Vladimir Mayakovski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vladimir Mayakovski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2017

Omurga Flütü

                                           Lili Yuryevna Brik'e 


Giriş

Hepiniz için,
sevinç bulmuş olduğum ya da bulduğum
ve koruduğum ikon resimleri gibi ruhun
şiir dolu kafamı yükseltiyorum
bir şarap bardağı gibi masadan.
Düşündüm arasıra
iyi olacağını
sona erdirmeyi bir kurşunla.
Nasıl olursa olsun,
bugün sunuyorum
en son konseri içten çekilme selamımı.

Hafıza!
Burda sokulacak onlar beynin salonuna
dolu gözleriyle ışıldayan kahkahaların
sonsuz kuyrukları hepsinin, sevdiğim.
Düğün giysilerine bürüneceğiz bu gece.
Işıyacak sevinç bedenden bedene.
Bu gece, bu gece hiç unutulmayacak.
Çalacağım, ayağa kalkıp
kendi omurgamı flüt gibi.



1.

Çiğniyorum kilometrelerini yolların şaklayan adımlarla.
Nereye gidebilirim içimin cehennemi tutuşunca?

...

Ben,
Bütün eğlencelerin tansık ustası,
yok biri eğlenceye gidecek benimle.
Daha iyi olurdu sokağa atılmam
ve parçalamak kafamı taş Nevskiy'e karşı!
Sövüp saydım.

Bağırdım var olmadığını tanrının,
ama soktu elini tutuşan Cehennem'e tanrı
ve bir kadın çıkardı
dağ gözünde kımıldadı
ve buyurdu bana:
sev o kadını!

...

İhtiyacım yok sana!
Benim olasın istemiyorum!
Biliyorum
ölüm çarçabuk
alıp götürecek beni.

Var olduğun gerçekse, tanrı,
sen örmüşsen yıldız göğü halısını,
bu acı işkencesi,
kötüye giderse her gün
sence buyurulmuşsa cezalanmam,
as kendini tanrı yargıç zinciriyle.
Bekle ziyaretimi.
Tam zamanında geleceğim
ve gecikmeyeceğim.

Dinle beni,
büyük enkisizyoncu!

Ağzımı bıçak açmayacak.
Bir çığlık bile
kopmayacak paramparça dudaklarımdan.
Bağla beni kuyruklu yıldızlara yabanıl atlar gibi
bırak yollarına gitsinler
ve parçalasınlar beni kanatlarında yıldızların

...

2.

...

Dalgın adımlarla köprüye gidiyorsun-
ve düşünüyorsun,
her şey iyi orda, aşağısında ırmağın.
O zaman görürsün
çürüyen dişlerimi ışıyan suda,
altında Seine köprüsünün
benim.

...

Güçlüyüm
ve gerekince bana
buyururlar:
Dudaklarımda donup kalır sonuncusu
adın olur
paramparça olunca mermilerle.

...


3.

...

Bugün size gelince
korkuya kapıldım birden-
değildi beklendiği gibi her şey.
Bir şey vardı ipek bükümünde giysinin
ve güzel kokusu tütsünün havada.
Sevinçli misin?
"Hem de nasıl."
Kuşkumu çoğaltıyorum, ateşimi tutuşan dörtnala
usun engelleri parça parça oluncaya.

...

Mezarlar genişliyor
Dibi yok derinliğin.
İnanıyorum
düştüğüme günlerin tribününden.
Bir ip gibi gerdim ruhumu uçuruma,
ve dengeliyor onu, oynuyorum sözcüklerle.

Biliyorum,
yıpranıp aşındığını aşk yüzünden
yorgun düşmüş beni taşıya taşıya.
Dön gel benim ruhum, yorulmuş gibisin.
Eğlenceden uzak değil beden, yürek bilsin.

Biliyorum,
parayla bulunur bir kadın çoğu zaman.
Zararı yok,
                  benim için daha iyi
Paris giysileri yerine
seni giyinmem sigaramın dumanlarıyla.

...

Şimdi
sevinebilirsin,
şurada lit de parade'lıların senin
şimdi
karasevda egemen olan,
ve ben koşmak istiyorum yalnız en yakın kanala
ve sokmak başımı çeneleri arasına suyun.
Dudaklarını sundun bana,
öyle kalın ve soğuk
hafifçe dokunamıyorum titremeden onlara
günah çıkaran gibi dizlerine kapanınca
ve örtüyor öpücüklerle manastırın yaş duvarlarını.

...

İşkence
dize kapanmaya zorladı beni
bulunduğum durum içinde.
Kral Albert,
kaybeden
bütün kentlerini,
şımarık bir adgünü çocuğu yanımda.
Çiçekler, otlar yeşerecek güneşler altında!
Bahar canlılık getirecek!
Bir istek kalıyor benim için yalnız-
boşaltmak bir maşrapa şiiri son yudumda.

Yüreğimi çalan sen,
soyup soğana döndüren,

ve yıkımlara salan ruhumu,
kabul et bu son şiiri, soruyorum
yazdığım bu son şiir mi, değil mi diye.

Bir bayram gibi süslenecek işte o gün
bir haç için bu büyünün benzediği.
Bak,
en sonunda başardım
kağıda mıhla beni sözcük çivileriyle.

1915

Vladimir Mayakovski
Çeviri: Abdullah Rıza Ergüven

11 Temmuz 2016

İnsan (1916)

O bütün günahları bağışlayan, o dünyayı kutsallaştıran güneş
avucunu başıma koydu.

Bütün rahibelerin en dindarı gece de örtüsünü omuzlarıma koydu.

Öpüyorum sevdamın bin sayfalı İncilini.


Acı ve çın çın öten dualar ettim aşka,
ruhum bir başka
gelişi beklerken,
duyuyorum yeryüzü
senin
«Esenlikle git şimdi!»*ni ben.

Gemisinde gecenin
ben yeni Nuh
bekliyorum
aba dalgalan arasmda
gelsinler,
gelsinler de beni götürsünler diye,
bölsünler diye tan kılıçlarıyla
yeryüzü düğümünü ikiye.
Geliyor tan.
İşte!
Büsbütün açıla yayıla.
Her yere ışıkları girmiş de
tırmalıyorlar her yeri.



* ihtiyar Yahudi Simeon’un tapmakta çocuk İsa’yı gördükten sonra
sevinerek söylediği sözler. (Luka İncili, n , 25).

Ötüyor büklümleri
ve günler yavaşça kayıyor içlerine
çalkanıp duran bağa kabuklarıyla.

Güneş çağırıyor yine
ateşten voyvodalarını.
Trampet çalıyor tan
ileri,
yeryüzü çamurunun üzerine!
Güneş
unutma sakın
hiç yoktan
çığırtkanın
olduğumu.


MAYAKOVSKİ’NÎN DOĞUŞU

Çağdaşlarından yüz bulmuş budala tarihçiler şunu yazsınlar
varsın: «Bu ilginç ozanın hiç de ilginç olmayan, sıkıcı bir yaşam
öyküsü var.»

Bilirim
günahkârlar
inlerken cehennemde
adımı anarak yalvarmaz,
inmez
 Golgota*nın üstüne perdem de
papaz alkışlarıyla.
Ben efendi efendi yine
giderim içmeye kahvemi
Yaz bahçesi*ne.

Beytüllahm*ımın göğünde
parlamazdı hiç bir işaret,
bozmazdı hiç kimse
uykusunu
mezarlarında
saçları lüle lüle çoban kıralların* elbet.
Size doğru indiğim gün ise
bir umutsuz,
bir kesin,
bir ötekilere benzeyen gündü
ve hiç kimsenin
aklına gelmemişti kınamak komşu yıldızı
savgısız eksik diye :
«Yıldız.
nedir bu üşenme parıldamaktan?
Kutlamayacaksan eğer
doğuşunu bir insanın
yalnız
şeytan
olmaz mı yıldız
övüp ululadığın?»

Düşünün :
alsak ağların içinden

* Golgota, İsa’nın çarmıha gerildiği tepe.
* Yaz bahçesi, Sen Petersburg'un büyük parklarından biri.
* Beytüllahm, Filistin’de İsa’nın doğduğu yer.
* Çoban kırallar, çocuk İsa’nın önünde bağlılıklarını bildiren çoban krallar.

konuşan, ufak bir balığı* dipdiri,
övgüler düzer,
türküler yakarız bütün
bu altından mucizeye.
Ya ben nasıl göklere çıkarmam
kendimi,
inanılmaz bir harikaysam
baştan aşağı,
anlaşılmaz
koskoca bir mucizeyse
davranışlarımın her biri.

Bakın ne güzel,
bakın da hayran olun her yandan
bu beş kat ışıltıya.
Bunlara «el> derler işte.
Harika bir çift el!
Bakın görün :
oynatabiliyorum sağdan sola,
soldan sağa.
Bakın görün :
seçebiliyorum
en güzel boynu
sarılıp dolanmağa.

Açan
çekmecesini kafatasımın
göriir kıvılcımlar saçan
eşsiz bir aklı.
Var mı dersiniz
elimden gelmeyen şey?
İsterseniz
yaratabilirim de
yeni bir hayvan.

* Slav mitolojisindeki altın balık. Puşkln’in «Balıkçı ile küçük
balığm masallarında geçer.

Hem de iki kuyruklu,
üç bacaklı.
Beni öpen
söylemez mi ki
var mı, yok mu
tükrüğümden daha tatlı bir içki?

Ayrıca
eşsiz bir dil var bende
kıpkırmızı.
Bir bağırsam «ha-ha-ha» diye
yankılanır sesim yükseklerde, çok yükseklerde.
Bir bağırsam «HA-HA-HA»
iner usul usul süzülüp
ava çıkmış ozanın şahini gibi
alçaklara perde perde.

Ne söyleyeyim daha!
En sonra da
dönüştürebileyim
diye kışları
yaza
ve şaraba suyu,
yeleğimin yünü altında
duyulur çarpışları
ufacık, eşsiz bir yumrunun.
Sağa vurması — bir evlenme.
sola vurması — titreyen seraplar bunun.
Gene kimi örtmem gerek
aşk uğruna benim?
Kim tekmelemeye gelecek
sarhoş,
geceyle maskeli, kim?

Bir çamaşırhane.
Çamaşır yıkayan kadınlar.
Çok insan, çok ıslaklık.
Sabun köpüklerinden de ne zevk alırlar?
Bakın bakın,
yağlı kırkayaklar kayboldu artık!
Peki bunlar da ne?
Gök ve şafak kızları mı?

Bir ekmekçi fırını.
Bir ekmekçi.
Ekmek pişirmeye çalışır.
Nedir bir ekmekçi?
Una bulanmış bir sıfır.
Tam o an
örülen ekmekler
oluyor mu sana bir keman!
Keman çalıyor ekmekçi.
Her şey ekmekçiye sevdalı.
Bir kunduracı dükkânı.

Bir kunduracı.
Bir sefil birikinti.
Üç beş çivi daha
çakması gerek
bir çizmeye şimdi.
İşe bakın siz :
harp gibi açılıyor çizmenin konçları giderek,
başında da bir taç kunduracının.
Usta ve şen
bir prenstir şimdi o.

Görün beni işte
bir bayrak gibi yükselmiş yüreğimle.
Akıl almaz mucizesi yirminci yüzyılın!

Ve uzaktan, efendimizin mezarından hacılar gelmekte.
Müminler ayrıldı da boşaldı eski Mekke.


MAYAKOVSKİ'NİN YAŞAMI


Böğürmelerimle telaşa düştü büyükler, bankacdar, nazırlar.

Ortaya çıkıyor
yaldızlı
zırhlar.

«Yürekse her şeyin başı
ne demeye,
ne haltetmeye topladım
paracıklarını, sizi ben?
Nerden geliyor bu çalım,
kim bu hakkı veren?
Kim temmuz havasına çeviren her günü?
Kapatın gökyüzünü telgraf telleriyle!
Sokaklarla kıvırın yeryüzünü!
Kim ki övünmüştür
elleriyle,
tüfek verin!
Okşadığı mı var onu sıcak günlerin?
Hepsi olsun
kirpi gibi
dikenli.
Kirletin dilini ağız dalaşlarıyla onun!»

Yeryüzü ağılına kapatılmışım nasılsa,
boyunduruğunu sürüklüyorum günlerin.
Beynimin içinde
dörtnala at sürüyor
«yasa».

Yüreğimi bir zincir sıkıştırıyor :
«din».
Yan ömür geçti bile, elden ne gelir.
Fenerler gözetliyor beni her yerde, fenerler bir bir.

Tutsağım çoktan beri.
Kurtaramaz beni hiçbir şey;
yok olası yeryüzü tutuyor beni prangasında.
Yetse de yıkayıp arıtmağa sevgim sizleri
gönlümün okyanusu çepçevre evler arasında.

Bağırıyorum...
Duyduğum da
hep anahtar gürültüsü!
Zindancının sırtarması.
Fırlatıyor önüme
bir ışının ucunda
çürümüş bir et parçası.

Sırıtıyorlar :
«oh. oh!»
bense başıboş dolaşıyorum işte
ateşler içinde, sayıklayarak.
Gümbürdüyor yeryüzü güllesi
ayağıma zincirlenmiş de.

Gözlerimi anahtarla kapattı
altın
Bir körü kim tutar elinden?
Sonsuzluğa dek
ben
kapatılmışım demek
saçmasapan bir serüvene!

İşte başkaldırıyor
bağımlı suçlunun esin perileri.
Yere batsın yüce varsayımların yükü!

Sîzler, Brem'in uydurduğu
tavuslara inananlar,
sizler, bitki uzmanı kuşkafalılarm zırvaladığı
güllere inananlar
iletin, e mi,
kuşaktan kuşağa
benim bu eşsiz yeryüzü betimlememi.

Meridyenlerden
ve atlas kemerlerden fışkırıp
köpük köpük
çınlamada altın kasırga :
franklar,
dolarlar,
rubleler,
kuronlar,
yenler,
marklar.

Boğuluyor içinde her şey, kemanlar, tavuklar, atlar, cinler
ve filler
ve yaşamın ıvır zıvırı.
Burun deliklerini
ve boğazı tıkıyor
bu yapışkan gürültü.
«İmdat!»
Bu inilti bile çıkamıyor dışarı.

Ve ortada
kımıltısız, büyük bir ada,
çiçekli halılardan yapılmış.
İşte orada
yaşıyor o benim
her şeyin efendisi
hasmım,
yenilmez düşmanımın ta kendisi.

• Alfred Edmond Brem (1829-84) Alman hayvanbilimclsi ve gezgini.


Zar yok çoraplarından daha ince.
Şık pantolonları en göz alıcısından yollu kumaşın.
Alaca bulaca renkli
kıravatına gelince,
kalın mı kalın boynundan sarkıp
kümbetine sürünüyor işkembesinin.

Ölüyor insanoğlu çevrede.
Ama yükseliyor göğe bir orman gibi
kutlamaya
ululuğunu :
Yaşa!
Bravo!
Aferin!
Hurra!
Viva!
Hoh!
Hosanna!
Maşallah!

Peygamberlerin gücüne verirler yıldırımı.
Aptallığa bak!
Ama o
okumuş Lokke*yi
hem de pek hoşlanarak!
Üzerinde işkembesinin
gülüşü
ışıldatıyor,
çınlatıyor kösteğinin zincirlerini.

* William John Lokke (1863-1930), romanları mutlu sonlarla biten İngiliz romancısı.

Tutulur
dilimiz
şu Yunanlının eserine bakınca.
Düşünürüz :
«Kim
nerede,
ne zaman
yaptı bunları?»
Ama
kendisidir ısmarlayan merhum Fidyas’a :
«Kadınlar istiyorum
etli butlu,
mermerden.»

İyi bir bahane
dört s a a t:
«Canım bir şeyler yemek istiyor
köleler, yine!»
Onun acar ahçısı
tanrı da
sülün eti pişirir efendisine
kille.

Gerinir
bir dişiyi okşadıktan sonra da.
«İster misin
stoklarımdaki en umulmaz yıldızı bile?
Bu arada
onun için
bir sürü Galile
teleskop gözleriyle araştırırlar göğü.

İmparatorlukların altın danasını sarsıyor devrimler,
çoban değiştiriyor insan sürüleri,
ama
gönüllerin taç giymemiş sultanı
senin kılını bile kıpırdatmıyor hiç bir ayaklanma.

Mayakovski, F: 7


MAYAKOVSKİ'NİN TUTKUSU

Duyuyor musunuz?
Duyuyor musunuz bu at kişnemelerini?
Duyuyor musunuz?
Duyuyor musunuz otomobillerin ulumasını?
Bunlar
yıkanmaya giden kentlilerdir Onun bereketinde.

Bir insan bataklığı tüm.
Sürüklüyor beni kalabalık
rasgele bir yere
şaşkın, süklüm püklüm.
Dizginlere asılıyorum bense,
eteklere,
etekliklere.

Bu gördüğüm de ne?
Sen misin?
Oraya mı götürüyorlar?
Yalan, zındıkça bir küfür!
Gözümün bebeğini kan bürümüştür
kızıl feneri gibi
kerhanelerin.

Niçin sen ama?
Dur!
bildiğim daha tatlı zevkler var!
Ulu ormanında kirpiklerin yok bir kırmldama.
Dur!
Geçti gitti bile...
İşte oralarda, başı başlar üstünde.

Işıldıyor kafatası,
bir kundura dense yeri,
dazlak,
pırıl pırıl cilalı deri.
Ancak
son boğumu üstünde
yüzük parmağının
üç pırlanta yanında
bir iki tüy var
dikilmiş.

Yaklaşıyor yosma, görüyorum.
Eğiliyor öpmek için elini.
Dudakları fısıldıyor
küçük tüyler arasında
birine «küçük flütüm» deyip,
birine «küçük bulutum*»,
üçüncüsüne de
işitilmemiş, ünlü bir ad vererek
yaratmakta olduğum.


MAYAKOVSKİ’NİN GÖĞE ÇIKIŞI

Ozanım ben. Hani çocuklara belletirsiniz ya: «Güneş pelinler
üstünden doğar stepte» . Sevilen kadının başıdır aşk yatağında,
bu küçük tüyler arasında beliren.

Ok fırlatıyor o gözler.
Sil gözlerinden bu gülümsemeyi.
Yüreğin isteği tabanca,
gırtlak usturayı özler.»
Büyüyor gönülsemem tutarsız ve şeytanca
bir sayıklamaya gömülüp.

* Küçük flüt ve Küçük bulut, Mayakovski’nin Omnrga’nın flütü
ve Pantolonlu bulut adlı uzun şiirlerini simgeliyor.

Geliyor ardımdan kadın,
suya doğru çekiyor beni,
ya da eğimine doğru damın.
Ortalıkta kar.
Kar veriyor baskın.
Kıvrılıp donarak,
aynanın üzerine
yeniden

düşüp konarak,
kımıltısız bir zümrüt gibi.
Ruh ürperiyor
aynaların eline düşüp,
kaçmasına yok bir olanak.
Ve büyülenmiş
bir adam gibi zor
arşınlıyorum Neva rıhtımlarını.
Yürüyorum,
bir de bakıyorum hep aynı yerdeyim,
kaçmak istesem de
boşuna.
Burnumun dibinde bir ev beliriyor,
donmuş pencereler ardından
çekiliyor şiş karınlı bir şafak.

Orası!

Bir kedi miyavlıyor acı acı,
tütüyor yanarak
bir idare lambası.
Bir zili çalıyorum.
Eczacı!
Eczacı!
Asılıyorum bacaklarımın direklerine.

Büyüyor düşüncelerim,
birbirine dolanarak
geyik
boynuzları.
Gözyaşlanm ıslatıyor
yerde buzlan.
Anıyorum o yitik
cennetimi, yere yatıp boylu boyunca.

Eczacı!
Eczacı!
Nerde diner,
neyle diner
yürekteki
bu onmaz acı?
Gökyüzünün sınırsız ovalarında,
çılgınlığında Büyük Sahra’nın,
çölün o kupkuru deliğinde
kıskançlara yer var mı peki?
Kavanozların ne sırlar saklar?
Bilirsin yüce tüzeyi.
İzin ver şuna
eczacı:
fırlatayım ruhumu
hiç üzülmeden
gök boşluğuna.

Uzatıyor bana gereken!
Bir kafatası.
«Zehir».
İki de çapraz kemik.

Benim için mi bu?
ölümsüzüm ben ama,
benzemem başka müşterilere!
Gözlerim kör,
konuşmam yok,
aklım örtmüş kapısını bir kere.
Ne bulur
içimde
parçalamaya
benim bu zehir?

Azbuçuk anlıyor zavallı.
Meraklılar doluşuyor pencerelere,
dimdik oluyor saclar.

Birdenbire
Dükkânın ortasında yüzmeye başlıyorum.
Tavan açılıyor kendi kendine.
Çığlıklar.
Gürültü.
«Evin üstüne vardı bile!»
Süzülüyorum yukarda enikonu.

Batan günde
kor kesilmiş bir odun gibi kilisenin haçı.
Aşıyorum onu!
Ormanın üstünde
çığlık çığlığa kargalar.
Onları da aşıyorum.

Sözde çırağım daha!

Bütün bildiklerimiz, bütün öğrendiklerimiz
hiçlik kırıntısı,
fiziği, kimyası, gökbilimi hep saçma!
Bir istemek yetiyor ama,
ben de süzülüyorum
arasında bulutların.

Dilediğim yere gidebilirim şimdi!
Her yere.
Baladların şiirsel çamurunu çalkalayın da
türküsünü yakın şimdi, türküsünü yakın
Amerikan ceketli,
cilalı sarı papuçlu
yeni şeytanın.


MAYAKOVSKİ GÖKTE

Geldik bile!

Konuyorum bir bulutun üstüne,
yükümlüyorum
işlerimle
ve yorgun bedenimle bulutu.

Gönülaçıcı bir ver, ilk kez geldiğim.

Bakıyorum sağına soluna.
İşte
iyice yalanmış bir yüzey,
öve öve bitiremediğimiz gök.

Görürüz enine boyuna!

Bir kıvılcım,
bir parıltı,
bir ışıldama
ve
bir gürültü —
ya da
ruh gibi bir şeyler midir
ki usul usul kaymada.

«Kadın oynaktır, değişir...**

* Verdi’nin Rigoletto operasından bir arya: La donna t mobile.

Burada,
g ö k k u b b ed e
müziğini dinlemek Verdi’nin!
Yarığından bir bulutun
bakıyorum gizli gizli
şarkı söyleyen meleklere,
öyle sevimli, dingin,
öyle yollu yordamlı yaşayan meleklere.

İçlerinden biri çıkıp
tatlı tatlı bozuyor
uykulu dilsizliğini:
«Hoşunuza gitti mi
Vladimir Vladimiroviç
bu sonsuzluk, uzayıp giden?»
Aynı tatlılıkla karşılık veriyorum :
«Sevmez olur muyum hiç
bu hoş sonrasızlığı ben!»

Önce sinirleniyor adam :
ne bir köşe var
kendine,
ne çay,
ne içerken okunacak gazete.
Yavaş yavaş alışıyorum gök törelerine.
Yeni gelenler oldu mu
bakmaya gidiyorum ötekilerle birlikte.

«Ne! siz misiniz!»
Sevinçle kucaklaşıyoruz ikimiz.
«Merhaba, Vladimir Vladimiroviç!
«Abraham Vasiliyeviç, merhaba!
Şanına yaraşır
bir ölümle geldi mi
bu ölü buraya acaba?»

Ne ince şakalar, değil mi?

Çok hoşuma gidiyor bu iş,

iyice tadını çıkarıyorum
hep kapının dibinde kalıp.
Bir bakıyorum eşikte
ölü tanıdıklar belirmiş,
yanıma alıp
gösteriyorum burçlara varan yokuşu,
o gözalıcı süsünü dünyaların.

Bütün olayların merkez istasyonu,
bir düğmeler, manivelalar, levyeler kumkuması.
Burası
—dünyalar eriyip gidiyor tembel tembel—
burası
—daha güçlü, daha hızlı çeviriyor bir sürü el.
«Böyle dönmeli hep —budur istedikleri—
dünya batıp gidinceye dek.
Nedir anlamı bunun?
Kanla sulamak mı yeryüzünü?»
Canı cehenneme topunun.
«Gülüyorum telaşlarına, öfkelerine.
Sularlarsa sulasınlar,
bana ne?»

Olabilecek bütün ışınların baş ambarı.
Sönmüş yıldızların atıldığı yer.
Eski bir taslak,
—kimbilir kimden kalmış—
balinalarla ilgili, yarım kalmış bir tasan.

Burada herkes ciddi.
Herkesin işi başından aşkın.
Kimisi bulutları ütülüyor,
güneşin fırınını besliyor kimisi.
Her şeyde korkunç bir uyum
yatkın,
rütbe sırasına göre.
İlişip kakışan yok.
Daha ötesini de gerektirmiyor bu durum.

Önce homurdandılar bana karşı.
«Aylak, boşgezenin biri!» dediler.
Ama yürektir bence her şeyin başı.
Yürek ne gezer gövdesi olmayanlarda?
Ben de şunu ileri sürdüm :
«İstemiyorsanız siz burda beni,
bir kenarda
güzelce uzanıp
üzerinde bir bulutun
oradan seyredeyim olan biteni.»

«Ama pek yakışık almaz bu dedikleriniz.»
«Ya, öyleyse bana siz bir şeyler öneriniz.»

Körükler iç çekiyor zaman, fırınında,
bitmiştir hazırlığı
bir
yeni yılın.
Yılların öd patlatan çığı
geçmektedir
gümbürtülerle.

Sayıya vurmuyorum haftaları.
Bizler ki
zaman kadranına kapatılmışız,
aşkı neden bölmüyoruz günlere peki,
değiştirmiyoruz sevilen adları?

Büyük bir durgunluk.
Serilmişim
ay ışınlarının dibine,
içim yatışsın diye düşlere eğilmişim.
Bir güney plajında vatmışım desem yeri.
Ama daha bir uyuşuk, daha bir sersem.
Aşıp gidiyor her dem
beni okşayışlara gömerek
başımın üstünden sonsuzluk denizleri.


MAYAKOVSKİ'NİN DÖNÜŞÜ

1, 2, 3, 4, 8, 16 yıl, binlercesi, yüzbinlercesi.

Ayağa kalk!
Yeter!
Güneşe bak!
Böyle dilsiz, böyle miskin yatmak da neyin nesi?

Mırıldanıyorum uykulu uykulu :
«Bu böyle ne kükremesi?
Yüreğimi yerinden oynatmağa yeltenen de kim?»

Sabah mı,
akşam mı?
Göklerin solgun aydınlığı hep o bildiğim.

Nice,
nice
nice yüzyıl geçti gitti
günlerin uzaklığında parçalanıp toz olmaya.
Saman yoluna göz gezdirince
belki diyorum
kırçıl sakalım yayılmıştır uzaya.

Düşüyor bir sürü yıldız.
Gözlerimle izliyorum.
Yeryüzüne doğru
gitmede
bu hız!

Unutulmuş istekleri canlanıyor gönlümün
ve hasta
beynim
düş yapıları kurmakta.
—Şimdi
yenidir elbet dedim
ne varsa yeryüzünde.
Ağırlıklar takınır köyler mis kokulu baharla bütün.
Kentler pırıl pırıldır elbet.
Al yanaklı bir ailenin türküsü duyulur bu mutlu günde.

Büyüyor özlemim.

Özlemim gitgide daha sert, daha yaman.

Gözalıcı bir sis yükseliyor görmeyim,
bir bulut geçmesin öteden,
beliriyor sanıyorum
zaman zaman
bir yerlerden yeryüzü.

İyice kendimi verip
arıyorum
dünyayı
öteki noktalar arasında,

işte, işte!

Diktim oraya gözümü.
Seziyorum denizleri,
kartal sesi içindeki dağlan.

işte orada babam.
Hep bildiğim gibi, hiç değişmemiş adam.
Daha ağır işitiyor kulakları yalnız,
biraz da aşınmış
kolcubaşı ceketinin
dirsek bükümü.

O da sinirli.
O da gözlerini dikmiş
toprağa.
Neler gcçiyordur kafasından kimbi
Mırıldanır kendi kendine :
«Belli geldi Kafkasya'ya
bahaı dönemi.»

Ruh sürüleri de
duyuyor
sıla özlemi.

Kentli haydutun öfkesi çınlıyor kaba kaba.

Baba,
canım sıkılıyor!
Canım sıkılıyor, baba!
Ozanların aptalını çekermiş gök
yıldız nişanlarının
iğneleriyle!
Ne yayarsın kendini papaz cüppeleri gibi,
tutarsın kendini bir kardinale eş?
Yaladığın yeter uykulu ışınlarını.
Düş arkama!
Ayaksız mı böyle yalnız?
— Demek kirletecek şeyin yok senin?!
Yeryüzü çamurunda gereği yok demek çizmenin?

Bırakın örmeyi
yıldızlar
çevresinde
yeryüzünün
işkence tacını!
Onlarsa yıkanıyor kan renginde batan günün.

Kanadını parıldatan
kim ötede bilmiyorum
yakınında yeryüzünün.
Olmasın ağaran tan?
Dur!
Bu yol benim de yolum.

Kimi uzanıyorum kuyrukluyıldız gibi,
kimi ebemkuşağmca büzülüyorum.
Yay biçimleriyle bu oyun da ne?
Nedir kıvrılışlarındaki iç daralması? j

Kuleler,
kuleler gösteriyorum
dünyaya, kuleler ki
inanılmaz bir hızla geçer.
Çoktan beri
başıboş ruh düşünüyor
eski
günleri.
Görüyorum avuçlarım
kentlerle dopdolu /
yarımkürelerin.

Kulak ayırt ediyor bazı sesleri şimdi.

Tam yolla!

«Günaydın nine!»
Kaydım asfalt üzerine.
Dikildim.

Alışılmamış gücünden şaşırıyor herkes
bu gök yolcusunun.

Bir sürü ses :
«Bakın bakın,
dam aktaran bir adam
çatıdan düştü.
Herifin şansı varmış!
Ekmek parasını çıkarmak çok zor».

Kalabalık
itiş kakış
uğultulu gününe dalıyor
işlerinin tasmasıyla artık.

Ah! öyle bir gırdak
olmalı,
olmalı da daha beter,
daha korkunç bir kükreme salmalı
kentin gürültüsünü bastırmak için.

Sokakların çılgınca koşusunu kim durduracak?
Trenlerin yeraltı çilesini kim çözebiür?
Kim durduracak
havaya kapkara is salanları,
ki delip geçer her uçak
o dumanları!

Ekvator boyunca
Şikago’lardan
Tombov’lara değin
yuvarlanıyor rubleler.
Herkes kovalıyor onları
boyunları gergin,
çiğneyerek uçtan uca
dağları,
denizleri,
yollan.

Yönetense hep aym dazlak,
hep aynı görünmez varlık onları,
yeryüzünde kankan dansı oynayan büyük efendi,

Kimi bir düşünce kılığına bürünüp,
kimi şeytan,
kimi de bulutlar arkasından parlayan tanrı.

Susun artık filozoflar!
Bilirim niçin
—bırakın tartışmayı—
niçin verilmiştir onlara yaşam.
Koparmak
ve yok etmek için
takvim yapraklarım.

Acımak mı onlara?
Onlar bana acır mı?
Bulvarlar, bahçeler,
dış mahalleler
yedi yuttu beni.
Burda antikacı var mı?
Gösterin bana!
Almak istiyorum bir hançer.

Ne güzel
duymak yaklaştığını
öç saatinin.


MAYAKOVSKİ YÜZYILLARDA

Nereye gidiyorum,
niçin hem?
Koşuyorum her yöne
insan kalabalığının
uğultusu arasında
döne döne.

Petek pencereleri dolaşıyor gözlerim.
güçtür onlara
temmuz,
yabancı, tiksinç.

Söndürdü kent
camlarını, camekânlarım bu ara.

Yorgun ve başı düşük.

Yalnız işte
batan güneş, o kanlı kasap
bulut cesetlerinin karnım deşmekte.

Sürüklenip gidiyorum.

Masalsı bir köprü.
Çıkıyorum üstüne
ve garip bir coşkunlukla bakıyorum yukardaıi.
Oradaydım, iyi anımsıyorum yeri,
Tam bu parıltıydı gördüğüm.
Buydu
öyleyse
Neva dedikleri.

Bir kent vardı burada,
fabrika bacalarının tüten ormanına batmış

çılgın bir kent.
Ve bu kentte
nerdeyse başlayacak
elbette
soluk
ve camsı geceler.

Temmuzun ölümü.

Mayakovski, F: 8

Kor kesilmiş bembeyaz, yok artık gecesi.
Kaçıyor ağzından sayıklamaları fısıltılarla.
Kimi bir hasta arabasının haçı geçmede,
kimi duyulmadan bir el ateş sesi.
Ve yeniden
sessizlik.

Bir evin üstünde
ha düştü ha düşecek saçaktan
ışınlar arasında yürüyorsun, görüyorum,
bunları bir güzel demetliyorsun.
Ben eKmi uzattığım an
kaçıverdin burnumun dibinden sis gibi.

Oradayım yine
taş kesilmişcesine.

Dağıldı geceleyin aylak gezenler,
teninin dokusunu duyuyorum sanki,
soluğunu sanki,
sesini sanki,
ansızın yeniden
hortladın sanki.

Kaçıp gidiverdi büsbütün,
kurtuldu havanın incecik bağlarından.
Gitgide
—yapayalnız—

eridi bir topluluğun içinde.
Dirilen yüreğim titredi ağırdan ağırdan.
Tanıdı beni yeryüzü işkenceleri.
Çok yaşa
deliliğim
çok yaşa!

Ne iyiydi lambalar böyle
sokak ortalarına dikilmiş.
Evler de öyle.
Bir de
bu kabartma at kafası*,
üzerinde
girişin.

«Jukovski sokağı mı bu sokak
yolcu?»

Yüzüme bakıyor
nasıl bakarsa bir çocuk bir iskelete,
kocaman açılmış da gözleri;
savuşmak istiyor elbette.

«Mayakovski sokağı derler bu sokağa bin yıldan beri.
Canına kıydığı yer burası işte sevgilisinin kapısında.»
Kim?
Ben mi? Canıma mı kıydım ben?
Lafa bak!
İnce ince oy sevincini, işle yüreğim!
Uçuyorum
pencereye doğru.
Gök alışkanlığı, ne olacak.

Pencere yukarda.
Yükseliyorum kattan kata.
Pencere perdeyle örtülü.
İpeğin ardından seçtim,
oda
bildiğim oda benim.


* Lili Brik’in Leningrad’da, Jukovski sokağındaki 7 no. lu evinin
cümle kapısı üstünde kabartma bir at kafası varmış.

Bin yıl geçmiş aradan, kalmışsın yine gencecik.
Uzanmışsın
ışıldayan aydan mavileşmiş saçlarınla.
Bir an...
Ne var ki
ay
saçsız bir pembelik.

Sonunda geldim.

Uyuyorlar daha.
Elim
sıkıyor hançeri.
Kayarak
bir göz atıyorum içeri
ve başlıyor bende aşk
yeniden,
aşk
ve acıma.

Merhaba!

Elektrik yanıyor.
Yuvalarından uğramış iki çift göz.
«Kimsiniz siz?»
«Kim olacak, Nikolayev’im,
mühendis.
Bu ev de kendi evim.
Peki ama siz kimsiniz?
Ne diye karımı tedirgin ettiniz?»

Başka bir oda bu
titreştiği sabahın.
Çırpıntılı dudak uçlan
ve çırçıplak gövdesiyle
yabancı bir kadm.

Dar attım kendimi dışarı.

Tüylü,
kocaman,
cam yanmış bir gölge gibi
iniyorum ay ışığı örtülü
duvardan aşağı.
Kiracılar koşuyor savurarak geceliklerini.
Taşlara çarpıyorum küt diye.
Kapıcı bir köşede sıkıştırıyor beni.
«Nereye gitti yoldaş
kırk iki numaradaki kadın?»
«Bakarsan söylentiye
fırlatmış pencereden kendini
erkeğe doğru.
Yatarlarmış
sarmaş dolaş.»

Nereye gitmeli şimdi?
Ne çıkarsa bahtımıza,
ha kır, ha deniz.
Nasıl isterseniz!
Tralya-ya, dzin-dza,
tralya-ya, dzin-dza,
tralya-ya-ya.

Boynumda ışıkların akan düğümü sımsıkı,
sürükleneceğim kavrulan yazda!
Şakırdayacak ellerimde
kelepçeler gibi tıpkı
aşk yüzyılları.

Yok olacak her şey.
Hiçliğe dönüşecek.
Ve devindiren varlık
yaşamı
son ışığını kullanacak
son güneşin artık
karanlığına karşı gezegenlerin.

Daha sert,
daha keskin
acım sürecek yine,
beııse kalakalacağım
gömülüp alevlerin içine
sönmeyen odun yığınında
yasak aşkın.


SON

Yeniden toplanıyor
sonsuzluk
cezaevine
serseri!
Hangi göğe doğru gitmeli,
hangi yıldıza doğru gitmeli yine?

Altımda
yeryüzü,
o binlerce kiliseli
yeryüzü başladı
ölüm duasına.

Vladimir Mayakovski
Çeviri: Sait Maden

07 Ocak 2016

Böyleydi Eskiden

İnsanoğlu aşkı doğduğunda getirir,
ama iş güç,
para pul
ve buna benzer bir sürü şey,
kurutur gönlünüzün verimli toprağını.
Yüreğin üstünde beden giysisi vardır,
bedenin üstünde de gömlek.
Ama iş bu kadarla kalmaz
adamın biri -
bir salak! -
bu gömleğe kol kapağı takmış,
göğüs kısmını da kolalamıştır.
İnsanoğlu yaşlandıkça fikir değiştirir
Kadın süslenir.
Müller eğitimine başlar erkek.
Ama çok geç.
Deri kırışıklıklarla dolmuştur.
Aşk çiçeği açar,
açar,
ve solar.
Ben de bol bol getirdim aşk verisini.
ama insanlar,
daha küçücük yaştan başlayarak
çalışmaya göre koşullanır.
Bense -
Rion kıyısında koşar
sürterdim
hiçbir şeye aldırmadan.
Kızardı anacığım:
"Ah korkunç haylaz, ah!" diyerek.
Kırbaç gibi şaklatırdı kemerini babam.
Bense
cebimde üç düzmece ruble
üçkağıt oynamaya giderdim erlerle.
Ne sırtımda bir gömlek
ne ayağımda bir pabuç.
Kutaissi Fırınında kavurur,
ya da güneşe verirdim sırtımı
ve işkembemi,
içim bulanana dek.
Kendinden geçerdi güneş:
"Üst üste konmuş üç elma gibi mübarek!"
bu oğlanda var besbelli -
altı okka bir yürek.
Ve hınzır, anasını belliyor bu yüreğin

Baksana a canım,
nasıl oluyor da sığdırıyor beni
ırmakları
ve uzayıp giden kayalıkları,
o kuş kadar yüreğe?

Vladimir Mayakovski
Çeviri: Bertan Onaran

03 Ağustos 2014

Omurganın Kavalı

Dumanlar içinde mavi olmayı unutan
gökyüzü,
paçavralar giyinmiş
sığıntı gibi bulutlar,
son aşkımla tutuşacaksınız bütün!
Sevinç çığlıklarımla bastıracağım
ordular
gürültünüzü!
Siz ki bir yuvanın sıcaklığını unutmuşsunuz,
dinleyin !
Ve çıkın artık siperlerden:
bitirmeseniz de olur
savaşı..
Ne en korkunç dövüşlerin,
ne de
kan tüten yaraların en derini
solduramaz aşk sözlerini!
Bilmez olur muyum hiç
sevgili Almanlar!
Dudaklarınızın ucunda hep
Goethe’nin
Gretchen’i var...
Ama o,
yüzyıllardır sayıkladığınız
tombul
pembe tenli kız,
neme gerek benim!
Seni söylüyorum türkülerimde
şimdi ben,
makyajlı
kızıl saçlı sevgilim!
Bu kasatura uçları gibi
sivri
günlerden,
yaşadığımız,
yüzyılların sakalı ağardığında
kalacak olan
sensin yalnız!
Bir de ben...
o kentten
bu kente...
senin ardında!
Londra’nın
kalın
sisinde yitirsem seni,
alev dudaklarıyla
gece lambalarının
gene de uzanır
öperim..
............................................
Dalgın
ve hüzünlü,
köprüden geçsen:
"Aşağısı da güzel" diye düşünerek,
"Ve ölmek
de belki güzeldir !" diyerek,
bil ki benim
köprünün altında akan,
benim la Seine,
benim çağıran seni
çürümüş dişlerini göstererek..
...............................................
Güçlüyüm ben,
gerekliyim çünkü onlara.
"Sıran geldi!"
deseler günün birinde,
savaşa itseler beni,
vurulsam:
Kan değil
adın fışkırır
yırtık dudaklarımdan..
İster
taç giydirsinler,
ister -
se Sainte - Hélène ’e sürsünler:
Hayat fırtınalarının dalgalarını
gene de
ben
mühürlerim!
Ellerim
kelepçelidir evet
ama evrenin
tahtıdır yerim!
Siz
ürkek çocukları
hüznün,
ve siz
gökyüzünün
mavi olduğunu unutanlar!
Dinleyin artık
susun da!
Belki de
son
aşkıdır
bu
gökyüzünün:
onulmaz yarası
kanar da kanar
veremli ciğerlerimin dokusunda.


Vladimir Mayakovski
Çeviren : Attilâ Tokatli

05 Mart 2014

Seviyorum

İnsanoğlu aşkı doğduğunda getirir
Ama iş güç,
Para pul,
Ve buna benzer bir sürü şey
Kurutur gönlünüzün verimli toprağını.
Yüreğin üstünde beden giysisi vardır,
Bedenin üstünde de gömlek.
Ama iş bu kadarla kalmaz.
Adamın biri,
Bir salak-
Bu gömleğe kol kapağı takmış,
Göğüs kısmını da kolalamıştır.
İnsanoğlu yaşlandıkça fikir değiştirir
Kadın süslenir
Müller jimnastiğine başlar erkek.
Ama çok geç.
Deri kırışıklarla dolmuştur.
Aşk çiçeği açar,
açar,
Ve solar.


Vladimir Mayakovski
Çeviri: Bertan Onaran

18 Nisan 2013

Şair İşçidir

Bağırırlar şaire:
'Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni.
Şiir de ne?
Boş iş.
Çalışmak, harcınız değil demek ki...'
Doğrusu
bizler için de
en yüce değerdir çalışmak.
Ve kendimi
bir fabrika saymaktayım ben de.
Ve eğer
bacam yoksa
İşim daha zor demektir bu.
Bilirim
hoşlanmazsınız boş lâftan
kütük yontarsınız kan ter içinde,
Fakat
bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:
Kütükten kafaları yontarız biz de.
Ve hiç kuşkusuz
saygıdeğer bir iştir balık avlamak
çekip çıkarmak ağı.
Ve doyum olmaz tadına
balıkla doluysa hele.
Fakat
daha da saygıdeğerdir şairin işi
balık değil, canlı insan yakalamadayız çünkü.
Ve doğrusu
işlerin en zorlusu
yanıp kavrularak demir ocağının ağzında
su vermektir kızgın demire.
Fakat kim
aylak olduğumuzu söyleyerek
sitem edebilir bize;
Beyinleri perdahlıyorsak eğer
dilimizin eğesiyle...
Kim daha üstün, şair mi?
yoksa insanlara
Pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek de bir motordur çünkü
ve ruh, onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler.
Vücut ve ruh emekçileriyiz
aynı kavganın içinde
Ve ancak ortak emeğimizle
bezeriz evreni
marşlarımızı gümbürdeterek
Haydi!
laf fırtınalarından
ayıralım kendimizi
bir dalgakıranla.
İş başına!
Canlı ve yepyeni bir çalışmadır bu.
Ve ağzıkalabalık söylevci takımı
değirmene yollansın dosdoğru!
Unculuğa!
Değirmen taşı döndürmeye laf suyuyla!


Vladimir Vladimiroviç Mayakovski


28 Şubat 2013

Bilirim Sözcüklerin Gücünü

Bilirim gücünü sözcüklerin, o çınlayan sözcüklerin ben;
onların değil, o yığınları coşturan, kendinden geçiren,
başka sözcüklerin gücünü, çıkarıp ölüleri topraktan
tabutları meşeden adımlarla götürenlerin her zaman.

Gün olur okunmadan, basılmadan atılırlar da sepete,
bir çıktıları mı oradan gemi azıya alırlar elbette,
gümgüm öterler yüzyıllar boyu, tırmanıp gelen trenlerdir
öpüp yalamağa nasır tutmuş ellerini şiirin bir bir.

Bilirim gücünü sözcüklerin. Esip geçmiş de bir rüzgâr
bir halayın topraklarına düşmüş taçyapraklarıdır bunlar.
İnsandır bütün ruhu, dudakları ve bütün iskeletiyle.


Vladimir Mayakovski

Çeviren : Sait Maden

16 Ocak 2013

Lili'ciğim (Mektup Yerine)

Tütün dumanı kemiriyor havayı.
Oda
Kruçyonıh’ın Cehennem’ inden bir bölüm gibi.
Anımsıyor musun
İlk kez
ardında bu pencerenin
tutkudan çıldırmışçasına
okşamıştım ellerini.
Şimdi
oturuyorsun aynı yerde,
yüreğin
demirden bir kılıf içinde.
Ve yarın
paralayan sözlerle
kovacaksın belki beni
Ve loş antrede
uzun süre
titreyişlerle sarsılan bir kol
bulamayacak
ceketteki yerini.
Çıkacağım, ezilmiş.
Fırlatacağım vücudumu sokağa.
Yabanıl
çılgın
umutsuzlukla paramparça.
Hayır
gerek yok buna,
sevgilim,
biriciğim,
gel
vedalaşalım şimdiden.
Ağır bir gülle gibi
aşkım
nereye kaçarsan kaç
asılıdır sana
nasıl olsa.
Bırak
son bir haykırışla uluyayım
horlanmışlığın acı yankısını.
Çalışmaktan
anası ağladığında öküzün
gider
salar kendini soğuk sulara.
Aşkından başka
deniz yok bana,
ve gözyaşları da
bir erinç
koparamıyor ondan.
Yorgun fil
sessizliği aradığında
yatar
kızgın kumlara saltanatla.
Aşkından başka
güneş yok bana.
Ve bilmiyorum bile
neredesin şimdi ve kiminle.
Eğer
bir başka şair olsaydı
böylesine üzdüğün,
onarırdı acısını
parayla ve ünle.
Fakat
sevinç vermiyor bana hiçbir çınıltı
senin sevgili adının
çınıltısından başka.
Atmayacağım
bir boşluğa kendimi,
zehir içmeyeceğim.
Ve dayayıp
şakağıma namluyu
çekmeyeceğim tetiği.
Ağzı hiçbir bıçağın
bakışların kadar senin
kesemez beni.
Yarın unutacaksın
seni taçlandırdığımı,
ve yakıp tükettiğimi
çiçeklenmiş bir ruhu
aşkla.
Ve uçarı günlerin fırtınalı karnavalı
dağıtacak
sayfalarını kitaplarımın.
Sözlerimin kurumuş yaprakları mı
durduracak seni
çırpınan soluğuyla.
Bırak hiç değilse
son bir sevgi dalgası sereyim
beni bırakıp giden adımlarının altına.

Vladimir Mayakovski
Çeviren : Ataol Behramoğlu

01 Ocak 2013

Herkes ve Herşey İçin

Hayır.
Olamaz.
Sevgilim, sen de mi kızdın bana?
Niçin?
Bak
geldim,
çiçek de getirdim,
ama, ama...asla bir kötülük
yapmadım sana!

Solgun bir yüzle,
düştüm kaldım sendeleyerek.
Sokak döndü durdu çevremde.
Duydum kesik kesik fren seslerini.
Esiyor rüzgar
acıtıyordu yanaklarımı.
Bu denli kargaşa hiç olmamıştı.

Başkentin karmaşasında
baktım çevreme
çok sert bir yüzle.
Hüzünlü,
sanki ölüm döşeğindeydim.
Yüreğim de yitik bu arada.

Bir kötülük yapmıyorsun bana,
ama
ilgilenmiyorsun da benimle.
Artık
hüç umurunda değilim.

Aşk!
Sen vardın usumda hep.
Yeter!
Bitirin bu aptalca oyunu.
İsterseniz
eleştirin beni,
en görkemli
serseriyim ben.

Anımsar mısın?
Sırtındaki haçın altında iki büklümken
bir anlığına durdu İsa.
Onu izleyen kalabalık
bağırdı o anda gülerek:
'Yürüsene, aptal! ' dediler.

Doğru!
Acımasızsın.
En zorlu gününde
bağırırsın bir zavallıya.
Rahat vermez, kargışlarsın onu.
Ama biz hazırız zaten
buna.

Durumlar işte böyle!

Ant içerim ki dürüst olacağım,
bir kız verin bana.
Genç
güzel bir şey olsun.
Hiçbir kötülük etmeyeceğim,
yalnızca saflığını bozacağım onun
iğneleyici sözlerimle.

Göze göz! Dişe diş!

Hiç aralıksız
düşündüm binlerce kez öç almayı.
Korkutun
isterseniz beni.
Suçlu ortada zaten
değil mi?

Göze göz! Dişe diş!

Öldürün
gömün beni.
Kurtulurum oradan,
yaparım elimden geleni.
Ama
bir köpek gibi,
geleceğim arkanızdan sizin,
saldıracağım size hep!

Geceleyin birden uyanaksın.
Çünkü gürleyeceğim bet sesimle.
Hiç rahat yüzü de
vermiyorsun bana.
Kalmadı farkım
bir tutsaktan.
Ama güçlüyüm yine de ben!

Boynuzları tellere takılmış
bir geyik gibiyim.
Gözlerim kan çanağına dönmüş.
Bir zavallı da olsam
dikileceğim bütün gücümle
göstereceğim herkese yüzümü.

İnsan kaçamaz!
Pis,
pişman bir durumda.
Gerekirse yatar soğuk taşlarda.
Ben de çizeceğim bir dinsizin resmini
Çar'ın kapısına.

Kuruyun ırmaklar, dindiremesin Çar susuzluğunu.
Onu ilençleyin!
Güneş, ışığını harcama onun için boşuna!
Binlerce yoldaşım
dışlansın alanlarda!
Ve en sonunda geldiğinde o
çağların ötesinden
üşüyerek,
anlayacak son günlerini tükettiğini.
Haydutları, kıyıcıları
kurtaramayacak onu.

Gün doğuyor.
Açıldıkça açılıyor gökyüzü,
yutuyor geceyi
yavaş yavaş.
Pencereler ışıl ışıl
tavalar sımsıcak.
Dökülüyor güneş kentin üzerine.

Ey kutsal öç!
Önderlik et bana
çok güçlüsün
yaşıyorsun dizelerimde.
Benim bu yüreğim,
söyleyecek sana her şeyi
tıka basa dolu o.

Geleceğin insanları!
Nasılsınız?
Tanımalıyım sizi.
Buradayım,
bütün acılarımla.
Yaralarım sızlıyor...
Size bırakacağım her şeyimi
o mutlu ülkümü.

(1916)


Vladimir Vladimiroviç Mayakovski

Sergey Yesenin'e

Sen gittin,
diyorlar
yukarılarda bir dünyaya.
Sonsuzlaşma-
Uçuyorsun,
parıldayan yıldızlara çarparak.
Ne borç var artık bize,
içki ne de

Ayılma.
Hayır, Yesenin,
oh
çekmek değil benim istediğim.
Görüyorum ben
kesik bileklerinle sendeleyişini
Ve alayla değil
acıyla
düğümleniyor yüreğim.
Görüyorum
bir kemik çuvalı gibi
yere atışını gövdeni.
-Dur! diyorum.
Bırak!
Delirdin mi sen?
Sürer mi ölümü
hiç insan
tebeşir tozu gibi
yanaklarına?


Sen ki çok daha
iyi verirdin ölüme
ağzının payını herkesten.
Yeryüzünde başka
kimsede olmayan
o efece konuşmanla.
Niçin?
Nedeni ne?
Donup kalıyorum şaşkınlıktan.
Homurdanıyor eleştirmenler:
-Bizce, bunun asıl nedeni
Şu...
ya da bu...
ama daha çok,
kopmak toplumdan,
Çok fazla bira
ya da şarapla kafayı çekmesi.
Başka deyişle
satsaydın
bohemleri
işçi sınıfına, diyorlar.
Sınıf bilincin olsaydı,
bak, bu gelmezdi başına.
Oysa işçiler de
kvastan sert içkilerle
kafayı çekiyorlar.
O sınıf da içerek
güzelce sıçıyor kendi ağzına.
Başka deyişle
Parti'den biri
denetleseydi seni
Sağlansaydı böylece
asıl önemi
içeriğe vermen.
Yazardın o zaman
her gün
o dizelerin
yüzlercesini
Uzun uzun
ve sıkıcı
Doronin de gördüğümüz türden
Ama bence
böylesi bir deliliğin içine düşseydin
Sen çok daha önce
son verirdin
yaşamına.
Votkadan gitmek daha iyidir
inan bana
Böylesi sıkıntıdan boğulmaktansa.
Hiçbir zaman söyleyemeyecekler
nedenini bize
seni yitirişimizin.
Şuracıkta duran
çakı mı, yoksa ip mi?
Ama bulunsaydı
mürekkebi, elbette
Angelleterre otelinin
damarlarını kesmen
ve ölüp gitmen
gerekmezdi.
Sana öykünenler çıldırdılar sevinçten:
bir daha, bir daha!
Neredeyse bir yığın insan
zıvanadan çıkıp
öldürdü kendini.
Neden çoğaltmalı
intiharları
böyle sayıca?
Daha kolay değil mi
mürekkeple doldurmak
oteldeki şişeleri!
Sonsuza dek
kilitlendi artık dilin
arkasında dişlerinin.
Benim bu bilmecemsi sözlerim
yersiz
bir bilgiçlik sayılmamalı
Halkımız,
yaratıcısı ve yaşatıcısı o güzel dilimizin,
Yitirdi ölümünle
yansılı sesler üreten
en güçlü çırağını.
Ve o herifler tayışıp duruyorlar
ölü şiir döküntülerini
Geçmiş,
gömülmüş ölülerden
hemen hiçbir yeniliği olmayan.
Üstüste yığıyorlar
tatsız uyaklarını
mezara toprak atar gibi: daha beterlerini.
Onurlandırmak için oğlunu
Esin Peri'sinin bile
işine yaramayacak olan.
Sana yaraşacak
bir anıt henüz dökülmedi
Hani nerde o anıt,
döğülmüş tunçtan
ya da yontulmuş mermerden?
Oysa çoktan doldurdular
yığın yığın
parmaklarının dibini
Çöplerle,
adama sözcüklerinden, anılardan, o bok püsür şeylerden.
Adın
hıçkırıklarla birlikte doldurdu mendilleri.
Sözcüklerini
geveleyip duruyor Sobinov ağzında
Kıvrılıp oturmuş da
altına suyu çekilmiş bir kayın ağacının-
'Hiçbir şey söyleme,
ah dostum,
içini de çek-me ne olursun.'
Ah,
sen onu ne kimbilir nasıl da alaya alırdın,
Şu Leonid Lohengrinski'yi,
baş belası, tanrının!
Ortalığı kimbilir
nasıl da ayağa kaldırırdın:
'izin veremem
şiirsel gargaralarına
anıran eşşeklerin! '-
Sağır ederdin kulaklarını
üç ayaklı ıslıklarınla, sonra,
Yazdıklarının hepsini
kıçlarına sokmalarını söylerdin.
Harcardın bozuk para gibi
o yeteneksiz heriflerin hepsini,
Doldururdun
smokin ceketlerinin
kara yelkenlerini,
Öyle ki savrulurdu
sağa sola
Kogan gibileri,
Süngüleyerek
sivri bıyıklarıyla
gelip geçenleri.
Oysa bu arada
sayısı hiç de azalmadı
bu serserilerin.
Çok zorlu bir iş
onları sayıca geride bırakmak.
Yaşam
yepyeni bir biçimde
yeniden kurulacak.
İşte o zaman
yepyeni şarkılar söylenmeye başlayacak.
Böyle bir çağda
ağırlaşıyor sorunları
kalemin,
iyi ama, gösterin bana
sizi ey zavallı
hortlaklar sürüsü, hadi
Nerede görülmüştür
ve ne zaman
yüce bir kişinin,
Dikenli yolları bırakıp da
gül bahçelerini seçtiği?
Sözcükler
yönlendirir
insanoğlunun güçlerini.
Yürüyün!
Arkamızda
zaman patlasın
bir mayın gibi.
Bizim geçmişe sunacağımız
yanlızca
bukleleri
Rüzgarda
geriye savrulan saçlarımızın.
Eğlenceye ayrılacak yeri yok
gezegenimizin.
Yarınlardan
koparıp
almalıdır mutluluğu
insan.
Şu yaşamda
en kolay iştir ölmek
Asıl güç olan
yepyeni bir yaşama
başlamak.

1926


Vladimir Vladimiroviç Mayakovski

Sonuç

Hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır…

Sonuç ;

Hiçbir şey silemez aşkı,
ne tartışmalar
ne ayrılık.
Bir de bakarsın
yeniden gözden geçirilmiş, ölçülüp biçilmiş,
üstünde düşünülmüştür.
Ve şimdi düzyazı parmaklı
sancağımı kaldırıyor,
doğdum doğalı ve yürekten,
sevdiğime,
ölene dek de seveceğime
yemin ediyorum.


Vladimir Vladimiroviç Mayakovski

Dinleyin

Dinleyin !
Bu yıldızları böyle
her gece
niçin yakarlar ?
Herhalde birisine gerekli diye?
Herhalde yanmalarını isteyen birisi var?
Ve herhalde birisi
bu balgam parçalarını
inci diye sayıklar?
Ve zorlayıp
bir öğle vakti kalkan toz borasını
Tanrı katına varır
geç kalmak korkusu yüreğinde
yalvarır

öper Tanrı' nın elini merhamet dilenerek
ağlar -
anlatır kendisine niçin bir yıldız
gerektiğini -
bu azaba yıldızsız katlanamayacağını
Ve sonra o birisi
gezdirir boğuntusunu diyar diyar
sakin gözükmeğe çalışarak:
"Şimdi daha iyisin değil mi?"
diye sorar
yoluna ilk çıkana
"Korkmuyorsun artık
değil mi?"
Dinleyin!
Yaktıklarına göre bu yıldızları
böyle
her gece
Birisinin işine yaramaları şart
öyle değil mi
ve şart olsa gerek
gene her gece
hiç olmazsa bir yıldızın yanıp sönmesi..


Vladimir Mayakovski

Son Mektup

‘Olay kapandı’ derler ya
işte bu da öyle,
Aşkın kayığı
günlük yaşama çarptı.
Ödeştim yaşamla.
Bütün olup bitenleri
acıları
mutsuzlukları
ve karşılıklı hataları
tartışmakta bir fayda yok.
Sizler
mutlu olun!

Vladimir Mayakovski

29 Ekim 2012

Bende Öyle

Filo bile sonunda limana döner,
tren soluk soluğa koşar gara doğru,
Bense ondan daha hızlı koşmaktayım sana
-çünkü seviyorum-
budur beni çeken, sürükleyip götüren.
Cimri şövalyesi Puşkin’in, iner
bodrumunu karıştırıp seyretmeye.
Ben de, sevgilim
döner dolaşır gelirim sana.
Taparım,
benim için çarpan o yüreğe.
Sevinçlisinizdir evinize dönerken.
Atarsınız tıraş olurken, yıkanırken,
kirini pasını vücudunuzun.
Ben de aynı
sevinçle dönerim sana-
evime dönmüyor muyum
sana doğru
koşarken?
Yeryüzü insanları toprak ananın koynuna dönerler sonunda.
Hepimiz döneriz en son yuvaya.
Ben de öyle,
bir şey var
beni sana çeken
daha ayrılır ayrılmaz,
birbirimizden uzaklaşır uzaklaşmaz.

Vladimir Mayakovski

10 Eylül 2012

Son Mektup

Hepinize!..
İşte ölüyorum. Kimseyi suçlamayın bundan ötürü.
Hele dedikodudan, unutmayın ki, merhum nefret ederdi.
Anacığım, kardeşlerim, yoldaşlarım! Bağışlayın beni.
İş değil bu, biliyorum (kimseye de öğütlemem),
ama benim için başka bir çıkar yol kalmamıştı.
Lili, beni sev.
Hükümet yoldaş!
Ailem: Lili Brik, anam, kız kardeşlerim
ve Veronika Vitoldovna Polonkaya’dan ibarettir.
Yaşamalarını sağlarsan, ne mutlu bana..
Bitmemiş şiirleri Brik’lere verin, ne lazımsa onlar yapar.
“Bir varmış bir yokmuş” derler hani:
Aşkın küçük sandalı
hayat ırmağının akıntısına
kafa tutabilir mi?
Dayanamayıp parçalandı işte sonunda…
Acıları mutsuzlukları
karşılıklı haksızlıkları
h a t ı r l a m a ğ a b i l e d e ğ m e z:
Ödeşmiş durumdayız kahpe felekle.
Ve sizler mutlu olun
yeter

(Şairin cesedinin yanında bulunmuştur)
Mayakovski
(Attila Tokatlı)