çalıştım.) O halde bu işte kasıt arıyor.
MİT ve Genelkurmay’ın başındaki insanların şaibeli tutumuna eklenecekler var: Başbakan Binali Yıldırım’ın uzun uğraşlar sonucu bulup konuşabildiği havacı komutanın darbecilerin jetlerine karşı uçak kaldırmamak için ayak sürüyüşü, yazılı emir isteyişi. Boğaziçi Köprüsü’ndeki abuk sabuk operasyonu daha başlangıç aşamasında bastırmayan, en azından oradaki darbeci birliğin etrafını sarıp etkisiz hale getirmeyen, az ötedeki koca 1. Ordu’nun (hemen oraya sevk edebileceği binlerce askeri var!) sözde ataleti. Bunları nasıl izah edeceğiz? TSK’nın darbe girişiminin hemen ertesinde yaptığı açıklamayı geri çekmesi, Akın Öztürk’ü ve dolayısıyla Hulusi Akar’ı temize çıkaracak şekilde düzenleyip yeniden yayımlaması nedir, basit bir “düzelti” işlemi midir?
Çok konuşuldu, yine de hatırlatacağım: Silahlı Kuvvetler, personelinin “yüzde bir buçuğunun” menfur darbe girişimine karıştığını, ordunun gerikalanının temiz olduğunu iddia etti, biliyorsunuz. Gözaltındaki subaylarının komuta ettiği asker sayısı aşağı yukarı 250 bin olarak hesaplanan bir ordu komuta heyeti söyledi bunu! General-amiral mevcudunun yüzde kırkından fazlası ihraç edilmeden az evvel. Darbecilerin harekete geçirdiği, kullandığı araçlar: 35 uçak, 37 helikopter, 246 tank ve zırhlı araç, 3 gemi! Akim kalacağı pek erken ortaya çıkan teşebbüste henüz harekete geçememişlerin sayılmadığı bir döküm bu.
Peki, ne demeye çalışıyorum?
Edindiğim izlenimi, tahminimi aktarmaya çalışıyorum. Yani şunu: Orduda darbe girişimine katılanlar, Gülenci teşkilattan ibaret değil. Şüpheli konumdakilerin hepsi Gülenci değil. Mağdur gözüken kimileri mağdur değil. Şüpheli gözükmeyenler şüpheli. Birkaç değişik saikle birkaç değişik grup, üst komuta heyetinden kimileri dahil, bu işin içinde. Kalkışıldı, daha ilk aşamada birileri üzerlerine düşenleri yapmadı, belki sattı, belki başka şekilde ayartıldı, ortaya çıkan berbat manzara birilerini daha caydırdı, başarısızlık ihtimali erken bir evrede kesinleşince öfke nöbetleri ve intiharî eylemler ortaya çıktı. Muhtemelen bir aşamadan sonra birilerinin başlıca kaygısı ve uğraşı, başlangıçtaki konumlarını farklı göstermek ve başlangıçtaki tavırlarının izlerini silmek oldu.
Sonra işte, 15 Temmuz gecesi de HulusiAkar trend topic olmuş.
Ümit Kıvanç
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
Ümit Kıvanç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ümit Kıvanç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
02 Ağustos 2016
05 Mayıs 2016
Derin değildi, kırıksız atlatır
Davutoğlu Ahmet Hoca efsanesi fena bitti. Harbe dahi giremedi. Duşakabinoğulları’nın askerini kendi ordusu sanmış meğer.
İki sanal âlem çirkefliği, üç dedikodu, efsane finali için pek cılız kaçacaktı. Bu yüzden Davutoğlu kendisini “Anadolu toprakları”nın “kabul edemeyeceği” bir “fitne”nin kahramanı ilan eden Yeni Şafak gazetesine, “Bunlar milletin temsilcisi olamaz” diye haykıran Sabah’a teşekkür etmeli. “Davutoğlu kimin adamı?” diye soran Akit’e, “İplerinin nereye uzandığını biliyoruz” diyen Takvim’e de. Düştün, bari ses çıksın.
Sinsi pelikan muhabbeti tek başına onu bozmazdı. Neleri yuttu, nelere yutkundu, gördük. Nitekim siyasî edebiyatımıza “şapkasını bile almadan gitme”nin de aşağısında bir seviye katmayı becerdi: kapı önüne konmadıkça çıkamama, kovulurken kovanın elini öpme.
Herkesin “hoca”lığını vurgulamaya pek düşkün olduğu Ahmet Bey, doğrusu, bu payenin ekmeğini hak ettiğinden misli misli fazlasıyla yedi. Partisi de onun “hoca”lık sıfatından yerli yersiz yararlandı. Ancak ne kendisinin akademik yeterliliği ne de Türk dış politikasının halihazırdaki doktrini “Stratejik Derinlik” –ve bu doktrinin ortaya konduğu baş eseri— doğru dürüst ele alındı, eleştirildi. Sadece vahim sonuçlarla uğraşıldı.
Kimsenin merak etmediği mevzular
Ahmet Davutoğlu’nun üniversitede ders veren, eserler sahibi bir insan oluşundan hareketle, “hiç değilse yapacağı işe kendini hazırlamış, okur-yazar bir siyasetçidir” diye düşünmüş, onun dışişleri bakanı oluşunu olumlayan satırlar yazmıştım. Elim kırılsaydı, demeyeceğim, çünkü daha sonra Stratejik Derinlik’i didik didik eden bir kitap ( Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu. Davutoğlu ne diyor, bir şey diyor mu?) yazmaya girişmiş oluşum, aynı zamanda bu yanlışımı telafi etmek içindi. Şerden ne kadar hayır çıkarabildim, bilmiyorum. Çünkü zavallı öğrencilere mantıksız-tutarsız, bütünüyle ideolojik bir hezeyanlar risalesini sınıf geçme, lisans-üstüne kabul edilme şartı olarak dayatma cüreti gösteren “Hoca” müritleri tabiî teşhir işlemini yok saydı; muhaliflere de, bir şeyin kötü olduğuna karar vermiş bulunmaları yetiyor, bilmeleri, eleştirmeleri gerekmiyor.
Oysa Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’ini vakitlice kurcalasak, başımıza geleceklere karşı daha hazırlıklı olabilirdik.
Ahmet Davutoğlu bir yönüyle -ve mümkün en naif ifadesiyle- hayal âleminde yaşayan bir insan. Bu tek başına kötü bir şey sayılmaz. Lâkin eğer hayallerin milyonlarca insanı gerçeklikten koparacak, onları varolmamış bir tarihe, varolmayan bir bugüne inandırıp zihinlerini felç edecekse, ülkenin yoksul gençlerini, başka yoksul gençleri öldürmek veya senin hayallerin uğrunda can vermek için savaşlara sürükleyecekse, senin sadece “hayal âleminde yaşıyor” diye tarif edilmen vahim bir yanlış olur. Tarih yorumu diye dile getirdiğin şey -ki, bütün öbür dediklerinin zeminidir- işine gelen her şeyi alıp canının çektiğince karıştırarak elde ettiğin zehirli bir terkipse, eline herhangi bir kap veya şişe verilmemesi, herhangi bir laboratuvara sokulmaman gerekir.
Oysa, laboratuvar ne kelime!, Ahmet Davutoğlu, 1998-2002 arasında, yani 28 Şubat’tan (1997) kısa süre sonra, Harp Akademileri ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde ders verdi. Bu nasıl mümkün olmuştur? Ordu, yabancı dışişleri bakanlarının maruz kalmamak için fellik fellik kaçar olduğu “İslâm Medeniyeti” nutuklarının ders versiyonlarına çok mu meraklıdır? Silahlı Kuvvetler, genç mensuplarına Davutoğlu’nun ne öğretmesini ummuş?
Böyle bir olgunun, AKP ve bizzat Davutoğlu’nun hayat verdiği dış politikasının muhaliflerince bıktırasıya mevzu edilmemiş oluşu acaba nedendir? Sakın burada da derin Türkiye labirentinden çıkış için gerekli anahtarlardan biri saklı olmasın?
Geçiyorum. Madem kimse merak etmiyor, ben de uzatmıyorum.
“Hoca”nın araç çantası
Ahmet Davutoğlu, başarılı bir hamaset külliyatı oluşturan eserleriyle, AKP’ye ve Reis’ine, şimdiye kadar hemen hiçbir Türk sağcısına kısmet olmamış bir “araç çantası” sundu. Kitapla, okumayla, bilgiyle alâkası olmayan sağcı siyasetçi, “Hoca”nın varlığından ve söylediklerinden -yer yer anlamasa da- başka türlü güç aldı. “Haklıyız, güçlüyüz, tarih ve hakikat bizden yana” hislerini tadabildi. “İşi çözmüş” bir “hoca”nın varlığı, bin cehaleti telafiye mahirdi.
Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı, İslâm arabasının önüne Türklük atlarını koşup, bunları Osmanlı süsleriyle bezemekten ibaretti. Bilinmedik bir şey demiyordu. Ama hamasî söyleminin hipnotize edici bir yanı vardı. Bugünle içiçe geçirdiği tarihi, Müslüman –Sünni— Türk egemenlerin yoğuracağı bir “yaptık, yine yaparız” hamuruna çevirmişti.
“Özgüven” kavramı, onun hamasî âlemini taçlandırıyordu. Fiilîyatta şuursuzca cüretkârlığa dönmesi kaçınılmaz olan bu mesnetsiz “özgüven”, Davutoğlu’nu hırslı bir reis için cazip kılan şeydi. “Millet”leri topluca bir “dava”nın peşinde kan dökmelere, can vermelere sürüklemeyi hedefleyen bütün ideolojilerde bu kavramın benzerleri bulunur. Bilgiyle arası bozukların sığınağı “inanırsak kazanırız” sloganı, Davutoğlu doktrininin özüdür.
Sloganın sağcı popülist siyasetçi ağzından kulaklara, oradan ruhlara nüfuz edebilmesi için şu inanılacak şeyin elbette güçlü olması gerekir. Bunun için de dinden alâsı yoktur. Ve Osmanlı, Türk ırkçılığından vazgeçmeksizin İslâmcılık yapabilmenin en münasip aracıdır. “Stratejik Derinlik”, Türk’ün minberden okunan “cihan hakimiyeti mefkûresi”dir. İlahı Allah değil devlettir.
Davutoğlu’nun, eklektik güzel sözler geçidinin sonunda Hitler takdirine varması da tesadüf değildir. Tayyip Erdoğan’ın hiç çekinmeden, olumlayarak Hitler’den örnekler verebilmesinde “Hoca”nın “özgüven” katkısı gözardı edilmemeli.
Hiçbir zaman hiçbir konuda hakikat, mantıksal-içsel tutarlılık ve insancıllık-vicdan aramayan Türk sağcılığının hem saray dekorasyonu hem seferberlik nizamı için ideal bir tarzdı, “Hoca”nın yarattığı. O da sandı ki, reçeteyi, dozu, bileşimi sırf kendi bildiğinden, kullanılabilmesi için kendisi vazgeçilmezdir.
Reis’li mekanizmayı çözemedi
Davutoğlu, kurduğu zaman-ötesi yapının esas güç sahiplerince sadece devre-mülk olarak görüldüğünü, mevsim geçtiğinde terk edileceğini, hattâ kendisinin de sokağa atılacağını hesap edemedi. Yalnız onun sanrılar âleminde varolan ve esasında kendi gibilerin iktidarından başka bir somut anlamı olmayan uydurulmuş “medeniyet”, kendisi kurulmadan önceki tarihi bile aydınlatan bir ışıktı. Nuru, “Hoca”yı bir vecd haline sokuyordu. Kurduğu derme çatma çadır gözüne bu yüzden, dünyayı fethe hazırlanan halifenin otağı gibi göründü. Kendisine fatih rolü biçtiğini sanmıyorum; bence daha çok “bilge vezir” rolüne hazırlamıştı kendini. Rol ona verildi sandığı için gözleri öylesine kamaştı ki, üzerine gelen kamyonu göremedi.
Davutoğlu’nun âleminde, Tac Mahal inşaatına hazır beton kamyonları gidip gelebilir.
Strateji-jeopolitik vesair zararlı işlerle uğraşırken, ulusun “millî güç”ünü topyekûn seferber edebilme kabiliyeti nedeniyle -bu işlerle uğraşan herkes gibi- Hitler hayranlığına varmıştı. Ancak hakikatle ilişkisinin bu sefer şunları şu sefer bunları çekip almak ve gönlünce biraraya getirmekten ibaret olması, Nazi iktidar düzenindeki çok önemli bir ayrıntıyı atlamasına yolaçmış belli ki. Adolf Hitler “Führer”di, fatihti, reisti, her işi en tepeden idare ediyordu. Ve aynı zamanda doktrinin sahibiydi. Kavgam’ı, en ufak fırsatta sahneye fırlayıp eseriyle herkesin gözünü kamaştırmaktan büyük haz duyan, kendine hayranlığıyla kendinden geçebilen ve bu arada Führer’e ait iktidardan pay kapmaya yönelik ufak hesaplar güden bir hoca değil, herhangi bir başka insan değil, bizzat Führer yazmıştı. “O Reis, ama fikriyat benim!” diye yerli yersiz tebessümler dağıtan biri Führer’in yanında barınamazdı.
Reis, fikriyattan kitle desteği için faydası olacak kadarını aldı, gerisini sahibiyle birlikte hurdacıya verdi.
Ve “medeniyet”ten kastı…
Ahmet Davutoğlu kimdir, hayatı, eserleri ve ölümcül yanlışı… konularında bu kadar laf yeter. Son bir-iki söz de kendisini nasıl hatırlayacağımız üzerine olsun.
Başbakanlığı döneminde çok cinayet işlendi. Çok. Katliamlar yapıldı. Cenazeler polis araçlarına takılıp sürüklendi, günlerce sokak ortalarında bekletildi, kedi köpeğe parçalattırıldı. Ana karnında bebek vuruldu. Bunlardan rahatsız olur halini görmedim.
Hukuk kavramı paçavra edildi. İfade özgürlüğü paçavra edildi. Gazetecilik suç haline getirildi. Bir toplumun hayat damarlarını oluşturabilecek ne varsa kesilmeye, tıkanmaya çalışılıyor. Bunlardan rahatsız olur halini de görmedim.
Eşitsiz-adaletsiz seçim ortamına rağmen beş milyon insanın oyunu alarak parlamentoya gelen HDP milletvekillerini düşman ilan etti, onların “Meclis’in kapısından bile geçemeyecekleri” gibi laflar etti, onlara oy vermiş bizleri hiçe saydı. Ülkedeki kutuplaşmanın, düşmanlığın giderilmesi, dökülen kanın azalması için bir şey yapmadı. Bunun yerine, kendi ülkesinin şehirleri yerle bir edilir, on binlerce insan göçe zorlanır, üniformalı devlet görevlileri tarafından duvarlara korkunç ırkçı sloganlar yazılırken, her yeri fethetmiş de sırf Kutuplar eksik kalmış havasında esti gürledi.
“Hoca”, bütün bu rezilliklere vicdanı hiç sızlamadan nezaret etti. “Emretti” diyemiyoruz, çünkü, emir bir yana, kendi başına karar vermeye kalkıştığında neler oldu, ortada. İktidar-ikbal uğruna hepsini sineye çekti, ayrılış konuşmasında bile başını dik tutmaya cesaret edemedi, bunlar da ayrı.
Liste çok uzar; uzatmayayım. İki satır kendisine seslenerek bitireyim:
Ben sizi nasıl hatırlayacağım, anlatayım, yüz küsur baskı yapmış baş eseri niyeyse Batı dillerinde bir türlü yayımlanmayan “Hoca”.
Garo Paylan, arkadaşımdır ve doğru düzgün bir insandır. Sizin partilileriniz, sonradan milliyetçi kamuoyunda bu aşağılık hareket ayrıca prim yapsın diye, ikinci Anayasa Komisyonu saldırısında onu hedef seçtiler ve saldırı planını “Ermeni”yi “ortaya alma” üzerine kurdular. (Allah’tan HDP’lilerin uyanıklığı sayesinde buna meydan verilmedi.) Bu sırada ona “Asala piçi”, “Ermeni piçi” diye haykırdılar, ellerine ne geçirdilerse üstüne fırlattılar. Ve siz bu rezilliği yaratan partililerinizin sırtını sıvazladınız, “destan yazdıklarını” söylediniz. Ben de bir İstanbul semtinin okul duvarında eseriniz olan esas destanı gördüm: Yeniyetmenin biri, “Kaçma Ermeni kaçma” yazmıştı.
Sizi bunlarla hatırlayacağım. “Medeniyet”ten sözetme hakkınız işte bu “destan” kadardır.
Ümit Kıvanç
İki sanal âlem çirkefliği, üç dedikodu, efsane finali için pek cılız kaçacaktı. Bu yüzden Davutoğlu kendisini “Anadolu toprakları”nın “kabul edemeyeceği” bir “fitne”nin kahramanı ilan eden Yeni Şafak gazetesine, “Bunlar milletin temsilcisi olamaz” diye haykıran Sabah’a teşekkür etmeli. “Davutoğlu kimin adamı?” diye soran Akit’e, “İplerinin nereye uzandığını biliyoruz” diyen Takvim’e de. Düştün, bari ses çıksın.
Sinsi pelikan muhabbeti tek başına onu bozmazdı. Neleri yuttu, nelere yutkundu, gördük. Nitekim siyasî edebiyatımıza “şapkasını bile almadan gitme”nin de aşağısında bir seviye katmayı becerdi: kapı önüne konmadıkça çıkamama, kovulurken kovanın elini öpme.
Herkesin “hoca”lığını vurgulamaya pek düşkün olduğu Ahmet Bey, doğrusu, bu payenin ekmeğini hak ettiğinden misli misli fazlasıyla yedi. Partisi de onun “hoca”lık sıfatından yerli yersiz yararlandı. Ancak ne kendisinin akademik yeterliliği ne de Türk dış politikasının halihazırdaki doktrini “Stratejik Derinlik” –ve bu doktrinin ortaya konduğu baş eseri— doğru dürüst ele alındı, eleştirildi. Sadece vahim sonuçlarla uğraşıldı.
Kimsenin merak etmediği mevzular
Ahmet Davutoğlu’nun üniversitede ders veren, eserler sahibi bir insan oluşundan hareketle, “hiç değilse yapacağı işe kendini hazırlamış, okur-yazar bir siyasetçidir” diye düşünmüş, onun dışişleri bakanı oluşunu olumlayan satırlar yazmıştım. Elim kırılsaydı, demeyeceğim, çünkü daha sonra Stratejik Derinlik’i didik didik eden bir kitap ( Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu. Davutoğlu ne diyor, bir şey diyor mu?) yazmaya girişmiş oluşum, aynı zamanda bu yanlışımı telafi etmek içindi. Şerden ne kadar hayır çıkarabildim, bilmiyorum. Çünkü zavallı öğrencilere mantıksız-tutarsız, bütünüyle ideolojik bir hezeyanlar risalesini sınıf geçme, lisans-üstüne kabul edilme şartı olarak dayatma cüreti gösteren “Hoca” müritleri tabiî teşhir işlemini yok saydı; muhaliflere de, bir şeyin kötü olduğuna karar vermiş bulunmaları yetiyor, bilmeleri, eleştirmeleri gerekmiyor.
Oysa Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’ini vakitlice kurcalasak, başımıza geleceklere karşı daha hazırlıklı olabilirdik.
Ahmet Davutoğlu bir yönüyle -ve mümkün en naif ifadesiyle- hayal âleminde yaşayan bir insan. Bu tek başına kötü bir şey sayılmaz. Lâkin eğer hayallerin milyonlarca insanı gerçeklikten koparacak, onları varolmamış bir tarihe, varolmayan bir bugüne inandırıp zihinlerini felç edecekse, ülkenin yoksul gençlerini, başka yoksul gençleri öldürmek veya senin hayallerin uğrunda can vermek için savaşlara sürükleyecekse, senin sadece “hayal âleminde yaşıyor” diye tarif edilmen vahim bir yanlış olur. Tarih yorumu diye dile getirdiğin şey -ki, bütün öbür dediklerinin zeminidir- işine gelen her şeyi alıp canının çektiğince karıştırarak elde ettiğin zehirli bir terkipse, eline herhangi bir kap veya şişe verilmemesi, herhangi bir laboratuvara sokulmaman gerekir.
Oysa, laboratuvar ne kelime!, Ahmet Davutoğlu, 1998-2002 arasında, yani 28 Şubat’tan (1997) kısa süre sonra, Harp Akademileri ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde ders verdi. Bu nasıl mümkün olmuştur? Ordu, yabancı dışişleri bakanlarının maruz kalmamak için fellik fellik kaçar olduğu “İslâm Medeniyeti” nutuklarının ders versiyonlarına çok mu meraklıdır? Silahlı Kuvvetler, genç mensuplarına Davutoğlu’nun ne öğretmesini ummuş?
Böyle bir olgunun, AKP ve bizzat Davutoğlu’nun hayat verdiği dış politikasının muhaliflerince bıktırasıya mevzu edilmemiş oluşu acaba nedendir? Sakın burada da derin Türkiye labirentinden çıkış için gerekli anahtarlardan biri saklı olmasın?
Geçiyorum. Madem kimse merak etmiyor, ben de uzatmıyorum.
“Hoca”nın araç çantası
Ahmet Davutoğlu, başarılı bir hamaset külliyatı oluşturan eserleriyle, AKP’ye ve Reis’ine, şimdiye kadar hemen hiçbir Türk sağcısına kısmet olmamış bir “araç çantası” sundu. Kitapla, okumayla, bilgiyle alâkası olmayan sağcı siyasetçi, “Hoca”nın varlığından ve söylediklerinden -yer yer anlamasa da- başka türlü güç aldı. “Haklıyız, güçlüyüz, tarih ve hakikat bizden yana” hislerini tadabildi. “İşi çözmüş” bir “hoca”nın varlığı, bin cehaleti telafiye mahirdi.
Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı, İslâm arabasının önüne Türklük atlarını koşup, bunları Osmanlı süsleriyle bezemekten ibaretti. Bilinmedik bir şey demiyordu. Ama hamasî söyleminin hipnotize edici bir yanı vardı. Bugünle içiçe geçirdiği tarihi, Müslüman –Sünni— Türk egemenlerin yoğuracağı bir “yaptık, yine yaparız” hamuruna çevirmişti.
“Özgüven” kavramı, onun hamasî âlemini taçlandırıyordu. Fiilîyatta şuursuzca cüretkârlığa dönmesi kaçınılmaz olan bu mesnetsiz “özgüven”, Davutoğlu’nu hırslı bir reis için cazip kılan şeydi. “Millet”leri topluca bir “dava”nın peşinde kan dökmelere, can vermelere sürüklemeyi hedefleyen bütün ideolojilerde bu kavramın benzerleri bulunur. Bilgiyle arası bozukların sığınağı “inanırsak kazanırız” sloganı, Davutoğlu doktrininin özüdür.
Sloganın sağcı popülist siyasetçi ağzından kulaklara, oradan ruhlara nüfuz edebilmesi için şu inanılacak şeyin elbette güçlü olması gerekir. Bunun için de dinden alâsı yoktur. Ve Osmanlı, Türk ırkçılığından vazgeçmeksizin İslâmcılık yapabilmenin en münasip aracıdır. “Stratejik Derinlik”, Türk’ün minberden okunan “cihan hakimiyeti mefkûresi”dir. İlahı Allah değil devlettir.
Davutoğlu’nun, eklektik güzel sözler geçidinin sonunda Hitler takdirine varması da tesadüf değildir. Tayyip Erdoğan’ın hiç çekinmeden, olumlayarak Hitler’den örnekler verebilmesinde “Hoca”nın “özgüven” katkısı gözardı edilmemeli.
Hiçbir zaman hiçbir konuda hakikat, mantıksal-içsel tutarlılık ve insancıllık-vicdan aramayan Türk sağcılığının hem saray dekorasyonu hem seferberlik nizamı için ideal bir tarzdı, “Hoca”nın yarattığı. O da sandı ki, reçeteyi, dozu, bileşimi sırf kendi bildiğinden, kullanılabilmesi için kendisi vazgeçilmezdir.
Reis’li mekanizmayı çözemedi
Davutoğlu, kurduğu zaman-ötesi yapının esas güç sahiplerince sadece devre-mülk olarak görüldüğünü, mevsim geçtiğinde terk edileceğini, hattâ kendisinin de sokağa atılacağını hesap edemedi. Yalnız onun sanrılar âleminde varolan ve esasında kendi gibilerin iktidarından başka bir somut anlamı olmayan uydurulmuş “medeniyet”, kendisi kurulmadan önceki tarihi bile aydınlatan bir ışıktı. Nuru, “Hoca”yı bir vecd haline sokuyordu. Kurduğu derme çatma çadır gözüne bu yüzden, dünyayı fethe hazırlanan halifenin otağı gibi göründü. Kendisine fatih rolü biçtiğini sanmıyorum; bence daha çok “bilge vezir” rolüne hazırlamıştı kendini. Rol ona verildi sandığı için gözleri öylesine kamaştı ki, üzerine gelen kamyonu göremedi.
Davutoğlu’nun âleminde, Tac Mahal inşaatına hazır beton kamyonları gidip gelebilir.
Strateji-jeopolitik vesair zararlı işlerle uğraşırken, ulusun “millî güç”ünü topyekûn seferber edebilme kabiliyeti nedeniyle -bu işlerle uğraşan herkes gibi- Hitler hayranlığına varmıştı. Ancak hakikatle ilişkisinin bu sefer şunları şu sefer bunları çekip almak ve gönlünce biraraya getirmekten ibaret olması, Nazi iktidar düzenindeki çok önemli bir ayrıntıyı atlamasına yolaçmış belli ki. Adolf Hitler “Führer”di, fatihti, reisti, her işi en tepeden idare ediyordu. Ve aynı zamanda doktrinin sahibiydi. Kavgam’ı, en ufak fırsatta sahneye fırlayıp eseriyle herkesin gözünü kamaştırmaktan büyük haz duyan, kendine hayranlığıyla kendinden geçebilen ve bu arada Führer’e ait iktidardan pay kapmaya yönelik ufak hesaplar güden bir hoca değil, herhangi bir başka insan değil, bizzat Führer yazmıştı. “O Reis, ama fikriyat benim!” diye yerli yersiz tebessümler dağıtan biri Führer’in yanında barınamazdı.
Reis, fikriyattan kitle desteği için faydası olacak kadarını aldı, gerisini sahibiyle birlikte hurdacıya verdi.
Ve “medeniyet”ten kastı…
Ahmet Davutoğlu kimdir, hayatı, eserleri ve ölümcül yanlışı… konularında bu kadar laf yeter. Son bir-iki söz de kendisini nasıl hatırlayacağımız üzerine olsun.
Başbakanlığı döneminde çok cinayet işlendi. Çok. Katliamlar yapıldı. Cenazeler polis araçlarına takılıp sürüklendi, günlerce sokak ortalarında bekletildi, kedi köpeğe parçalattırıldı. Ana karnında bebek vuruldu. Bunlardan rahatsız olur halini görmedim.
Hukuk kavramı paçavra edildi. İfade özgürlüğü paçavra edildi. Gazetecilik suç haline getirildi. Bir toplumun hayat damarlarını oluşturabilecek ne varsa kesilmeye, tıkanmaya çalışılıyor. Bunlardan rahatsız olur halini de görmedim.
Eşitsiz-adaletsiz seçim ortamına rağmen beş milyon insanın oyunu alarak parlamentoya gelen HDP milletvekillerini düşman ilan etti, onların “Meclis’in kapısından bile geçemeyecekleri” gibi laflar etti, onlara oy vermiş bizleri hiçe saydı. Ülkedeki kutuplaşmanın, düşmanlığın giderilmesi, dökülen kanın azalması için bir şey yapmadı. Bunun yerine, kendi ülkesinin şehirleri yerle bir edilir, on binlerce insan göçe zorlanır, üniformalı devlet görevlileri tarafından duvarlara korkunç ırkçı sloganlar yazılırken, her yeri fethetmiş de sırf Kutuplar eksik kalmış havasında esti gürledi.
“Hoca”, bütün bu rezilliklere vicdanı hiç sızlamadan nezaret etti. “Emretti” diyemiyoruz, çünkü, emir bir yana, kendi başına karar vermeye kalkıştığında neler oldu, ortada. İktidar-ikbal uğruna hepsini sineye çekti, ayrılış konuşmasında bile başını dik tutmaya cesaret edemedi, bunlar da ayrı.
Liste çok uzar; uzatmayayım. İki satır kendisine seslenerek bitireyim:
Ben sizi nasıl hatırlayacağım, anlatayım, yüz küsur baskı yapmış baş eseri niyeyse Batı dillerinde bir türlü yayımlanmayan “Hoca”.
Garo Paylan, arkadaşımdır ve doğru düzgün bir insandır. Sizin partilileriniz, sonradan milliyetçi kamuoyunda bu aşağılık hareket ayrıca prim yapsın diye, ikinci Anayasa Komisyonu saldırısında onu hedef seçtiler ve saldırı planını “Ermeni”yi “ortaya alma” üzerine kurdular. (Allah’tan HDP’lilerin uyanıklığı sayesinde buna meydan verilmedi.) Bu sırada ona “Asala piçi”, “Ermeni piçi” diye haykırdılar, ellerine ne geçirdilerse üstüne fırlattılar. Ve siz bu rezilliği yaratan partililerinizin sırtını sıvazladınız, “destan yazdıklarını” söylediniz. Ben de bir İstanbul semtinin okul duvarında eseriniz olan esas destanı gördüm: Yeniyetmenin biri, “Kaçma Ermeni kaçma” yazmıştı.
Sizi bunlarla hatırlayacağım. “Medeniyet”ten sözetme hakkınız işte bu “destan” kadardır.
Ümit Kıvanç
12 Ocak 2015
Katliamı savunmak, katliam savunmaktır
Charlie Hebdo katliamı, ne kadar inkâr ederlerse etsinler, Müslümanların bir yol ayrımında olduğunu herkesin gözüne soktu. Tanıdığım, güvendiğim, birçok yönden kefil olacağım az sayıdaki insanı tenzih ederek, kısa, açık ve net konuşmaya çalışacağım.
"Gerçek İslâm bu değil"cileri anlıyorum. Hem insanın hakikati kabullenmesi çoğu zaman kolay değildir hem de sahiden, gerçek İslâm bu olmayabilirdi. Ne yazık ki, artık bunu söylemeye hakları yok, çünkü vahamet, gerçek İslâm'ın ne olduğunun tartışılabileceği aşamaları çoktan geçti. Kendilerini kandırabilirler belki, ama dönüp dolaşıp bin dört yüz yıl önceki kısacık bir Asr-ı Saadet'i hikâye etmekle başka kimseyi kandıramayacaklarının sanırım onlar da farkındadırlar. Tabiî ki uçuruma giden bu yoldan dönüş mümkün; ama böyle bir gayret, sanırım hiç bilmedikleri ve alışık olmadıkları cinsten bir cesaret gerektiriyor.
Daha fecisi, ötekiler. Müslümanların işlediği her korkunç suça, üstelik dinî bahane ve gerekçeler üretenler. On iki insanın öldürüldüğü bir olayda, Batı'daki İslâmofobi şu bu diye ortaya atlayanlar bile ehveni şer kalıyor. Çünkü öldürülenlerin bunu hak ettiğini, başkalarına da aynı muamelenin yapılabileceğini gerine gerine savunanlar var. Bu insanlar, Kahramanmaraş'ta komşusunu kesen, Sivas'ta insanlar yakılırken kafirlerin cehennem ateşinde yanmakta olduğunu çocuğuna anlatanlardır. Daha fenası, kendisi sokağa çıkıp kimseyi öldürmeyecek, elini asla kirletmeyecekken başkalarını bu işlere kışkırtanlardır. Bugün gazeteci, siyasetçi kisvesi altında karşımızda boy gösterenlerin bir kısmı, bu katliam organizatörleridir.
Yine de öncelikli meselem bu değil.
Şahsen, dinden ve dindarlardan, başta ahlâk ve dürüstlük, biraz da toplumsal adalet bekledim. Onlara böyle şeyler vehmettim. Şimdi her şeyi yeniden düşünüyorum. Ama mesele Kur'an'ı mızrağına takıp zengin olan tahakkümcü siyasetçiler veya hükmetme duygusunun en aşağılık tarzıyla tatmin olan kelle avcıları değil. Tuhaf görünmesin; mesele Paris katliamını yapanlar da değil. Dünyada ne güzel düşünceler uğruna ne korkunç işler yapıldı. Mesele, bir inanç adına yapılan katliama veya hırsızlığa o inanç sahiplerinin nasıl tepki gösterdiği.
Şunu açıklıkla söylemeliyim ki, bugünlere (son bir-iki yılı kastediyorum) kadar değer verdiğim birçok Müslüman insanın Türkiye'de, Irak'ta, Nijerya'da, son olarak Paris'te olan biten karşısındaki tavrı bende moral bırakmadığı gibi, giderek içimde öfke büyütüyor. O laf dolandırmalar, o kınayamamalar, o kaçınmalar, o pısırıklıklar, o ufak hileler, o yüreksizlikler, kalpsizlikler... niye bunlar? Affedemeyeceğimi ve yüzlerine bakmak istemeyeceğimi hissediyorum. Bir zehir akıyor içime.
Niyesinden de vazgeçtim. Bütün bu hileli oyundan sonra Allah'ın kendilerinden razı olacağını sanabiliyorlarsa, işte orada dinden de şüphelenmenin sınırına gelinmesi gerekmez mi? Benim anladığım, din size sadece, çok geniş manada söylüyorum, bir muhit temininden başka bir şeye yaramıyor. Tabiî rastgele bir muhit değil bu; çoğunluğun muhiti. Şöyle bir silkinip dürüstçe aynaya bakmayacaksanız, buyurun, saraylarınızla, para dolu kutularınızla, göz çıkaran, çocuk öldüren polisinizle, kafa kesen mücahitinizle, katliamcı profesyonelinizle, ölmüş çocukların annelerini yuhalayarak, Batı'nın İslâmofobisindan bahsederek birlikte yaşayın. Ve işlenen günahlara, sırf Müslümanlar işlediği için meşruiyet bahaneleri üretin.
Şu iki basit gerçeğin üstünü kimse örtemez, yaratacağı sonuçları kimse önleyemez:
Bir inanç, görüş, vs. adına yapılan katliam, o inancı, görüşü vs. kirletir.
Ve işlenen günah karşısındaki tavır, topluca o inanç sahiplerinin cibiliyetini ortaya koyar.
"Gerçek İslâm bu değil"cileri anlıyorum. Hem insanın hakikati kabullenmesi çoğu zaman kolay değildir hem de sahiden, gerçek İslâm bu olmayabilirdi. Ne yazık ki, artık bunu söylemeye hakları yok, çünkü vahamet, gerçek İslâm'ın ne olduğunun tartışılabileceği aşamaları çoktan geçti. Kendilerini kandırabilirler belki, ama dönüp dolaşıp bin dört yüz yıl önceki kısacık bir Asr-ı Saadet'i hikâye etmekle başka kimseyi kandıramayacaklarının sanırım onlar da farkındadırlar. Tabiî ki uçuruma giden bu yoldan dönüş mümkün; ama böyle bir gayret, sanırım hiç bilmedikleri ve alışık olmadıkları cinsten bir cesaret gerektiriyor.
Daha fecisi, ötekiler. Müslümanların işlediği her korkunç suça, üstelik dinî bahane ve gerekçeler üretenler. On iki insanın öldürüldüğü bir olayda, Batı'daki İslâmofobi şu bu diye ortaya atlayanlar bile ehveni şer kalıyor. Çünkü öldürülenlerin bunu hak ettiğini, başkalarına da aynı muamelenin yapılabileceğini gerine gerine savunanlar var. Bu insanlar, Kahramanmaraş'ta komşusunu kesen, Sivas'ta insanlar yakılırken kafirlerin cehennem ateşinde yanmakta olduğunu çocuğuna anlatanlardır. Daha fenası, kendisi sokağa çıkıp kimseyi öldürmeyecek, elini asla kirletmeyecekken başkalarını bu işlere kışkırtanlardır. Bugün gazeteci, siyasetçi kisvesi altında karşımızda boy gösterenlerin bir kısmı, bu katliam organizatörleridir.
Yine de öncelikli meselem bu değil.
Şahsen, dinden ve dindarlardan, başta ahlâk ve dürüstlük, biraz da toplumsal adalet bekledim. Onlara böyle şeyler vehmettim. Şimdi her şeyi yeniden düşünüyorum. Ama mesele Kur'an'ı mızrağına takıp zengin olan tahakkümcü siyasetçiler veya hükmetme duygusunun en aşağılık tarzıyla tatmin olan kelle avcıları değil. Tuhaf görünmesin; mesele Paris katliamını yapanlar da değil. Dünyada ne güzel düşünceler uğruna ne korkunç işler yapıldı. Mesele, bir inanç adına yapılan katliama veya hırsızlığa o inanç sahiplerinin nasıl tepki gösterdiği.
Şunu açıklıkla söylemeliyim ki, bugünlere (son bir-iki yılı kastediyorum) kadar değer verdiğim birçok Müslüman insanın Türkiye'de, Irak'ta, Nijerya'da, son olarak Paris'te olan biten karşısındaki tavrı bende moral bırakmadığı gibi, giderek içimde öfke büyütüyor. O laf dolandırmalar, o kınayamamalar, o kaçınmalar, o pısırıklıklar, o ufak hileler, o yüreksizlikler, kalpsizlikler... niye bunlar? Affedemeyeceğimi ve yüzlerine bakmak istemeyeceğimi hissediyorum. Bir zehir akıyor içime.
Niyesinden de vazgeçtim. Bütün bu hileli oyundan sonra Allah'ın kendilerinden razı olacağını sanabiliyorlarsa, işte orada dinden de şüphelenmenin sınırına gelinmesi gerekmez mi? Benim anladığım, din size sadece, çok geniş manada söylüyorum, bir muhit temininden başka bir şeye yaramıyor. Tabiî rastgele bir muhit değil bu; çoğunluğun muhiti. Şöyle bir silkinip dürüstçe aynaya bakmayacaksanız, buyurun, saraylarınızla, para dolu kutularınızla, göz çıkaran, çocuk öldüren polisinizle, kafa kesen mücahitinizle, katliamcı profesyonelinizle, ölmüş çocukların annelerini yuhalayarak, Batı'nın İslâmofobisindan bahsederek birlikte yaşayın. Ve işlenen günahlara, sırf Müslümanlar işlediği için meşruiyet bahaneleri üretin.
Şu iki basit gerçeğin üstünü kimse örtemez, yaratacağı sonuçları kimse önleyemez:
Bir inanç, görüş, vs. adına yapılan katliam, o inancı, görüşü vs. kirletir.
Ve işlenen günah karşısındaki tavır, topluca o inanç sahiplerinin cibiliyetini ortaya koyar.
Ümit Kıvanç
Kaynak: riyatabirleri.blogspot.com.tr/
16 Mayıs 2014
Toptan ölür madenciler
Madenciliğin başka işkollarından farkı, sadece günışığından yoksunluğu değildir. Kömür madeni deyince çoğu zaman akla tek renk gelir. Oysa madenciliğin istatistikleri bile öbür işkollarınınkilerden daha renklidir.
Meselâ, başka istatistikler, yıllar, üretim miktarı, ihracat, işçi başına üretim, maliyet şu bu diye giderken, madencilik istatistiklerinde şöyle ilginç kalemler göze çarpar: milyon tona düşen ölüm adedi, yıllara göre ölümlerdeki artış-azalış, yaralı miktarı, falan... Çin'de hâlâ her yıl iki-üç bin madenci, kazalarda ölür. 2004'te her hafta en az on kişinin öldüğü bir kaza mutlaka olmuştu.
Serbest piyasa ekonomisi şöyle çalışır: Madene inip inmemek serbesttir. Sen inmezsen, inecek başka biri mutlaka bulunacaktır. Madenci, duasını eder ya da küfür eder ve aşağı iner. Ama inmeden mutlaka sevdikleriyle vedalaşır, çünkü, dinlediğiniz şarkıda söylendiği gibi, bir defa aşağı indikten sonra "elveda" deme şansı artık yoktur.
Madenci aşağıda ne yapar?
Yukarıdakilere göre cevap basittir: Çalışır. Aşağısı, iş saatinde çalışılıp arada mola verilen, beş dakika dışarı çıkıp gelinebilen bir yer değildir. Kömüre kazmanın vurulduğu yere gidiş dönüş bile bazen saatler sürer.
Madenci yerin yedi kat dibinde ter döker, terini siler, su içer, kömür tozu yutar, yemek yer, üzülür sıkılır, hayal kurar, heyecanlanır, öfkelenir, şakalaşır, kısaca yaşar.
Ve hastalanır.
ABD'de halen, yani 21. yüzyılda, her sene dört bin kadar maden işçisi "madenci hastalığı" denen illete yakalanır. Yeni binyılın parlayan güneşi Çin'de bu rakam yılda 10 bindir. Fransa’da 1920’lerden 1970’lere, ciğerleri hastayken çalışan işçi oranı azalmamış, artmıştır. "Madenci hastalığı", akciğerleri mahveder, sonunda öldürür.
Hastalığa yakalanan madenciler çalışmaya devam eder, şansları varsa emekli olup öyle ölürler. Hiçbir ülkede, madenciler arasında hastalık oranı yüzde 10’un altında değildir.
Gündüz vardiyasında çalışan bir madenci, günışığını yılın birkaç ayında, günde bir-iki saat görür. Bir ülkenin kişi başına kömür üretimi artarsa o ülke gelişiyor demektir.
Ekonomi tam gelişirken, maden ocağının dibinde bir gün bir homurtu duyulur. Sonra, -gök zaten yoktur-, yer altüst olur.
Madende sinsi bir düşman, metan gazı, iyi havalandırılmayan köşelere sinip bekler. Bir de açık düşman vardır: kömür tozu. Madenci çalıştıkça, düşmanı artar, birikir. Madenin herhangi bir yerinde ufak bir patlama da olsa, kömür tozu zincirleme bir reaksiyon yaratıp bunun etkisini büyütür. Kömür tozu felaketi büyütmek için işe karıştığında ortaya muazzam miktarda karbon monoksit çıkar. Kömür tozu tamamen yanıp yok olmaz, bulutlar oluşturur, havalandırmayı da önler. Ve karbon monoksit madenin her yerine yayılır, işçileri zehirler. Japonya’nın Miike madeninde 1963’te meydana gelen patlamada başlangıçta 20 işçi ölmüştür. Ama 438 işçi karbon monoksitten zehirlenerek can vermiştir. Madendeki 1403 işçinin 1197’si, ya ölmüş ya da zehirlenip hastalanmıştır.
Aşık Mahzuni Şerif kısaca şöyle anlatır: Toptan ölür madenciler.
Film 1956'dan, Kanada'nın Nova Scotia bölgesinde 39 işçinin öldüğü kazadan. Aynı bölgede 1873'te 350, aynı madende 1891'de 125 işçi ölmüştü. 1958'de, iki yıl sonra yine bu madende 74, 1992'de de bölgede 26 madenci öldü. Bu filmdeki madenci ailelerinden bir yıl önce Türkiye'de, Gelik ocağında can veren 55 madencinin eşleri, çocukları ağlamıştı. Ondan bir yıl önce de, Kozlu İncirharmanı ocağında ölen 13 işçininkiler. Bu, aynı ocakta 53 kişinin hayatını kaybettiği kazadan sadece 7 yıl sonra, 25 işçinin öldüğü kazadan 13 yıl önceydi. Bu ocakta 1968, 1972, 1973 ve 1974'te de yaklaşık kırk madenci öldü. E, bunlar eskidendi; öyle mi? Güzel. 2010 Şubat'ında Balıkesir Dursunbey'de 13 işçinin öldüğü maden ocağında daha önce üç defa patlama olmuş, toplam 18 işçi ölmüştü. 2010 Mayıs'ında Kozlu'da 30 işçinin öldüğü ocakta da...
Bakın 1956'ya ait haftanın haber filminde maden kazasının arkasına ne denk gelmiş: Özgürlük Anıtı’nın yaşgünü. E, özgürlük çağını herkes kutlamalı!
Şair Ceyhun Atıf Kansu şöyle anlatmıştı:
Ana, kardeş, çocuk, bıraktılar geldiler
Yeryüzünden yüz kırk metre aşağı indiler
Bir uğultu duyuluyor, neyleyim neyli
Çıkamadılar, tam kırk sekiz kişi idiler.
Böyledir, madenciler toptan ölür...
Onlar ölünce serbest piyasa ekonomisi ve ilerleme geçici bir kesintiye uğrar. İş durur.
Geride kalanlar ikiye ayrılır: Yaralılar ve öbürleri. Yaralılar zararsızdır.
Öbürleri tehlikeli bir sessizliğe bürünürler. Donup kalırlar. Yeterince donmazlarsa diye başlarına askerler dikilir.
Madenci cenazelerinde şehrin ve devletin ileri gelenleri çok üzülür. Acısı ve öfkesi her an isyan duygusuna dönüşebilecek kalabalık, adı üstünde, onlardan kalabalıktır. Henüz dul kalmış eşlerin, yetim kalmış çocukların üstüne askeri polisi sürmek zorunda kalabileceklerini bilmek, yetkililerin hassas ruhlarını incitir.
Madencilerin geride bıraktıklarıysa... ağlayacak ve yine çalışacaklardır. Serbest piyasa ekonomisi böyle işler. Çalışacaklar ve vakitsiz öleceklerdir. Kaza olmazsa, kömür tozu yapışmış ciğerleri yüzünden.
Şair, Melih Cevdet Anday, büyükşehir orta sınıf genç kızlarının kışın en soğuk günlerinde apartmanlarında tişörtle dolaşabilmesini sağlayan ilerleme düzeyimizi şöyle anlatır:
...Dipte, maviliklerin oynaştığı,
Küçük bir balığın kanadı gibi yalnız,
Umutsuzluğun bir anlamı kalmadığı,
Kumlara gömülmüş ya da kayaya takılmış
Çapanın, gemisini bekleyen çapanın
Altında, toprak başlar ya, sonra da
Maden. Az önce çökmüş madenin altında,
Lamba söndükten sonra yıkılmış tavanın
Ve duvarı tutan kalasın altında
Tek başınaydı yaralı işçi, karanlık
Yok etmiş gözlerini ama
Kendindeydi daha, ufak bir güneş,
Dünyanın en ufak güneşi,
Çocukluk gibi, düşüncesiz kuşlar gibi,
Duydu demir aldığını geminin
Gürültülerle.
Ve yukarda,
Uzak bir göğün altındaydı deniz,
Bulutlar, martılar ve deniz.
Bu ilerleme düzeyine yakışan şudur: General Electrics’in reklam şirketi, madenciler için yazılmış 16 Tons parçasını alır ...ve hiç utanmaz.
Kaynak: http://www.riyatabirleri.net/bolumSayfa/09_ozgurluk.html
Toptan ölür madenciler
Gazetelerden birinin başlığı şuydu: “Türkiye, yitirdiği 30 madenciye ağlıyor.” Yalan. “Türkiye” hiçbir zaman yitirdiği madencilere ağlamadı. Sadece Türkiye değil, hiçbir ülke ağlamadı. Dünyanın her yerinde, madenciler öldüler, gerikalanımız arkasını döndü gitti. Kimileri “kader” dedi, kimileri işçi ölümlerini zaten madencilik sektörünün olağan çalışma koşulları arasında sayıyordu, oralı bile olmadı.
Maden işçileri, Âşık Mahzuni Şerif’in dediği gibi “toptan öldüklerinde” insanlık da topluca, insanlık sınavından bir defa daha çakar. İşin özü budur.
İçinde yaşadığımız düzenin de özü, madencilik macerasında saklıdır. Kapitalizmin, sınıflı toplumun olanca çirkinliği, acımasızlığı ve hakikatte neye dayanarak nasıl sürdürüldüğü, madenciler hakkında düşünmeye başladığınızda, bütün berraklığıyla gözünüzün önüne serilecektir.
Şuradan başlayalım: Bazı insanlar acaba niye, her sabah “selametle” diye uğurlandıkları, kapısında “selametle” ve “bismillah” yazan, çıkışta birbirlerine “geçmiş olsun” dedikleri, başkalarının da onları “geçmiş olsun” diye selamladığı bir işte çalışır? Her sabah gözünü ölüm ihtimaline açmak, savaştaki askerler için bile ancak belirli dönemlerde geçerlidir. Üstelik her savaşın biteceği bilinir.
Ekonomi, gelişme, sanayi, üretim falan diye atıp tutmak kolay. Eşinizi, oğlunuzu, kardeşinizi... her sabah, belki de dönmeyebileceği bir yere uğurlayarak yaşıyorsunuz. Bu nasıl bir duygudur, azıcık hissetmeye çalışsanıza! Hem böylelikle JİTEM döneminde Kürtlerin yaşadıklarına dair de bir hissiyatınız oluşabilir. Düşünün ki, madencilik, bununla bile karşılaştırılamaz, çünkü emekli olana kadar sonu yoktur.
Son kazada işçiler büyük ihtimalle karbon monoksit zehirlenmesinden ölmüş. Evet, patlamada ölmezseniz bundan gidiyorsunuz zaten. Dünyadaki kazaların büyük bölümünde, tabiî eğer sözkonusu olan göçük, su baskını, dam çökmesi vs. değilse, gaz patlamasıysa, bu patlamanın yarattığı tahribattan ölen işçiler kadar, zehirlenenler de can veriyor ya da kalıcı hastalıklar ediniyor.
Hastalık demişken: “Madenci hastalığı” diye bir illet var, duymuşsunuzdur belki. Bu “şoför hastalığı”, “sekreter hastalığı” gibi fantezi isimlerle anılan bel-sırt tutulmalarına falan benzemiyor. Ciğerleri mahvediyor. Çünkü buna kömür tozu yolaçıyor ve kömür tozu madenin her yerinde her an var ve temizlenmesi mümkün değil, çünkü çalışıldıkça yeniden üretiliyor. Dünyadaki maden işçilerinin, kural olarak, yüzde onu bu hastalığa yakalanmış kabul ediliyor. Ülkesine göre, fazlası-azı olabilir, ama en gelişmiş ülkelerde bile maden işçileri, tıpkı yüz-yüz elli sene önce olduğu gibi, –aynı oranlarda!- bu hastalığa yakalanmaya devam ediyorlar.
Özetleyelim: Birilerine “git, kömür çıkar, sana ücret vereceğim” diyorsunuz, o da hastalığa yakalanacağını, her an ölümle yüzyüze kalacağını bile bile gidiyor. Haydi, sizin vicdanınız yok, üretim, kâr ve madende asla çalışmayacak birilerini konforlu yaşatma hırsınız var. Peki, gidenler deli mi? Niye gidiyorlar?
Gidiyorlar, ölüyorlar, çünkü onlara başka çare bırakmamışsınız. Koca bir yöreyi, önce kömüre saldıran emperyalistlere, evet, bu klişe lafı kullanmanın tam da yeridir, peşkeş çekmişsiniz, sonra bizzat madenlere elkoyup, “mükellefiyet” denen zorunlu çalışma dönemleriyle, yok efendim “şu şu kasaba ve köylerin 16 yaşından büyük bütün erkek ahalisi madene inecek” diye kanunlar çıkartmışsınız, olmadık zulümleri yapmışsınız; sonunda o yörede çalışılıp doğru dürüst para kazanılabilecek tek iş olarak madene inmek kalmış. İnsanların aileleri var, eşleri, çocukları, yaşlı anababaları var, birilerine bakmak zorundalar. Mecburen iniyorlar madene.
Ve bunu herkes biliyor! İşte içinde yaşadığımız dünya ve düzen budur.
Sağcısı, madencileri belirli aralıklarla toptan ölmesi gayet normal olan, “sarf malzemesi” gibi bir şey sayar. Dindarı, “kader evlâdım, kader” diyerek, madenci çocuklarının da tereddütsüz ocağa inmesi için çalışır. Solcusu, “insanlık varsa bu maden böyle çıkarılmayacak kardeşim!” resti çekmek yerine, madencilere methiyeler düzüp bütün mesele onların sendikal mücadelesiymiş gibi davranır. İlâveten, “ocaklar özelleştirildi, ondan kaza oluyor” yalanı söyler. Evet, devlet çok esirgiyordu maden işçilerini! Öncesini bilmiyoruz sanki.
Ölen madencilerin yakınlarını nasıl inandırabilirim ve inandırsam ne faydası olur, bilemiyorum, ama şunu bilsinler ki, dünyanın neresinde madenciler ölse yüreğinden birşeyler kopan, hırs ve öfke içindeki bir insan, acılarını paylaşıyor.
Meselâ, başka istatistikler, yıllar, üretim miktarı, ihracat, işçi başına üretim, maliyet şu bu diye giderken, madencilik istatistiklerinde şöyle ilginç kalemler göze çarpar: milyon tona düşen ölüm adedi, yıllara göre ölümlerdeki artış-azalış, yaralı miktarı, falan... Çin'de hâlâ her yıl iki-üç bin madenci, kazalarda ölür. 2004'te her hafta en az on kişinin öldüğü bir kaza mutlaka olmuştu.
Serbest piyasa ekonomisi şöyle çalışır: Madene inip inmemek serbesttir. Sen inmezsen, inecek başka biri mutlaka bulunacaktır. Madenci, duasını eder ya da küfür eder ve aşağı iner. Ama inmeden mutlaka sevdikleriyle vedalaşır, çünkü, dinlediğiniz şarkıda söylendiği gibi, bir defa aşağı indikten sonra "elveda" deme şansı artık yoktur.
Madenci aşağıda ne yapar?
Yukarıdakilere göre cevap basittir: Çalışır. Aşağısı, iş saatinde çalışılıp arada mola verilen, beş dakika dışarı çıkıp gelinebilen bir yer değildir. Kömüre kazmanın vurulduğu yere gidiş dönüş bile bazen saatler sürer.
Madenci yerin yedi kat dibinde ter döker, terini siler, su içer, kömür tozu yutar, yemek yer, üzülür sıkılır, hayal kurar, heyecanlanır, öfkelenir, şakalaşır, kısaca yaşar.
Ve hastalanır.
ABD'de halen, yani 21. yüzyılda, her sene dört bin kadar maden işçisi "madenci hastalığı" denen illete yakalanır. Yeni binyılın parlayan güneşi Çin'de bu rakam yılda 10 bindir. Fransa’da 1920’lerden 1970’lere, ciğerleri hastayken çalışan işçi oranı azalmamış, artmıştır. "Madenci hastalığı", akciğerleri mahveder, sonunda öldürür.
Hastalığa yakalanan madenciler çalışmaya devam eder, şansları varsa emekli olup öyle ölürler. Hiçbir ülkede, madenciler arasında hastalık oranı yüzde 10’un altında değildir.
Gündüz vardiyasında çalışan bir madenci, günışığını yılın birkaç ayında, günde bir-iki saat görür. Bir ülkenin kişi başına kömür üretimi artarsa o ülke gelişiyor demektir.
Ekonomi tam gelişirken, maden ocağının dibinde bir gün bir homurtu duyulur. Sonra, -gök zaten yoktur-, yer altüst olur.
Madende sinsi bir düşman, metan gazı, iyi havalandırılmayan köşelere sinip bekler. Bir de açık düşman vardır: kömür tozu. Madenci çalıştıkça, düşmanı artar, birikir. Madenin herhangi bir yerinde ufak bir patlama da olsa, kömür tozu zincirleme bir reaksiyon yaratıp bunun etkisini büyütür. Kömür tozu felaketi büyütmek için işe karıştığında ortaya muazzam miktarda karbon monoksit çıkar. Kömür tozu tamamen yanıp yok olmaz, bulutlar oluşturur, havalandırmayı da önler. Ve karbon monoksit madenin her yerine yayılır, işçileri zehirler. Japonya’nın Miike madeninde 1963’te meydana gelen patlamada başlangıçta 20 işçi ölmüştür. Ama 438 işçi karbon monoksitten zehirlenerek can vermiştir. Madendeki 1403 işçinin 1197’si, ya ölmüş ya da zehirlenip hastalanmıştır.
Aşık Mahzuni Şerif kısaca şöyle anlatır: Toptan ölür madenciler.
Film 1956'dan, Kanada'nın Nova Scotia bölgesinde 39 işçinin öldüğü kazadan. Aynı bölgede 1873'te 350, aynı madende 1891'de 125 işçi ölmüştü. 1958'de, iki yıl sonra yine bu madende 74, 1992'de de bölgede 26 madenci öldü. Bu filmdeki madenci ailelerinden bir yıl önce Türkiye'de, Gelik ocağında can veren 55 madencinin eşleri, çocukları ağlamıştı. Ondan bir yıl önce de, Kozlu İncirharmanı ocağında ölen 13 işçininkiler. Bu, aynı ocakta 53 kişinin hayatını kaybettiği kazadan sadece 7 yıl sonra, 25 işçinin öldüğü kazadan 13 yıl önceydi. Bu ocakta 1968, 1972, 1973 ve 1974'te de yaklaşık kırk madenci öldü. E, bunlar eskidendi; öyle mi? Güzel. 2010 Şubat'ında Balıkesir Dursunbey'de 13 işçinin öldüğü maden ocağında daha önce üç defa patlama olmuş, toplam 18 işçi ölmüştü. 2010 Mayıs'ında Kozlu'da 30 işçinin öldüğü ocakta da...
Bakın 1956'ya ait haftanın haber filminde maden kazasının arkasına ne denk gelmiş: Özgürlük Anıtı’nın yaşgünü. E, özgürlük çağını herkes kutlamalı!
Şair Ceyhun Atıf Kansu şöyle anlatmıştı:
Ana, kardeş, çocuk, bıraktılar geldiler
Yeryüzünden yüz kırk metre aşağı indiler
Bir uğultu duyuluyor, neyleyim neyli
Çıkamadılar, tam kırk sekiz kişi idiler.
Böyledir, madenciler toptan ölür...
Onlar ölünce serbest piyasa ekonomisi ve ilerleme geçici bir kesintiye uğrar. İş durur.
Geride kalanlar ikiye ayrılır: Yaralılar ve öbürleri. Yaralılar zararsızdır.
Öbürleri tehlikeli bir sessizliğe bürünürler. Donup kalırlar. Yeterince donmazlarsa diye başlarına askerler dikilir.
Madenci cenazelerinde şehrin ve devletin ileri gelenleri çok üzülür. Acısı ve öfkesi her an isyan duygusuna dönüşebilecek kalabalık, adı üstünde, onlardan kalabalıktır. Henüz dul kalmış eşlerin, yetim kalmış çocukların üstüne askeri polisi sürmek zorunda kalabileceklerini bilmek, yetkililerin hassas ruhlarını incitir.
Madencilerin geride bıraktıklarıysa... ağlayacak ve yine çalışacaklardır. Serbest piyasa ekonomisi böyle işler. Çalışacaklar ve vakitsiz öleceklerdir. Kaza olmazsa, kömür tozu yapışmış ciğerleri yüzünden.
Şair, Melih Cevdet Anday, büyükşehir orta sınıf genç kızlarının kışın en soğuk günlerinde apartmanlarında tişörtle dolaşabilmesini sağlayan ilerleme düzeyimizi şöyle anlatır:
...Dipte, maviliklerin oynaştığı,
Küçük bir balığın kanadı gibi yalnız,
Umutsuzluğun bir anlamı kalmadığı,
Kumlara gömülmüş ya da kayaya takılmış
Çapanın, gemisini bekleyen çapanın
Altında, toprak başlar ya, sonra da
Maden. Az önce çökmüş madenin altında,
Lamba söndükten sonra yıkılmış tavanın
Ve duvarı tutan kalasın altında
Tek başınaydı yaralı işçi, karanlık
Yok etmiş gözlerini ama
Kendindeydi daha, ufak bir güneş,
Dünyanın en ufak güneşi,
Çocukluk gibi, düşüncesiz kuşlar gibi,
Duydu demir aldığını geminin
Gürültülerle.
Ve yukarda,
Uzak bir göğün altındaydı deniz,
Bulutlar, martılar ve deniz.
Bu ilerleme düzeyine yakışan şudur: General Electrics’in reklam şirketi, madenciler için yazılmış 16 Tons parçasını alır ...ve hiç utanmaz.
Kaynak: http://www.riyatabirleri.net/bolumSayfa/09_ozgurluk.html
Toptan ölür madenciler
Gazetelerden birinin başlığı şuydu: “Türkiye, yitirdiği 30 madenciye ağlıyor.” Yalan. “Türkiye” hiçbir zaman yitirdiği madencilere ağlamadı. Sadece Türkiye değil, hiçbir ülke ağlamadı. Dünyanın her yerinde, madenciler öldüler, gerikalanımız arkasını döndü gitti. Kimileri “kader” dedi, kimileri işçi ölümlerini zaten madencilik sektörünün olağan çalışma koşulları arasında sayıyordu, oralı bile olmadı.
Maden işçileri, Âşık Mahzuni Şerif’in dediği gibi “toptan öldüklerinde” insanlık da topluca, insanlık sınavından bir defa daha çakar. İşin özü budur.
İçinde yaşadığımız düzenin de özü, madencilik macerasında saklıdır. Kapitalizmin, sınıflı toplumun olanca çirkinliği, acımasızlığı ve hakikatte neye dayanarak nasıl sürdürüldüğü, madenciler hakkında düşünmeye başladığınızda, bütün berraklığıyla gözünüzün önüne serilecektir.
Şuradan başlayalım: Bazı insanlar acaba niye, her sabah “selametle” diye uğurlandıkları, kapısında “selametle” ve “bismillah” yazan, çıkışta birbirlerine “geçmiş olsun” dedikleri, başkalarının da onları “geçmiş olsun” diye selamladığı bir işte çalışır? Her sabah gözünü ölüm ihtimaline açmak, savaştaki askerler için bile ancak belirli dönemlerde geçerlidir. Üstelik her savaşın biteceği bilinir.
Ekonomi, gelişme, sanayi, üretim falan diye atıp tutmak kolay. Eşinizi, oğlunuzu, kardeşinizi... her sabah, belki de dönmeyebileceği bir yere uğurlayarak yaşıyorsunuz. Bu nasıl bir duygudur, azıcık hissetmeye çalışsanıza! Hem böylelikle JİTEM döneminde Kürtlerin yaşadıklarına dair de bir hissiyatınız oluşabilir. Düşünün ki, madencilik, bununla bile karşılaştırılamaz, çünkü emekli olana kadar sonu yoktur.
Son kazada işçiler büyük ihtimalle karbon monoksit zehirlenmesinden ölmüş. Evet, patlamada ölmezseniz bundan gidiyorsunuz zaten. Dünyadaki kazaların büyük bölümünde, tabiî eğer sözkonusu olan göçük, su baskını, dam çökmesi vs. değilse, gaz patlamasıysa, bu patlamanın yarattığı tahribattan ölen işçiler kadar, zehirlenenler de can veriyor ya da kalıcı hastalıklar ediniyor.
Hastalık demişken: “Madenci hastalığı” diye bir illet var, duymuşsunuzdur belki. Bu “şoför hastalığı”, “sekreter hastalığı” gibi fantezi isimlerle anılan bel-sırt tutulmalarına falan benzemiyor. Ciğerleri mahvediyor. Çünkü buna kömür tozu yolaçıyor ve kömür tozu madenin her yerinde her an var ve temizlenmesi mümkün değil, çünkü çalışıldıkça yeniden üretiliyor. Dünyadaki maden işçilerinin, kural olarak, yüzde onu bu hastalığa yakalanmış kabul ediliyor. Ülkesine göre, fazlası-azı olabilir, ama en gelişmiş ülkelerde bile maden işçileri, tıpkı yüz-yüz elli sene önce olduğu gibi, –aynı oranlarda!- bu hastalığa yakalanmaya devam ediyorlar.
Özetleyelim: Birilerine “git, kömür çıkar, sana ücret vereceğim” diyorsunuz, o da hastalığa yakalanacağını, her an ölümle yüzyüze kalacağını bile bile gidiyor. Haydi, sizin vicdanınız yok, üretim, kâr ve madende asla çalışmayacak birilerini konforlu yaşatma hırsınız var. Peki, gidenler deli mi? Niye gidiyorlar?
Gidiyorlar, ölüyorlar, çünkü onlara başka çare bırakmamışsınız. Koca bir yöreyi, önce kömüre saldıran emperyalistlere, evet, bu klişe lafı kullanmanın tam da yeridir, peşkeş çekmişsiniz, sonra bizzat madenlere elkoyup, “mükellefiyet” denen zorunlu çalışma dönemleriyle, yok efendim “şu şu kasaba ve köylerin 16 yaşından büyük bütün erkek ahalisi madene inecek” diye kanunlar çıkartmışsınız, olmadık zulümleri yapmışsınız; sonunda o yörede çalışılıp doğru dürüst para kazanılabilecek tek iş olarak madene inmek kalmış. İnsanların aileleri var, eşleri, çocukları, yaşlı anababaları var, birilerine bakmak zorundalar. Mecburen iniyorlar madene.
Ve bunu herkes biliyor! İşte içinde yaşadığımız dünya ve düzen budur.
Sağcısı, madencileri belirli aralıklarla toptan ölmesi gayet normal olan, “sarf malzemesi” gibi bir şey sayar. Dindarı, “kader evlâdım, kader” diyerek, madenci çocuklarının da tereddütsüz ocağa inmesi için çalışır. Solcusu, “insanlık varsa bu maden böyle çıkarılmayacak kardeşim!” resti çekmek yerine, madencilere methiyeler düzüp bütün mesele onların sendikal mücadelesiymiş gibi davranır. İlâveten, “ocaklar özelleştirildi, ondan kaza oluyor” yalanı söyler. Evet, devlet çok esirgiyordu maden işçilerini! Öncesini bilmiyoruz sanki.
Ölen madencilerin yakınlarını nasıl inandırabilirim ve inandırsam ne faydası olur, bilemiyorum, ama şunu bilsinler ki, dünyanın neresinde madenciler ölse yüreğinden birşeyler kopan, hırs ve öfke içindeki bir insan, acılarını paylaşıyor.
Ümit Kıvanç
30 Aralık 2012
Uludere (Roboski) Katliamı - Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim - Ümit Kıvanç [...
Ağlama anne, güzel yerdeyim!
Bugün 28 Aralık 2012, Roboski Katliamı’nın birinci yılı. Sözü uzatmak istemiyorum. Uludere-Roboski acısını yüreğinde hissedemeyenler Kürt sorununu çözemez ve trajediye bir türlü doymayan bu topraklara gerçek barışı getiremez.
Bugün Uludere’nin, Roboski Katliamı’nın birinci yılı. Bilgisayarımda Ümit Kıvanç’ın belgeselini izliyorum. (*)
İçim acıyor.
Sevgili Ümit belgeselinin adını, “Ağlama anne, güzel yerdeyim!” koymuş.
Bombardımanda oğlunu kaybeden o anayı izliyorum.
Anlatıyor.
Acıların en katmerlisi gelip yüz hatlarına, bakışlarına yerleşmiş...
Diyor ki:
“Rüyamda gördüm oğlumu. Bana, ‘Ağlama anne, güzel yerdeyim!’ dedi.”
Bir baba sanki Kürtçe ağıt yakıyor, yitirdiği oğlunu anlatırken.
Yaşadığı acıyı ele vermek istemediği için olacak sürekli yutkunarak konuşuyor.
Gözyaşlarını içine akıtıyor.
Kaçağa giden oğlundan söz ederken, “Geçim için, aç kalmamak için...” cümlesini not ediyorum.
Annesinin gözleri doluyor:
“Hepsi ciğerimin bir parçasıdır.”
Belgesel fotoğraflarla başlıyor.
Bombardımanda ölen 34 Kürdün isimleri yaşlarıyla birlikte yazılmış.
Bedran 13...
Muhammed 13...
Erhan 14...
Orhan 14...
Savaş 14...
Bilal 16...
Celal 16...
Cemal 17...
Mahsun 17...
Adem 19...
Adem 19...
Cihan 20...
Bir annenin sesi:
“Dünya durdukça onları özleyeceğim.”
Kaçağa giden çocuklardan birinin ablası yanaklarına dökülen gözyaşlarını silerken şöyle diyor:
“En büyük amacı İstanbul’a gitmekti, oraları görmekti.”
Bir başkası:
“Düğünleri severdi, bir de halay çekmeyi...”
Bir baba:
“Bu bombaları, bu acıları hak etmedik.”
Belgesel şu notla açılıyor:
“28 Aralık 2011‘de, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski (Ortasu) köyünde otuz dört köylü, Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı jetler tarafından bombalanarak öldürüldü.
Türk basını, devlet ne diyecek diye on küsur saat bekledi. Bu sırada köylüler yakınlarının parçalanmış cesetlerini taşıyorlardı.
Üç gün sonra, sokak ve salon eğlenceleriyle yılbaşı kutlandı, hiçbir şey olmamış gibi... Gelmiş geçmiş en vicdansızca yılbaşı kutlaması herhalde buydu.
Devlet, olayı soruşturup sorumluları yargılamadı; olay hakkında tatmin edici bir açıklama bile yapmadı.
Mazlumder ile İnsan Hakları Derneği, olayın hemen ertesinde Roboski Platformu adı altında kampanya başlattı.
‘34 yalnız bir sayı değildir’ görüşünden yola çıkan kampanya sırasında, ölenlerin kısacık -çoğu henüz yirmi yaşında bile değildi- hayat hikâyeleri yazıldı, dağıtıldı.
İki derneğin desteğiyle çekilen bu filmde, ‘o gece’nin kısa bir öyküsü ile birlikte, esas olarak, otuz dört insanın hikâyesi yeralıyor.”
Belgeselde devlet büyüklerinin, hükümetle Ak Parti sözcülerinin yaptıkları açıklamaları izliyorum.
Öylesine bir duyarsızlık ki.
Gerçekten hazin.
Özür dilemeyi geçiyorum.
Bu konuda hükümeti eleştirmeyi karalama kampanyası diye niteleyen Tayyip Erdoğan bağırıyor:
“Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum.”
Akıl alır gibi değil.
“Bizim aileden iki kişi gitti” diyen bir babanın sözleri:
“Tayyip Erdoğan yanlışlıkla diyor, şöyle diyor, böyle diyor, ama biz her şeyi biliyoruz.”
Lafı dolandırmak gerekmiyor.
Uludere-Roboski acısını yüreğinde hissedemeyenler Kürt sorununu çözemez ve trajediye bir türlü doymayan bu topraklara gerçek barışı getiremez.
Hasan Cemal / 28 Aralık 2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



