dilek kartal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dilek kartal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2017

Belki Sana İnanırlar

onlara artık yeni insanlar tanımak istemediğimi söyle
bana inanmıyorlar
güneş mi göreyimmiş, iki insan, açılsın mıymış içim
beni alıp pencerenin önüne yerleştiriyorlar
onlara bir salon çiçeği olmadığımı söyle
hasarsız parçalarımın giderek azaldığını
hiç değilse okunaklı bir ölüm için bir tık
hayatla arama bir boşluk bıraktığımı

bana inanmıyorlar
tıpkı inanmadıkları gibi; hem onları hem allahı
aynı anda sevebileceğime
tıpkı yüzümü arasında kuruttuğum kitapla
bütün bu talanların bir ilgisi olmadığını söylediğimde
dudaklarını aralayan müstehzi parlayış gibi
hani söyleyecek çok şeyim var da kıyıp söylemiyorum
der gibi
sen söyle..

yarıldım / sebep(?)
yırtıldım
çıkardığım çirkin sesleri duyuyor musun
tuhaf şeyler oluyor bak insan kendine yuvarlanınca
insan kendine çarparak parçalanınca
aklının tutunacak elleri de kopuyor
ama tıpkı diğerlerinin uçuşan saçlarımı delil gösterip
alnımın yangının yalnız o eşikte söndüğüne inanmadıkları gibi
inanmadıklarında
bir şey oldu bana
bende, bana sığmayan bir şey

ağustos gecesi dolaba konmayı unutulmuş yemek gibi
ekşidim bir gecede sanki kokuştum
oysa daha şunu, şunu, şunu söyleyecektim
kavgalara karışacak daha ladesler tutuşacaktım
daha ellerinin bütün yalan yanlışlarımı doğrulayan bir hakikat gibi
saçlarıma nasıl usulca indirildiğini
o küçücük avuçlarına o kırk tas suyu
hem de ruhun bile duymadan nasıl sığdırabildiğini falan…

şevkimi kırdılar / sebep(?)
kelimelerden yana nasibimi murdarladılar
oysa ben de susunca zehir zannediyordum dilimi
ne fena
cana değmenin can yakmaktan başka yolunu bilmiyorlar
misal ben, yenilmek koymuştum bu senle aramda olana
üstelik bütün yollarını da biliyordum
budadılar sebep
beni bir çınardan bonzai yapabilmek mümkünmüş gibi
anlamadan, dinlemeden, inanmadan
budadılar

hadi gel
o ucuz poları ört üstüme hadi, bordo
yanıma
sana bir kere bile sarılıp uyuyamamışlığımı da koy
değil değil sana yazmak için
ciğerlerimin çırpınmasını beklemiyorum her defasında
ama bilirsin; kabuğuna çekilmek için bile
büsbütün yaraya dönüşmeyi beklemeli insan


Dilek Kartal

30 Haziran 2014

kısa kesikler

                                            "kırık kalbin remziymiş
                                                     kesik de bileğin"
                                                    muhammed palewi

kısa kesikler


lütfen ama.. ilk defa bir şiiri, beşinci kez yıkıp altıncı defadır kuramıyordum.. olmalıydı artık... neden olmasındı ki.. herkes yapmıştı bunu.. herkes ömründe en az bir kez.. ama ben.. neden ama.. üstelik bu kadar isterken.. kimse bu kadar istememişti, emindim.. en çok ben.. en çok sana.. kelimelerin böyle sözleşmiş gibi kaybolması..



doğumhanenin kapısı açılıyor
neşeyle yaklaşıyor nöbetçi hemşire
nöbetçi hemşire müjdesini istiyor
babanın yüzünde
yarım yamalak bir gülümseme
babanın omuzları çöküyor
babanın omuzları üçüncü kez
ama alışkın
ceplerinde yokluğunu avuçlamaya
baba ceplerinde
yoksulluğunu avuçluyor
üçüncü kez
susuyor baba
yutkunuyor
karısının alnını öpüyor
oğlunun yüzünü
geceyi bekliyor
kesin sövecek
tavana bakmak için
geceyi bekliyor
baba kesin sövecek 



heeyy! hadi ama!
şairim ben unuttunuz mu?


bilmez olur muydum..yani o sabah sana bakarak “şiir yazmak istiyorum” dediğimde.. evet, dünya şirsel değildi ama sen o kadar güzeldin ki.. hoş, güzel olmana da gerek yoktu, büyüyen gözbebeklerimi sakınmadan, dik, dimdik ve uzun zamandır ilk, bakabiliyordum ya sana, varsın dünya da boktan bir yer olsundu böyle, canı sağ olsundu, herkesin.. başta senin..



kız evden çıkıyor
kapıyı çarparak çıkıyor
tavandan koca bir sıva
sofranın ortasına
kız yokuşu tırmanıyor
söylene söylene tırmanıyor
eteklerini çekiştire çekiştire
doğup büyüdüğü yokuşu
muhafazakar
araba camlarından bakıyor
saçlarına
perdeler kıpırdıyor
kızın topukları
tıkır tıkır tıkır
perdelerin arkasında teyzeler
teyzeler tespih çekiyor
kız bir düğme daha açıyor
gömleğinden bir düğme daha
inadına
başını kaldırıp bakmıyor
çok güzel ama
biliyor
araba camlarından görüyor



sesler.. görüntüler.. yakalanmıştım.. bir ağız sürekli; “bilmediklerimizden sual olunmayacağız ammaaaa” , diyordu, “bildiklerimiz yetecek.” ben gittikçe küçülen harflerle "şahidiz" yazıyordum önümde duran kağıda; her kelimemden sorulacağını bile bile, her kelimemden sorulacağından korka korka; "şahidiz" yazıyordum, "haberim yoktu diyemeyeceğimiz kadar çok şeye." sesler, görüntüler.. kısa kısa, kesik kesik… kısa kesikler atıp kaçıyorlardı. kısa kesitler..

seni göremiyorum! nerdesin?



telefonun alarmı çalıyor
pahalı bir otel odasında
telefonun alarmı
dördüncü kez
ajandası yanıp sönüyor
ticaret odasında toplantı
ticaret odasında toplantı
çıplak kol
erkek kolu
sus düğmesini arıyor
pörsümüş et
çarşafın üstünde
kadının gözleri kapalı
saçları kızıl
adamın gözleri kapalı
görmüyor
telefonun alarmı çalıyor
bir kopartabilse etini
çarşaftan
bir uyanabilse
kadını görecek
kadının saçları kızıl
ya adı

ticaret odasında toplantı
ticaret odasında toplantı



bildiklerimin gazabı? bilmek için can, biliyorum diye hava attıklarımın? silebilmek, bilmeyebilmek, mümkün olsa.. hepsini bir kalemde.. çok istiyordum.. çok.. ve sen o kadar, o kadar çok güzeldin ki.. o kadar çok şey dilimin ucunda inat ediyordu ki..

yardım et bana! oyunun sırası değil!



sokakta
bakkalın kepengi
mutfakta
yorgun bir kadın
buzdolabını açıyor
-ağza atılacak bir şey yok-
kapatıyor
buzdolabının kapağını açıyor
- bir şey yok -
kapatıyor
allah büyük diyor
mucize ?
umut?
buzdolabının kapağını
terlik sesleri
mutfaktan geliyor
bir de adam
yorganın altında
adam terlik seslerinden korkuyor
buzdolabının kapağını
bir daha…
kadın buzdolabının kapağını
kapatıyor
- ağza atılacak… yok -
adam yorganı ısırıyor..


yenildim


o sabah “sana bakarak şiir yazmak istiyorum” dediğimde
o sabah bana bakarak “ben güzel değilim” dediğinde

birden o sela
(allah taksiratını affetsin)


gözlerimi kocaman açıp sana baktım
gözlerini kocaman açıp bana
aklımda ne alâkaysa saklambaçlarım
süryanilerin duvarı
süryanilerin duvarında unuttuğum ellerim
sonra kırmızı bayramlığım
ilk kol saatim sonra; hislon- deri kayışlı
..
..
..



- nefesim..
- ilacın yanında mı ?
- insan korkuyor be ölümden, hele bir çocuğu varsa iki kere korkuyor..
- şşşş.. bak ! gözlerini kocaman açınca ağladığını kimse anlamıyor..


Dilek Kartal
Taşı Kim Atacak / Dedalus Kitap 2014

08 Mart 2014

zatürre

bana o yirmi bir günden geriye
boşalmış ampuller, blisterler
aynı cepheden fotoğrafları kalıyor
duman olmuş ciğerlerimin
iki büklüm koridorlar ve fıtık
müşahede odaları: sarı kırmızı yeşil
doktorun aksanlı sesi sırtımda:
-sol taraftaki hırıltıyı hiç beğenmedim


aramıyorsun...
ciğerlerim koparcasına öksürüyorum
beni aramıyorsun
saçlarım yapış yapış ter içindeyim
sen o yirmi bir günün on yedisinde de...
beni aramıyorsun ve başıma ne geliyorsa
…………………………………… değil
kollarım yeterince uzun olmadığı için geliyor
uzanıp tutmak/ tutup çekmek/ çekip almak/ seni
havlumu sırtıma tek başıma koyamadığım için
telaşla yastığa dolanan nefes
gece üç: su diye inlemeler
kollarım uzun upuzun olmadığı için
nolur gel ve sımsıkı sarıl
moraran tırnaklarımdan geçeceğiz


ben o on yedi gün boyunca solgun yüzüme bakıp
demode bir nakarattan kestiğim solgun yüzüm’e
bakıp bakıp; ohooo ne kahırlar böyle yattığım yerde
-ayıpsa ayıp-
dünya yıkılıyordu be cancağızım
yedi milyar insan içinde ben
benim nefes alamamam ne ki
dünya diyorum
beni aramıyorsun
dünya neden umurumda olsun ki

oysa tam zamanıydı
yumruk gibi bir şiir bile mümkündü
çünkü doğru zaman doğru zemin ve ben
yani mısır’da bombalar
vahşet vahşet fotoğraflar suriye’den
ambargoda çocuklar ölüyordu
yâ leytenî küntü turâbâ
iştahlı ağızlar bıkıp utanmadan:
neden şimdi / bakalım gerçek mi / kaç kişi
ağızlar cancağızım kocaman boş boş
açılıp kapanıyordu
sanki dünyayı yutsalar doyacakmış gibi


yumruğumu sıkmış yatak döşek
avucunu bekliyordum bu defa
biz ikimiz... inatla…
daha büyük bir yumruğumuz olsun diye…
sesin odanın ortasına -tam da şimdi- düşsün diye
her gün her saat başı on dakikada bir
alt yazı geçiyordum hali pür melalimden
öyle bir geldin
incecik bir oku göğsünden gerip bana fırlattın
bir baba ve oğul
bir oğul; babasının uykusunu kemiren
geriye iyiliklerini bir de fena susuşunu…

rakamlara bu kadar takılma
diyelim ki on yedinci gün
ve hâlâ aramıyorsun. saat: sıfır iki sıfır altı



Dilek Kartal
İtibar Dergisi Mart 2014

22 Ocak 2014

Kapı Ağzı

adam gibi çek
bacaklarını değil yüzünü
kaşının altındaki tazecik yarığı çek
kaşından taşıma... şu parlak kırmızıyı
korkulukta gevşeyen parmakları
kırılan tırnakları çek
flaşı kapat
kız, ay çatlatan ondört

şimdi anladın mı
bazı sokaklar niçin gözetlenmez
bazı kalın enseler, eşkaller seçilmesin diye
yaz bunu
geçmesin diye bazı plakalar kayıtlara
bazı büyük siyah camlı arabalar
büyük ve siyah camlı kalabilsin diye

onu bir kedi yavrusu gibi attılar
nasıl attılar!
       oy küçüğüm
kucağımız buz gibiydi
yaka paça onu kucağıma fırlattılar
alnı burnumda saçları omzumda
d  a  ğ  ı  l  d  ı
dayan ha dayan
güneşe az vardı

hadi yaz!
duymuyorsun dimi beni
duyma yaz
rabbim bana bir el!bağırdım
rabbim bana bir el! avaz avaz
tir tir titrerken kucağımda buz gibi
küçücüğüm ter ter titrerken
etine sinen ne varsa
koyu kara acı
sinmeyen ne varsa içine: yabancı
içinde dinmeyen ne varsa hepsini
nasıl pis bir kokuydu o- hepsini...
yaz!
kaydıkça merdivende sıyrılan etek
çorabını çamurla parçalayan diz
elinin tersi ağzını bir tür bulamazken
ve o lanet telefon bir türlü
    aç ulan şu telefonu... aç... aççç...
açılmazken
anne nerdesinken
baba nedenken
renk renk sim kanatlı kelebekler-miş
bana değil sadece ona
yüzüne on yaş büyük kadınlığı
tuz olup aktı yüzünden
rabbim bana bir el!
yaz!

sokak meşrebince yürüdü
cenabet topuklar
bitirim ruganlar
çulsuz sporlar
uzak telsizler yalandan kolaçan
kolunda bidünya mor
mor bir dünya büyüdü kolunda
delik deşik
tek yalvaran yadigar bir cevşendi boynunda
dayan ha dayan

hadi yaz!
elmadağ ayaz
hiçbir şey olmadı burada
alçak kaldırımlar gecenin son naraları
yüksek minareler sabahın ilk ezanları
burada kıyamet kopmadı
ben bile yıkılmadım kendime
belki örtmek için anne kokusu?
azıcık anne kokusu he?
kolunda bidünya mor
bir dünya küçülürken büyüyen göz bebeklerinde
çantana baksana
      yanında azıcık anne kokusu var mı?


Dilek Kartal



22 Temmuz 2013

Nazlı Bu: Dostum. Reelden

biz çok yalnızız be nazlı
çok yalnız ve çok üzgünüz. çok
tamamlanamaz bir yerimizden eksildik
ne aylık esemes paketleri, ne kotalarıyla sınırsız internet
gittikçe daha çok, daha daha çok
kendi duvarının duvarcısı biz
seviyor, sövüyor, bağırıyoruz: uluorta
25 saniyede bir durum durum kusuyoruz kendimizi
kimse yok. duvarımızın dibinde
gözümüzden büyük yaş döküyoruz
Allah’tan, çok ve büyük şairlerimiz var
yoksa biz gerçekten yalnızız
çok yalnız ve çok üzgünüz. çok.
izleri benzeşiyor parmaklarımızın
dokunmak yok dokunmatik ekranlar var
yok artık bir kadının yüzünü ezberlemek
ya da kaybolmak bir adamın avuçlarında
taşın pürüzsüzlüğü dikenin yırtıcılığı aynı
aslına bakarsan taş bile yok
yalnız ayaklarına kelimeler bağlayıp kuyusuna atlayanlar
baba aziz’deki osman gibi: Âh mine’l-aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî
ama ne numaralar hafıza kartlarımızda 
ararlarsa cevap vermemek üzere 
zavallı bir nispet çocukça bir kıskandırma
oysa biz
sesini bile duymadığımız yüzler 
yüzünü bile bilmediğimiz sesler
aypi’sini bilip adını bile bilmediğimiz profiller arasında
nazlıcım biz… 
bugün o kızla buluştum. blogdan
yüzü hiç instagramındaki gibi değildi
sıkılmış oradan da gidecekmiş 
yeni bir hesap açmış da tivittırda
ayrılınca iskeleye yürüdüm. kalabalıktı.
sonra vapura. kalabalık.
beni anlıyor musun sahi ? 
bir yüzüme bak! beni dinliyor musun?
biz çok yalnızız diyorum sana 
e yeter ama nazlı! 
kuyruğunu yüzüme sürmeyi keser misin !

Dilek Kartal


15 Şubat 2013

ben bir erik ağacıyım

Evimin karşısındaki çelimsiz bir erik ağacıydı O.

Kış ortalarıydı.. Haylaz güneş, bildik oyunlarından birini oynuyordu yine.. En sevimli yüzüyle göz kırpmıştı yine..

Çelimsiz erik ağacım benim... Aldandı.. Sandı ki güneş ona gülümsüyor.. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı vakitsiz.. Çiçek açtı.. Deli gibi, ilk yaz gibi çiçekler açtı.. Komşu ağaçlar güldü haline, bilen bilmeyen ayıpladı.. Sadece "sanmıştı" oysa ki.. Bu kadar masum bir çiçeklenişti bu.. Kimseye anlatamadı..

Kimsenin farketmediği birşey vardı halbuki.. Geçen bir sürü baharı ıskalamıştı çelimsiz erik ağacım.. Gelip geçen onca baharda herkes çiçek açarken, O kuru dallarıyla beklemişti... Neyi beklemişti, niye beklemişti kimse bilmemişti.. Kimseler hissetmemişti bile.. Herkes kendi çiçeğinin güzelliği ile o kadar meşguldu ki , onun çiçeksizliğini görmemişti bile.. Erken çiçek açtı diye gülünen erik ağacım, aslında çok geç kalmıştı..Vakit o kadar geçti ki erken sanılmıştı..

İşe gitmek için yolun karşısına geçtim.. Yaklaştım ona, çelimsiz gövdesine dokundum... Ağlıyordu..

"Ağlama" dedim.. "Ağlama sakın.. Çiçek açabileceğinden umudu kestiğim bir anda açtığın çiçeklerle o kadar güzelsin ki". Sustu.. İç çekti belli belirsiz.. İç çekişi.. yapraklarının hışırtısı ve erik ağacının çaresizliği...

Aradan günler geçti.. Öylece direniyordu.. Tebessümünü bir kez gösterip geri çekilen güneş, yerini olağan soğuklara ve rüzgara bırakmıştı..

Mevsime yaraşır bir fırtına.. Yağmur ve rüzgar.. Zalim ikili.. Nasıl acımasızca hırpalıyorlar erik ağacımı.. Gece.. Pencerenin önünde durmuş Onu görmeye çalışıyorum.. Yoldan geçen arabaların farlarından medet umuyorum.. Allah kahretsin olmuyor.. Yanına gidip Onu avuçlarıma sığdırmak istiyorum deliler gibi.. Yağmur hızlanıyor, rüzgar çıldırmış.. Ağlıyorum.. Erik ağacımın halini düşünüyorum ve ağlyorum..

Bütün gece ondan başka birşey düşünmedim.. Mevsimsiz çiçek açan erik ağacım.. Benim kader arkadaşım.. Anladığım.. Anlayanım.. Gün ilk ışıklarını bir nimet gibi sunarken fırladım sokağa.. Koşarcasına geçtim yolun karşısına.. (ohh çok şükür!) Erik ağacım , çiçekleriyle ayakta.. Yorgun ama çiçeklerini vermemiş rüzgara..

Koşup sarılıyorum ona.. Dile geliyor kendi lisanınca " o çiçekleri o kadar beklemiştim ki, veremezdim"



Erik ağacım..

Sırdaşım..

Dilek Kartal


09 Şubat 2013

İki farklı GÜLE GÜLE hikayesi..

KADIN:
"O gün, son kez görmeye gittim O'nu.. Son kez, çünkü ; artık daha fazlasına gücüm kalmamıştı.. O'nun, o aslında herşeyin farkında olup ,bilmezden gelen tavrı ,bütün cesaretimi ve gücümü emiyordu adeta..
O geceyi düşünüyordum.. Adına" gurur" dedikleri o aptal kalkanı, ayaklarımın altında eze eze karşısında dikilişimi.. Ağlamamak için var gücümle çenemi sıkarak, dişlerimin arasından dudaklarımı parçalarcasına sızan " seni seviyorum" cümlesini..
Bu cümleyi bekliyormuşcasına, kayıtsızca bakıyordu yüzüme.. O'nu öldürebilirdim. Yemin ederim.. Bu kadar umursamaz durabildiği için, O'nu gözümü kırpmadan öldürebilirdim..
Ayağa kalktı, yavaşça yanıma yaklaştı.. Gözlerimi kapattım.. Yüzüme değecek bir dokunuş yada nefes için neler feda etmezdim.. Ama , hayır... Buz gibi, inişi çıkışı olmayan bir sesle;"kafan karışık senin, geç oldu hem, hadi seni eve bırakayım" dedi sadece..
Utanmamıştım.. Hayır, hissettiğim şeyin adı utanmak değildi.. O'nun karşısında soyunmaktan, zaaflarımla çırılçıplak kalmaktan hiç utanmamıştım.. Hissettiğim şey ; Belki öfke.. Yada, Çaresizliğin verdiği saldırganlık ..Nefret ediyordum O'ndan..
Tek kelime etmeden çıktım evden.. Arkamda ne bir ses, ne bir seslenen..
Bir daha aramadım.. O da aramadı.. Zaten , ben aramadıkça , O beni asla aramazdı..

Aylar sonra yeniden karşımdaydı..Gözlerinde ne bir şaşkınlık, ne sitem, ne özlem.. Hiç bir şey.. Sadece koca bir boşluk.. Arkasına düşüp paramparça olduğum koca bir boşluk sadece..
"Gidiyorum" dedim.. " Bir teklif aldım.. Yurtdışından.. Sanırım buralardan biraz uzaklaşmak iyi gelecek bana.."
Dinliyordu.. Yani , sanırım dinliyordu.. Öylesine tepkisizdi ki.. Her zamanki gibi.. " İlk etapta 2 yıl.. Herşey yolunda giderse belki de geri dönmem.. sonuçta benin burada tutan bir sebep yok nasılsa.."
- Hayırlısı..
Bu kadar işte.. "Hayırlısı.." Lanet olası bir "gitme" kelimesi ile yeniden doğabilecekken, "hayırlısı" ile bir kuyuya yuvarlanıyordum..

Bir an göz göze gelebilmek için yüzüne baktım.... Bir şeyler görebilirim, kuyunun dibini boylamadan tutunabilecek bir şey yakalarım umuduyla son bir hamle.. Nafileydi.. Gözleri yoktu.. Bana bakmıyordu bile.. Düştüm.. Paramparça oldum üstelik..
El sıkıştık..
Arkamı dönüp çıkarken, kendimce cezalandırdım O'nu.. "Seni seviyorum"umu kendime saklayıp, "Allahaısmarladık" dedim sadece..
Bunun bir avuntu olduğunu ve Onun için hir birşey ifade etmediğimi bir kez daha ilan eden son cümlesi , buz gibi, uzak ve soğuk , iki küçük kelimeydi..

GÜLE GÜLE..."


ADAM:
"Geleceğini hiç tahmin etmiyordum.. Kapı açılıp ta, Onu karşımda görünce.. Neyse ki masanın üzerinde, toparlanması gereken kağıtlar vardı.. Ellerimdeki telaşı farketmemesini umuyordum.. Farketmedi.. Neden ,bilmiyorum ama , nefesim daralıyordu..
O geceden sonra ilk görüşümdü O'nu..
O gece.. Karşımda küçük bir kız çocuğu gibi titreyişi..
Neden böyleydim ben?Ne hissediyordum O'na karşı? Birşey hissediyor muydum onu bile bilmiyorum.. Bu direncin sebebi hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu.. Ama olmasını
istediğim buydu.. Yada belki olması gerektiğine inandığım... Off.. Hiç birşey bilmiyordum.. Kendi , içimde tek başınalığıma o kadar alışmıştım ki; onu bozacak en ufak bir ayak sesine dahi tahammülüm yoktu..
O ise, bütün inadıyla asla kıramayacağı bir kapıyı yumrukluyordu..Ellerinden sızan kanı görüyordum..Hiç birşey yapmadan, tek kelime etmeden öylece seyrediyordum.. Belki de birşey yapmak istemiyordum.. Ne o kapıyı açtım, ne kapıdan kovdum.. Sadece seyrettim, ellerini parçalayışını.. Kendimden nefret ediyordum.. Onun zaaflarını mı kullanıyordum yoksa?
O gece "kal" desem olabilecekleri biliyordum.. Teslimdi.. Bu teslimiyetten emin olmanın verdiği bir boşvermişlik miydi acaba? "Kal " demedim Ona..

Neydi? Neyimdi? Hiç düşünmedim.. Sormadım kendime.. Bir defa bile kulak vermedim kalbimin sesine.. Kalbi dinlemek tehlikelidir.. Acıtır insanı.. Bunu tecrübe etmesem de, inandığım doğru buydu.. Belki de bir kalbim bile yoktu benim..
Gitti.. Öylece kala kaldım odanın ortasında.. Boğazıma takılma ihtimali olan yumruktan korkup ,yutkunmadım bile.. Hislerim bir anda yok olmuş gibiydi.. Kaskatı kesilmiştim..
Hiç aramadım Onu.. Aramazdım zaten..Aramamalısın diye fısıldayan bir iç sesim bile yoktu..
Büsbütün silinmek üzereydi aklımdan.. Taa ki o gün..
Yeniden karşımdaydı işte..Güçlü kadın rolü oynayan , küçük, küçücük kız çocuğu (m).
"Gidiyorum" dedi.. Ve peşinden bir sürü başka şeyler.. Kulaklarım uğulduyordu.. Hiç birşey duymuyordum artık.. Kulaklarımdan beynime aynı anda binlerce darbe vuran tek bir kelime tarafından yutuluyordum: "Gidiyorum.."
Bu halimi hiç sevmemiştim....Korkuyordum.. Kontrolümü kaybetmekten korkuyordum ..
"Hayırlısı" dedim sadece.. Kuru , kupkuru bir "hayırlısı".. Kalbimden geçenin ne olduğunu bile bilmiyorum.. Dinlememeliydim onu..
Bakışlarındaki öfke miydi? Yoksa acı mı?
Ne olduğunu anlamak için bakacak olsam beni görecekti.. Beni gördüğünde, gözlerimde görmesi muhtemel şey.. Yok .. Bu ölmek demekti.. Bakmadım gözlerine..
El sıkıştık.. Avuçlarım daha önce bu kadar acı çekmiş miydi?

Arkasını dönüp gitti..Fısıltı halinde odaya bıraktığı "Allahaısmarladık" cümlesine,neden bilmiyorum ama sanki ruhsuz bir "güle güle " ile cevap vermeliydim.. Yapmam gerekeni, gerektiği gibi yapmıştım işte..

GÜLE GÜLE...



..................

(Dış/Dündüz/Adam-Kadın)

Kadın, gözlerindeki sağanağa yakalanmamak ve yakalatmamak için koşarak iner merdivenlerden.. Adamın içinde, kendi kendisine bile adını sormaktan kaçacağı isimsiz bir boşluk kalır..

Dilek Kartal

03 Ocak 2013

Roboski Versus Noel

Şekere, mazota ve Allah’a inanan oğullar için,

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen
Sûr üç gece önce üflenmiş
Üç gece önce korkunç aydınlanmıştır gökyüzü
Anne, “oğlum” diyerek uykusundan
Ve korkuyla pencereye: “hayrolur inşallah”
Sınıra yakın o yaylada yeni bir can pazarıdır
Olağan bile denmeyecek kadar olağandır her şey
Üç gece önce
**
Şekere ve mazota inanan oğullar
Devlete de inanmışlardır mecburen
Her şey yeni bir spor ayakkabısı kadar çocuk
Bir sofrayı doyurmak kadar erkekçedir
Olsundur ve şükürdür
Oğullar çünkü
Kadere, nasibe ve rızka
Oğullar en çok, Allaha inanmışlardır
**
Ötekiler
Gökyüzünün korkunç aydınlığından bihaber
Yine bir Son Dakika’dadır
Çoğu haklılıklarından emin
Derin bir oh! Ve eşkıyaya söverler
Değil mi ki izlerin neidüğü belirsizdir
Bizden olmayan kim varsa
Bize benzemeyen kim
Kim varsa bizden gayrı, öteki
Nasılsa düşman, nasılsa katli vacip
Der ve sözleşirler
Sır kalacaktır yine Sûr’un niye üflendiği
**
Birkaç gazete
Birkaç demeç
Sosyal medyada da birkaç cengâver sonra
Yangın, bir kez daha kartpostaldan
Zaten ellerini yıkayıp giden de
İsrafil falan değildir
**
Odalar sığılmaz olur artık
Baba, elma ağacını kökünden keser
Suyla şaka yapamayacak kadar büyür kız kardeş
Anne, Allaha havale eder
Allaha inanan oğulların hesabını
Kalan oğullar korka korka da olsa
Devam ederler inanmaya; şekere ve mazota
Çünkü üç gece önce onlara
İnanan kimse yoktur
Şekerden ve mazottan başka
Oğullar artık,
Yalnız şekere, mazota ve Allaha
Devlete inanan kalmamıştır
**
Ötekiler
Nisyan ile malul
Ah bile demezler havai fişekler atıldığında
Gökyüzü, o korkunç aydınlığı hatırladığında
Ah bile demezler
Hediyeler başlar; geleneksel, küçük, kırmızı
Bütçeye göre, hindi ya da tavuk
Piyango çekilişleri, büyük ikramiye, amorti
Ve üç… Ve iki… Ve bir…
Sadece üç gece sonra sadece üç
Hoş geldin iki bin on üüüüçççç
**
Karın içinde yanan kardan habersiz
Toplanmak vaktidir plastik çam ağacının altında
Eller çırpılır
Ve başlar kavmini helak eden şarkı:
jingle bells,jingle bells,
jingle all the way!
oh what fun it is to ride
in a one horse open sleigh!

Sahi siz
Allaha sarılıp ağlamak istemediniz mi hiç?

Dilek Kartal

01 Kasım 2012

Kalan Çocuklar

Çocuklar kalır bölünmelerden geriye
yetim çocuklar; ana dilleri öfke
*
geri sayım başlamıştı okullara
çocuklar ; yatıcaz kalkıcaz parmak hesabı
birden on ocağa birden ateş
ateş birden yirmi beş ocağa birden
aklımda bir şiir:
“besmeleni çek ve başla !
tumturaklı sözlere ihtiyacın yok buğzetmek için”
*
biyoloji soğukkanlı:
insan doğar, büyür, yaşar ve ölür
sosyoloji : arada bir yerde de okula gider
ben : Türk olduğunu öğrenir, doğru ve çalışkan
varlığını armağan etmeyi bir de
*
tam böyle okullar diyecektim
eğitim şart, okullar mühim tam böyle
4000 isteyen bi dershaneyle
dershane isteyen bi düzen arasında
anneyim diyecektim
kapısı takılmamış sınıflar
sınıflar boyası yapılmamış
yakacak için ödenek var da
ya suyu kesilmiş tuvaletler?
*
babanın biri, uç uca sigaralarını hırsla
yumruğunu dişleriyle aynı anda ve hınçla
çenesi soğuktan, dumandan gözleri
gözlerini kocaman açtı
hepsi damga puluydu diyecektim on liralık
altı üstü bi paket A4 kağıttı
ama en çok da Mehmed’in yüzü
çünkü abisinin geçen seneki önlüğü
bu sene omuzlardan büyük gelen önlüğü
ama olsun, seneye tam olur önlüğü diyecektim
*
aklımın bütünlüğü tehlikede
dün aklımdan bunlar geçmiyordu
daha dün annemizin kollarında
hiçbirimizin aklından bunlar geçmiyordu
büyüdük ve okullu olduk
bazılarımız bütün okulları…
bazılarımız okulları bırakıp…
o dağ bizim dağımız mıdır?
*
insan doğar, büyür ve …
orada dur !
yaşayamadan
mesela maça gidemeden oğluyla
kızının kuşağını bağlayamadan
Kan ter içinde kalamadan
çoğalamadan ulan
bütün gövdesiyle, bi kez bile çoğalamadan
ölür bazen pis pis, pisi pisine
un ufak paramparçalar bırakarak
Sayın bakanım biliyor musunuz
insan dediğiniz geri dönüşümsüzdür
ölür.
*
oğlum, çılgın atıyormuş- ne demekse
ben, varsa bir bağ çılgınla çığlık arasında
tam ortasına atılıyorum
tam ortasında okulla ateşin kan tutuyor beni
aklımdan bir dağ geçiyor
manşetler pusularından çıkmış
bi gecede diyorlar, hepsi uyurken buraları
Ya da kimliklerine bakıp sorgusuz sualsizce
o dağ bizim dağımız değil midir?
*
Ben gördüm
Gülsüm’ü gördüm, gerçekti
Halime teyzeyi gerçek
Gülsüm anlıyordu sövenleri, ağlıyordu gerçekti
Halime Teyze, Gülsüm’e soruyordu
bi oğluma , bi elindeki resme
ağlıyordu, gerçek
acı, hiçbir resmî ağızda böyle gerçek olmamıştı
tuz hiçbir şiirde böyle gerçek değildi
*
karışıyorum
okulla ateşin tam ortasında
tam ortasında çılgın bi çığlığın
Uludere’den geçerken katırcılar
Yüzümde bi mühimmat kamyonu
yüzümde Mehmed’in yüzü
öfkeli bir dağ yüzümde
o dağ bizim dağımız mıdır?
*
keşke yaşasaydınız öğretmenim
sorardım; hangi babanın pazusu
oğlunun tabutunu taşımaya yeter, diye
bir ana, feryâd yazmayı bilmeyen
nece ağıt yakar
nece koklar hala ve hep bebeğinin kundağını
kardeşler, nece yemin ederler kardeşlerinin başında
kınası bile solmamış bi gelin
yatağın boş yanına nece devrilir
nece üşür
nece yanar
ya geceleri
babam ne zaman gelecek diyen çocuk
bavê mın çı waxt weri diyen çocuk ya da
avutulur mu öğretmenim
nece

Dilek Kartal


28 Ekim 2012

Anneme Okunmasın Lütfen

“Anneler günü ritüelinden:

Hiç değilse,
Kahvaltısız koşmalı, erkenden dört çarpı yüz koşmalı
Bayraksız koşmalı marşız çingene kızına koşmalı
Sar be ya demeli böyle janjanlı şöyle bir şekilli
Bir de fiyonk, ille de roman, ille de kırmızı, ille de afili.”
Dünyanın neresinde iyi bilmem ama burasında,
Berbat bir şeydir maaşla çalışmak
Maaşını ayın on beşinde almak berbat bir şeydir
Mayıs aylarının ikinci pazarları,
İkinci pazarlara sokuşturulan anneleri günleri berbat bir şeydir
Allah anneme uzun ömür versin ama;
Mayısın ikinci pazarında maaşını almamış olmak, berbat bir şeydir
Oysa biz babamla biliriz
“Bi siz bilirsiniz zaten” diyip sinirlenir annem
Kardeşlerim bilmez, oğlum bilmez
Annem bazen unutur, bazen bilir işine gelmez
Ama biz biliriz babamla,
Bu ülkede anneler gününü kutlamak; açık açık sövmektir anamıza
“Ananı da al git”ten farklı; daha zarif, daha kibar
Cicili bicili ama rezilce sövmektir üstelik Amerika’nca
Bu ülkede anneler gününü kutlamak
Bazen babamla gideriz, çok uzağa değil şuralara
Babamın gençliğine gideriz, benim gençliğime
Birer sigara yakar, vay anasını deriz.
Babamın sol yumruğu vardır oralarda,
Benim solaklığım, kalemi sol elimde tutmam
Ellerine bakarım babamın, sol yumruğuna,
Eğilip öperim sağ sol fark etmez,
Babamın elidir sonuçta.
Babam, devrime inanırdı eskiden, ben Allaha daima
Babam eskide polisten korkardı; ben Allahtan daima
Kitapları vardı babamın döşemelerin altına saklanan
Boşaltılmış rezervuarlara saklanan kitapları; devletçe yasaklanan.
Annem unutur bazen hatırlamaz
Gözaltı morlukları, göz üstü morlukları
Morarmış sırtları, tazyikli sokakları
Coplanmış bildirileri, darbeleri, pankartları vardı
Beyazıt Meydanı, Atatürk ve Cemal Gürsel
“Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.”
Diyen resimleri vardı, komşulardan saklanan.
Benim sadece sol elim var, sol yumruğum değil
Sadece Sol yanım, sol yanımda ‘Allah bir’im var
Bilir babam, bilir ve korkar
Babam polisten de korkardı zaten
Ben bir Allahtan korkarım, bir de Allahtan korkmayanlardan.
Kitaplarım legal yasa içi yayınlar
Zaten bu Korsan kitap muhabbeti de sonradan çıktı
Saklamam kitaplarımı, kitapların arkasına saklanmam
Eğer suçsa kabul,
Yalnızca söverim; kitabının kapağını açmamış olanlara
İçimden dışımdan
Fraksiyon ayrımı değiliz, yollarımız ayrı, babam korkar
Aman yavrum der böyle gözleri titreyerek,
Aman yavrum, uzak dur başına bir iş gelir
Kader var be baba derim, ecel var, Allah var;
Gelecek olan varsa kaçsam da gelir.
Yine de yürürüz yan yana, baba kız,
Birer sigara yakar, vay anasını deriz
Babam daha çok der, ben daha az
Babam hayret eder
Ben esfeli safiline iman ederim.
Ama beraber söveriz işçini terini sırtında kurutana
Boya sandığına sarılan çocuğun babasına beraber söveriz
Televizyondaki kravatlı adamların ahkâmlarına
Spor programlarında servis edilen kadın dekoltesine
Keskin olmayan her şeye, ılımlı, uysal, pörsümüş,
Sulandırılmış her şeye; Vakko eşarba ve Gucci gözlüğe
Bilmem kaç yıldızlı otellerdeki sünnet düğünlerine
İhalelere, hortumlara, balyozlara,
Gazete köşelerindeki bitirim ihtiyarlara,
Bütün kapalı kapıların ardına beraber söveriz
Annem bazen unutuyor işte, bazen biliyor, işine gelmiyor
Kardeşlerim bilmiyor, bilmiyor oğlum
Bas bas yazıyor gazeteler, televizyonlar bas bas
Mayısın ikinci pazarı anneler günü,
Kutlu olsun diyip sövüyorlar anamıza
Eğilip derin bir reveransla teşekkür ediyor annem, annesi, anneler
Biz ,vay anasını diyoruz babamla…
Anlatmaya çalışıyorum anneme
Uzak tarih, yakın tarih, ta dibimizde bir tarih
Cumartesi anneleri mesela, mesela şehit anneleri
Emine Akçay
Mesele anneleri Âdem’le Hamit’in,
“Bi siz bilirsiniz zaten” diyor, sinirleniyor annem
Annem bu, annesi, anneler gitgide birbirine benziyor.
Hep bu diziler ırzına geçiyor anne diğerkamlığının
Bu diziler, bu bizim mahallelerde çekilmeyen diziler,
Bu bizim olmayan evler, bu eşyalar,
Bu bizim olmayan konuşmalar,
Bu kudurmuş şehvet, bu doymayan göz,
Bu dizilerdeki; annelerimize benzemeyen anneler
Hadım ediyor şükürlerini onların, tevekküllerini parçalıyor
Surat asıyorlar artık boş ellere,
Hediyesiz , “en azından bi buket”siz ellere surat asıyorlar
İç çekiyor, perdeyi düzeltiyor, mutfağa geçiyorlar sonra
Dilsiz bir sitem demliyorlar elde yok, yok avuçta avuçlara
Oysa annemin günü değil, anneyim ben benim günüm değil
Değil annenin günü de, Allah’ın günü işte, annelerin günü değil
Şimdi her kafadan tek ses kutlu olsun dedi diye,
Buradan çıkıp bu hızla
Bu Mayısın 13’üde maaşını alamamış ben, bu hırsla
Çıkıp şimdi buradan nereye gideyim?
Hangi avlunun bahçesine gömeyim ellerimi, ellerim boş
Yüzümü hangi kıbleye, hangi secdeye alnımı
Ne yapayım Allah’ım, söyle!
Ben de mi soyunup, düzenin koynuna gireyim…

Dilek Kartal

Şiddetli Geçimsizlik

bütün gün hırsını halılardan çıkaran kadın
kaşığı başka türlü tutar
başka türlü çiğner lokmasını
gasteye sarılı kirli gömleğini
eve götüren adam
bezgin sırtları çarşafa dayanınca
of! , başka türlü yayılır sıvanın yetmediği yere
bozdurulan alyanslardan habersiz
bayramlık hayali kurar çocuklar bitişik odada
kadın, yalnızca kendi parmaklarıyla gergin
dizlerindeki sızıyı okşar
bir kez bile kanepede sabahlamamışken
ve hala dipdiri duruyorken yastık uçları
dünyanın en haksız mahcubiyetidir
bir adamın, karısına dönük sırtı
peki ben, durup dururken, şu yaşımda
daha büyük dertleri varken ülkemin
ne arıyorum Haydarpaşa Garı’nda
çünkü az sonra bir gelin
swarovskili eteğini sürüyüp
fransız gipürlü gülümseyecek
damat, saatini göstererek sarılacak
-ölüm onları ayırana kadar -
belki bir tren daha eksilecek Türk şiirden
bilmiyorum
ben sadece amcamı hatırladım bu fotoğrafı çekerken
soğanın cücüğünü çıkartıp uzatırdı
yengeme göre seni seviyorum demekti bu
ki severdi
çok dağıldık, boş verelim
bir adam da mahcup olsun üç çocuğunun anasına
nasılsa her yıl şu kadar çift evleniyor
ne olur yani biri boşansa
ucunda ölüm mü var
bakın henüz ikinci sayfadayız ve kan yok
kimse kimseyi boğazlamadı
gidelim bakalım, cinnet getirene kadar yolu var


Dilek Kartal


Sıfır Kalibrede Ölüm

Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi,
Konuşmak için yalvaran duvarlara kulaklarımı yumdum
ve bilemezsin nasıl korkuyorum

Bana da öğretsene ;
Nasıl becerebiliyorsun bunca susmayı
Nasıl düğüm düğüm doğrayabiliyorsun dilini
Ya da dur!
Sen bana susmayı değil,
ölmemeyi öğretsene

Çünkü yürek
bir sese dolanmışsa,
Bir ses
dolanıp kalmışsa ; boynuna , kulağına , saçlarına
Aklına dolanıp kalmışsa bir ses
Sessizlik ölümdür
Sen bana susmayı değil ,
Ölmemeyi öğretsene..

Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi.
Dudakların, bir namlu ağzı ;
karanlık ve ıslak
Bilmezsin , en ağır silahtır aslında sessizlik

Başıma yıkılıyor bütün sohbetler
Bütün şiirler,
bütün cümleler
havadan sudan , dereden tepeden,
gelişi güzel ve özel ne varsa sesinden ;
hepsi başıma yıkılıyor..
Yıkıntılar altında ben ,
böyle kaç gün kaç gecedir
sessiz
sensiz
nefessizim
Sen bana susmayı değil,
ölmemeyi öğretsene..

Sessizliğinden kaçıp
bir kadının sesine sığınıyorum şimdi
Ağır ağır doğruluyor dudakların
hayatın tam ortasından,
Ve aklımın tam ortasından
vuruyorsun beni..

Ah be sevgili !
Silahları sevmeyen ,
silahları bilmeyen sevgili !
Kalibrenin ne olduğunda değildir mesele ;
Mesele ,
merminin nereye isabet ettiğindedir.
Yürek,
bir sese dolanmışsa,
Bir ses dolanıp kalmışsa
boynuna , kulağına,saçlarına
Aklına dolanıp kalmışsa bir ses ;
Bir susuş
bir küçük sessizlik
vurur öldürür adamı..
Sen bana susmayı değil
ölmemeyi öğretsene..


Dilek Kartal

11 Ağustos 2012

Keşke diyorum; Gitmeseydiniz..

Biz yağmuru
çamurlu yollara rağmen
Gökkuşağı hesabı yapmadan sevdik.
Ellerinizi sevdik;
avuçlarımızın içine
bir veda mektubu yazdığını bilsek de.
Gözleriniz
uykularımıza sokulan kâbuslar gibiydi evet,
Ve evet
gözbebeklerimiz kanardı
kaçırdığınız bakışlarda,
Ayazınızda çatlasa da dudaklarımız,
yine de bir nefesinizdi işte
Ense kökümüzde düşlediğimiz..

Biz sizi gerçekten sevdik
Sizi ,
size rağmen sevdik.
Şimdi şiirin burasında durup düşündüm de,
Hani sevmediniz , onu anladık da
Keşke diyorum;
Gitmeseydiniz..

Dilek Kartal

08 Temmuz 2012

Sen'den payıma düşen

Gürül gürül akan pınarın başında durup,
ıslatılmış küçücük bir pamuğu dudaklarına bastırmak..
Buydu işte..
Sen'den payıma düşen
bu kadar(ın)dı....

Dilek Kartal

25 Nisan 2012

Tanrım ! müsait bir yerde inebililir miyim artık ?

Arz-ı Hâl

Bir ömre yetecek kadar ihanet gördüm
Bin ömre yetecek kadar yalan duydum
Sade "arka bahçelerini" değil
Talan edilmiş bahçelerini de gördüm "iki adımlık yerküre”nin..

Bir adam boyu adamlık yoktu
Yazanı çok okuyanı yoktu aşkın
Ateşi oyuncak sanan çocuklar vardı Tanrım
Saçlarım tutuştu..
Kaşlarım tutuştu Tanrım !
Ellerim
Gözlerim
Kirpiklerim tutuştu..

Kalışın, bir "ben" hâli vardı bildiğim
Gidişin bir "O" hâli..
Ve bir bilmediğim hâli vardı yanışın
Kaskatı kesildi ruhum, dondum..

Yüzleri üstünde, yüzsüzce raks ederken birileri
Birileri sevip
Birileri ölüp
Birileri ölüp ölüp dirilirken,
Kesilmedik ahkâmı kalmamışken Adem’e öğrettiğin isimlerin
Aşkın en korkunç cellâdı aşkını bilenlerse,
Göz bebekleri bile titremiyorsa yalan söylerken.

Av postuna bürünmüşse avcılar
Fiil bırakmışsa failini
Söz düşmemiş, çelme takılıp düşürülmüşse mahsus
Gece saklıyorsa hâlâ cinnetleri, cinayetleri
Ay,
Çıldırıp da düşmüyorsa gök kubbeden,
Yüzü bile kızarmadan doğabiliyorsa Güneş – arsız-
Dünya, dönecek mecali bulabiliyor
Yağmur, rahmet olup yağabiliyorsa

Ve Sen Tanrım!
Hâlâ çağırmadınsa İsrafil’i…

İşine karışacak değilim
Ben
Yoruldum sadece
Müsait bir yerde inebilir miyim….

Dilek Kartal

12 Nisan 2012

bana bir mektup yaz Min’el


bana bir mektup yaz Min’el

bana bir mektup yaz Min’el
“Sevgili Dilek” diye başla
“Sevgili Dilek, Nasılsın ?”


iyi değiliz Min’el
ama sen, yine de sor
ben ve bu pek sevgisiz kalabalığım
akıl almaz bir hızla
dibi meçhul boşluğa doğru yuvarlanıp
gidiyoruz sadece


kimse farkında değil
etrafımda kaygısız yüzler
yüzlerceler bir görsen
ama çocuk ışıltına kıyamam
gözlerini sıkıca yum
sakın bakma
bir mektup yaz sadece
boğuluyorum


kederli ellerini birbirinden saklayarak
neşeli örgüler ören kadınlar var burada
ben de yeşil bir kazağa başladım
-bitirmemek üzere-
her sırada bir ilmek kaçırıyorum inadına
git gide daralıyor örgü
ben git gide daralıyorum
muhtemelen boynuna geldiğimde,
boğulmuş olacağım kendi kırmızımda
sakın,“ kazak yeşildi “deme zeki çocuk
bana bir mektup yaz diyorsam boş değil
çok acil Min’el
çok acil


dün gece dolabımı topladım nihayet
tahmin edersin çekmecelerin sevincini
sadece derin bir oh çektiler desem, yeter mi
beni anladığını biliyorum


ellerini uzatsana Min’el
ellerini uzatıp
çeksene beni hecelerimden
senaryosunu sevmediğim bir filmde
zoraki repliklerim var biliyorsun
artık görmüyorsun ama artık
dudaklarım kanıyor bu yanlış dublajdan
havadan sudan olmayan sohbetleri özledim
cevabımı umursayan ‘Nasılsın’ları
seni özledim Min’el
bana bir mektup yaz


bak bir ilmek daha kaçırdım işte
görseler,
toparlamak için çullanırlar örgüme biliyorum
saklıyorum Min’el
herkesten her şeyi saklıyorum
saklanıyorum birlikte yürüdüğümüz sokaklarda
gel demiyorum sana
gelebilsen
zaten
biliyorum

bana bir mektup yaz Min’el
yaşlanıyorum


Dilek Kartal



Çiçekler kurumuş

Çiçekler kurumuş
burdan da mı geçtin?
Ağaçlar, dallar, güller kurumuş
Kurumuş daha bahçede bitmemiş otlar
Çatlamamış tohumlar kurumuş..

Sevgili!
Nefesim kuruyor usul usul
bilsen nasıl
Gülüşüm , sesim, ellerim
kuruyor sevgili...

Yoksa sen?
Geçme ne olur
Benden geçme sevgili !

Dilek Kartal

yüzünün ne işi var

Geceyi atlattık amenna..
Rüya da görmüyoruz eyvallah..
Peki yüzünün ne işi var, dalda titreyen yağmur damlasında..

Dilek Hanım

11 Nisan 2012

Bir tek seni götürüyorum



Perdesiz pencerenin önünde durup, "dile kolay , tam otuz altı sene" diye mırıldandı kendi kendine. Tam otuz altı sene.. Neredeyse her kaldırım taşına dair bir anısı olan mahallesiyle vedalaşmanın zor olacağını biliyordu ama yine de bu kadarını ummamıştı. Uzayan külün yere dökülmesini umursamadan , derin bi nefes daha çekti sigarasından.. Bu muydu yani? Bu kadar mıydı? Aklının içinde bir ses: " Abartıyorsun kızım .. Her zamanki gibi olayları dramatize edip , abartıyorsun" dese de ; bu çocukça mızmızlanmanın önüne geçemiyordu
işte..

gözlerimin kandillerini söndürdüm
ağır ağır..
çünkü
ışığa ihtiyacı yok
düşleri büyümeyen çocukların,
tablada unutulup
kendi kendini tükenen sigaranın
ihtiyacı yok iç çekişime..
Eşyasızlıktan istifade eden bir kanat sesi, olan yankısıyla düşüverdi odanın ortasına. "Kumrular" dedi, sesin geldiği tarafa bakmadan.." Gideceğimizi anlamış olmalılar.. Umarım yeni taşınacak olanlar da ..." Kumrular hep gelirdi. Garip bir şekilde, sanki sokakta yuva yapılabilecek başka balkon yokmuşçasına, onların balkonunu seçerlerdi.. Her seferinde babası , bu duruma balkonun ardiye haline gelişini bahane gösterir, birkaç saatlik bir kıyamet kopartır, annesini bir temiz fırçalar, sonra da usulca yanına gelip ; " biraz bulgur bırak camın önüne" derdi.. Yüzyıllardır, süre gelen bu ritüel, artık evdekiler için o kadar sırdanlaşmıştı ki , kumruların yuva yaptığını ne zaman görse, muzip bir çocuk gibi babasının odasına girip; "şekerim, misafirlerin gelmiş, hadi sen tiradını at da, ben bulgurları hazırlıyorum " demekten büyük keyif alırdı..


gidiyorum..
paslı kilitleri parçalarken
olduğum tetanozları,
balkondaki boş saksıya diktim..
sonbaharda,
bir azizlik etmezse eylül
kırmızı bir ayrılık açacak
belki dibine
kumrular yumurtalarını bırakacak..
dokunma sakın!
çünkü yabancı kokuyu
hemen tanır kumrular..
terkedip giderler doğmamış yavrularını
en vedasızından..
sakın dokunma !
Bir de güvercinler vardı elbette.. Kumrularla giriştikleri bulgur savaşında hep galip gelen güvercinler.Yeni silinmiş camlara , yeni yıkanmış çamaşırlara, yani silinmiş balkona, yeni ve temiz olan ne varsa hepsinin kabusu güvercinler.. Elektrik tellerinin , direklerin arasında çamaşır ipi gibi gerili olduğu yıllarda, boncuk gibi telin üzerine dizilip, balkona konacak bulgur tasını bekleyen güvercinler..
Kuşlarla bezeli hatıralardan, an’ın rehavetine hiç de uygun olmayan müzik sesiyle sıyrılıverdi. Şu Üniversiteli çocuklar taşındığından beri, sokağın müzik zevki bir hayli değişmişti.. Eskiden böyle değildi.. Daha doğrusu eskiden gündüzleri çıtı çıkmayan bir sokaktı burası.. Akşamlarıysa , herkesin kendi meşrebince dinlediği müziklerin sesi, aralık duran pencerelerden usul usul yağardı karanlığa.. Hiçbiri bir diğerini bastırmak gayreti taşımadan, inanılmaz bir uyumla birbirine karışırdı..
Gözü , yeni taşınılan eve götürülmeye uygun görülmeyenlerin olduğu kutuya takıldı.. Plakların bir kısmı ordaydı.. "Neyse ki yalnızca kenarı kırılmış ya da çizilmiş olanlar" diye geçirdi içinden.. En üstte duran bir kaçını eline aldı. Parmakları plağın yüzünde daire
çizerken, buruk bir gülüş dağıldı yüzünde.. En sevdiklerindendi.. Kırılmış olması içini acıttı..
Özellikle yaz gecelerinin en renkli yanıydı sofralar.. Bütün aile , önemli bir misafir ağırlıyormuşçasına özenle hazırlanan sofrada yerini alır, yemekler yenir ve fasıl başlardı.. Çocukluğundan beri böyleydi bu. Bu yüzden akranları zamane şarkılarını söylerken, o bambaşka şarkılar mırıldanırdı.. Gerçi, ilerleyen yaşlarda bu zengin repertuar bilgisiyle hava atsa da, ilk gençlik yıllarında müzik zevki yüzünden arkadaşlarının alaylarına muhatap kalmıştı. İçin için hırslanırdı.. Annesinin de, babasının da sesi o kadar güzeldi ki ; nasıl olup da sesinin güzel olmadığına anlam veremezdi. Plağın yüzünü okşamaya devam ederken, babasıyla birlikte söylediği o şarkı dökülüverdi dilinden : "Dîl şâd olacak diye, kaç yıl avuttu felek..."

gidiyorum..
eski plakları odaya serdim..
belki güvercinler
camı kırıp içeri girerler..
olmaz deme..
ben,
bu "belki"lere tutundum hep..
belki içeri girerler
belki değer gagaları plaklara
belki ben gittikten sonra da,
odam
duvarlar
güvercinler ve gece
sevdiğim şarkıları dinlerler..
b e l k i
....

"boşuna yaz beklemek..."
Şarkı bittiğinde derin bir nefes aldı. Odanın boş oluşunun yarattığı akustikten olsa gerek, ilk defa kendisi de beğenmişti sesini.. Plağı özenle kutuya bırakırken, kutunun içindeki diğer ıvır zıvırlar gözüne ilişti.. Ivır zıvırlar.. Sizin için bir hayat demek olan şeyler, bir başkasının ıvır zıvır gözüyle bakması ne kadar acıtıcıydı.. Eşyalarını toparlarken, odaya giren annesi nasıl da azarlayıvermişti, nasıl da kolay:
-O ıvır zıvırların hiç birini görmek istemiyorum artık.. Aaaa, seç şunları artık .. Bir sürü döküntü işte.. İşine yarayacak olanları al, yaramayacak olanları haybeye taşımayalım..
İnsan anılarını işe yarayanlar ve yaramayanlar olarak ayırabilir miydi ki? Ayırdı.. Sonuçta, bu evin kuralları vardı ve patron hemen bütün evlerde olduğu gibi anneydi. Söz sahibi olamadığı bu kurallarla yaşamaya mecbur olduğuna göre, yapılacak en kolay şey "peki" demekti.. “Peki. Nasıl olması isteniyorsa öyle olsun”du..Anılarının eli yüzü düzgün , döküntü sınıfına girmeyenlerini toparladı ,diğerleriyle göz göze gelmemeye çalışarak . Ama yakalanmıştı işte.. Kolinin içindeki parçaları, biraz mahzun, biraz kızgın ama en çok da kırgın bakıyorlardı.. Gözlerini kapattı.. Böyle olmasını istememişti.. Hiç istememişti.. Ne gitmeyi, ne de geri gelmeyi istememişti, belki de. Ama, gidilmiş ve geri gelinmişti.. Artık gidilecek yeni evin coşkusuyla, herkes gibi o da, kendine ait olan bir çok şeyi fırlatıp atmalıydı.. Attı.. Atamadı aslında..


gidiyorum..
sevmediğim ne kadar elbisem varsa
yanıma alıyorum
sevdiklerimi
kapının koluna astım..
sevdiğim her şeyi
burada bıraktığım gibi
onları da bırakıyorum..

burada bırakıyorum
yarısı bitmemiş
ve asla bitmeyecek örgülerimi..
kitaplarım başka bir evde kalmıştı,
sadece kağıtlarımı
ve kalemlerimi bırakıyorum..
tarih düşülmüş küçük notları..
postaya verilmemiş mektupları..
yüzümde koca bir gülüşün donduğu
siyah beyaz fotoğrafları..
burada
bırakıyorum..
Belki de iyi olabilirdi. Tebdil-i mekânda belki de gerçekten ferahlık vardı. Bu kapıdan çıktığı an, sihirli bir değnek dokunup, hayatını bambaşka bir yere taşıyabilirdi.. Bambaşka? Keşke bu bambaşkalık hakkında bir fikri olsaydı ama yoktu. Gitmek istemekle, kalmak istemek arasında gerili kalmış öylece sallanıyordu sanki.. Bir sigara daha yaktı.. "Bir kahve olsaydı keşke" diye geçti içinden. Nesrin Abla’da olsaydı.. Oturup bir küçük fincana bakarak yüzlerce kehanette bulunsalardı.. O yine, zıpır esprilerle ortalığı karıştırsaydı, yine kızsalardı O’na hiçbir şeyi ciddiye almıyor diye, hiçbir şeyi ciddiye almadığını sansalardı, maskesini fark etmeselerdi, yine sevinseydi maskesinin ne kadar sağlam olduğuna, açık vermediğine, bütün dalga geçişlerinin altında yine de için için korksaydı telvenin hâline dair bir şey fısıldamasına, kulak kabartıp müjdeli bir haberi bekleseydi var gücüyle inanmayı isteyerek.
-se, -sa...
Bütün hayatı, bu -se, sa’lar üzerineydi işte.. İşin tuhafı tamamı da geçmişe dairdi.. Yani değiştirilemeyecek olana. Derin bir nefes yine.. İçi daralmıştı.. Çatıların arasından gökyüzüne baktı. Sokak çocuk sesleriyle inliyordu.. İçlerinde kendisine benzeyen bir yüz aradı..Olmadı.. Aldı kendi yüzünü ödünç verdi, en çelimsiz, en haylaz olanının yüzüne..

birazdan,
bir kahve yapacağım kendime
son kez..
son kez yüzümü pencereye yaslayıp
hiç birşey ama milyon şey düşünerek
iki çatı arasında hapsolan
küçük maviden
ufka bakacağım..
aklımdan çocukluğum geçmeyecek,
karşı kaldırımdan
kaldırıp başını bakmayacak
dizlerimin yara kabukları..
fincanı içime doğru çevirip
fal kapatacağım
"neyse hâlim"in çıkmasından korkarak..

Yavaş yavaş ışıkları yanan pencerelerde göz gezdirip, "acaba bu sokağı benim kadar seven var mı" diye düşündü.. Yaz tatilinde gönderildiği kuran kursunun olduğu camiden akşam ezanı okunuyordu. Hızla koştu sanki, yokuş aşağı hızla koştu ve ilk sağ, sonra tekrar sağa ve hafif bir rampa.. Nefesi kesilmeye başlarken sokagın bittiği yerde kollarını karşılayan o güzel cennet ; boş arsa.. Arsa, düşmek, düşüp arkadaşların yardımıyla kaldırılmak, çeşmede elleri yıkamak, ağlamak,ağlayarak eve gitmek, üstüne bir de anneden azar yemekti.. Ama arsa, cennetti işte.. Birkaç yıl önce, çeşmeyi de söküp, boş arsaya kocaman ve iğrenç görünümlü bir apartman dikmişlerdi.. Nasıl üzülmüştü sokağın çocukları için.. Onların, önünde çeşmesi olan bir Himalaya’sı, bir cenneti olmayacaktı..


gidiyorum..
pencereden son kez bakıp,
vedalaşmadan kimseyle..
bi ekmek bi sigara borcumu
bakkala ödeyip,
ve helâl edip bütün alacaklarımı,
çeşmeyi,
arsayı,
camiiyi
saklambaçları,
yakan topları
beş taşları..
ne varsa gülümseyerek hatırladığım
hepsini yerli yerine bırakıp
gidiyorum..

Kumrular, güvercinler, plaklar, şarkılar, elbiseler, arsa.. İrili ufaklı bir sürü şeyi geride bırakıp gidecekti birazdan. Bırakamadıkları, bıraktıklarından fazlaydı yine de.. Sızılar vardı, göz yaşları, kahkahalar, fısıltılı konuşmalar, rüya bile olsa kan ter içinde sevişmeler vardı.. Yerinden çıkacakmış gibi çarpan bir kalp, kırılan bir kalp, taş oldu diye korktuğu bir kalp,bir kalp ve o kalpteki haller vardı.. Asla unutulmayacak olan, değil bir başka sokağa ,dünyanın öteki ucuna da gitse, onunla birlikte gelecek olanlar vardı.. Ve iyi ki vardı..
Elini, kalbinin üzerine götürdü ve atışını dinledi avucunda.. Her ne olursa olsun, iyi ki diye hatırlayabildiği bu "şey" için , Ona bir teşekkür borçluydu ama o teşekkürü asla edemeyecekti. Etmesi de gerekmezdi. Üzerinden akıp giden onca zamanın aşındıramadığı bir parçası vardı ve yeterdi.. Ötesi.. Ötesi kimsenin umurunda değildi.. Herkesin "boşuna" dediğinin, hiç de boşuna olmadığını biliyordu..Göz pınarına hızla hücum eden iri damlayı, durdurmayı başaramadı..Saatlerdir, hatırladığı onca anının başaramadığını , tek başına başarmış olması bile, boşuna olmadığının ispatıydı bir bakıma.

bir tek seni götürüyorum sevdiklerimden..
belli etmeden diğerlerine
dudaklarımın arasına saklayıp
tek
seni götürüyorum..
kirpiğimin ucu tutuşuyor
söndürürken gözlerimin kandilini..
hiç kimseye şikayet etmiyorum..
gidiyorum..
Parmaklarının arasındaki sigara izmaritini usulca yere bıraktı.. Hızlı adımlarla evi bir kez daha dolanıp, pencereleri kontrol etti. Daire kapısının önüne geldiğinde, Derin bir nefes alıp, omuzlarını dikleştirdi.. Gözlerindeki yaşı saklamaya gerek duymadan, son defa koridora ve koridora açılan oda kapılarına baktı..Cebindeki anahtarı yavaşça sıktı, cesaret vermesini umar gibi ..Eşikten adımını atarken , kime ve neye söylediği bilinmez bir cümleyi merdiven boşluğuna savuruverdi :
" Tamamdır.. Gidebiliriz..."

Dilek Kartal

10 Nisan 2012

Ölmeden Önce Bir Kez Olsun

Ömründe bir kez olsun, sokaklarda çığlıklar atarak koşabilmeli insan
kaydıraktan kayarken, yuvarlanıp düşebilmeli
Tahteravallinin tepesinde asılı kalıp, arkadaşına yalvarabilmeli
Bir kez olsun, avuçlarının içine sığmayan bir papatya demetini uzatabilmeli annesine
Arkadaşları için kavga edip ,dayak yiyebilmeli bir kez olsun, mahallenin oğlanlarından,
sonra bir kez daha bu kez annesinden ama; kavga ettiği için..

İnsan , ömründe bir kez olsun, okulu kırıp, Heybeliada’ya gidebilmeli
Vapurun güvertesinde, yüzünü rüzgara serebilmeli
Hiç bir zaman itiraf edilmemiş aşkın muhatabıyla, göz göze gelebilmeli
Sonra kaçırabilmeli gözlerini güneşi bahane edip..

Kopya çekmeli ya da kopya vermeli arka sıradaki arkadaşına,
Sözlüye kalkıp, tek söz söylemeden oturabilmeli yerine
İddiadan bir kola kazanabilmek için sadece..

Aşık oldum sanabilmeli bir kez olsun..
Öyle gecenin bir vakti, herşeye dönüp sırtını
Bütün herşeye, herşeyi sandığı herşeye dönüp sırtını
Peşine düşüp gidebilmeli, nereye gittiğini bile sorgulamadan
Birkez olsun anne olabilmeli insan, Cennet’i koklayabilmeli..

Ömründe bir kez olsun, ağlayabilmeli
Öyle eften püften şeylere değil
Göz yaşlarının hakkını vererek , kendini, kendine ağlayabilmeli
Tutup saçlarını, usturayla doğrayabilmeli
Avucuna bir sigara bastırabilmeli

Korkabilmeli insan delirmek üzere olduğundan
Şakağına bir soğuk metal dayayabilmeli, çekemese bile tetiği
Sonra açıp pencereyi,incir ağaçlarına bakabilmeli
Ezan sesiyle kendine gelebilmeli, bir kez olsun..

Ömründe bir kez olsun güvenebilmeli
Kardeşim diyebilmeli hesapsızca
Yüreğini dökebilmeli
Sırlarını, günahlarını, yalanlarını, zaaflarını soyunabilmeli O’na
Hiç korkmadan sırtını dönebilmeli
Ve sırtının orta yerinden bir bıçak yiyebilmeli..

Bir kez olsun günah işlemeli insan
Bir kez ve ömre bedellenecek kadar büyük bir günah işleyebilmeli
Cehennemin dibini boylamak istemeli
Utanmalı kendi gözlerinden
Kendi çocukluk fotoğraflarından özür dileyebilmeli..

İnsan, bir kez olsun, sarhoş olabilmeli
Tanınmadığı sokaklarda nara atabilmeli
Sövebilmeli, denize karşı bir banka oturup kendisine..

Bir kez olsun, yağmurun altındaa sırılsıklam olabilmeli
Kardataklalar atabilmeli
Konuşabilmeli erik ağacının çiçekleriyle
Bir serçeyi gagasından öpebilmeli
Sarılabilmeli bir ağaca
Ateş böceklerinin dansını izleyebilmeli bir kez olsun
Bir kelebek konmalı saçlarına
İnsan bir kez olsun,
Yağmur sonrası toprağa yalın ayak basabilmeli..

Utanmadan hiç bir şeyden
Ve yakınmadan geç kalınmışlıklardan
Hesapsız, kitapsız, zamansız, mekansız
Aşık olabilmeli insan ömründe bir kez olsun..
Utanmadan ağlayabilmeli
Yalvarabilmeli gitme diyerek
Ömründe bir kez olsun aşk şiiri yazabilmeli..
Gözlerini kapatıp, en olmadık hayalleri kurabilmeli,
Duyulursa, bilinirse katle ferman olacabilecek şeyleri
İsteyebilmeli insan, bir kez olsun..

Sabahlayabilmeli balkonda
Ayazın altında kendine sarılıp öylece sabahlayabilmeli
Sessiz çığlıklar atabilmeli kimseyi uyandırmadan..

Gözünü ayırmadan bir telefona saatlerca bakabilmeli..
Aynı şarkıyı yüzlerce defa dinleyebilmeli..

Ömründe bir kez olsun vazgeçebilmeli herşeyden insan
Bütün hayallerden,
Bütün sözlerden
Bütün seslerden
Bütün yağmurlardan
Gülüşlerden,
Bir kez olsun vazgeçebilmeli kendinden
kendini terkedebilmeli ..

Toplayıp bütün cesaretini
Aynaya bakabilmeli, ayna onun yüzüne tükürse bile..

Ateşin içine koşabilmeli,
Yanmayı umursamadan
Ve umursamadan ateşi
Ateşin, varlığını bilmesine bile ihtiyaç duymadan
İnsan bir kez olsun ateş olabilmeli..

Bir kez olsun
İnsan ömründe bir kez olsun
Tek bir an bile olsa
Bütün zaaflarıyla,
Yetenekleriyle
Aczleriyle
Korkularıyla
Cesaretiyle
Öfkesiyle
Hasretiyle
Gülüşüyle
Ağlayışıyla,
Pişmanlığıyla
Çaresizliğiyle
İnsan bir kez olsun,
Her hâliyle
İNSAN olabilmeli..

Dilek Kartal