Sanma ancak baña bu dîde-i giryân aglar
Derdimi yazdıgı demde kalemim kan aglar
Tıfl-ı bî-dâye-i dil giryesin artırmadadır
‘Âleme geldigine oldu peşîmân aglar
Bî-kesem öyle ki bu hâl-i garîbim görse
Kendi derdin unudup baña yetîmân aglar
Pençe-i hâr-ı sitemde göreli dâmenimi
Çeşm-i şebnemle benimçün gül-i handân aglar
Zulmet-i râh-ı talebde bu tekâpûlar ile
Teşne-leb kaldıgıma çeşme-i hayvân aglar
Kiştzâr-ı emelim şûre-zemîn olduguna
Girye-i şefkat ile ebr-i bahârân aglar
Tamla yâkûta döner katre-i hûn-ı eşki
Sahtî-i bahtıma kanlar dökerek kân aglar
Böyle ‘uryân-ten-i esbâb-ı emel kaldıgıma
Çaglayıp lûle-i germâbe-i sûzân aglar
Hüşkî-i bâg-ı ümîd-i dil-i bî-bergim içün
Nâle vü zâr ile dōlâb-ı gülistân aglar
Cûşiş-i eşkimi seylâb gibi gördükçe
‘Ayn-ı pür-şefkat ile cûy-ı firâvân aglar
Pür-humâr oldugumu çeşm-i habâb ile görüp
Cür’a-efşân olarak sâgar-ı rindân aglar
Berk-i kühsârı dahi nâle-i germim eridip
Yüregi taşdan iken kûh-ı girân-cân aglar
Hûn-çekân olduguna sanma sebeb âteşdir
Sîh-i gamda dönerek hâlime biryân aglar
Revganın tâb-ı güdâzişle edip eşk-i revân
Sûziş-i sînem içün şem’-i şebistân aglar
Böyle üftâde-i girdâb-ı melâl olduguma
Eşk-i telhin saçarak mevce-i ‘ummân aglar
Gam-ı hicrân beni hem-hâlet-i Ya’kûb edeli
Girye vü nâlişime külbe-i ahzân aglar
Âsafâ güldür o gam-dîde-i mahzûnu meded
Der-i lutfuñda gelip Vehbî-i nâlân aglar
Sünbülzâde Vehbi Efendi
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
Sünbülzâde Vehbi Efendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sünbülzâde Vehbi Efendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Mart 2016
06 Kasım 2014
Sühan Kasidesi
Sühan oldur ki ola âyet-i kübrâ-yı sühan
Yıla safha-i i’câzda a’lâ-yı sühan
Şâ’ir oldur ki anıñ kalbine Hassân gibi
Nefha-i Rûh-ı Emîn eyleye ilkâ-yı sühan
Hüsrev-i mülk-i sühan aña denir kim kalemi
Çeke menşûr-ı hayâlâtına tugrâ-yı sühan
Eyleye şa’şa’a-i fikreti mânend-i Kelîm
Ceyb-i ma’nâda nümûde yed-i beyzâ-yı sühan
Dem-i ‘Îsâ gibi enfâs-ı hayât-efzâsı
Ede bir nutk-ı revân-bahş ile ihyâ-yı sühan
Hızr u İskender'i sîr-âb ede cûy-ı nazmı
Eylese âb-ı hayâta bedel icrâ-yı sühan
Cevher-i nutk-ı güher-bârı ile ‘âlemde
Hüsn-i sûret bula efrâd-ı heyûlâ-yı sühan
Tab’ı âyîne-i işrâk ola tâ kim andan
Mantıku’t-tayr okuya tûtî vü bebgâ-yı sühan
Nazmına silk-i cevâhir mi denir olmayanıñ
Dili deryâ-yı hüner tab’ı güher-zây-ı sühan
Pûte-i zerger-i endîşede kâl olmayıcak
Sîm-i ma’nâ olamaz kâbil-i tamgâ-yı sühan
Kimse bakmaz yüzüne tâb-ı hayâl-i rengîn
Olmasa gâze-i ruhsâr-ı dil-ârâ-yı sühan
Sîne mir’ât-ı mücellâ gibi sâf olmaz ise
Hüsn-i sûret mi bulur anda mezâyâ-yı sühan
Olmayan hall-i İlâhî'ye karîn eyleyemez
Dil-i pür-’ukde ile keşf-i mezâyâ-yı sühan
Micmer-i dilde olursa eser-i âteş-i ‘aşk
Neşr eder râyihasın ‘anber-i sârâ-yı sühan
Hum-ı endîşede sahbâ gibi sâf olmayıcak
Nazm-ı rengîn olamaz zîver-i mînâ-yı sühan
Anı Câmî gibi Nâbî gibi rindân añlar
Başkadır neş’e-i keyfiyyet-i sahbâ-yı sühan
Ceyş-i fikr ile alıp memleket-i ma’nâyı
Gösterir şevket ü dârâtını Dârâ-yı sühan
Rezmgâh-ı sühana tîg-i zebânın eyler
Tîzî-i tab’ ile şemşîr-i mücellâ-yı sühan
Mahrem-i bikr-i mezâmîn olamaz nâ-ehlân
Takviyet vermeyicek tab’a mezâyâ-yı sühan
Sadef-i sîne-i deryâ-yı ma’ârifde olur
Yohsa her dilde bulunmaz dür-i yektâ-yı sühan
Sapa vâdîleri seyrân ederek çeşm-i hayâl
Reh-i nâ-refteyi geşt etmelidir pây-ı sühan
Yohsa mânend-i Hevâyî bir iki güfte ile
Herze-gûyân olamaz nâtıka-pîrâ-yı sühan
Nice şâ’ir deyü ta’bîr olunur anlara kim
Şeb-i ‘ömründe henüz görmeye rü’yâ-yı sühan
Şâ’iriyyet aña isnâd-ı mecâzîye çıkar
Bilmeye ol ki hakîkatle mü’eddâ-yı sühan
Talib-i nazm-ı gazel ‘ilme çalışsın evvel
Leyte şi’rî deyü eylerse temennâ-yı sühan
'İlm ü şi’r ikisi ma’nâda mürâdifler iken
Bir midir şâ’ir-i nâdân ile dânâ-yı sühan
Evvelâ ‘ilm-i ma’ânîde mahâret lâzım
Bilmege nükte-i serbeste-i ma’nâ-yı sühan
İsti’ârât u kinâyât u hakîkatle mecâz
Dâ’imâ olmadadır cârî-i mecrâ-yı sühan
Ahsen-i sûret-i vech-i şebehi bilmeyicek
Neye teşbîh olunur vech-i dil-ârâ-yı sühan
Fârisî vü ‘Arabî'den iki şehbâl ister
Tâ ki pervâz-ı bülend eyleye ‘Ankâ-yı sühan
Ede mânend-i Hümâ Nesr-i felekle pervâz
Ola cevlângehi tâ evc-i mu’allâ-yı sühan
Şu’arânıñ da belî tâli’i mes’ûd olmaz
Nahs-ı ekberle tulû’ etdi Süreyyâ-yı sühan
Sebeb-i cevr-i felek hüsn-i makâl oldu deyü
Yokdur ancak yüzümüz etmege şekvâ-yı sühan
Bir de cevr etmese farzâ felek insâf etse
Var mı ikrâma sezâ nükte-şinâsâ-yı sühan
Bir alay şâ’ir-i nâ-muntazam-ı bed-mahlas
Nazm-ı rüsvâyî ile eyledi rüsvâ-yı sühan
Vezn-i eş’ârı terâzûlara vaz’ etmişler
Tartılır şimdi dükânlarda mukaffâ-yı sühan
İktifâ eylediler meslek-i ‘Âşık ‘Ömer'e
‘Aşk u şevk ile niçe kâfiye-cûyâ-yı sühan
Gevherî güftesine döndü bugünlerde meded
Güher-i nâdire-i lü’lü’-i lâlâ-yı sühan
Hâne-i tab’-ı harâbî gibidir yapdıgı beyt
Yıkdı nazmı temelinden niçe bennâ-yı sühan
Ekseri halt-ı kelâmıñ hezeyân-ı mahmûm
‘Acebâ tutdu mu şâ’irleri hummâ-yı sühan
‘İllet-i kabz-ı ‘arûzîye düçâr olmuşlar
Yetişip tenkıyeler etsin etibbâ-yı sühan
Her biri bahr-ı remel bahr-ı hezecden savurup
Rîh-i enfâsın eder furtuna-fersâ-yı sühan
Çâr-mevc-i eser-i sarsar-ı güftârından
Gark olur sarsılarak fülk-i feleksâ-yı sühan
Çalışır hicve dahi harf-i hecâ bilmez iken
Sanki merdâne olur dâhil-i heycâ-yı sühan
Ne müsecca’ ne mukaffâ ne kelâm-ı mevzûn
Ne muhammes ne murabba’ ne müsennâ-yı sühan
Kimi mânî kimisi vâdî-i Türkmânîde
Kara oglan kaya başısı yelellâ-yı sühan
Mey-i meyhâne ile mug-beçeyi yâd ederek
Oldular Bekri gibi meykede-pîrâ-yı sühan
Sûz-ı pervâne vü şem’e tolaşırlar gâhî
Tutuşur gayret ile şem’-i şeb-ârâ-yı sühan
Nevbahâr olsa bahâriyye-i gül bülbül ile
‘Âkıbet köhne bahâr oldu ser-â-pây sühan
Zülf añılsa uzadır bahs-i cünûn silsilesin
Niçe dîvâne-i ma’nî niçe şeydâ-yı sühan
Mültezem menkıbe-i Kays ise bilmem ne demek
İzdivâc etdi mi Mecnûn ile Leylâ-yı sühan
Telh olur sohbet-i Şîrîn ile Ferhâd'a dahi
Ba’d-ez-în tâze vü ter olsa da helvâ-yı sühan
Hüsnü var mı bu kadar Yûsuf'u telmîh ederek
Çâk ola perde-i nâmûs-ı Zelîhâ-yı sühan
Sarfa sarf eylemeyip medreselerde ‘ömrün
Geçinir ba’zı yobaz suhte de monlâ-yı sühan
Kas’a-i şeyh-i ‘imâretden içip çorbâyı
Zann eder kâbil-i te’vîl ola zırvâ-yı sühan
Ötdürür gâhîce boru gibi çatlak kalemin
Nefesi yetse çalardı kaba surnây-ı sühan
Tıfl-ı ebced gibi târîh-i rekîkin edemez
Biñ hisâb etse yine dâhil-i ma’nâ-yı sühan
Uydurup kendi hisâbınca hemân ta’miyeye
Zann eder yapdı o bî-çâre mu’ammâ-yı sühan
Sikkeyi cehl ile mermerde kazar ol rakamıñ
Etseler nakşını dâg-ı dil-i hârâ-yı sühan
Başkadır ‘ilm-i mu’ammâda mezâyâ-yı nikât
Görmez ol dikkat-i nâ-dîdeyi a’mâ-yı sühan
Narhı altmışlıga indi hele târîhleriñ
Pek ucuzlandı bu bâzârda kâlâ-yı sühan
Niçe nâ-ehl gedâ-tînet ü sâ’il-meşreb
Cerri sermâye eder eylese imlâ-yı sühan
Kalmadı şâ’ir ile farkı hemân cerrârıñ
Müntic-i cerr ü sü’âl oldu kazâyâ-yı sühan
Taldılar bâb-ı kibâra gazelim var diyerek
Oldu sâ’il kapısı dergeh-i vâlâ-yı sühan
Kim vefât etse kazıp seng-i mezâra târîh
Cönk ü tûmârın eder mahşere mevtâ-yı sühan
Hâsılı ‘âlemi târîh ile telvîs etdi
Niçe murdâr u mülevves hezeyân-lây-ı sühan
Câygâh oldu o kâgıdlara battâliyye
Her konakda bulunur bir iki torbâ-yı sühan
'Îd-i nev gelse hemân köhne kasîde götürüp
Yeñi eski bulur esbâb-ı ‘atâyâ-yı sühan
Eyleyip şi’ri varak-pâre-i imsâkiyye
Ramazânda tagıdır halka hedâyâ-yı sühan
Bu tarîk ile çöker sofra-i hulviyyâta
Nukl-i iftâra getirmiş gibi hurmâ-yı sühan
Şâ’iriz biz de deyü söylemege ‘âr ederiz
Oldu rüsvâ bu kadar sûret-i zîbâ-yı sühan
Kudemânıñ bulup âsârını gencîne-misâl
Etdiler cümle harâmî gibi yagmâ-yı sühan
Selh ü ilmâm u tevârüd deyü soñra çalışır
‘Aybını setre niçe düzd-i tüvânâ-yı sühan
Sirkat-i şi’r edene kat’-ı zebân lâzımdır
Böyledir şer’-i belâgatde fetâvâ-yı sühan
Öyle har der-vahal-i hayret olan bî-ser ü pâ
Bu revişle olamaz bâdiye-peymâ-yı sühan
Agzına almaz eger kand-i mükerrer olsa
Lafz-ı hâyîdeyi tûtî-i şeker-hâ-yı sühan
Köhne mazmûn giyip ol câme-i müsta’mel ile
Şîvesin gösteremez kâmet-i bâlâ-yı sühan
‘Acem âhundu gibi ba’zısı da bes ki deyü
Fârisî lehcesi üzre eder inşâ-yı sühan
Vaz’-ı erkân-ı ma’ânîde hatâsın bilmez
‘Acemîler geçinir Sâ’ib ü Rüknâ-yı sühan
Buved ü mîşeved ü bâşed ü âmed şud ile
Fârisî oldu sanar yapdıgı saçmâ-yı sühan
Zann eder bagladıgı nazmı şikeste beste
Isfahân'da okunur beste-i ra’nâ-yı sühan
Tutdurup ya’nî ‘aşîrân-ı ‘acem perdelerin
Kerenây-ı kalemin eyledi şehnây-ı sühan
Her biri fâris-i meydân-ı belâgat geçinir
Leng ü lök olsa nola esb-i sebük-pây-ı sühan
Kuru laf ile sözün cûy-ı hayâl eyleyemez
İçmeyenler ‘Acemistân'a varıp çay-ı sühan
Görse bu herzeleri tebri’e-i zimmet ile
Yakasın silker idi ehl-i teberrâ-yı sühan
Ne hacâlet ki henüz bir iyi Türkî bilmez
Tarz-ı Tâzî vü Derî'de ede peydâ-yı sühan
Bir ‘Acem börkü giyip bâri ‘Acem şeklinde
Şehr-i Tebrîz'de olsun Koca Mîrzâ-yı sühan
Gûy u çevgân-ı sühan başka oyundur ne demek
‘Acem alayı gibi göstere âlâ-yı sühan
Başka örnekde olur kâle-i zer-beft-i ‘Acem
Rûm'da çıkmaz anıñ gibi mutallâ-yı sühan
Mâ’il-i duhter-i mazmûn-ı ‘Acem bü’l-hevesân
Şimdi mâder-be-hatâ togmada ebnâ-yı sühan
Çagatayca iki söz bilse Nevâ’î geçinip
Deşt-i Kıbçak'da sanar kendiyi kılgay sühan
Şi’ri bâzîçe-i tıflâne eden eşhâsıñ
Kimisi söz ebesidir kimi bâbâ-yı sühan
Bir zamânda yine bu tarza zuhûr eyleyicek
Herze-gerdân-ı ser-i kûçe vü sahrâ-yı sühan
Kaldırım taşları altında birer şâ’ir var
Deyü taş urmuş idi Sâbit-i dânâ-yı sühan
Şimdi görseydi neler çıkdı o menfezlerden
Kaldırımlarda gezer bir sürü pûyâ-yı sühan
Hâceye gitsin okunmaga bu ebced-hwânlar
Başlasın mektebe varsın da elifbâ-yı sühan
Nev-sühanlar baña taklîd ile yazsın sühanı
Ki benim her sühanım nüsha-i kübrâ-yı sühan
Tab’ım âyîne-i ilhâm-ı füyûzât-ı Hudâ
Baña keşf oldu bu sûretle hafâyâ-yı sühan
Dürr-i şeh-vâr-ı mezâmîn ile memlû sînem
Dil-i pür-cûş u hurûşum ser-i deryâ-yı sühan
İşidip şöhretimi mülk-i bekâda Bâkî
Añlamış kalmadıgın aña bekâyâ-yı sühan
Belki fehm eyler idi sûd u ziyân-ı sühanı
Gelse ‘arz eylese Nef’î baña kâlâ-yı sühan
Gitdim isbât-ı vücûd etmek içün Şîrâz'a
Eyledim ‘Örfî-i fehhâr ile gavgâ-yı sühan
Bi’t-terâzî varıcak mahkemeye olmuş idi
Kutb-ı Şîrâzî-i ‘allâme müvellâ-yı sühan
Şâhid-i ‘adlim olup Hâfız u Sa’dî anda
Hükm olundu baña ehliyyet-i da’vâ-yı sühan
Nola Vehbî-i İlâhî deyü meşhûr olsam
Hibedir mevhibedir baña ‘atâyâ-yı sühan
Çâre ne böyle kafes-bend-i gam oldum kaldım
Tutalım tab’ım imiş bülbül-i gûyâ-yı sühan
Ta’n-ı hussâd ile dem-beste vü lâl oldum âh
Ebkem olsun beni hâmûş eden a’dâ-yı sühan
Yetişir nush ise de lâf ise gavgâ ise de
Bu kadar gulgule-i hûy-ı sühan hây-ı sühan
Şimdi bir nazm-ı dil-ârâ-yı neşât-âver ile
‘Âşıkâne olalım velvele-ârâ-yı sühan
Gayrı feysal verelim fârig olup da’vâdan
Olsun işte bu gazel hüccet-i ibrâ-yı sühan
Süzülüp nâz ile olmazsa da gûyâ-yı sühan
Yine ol çeşm-i sühan-gû eder îmâ-yı sühan
Deheni hokka-i yâkût-ı letâfet gûyâ
Nutka gelse saçılır lü’lü’-i lâlâ-yı sühan
Şîve-i kâmet-i bâlâsını yâd etdikçe
Yakışır her ne kadar eylesem ıtrâ-yı sühan
Bûse va’d eylemiş agyâra lebinden dediler
Aradım agzını hîç etmedi ifşâ-yı sühan
Söze yatsın deyü pek üstüne düşdüm bu gece
Subha dek olmadı bir dürlü pezîrâ-yı sühan
O cefâ-pîşe vü bâbî-i sühan-fehm ammâ
Eylemez ‘âşık-ı bî-çâreden ısgâ-yı sühan
Vehbiyâ lâl olurum vasf-ı leb-i la’linde
Dehen-i tengi degildir bilirim cây-ı sühan
Âsafâ ‘afvıña magrûr olup etdim böyle
Vâdî-i hezl-i zarîfânede imlâ-yı sühan
Ruhsatıñ olmasa cür’et mi ederdim hâşâ
Tavr-ı fahriyye ile etmege inşâ-yı sühan
Müteşâ’irleri ancak garazım terbiyedir
Añlasınlar ne imiş rütbe-i vâlâ-yı sühan
Karamanlı gibi elbette delîle muhtâc
Ka’be-i nazma giden bâdiye-peymâ-yı sühan
Yohsa bî-çârelerin yüzlerine ‘aybın urup
Maksadım etme degil mashara sîmâ-yı sühan
Nîk ü bed bakma efendim yine in’âm eyle
Mâye-i şöhret olur bezl-i ‘atâyâ-yı sühan
Bermekîler dahi bakmaz idi nîk ü bedine
Gelse çölden bir alay laklaka-fersâ-yı sühan
Surresin kapdırıp ihyâ-yı kulûb etdikçe
Bi-hayâtik der idi ma’şer-i ‘urbâ-yı sühan
Sadr-ı rif'atde hemân devlet ile sag olasın
Olsun erbâb-ı sühan mahmidet-ârâ-yı sühan
Sünbülzâde Vehbi Efendi
Yıla safha-i i’câzda a’lâ-yı sühan
Şâ’ir oldur ki anıñ kalbine Hassân gibi
Nefha-i Rûh-ı Emîn eyleye ilkâ-yı sühan
Hüsrev-i mülk-i sühan aña denir kim kalemi
Çeke menşûr-ı hayâlâtına tugrâ-yı sühan
Eyleye şa’şa’a-i fikreti mânend-i Kelîm
Ceyb-i ma’nâda nümûde yed-i beyzâ-yı sühan
Dem-i ‘Îsâ gibi enfâs-ı hayât-efzâsı
Ede bir nutk-ı revân-bahş ile ihyâ-yı sühan
Hızr u İskender'i sîr-âb ede cûy-ı nazmı
Eylese âb-ı hayâta bedel icrâ-yı sühan
Cevher-i nutk-ı güher-bârı ile ‘âlemde
Hüsn-i sûret bula efrâd-ı heyûlâ-yı sühan
Tab’ı âyîne-i işrâk ola tâ kim andan
Mantıku’t-tayr okuya tûtî vü bebgâ-yı sühan
Nazmına silk-i cevâhir mi denir olmayanıñ
Dili deryâ-yı hüner tab’ı güher-zây-ı sühan
Pûte-i zerger-i endîşede kâl olmayıcak
Sîm-i ma’nâ olamaz kâbil-i tamgâ-yı sühan
Kimse bakmaz yüzüne tâb-ı hayâl-i rengîn
Olmasa gâze-i ruhsâr-ı dil-ârâ-yı sühan
Sîne mir’ât-ı mücellâ gibi sâf olmaz ise
Hüsn-i sûret mi bulur anda mezâyâ-yı sühan
Olmayan hall-i İlâhî'ye karîn eyleyemez
Dil-i pür-’ukde ile keşf-i mezâyâ-yı sühan
Micmer-i dilde olursa eser-i âteş-i ‘aşk
Neşr eder râyihasın ‘anber-i sârâ-yı sühan
Hum-ı endîşede sahbâ gibi sâf olmayıcak
Nazm-ı rengîn olamaz zîver-i mînâ-yı sühan
Anı Câmî gibi Nâbî gibi rindân añlar
Başkadır neş’e-i keyfiyyet-i sahbâ-yı sühan
Ceyş-i fikr ile alıp memleket-i ma’nâyı
Gösterir şevket ü dârâtını Dârâ-yı sühan
Rezmgâh-ı sühana tîg-i zebânın eyler
Tîzî-i tab’ ile şemşîr-i mücellâ-yı sühan
Mahrem-i bikr-i mezâmîn olamaz nâ-ehlân
Takviyet vermeyicek tab’a mezâyâ-yı sühan
Sadef-i sîne-i deryâ-yı ma’ârifde olur
Yohsa her dilde bulunmaz dür-i yektâ-yı sühan
Sapa vâdîleri seyrân ederek çeşm-i hayâl
Reh-i nâ-refteyi geşt etmelidir pây-ı sühan
Yohsa mânend-i Hevâyî bir iki güfte ile
Herze-gûyân olamaz nâtıka-pîrâ-yı sühan
Nice şâ’ir deyü ta’bîr olunur anlara kim
Şeb-i ‘ömründe henüz görmeye rü’yâ-yı sühan
Şâ’iriyyet aña isnâd-ı mecâzîye çıkar
Bilmeye ol ki hakîkatle mü’eddâ-yı sühan
Talib-i nazm-ı gazel ‘ilme çalışsın evvel
Leyte şi’rî deyü eylerse temennâ-yı sühan
'İlm ü şi’r ikisi ma’nâda mürâdifler iken
Bir midir şâ’ir-i nâdân ile dânâ-yı sühan
Evvelâ ‘ilm-i ma’ânîde mahâret lâzım
Bilmege nükte-i serbeste-i ma’nâ-yı sühan
İsti’ârât u kinâyât u hakîkatle mecâz
Dâ’imâ olmadadır cârî-i mecrâ-yı sühan
Ahsen-i sûret-i vech-i şebehi bilmeyicek
Neye teşbîh olunur vech-i dil-ârâ-yı sühan
Fârisî vü ‘Arabî'den iki şehbâl ister
Tâ ki pervâz-ı bülend eyleye ‘Ankâ-yı sühan
Ede mânend-i Hümâ Nesr-i felekle pervâz
Ola cevlângehi tâ evc-i mu’allâ-yı sühan
Şu’arânıñ da belî tâli’i mes’ûd olmaz
Nahs-ı ekberle tulû’ etdi Süreyyâ-yı sühan
Sebeb-i cevr-i felek hüsn-i makâl oldu deyü
Yokdur ancak yüzümüz etmege şekvâ-yı sühan
Bir de cevr etmese farzâ felek insâf etse
Var mı ikrâma sezâ nükte-şinâsâ-yı sühan
Bir alay şâ’ir-i nâ-muntazam-ı bed-mahlas
Nazm-ı rüsvâyî ile eyledi rüsvâ-yı sühan
Vezn-i eş’ârı terâzûlara vaz’ etmişler
Tartılır şimdi dükânlarda mukaffâ-yı sühan
İktifâ eylediler meslek-i ‘Âşık ‘Ömer'e
‘Aşk u şevk ile niçe kâfiye-cûyâ-yı sühan
Gevherî güftesine döndü bugünlerde meded
Güher-i nâdire-i lü’lü’-i lâlâ-yı sühan
Hâne-i tab’-ı harâbî gibidir yapdıgı beyt
Yıkdı nazmı temelinden niçe bennâ-yı sühan
Ekseri halt-ı kelâmıñ hezeyân-ı mahmûm
‘Acebâ tutdu mu şâ’irleri hummâ-yı sühan
‘İllet-i kabz-ı ‘arûzîye düçâr olmuşlar
Yetişip tenkıyeler etsin etibbâ-yı sühan
Her biri bahr-ı remel bahr-ı hezecden savurup
Rîh-i enfâsın eder furtuna-fersâ-yı sühan
Çâr-mevc-i eser-i sarsar-ı güftârından
Gark olur sarsılarak fülk-i feleksâ-yı sühan
Çalışır hicve dahi harf-i hecâ bilmez iken
Sanki merdâne olur dâhil-i heycâ-yı sühan
Ne müsecca’ ne mukaffâ ne kelâm-ı mevzûn
Ne muhammes ne murabba’ ne müsennâ-yı sühan
Kimi mânî kimisi vâdî-i Türkmânîde
Kara oglan kaya başısı yelellâ-yı sühan
Mey-i meyhâne ile mug-beçeyi yâd ederek
Oldular Bekri gibi meykede-pîrâ-yı sühan
Sûz-ı pervâne vü şem’e tolaşırlar gâhî
Tutuşur gayret ile şem’-i şeb-ârâ-yı sühan
Nevbahâr olsa bahâriyye-i gül bülbül ile
‘Âkıbet köhne bahâr oldu ser-â-pây sühan
Zülf añılsa uzadır bahs-i cünûn silsilesin
Niçe dîvâne-i ma’nî niçe şeydâ-yı sühan
Mültezem menkıbe-i Kays ise bilmem ne demek
İzdivâc etdi mi Mecnûn ile Leylâ-yı sühan
Telh olur sohbet-i Şîrîn ile Ferhâd'a dahi
Ba’d-ez-în tâze vü ter olsa da helvâ-yı sühan
Hüsnü var mı bu kadar Yûsuf'u telmîh ederek
Çâk ola perde-i nâmûs-ı Zelîhâ-yı sühan
Sarfa sarf eylemeyip medreselerde ‘ömrün
Geçinir ba’zı yobaz suhte de monlâ-yı sühan
Kas’a-i şeyh-i ‘imâretden içip çorbâyı
Zann eder kâbil-i te’vîl ola zırvâ-yı sühan
Ötdürür gâhîce boru gibi çatlak kalemin
Nefesi yetse çalardı kaba surnây-ı sühan
Tıfl-ı ebced gibi târîh-i rekîkin edemez
Biñ hisâb etse yine dâhil-i ma’nâ-yı sühan
Uydurup kendi hisâbınca hemân ta’miyeye
Zann eder yapdı o bî-çâre mu’ammâ-yı sühan
Sikkeyi cehl ile mermerde kazar ol rakamıñ
Etseler nakşını dâg-ı dil-i hârâ-yı sühan
Başkadır ‘ilm-i mu’ammâda mezâyâ-yı nikât
Görmez ol dikkat-i nâ-dîdeyi a’mâ-yı sühan
Narhı altmışlıga indi hele târîhleriñ
Pek ucuzlandı bu bâzârda kâlâ-yı sühan
Niçe nâ-ehl gedâ-tînet ü sâ’il-meşreb
Cerri sermâye eder eylese imlâ-yı sühan
Kalmadı şâ’ir ile farkı hemân cerrârıñ
Müntic-i cerr ü sü’âl oldu kazâyâ-yı sühan
Taldılar bâb-ı kibâra gazelim var diyerek
Oldu sâ’il kapısı dergeh-i vâlâ-yı sühan
Kim vefât etse kazıp seng-i mezâra târîh
Cönk ü tûmârın eder mahşere mevtâ-yı sühan
Hâsılı ‘âlemi târîh ile telvîs etdi
Niçe murdâr u mülevves hezeyân-lây-ı sühan
Câygâh oldu o kâgıdlara battâliyye
Her konakda bulunur bir iki torbâ-yı sühan
'Îd-i nev gelse hemân köhne kasîde götürüp
Yeñi eski bulur esbâb-ı ‘atâyâ-yı sühan
Eyleyip şi’ri varak-pâre-i imsâkiyye
Ramazânda tagıdır halka hedâyâ-yı sühan
Bu tarîk ile çöker sofra-i hulviyyâta
Nukl-i iftâra getirmiş gibi hurmâ-yı sühan
Şâ’iriz biz de deyü söylemege ‘âr ederiz
Oldu rüsvâ bu kadar sûret-i zîbâ-yı sühan
Kudemânıñ bulup âsârını gencîne-misâl
Etdiler cümle harâmî gibi yagmâ-yı sühan
Selh ü ilmâm u tevârüd deyü soñra çalışır
‘Aybını setre niçe düzd-i tüvânâ-yı sühan
Sirkat-i şi’r edene kat’-ı zebân lâzımdır
Böyledir şer’-i belâgatde fetâvâ-yı sühan
Öyle har der-vahal-i hayret olan bî-ser ü pâ
Bu revişle olamaz bâdiye-peymâ-yı sühan
Agzına almaz eger kand-i mükerrer olsa
Lafz-ı hâyîdeyi tûtî-i şeker-hâ-yı sühan
Köhne mazmûn giyip ol câme-i müsta’mel ile
Şîvesin gösteremez kâmet-i bâlâ-yı sühan
‘Acem âhundu gibi ba’zısı da bes ki deyü
Fârisî lehcesi üzre eder inşâ-yı sühan
Vaz’-ı erkân-ı ma’ânîde hatâsın bilmez
‘Acemîler geçinir Sâ’ib ü Rüknâ-yı sühan
Buved ü mîşeved ü bâşed ü âmed şud ile
Fârisî oldu sanar yapdıgı saçmâ-yı sühan
Zann eder bagladıgı nazmı şikeste beste
Isfahân'da okunur beste-i ra’nâ-yı sühan
Tutdurup ya’nî ‘aşîrân-ı ‘acem perdelerin
Kerenây-ı kalemin eyledi şehnây-ı sühan
Her biri fâris-i meydân-ı belâgat geçinir
Leng ü lök olsa nola esb-i sebük-pây-ı sühan
Kuru laf ile sözün cûy-ı hayâl eyleyemez
İçmeyenler ‘Acemistân'a varıp çay-ı sühan
Görse bu herzeleri tebri’e-i zimmet ile
Yakasın silker idi ehl-i teberrâ-yı sühan
Ne hacâlet ki henüz bir iyi Türkî bilmez
Tarz-ı Tâzî vü Derî'de ede peydâ-yı sühan
Bir ‘Acem börkü giyip bâri ‘Acem şeklinde
Şehr-i Tebrîz'de olsun Koca Mîrzâ-yı sühan
Gûy u çevgân-ı sühan başka oyundur ne demek
‘Acem alayı gibi göstere âlâ-yı sühan
Başka örnekde olur kâle-i zer-beft-i ‘Acem
Rûm'da çıkmaz anıñ gibi mutallâ-yı sühan
Mâ’il-i duhter-i mazmûn-ı ‘Acem bü’l-hevesân
Şimdi mâder-be-hatâ togmada ebnâ-yı sühan
Çagatayca iki söz bilse Nevâ’î geçinip
Deşt-i Kıbçak'da sanar kendiyi kılgay sühan
Şi’ri bâzîçe-i tıflâne eden eşhâsıñ
Kimisi söz ebesidir kimi bâbâ-yı sühan
Bir zamânda yine bu tarza zuhûr eyleyicek
Herze-gerdân-ı ser-i kûçe vü sahrâ-yı sühan
Kaldırım taşları altında birer şâ’ir var
Deyü taş urmuş idi Sâbit-i dânâ-yı sühan
Şimdi görseydi neler çıkdı o menfezlerden
Kaldırımlarda gezer bir sürü pûyâ-yı sühan
Hâceye gitsin okunmaga bu ebced-hwânlar
Başlasın mektebe varsın da elifbâ-yı sühan
Nev-sühanlar baña taklîd ile yazsın sühanı
Ki benim her sühanım nüsha-i kübrâ-yı sühan
Tab’ım âyîne-i ilhâm-ı füyûzât-ı Hudâ
Baña keşf oldu bu sûretle hafâyâ-yı sühan
Dürr-i şeh-vâr-ı mezâmîn ile memlû sînem
Dil-i pür-cûş u hurûşum ser-i deryâ-yı sühan
İşidip şöhretimi mülk-i bekâda Bâkî
Añlamış kalmadıgın aña bekâyâ-yı sühan
Belki fehm eyler idi sûd u ziyân-ı sühanı
Gelse ‘arz eylese Nef’î baña kâlâ-yı sühan
Gitdim isbât-ı vücûd etmek içün Şîrâz'a
Eyledim ‘Örfî-i fehhâr ile gavgâ-yı sühan
Bi’t-terâzî varıcak mahkemeye olmuş idi
Kutb-ı Şîrâzî-i ‘allâme müvellâ-yı sühan
Şâhid-i ‘adlim olup Hâfız u Sa’dî anda
Hükm olundu baña ehliyyet-i da’vâ-yı sühan
Nola Vehbî-i İlâhî deyü meşhûr olsam
Hibedir mevhibedir baña ‘atâyâ-yı sühan
Çâre ne böyle kafes-bend-i gam oldum kaldım
Tutalım tab’ım imiş bülbül-i gûyâ-yı sühan
Ta’n-ı hussâd ile dem-beste vü lâl oldum âh
Ebkem olsun beni hâmûş eden a’dâ-yı sühan
Yetişir nush ise de lâf ise gavgâ ise de
Bu kadar gulgule-i hûy-ı sühan hây-ı sühan
Şimdi bir nazm-ı dil-ârâ-yı neşât-âver ile
‘Âşıkâne olalım velvele-ârâ-yı sühan
Gayrı feysal verelim fârig olup da’vâdan
Olsun işte bu gazel hüccet-i ibrâ-yı sühan
Süzülüp nâz ile olmazsa da gûyâ-yı sühan
Yine ol çeşm-i sühan-gû eder îmâ-yı sühan
Deheni hokka-i yâkût-ı letâfet gûyâ
Nutka gelse saçılır lü’lü’-i lâlâ-yı sühan
Şîve-i kâmet-i bâlâsını yâd etdikçe
Yakışır her ne kadar eylesem ıtrâ-yı sühan
Bûse va’d eylemiş agyâra lebinden dediler
Aradım agzını hîç etmedi ifşâ-yı sühan
Söze yatsın deyü pek üstüne düşdüm bu gece
Subha dek olmadı bir dürlü pezîrâ-yı sühan
O cefâ-pîşe vü bâbî-i sühan-fehm ammâ
Eylemez ‘âşık-ı bî-çâreden ısgâ-yı sühan
Vehbiyâ lâl olurum vasf-ı leb-i la’linde
Dehen-i tengi degildir bilirim cây-ı sühan
Âsafâ ‘afvıña magrûr olup etdim böyle
Vâdî-i hezl-i zarîfânede imlâ-yı sühan
Ruhsatıñ olmasa cür’et mi ederdim hâşâ
Tavr-ı fahriyye ile etmege inşâ-yı sühan
Müteşâ’irleri ancak garazım terbiyedir
Añlasınlar ne imiş rütbe-i vâlâ-yı sühan
Karamanlı gibi elbette delîle muhtâc
Ka’be-i nazma giden bâdiye-peymâ-yı sühan
Yohsa bî-çârelerin yüzlerine ‘aybın urup
Maksadım etme degil mashara sîmâ-yı sühan
Nîk ü bed bakma efendim yine in’âm eyle
Mâye-i şöhret olur bezl-i ‘atâyâ-yı sühan
Bermekîler dahi bakmaz idi nîk ü bedine
Gelse çölden bir alay laklaka-fersâ-yı sühan
Surresin kapdırıp ihyâ-yı kulûb etdikçe
Bi-hayâtik der idi ma’şer-i ‘urbâ-yı sühan
Sadr-ı rif'atde hemân devlet ile sag olasın
Olsun erbâb-ı sühan mahmidet-ârâ-yı sühan
Sünbülzâde Vehbi Efendi
01 Aralık 2013
Sünbülzâde Vehbi Efendi
Bezm-u hamam edelim, sürtüştürem ben sana,
Kese ile sabunu, rahat etsin cism-u can.
Lal-u şarap içürem ve ıslatıp geçirem,
Parmağına yüzüğü, hatem-i zer drahsan.
Eğil eğil sokayım, iki tutam az mıdır ?
Lale ile sümbülü kakulene nevcivan.
Diz çökerek önüne ılık ılık akıtam,
Bir gümüş ibrik ile destine ab-ı revan.
Salınarak giderken arkandan ben sokayım,
Ard eteğin beline, olmasın çamur aman.
Kulaklarından tutam, dibine kadar sokam,
Sahtiyenden çizmeyi, olasın yola revan.
Öyle bir sokayım ki, kalmasın dışarıda hiç,
Düşmanının bağrına, hançerimi nagehan.
Eğer arzu edersen, ben ağzına vereyim,
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman.
Herkese vermektesin, bir de bana versene,
Avuç avuç altını, olsun kulun şaduman.
Sen her zaman gelesin, ben Vehbi"ye veresin,
Esselamün aleykum ve aleykümselam.
Sünbülzâde Vehbi Efendi
Sünbülzâde Vehbi, Divan Edebiyatı şairlerinden olup 18. yüzyılda yaşamıştır. Arapça ve Farsçayı lügatlerini yazacak derecede bilen, başta kadılık olmak üzere birçok devlet hizmetinde bulunan Sünbülzâde Vehbi, III.Selim tarafından “Sultânü’ş-şuarâ” unvânıyla ödüllendirilmiştir.
Lakaplarının Sünbülzadeler olduğu, Maraş’ta doğup İstanbul’da öldüğü bilinen Sünbülzâde Vehbi’nin bazı internet sitelerinde Mora’lı olduğu da yazılmakta ve söylenmektedir. Onunla ilgili bir çalışması olan Yrd. Doç. Dr. Süreyya Ali Beyzâdeoğlu’nun hazırladığı Sünbülzâde Vehbi adlı kitapta Mora’lı olduğuna dair kayıt bulunmamaktadır.
Sünbülzâde Vehbi, Sünbülzâde Vehbi Efendi olarak da tanınmaktadır. Halk arasında divan şiirleri ile değil, en çok rücu sanatını gerçekleştirdiği “Bezm-i hamam edelim/Sürtüştürem sana ben” mısralarıyla başlayan şiiriyle tanınmaktadır. Sünbülzâde Vehbi Efendi denildi mi ilk akla gelen bu şiiridir. Bu şiiri Anadolu aşıklarının ezberindedir. Fakat Yrd.Doç. Dr. Süreyya Ali Beyzâdeoğlu’nun yayınladığı kitapta yer almamaktadır.
Rücu kelimesinin anlamı şudur: Rücu sanatının işlendiği bu sanat divan edebiyatı sanatlarından olup mesajın, ilk satırda tahmin edilenden çok farklı olduğunu ikinci satırda anlatma tarzıdır.
Rücu, geriye dönüş sanatı olarak da tarif edilir. Bir düşünceyi daha güçlü anlatmak için, söylenen sözden döner gibi davranmaya rücu denir. Sanatçı; nükte, üzüntü, sevinç, heyecan, dehşet gibi durumlarında anlatımı daha güçlü ve canlı kılmak için rücu sanatına başvurur. Rücu’da, önceki sözden dönüş yok, fakat döner gibi yapma vardır. Amaç, anlamı pekiştirmektir. Dönüşler art arda sıralanır.
Rücu Sanatı ile yazdığı bir şiiriyle tanınan Sünbülzade Vehbi’yi rivayete göre dönemin padişahı huzuruna çağırır ve der ki “Bana öyle bir şiir yazacaksın ki şiirin ilk iki satırı seni cellatın eline verecek, son iki satırı ise cellatın elinden azat edecek. Bunu başarırsan mükafatlandırılacaksın, başaramazsan öleceksin”
Sünbülzâde Vehbi, padişahın huzurundan ayrılır. Rücu sanatının en üst zirveye oturduğu bir şiir yazar. Şiirini bitiren Vehbi Efendi varır padişahın huzuruna çıkar. Padişah kütüğü meydana koydurur. Cellatın eline keskin bir satır verdirir. Vehbi Efendi’yi celladın yanına yollar. Vehbi Efendi’ye: Oku bakalım şiirini, der. Vehbi Efendi kendinden emin bir şekilde başlar şiirinin birinci dörtlüğünü okumaya: Bezm-i hamam edelim / Sürtüştürem sana ben, deyince Padişah: Bak bu münasebetsize diye kızarak celladına: Vur bunun kellesini, der. Cellat Vehbi Efendi’nin boynunu kütüğe yatırır. Tam keskin satırı vurma anında Vehbi Efendi şiirini: Kese ile sabunu / Rahat etsin cism-i can, diye tamamlar. Padişah: Azat et, diye ünler. Şiirin diğer kıtalarında da bu olay devam eder. En sonunda Vehbi Efendi yüzünün akıyla bu imtihandan çıkıp ödüller alır.
Bu şiir okunurken halkı düşünmekten daha çok gülmeye sevk eder. Bu yüzden de halk arasında çok yaygındır. Divan edebiyatından uzak, halk edebiyatına yakın olan halk bu şiir sayesinde Sünbülzâde Vehbi ile tanışır. Tıpkı Nasrettin Hoca ile tanışması gibi. Halk Sünbülzâde Vehbi’yi kendi içinden biri sayar. Onu Rücu Sanatı’nın dile geldiği şiir ile yaşatır.
Bu şiir kitaplarda yer almaz. Ancak birileri internet sitelerine yalan yanlış olarak geçmişler. Ben halk arasında tanındığı ve okunduğu gibi dörtlükler şeklinde, ağabeyim Sümer Küçük’ten ve Doğu Anadolu yöresi aşıklarından hemşerim Aşık Kemal Devrani’den aldığım gibi aktaracağım:
Bezm-i hamam edelim
Sürtüştürem sana ben
Kese ile sabunu
Rahat etsin cism-i can
Lal-ı şarap içirem
Islatarak geçirem
Parmağına yüzüğü
Hatem-i zer dirahşân
Eğil de bir sokayım
İki tutam az mıdır
Lale ile sümbülü
Saçına ey nevcivan
Diz çökerek önüne
Ilık ılık akıtam
Bir gümüş ibrik ile
Destine ab-ı revan
Sen salınıp giderken
Ben ardından sokayım
Eteğini beline
Olmasın çamur aman
Kulaklarından tutam
Dibine kadar sokam
Sahtiyandan çizmeyi
Olasın yola revan
Öyle bir sokayım ki
Dışarda hiç kalmasın
Düşmanının bağrına
Hançerimi na-gehan
Herkese vermektesin
Bir de bana versene
Avuç avuç altını
Olsun kulun şadüman
Sen elinle tutmadan
Ben ağzına vereyim
Yeter ki sen kulundan
Lokum iste her zaman
Sen her sabah gelesin
Ben VEHBİ’ye veresin
Esselamünaleyküm
Ve aleykümselam
Sünbülzâde Vehbi
Kese ile sabunu, rahat etsin cism-u can.
Lal-u şarap içürem ve ıslatıp geçirem,
Parmağına yüzüğü, hatem-i zer drahsan.
Eğil eğil sokayım, iki tutam az mıdır ?
Lale ile sümbülü kakulene nevcivan.
Diz çökerek önüne ılık ılık akıtam,
Bir gümüş ibrik ile destine ab-ı revan.
Salınarak giderken arkandan ben sokayım,
Ard eteğin beline, olmasın çamur aman.
Kulaklarından tutam, dibine kadar sokam,
Sahtiyenden çizmeyi, olasın yola revan.
Öyle bir sokayım ki, kalmasın dışarıda hiç,
Düşmanının bağrına, hançerimi nagehan.
Eğer arzu edersen, ben ağzına vereyim,
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman.
Herkese vermektesin, bir de bana versene,
Avuç avuç altını, olsun kulun şaduman.
Sen her zaman gelesin, ben Vehbi"ye veresin,
Esselamün aleykum ve aleykümselam.
Sünbülzâde Vehbi Efendi
Sünbülzâde Vehbi, Divan Edebiyatı şairlerinden olup 18. yüzyılda yaşamıştır. Arapça ve Farsçayı lügatlerini yazacak derecede bilen, başta kadılık olmak üzere birçok devlet hizmetinde bulunan Sünbülzâde Vehbi, III.Selim tarafından “Sultânü’ş-şuarâ” unvânıyla ödüllendirilmiştir.
Lakaplarının Sünbülzadeler olduğu, Maraş’ta doğup İstanbul’da öldüğü bilinen Sünbülzâde Vehbi’nin bazı internet sitelerinde Mora’lı olduğu da yazılmakta ve söylenmektedir. Onunla ilgili bir çalışması olan Yrd. Doç. Dr. Süreyya Ali Beyzâdeoğlu’nun hazırladığı Sünbülzâde Vehbi adlı kitapta Mora’lı olduğuna dair kayıt bulunmamaktadır.
Sünbülzâde Vehbi, Sünbülzâde Vehbi Efendi olarak da tanınmaktadır. Halk arasında divan şiirleri ile değil, en çok rücu sanatını gerçekleştirdiği “Bezm-i hamam edelim/Sürtüştürem sana ben” mısralarıyla başlayan şiiriyle tanınmaktadır. Sünbülzâde Vehbi Efendi denildi mi ilk akla gelen bu şiiridir. Bu şiiri Anadolu aşıklarının ezberindedir. Fakat Yrd.Doç. Dr. Süreyya Ali Beyzâdeoğlu’nun yayınladığı kitapta yer almamaktadır.
Rücu kelimesinin anlamı şudur: Rücu sanatının işlendiği bu sanat divan edebiyatı sanatlarından olup mesajın, ilk satırda tahmin edilenden çok farklı olduğunu ikinci satırda anlatma tarzıdır.
Rücu, geriye dönüş sanatı olarak da tarif edilir. Bir düşünceyi daha güçlü anlatmak için, söylenen sözden döner gibi davranmaya rücu denir. Sanatçı; nükte, üzüntü, sevinç, heyecan, dehşet gibi durumlarında anlatımı daha güçlü ve canlı kılmak için rücu sanatına başvurur. Rücu’da, önceki sözden dönüş yok, fakat döner gibi yapma vardır. Amaç, anlamı pekiştirmektir. Dönüşler art arda sıralanır.
Rücu Sanatı ile yazdığı bir şiiriyle tanınan Sünbülzade Vehbi’yi rivayete göre dönemin padişahı huzuruna çağırır ve der ki “Bana öyle bir şiir yazacaksın ki şiirin ilk iki satırı seni cellatın eline verecek, son iki satırı ise cellatın elinden azat edecek. Bunu başarırsan mükafatlandırılacaksın, başaramazsan öleceksin”
Sünbülzâde Vehbi, padişahın huzurundan ayrılır. Rücu sanatının en üst zirveye oturduğu bir şiir yazar. Şiirini bitiren Vehbi Efendi varır padişahın huzuruna çıkar. Padişah kütüğü meydana koydurur. Cellatın eline keskin bir satır verdirir. Vehbi Efendi’yi celladın yanına yollar. Vehbi Efendi’ye: Oku bakalım şiirini, der. Vehbi Efendi kendinden emin bir şekilde başlar şiirinin birinci dörtlüğünü okumaya: Bezm-i hamam edelim / Sürtüştürem sana ben, deyince Padişah: Bak bu münasebetsize diye kızarak celladına: Vur bunun kellesini, der. Cellat Vehbi Efendi’nin boynunu kütüğe yatırır. Tam keskin satırı vurma anında Vehbi Efendi şiirini: Kese ile sabunu / Rahat etsin cism-i can, diye tamamlar. Padişah: Azat et, diye ünler. Şiirin diğer kıtalarında da bu olay devam eder. En sonunda Vehbi Efendi yüzünün akıyla bu imtihandan çıkıp ödüller alır.
Bu şiir okunurken halkı düşünmekten daha çok gülmeye sevk eder. Bu yüzden de halk arasında çok yaygındır. Divan edebiyatından uzak, halk edebiyatına yakın olan halk bu şiir sayesinde Sünbülzâde Vehbi ile tanışır. Tıpkı Nasrettin Hoca ile tanışması gibi. Halk Sünbülzâde Vehbi’yi kendi içinden biri sayar. Onu Rücu Sanatı’nın dile geldiği şiir ile yaşatır.
Bu şiir kitaplarda yer almaz. Ancak birileri internet sitelerine yalan yanlış olarak geçmişler. Ben halk arasında tanındığı ve okunduğu gibi dörtlükler şeklinde, ağabeyim Sümer Küçük’ten ve Doğu Anadolu yöresi aşıklarından hemşerim Aşık Kemal Devrani’den aldığım gibi aktaracağım:
Bezm-i hamam edelim
Sürtüştürem sana ben
Kese ile sabunu
Rahat etsin cism-i can
Lal-ı şarap içirem
Islatarak geçirem
Parmağına yüzüğü
Hatem-i zer dirahşân
Eğil de bir sokayım
İki tutam az mıdır
Lale ile sümbülü
Saçına ey nevcivan
Diz çökerek önüne
Ilık ılık akıtam
Bir gümüş ibrik ile
Destine ab-ı revan
Sen salınıp giderken
Ben ardından sokayım
Eteğini beline
Olmasın çamur aman
Kulaklarından tutam
Dibine kadar sokam
Sahtiyandan çizmeyi
Olasın yola revan
Öyle bir sokayım ki
Dışarda hiç kalmasın
Düşmanının bağrına
Hançerimi na-gehan
Herkese vermektesin
Bir de bana versene
Avuç avuç altını
Olsun kulun şadüman
Sen elinle tutmadan
Ben ağzına vereyim
Yeter ki sen kulundan
Lokum iste her zaman
Sen her sabah gelesin
Ben VEHBİ’ye veresin
Esselamünaleyküm
Ve aleykümselam
Sünbülzâde Vehbi
Kaynak: Sait Küçük http://edebiyatdefteri.com/yazioku.asp?id=51716
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


