Ahmet Muhip Dıranas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Muhip Dıranas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Nisan 2021

Geçmiş Gelecek

Geçmiş... O şimdi gölge iken şimdi canlı bir
Varlık olan; o şimdi ölen, şimdi canlanan
Varlık; evet o dalga, o girdabı anmanın
İnsan için nedir?.. Evet insan ki doğmadan
Ölmekle uğraşır, ve bu kör bahta katlanır,
Geçmişte durmasında gerek var mıdır?.. Hayır.

Ölmek hayatı tazelemektir: Biz ölmesek
Düşler ölür; hayat düşünen insanoğlunun
Olgunluğuyla bir tüm o... Her birleşik fikir
Bir sarsıdır, onunla kımıldar bu toplumun
Sonsuz atomları, uyuyan parçacıkları;
Dünyamızın. özetle, fikirdir düzencisi.

Geçmişte kabil olsa duruş, saplanış, kalış,
Yarın nasıl hayal edilir?.. Aklı mahveden
Durgunluğun usancı ile tıknefes, susuk,
Ancak bir ot misali biten, hep pinekleyen,
Bitkin, bunak, pırıltılı, solgun suratlı bir
Varlık... Bu işte arda kalan geçmişin yüzü.

Geçmiş, o bir eğitmen, o bir pir, o bir baba,
Halin tutup sinirli elinden, sabırlı, ağır,
Bir ufka doğru yedmeli... Gelecek şafak dolu
Bir saklı gök ki bolluğa aydın beşik; o gök,
Fikrin kanatlar açtığı bir gök bilinmeli;
Gelecek çıkınca ortaya geçmiş silinmeli.

Ahmet Muhip Dıranas


 



02 Haziran 2017

Çalar Saat

Çalar saat! uğursuz Allah, korkunç, bir karar,
Parmağı bizi tehdit eder, bize der: "Hatırla!"
Bir hedefteymiş gibi dikilecek yakında
Dehşet dolu kalbinde ürpermiş ıstıraplar;

Kaçacak ufka doğru o buharı andıran
Zevk, kulisin nihayetinde bir rakkas gibi;
Her insanın bütün ömrü boyunca nasibi
Nimeti bir parça yiyor senden de her an.

Ve saniye, üçbin altıyüz kere saatte
Fısıldıyor: Hatırla! Hatırla! - Koşan böcek
Sesiyle, şimdi der: Ben 'Geçmiş Zamanım' gerçek,
Ve emdim kirli hortumumla ömrünü işte!

'Remember!' Hatırla ey sefih! 'Esto memor!'
(Aşinasıdır hançerem bütün lisanların.)
Dakikalar o külçelerdir ki fani çılgın,
Altınını almadan atmaması doğrudur!

'Hatırla' ki zaman muhteris bir kumarbazdır
Hilesiz kazanır, bu bir kanun, her koyuşta.
Gün sona eriyor; gece büyüyor; hatırla
Susuzdur her girdap; su saati boşalır.

Yakında çalacak saat ve ilâhî kader,
Ve şan dolu Fazilet, henüz bâkire zevce,
Ne nedamet o dahi (ah! son misafirhane!)
Ve hepsi diyecek: "Vakit, koca ödlek! geber!"

Charles  Baudelaire
Çeviri : Ahmet Muhip Dıranas

05 Ağustos 2016

Leyl-i Veda

LEYL-İ VEDA

Ooh, gel... Ruh-i tabiat gibi malımür ü hamüş,
Bu vefasız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedi saniye dalgın, bi-hüş...
Kim bilir, belki de son leyle-i sevdamızdır;
Bunda her lahza biraz örnr-i saadet sayılır!
Ooh, bak dalgaların cezbe-i safiyyetine;
Sanki bir hamle-i sevdaya açık bir sine.
o kadar rakid ü sakit, o kadar müstağrak,
O kadar uykuda her şey ki hemen korkulacak!

Ooh, gel gel, bu hafa-gaha beraber gidelim;
Orda, sensiz geçecek günleri tazmin edelim.
Bir siyah kuş gibi amade-i pervaz ü firar
Bu vefasız gecenin koynunda
Edelim gel, ebedi kalmak için bir ısrar ...
Kim bilir, belki de son lahza-i sevdamızdır;
Hoş geçen her dem-i sevda ebediyyet sayılır!

Tevfik Fikret


VEDA GECESİ

Gel, tabiatte olan ruh gibi mahmur, suskun
Bu vefasız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedi saniye dalgın, baygın ...
Kim bilir belki de son aşk gecemizdir bu gece;
Bunda her anı biraz mutlu ömür saymalıdır.
Ooh, bak dalgaların tertemiz istemlerine
Sanki birden koşacak aşka açılmış kollar.
Öyle durgun, o kadar sessiz, o denli dalgın,
O kadar uykuda her şey ki hemen korkulacak.

Ooh, gel, gel de, bu sığ'nak yere birlikte gidip
Orda, sensiz geçecek günleri tazmin edelim.
Bir siyah kuş gibi hep kaçmaya fırsat arayan
Bu vefasız gecenin koynunda
Edelim gel, ebedi kalmak için bir ısrar...
Kim bilir, belki de son anlarıdır aşkımızın;
Hoş geçen her demi aşkın ebedilik sayılır.

Tevfik Fikret
Sadeleştiren: Ahmet Muhip Dıranas

04 Ağustos 2016

İlel 'ebed

İlel 'ebed... Bu tahayyül verirdi neş'e bana;
İlel'ebed onu sevmek, ilel'ebed, millim
          Fakat hayatfeza
Bir ibtila ile sevmekti en güzel emelim.

Tasavvur-i ebediyyet hayat ü sevdada,
Bu bir hayal idi, lakin hayal-i dilberdi;
         Evet, bu rü'yada
Cinanı görmeğe benzerdi, rühperverdi!

Yazık! şu neş'emi tesmim ederdi hiss-i firak,
Düşerdi ruhuma her ayrılışta bir ahker;
         Evet, bu his, bu merak
Verirdi aşkıma bir hadşe-i melalaver.

Güler görür de o çeşm-i siyahı ağlardım,
Cihanda bir bu iken rühumun temennası;
        Evet, ben anlardım :
O tatlı giryelerin ayrılıktı manası.

Geçip tehaşi-i firkatle hep leyal-i visal
Sabah olurdu sükfin bulmadan tahassürler;
        Evet, geçerdi leyal,
Büyürdü beslenip ümmid ile teessürler.

İlel' ebed ... iki ruh-i muaşıkın bu ümid,
Bu va'd-ı muğfil-i sevda penah-ı kalbiydi;
       Fakat ne fikr-i ba'id :
Hayat-ı zail içinde muhabbet-i ebedi!

Tevfik Fikret


ÖLÜNCEYEDEK

Ölünceye... Bu tahayyül verirdi neşe bana;
Ölünceye onu sevmek, ölünceye, üzücü
       Fakat hayat veren
Bir iptila ile sevmekti en güzel emelim.

Hayatta, sevgide sonsuzluğun düşüntüsü; bu
Bu bir kuruntu, fakat pek güzel kuruntuydu;
       Evet, bu düşlerde
Tutun ki cenneti görmekti, ruhu beslerdi.

Yazık! sevinci zehirferdi ayrılık duyusu,
Düşerdi ruhuma bir kor her ayrılık vakti;
     Evet, bu his, bu merak
Verirdi aşkıma bir keskin ağrı, gam getiren.

Güler görüp o siyah gözleri ben ağlardım,
Cihanda salt bu iken ruhumun tek istediği;
        Evet, ben anlardım :
O tatlı gözyaşının ayrılıktı anlamı hep.

Geçerdi gitmesinin korkusuyla hep geceler,
Sabah olurdu durulmaksızın bu özlemler;
        Evet, geçer geceler,
Büyürdü ağrımalar beslenip umutlarla.

Ölünceye... İki sevdalı ruh için bu umut,
Bu aldatan sözü aşkın ki kalbe sığ'naktı;
      Fakat ne boş düşünüş :
Ölümlü bir yaşamın ortasında ölmeyen aşk!

Tevfik Fikret
Sadeleştiren: Ahmet Muhip Dıranas

28 Haziran 2016

MOESTA ET ERRABUNDA

De bana, kalbin uçar mı bazen, Agathe,
Bu pis şehrin kara ummanından uzak.
Başka bir ummana, sade renk ve hayat,
Ve bekaret gibi, mavi, derin, berrak?
De bana, kalbin uçar mı bazen, Agathe?

Deniz, engin deniz, dinlendirir bizi!
Kükreyen rüzgârın hudutsuz orguna
Uyan, boğuk sesli şarkıcı, denizi
Hangi şeytan, dadı yaptı bu yorguna?
Deniz, engin deniz, dinlendirir bizi!

Al götür beni, vagon! Kaçır beni gemi
Uzak! Uzak! Çamur gözyaşı bu yerde.
Sahiden Agathe’in mahzun kalbi der mi
Bazen: azaptan, cürümden, dertten öte,
Al götür beni, vagon, kaçır beni, gemi?

Ne kadar uzaktasın, kokulu cennet.
Saf istek içinde kalbin boğulduğu,
Aydın bir gök altında her şeyin aşk, lezzet,
Sevilenin sevilmeye layık olduğu!
Ne kadar uzaktasın, kokulu cennet.

Lakin saf aşkların cenneti olan yer,
Titreyen kemanlar kuytu bayırlarda,
Koşuşlar, şarkılar, öpüşler, demetler,
Şarap testileriyle, gün sonu, kırlarda,
-Lakin saf aşkların cenneti olan yer,

Kaçamak hazlarla dolu masum dünya,
Daha mı uzakta şimdi Hind’den Çin’den?
Mümkün mü çağırmak geri ahüzarla,
Ve gümüş bir sesle yaşatmak yeniden.
Kaçamak hazlarla dolu masum dünya?

Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Muhip Dıranas

06 Nisan 2016

Gece

Ah, sen ey, ölüm kadar sonsuz olan
Ve dar bir tabut gibi rahat uyku!
Islak geceyi örtün kalbim, uyu!
Artık uykuyla tek başına kalan

Ruhum gemiler uğramaz bir liman

Bir tanrı gibi her tarafta korku;
İşliyor bütün saatler kurmadan,
Dışarda yağmur yağıyor durmadan,
Görmüyor pencereler sonsuzluğu.

Beni dibine çeker misin kuyu!

Bitti gücüne güvendiğim zaman,
Gökler yakın bir ayrılıkla dolu;
Aynasında yüzüm dalgalanan su,
Nağmesine vurgun olduğum umman.

Al beni rüzgar! Kül et beni volkan!

Toprakta o baş döndürücü koku
Ve ölüm, gece ucundaki çoban.
Gel yetiş, ey pişmanlık! İşte yaman
Bir gecedir, yaman bir gecedir bu.

O derin gözlerin ne güzel, puhu!


Ahmet Muhip Dıranas

Hatıra

Dün, bir gölge gibi geçti yanımdan
Oydu, bir bakışta tanıdım onu;
Rüyalarıma tayf halinde konan,
Peşime bir korku gibi düşen o.

Bazı yapraktı, bazı bir rüzgâr.
Dolardı aydınlık olup, odama.
Bahçemde süzülür giderdi bahar
Sabahının fecri vururken cama.

Ayakları kumda bırakmadan iz
Yanıma geldiği hep gecelerdi;
Sanki bir lahitten kalkar ve sessiz
Uzak bir maziye dönüp giderdi.

Bir avuç ışıktı incecik yüzü,
Gözleri geceler gibi derindi;
İçine başımın her an düştüğü
Avuçları sudan daha serindi.

Geçerken dün yoldan, ruhumu saran
Bir gölge halinde ve ağır ağır;
Tanıdım; o, yâdı hoş zamanlardan
Seven ve yaşayan bir hatıradır

Ahmet Muhip Dıranas

25 Mart 2016

Bahar Gökleri

Meltem mi ki bu esen, renk mi ki, şarkı mı ki?
Şu dağdan aşağı ak bir bulut salkımı ki
İçime bir buruksu sarhoşluk akıtmada.
Düşler mi ki şu burcu burcu kokan havada,
Renk mi ki üzerimden akaduran bu nehir?
Kork! Bahar seni bir al güle döndürebilir
Bir daha göstermemek üzere gökyüzünü.

Ah, bu gökyüzünden bir gün ayrılmanın hüznü.

Yattım coşkun çimenler üstünde uzun zaman.
Kuşlar değil başımın üstünde hızla uçan;
Kardeşlerin yüzyıllar önce kopmuş ahları
Ta sonsuza dek bu bengi gökyüzünden ayrı.
Havada kavuşmanın bayıltan kokusu var;
Durma, durma, gözünün alabildiği kadar
Sar bu şarkı söyleyen, bu danseden evreni
Ve ayırma güzel gökyüzünden gözlerini;
Yaşamak kadar güzel, saf, mavi gökyüzünden,
Bağışlayan gökyüzünden, ebedi gökyüzünden.

Ahmet Muhip Dıranas

13 Mart 2016

Ağrı

Vardım eteğine, secdeye kapandım;
Koşup bir koluna sımsıkı abandım.
Karlı başın yüce dedikleyin yüce,
Sükûn içindeki heybetin gönlümce.
Devce yapında ilk rahatlığı duydum.
Şifası mı ne ki ruha bu ilk yudum
Hayâl arkasında boş çırpınışların
Sen uygun bir vakti gelince rüzgârın
Sonsuzluğa doğru kalkacak sihirli
Bir gemisin göklerde demirli
Ve ben rıhtımında bekleyen tek yolcu...
Düşüncemizin en haksız, en korkuncu;
Açan o ağulu çiçek delilikte,
Gir sır mezara cesetle birlikte,
Şüphe; o bin çeşit çilenin yemişi,
Yılan ağzındaki elma... Ey, ateşi
En derin yerinde gizli gizli yanan!

Seyrediyor ruhum kar balkonlarından
İnsanın göresi olmaz manzarayı
Ve aklın o uçsuz bucaksız sarayı
Yıkılıyor... Duygu bir kartal hızıyla
Fırlıyor engine sevinç avazıyla
Bulutlar ne güzel bulutlardır onlar,
Hep öyle başımın üstünde dursunlar
Menekşe rengi, kan rengi, toprak rengi...
Asılı kalsın hep bu yağmur hevengi.
Dünyayı saran bu gece ne gecedir,
Yıldızlardan yağan ışık ne incedir!
Yansın o yıldızlar, bitinceye kadar
En derin uykular, en tatlı uykular.

Ey, gökperdelere şahlanan tanrısal!
Eteklerindeyiz işte. Ve bir masal
İçinden gelmişiz sana, atlı yaya,
Attığımız okta kısmeti bulmaya.
Yitik, perişandır elbet bencileyin
Pişmanlığın ırgat olup geceleyin
Günle bahtın çağrısına koşan kişi.
Ah, iç sıkıntısı! sen ettin bu işi.
Zevk, o yosma kadın eski bir bahçede
Ayaküstü günah işlenen gecede
Bir susuzluk kadehi sunmuştu bana:
Yüzümü maskesiz gösteren ilk ayna.
Yel alsın götürsün bütün o geçmişi,
Büyülü kadehin zehrinden içmişi
Serin yalanında kandırmaz her pınar.
Dindirir miydi ki en tatlı rüzgârlar
Bende gizli gizli başlamış ağrıyı:
Bu, rüzgâr ve gemi uğramaz bir kıyı
Ya da bir teknede açılmış bir delik;
Hangi pencereye koşarsan ahretlik
Bir gökyüzü, siyah, güneşten habersiz,
Her adım attığın yeri basan bir sis.
Hangi yana baksam onu görüyorum:
İnancın kaydığı bir dipsiz uçurum;
Günah kapılarının aralandığı,
Tanrıların bile avaralandığı
Şaşkın, çaresiz bir insan kaderince.
Güneş! güneş! güneş! ey, ölümsüz ece!
Sana tapınanlar kardeşimdi benim;
Güneş! güneş! ben sana doğru gelenim,
Kucakla beni, tanrıça, sev, sar beni,
En yırtıcı, en aç hayvanların ini
İçimin göz görmez mağaralarıma gir
Senin girmediğin yerde haset, kibir
Dert, kin, yalan, ölüm, korku ve işkence,
Çakal seslerinden örülmüş bir gece,
Teneşir başında oynaşan çirkinler
Engerek düğümü doğuran gelinler,
Zina şöleninde beynin nöbet nöbet
Cehennem halayı çeken bin iskelet
Ve yaprak indiren ağaçlar baharda...
Senin bağışından yoksun kucaklarda
Çocuklar kertenkeleyle bir biçimde.
Ağrı'ya eş bir dağ olsaydı içimde
İlkin şu gönlüme doğardın her sabah,
Daha her yer geceyken sarardın, gümrah
Sarı saçlarınla benim varlığımı,
Kendimde taşırdım kendi taptığımı...
Ağrı'ya eş yüce bir dağ yok içimde
Ne kadar cüceyim dert ve sevincimde!
Kaplamış gözümün gördüğü her ufku
Umutsuz, zifiri bir gece, bir korku.

Ah, yazık ki bütün insanlık güneşsiz.
Ey ateş, nasıl da seni yitirmişiz!
Bu yalnız inilti esen manzaradan
Bir çaresiz ay'dır sallanan aradan;
Işık tuttuğu her şey bir taze yara.
Onmaz bu gece. Bırak karanlıklara!
Can yiğitliği yitirmiş, kalp aşkı
İlenişlerinden insanın bir şarkı
Tutmuş dört yanı, bir çirkin ağıt, eski...
Ah güç de değildi bahtiyarlık belki;
Üstümüzde deniz gibi bir gökyüzü
Altında her kalbe esenlik payı var;
Bizimdir, yelken açmış giden bulutlar,
Vurup alnımıza serin gölgesini,
Bizimdir bu koku, bu renk dolu sini
Üstünde seslerle ışıklar kamaşan;
Bizimdir bu zafer, bu beste ve bu şan.
Şu aydın, ferah ve rahat gök altında
Her kazazedenin müjdesi bir ada,
Her gülüşe ayna bir gölek kenarı;
Koparırken elin taze meyvaları
Öyle kolaydı ki yaşıyorum demek;
Soframıza konmuş bu doyulmaz yemek
Niçin bir zehirli kaşıkla yenmede?
Ağrı! başına boz bulutlar inmede.
Ne ki bu cendere, ne ki bu sonsuzluk,
Kim bu vurulmuş yatan, ova boyunca,
Bir kan çeşmesine açık durup avcu?
Çile pazarında cana pey sürümü
Çözmek mi istemiş o çetin düğümü?
Korkunç bir ezgide çatlayan bu kamış
Yitirdiğimiz bir cennet mi aramış,
Ölümsüz barışa gülen şafakları,
Lezzet ve esenlik tüten ocakları,
Ömre öpüş tadıyle uyandığımız,
Tanrısal bir çıra gibi yandığımız?..
- Dağ! senin yandığın gibi bir vakitler-
Vuran bir toz parçası değilse eğer
Küçük gövdesine budur giren ölüm,
Onun yüzünü bizden çeviren ölüm...

Sen ey, oyununu en güzel oynayan!
Hangi kıvılcımla fışkırttın ruhundan
Bir gün söndürdüğümüz kutsal ateşi?
Ey sen! ölümden çok hayatın kardeşi
Dirilttin nasıl bir mucizeyle tekrar
Her şeyi, dostluktan düşmanlığa kadar
Ve geri getirdin o sürgünlerini?
Nerde buldun tekrar eski günlerini
Zamanlar içinde yitmiş kardeşlerin
Ve en güzelini sönmüş ateşlerin,
Kalbimin o kadar sevdiği o gülü,
Ölüm ötesinin mutlu tahayyülü
Evrensel cümbüşü, yaşama şevkini,
Bizden gidenlerin bir gün en yakını
Ümidi ve şafak kanatlı neşeyi,
O aşkı, o tadı, o gülümsemeyi?..
Ey boş gecelerin dadı ayışığı!
Salla, salla hüzün uyuyan beşiği
Söğütlerin nazlı dalları içinden
Ki o altın saman yolları içinden
Bir sabahı özleyen şu taze kadın
Yatsın başyastığına anılarının;

Bir makine sesiyle işleyen kalbi
Alıp gezdirsin onu bir gemi gibi
Düşlerinin durgun, mavi denizinde.
Beni de hep kendi kendimin izinde
Fenerinle yolumu aydınlatarak
Barış çeşmesini aramaya bırak,
Budur yaşadığın sürece görevin;
Gecelerin birinde, solgun alevin
Güne yenilmeye başladığı zaman
Üstüne başımın düştüğü kitaptan
Eser Mevlânâ'nın üflediği rüzgâr...
İşte, gam türküsü söyleyen kamışlar
Rüzgârından gördüğüm ova boyunca.
Bu bir düştür belki, insan uyanınca,
Gözlerinde kalır serabı bir ömür,
Her şey bu ışıltı ardından görünür
O insana; sevmek, yaşamak ve ölüm.
Seni uykuya çekip götüren elim
Kadınım, ayışığı içinden şu anda
Aldanış diye ne varsa bir insanda
O daldan tutuyor...Böyledir bu. Kader
Kavuşur sabaha en uzun geceler
Ve serin durur her avunuş testisi.

Rüzgârlar başladı. Sonsuzluk gemisi
Önünde köpürüp şahlanmada engin;
Yolcusu olduğun nihayetsizliğin
Bir ucu Allah'ta ve sende bir ucu.
Başlıyor serüvenlerin en korkuncu:
Gökyüzüne doğru yürüyen yeryüzü,
Barıştıran sınır geceyle gündüzü;
Ey sonuca doğru ilkuçtan gelen Dağ!
Göğü perde perde delip yükselen Dağ!

Ahmet Muhip Dıranas

10 Ocak 2016

Semper Eadem

"Sana nereden geliyor, dedin, bu garip hüzün,
Çıkan deniz gibi çıplak ve siyah kayaya?"
- Hasadı erişti mi bir kere gönlümüzün,
Yaşamak bir dert olur! Bilinen bir muamma.

Pek sade bir ızdırap ve esrarsız, gizlisiz,
Ve tıpkı senin neşen gibi, herkese mahsus.
Vazgeçöyleyse sormaktan, güzel mütecessis!
Ve sesin o kadar tatlı bir sesken bile, sus!

Sus, cahil bihaber kadın! Her vakit hayran ruh!
Çocuk gülüşlü ağız! Hayattan daha fazla,
Çok defa ölüm bizi tutar ince bağlarla.

Bırak, bırak da kalbim mest olsun bir yalandan,
Yüzsün gözlerinde güzel bir rüyada gibi,
Ve kirpiklerinin gölgesinde yatsın bir zaman!

Charles Pier Baudelaire
Çeviri: Ahmet Muhip Dıranas

15 Ekim 2014

Büyük Olsun

Ben büyük şarkıları severim; büyük olsun,
Deniz gibi, gökyüzü gibi her şey ve mahzun.
Seviyorsam seni aşk ölümsüzdür gönlümce,
Âşıksam kadınım değil tanrıçasın, ece.
Denizler yolculuğa çağırır durur da beni
Gitmem düşünerek geri döneceğim günü.
Ben büyük rüzgârları severim; büyük olsun
Aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun.
İnsan bir yanınca Kerem misali yanmalı,
Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı.


Ahmet Muhip Dıranas


21 Mart 2014

Yağma

                     - Ümit Yaşar'a -

Boğaz'ın bir kıyısında, aydınlık
Pencerelerde -her bulutun yolu-
Bir mevsim, seninle başbaşa kaldık,
Yaşadıkdı bir zaman İstanbul'u.

Akan suda kuş gibi gemilerle,
Eski evler ve tenha sokaklarla,
Şarkı gibilerle, düş gibilerle
Sarmaş dolaş... Olmaz gibi bir dünya.

Mutluluklar şehri bir İstanbul'du,
Şiirler, buluşmalar, aşklar... Şimdi
Akşam olan bir gün gibi son buldu;
Ne şiir kaldı, ne aşk, ne beklenti.

Tığ gibi minareleriyle, kendi
Kendisinde güzel, tek, yüce, kutlu
Bir ölümsüzlükler, zaferler kenti
Bugün yenilgilerle, yasla dolu.

Bir songün hali, bir taş taş üstüne;
Hem mide, hem ruhta bir açlık, ejder
Örneği saldırmada dörtbir yöne;
Toz, duman, inilti, akıntılar, çöpler...

Niçin geri geldik bunca yıl sonra?
Batık bir ülkeyi aramak gibi.
İşte gençliğimiz: ta uzaklara,
Çok uzaklara bak. Orada belki.

Ama gizlice bak, olur ki ürker.
Yaşantıdan fazla anılardan kork,
Bize gülümsüyorsa geçmiş günler;
Belki yalandır, belki o bile yok.

Orda elinde bir simitle, ufak,
Süzgün bir çocuk, çocukluğum işte;
Nasıl kaçıyor benden, nasıl bir bak,
Yaban domuzu görmüş gibi düşte.

Boğaziçi, daha sağken gömülmek
İçin dönüşmüş beton mezarlara;
Bir hippi kız, bir deccal, şimdi Bebek
Koylarında ilham, arsız, farfara.

Ölebilirsin ha yol ortasında,
Yanılıp gökyüzüne bakma sakın.
Bir sevi vaktinin bile havasında
Yok artık o mahrem örtüsü aşkın.

O güzelim aşkın vücudu yağma,
Şarkısı ne mahur beste, ne Itri...
Tenekeler çalıp çığlık çığlığa
Yarı bir sevişme, ayaküzeri

Ve ekmek kapanın elinde. Hayat
Haklı değil. Tanrı ve kul ortada.
Darağacında sallananlardan tut
Yargı kürsüsüne kadar yürü, taa...

Her şey değişiyor, kalbimiz bile,
Ama yüzyıllarla besli bir şehir
İnsan yaşamından daha da hızla
Bunca çabuk nasıl yok olabilir?

Hani o masal dünyası yalılar,
Hani o kayıklar ki kızca beyaz,
Hani o kadınlar ki sevdalılar,
Renk renk şemsiyeler altında bin yaz?

Ve o İstanbullular... Doygun, uçuk,
Sanki bir gelecek tufandan haber
Almışlarcasına hep, çoluk çocuk,
Göksel gemilere binip gitmişler.

Gidiş o gidiş… ve kimbilir kaç yıl
Bu göç, fakiri, zengini elele
Usulca... Ve artık hiç... Hayal meyal
Görünmüyorlar bulutlarda bile...

Kurabilir misin tekrar, düşünsen?
Hayallerimizi bile yitirdik;
Dağılmış bir sofra bu, bitti şölen.
Sona kalmışlarsa biz gibi yenik.

Ne kadar yalnızız şu akşam vakti,
Bir selam bile yok artık verilen;
Anlamsız turistler gibiyiz şimdi
Kapalıçarsı'da sen, Köprü'de ben.

Söyle her doğruyu bilen güzel'im,
Sulara vurmuş gökyüzü mü? Neydi?
Uzanıp yıldızları tutsa elim
Bulur muyuz yeniden o cenneti?

Ruhumuz Boğaz'da, o eski yerde,
Yeni akımları umursamadan,
Bir hayalet gibi pencerelerde
Ne denli beklese de.. hiç bir zaman.

Bir Tanrı ve tarih güzeli, tabu;
Güneş ve sular mucizesi, bir giz...
Her zaman sonsuz elbet, İSTANBUL bu.
Körelen belki de biziz.. kalbimiz...

Ahmet Muhip Dıranas

25 Ağustos 2013

Hiç

Gözyaşı tufanıyla taşıp gidiyor ovalar.
“Nereye bu göç?” diye sesleniyorum kuşlara.
Bakıp bakıp arada açan geçen güneşlere,
Karım bana soruyor: ” Sana ne oldu? Neyin Var?”
“Hiç” diye susuyorum. Ama bir hoşum, avara.

Ahmet Muhip Dıranas


03 Temmuz 2013

kara gözlerin

kara gözlerindeki umut
siyah saçları kadar karamsardı
ve kadere küsmüştü o, bir kere
sevgiyi öldürdü diye...
sanki ona uzanan ellerde
keskin bir bıçak
ha vurdu ha vuracak
bu, benim karanlıklarım,
bu benim sırlarım diyor hep
bir gün gelecek
şefkatle kollarına saracaklar...
asılsız sevgilerdi onu yıkan aslında
umutları umduğu gibi çıkmamaış
beklentileri hep korkuları olmuş
sanki bütün hayatı,
kupkuru bir odadaymış kopamadıklarıyla..
gülüşleri bir sigara içimi zamanı kadar az
her nefeste biraz daha kısalırken
bütün beklentileri
duman duman uçuyorlardı.
kurallar koymak isterken dostluklarına,
kuralları bozduğunun farkında değildi aslında...
şimdi o gözlerde,
vakitsiz yağan yağmurlar var,
hasat mevsimi bitmiş bahçelere
sağnak sağnak yağacaklar.,
belki gönlünde gökkuşağı açacak
ama, altından çocuklar geçmeyecekler.
su yerine zehir akacak ırmaklarından,
hiç kimse içmeyecek...
ya ben,
şimdilerde bir bağ bozumu hüznü var içimde,
üzümlerim gazap üzümü
şaraplarımsa gözyaşları...
sen güz güneşinde,sanki kanadı kırık bir kuş,
konmuştu bahçeme,
ona şefkatle eğilirken
pır diye uçtu birden
kırık sandığım kanatlarındaki sahtelik,
ve, inancımla birlikte.

Ahmet Muhip Dıranas

13 Nisan 2013

Serenad

Yeşil pencerenden bir gül at bana,
Işıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapına
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.

Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak,
Ben aşkımla bahar getirdim sana;
Tozlu yollarından geçtiğim uzak
İklimden şarkılar getirdim sana.

Şeffaf damlalarla titreyen, ağır
Koncanın altında bükülmüş her sak.
Seninçin dallardan süzülen ıtır,
Seninçin karanfil, yasemin zambak...

Bir kuş sesi gelir dudaklarından;
Gözlerin, gönlümde açan nergisler.
Düşen öpüşlerdir dudaklarından
Mor akasyalarda ürperen seher.

Pencerenden bir gül attığın zaman
Işıkla dolacak kalbimin içi.
Geçiyorum mevsim gibi kapından
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.


Ahmet Muhip Dıranas

04 Şubat 2013

İstanbul

Boğaz'ın kıyısında,aydınlık
Pencerelerde-her bulutun yolu-
Bir mevsim,seninle başbaşa kaldık,
Yaşadıkdı bir zaman İstanbul'u.

Akan suda kuş gibi gemilerde
Eski evler ve tenha sokaklarla,
Şarkı gibilerle,düş gibilerle
Sarmaş dolaş...Olmaz gibi bir dünya.

Mutluluklar şehri bir İstanbul'du,
şiirler,buluşmalar,aşklar...şimdi
Akşam olan bir gün gibi son buldu;
Ne şiir kaldı,ne aşk,ne beklenti.

Tığ gibi minareleriyle,kendi
kendisinde güzel,tek,yüce,kutlu
Bir ölümsüzlükler,zaferler kenti
Bu gün yenilgilerle,yasla dolu.

Bir son gün hali,bir taş taş üstüne;
Hem mide,hem ruhta bir açlık,ejder
örneği saldırmada dört bir yöne;
Toz,duman,inilti,akıntılar,çöpler...

Niçin geri geldik bunca yıl sonra?
Batık bir ülkeyi aramak gibi.
İşte gençliğimiz: ta uzaklara,
çok uzaklara bak...Orada belki...

Ama gizlice bak,olur ki ürker.
Yaşantıdan fazla anılardan kork,
bize gülümsüyorsa geçmiş günler;
Belki yalandır,belki o bile yok.

Orda elinde bir simitle ,ufak,
süzgün bir çocuk,çocukluğum işte;
Nasıl kaçıyor benden, nasıl bir bak,
Yaban domuzu görmüş gibi düşte.

Boğaziçi,daha sağken gömülmek
için dönüşmüş beton mezarlara;
Bir hippi kız,bir deccal,şimdi Bebek
koylarında ilham,arsız,farfara.

Ölebilirsin ha yol ortasında.
Yanılıp gökyüzüne bakma sakın.
Bir sevi vaktinin bile havasında
yok artık o mahrem örtüsü aşkın.

O güzelim aşkın vücudu yağma,
şarkısı ne mahur beste,ne Itri...
Tenekeler çalıp çığlık çığlığa
yarı bir sevişme,ayaküzeri.

Herşey değişiyor,kalbimiz bile,
ama yüzyıllarla besli bir şehir
İnsan yaşamından daha da hızla
bunca çabuk nasıl yok olabilir?

Hani o masal dünyası yalılar,
Hani o kayıklar ki kızca beyaz,
Hani o kadınlar ki sevdalılar,
renk renk şemsiyeler altında bin naz?

Ve o İstanbullular...doygun,uçuk,
sanki bir gelecek tufandan haber
almışlarcasına hep,çoluk,çocuk,
göksel gemilere binip gitmişler.

Gidiş o gidiş...ve kimbilir kaç yıl
bu göç,fakiri,zengini elele
usulca...ve artık hiç...Hayal meyal
görünmüyorlar bulutlarda bile...

Kurabilir misin tekrar,düşünsen?
Hayallerimizi bile yitirdik;
Dağılmış bir sofra bu,bitti şölen.
Sona kalmışlarsa biz gibi yenik.

Ne kadar yalnızız şu akşam vakti,
Bir selam bile yok artık verilen;
Anlamsız turistler gibiyiz şimdi
Kapalıçarşı'da sen, Köprü'de ben.

Söyle bir doğruyu bilen güzel'im,
sulara vurmuş gökyüzü mü? Neydi?
Uzanıp yıldızları tutsa elim
bulur muyuz yeniden o cenneti?

Ruhumuz Boğaz'da, o eski yerde,
yeni akımları umursamadan,
bir hayalet gibi pencerelerde
ne denli beklese de... hiç bir zaman.

Bir tanrı ve tarih güzeli,tabu;
Güneş ve sular mucizesi,bir giz...
Her zaman sonsuz elbet,İSTANBUL bu.
Körelen belki de biziz...kalbimiz.


Ahmet Muhip DRANAS




30 Ocak 2013

Düşman

Üç beş yerine parlak güneşler vuran
Karanlık bir fırtına oldu gençliğim;
Bitik bahçemde yıldırımla yağmurdan
Tek tük pembe yemiştir bütün derdiğim.

Vardım düşüncelerin güzüne demek,
Suyun yer yer mezarlar gibi oyduğu
Sele gitmiş toprakta düzlemem gerek
Kürekler, tırmıklarla her bir oyuğu.

Gelişir mi bilinmez bir güç bulurda
Düşündüğün o yeni çiçekler burada,
Kumsal gibi yıkanmış yerde kim bilir?

-Ey acı! Ey acı! Varlığı yer zaman,
Yitirdiğimiz kanla büyür, serpilir
Bağrımızı kemiren o sinsi düşman!

Charles Baudelaire
Çeviri : Sait Maden
Düşman

Gençliğim bir karanlık fırtına oldu,
Birkaç yerinde parlak güneşler açan;
Öyle harap çıktım ki bu fırtınadan,
Bahçemde kızarmış tek tük meyve kaldı.

İşte fikirlerin güzüne ulaştım,
Suyun mezarlar gibi çukur açtığı
sel basmış toprakları durmayıp gayrı,
Kürekler, tırmıklarla onarman lazım.

Boyatacak mı ki sırrî gıdayı bulup
hayal ettiğin yeni çiçekler acap
Bir kumsal gibi yıkanmış bu topraklardan

-Ey acı! ey acı! Zaman ömrü yiyor,
Ve kalbimizi kemiren sinsi düşman
Kaybettiğimiz kanla gelişip büyüyor!


Charles Baudelaire
Çeviri: Ahmet Muhip Dıranas



Düşman

Tükendi gençliğim karanlıklarda,
Çılgın fırtınalarda ve yağmurlarda;
Güneş bazan açtı, kapandı derhal
Bahtımın yazgısı karanlıklarda;
Öyle harap ettiler ki gönül bahçemi
Dallar hep kırıldı, yapraklar yerde
Kuytularda birkaç meyvesi kaldı...

İşte ulaştım güz aylarına
Fikirler sararmış yapraklar gibi;
Kullanmalı artık her bir aleti
Küreği, tırmığı ve ötekileri,
Düzeltip onarmak için yeniden
Bahçemdeki bütün harap yerleri
Suların basıp da oyup açtığı
Kocaman çukurları mezarlar gibi...

Hayal ettiğim yeni çiçekler,
Acaba bulurlar mı kimbilir,
Ardıç kuşlarının bulduğu gibi
Güç alabilecekleri her bir gıdayı,
Gizemli gıdayı, özlü gıdayı
Bu sulak topraklarda. Bu hoş havada.

Ey acı! Ey acı! Yiyip bitiriyor hayatı zaman,
Ve yüreğimizi kemiren düşman
Bu anlaşılmaz, bu garip düşman
Büyüyüp güçleniyor kanlarımızla
Durmadan kaybettiğimiz kanlarımızla.


Charles Baudelaire
Çeviri : Şevket Seydialioğlu

28 Ocak 2013

Son Aşk

Son aşkımdır bu –sen- ve son çile,
Günümün son fecri, sonu artık;
Giriver inince gün, aralık
Kapımdan gelinlik elbisenle.

Onu sevmekle geç, ey yaşamak!


Ahmet Muhip Dıranas






25 Ocak 2013

Aynalar

Gençliğimi kaybettim birtakım odalarda;
Kaybolan gençliğimi aradığım aynalarda
Ölüler dolaşıyor böğürlerinde elleri,
Aynı şeyi arayan akraba hayalleri.

Yalnız bir taze kadın yaşlılığı arıyor;
Yaşlılığım, yaşlılığım! Diye yalvarıyor.
Sırları dökülüyor baktığı aynaların;
Söndürüp yürüyor bir bir aynaları kadın

Ahmet Muhip Dıranas

11 Ocak 2013

Gece

Ah, sen ey, ölüm kadar sonsuz olan
Ve dar bir tabut gibi rahat uyku!
Islak geceyi örtün kalbim, uyu!
Artık uykuyla tek başına kalan

Ruhum gemiler uğramaz bir liman

Bir tanrı gibi her tarafta korku;
İşliyor bütün saatler kurmadan,
Dışarda yağmur yağıyor durmadan,
Görmüyor pencereler sonsuzluğu.

Beni dibine çeker misin kuyu!

Bitti gücüne güvendiğim zaman,
Gökler yakın bir ayrılıkla dolu;
Aynasında yüzüm dalgalanan su,
Nağmesine vurgun olduğum umman.

Al beni rüzgar! Kül et beni volkan!

Toprakta o baş döndürücü koku
Ve ölüm, gece ucundaki çoban.
Gel yetiş, ey pişmanlık! İşte yaman
Bir gecedir, yaman bir gecedir bu.

O derin gözlerin ne güzel, puhu!

Ahmet Muhip Dıranas