Özdemir İnce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özdemir İnce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2021

Anlatı

Ağlayarak yürüyor bu adam 
kimse bilmiyor neden ağladığını 
kimi yitik sevgililer için diye düşünüyor 
yazın deniz kıyısında gramofonlarla 
bize nice çile çektiren sevgililer benzeri. 

Kendi gündelik işleriyle ilgileniyor kimileri: 
Eksik kâğıtlar, büyüyen çocuklar, 
güçlükle yaşlanan kadınlar. 
Onunsa iki gelincik gözü var 
baharda toplanmış gelincikler gibi 
ve göz kıyılarında iki kaynak. 

Sokaklarda yürüyor hiç uyku girmiyor gözlerine 
arşınlıyor dünyanın sırtındaki ufacık dörtgenleri 
artık hiçbir anlamı kalmayan 
sınırsız bir acıyı yaşama makinesi. 

Onu konuşurken duymuş kimileri 
geçerken yapayalnız 
yıllarca önce kırılan aynalardan söz ediyormuş 
artık kimsenin onarıp diriltemeyeceği 
aynaların içindeki kırık yüzlerden. 
Uykudan söz ettiğini duymuş kimileri 
uykunun eşiğindeki korkunç hayallerden 
sevecenlik yüzünden dayanılmazlaşan yüzlerden.

Alıştık ona, dürüst, sakin bir insan 
durmadan ağlayarak yürüyor yalnızca 
trenden gördüğümüz ırmak kıyısındaki söğütler gibi 
bulutlu bir sabah keyifsiz uyanınca. 

Alıştık ona, hiçbir anlamı yok artık, 
tıpkı alıştığımız öteki şeyler gibi 
size ondan söz ediyorsam eğer, bu, 
alışmamış olduğumuz bir şey bulamamamdandır; 
saygılarımla.

Yorgo Seferis

Lodos

Batıya doğru sıradağlarına kavuşuyor açık deniz. 
Çıldırtıyor bizi solumuzda esen lodos, 
bu, eti kemiğinden ayıran rüzgâr. 
Çam ağaçlarının, harnupların arasında evimiz. 
Kocaman pencereler. Kocaman masalar 
yazmak için sana seslendiğim mektupları: 
Aylar boyu yazdığımız ve ayrılığı dengelemek için 
ayrılığın yüreğine attığımız mektupları. 

Sabah yıldızı, gözlerini indirince sen, 
yaraya sürülen yağdan daha tatlıydı, 
daha neşeliydi damağa değen soğuk sudan 
daha durgundu kuğunun kanadından 
saatlerimiz. 
Senin avucundaydı yaşamımız. 
Acı ekmeğinden sonra gurbetin, 
ak duvarın önünde durursak geceleyin 
yoluna bağlanan umut gibi yaklaşır bize sesin 
ve bu rüzgâr gene biler
sinirlerimizin üzerinde bıçağını. 

Hepimiz aynı şeyleri yazıyoruz sana 
ve susuyor ötekinin karşısında herbirimiz 
bakarak herkes kendi adına o aynı dünyaya 
karanlığa, sıradağlardaki ışığa
ve sana. 
Kim sökecek yüreğimizden bu acıyı? 
Bir sağnak boşandı dün akşam ve bugün 
gene bulutlu gökyüzü. 
Dünkü sağnağın çam pürenleri gibi düşüncelerimiz 
yığılmışlar kapımıza, yararsız, 
yeniden dikmek istiyorlar bir yıkılmış kuleyi. 

Bu yıkık köylerde 
lodosa açık bu burunda 
seni gizleyen sıradağlarla önümüzdeki, 
kim hesaplayacak unutma kararımızı bizim için? 
Kim kabul edecek sungularımızı bu güz bitiminde?

Neyi arıyor ruhlarımız böyle çıktığı yolculuklarda 
hurda gemilerin güvertelerinde 
sıkışarak solgun kadınların, ağlayan çocukların arasına, 
ki ne kırlangıç balıkları, ne de direklerin 
uçlarıyla gösterdiği yıldızlar avutabilir onları. 
Yıpranarak silinmiş gramofon plaklarından 
var olmayan tapınmalara istemeden bağlı 
yabancı dillerde kırık dökük düşünceler mırıldanarak 
neyi arıyor böyle çıktığı yolculuklarda ruhlarımız? 

Neyi arıyor böyle yolculuklarda ruhlarımız 
çürük teknelerde 
dolaşarak bir limandan öteki limana? 

Taşıyarak parçalanmış taşları, her geçen gün 
biraz daha güçlükle soluyarak çamların serinliğini, 
yüzerek sularında kâh şu denizin 
kâh bu denizin 
ilişkisiz 
kimsesiz 
artık ne bizim 
ne de sizin olan bu yurtta. 

Biliyorduk, güzeldi adalar 
rastgele gittiğimiz yerin yakınlarında bir yerde, 
biraz aşağıda ya da biraz yukarda, 
belki de burnumuzun dibinde.

Liman eski, bekleyemem artık 
ne çamlık adaya giden dostu 
ne çınarlı adaya giden dostu 
ne de denize açılmış olanı. 

Pas tutmuş topları okşuyorum, kürekleri okşuyorum 
gövdem dirilsin de karar verebilsin diye. 
Yalnızca öteki fırtınanın
tuzuyla kokuyor branda bezleri. 

Tek başıma kalmak istedimse, yalnızlıktı 
aradığım, böyle bir bekleyişi aramadım, 
ne ruhumun ufuklarda parçalanmasını, 
ne de bu çizgileri, bu renkleri, bu sessizliği. 

Geri götürüyor gecenin yıldızları beni 
çirişotları arasında ölüleri umutla bekleyen Odisseus'a. 
Çirişotları arasında demir atınca burada 
bulmak istiyorduk yaralı Adonis'i gören geçidi.

Ülkemiz kapalı, hep dağ dört bir yanımız
çatı olarak basık bir gökyüzü, gece-gündüz. 
Irmaklarımız yok, kuyularımız yok, pınarlarımız yok, 
yalnızca bir kaç sarnıç, üstelik boş, 
ses yankılanır içlerinde, taparız onlara. 
Kof, ölü bir ses, tıpkı yalnızlığımızın benzeri, 
tıpkı sevdamız gibi, gövdelerimiz tıpkı. 
Şaşıyoruz, evlerimizi, kulübelerimizi, ağıllarımızı 
bir zamanlar nasıl yaptık diye acaba. 
Taze çelenklerle, yüzüklerle düğünlerimiz 
çözülmez bilmeceler oluyorlar ruhumuza. 
Nasıl doğdu, nasıl büyüdü çocuklarımız acaba? 

Ülkemiz kapalı. İki Simplikades
kapıyor onu, kapkara. Hava almaya 
inince pazar günleri limanlara, 
çürümüş teknelerini görürüz bitmemiş yolculukların 
parıldarlar batan güneşin aydınlığında, 
görürüz bu artık sevişmeyi unutmuş vücutları.

Bir zamanlar ay gibi donardı kanın; 
tükenmez gecede kanın 
açardı ak kanatlarını 
kara kayaların, ağaç gölgelerinin, evlerin üzerine 
çocukluğumuzdan artakalan azıcık ışıkla.

Yorgo Seferis

27 Temmuz 2017

Adejda Mandelstam'ın Ossip Mandelstam'a Son Mektubu

Yerine varamayan bir mektup
iki yaprak samanlı kağıda yazılmış
belki de bir rüzgara, uykunun sınırlarında
milyonlarca kadının Türk, Fransız, Rus, Alman,
kocalarına, oğullarına, kardeşlerine, babalarına
yazdıkları milyonlarca mektuplardan.

Gönderilemedi ama bu mektup
iki yaprak samanlı kağıda yazılan
tam otuz yıl bekledi
bir sandık köşesinde
arasında öteki kağıtların
şimdi yer alıyor son sayfalarında
Nadejda imzalı bir kitabın:


                                                         22 Ekim 1938
(“Ossia, sevgilim, uzak dostum benim!
sözcükler uçup gidiyor sevgilim,
yazarken belki de hiç okuyamayacağın bu mektubu,
ama ben boşluğa postalayacağım gene de onu.

Hatırlıyor musun Ossia çocuk hayatımızı
nasıl da mutluyduk, sen ve ben!
Kavgalarımız, oyunlarımız ve aşkımızla!
Şimdi gökyüzüne bakmıyorum artık, 
bir bulut görsem gösterecek kimim var?

Hatırlıyor musun Ossia, o kara ekmeği,
katıksız yediğimiz,
nasıl da güzeldi, bir mucize;
ve son kışımızı Voronej'de,
mutlu yoksulluğumuzu ve şiirimiz?

Hayat uzun Ossia, sevgilim!
Sonsuz uzun ve güç, engebeli,
tek başına ölmek,
yalnız ölmek.

Her gece düşüme giriyorsun,
ne olduğunu soruyorum sana,
cevap vermiyorsun.
Son düşüm de şu:
Yiyecek alıyormuşum kirli bir dükkandan,
çevremde karanlık yüzler, yabancılar,
parayı verip yiyecekleri alıyorum
ama birden anlıyorum ki
dayanılmaz bir acıyla,
götürecek bir yerim yok bunları
çünkü sen yoksun
ve bilemiyorum artık nerede olduğunu.
Nerdesin Ossia?

Uyanınca,
"Ossia öldü,” dedim, Şura'ya,
bilemiyorum hayatta mısın hala
ama o günden sonra yitirdim izini
bilmem ki duyacak mısın beni?

Bir bilsen seni ne çok sevdiğimi,
yeteri kadar vaktim olmadı, biliyorum,
seni nasıl sevdiğimi söylemeye
sadece “sen” diyorum,
hep yanımdasın, bir gömlek gibi,
hep yabanıl ve katı olan benim yanımda
doğru dürüst ağlayamayan benim yanımda
şimdi bak, ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum…
Benim, Nadia, sen neredesin? Elveda!
Nadia.“)

Adejda Mandelstam


1943 yılında öldü Osip Mandelstam
Sürgünde, Sibirya'da
okuyamadan Nadia'nın mektubunu.
Çoktan silinmişti zaten
telefon defterinden
adı, adresi ve numarası
ve yeri yoktu hiçbir kitapta.

Seviyorsanız eğer geç kalmayın sakın,
aşkınızı söylemeye!…
Telgraf çekin, telefon edin, mektup yazın,
uçaklara, trenlere, tüm taşıtlara binin,
koşun, arayın, bulun, haber gönderin, birine anlatın,
duvara yazın, ağaçlara kazıyın,
yani deneyin bütün olanakları,
hiç olmazsa iki yaprak samanlı kağıda yazın,
Nadejda Mandelstam'ın yaptığı gibi
ama sakın geç kalmayın aşkınızı söylemeye!..

Özdemir İnce

23 Ağustos 2015

Çok sürdü bu âlemde konukluk

Çok sürdü bu âlemde konukluk,
Tam zamanı artık mutlak bir kucaklaşmada
Bedenimin çölü bu beldeye egemen olmalı.

Midemi bulandırdı bu dünyada yaşamak.
Öyle bir milletle birlikteyim ki
Kötü yönetmekte hükümdarları.
Bit gibi ezmekteler zavallı kullarını,
Aldatmaktalar saf insancıkları
Saygı duymaksızın hak ve çıkarlarına.

Ama gel gör ki koyun benzeri bu insanlar
Kulluk etmekte zalim hükümdarlara.


Ebü’l-Alâ el-Maarrî
Çeviri: Özdemir İnce

20 Eylül 2014

Bir eski yapıydı babam

IV
(EK)

Bir eski yapıydı babam
Kapısı vurulmadan girilen
Kapandı artık, 13.3.1978.


Özdemir İnce

07 Mart 2014

Yakarı

-Şairler esnafı pîri Hasan bin Sâbit’e-

İdris peygamber, terzilerin pîri,
izin ver güzel bir şiir yazayım ben de,
yaşım kırkı geçti yaşlanıyorum artık,
izin ver güzel bir şiir yazayım ben de,
“ozan” desinler bir kez ölmeden önce.

İdris peygamber, terzilerin pîri,
el ver artık kendi dükkânımı açayım,
bir kaftan keseyim kendime ben de,
astarı sözcüklerden dikişi ibrişimden.

Ben de güzel bir şiir yazayım artık,
okudukça kıskanıyorum öteki kalfaları,
şarapları bol, ilham perileri oturaklı,
biliyorlar geceler kaç saat sürer
günler kaç fersah. El vermiş ustaları.

Ben de güzel bir şiir yazayım artık,
cebine kuş üzümü, sarı leblebi doldurayım,
parklara götürüp simitler alayım ona
kıvırcık saçlarını rüzgârla tarayayım.
Ben de güzel bir şiir yazayım artık,
son günlerimde yalnız kalmayayım.

İdris peygamber, terzilerin pîri,
ey bütün pîrleri bütün mesleklerin,
izin verin bir tek dize yazayım, tek bir dize,
bir kez “oldu” desinler ölmeden önce.

Özdemir İnce

Bir Ülke Olabilir Sevda

Kaç cemre düştü yüreğine şimdiye kadar,
kaç unutulmuş nisan var
vişne sürgünü kollarında?

Dağılıyor uyku kokusu gövdenin
dilim meme uçlarına
dokunduğu zaman;
ateşten sapı üzerinde dönüyor ayçiçeği,
bir güneş doğuyor
bacaklarının arasında.

Kollarımla sarıyorum, örtüyorum seni,
günler ve geceler uzuyor
ve savurmaya hazırlanıyor gövden gövdemi.

Özdemir İnce