ayten mutlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayten mutlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Kasım 2014

Rüzgar

Kadın kum tanesinden bile küçüktü
daha küçüktü deniz kadındaki acıdan

…esip duruyordu o eski rüzgâr
denize ve Samanyolu’na aldırmadan

ve kadın yürüyordu çıplak anılarıyla
kumlara ve yıldızlara basmadan


Ayten Mutlu

Islak Yaprak

-Doğan Ergül için-

-I-

şaşırmayı hâlâ unutmamışım
işte yine ağzımda o acı su
ne zaman öğreneceğim tanrım
her zamansız gidişin
bir yaprağın kalbine olduğunu

yaşamaktan yaralı bir tümce nasıl
şaşırırsa ölümüne sözcüklerinin
öyle şaştım ebedi sandığım sevinçlerin
bitivermesine orta yerinde

gözyaşı kadehi de kırılabilirmiş
acıyınca içinde biriken hayat
unutkan zamanın sırça teninde
bir çıt! sesiyle kırılan bir kalp
şaşarak anlarmış kanadığını şarap
lekeleri dağılırken geceye 

-II-

yorgundun, yanıltmak içindi yorgunluğu
sessizce gülümserdin baktığın yere
dağılırken yüzünden siyah bir ışık
o siyah ışığın kırdığı rüzgâr
dindi işte, kederi yazmak için
gözlerinde taşıdığın şiire

susma, o eski yalana sarın ve söyle
sonsuzca açan gülüne aşkın
yağmurda izlerini arayan çöle
anlat
her zamansız gidişin
zamansız bir dönüşün ülkesi olduğunu

çekil şimdi biriktiğin gözyaşı damlasına
hiç bitmeyecek bir yoldan gelen
yağmurun çıplak bir ağaçta unuttuğu

o ıslak yaprağın içinde uyu


Ayten Mutlu

Ve Gittikçe Irayan

buğulu bir camdan bakar gibisin 
gözlerinde bu dalgın, bu yorgun bulut 
yüreğimde güz kıyamet fırtınalar koparan 
bu dargın bulut 

yaban bir yağmur sonrası sesin 
dallarına çekilmiş durgun bir çınar 
gibi sakin 
suskunluğu telâşsız sözlere sarıyorsun 
yüreğim örselenmiş kırık kanatlarıyla 
düşerken avucuna 
anlamıyorsun 

böyle mi biter aşklar 
gün batımına uçan göçmen bir kuşun 
yitivermesi gibi 
bir rüyanın ansızın bitivermesi gibi 

nasıl unutursun? 
nasıl unutursun beni sevdin 
harlı ateşler yaktın karanlığıma 
aşkların haraç mezat satıldığı dünyada 
yıldızları birer birer indirdin saçlarıma 

seni sevdim 
kocaman bir dağ gibi genişledi yüreğim 

ne çok şeyimiz vardı anlatacak 
kimsenin bilmediği ne çok şeyimiz 
ne çoktuk, ikimizdik, ne çoktuk 
ne güzeldik, hiç olmadığımız kadar 

sen alır gelirdin kendini 
beni getirirdin yüreğindeki 
öyle anlardı, aşardık insanın yazgısını 
nasıl unutursun? 

giderdin 
masamda söylenmemiş şiirleri bırakıp 
sen gelinceye kadar 
nasıl da yalnızlıktı yastığımda unuttuğun 
ve artık hep yokluğun… 

bir rüzgârdı, kapandı pencereler 
son sesleri bunlar ezgimizin 
duyuyor musun? 
gidiyorum 
kal, demiyorsun 

şimdi bozkırlarda usul usul ağlayan 
kahır yüklü ağır bir tren gibiyim 
kimsesiz bir aşkın ayak izinden 
uzak yıldızlara doğru yol alan 
ve gittikçe ırayan 
ve gittikçe ırayan

 
Ayten Mutlu

Başkası Gibi

bu gece bırak beni
kırılmış dal gibiyim
suskun güz birikimi

yorgunum
savrulmuş harman yeri
bitti
yitirdim bir şeyleri

yitirdim evet
içimde parıldayan o ateş söndü
kirlendi ellerimin inci gergefi

aşklardı
yalnızlığın kendine varan sesi
aldanışlar
boşuna yatağını arayan nehir
sürükleyen dünleri

hiçbir şey avutamaz beni bu gece
yürüdüm o çizgiyi
ve bitti

kapat geceyi artık
bir şeyler ört üstüme ve git
yarın yine gülümserim
başkası gibi


Ayten Mutlu

Her Şey Ne Kadar Yakın Ve Nasıl Uzak Şimdi

bilmem nasıl geçti elime
çocukluğumun anı defteri
uzun kumral bir saç teli
uzanıp eski yıllardan
merhaba deyiverdi

sanki buldum yeniden o günleri
beyaz yakamı, kardeşlerimi
omuzlarından çağlayan gibi inen
gür ve kumral saçlarıyla
yirmi sekizinde annemi

ne güzeldi ve ben onu nasıl gizli severdim
çalmak mıydı onu biraz kardeşlerimden
akşam üstleri uzatıp başını pencereden
adımı seslendiğinde yanıt vermeyişim
ve unuttuğunda söylemeyi
ellerimi yıkamadan oturuşum sofraya
nedensiz hırçınlığım
ağlamalarım sonra kimseye göstermeden

ah o benim Bandırma’lı çocukluğum
hiç anlamadan geçiveren yıllar

arada bir değişen ve hep birbirine benzeyen
o hiç suyu akmayan basık tavanlı
kira evlerinin gecelerinde
kısıp usulca gaz lambasını
uzun yol şoförü babamı beklerdi

bitmeyen bir yokuşu tırmanan yorgun
ve ağır tekerlekleri gibi kocaman bir kamyonun
bezgin miydi yüreği bekleyişlerden
o uzun gecelerin karanlığında
neler duyardı o yaban kasabanın
iplik iplik ördüğü yalnızlığında
ve neleri paylaşırdı babamla
geleneklerden
ve bizden başka

ne çok çiçek olurdu saksılarda
anlatırdı bazen köyünün uçsuz kırlarını
kırlangıçlarını, dere boyunu
ikinci savaş yıllarının
bıçak gibi kesiverdiği çocukluğunu
ama anlatmadı hâlâ
nasıl verdi toprağa
yiğit bir oğulu

hiç kendisinin olmadı hayatı
ve hiç yakınmadı yazgısından
asla bir şey istemedi kendisi için
kocasından ve tanrısından

şimdi ne kadar uzak kumrallığı
bilmiyorum saçları mı daha ak
yazgısıymış gibi taşıdığı yazması mı

o gülen gözlü çağlayan saçlı kadın
çıkıp gelse ötesinden yılların
suları dört yana saçılmış bir sebil gibi kırgın
ve çökmüş bu kadını
acaba tanır mı?

Ayten Mutlu

15 Ağustos 2013

Hep Aşk

hiç zamandan önceydi
sonraydı hep zamandan
güneşin altın suyu
dökülmemişti daha avuçlarımdan


ışıltılı kanatlar, morsiyah bir bozgun haritası

çizdim göğsüme
düş, acı, sevinç ve aşk
hepsi insan özeti, diyordu dünya

kışın yüreğinde büyüyen ağaç
an'ın sükütunu bürünen kıraç
gibi sakin ve deli
bekledim seni

bir eylül kırımından geriye kalan
zamanın derisini sıyırarak tenimden
geçmişten ödünç acılarla birlikte
uzun bekledim seni

ve bir köprü karşıya geçti birden
ve nehir bir aynadan, bir sesinden
uçuştu polenleri söğüt ağaçlarının
sürüklendi kıyısız bir denize
köpüklerin altında eriyen demir gülle

soluk soluğaydı yaz
sesin sıcak ve yaşayan
ellerin koyu yeşil bir nehir akışında
bir merdiven tırmandı, çakışı bir şimşeğin
mumların dansı başladı sonra

cam tohumları gömdüm oyuncu dalgalara
sudarı ve köklere örtülen yazdan
kaosun kalbindeki akkor beyazdan
yanarak düştü bir meteor göğün göğsüne

göğün göğsünde hep temmuz ve kül
konacak yer bulamayan yaralı kuşlar
sonsuz bir semahın labirentine
gömülü düşler

tek kanatlı bir hayat senden geriye

Ayten Mutlu


30 Haziran 2013

Uyandırmak İçin Seni

-I-

uyandırmak için seni
ayışığı sonatından geceyi çaldım
ıssız bir şehre gittim hiç gitmediğin
sessizliğe bilmediğin şiirler fısıldadım

rüzgârların dindiği kıyılarda
öykünü dinledim ıslak kumlardan
deniz uyuyordu ayak ucunda
aramızda tüy gibi uçarken zaman

aralık perdelerden yüzüne düşen
ayın tenha seslerini okşadım
açıklarda yitmiş bir yelkenliden
eğilip yıldızlara gölgeni öptüm

-II-

kimsesiz çocukların ince parmaklarıyla
dokundum düşlerinin kırılmış aynasına
eski resimlerin soluk çizgilerinden
ellerini seyrettim mağaralarda

uyandırmak için seni
bütün geçmişini yeniden yazdım
bir gülü iliştirip yalnızlığına
unuttum ne varsa unutmadığın

uçucu bir kokuyla sardım çıplaklığını
bir dağ gecesi gibi ürperdi tenin
soluğundan soluğuma uzanan
uzun bir yol diledim

uyandırmak için seni
alnına solgun düşen saçlarını seyrettim
sonsuzluğu çağırdım avuçlarından
kayan bir yıldız gibi ölürken kalbim

Ayten Mutlu

İstanbul'un Gözleri

olur ya, gün gelir kırılırsın, yalnızlık evin olur
ya da kaybolursun anılar ormanında
sesime tutun, siste seni arayan
gözlerine, o gencecik İstanbul’un

unutmadım, unutmuş olamazsın
kalbimizde yürüyen o ışık ormanını
kapat gözlerini ve gel, o sıcak sihir
aksın yine parmaklarından bir dua gibi
yaşanmış bir aşkın tuzlu tenine

Maçka parkındaki çınar ağacı
ilk öpüşün ebruli tozlarıyla
on sekiz yaşında bir İstanbul’u
bıraksın akşamları bir rûya gibi
yağmurun ıslak dudaklarına

unutuluş müziğinin notalarına
zamanın ağzında lirik bir şiir
gibi girsin gece gelen Haydarpaşa treni

saatini öyle kur ki geri dönüşün
hiç durmasın Dolmabahçe’de zaman
cam pabucumun teki kalsın merhaba gibi
Beşiktaş iskelesinin merdiveninde
çıtır çıtır susamlı bir Ortaköy sabahı
biraz daha beklesin
meçhule giden geminin güvertesinde

kapanmadan su yolları kalbimde
her gece yıldız giyinen bir ışık şehir
ömrü ikiye bölen firuze nehir
gibi yıksın yokluk ülkesinin duvarlarını

zamanı yırtan spiral yörüngede
her zaman açık duran o gizli kapı
o yalnızlık kapısı, o tuzlu aşk
biraz İstanbul getirsin yokluğun masasına
buzlu bir kadeh rakı, bir dilim peynir
bir avuç buğulu erik tadında

biraz Mısır çarşısı, ipek çarşaflı bir gül
gibi koksun yatağım ölüm olmadan adım
son uykum aşk desenli olsun
biraz nihavent baksın biraz İstanbul
hiçliğin gözlerinde yokşehir

açmadan kapısını o karanlık ülkenin
iki dünya arasında bir köprü
kuran İstanbul’un gözleri gibi
son kez maviye boya içimdeki renkleri
çıldırtan varlığına inat sonsuz yokluğun
yokluk olmadan adım

gel
kırılmış olmasan da
yalnız değilsen de gel
n’olursun gel

Ayten Mutlu

Ölüm Gibi

işte sevişmek bitti
ölüm gibi devam ediyor gece

aşk henüz gidilmemiş bir ülkedir, diyorsun
ne kadar uzak gitsen çıkamazsın teninden
kendinden çıkamazsın ne kadar yakın gelsen

sessizce dinliyorum gecenin çanlarını
açık bir yara gibi çalıyor çanlar
vuruluyor sesinde çanların hayvanları

çıkamıyorum senden ne kadar uzak gitsem
sana varamıyorum
ne kadar yakın gelsem

gözlerinde
acının ürperen tenini okşuyorum
nereye akar, hangi ölü denize
istiridyeden koparılan incinin kanı
biliyorum

ölüm gibi devam ediyor gece
susamış bir yangını söndürerek kalbimde
çekiyorum körelmiş bir ateşin bayrağını
sesindeki çanların en yüksek kulesine

kapanıyor gecenin ağır kapısı
sonsuz mavi bir cam kırılıyor içimde

öpüyorum
öper gibi gözlerini son defa
ölüm gibi bir aşkın gözyaşlarını

Ayten Mutlu

Son Armağan

yalnız bir ağacın öldüğü yerde
üç kere döner kuşlar
sunmak için kederi yaprak perilerine

koruyun onu koruyun
sonsuz uykusunu bu iyi ağacın
kutsayın onu güzel sözlerle

yeni doğmuş bir yıldızın ışıklarıyla
örtün suçsuz gövdesini
kimsesiz gövdesini
sarın iyi sözlerle

sözlerdir artık sadece
beklediği yaşayanlardan
hiçbir işe yaramayan boş sözler

bitti işte, ne rüzgâr
ne ağaç kurtlarının şenlikli çıtırtısı
gece ne ay ışığı
ne lanetli karanlık
ne de canlı gülüşü günışığının
okşayacak onun kabuklarını

dönün kuşlar, kuşlar dönün
gözyaşları akıtın sönen yapraklarına
yaşamın son armağanı olsun ağaca

dönün kuşlar üç kez daha
ağacın tek başına öldüğü cıvıltılı ormanda

Ayten Mutlu

Elveda

-I-
gidersen
asırlık bir ağaca yaslanmış gövdem
kökünden sarsılacak
var gücümle bağıracağım
günleri yanıtlayan ormanda
hiçbir şey kalmayacak
kendi sesimden başka

madenciler uzun lambalarını yakarak
gururla inecekler
oraya
dünyanın bir saat gibi döndüğü
dağların derinlerine

her şey karanlığa düşmeden önce
ışık sönmeden
kapanmadan gökyüzünün kilidi
sadece büyücü ve ölüm
görecek beni

-II-

gidersen
renkleri öp son defa
sesleri okşa
suyun üstündeki değirmene yürü
zaman indirirken perdelerini
ataların ve tanrıların yasakladığı
huzur
beklesin orda beni

uçan bir gölgedir o
tutsaklık ateş ve hürlükten yapılmış
mavi gücün kaynağı
kırılmaz çemberin sınırlarında
hançerin soluğuyla dirilen
kara bir kartal olur

dinginliğin acılı anasıdır o
geçmişin geleceğin anların ve yaşamın

-III-
güneş alçaldığında biraz dur
düşlerini anımsa
düşlerine adadığın hayatı
içinde rüzgârın soluğunu duy
ve düşlerin bilediği kılıcını al

sunmak için
sunmak için kanınla
bir avuç toz kemik ve ışıkla
yanan
avutmayan bağışlamayan
ölümün muhteşem güzelliğine

sunmak için yer altı prensine
büyücünün elindeki ışığı
zaman yakar uzun lambalarını
karanlığın okunu sapladığı ormanda

-IV-

bekle
şimdi ateş sönecek
yasaların kutsal dansı bitecek
kaynayan suların, kanın ve buzun
toprağın ve aşkın kardeşi olan
öfkeni
trompetlerle gelip gömecek yağmur

dünyanın kristal dehlizlerinde
ne öç, ne acı
ne uçuşan yapraklar
ne sessizlik…

hiçbir şey kalmayacak
hiçbir şey
kendi sesimden başka
var gücümle bağıracağım
ELVEDA… ELVEDA…

Ayten Mutlu

Yol Ayrımında

hüzün ikizidir aşkın
birlikte otururlar yol ortasında

ah serkeş güzelliği elmas sevişmelerin
çağırmasın beni artık çılgın krallığına
diş izi çoğaldıkça bitiyor elma

kayalık dalgalarınla dinle beni
deniz çıplak uzanır tuzun beyazlığına
sen kendi düşlerinden asıldın mı hiç
yeni bir çığlık öğret yanıtlarına

hüzün derindeki izidir aşkın
birlikte susarlar yol ayrımında

Ayten Mutlu

12 Nisan 2013

Telefonda

beni hiç merak etmemiştin sen
şimdi ben merak ettim,

sana ne oldu?
bu tınıyı bir yerden tanır gibiyim
gecenin bıçakları kalbime saplanırken
sözlerinden sesime dökülen yorgunluğu

hiç merak etmemiştin
kış güneşlerinin ağaçlarından
koparılmış bir yaprağın sarındığı uykuyu
ne zaman yağmurla insem ormanlarına
senin dallarında kuşlar uyurdu
ne oldu?

birdenbire anımsamış gibisin
bir yaz gecesi estiğin fırtınada
buzulun içine gömdüğün ruhu

beni hiç merak etmemiştin sen
küheylan bir rüzgar gibi çekip giderken
hiç merak etmemiştin savurduğun külleri

demiştin ya, unut beni
su bile dönüp bakmaz geçtiği kıyılara
beni eksik bir çan gibi
gömmüştün sesimden uzak uğultulara
şimdi ne oldu?

anlıyorum, seni de terk etmiş sevdiğin biri
üzülme,
ateş yakar ve söner
ve açmaya devam eder kır çiçekleri...

Ayten Mutlu

Yitik

Issız bir şehrin yağmalanmış kalbinde
yitik parçasını arıyor ruhum
yok artık diyorlar, o kırık gülümseme
bu şehrin silinmiş adreslerinde

bir telefon kulübesi, eylül çarşısı,
yağmurun sesinde birikmiş kahkahalar
yasemin bir öpüş gibi... öylece kalmış
karanfil sokağının cebindeki şiirde

çiğ mi yazar, çiy mi, yaprak aşkın adını
konuşup durmuştuk bir eylül gecesinde
çiyler çoktan kurumuştur kirpiklerinde
eylülü bekleyemez bazen yapraklar

bilmem, sildi mi sokaklar ayak izini
ama gençlik parkının buz tutmuş ateşleri
hiç sönmedi bir kadının kalbinde

ölüm hangi acıyı giyinir en çok
hüznü avuçlarına gizlemiş bir resimde
hangi rengi açar külrengi solan şiir
külün kendi renginden utandığı gecede?

hiç bilmezdim, şehirler de ağlarmış,
düşlerini gömerken şiirlere

anımsayamadım, gül müydü, karanfil mi,
mezarıma getirirsin dediğin - ne çok gülmüştük,
ne çok gülmüştük, meğer...

meğer aşk da sığarmış külrengi bir kedere.

Ayten Mutlu

Gün Bitecek

I
gün bitecek paramparça döneceksin kendine
silmeye çalışarak geceden suretini
aynaya bakacaksın içindeki deliye

kim bilir hangi aşkta bıraktığın gülüşün
kırıkları olacak yaralı bakışında
aynalarda gördüğün
son cesettir kendine öldürdüğün
diyecek gözlerinde kırılan ayna

sen geceden gizleyip suretini
gövdendeki hayalete sarılacaksın
tanıdık kokular kesecek bileklerini
yırtık fotoğrafları yeniden yırtacaksın

II
geceyi örtse de geçtiği mevsimlere
hâlâ yalanların en güzelidir aşk
sarışın acılar gizlenir gölgesine

böyle diyecek ayna, yine inanacaksın
ilk kez inanır gibi huzura ve lanete
paramparça bir yüzün son gülüşünden kalan
cam kırıkları hâlâ kanarken yüreğinde

geçtiğin sokaklara yeniden dönmek için
içindeki delinin ardından koşacaksın

sustuğun aşklar gibi konuşkan
yalnızlığın gibi bin parça
yeni bir gün çizerek yüzündeki aynaya
kendine yeniden başlayacaksın

Ayten Mutlu

bir tanımı olmalı

bu acının bir tanımı olmalı
bana hiç söylenmemiş sözcükler gerek

gözlerime doluşan bu yağmur kuşlarının
her sevgiye bir tarih düşüren yanlışların
çıkmayan sokaklarda yitirdiğim düşlerin
bu acıyla buluşan bir tanımı olmalı

göğsünü kanırtarak oyan kör bıçak gibi
yaşanacak herşeyi dünde unutmak gibi
ömrünü kayalardan fırlatıp atmak gibi
kendinde kaybolmanın bir tanımı olmalı

toprağı gökyüzüne savuran depremlerden
bütün evleri birden sürükleyen sellerden
geriye bir başına kalan ihtiyar gibi
acıyı solumanın bir tanımı olmalı

güneşin ortasında karanlık olmak gibi
kuruyan bir denizde sessizce yanmak gibi
ıpıssız bir evrende tek canlı kalmak gibi
bu çılgın yalnızlığın bir tanımı olmalı

sevdiğinin yüzüne son kez değercesine
söylenecek hiçbir şey kalmadı dercesine
en uzak tınıları boyayarak sesine
"hoşçakal" demenin de bir tanımı olmalı

ben ne söyleyeceğim şimdi yelkenlerime
bana rüzgâr dilinden sözcüklere gerek

Ayten Mutlu

Dilek

hiçbir şey avutmuyor beni artık
büyüyen çocukları izliyorum
uçuşarak çiçek ölüleriyle

bu sessiz acılar bizim tohumlarımız
çığlıklı günlerin bağbozumunda
güz dökümü yemişler tadacaklar
o bildik rüzgarla yarışacaklar
ışık ve ses olacak gölgeleri
otlarla bulutlar arasında

taşlar çağıracak onları mavi
yamaçlara gizli patikalara
derinleri kazacak uçurum adımları
köpükten bir yankıyla buluşacaklar

uçuşarak çiçek ölüleriyle
yağmurun adını yeniden koyacaklar
ses ve ışık olacak yürekleri
karanlık, tenha yollar boyunca

sessizlik diliyorum kendim için sessizlik
acının ve tükenişin meyvesi olsun
eski yazlardan kalan bir avuç toprak
gibi koksun yağmurun köklerinde

hiçbir şey avutmuyor beni artık
büyüyen çocukları izliyorum yalın düşlerle
acılarla büyüyen çocukları sessizce

Ayten Mutlu

09 Kasım 2012

Sevi

sabah olur, uyanırsın yanımda
kuşlar kanatlarına sesini çizer
durur geceki yağmur
sokaklar güne iner

sen gülersin, gözlerine pazar yeri kurulur
bir çocuk annesini kaybeder
senin yüzünde bulur

konuşuruz, yolcular eve varır
yanar gemilerde bütün ışıklar
ay iner denizlere
çilingir sofraları kurar balıklar

yüzüne dokunurum, gözlerim dolar
dünyanın her yerinde
yeni bir şarkıya başlar kadınlar

Ayten Mutlu

21 Ağustos 2012

Aşk

sen ateşsin, hiçliğin inşa ettiği
arzu, acı dolu ve parlak, çölde kaybolan
gün iskelesi

ağacın yelesindeki akşam
geyik boynuzundan aya tırmanan
eğrelti otu, kırılgan
ve uçucu alev, tülsün sen
ömürsüz hazzı yanılmaların
tatlı ormanda telaşsız duman
yalan yemişi adil ve bilge toprağın

altın eşikli dağda
yankısın sen, ıssız koruda rüzgâr
efsaneler yazan fısıltısı zamanın
yer altı cennetisin, Hades’in vaveylası
buz tutmuş çayırsın ateşin köklerinde

sen isteksin, narda kanayan bıçak
tere sinen kırmızıdaki koku
kösnül çiçek canın tene sunduğu
karanlıksın, kaf dağında evsiz kuş
kadar yalnız, düşleriyle
dans ederek yanan tek kanatlı gecede

kor ve külsün
aynı gülün geçmişinde büyüyen
tinin gizli tarihi
ak tarihi, yok tarihi, korun ipek eliyle
külü eşeleyen derin tarihi

ölümün tuzusun sen
şafakta uyanan bir çığlık gibi
Troya’da Helen’sin, Antartika’da çimen
tozda dünya arayan Kentauros sürüsü

hayatsın sen
Nymphe’sin, tohumda bekleyen meyve
mürver gölgesinde yeşeren rûya
ihanetsin, Kirke’nin güzel sesi
bir gülüşün içine saklanmış ejder
sevinçsin sen
sevinç perilerinin gözlerindeki keder

unutulmuş yalanlardan dökülmüş
unutulmuş anlardan sökülmüş hançer
gibi çıplak, gibi kirli ve safsın
gömülü çalgıların çıngır telinde
hep yarıda kalan kırık şarkısın

Ayten Mutlu

29 Temmuz 2012

Aşk Onarır

söylediğin yalanlara dönerse bir gün
söyleyemediğin bütün sevgiler
kırılırsa incecik dallar gibi
yarınlara ertelediğin düşler
aşk onarır

kalbindeki günlerin çan kulesi
yıkılmışsa aldanışın fırtınasında
rüzgarın savurduğu kum taneleri
gibi kanarsa zaman avuçlarında
aşk onarır

konukları kendisini sevmeyen
bir otel odası gibiyse yalnızlığın
çıkıp gidemiyorsan çivilenmiş gölgenden
paslanmışsa kilidi sığındığın anların
aşk onarır

geçtiğin yollardaki bütün ay perileri
terk ettiğin kendinin şarkısını söylerse
ve hayat birdenbire bir veda resmi gibi
yırttığın albümlerden çıkıp geliverirse
aşk onarır

kanındaki ateşler tenini yakmıyorsa
unuttuysan şarabi gecelerin rengini
sevişmenin elması artık parlamıyorsa
elinde kırılmışsa dokunuşun kadehi
aşk onarır

aynalarda bıraktığın suretine benzerse
içindeki delinin bütün yüzleri
her gidişin bir dönüşün eviyse
o varmayan yolları, o yaralı deliyi
sadece aşk onarır

Ayten Mutlu