Blogda bugüne kadar paylaştıklarımı pdf e dönüştürüp herkesin ulaşabileceği şekilde google drive'a yükledim. Ortaya 13150 sayfalık bir e-kitap çıktı. Arzu edenler aşağıdaki linkten bilgisayarlarına indirebilirler. Bu çalışmanın 4 yılın emeği olduğunu söylediğimde Güneş Hanım, "Hayır bunlar bir ömür biriktirdiklerin" diye düzeltti. Haklıydı. İlk yirmili yaşlarımın başında başladım beğendiklerimi veya altını çizdiğim satırları derlemeye. O zamanlar -şimdiki teknolojik imkanlar olmadığından- üşenmez daktilo eder, sonra da bunları tek nüsha kitap şeklini vermeye çalışırdım. Her ne kadar kişisel küçük anekdotlar bulunsa da paylaştıklarımın kaynağını belirtmeye ve aslına uygun paylaşmaya özen gösterdim. Umarım edebiyatla ilgilenenler istifade eder. Keyifli okumalar.
İndirme linki:
https://drive.google.com/file/d/0B7qBZYNqtrrrTzZMQzFqT3VRcE0/view?usp=sharing
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
29 Mart 2015
28 Mart 2015
Virginia Woolf'un eşi Leonard'a bıraktığı veda mektubu
Canım,
Yeniden aklımı kaçıracağıma eminim;bu berbat dönemlerden birine daha tahammül edemeyeceğimizi hissediyorum. Bu kez iyileşmeyeceğim. Sesler duymaya başladım, dikkatimi toplayamıyorum. Bu yüzden en iyi şey neyse onu yapacağım. Sen bana dünyadaki en büyük mutluluğu verdin. Elinden geleni yaptın. Bu korkunç hastalık gelene kadar iki insanın bizim kadar mutlu olabileceğini sanmazdım. Artık bununla savaşamıyorum, senin hayatını berbat ettiğimin farkındayım, ben olmasam çalışabilirsin. Çalışacaksın da, buna eminim. Görüyorsun, şunu bile doğru dürüst yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şu: Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. Bana çok sabır gösterdin, inanılmaz derecede iyi davrandın. Bunu söylemek istiyorum; zaten herkes biliyor bunu. Kurtulmam mümkün olsaydı beni kurtaran sen olurdun. Her şeyimi yitirdim, yalnızca senin iyi biri olduğuna inancım kaldı geriye. Senin hayatını daha fazla rezil edemem. Bizden daha fazla mutlu olabilecek iki insan yoktur.
Virginia Woolf
Virginia Woolf 28 Mart 1941 günü, evinde yukarıdaki satırları kocasına yazdı, sonra çıktı, yakındaki nehre gitti, ceplerine taş doldurdu ve suya girdi. 59 yaşındaydı.
Yeniden aklımı kaçıracağıma eminim;bu berbat dönemlerden birine daha tahammül edemeyeceğimizi hissediyorum. Bu kez iyileşmeyeceğim. Sesler duymaya başladım, dikkatimi toplayamıyorum. Bu yüzden en iyi şey neyse onu yapacağım. Sen bana dünyadaki en büyük mutluluğu verdin. Elinden geleni yaptın. Bu korkunç hastalık gelene kadar iki insanın bizim kadar mutlu olabileceğini sanmazdım. Artık bununla savaşamıyorum, senin hayatını berbat ettiğimin farkındayım, ben olmasam çalışabilirsin. Çalışacaksın da, buna eminim. Görüyorsun, şunu bile doğru dürüst yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şu: Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. Bana çok sabır gösterdin, inanılmaz derecede iyi davrandın. Bunu söylemek istiyorum; zaten herkes biliyor bunu. Kurtulmam mümkün olsaydı beni kurtaran sen olurdun. Her şeyimi yitirdim, yalnızca senin iyi biri olduğuna inancım kaldı geriye. Senin hayatını daha fazla rezil edemem. Bizden daha fazla mutlu olabilecek iki insan yoktur.
Virginia Woolf
Virginia Woolf 28 Mart 1941 günü, evinde yukarıdaki satırları kocasına yazdı, sonra çıktı, yakındaki nehre gitti, ceplerine taş doldurdu ve suya girdi. 59 yaşındaydı.
düşen kiraz çiçeği gibi
Yapabilseydim
düşen kiraz çiçeği gibi
söylerdim şiirimi
Matsuo Başo
Hayyam eski öğrencisi Semerkantlı Nizami'yle 1112 ya da 1113 yılında karşılaşır. Samimi bir söyleşi sırasında Hayyam der ki: "Benim gömütüm öyle bir yerde olacak ki, kuzey rüzgarları yılda 2 kez üstümü tomurcuklar, çiçeklerle örtecek." Hayyam'ın boş laf etmeyeceğine inandığı halde bu sözü kuşkuyla karşılayan Nizami, Hayyam öldükten 4 yıl kadar sonra Nişabur'a gider: "Mezarı buldum. Bir bahçe duvarının dibindeydi. Armut ve şeftali ağaçlarının dalları sarkıyordu. Meyve dolu dallardan o kadar çiçek ve tomurcuk dökülmüştü ki Hayyam'ın yattığı yer görünmez olmuştu. Yıllar önce söylediğini anımsadım da ağladım."
düşen kiraz çiçeği gibi
söylerdim şiirimi
Matsuo Başo
Kaynak: www.piktobet.net/
27 Mart 2015
Şevki Yok
Gül hazîn... sünbül perîşan... Bâğzârın şevki yok..
Derdnâk olmuş hezâr-ı nağmekârın şevki yok..
Başka bir hâletle çağlar cûybârın şevki yok..
Âh eder, inler nesîm-i bî-karârın şevki yok..
Geldi ammâ n’eyleyim sensiz bahârın şevki yok!
Farkı yoktur giryeden rûy-ı çemende jâlenin.
Hûn-ı hasretle dolar câm-ı safâsı lâlenin.
Meh bile gayretle âğûşunda ağlar hâlenin!
Gönlüme te’siri olmaz âteş-i seyyâlenin.
Geldi ammâ n’eyleyim sensiz bahârın şevki yok!
Rûha verdikçe peyâm-ı hasretin her bir sehâb..
Câna geldikçe temâşâ-yı ufuktan pîç ü tâb..
İhtizâz eyler çemen.. izhâr eder bin ızdırâb..
Hem tabîat münfail hicrinle.. hem gönlüm harâb…
Geldi ammâ n’eyleyim, sensiz bahârın şevki yok!
Recaizade Mahmud Ekrem
Derdnâk olmuş hezâr-ı nağmekârın şevki yok..
Başka bir hâletle çağlar cûybârın şevki yok..
Âh eder, inler nesîm-i bî-karârın şevki yok..
Geldi ammâ n’eyleyim sensiz bahârın şevki yok!
Farkı yoktur giryeden rûy-ı çemende jâlenin.
Hûn-ı hasretle dolar câm-ı safâsı lâlenin.
Meh bile gayretle âğûşunda ağlar hâlenin!
Gönlüme te’siri olmaz âteş-i seyyâlenin.
Geldi ammâ n’eyleyim sensiz bahârın şevki yok!
Rûha verdikçe peyâm-ı hasretin her bir sehâb..
Câna geldikçe temâşâ-yı ufuktan pîç ü tâb..
İhtizâz eyler çemen.. izhâr eder bin ızdırâb..
Hem tabîat münfail hicrinle.. hem gönlüm harâb…
Geldi ammâ n’eyleyim, sensiz bahârın şevki yok!
Recaizade Mahmud Ekrem
uzak çok uzaklara bakmakla nişanlı
kar başlıyor yeniden,
çölde kum, kumda bir at, hafızada leyla.
çatısı yok evlerin.
nar bahçelerinde kuğuyu bekliyorum.
fısıldasam sesimi duyacak.
(hasat zamanı. buğdaylar yandı yanacak. oraklarımda ölü kuşlar)
güneşe bak diyor leyla, orada karanlık yok, yanmak var.
soluğumu öpen karınca
yataklara devriliyor
öpsem uyanacak leyla
aylardan muharrem, yevmiyeler yarım
kederler tam
salıncağın ipi kopuyor
saatimin kadranı
su motorları, helezonlar, buğday sapları
karışıyor kanıma,
bakışımdaki allah yorgun, allah aşık, aşk allah
kusarak geçiyor önümde bütün bir köy
yontuyorum kendimi, benzemek için leylaya
öperek topuğunu çekiçlerin
girdiğim perişan iklim
yeşil perdeler, mor mürekkepler dikiyor
yerden sürünen kaftan
leyla ölüyor
ay orada ah orada, orada gözlerinde duruyor bir tavşan.
sofralar kuruldu, koçlar üzerine ahdettim
ışıklara asılarak
ve
leyla uzaklara bakmaktan perişan
kalbimin öte yarısı
ceviz yaprakları arasında bir rüzgar
ocakta bekleyen azize, yanmaya hazır
uzak çok uzaklara bakmakla nişanlı.
İbrahim Halil Baran
çölde kum, kumda bir at, hafızada leyla.
çatısı yok evlerin.
nar bahçelerinde kuğuyu bekliyorum.
fısıldasam sesimi duyacak.
(hasat zamanı. buğdaylar yandı yanacak. oraklarımda ölü kuşlar)
güneşe bak diyor leyla, orada karanlık yok, yanmak var.
soluğumu öpen karınca
yataklara devriliyor
öpsem uyanacak leyla
aylardan muharrem, yevmiyeler yarım
kederler tam
salıncağın ipi kopuyor
saatimin kadranı
su motorları, helezonlar, buğday sapları
karışıyor kanıma,
bakışımdaki allah yorgun, allah aşık, aşk allah
kusarak geçiyor önümde bütün bir köy
yontuyorum kendimi, benzemek için leylaya
öperek topuğunu çekiçlerin
girdiğim perişan iklim
yeşil perdeler, mor mürekkepler dikiyor
yerden sürünen kaftan
leyla ölüyor
ay orada ah orada, orada gözlerinde duruyor bir tavşan.
sofralar kuruldu, koçlar üzerine ahdettim
ışıklara asılarak
ve
leyla uzaklara bakmaktan perişan
kalbimin öte yarısı
ceviz yaprakları arasında bir rüzgar
ocakta bekleyen azize, yanmaya hazır
uzak çok uzaklara bakmakla nişanlı.
İbrahim Halil Baran
aşk allah’ın ipidir kalbe iner… ona sımsıkı sarılın…
aşk allah’ın ipidir kalbe iner… ona sımsıkı sarılın…
(leyla kalbindeki ipi kesti.
gözlerimi saklayan saçlarını kesti.
kalbini söküp alevlerin önünü kesti.
kirpiklerine kurduğum salıncağın tutunduğu gözlerini kesti.
ve leyla bir çocukluğun rüyalarına baktı.
ve leyla ikiye böldüğüm göğüs kafesime baktı.
ve ben düşerken soğuk elleriyle beni tutan ellerine baktı.
beni bıraktı
ve
leyla
kestiği
ipler
arasında
sonsuzbirormanabaktı.
ve ibrahim dedi.
-boğ beni o iple-
ve ey rahim dedi.
bu çöl senin kalbin dedi.
kesti göğsünün bağlarını, bana bir ölüye bakar gibi baktı.
bana bir ölüye bakar gibi baktı.)
İbrahim Halil Baran
(leyla kalbindeki ipi kesti.
gözlerimi saklayan saçlarını kesti.
kalbini söküp alevlerin önünü kesti.
kirpiklerine kurduğum salıncağın tutunduğu gözlerini kesti.
ve leyla bir çocukluğun rüyalarına baktı.
ve leyla ikiye böldüğüm göğüs kafesime baktı.
ve ben düşerken soğuk elleriyle beni tutan ellerine baktı.
beni bıraktı
ve
leyla
kestiği
ipler
arasında
sonsuzbirormanabaktı.
ve ibrahim dedi.
-boğ beni o iple-
ve ey rahim dedi.
bu çöl senin kalbin dedi.
kesti göğsünün bağlarını, bana bir ölüye bakar gibi baktı.
bana bir ölüye bakar gibi baktı.)
İbrahim Halil Baran
25 Mart 2015
Kızıl Reisi Nasıl Kaçırdık
İlk önceleri iyi bir işe benziyordu; fakat hele anlatana kadar bekleyin. Aklımıza çocuk kaçırma fikri geldiği zaman, Bili Briscoll ile Güneyde, Alabama'da bulunuyorduk. Sonraları Bill’in dediği gibi bu, “muvakkat bir hayal anında idi” ama biz o zamanlar bunun farkında değildik tabiî.
Summit adında dümdüz bir kasaba vardı orada. Halkı zararsız, kendi hallerinde insanlardı.
Bill’le benim müştereken altı yüz dolar sermayemiz vardı. Batı lllinois’te dalavereli bir iş çevirmek için tam iki bin dolar daha istiyorduk. Bu meseleyi oturduğumuz otelin önünde uzun uzun konuştuk. Çocuk sevgisi bu yarı köylü insanlar arasında daha kuvvetlidir; ve daha bir çok sebepler de ileri sürerek burada bir çocuk kaçırmanın, öteki yerlerde gazetelerin bile arkamızdan sivil memurlar göndererek işleri karıştırmasından daha iyi olacağını düşündük. Summit’in arkamızdan, bir iki üniformalı polis, belki de bir kaç endişeli köpek,'ve Weekley Farmers, Budget gazetesinde bazı makalelerden başka bir şey gönderemiyeceğini biliyorduk. îşte bunun için iyi bir işe benziyordu.
Kurbanımız olarak, maruf bir kimse olan Ebenezer Dorset’in yegâne evlâdını seçtik. Peder kibar, sert, namuslu, ipotek işlerine düşkün bir zattı. Çocuk on yaşlarında çilli bir oğlandı; saçları, trene yetişmek için acele ile koşarken aldığınız bir mecmuanın kapağı rengindeydi. Ebenezer'in hiç olmazsa iki bin dolar vermeye razı edecek kadar yumuşatacağımızı sanıyorduk. Fakat hele anlatana kadar bir sabredin.
Summit’in iki mil ötesinde çalılık ve ağaçlarla kaplı küçük bir dağ vardı. Bu dağın arka tarafındaki mağaraya kumanyamızı yığdık.
Bir akşam güneş battıktan sonra, araba ile ihtiyar Dorsen’in evi önünden geçtik. Çocuk sokakta idi. Karşıki tahtaperdenin üstündeki kediye taş atmakla meşguldü.
“ Hey, çocuk,” diye Bili bağırdı. “ Arabayla gezmek ister misin? Şeker de veririz.”
Çocuk, Bill’in gözüne koskocaman bir taş fırlattı. Bili arabadan inerken: “Bu, moruğa beş yüz dolar
fazlaya mal olacak,” dedi.
Çocuk orta sıklet bir boz ayı gibi karşı koydu. Ama sonunda onu arabanın içine atarak oradan uzaklaştık. Onlar mağaraya girerken ben de gidip atı bağladım. Tamamiyle karanlık bastıktan sonra da üç mil ötedeki köyden kiraladığımız arabayı oraya götürerek bıraktım ve yürüyerek mağaraya döndüm.
Bili elindeki, yüzündeki sıyrıklara, yarıklara plaster yapıştırmakla meşguldü. Mağaranın önündeki kocaman kayanın arkasında bir ateş yanıyor, kırmızı saçlarının arasına iki şahin tüyü takmış çocuk da kaynayan kahve cezvesinin başında oturuyordu. îçeri girince bana uzun bir değnek uzatarak bağırdı:
“Hey, melûl soluk suratlı, vadilere dehşet salan Kızıl Reisin kampına girmeye nasıl olur da cür’et edersin?”
Bili, pantalonunun paçalarını sıvayıp, dizlerindeki yaraları yoklayarak: “Her şey yolunda,” dedi. “Kızıldericilik oynuyoruz. Buffalo Bill’in temsilleri bizim yanımız da, belediye binasındaki Filistin manzaraları kadar sönük kalır. Ben ayı avcısı Old Hank’ım. Kızıl Reise esir düştüm ve yarın sabah başımın derisi yüzülecek. Amma da yaman tekme atıyor, ha.”
Evet, efendim, çocuk hayatının en mesut anlarını yaşıyor gibi idi. Mağarada kamp hayatı yaşamanın sevinci ona mahpus olduğunu unutturmuştu. Beni, casus Yılan - Göz diye isimlendirdi ve, ertesi sabah muharipleri harpten dönünce güneş doğarken yakılacağımı bildirdi.
Bundan sonra yemek yedik. Oğlan ağzını domuz eti, ekmek ve salça doldurarak konuşmaya başladı. Şöyle bir yemek-arası nutku çekti;
‘‘Buradan çok hoşlandım. Daha evvel hiç kampta yaşamamıştım, fakat eskiden ehli bir kirpim vardı. Bu sene dokuz yaşıma girdim. Mektepten nefret ediyorum. Jimmy Talbot’un teyzesinin benekli tavuğunun yumurtalarını fareler yedi. Burada sahici kızılderililer var mı?
Ben biraz daha salça isterim. Rüzgâr ağaçların sallanmasından mı meydana gelir? Bizim köpeğin beş yavrusu var. Hank, senin burnun neden bu kadar kırmızı? Benim babam öyle zengin ki. Yıldızlar çok sıcak mıdır? Cumartesi günü Ed Walker’i iki kere dövdüm. Kızları sevmem, îp olmadan kurbağa tutamazsınız. Öküzlerin sesi var mıdır? Portakal niçin yuvarlaktır? Bu mağarada yatak var mı? Amos Murray’ın ayağında altı parmağı var. Papağanlar konuşuyor da, balıklarla maymunlar niye konuşmuyor? On iki kaç tanedir?”
İkide bir kızılderili olduğunu hatırlıyor, ağaç dalından tüfeğini alıp, ayaklarının ucuna basarak mağaranın önüne, o solgun suratlı insanlardan birini yakalamak ümidiyle gidiyordu. Ara sıra da öyle bir savaş nârası atıyordu ki, ayı avcısı Old Hank tir tir titriyordu. Bu oğlan ta en başından Bill’i korkutmuştu.
Ben çocuğa: “ Kızıl Reis,” dedim. “ Evine gitmek ister misin?”
“Niçin istiyeyim,” diye cevap verdi. “ Evde eğlenemiyorum ki. Mektepten nefret ediyorum. Ben kampı çok severim. Beni tekrar eve götürmiyeceksin, değil mi? Yılan - Göz?”
Ben: “Hemen şimdi değil,” dedim. “Biraz bu mağarada kalacağız.”
O: “Pekâlâ,” dedi. “Çok iyi. Hiç bu kadar çok eğlenmemiştim.”
Saat onbirde yattık. Yere battaniyeler sermiştik. Kızıl Reisi de aramıza yatırdık. Bizi tam üç saat uyutmadı. İki de bir yerinden fırlayıp tüfeğini alıyor, bize, “hey, ortak” diye bağırdıktan sonra dışarı koşuyordu. Her yaprağın hışırtısını kapımıza yaklaşan bir âsi çetesinin ayak sesi sanıyordu. Nihayet güç halle uyuyabildim. Rüyamda kendimi kırmızı saçlı, korkunç bir korsan tarafından kaçırılmış ve bir ağaca bağlanmış gördüm.
Gün ağarırken Bill’in tüyler ürpertici çığlıklarilye uyandım. Bunlar haykırma, homurdanma, bağırma gibi erkek ses uzuvlarından beklediğiniz sesler değildi, kadınların hayalet veya sıçan gördükleri zaman salıverdikleri o âsap bozucu, nezaketsiz çığlıklardandı. Böyle kuvvetli, şişman, korkusuz bir adamın hiç durmadan attığı çığlıkları dinlemek pek de berbat bir şeydi doğrusu.
Ne olduğunu anlamak için yerimden fırladım. Bir eline Bill’in saçını dolamış Kızıl Reis, adamcağızın göğsünde oturmuş, diğer elinde de jambon kesmek için kullandığımız keskin bıçağı sallıyordu. Bir gece evvel verilmiş karara göre, Bilî’in kafasının derisini yüzmeye çalışıyordu.
Bıçağı elinden alıp, çocuğu tekrar yatırdım. Fakat o andan itibaren artık Bill in şevki kırılmıştı. O da kendi tarafına yattı, ama çocuk bizde olduğu müddetçe bir daha gözünü yummadı. Ben biraz kestirdim, fakat tam güneş doğarken, bir gece evvel Kızıl Reisin yakılacağım hakkında söyledikleri aklıma geldi. Korkmuş veya sinirlenmiş değildim, amma kalkıp pipomu yakarak, bir kayaya dayandım.
Bili sordu: “Niçin, bu kadar erken kalkıyorsun, Sam?”
“Ben mi?” diye cevap verdim. “Haa, omuzuma bir ağrı girdi de, oturursam belki geçer sandım da.”
Bili: “ Sen bir yalancısın,” dedi. “Korkuyorsun. Güneş doğarken yakılacaktın; hakikaten dediğini yapacağından korktun, değil mi? Kibrit bulsa eminim onu da yapar. Ne korkunç şey değil mi, Sam? Böyle bir zebaniyi evine geri almak için kimse para verir mi acaba?”
Ben: “Tabiî, verir,” diye cevap verdim. “Babalar, analar böyle gürültücü çocuklara bilhassa bayılırlar. Haydi sen şimdi Reis’le kahvaltıyı hazırla da, ben bu dağın tepesine çıkıp etrafı bir teftiş edeyim.”
Küçük dağın tepesine çıkarak, etrafı gözlerimle araştırdım. Summit taraflarında, kasabanın orak ve kazmalarla silâhlı erkeklerinin çalılıkların arasında gizlendiklerini sandıkları çocuk hırsızlarını aradıklarını görmeyi bekliyordum. Halbuki bütün görebildiğim sakin bir manzara ve kara bir katırla çift süren tek bir adam oldu.
Kimse etrafı aramıyor; üzüntüden çılgına dönmüş ana babaya hiçbir müsbet haber getiremiyen insanlar oraya buraya koşuşmuyorlardı. Alabama’nın, bu benim gözüm önüne serilmiş kısmım âdeta bir orman ilahesinin uykulu edası istilâ etmişti. Kendi kendime: “Belki de,” dedim. “ Küçük kuzucağızın kurtlar tarafından kaçırıldığının kimse farkına varmadı.” Sonra aşağıya kahvaltı etmiye indim. Mağaraya girdiğim zaman, Bili nefes nefese duvara dayanmıştı. Çocuk da, elinde yarım hindistan cevizi büyüklüğünde bir kaya parçası, onu ezmekle tehdit ediyordu.
Bili izah etti: “Ateş gibi bir patatesi ensemden içeri attı. Ben de suratına iki tokat vurdum. Yanında tüfek gibi bir şey var mı, Sam?”
Çocuğun elinden kayayı alarak, münakaşayı biraz yatıştırır gibi oldum. Oğlan, Bill’e: “Ben senin canına okuyacağım,” dedi. “ Şimdiye kadar Kızıl Reis’e el kaldırıp ta cezasını görmemiş insan yoktur. Tetikte ol.”
Kahvaltıdan sonra, çocuk cebinden bir meşin parçasiyle birkaç parça sicim çıkarttı; onları sökmeye uğraşaraktan dışarı yürüdü.
Bili merakla sordu: “Acaba şimdi ne yapacak. Kaçar mı dersin, Sam?”
“Bu bakımdan hiç korkma,” diye cevap verdim. “Pek o kadar evine düşkün biri değil sanırım. Hem kayboluşu Summit’te bir heyecan uyandırmamışa benziyor. Ama belki de kaybolduğundan henüz haberleri yoktur. Anası babası geceyi Jane halasında, yahut komşulardan birinin evinde geçirdiğini zannediyorlardır. Fakat bugün artık iş anlaşılır. Bu akşam babasına, oğluna karşılık iki bin dolar istediğimizi yazmalıyız.”
Tam o sırada, Hazreti Davud’un Golyat’ı yendiği zaman muhtemelen çıkarmış olduğu zafer haykırışının aynısını işittik. Kızıl Reis’in cebinden çıkarttığı o karışık şey bir sapandı ve başının üzerinde çevirmeye başlamıştı. Ben kendimi yere attım. Eyerini çıkardığınız zaman bir at nasıl derin bir nefes alırsa, Bill’in ağzından da öyle bir ses çıktı. Yumurta büyüklüğünde bir kaya parçası sol kulağının arkasına oturmuştu. Bili muvazenesini kaybetti ve ateşe, tabakları yıkamak için kaynattığımız suyun içine düştü. Onu kenara çektikten sonra tam yarım saat kafasından aşağı kova kova soğuk su döktüm. Nihayet doğruldu; eliyle kulağının arkasını yoklayarak:
“ Sam, biliyor musun İncil’de en sevdiğim şahıs hangisidir?” diye sordu.
Ben: “Merak etme,” diye teselli ettim. “ Yavaş yavaş kendine geleceksin.”
O: “ Kral Herod,” diye devam etti. “ Gidip, beni buralarda yalnız bırakmıyacaksın, değil mi Sam?”
Dışarda çocuğu yakalayıp çilleri tıkırdayana kadar sarstım.
“Eğer uslu oturmazsan, seni derhal babana götüreceğim,” dedim. “ Şimdi söyle bakalım doğru dürüst duracak mısın?”
O, huysuzca: “Bir şey yapmadım ki,” dedi. “ Şaka ediyordum. Old Hank’ın canını acıtmak istemedim ki. Ama o bana niçin vurmuştu? Peki, Yılan-Göz, eğer beni eve göndermezsen, hem de bugün Kara İzci oynamama müsaade edersen uslu dururum.”
“ Bu oyunu bilmiyorum,” dedim. "Buna karar vermek Mr. Bill’le sana ait. Bugün oyun arkadaşın o olacak. Benim biraz işim var, gideceğim. Haydi, şimdi içeri gel de af dile, yoksa derhal eve gidersin.”
Birbirlerinin ellerini sıktılar. Sonra Bil’i kenara çekerek, mağaradan üç mil ötedeki Poplar Grove köyüne gidip Summit’te çocuğun kayboluşunun ne akisler uyandırdığını öğrenmeye çalışacağımı söyledim. Hem de o gün ihtiyar Dorset’e bir mektup gönderip fidyeyi ve veriliş şeklini tayin etmek fikrindeydim.
Bili dedi ki: “Bilirsin Sam, zelzelede, selde, yangında, pokerde, dinamit işlerinde, polis baskınlarında, tren soygunlarında, kasırgalarda gözümü kırpmadan yanında durdum. Bu iki bacaklı rokete benzeyen oğlanı kaçırana kadar sinirlerim hiç bozulmamıştı. Ama bu, beni mahvetti. Beni onunla uzun zaman yalnız bırakmıyacaksın değil mi?”
“ Öğleden sonra dönerim,” dedim. “ Ben gelene kadar çocuğu eğlendir, sessiz dursun. Haydi şimdi Dorset’e şu mektubu yazalım.”
Bir battaniyeye sarınmış Kızıl Reis, mağaranın ağzında, beş aşağı beş yukarı dolaşıp nöbet tutarken, Bill'le başbaşa verip mektubu yazmıya başladık. Neredeyse ağlayacak olan Bili bana yalvararak, iki bin yerine bin beş yüz dolar istememizi rica ediyordu. “Baba sevgisinin ahlâkî tarafını zemmetmiye çalışmıyorum,” diyordu. “Ama bu yirmi kiloluk çilli yaban kedisine iki bin dolar vermek İnsanî bir şey değil. Ben bin beş yüze razıyım. Sen hisseni benim payıma düşenden alırsın.”
Bill’in içini rahatlaştırmak için dediklerini kabul ettim, ve şöyle bir mektup yazdık.
Bay Ebenezer Dorset,
Oğlunuzu Summit’ten uzak bir yere kaçırmış bulunuyoruz. Sizin veya tutacağınız çok mahir dedektiflerin bile araştırmaları faydasızdır. Oğlunuzu şu şartlar dahilinde iade edebiliriz: büyük 'paralarla bin beş yüz dolar istiyoruz. Aşağıda anlatılacağı şekilde para bu gcee yarısı daha evvelden cevabınızı atacağınız kutuya bırakılmalıdır. Bu şartlan kabul ederseniz, cevabınızı, bu akşam sekiz buçukta tek bir haberci ile gönderebilirsiniz. Poplar Grove’a yolda Owl Creek’i geçtikten sonra tarlaların yanında birbirinden yüzer metre aralıklı üç ağaç vardır. Üçüncü ağacın arkasındaki çitin altında kartondan bir kutu bulunacaktır. Haberci cevabı bu kutuya attıktan sonra derhal Summife dönmelidir. Eğer hileye teşebbüs eder, yahut dediklerimizi harfiyen yerine getirmezseniz, oğlunuzu bir daha göremezsiniz. Para yazıldığı şekilde ödenirse, üç saat zarfında çocuk size teslim edilecektir. Bu şartlar kafidir. Kabul etmezseniz başka bir teklif almıyacaksınız.
iki çılgın adam
Üstüne Dorset’in adresini yazıp mektubu cebime koydum. Tam gidiyordum ki çocuk yanıma gelerek: “ YılanGöz bana söz vermiştin sen gittiğin zaman Kara îzcı oynıyacaktık,” dedi.
Ben: “Ne istersen oyna,” diye cevap verdim. “Mr. Bili de seninle oynayacak. Ne biçim bir oyun bu?”
Kızıl Reis: “Ben Kara izciyim,” dedi. “ Kızılderililerin geldiğini kamptakilere haber vereceğim. Kızılderili olmaktan bıktım, artık, biraz da Kara İzci olacağım.”
Ben: “Pekâlâ,” dedim. “Zararsız bir oyuna benziyor. Eminim Mr. Bili bu korkunç vahşileri yenmende şana yardım eder.”
Bili, çocuğa şüphe ile bakarak: “ Peki, ben ne yapacağım?” diye sordu.
Kara izci: “ Sen benim atımsın,” dedi. “ Haydi diz çök, ellerini öne koy. Ben kampa atsız nasıl giderim?”
Ben: “Çocuğu meşgul et, Bili.” dedim. “ Şu işi bitirene kadar. Haydi gevşe biraz.”
Bili dört ayağı üzerine yattı, gözlerinde kapana kıstırılan bir tavşanın ifadesi vardı.
Bili, boğuk bir sesle: “Kamp uzakta mı, evlât?” diye sordu.
Kara İzci cevap verdi: “ Tam doksan mil. Haydi başla da vaktinde yetişelim. Deeh!..”
Kara İzci, Bill’in sırtına atladı ve, ayaklariyle kaburgalarını mahmuzladı.
Bili: “Allah aşkına, çabuk gel, Sam.” diye yalvarıyordu. “Keşke fidyeyi bin dolardan fazla istemeseydik. Hey, tekmelemeyi bırak, ayağa kalkarsam kafanı kırarım.”
Ben, Poplar Grove’a gidip, posta kutusunun bulunduğu bakkal dükkânına girerek, içerdekilerle konuşmaya başladım. Sakallı biri, bütün Summit’in Ebenezer Dorset’in çocuğunun kaybolması ile birbirine girdiğin söylüyordu. Bütün öğrenmek istediğim buydu. Biraz tütün aldım, fasulye Hatlarını sordum ve mektubu gizlice kutuya attım. Sonra geri döndüm. Bakkal postacının bir saat sonra gelip postayı Summit’e götüreceğini söylemişti. Mağaraya döndüğüm zaman Biîl’le çocuk görünürlerde
yoktu. Etrafı araştırdım, hattâ bir iki kere seslendim bile, ama cevap yoktu.
Ben de pipomu yakıp beklemiye başladım. Yarım saat sonra çalıların hışırdadığını işittim. Bili
mağaranın karşısında gözüktü. Arkasından, yüzünde koskocaman bir tebessüm, tıpkı izciler gibi parmaklarının ucuna bas arak tan çocuk geliyordu. Bili durdu, şapkasını çıkardı, yüzünü kırmızı mendiliyle sildi. Çocuk ta onun on metre kadar gerisinde durdu.
Bili: “ Sam,” dedi. “Bana kalleş diyeceksin, ama ne yapayım ki kabahat benim değil. Çocuk gitti. Onu evine ben gönderdim. Her şey bitti. Eskiden öyle din fedaileri vardı ki,” diye Bili devam etti. “Başladıkları bir işten dönmektense ölmeyi tercih ederlerdi. Ama onlardan hiçbiri benim gibi tabiat üstü işkencelere katlanmaya mecbur kalmamışlardır. Bizim soygun kaidelerine sadık kalmıya
çalıştım, ama her şeyin bir hududu var.”
Sordum: “ Ne oldu, Bili?”
“ Santimi santimine doksan mili gittik. Kamptakileri kurtardıktan sonra mükâfaten yem verildim. Ama arpa yerine kum pek de lezzetli kaçmıyor. Daha sonra tam bir saat, deliklerin niçin boş olduklarını, bir yolun neden iki ucu bulunduğunu, otların niye yeşil olduğunu anlattım. Sana söylüyorum Sam, bir insan bundan fazlasına dayanamaz. Yakasından yakaladığım gibi dağdan aşağı
indirdim. Bacaklarımı tekmeliye tekmeliye mosmor yaptı. Elimdeki ısırıkları da dağlamam lâzım.”
“Fakat gitti,” diye Bili devam etti. “ Summit yolunu göstererek bir tekmede onu oraya beş metre daha yaklaştırdım. Fidyeyi kaybettiğimize üzgünüm ama, ya o evine gidecekti, ya da Bili Driscoil tımarhaneye.”
Bili, ahlayıp, ofluyor, fakat pembe yüzünde tarif edilmez bir sükûnet ifadesi seziliyordu.
“Bili,” dedim. “ Sizin ailede kalb hastalığı yoktur, değil mi?”
“Hayır, müzmin sıtmadan başka bir şey yoktur. Niye sordun?”
“ O halde dönüp arkana bakabilirsin,” dedim.
Bili dönüp de çocuğu görünce, yüzünün bütün rengi gitti; olduğu yere oturarak maksatsızca etrafındaki otları yolmıya başladı. Tam bir saat aklını kaçırmış olmasından korktum. Sonra plânımızın muvaffakiyetle devam etmekte olduğunu, ve eğer Dorset kabul ederse bu gece fidyeyi alıp kaçacağımızı söyledim. Bunun üstüne Bili biraz kendine gelerek çocuğa gülümsedi, ve biraz daha iyileşince kalkıp onunla Japon harbinde Rus oyununu oynayacağını bile vadetti.
Fidyeyi kazasız belâsız almak için öyle ustaca bir plânım vardı ki, profesyonel çocuk hırsızları duysa mutlaka kopya ederlerdi. Altında cevabın -ve daha sonraları paraların bırakılacağı ağacın etrafı dümdüzdü. Eğer oralara bir polis gizlenirse cevabı almıya gelecek adamı daha yolda iken görebileceklerdi. Fakat hayır, efendim! Daha saat sekiz buçuk olmadan kurbağa gibi ağaca tırmanmış, dallar arasında haberciyi bekliyordum.
Tam vaktinde bisikletli bir çocuk geldi. Karton kutuyu buldu, içine bir kâğıt bıraktı ve tekrar Summit yolunu tuttu.
Emin olmak için daha bir saat bekledikten sonra ağaçtan inerek kâğıdı aldım; yarım saat sonra mağaradaydım. Lâmbanın yanına gidip Bill’le birlikten okumaya başladık. Kurşun kalemle yazılmıştı, şu mealdeydi:
İki çılgın adam,
Beyler: Oğlumun iadesi için istediğiniz fidyeyi bildiren mektubunuzu aldım. Biraz fazla istediğiniz kanaatindeyim. Kabul edeceğinize emin olduğum, başka bir teklifim var size. Johnny’yi eve getirir, bana da iki yüz elli dolar verirseniz onu elinizden alırım. Hem de mutlaka gece gelmelisiniz, zira komşular onun kaybolduğunu sanıyorlar, eğer geri getirildiğini görürlerse sîzlere ne yaparlar bilmem, Hürmetle selâmlarım.
Ebenezer Dorset
Ben: “Vay serseri,” diye haykırdım. “Vay utanmaz..”
Gözüm Bill’e ilişince tereddüt ettim. Gözlerinde, o güne kadar bildiğim konuşan ve konuşmayan bütün hayvanların yüzünde gördüğüm en yalvarıcı ifade vardı,
"Sam,” diyordu. "İki yüz elli dolar nedir ki? Paramız var. Bir gece daha kalırsa bu çocuk beni tımarhaneye gönderecek. Hakikî bir centilmen olmasından başka, böyle cömertçesine bir teklif yaptığından, Mr. Dorset ayni zamanda çok müsrif olmalı. Fırsatı kaçırmayacaksın, değil mi, Sam?”
Ben: "Hakikati söylemek lâzım gelirse, Bili,” dedim. "Bu kuzucağız benim de sinirlerime dokunmaya başladı. Bu gece evine götürür, parayı verir ve kaçarız.” O gece çocuğu evine götürdük. Babasının ona gümüş kaplamalı bir tüfek ve bir çift de mokasen ayakkabı aldığını ve ertesi sabah ayı avlamıya gideceğimizi söyleyerek kandırmıştık.
Ebenezer’in kapısını çaldığımız zaman saat tam on iki idi. İlk teklife göre benim ağacın altından bin beş yüz doları çıkaracağım an, Bili, Dorset’in eline iki yüz elli doları sayıyordu.
Çocuk onu evine bırakacağımızı anlayınca yaygarayı kopardı. Sülük gibi Bill’in bacaklarına yapıştı. Babası bir yaradan plaster çıkarır gibi onu yavaş yavaş çekmeğe başladı.
Bili sordu: "Ne kadar müddet sıkı sıkı tutabilirsiniz?”
İhtiyar Dorset: “ Eskisi kadar kuvvetim kalmadı,” dedi. “ Ama on dakika tutabilirim zannederim.”
Bili: “ Kâfi,” dedi. “On dakika sonra ben Orta, Güney ve Kuzey eyâletlerini aşıp Kanada hududuna doğru yol almış olurum.”
Gecenin o kadar karanlık, Bill’in o kadar şişman olmasına, benim de o kadar iyi bir koşucu olmama rağmen, Biîl’e ancak Summit’ten bir buçuk mil ötede yetişebildim.
O. Henry
Summit adında dümdüz bir kasaba vardı orada. Halkı zararsız, kendi hallerinde insanlardı.
Bill’le benim müştereken altı yüz dolar sermayemiz vardı. Batı lllinois’te dalavereli bir iş çevirmek için tam iki bin dolar daha istiyorduk. Bu meseleyi oturduğumuz otelin önünde uzun uzun konuştuk. Çocuk sevgisi bu yarı köylü insanlar arasında daha kuvvetlidir; ve daha bir çok sebepler de ileri sürerek burada bir çocuk kaçırmanın, öteki yerlerde gazetelerin bile arkamızdan sivil memurlar göndererek işleri karıştırmasından daha iyi olacağını düşündük. Summit’in arkamızdan, bir iki üniformalı polis, belki de bir kaç endişeli köpek,'ve Weekley Farmers, Budget gazetesinde bazı makalelerden başka bir şey gönderemiyeceğini biliyorduk. îşte bunun için iyi bir işe benziyordu.
Kurbanımız olarak, maruf bir kimse olan Ebenezer Dorset’in yegâne evlâdını seçtik. Peder kibar, sert, namuslu, ipotek işlerine düşkün bir zattı. Çocuk on yaşlarında çilli bir oğlandı; saçları, trene yetişmek için acele ile koşarken aldığınız bir mecmuanın kapağı rengindeydi. Ebenezer'in hiç olmazsa iki bin dolar vermeye razı edecek kadar yumuşatacağımızı sanıyorduk. Fakat hele anlatana kadar bir sabredin.
Summit’in iki mil ötesinde çalılık ve ağaçlarla kaplı küçük bir dağ vardı. Bu dağın arka tarafındaki mağaraya kumanyamızı yığdık.
Bir akşam güneş battıktan sonra, araba ile ihtiyar Dorsen’in evi önünden geçtik. Çocuk sokakta idi. Karşıki tahtaperdenin üstündeki kediye taş atmakla meşguldü.
“ Hey, çocuk,” diye Bili bağırdı. “ Arabayla gezmek ister misin? Şeker de veririz.”
Çocuk, Bill’in gözüne koskocaman bir taş fırlattı. Bili arabadan inerken: “Bu, moruğa beş yüz dolar
fazlaya mal olacak,” dedi.
Çocuk orta sıklet bir boz ayı gibi karşı koydu. Ama sonunda onu arabanın içine atarak oradan uzaklaştık. Onlar mağaraya girerken ben de gidip atı bağladım. Tamamiyle karanlık bastıktan sonra da üç mil ötedeki köyden kiraladığımız arabayı oraya götürerek bıraktım ve yürüyerek mağaraya döndüm.
Bili elindeki, yüzündeki sıyrıklara, yarıklara plaster yapıştırmakla meşguldü. Mağaranın önündeki kocaman kayanın arkasında bir ateş yanıyor, kırmızı saçlarının arasına iki şahin tüyü takmış çocuk da kaynayan kahve cezvesinin başında oturuyordu. îçeri girince bana uzun bir değnek uzatarak bağırdı:
“Hey, melûl soluk suratlı, vadilere dehşet salan Kızıl Reisin kampına girmeye nasıl olur da cür’et edersin?”
Bili, pantalonunun paçalarını sıvayıp, dizlerindeki yaraları yoklayarak: “Her şey yolunda,” dedi. “Kızıldericilik oynuyoruz. Buffalo Bill’in temsilleri bizim yanımız da, belediye binasındaki Filistin manzaraları kadar sönük kalır. Ben ayı avcısı Old Hank’ım. Kızıl Reise esir düştüm ve yarın sabah başımın derisi yüzülecek. Amma da yaman tekme atıyor, ha.”
Evet, efendim, çocuk hayatının en mesut anlarını yaşıyor gibi idi. Mağarada kamp hayatı yaşamanın sevinci ona mahpus olduğunu unutturmuştu. Beni, casus Yılan - Göz diye isimlendirdi ve, ertesi sabah muharipleri harpten dönünce güneş doğarken yakılacağımı bildirdi.
Bundan sonra yemek yedik. Oğlan ağzını domuz eti, ekmek ve salça doldurarak konuşmaya başladı. Şöyle bir yemek-arası nutku çekti;
‘‘Buradan çok hoşlandım. Daha evvel hiç kampta yaşamamıştım, fakat eskiden ehli bir kirpim vardı. Bu sene dokuz yaşıma girdim. Mektepten nefret ediyorum. Jimmy Talbot’un teyzesinin benekli tavuğunun yumurtalarını fareler yedi. Burada sahici kızılderililer var mı?
Ben biraz daha salça isterim. Rüzgâr ağaçların sallanmasından mı meydana gelir? Bizim köpeğin beş yavrusu var. Hank, senin burnun neden bu kadar kırmızı? Benim babam öyle zengin ki. Yıldızlar çok sıcak mıdır? Cumartesi günü Ed Walker’i iki kere dövdüm. Kızları sevmem, îp olmadan kurbağa tutamazsınız. Öküzlerin sesi var mıdır? Portakal niçin yuvarlaktır? Bu mağarada yatak var mı? Amos Murray’ın ayağında altı parmağı var. Papağanlar konuşuyor da, balıklarla maymunlar niye konuşmuyor? On iki kaç tanedir?”
İkide bir kızılderili olduğunu hatırlıyor, ağaç dalından tüfeğini alıp, ayaklarının ucuna basarak mağaranın önüne, o solgun suratlı insanlardan birini yakalamak ümidiyle gidiyordu. Ara sıra da öyle bir savaş nârası atıyordu ki, ayı avcısı Old Hank tir tir titriyordu. Bu oğlan ta en başından Bill’i korkutmuştu.
Ben çocuğa: “ Kızıl Reis,” dedim. “ Evine gitmek ister misin?”
“Niçin istiyeyim,” diye cevap verdi. “ Evde eğlenemiyorum ki. Mektepten nefret ediyorum. Ben kampı çok severim. Beni tekrar eve götürmiyeceksin, değil mi? Yılan - Göz?”
Ben: “Hemen şimdi değil,” dedim. “Biraz bu mağarada kalacağız.”
O: “Pekâlâ,” dedi. “Çok iyi. Hiç bu kadar çok eğlenmemiştim.”
Saat onbirde yattık. Yere battaniyeler sermiştik. Kızıl Reisi de aramıza yatırdık. Bizi tam üç saat uyutmadı. İki de bir yerinden fırlayıp tüfeğini alıyor, bize, “hey, ortak” diye bağırdıktan sonra dışarı koşuyordu. Her yaprağın hışırtısını kapımıza yaklaşan bir âsi çetesinin ayak sesi sanıyordu. Nihayet güç halle uyuyabildim. Rüyamda kendimi kırmızı saçlı, korkunç bir korsan tarafından kaçırılmış ve bir ağaca bağlanmış gördüm.
Gün ağarırken Bill’in tüyler ürpertici çığlıklarilye uyandım. Bunlar haykırma, homurdanma, bağırma gibi erkek ses uzuvlarından beklediğiniz sesler değildi, kadınların hayalet veya sıçan gördükleri zaman salıverdikleri o âsap bozucu, nezaketsiz çığlıklardandı. Böyle kuvvetli, şişman, korkusuz bir adamın hiç durmadan attığı çığlıkları dinlemek pek de berbat bir şeydi doğrusu.
Ne olduğunu anlamak için yerimden fırladım. Bir eline Bill’in saçını dolamış Kızıl Reis, adamcağızın göğsünde oturmuş, diğer elinde de jambon kesmek için kullandığımız keskin bıçağı sallıyordu. Bir gece evvel verilmiş karara göre, Bilî’in kafasının derisini yüzmeye çalışıyordu.
Bıçağı elinden alıp, çocuğu tekrar yatırdım. Fakat o andan itibaren artık Bill in şevki kırılmıştı. O da kendi tarafına yattı, ama çocuk bizde olduğu müddetçe bir daha gözünü yummadı. Ben biraz kestirdim, fakat tam güneş doğarken, bir gece evvel Kızıl Reisin yakılacağım hakkında söyledikleri aklıma geldi. Korkmuş veya sinirlenmiş değildim, amma kalkıp pipomu yakarak, bir kayaya dayandım.
Bili sordu: “Niçin, bu kadar erken kalkıyorsun, Sam?”
“Ben mi?” diye cevap verdim. “Haa, omuzuma bir ağrı girdi de, oturursam belki geçer sandım da.”
Bili: “ Sen bir yalancısın,” dedi. “Korkuyorsun. Güneş doğarken yakılacaktın; hakikaten dediğini yapacağından korktun, değil mi? Kibrit bulsa eminim onu da yapar. Ne korkunç şey değil mi, Sam? Böyle bir zebaniyi evine geri almak için kimse para verir mi acaba?”
Ben: “Tabiî, verir,” diye cevap verdim. “Babalar, analar böyle gürültücü çocuklara bilhassa bayılırlar. Haydi sen şimdi Reis’le kahvaltıyı hazırla da, ben bu dağın tepesine çıkıp etrafı bir teftiş edeyim.”
Küçük dağın tepesine çıkarak, etrafı gözlerimle araştırdım. Summit taraflarında, kasabanın orak ve kazmalarla silâhlı erkeklerinin çalılıkların arasında gizlendiklerini sandıkları çocuk hırsızlarını aradıklarını görmeyi bekliyordum. Halbuki bütün görebildiğim sakin bir manzara ve kara bir katırla çift süren tek bir adam oldu.
Kimse etrafı aramıyor; üzüntüden çılgına dönmüş ana babaya hiçbir müsbet haber getiremiyen insanlar oraya buraya koşuşmuyorlardı. Alabama’nın, bu benim gözüm önüne serilmiş kısmım âdeta bir orman ilahesinin uykulu edası istilâ etmişti. Kendi kendime: “Belki de,” dedim. “ Küçük kuzucağızın kurtlar tarafından kaçırıldığının kimse farkına varmadı.” Sonra aşağıya kahvaltı etmiye indim. Mağaraya girdiğim zaman, Bili nefes nefese duvara dayanmıştı. Çocuk da, elinde yarım hindistan cevizi büyüklüğünde bir kaya parçası, onu ezmekle tehdit ediyordu.
Bili izah etti: “Ateş gibi bir patatesi ensemden içeri attı. Ben de suratına iki tokat vurdum. Yanında tüfek gibi bir şey var mı, Sam?”
Çocuğun elinden kayayı alarak, münakaşayı biraz yatıştırır gibi oldum. Oğlan, Bill’e: “Ben senin canına okuyacağım,” dedi. “ Şimdiye kadar Kızıl Reis’e el kaldırıp ta cezasını görmemiş insan yoktur. Tetikte ol.”
Kahvaltıdan sonra, çocuk cebinden bir meşin parçasiyle birkaç parça sicim çıkarttı; onları sökmeye uğraşaraktan dışarı yürüdü.
Bili merakla sordu: “Acaba şimdi ne yapacak. Kaçar mı dersin, Sam?”
“Bu bakımdan hiç korkma,” diye cevap verdim. “Pek o kadar evine düşkün biri değil sanırım. Hem kayboluşu Summit’te bir heyecan uyandırmamışa benziyor. Ama belki de kaybolduğundan henüz haberleri yoktur. Anası babası geceyi Jane halasında, yahut komşulardan birinin evinde geçirdiğini zannediyorlardır. Fakat bugün artık iş anlaşılır. Bu akşam babasına, oğluna karşılık iki bin dolar istediğimizi yazmalıyız.”
Tam o sırada, Hazreti Davud’un Golyat’ı yendiği zaman muhtemelen çıkarmış olduğu zafer haykırışının aynısını işittik. Kızıl Reis’in cebinden çıkarttığı o karışık şey bir sapandı ve başının üzerinde çevirmeye başlamıştı. Ben kendimi yere attım. Eyerini çıkardığınız zaman bir at nasıl derin bir nefes alırsa, Bill’in ağzından da öyle bir ses çıktı. Yumurta büyüklüğünde bir kaya parçası sol kulağının arkasına oturmuştu. Bili muvazenesini kaybetti ve ateşe, tabakları yıkamak için kaynattığımız suyun içine düştü. Onu kenara çektikten sonra tam yarım saat kafasından aşağı kova kova soğuk su döktüm. Nihayet doğruldu; eliyle kulağının arkasını yoklayarak:
“ Sam, biliyor musun İncil’de en sevdiğim şahıs hangisidir?” diye sordu.
Ben: “Merak etme,” diye teselli ettim. “ Yavaş yavaş kendine geleceksin.”
O: “ Kral Herod,” diye devam etti. “ Gidip, beni buralarda yalnız bırakmıyacaksın, değil mi Sam?”
Dışarda çocuğu yakalayıp çilleri tıkırdayana kadar sarstım.
“Eğer uslu oturmazsan, seni derhal babana götüreceğim,” dedim. “ Şimdi söyle bakalım doğru dürüst duracak mısın?”
O, huysuzca: “Bir şey yapmadım ki,” dedi. “ Şaka ediyordum. Old Hank’ın canını acıtmak istemedim ki. Ama o bana niçin vurmuştu? Peki, Yılan-Göz, eğer beni eve göndermezsen, hem de bugün Kara İzci oynamama müsaade edersen uslu dururum.”
“ Bu oyunu bilmiyorum,” dedim. "Buna karar vermek Mr. Bill’le sana ait. Bugün oyun arkadaşın o olacak. Benim biraz işim var, gideceğim. Haydi, şimdi içeri gel de af dile, yoksa derhal eve gidersin.”
Birbirlerinin ellerini sıktılar. Sonra Bil’i kenara çekerek, mağaradan üç mil ötedeki Poplar Grove köyüne gidip Summit’te çocuğun kayboluşunun ne akisler uyandırdığını öğrenmeye çalışacağımı söyledim. Hem de o gün ihtiyar Dorset’e bir mektup gönderip fidyeyi ve veriliş şeklini tayin etmek fikrindeydim.
Bili dedi ki: “Bilirsin Sam, zelzelede, selde, yangında, pokerde, dinamit işlerinde, polis baskınlarında, tren soygunlarında, kasırgalarda gözümü kırpmadan yanında durdum. Bu iki bacaklı rokete benzeyen oğlanı kaçırana kadar sinirlerim hiç bozulmamıştı. Ama bu, beni mahvetti. Beni onunla uzun zaman yalnız bırakmıyacaksın değil mi?”
“ Öğleden sonra dönerim,” dedim. “ Ben gelene kadar çocuğu eğlendir, sessiz dursun. Haydi şimdi Dorset’e şu mektubu yazalım.”
Bir battaniyeye sarınmış Kızıl Reis, mağaranın ağzında, beş aşağı beş yukarı dolaşıp nöbet tutarken, Bill'le başbaşa verip mektubu yazmıya başladık. Neredeyse ağlayacak olan Bili bana yalvararak, iki bin yerine bin beş yüz dolar istememizi rica ediyordu. “Baba sevgisinin ahlâkî tarafını zemmetmiye çalışmıyorum,” diyordu. “Ama bu yirmi kiloluk çilli yaban kedisine iki bin dolar vermek İnsanî bir şey değil. Ben bin beş yüze razıyım. Sen hisseni benim payıma düşenden alırsın.”
Bill’in içini rahatlaştırmak için dediklerini kabul ettim, ve şöyle bir mektup yazdık.
Bay Ebenezer Dorset,
Oğlunuzu Summit’ten uzak bir yere kaçırmış bulunuyoruz. Sizin veya tutacağınız çok mahir dedektiflerin bile araştırmaları faydasızdır. Oğlunuzu şu şartlar dahilinde iade edebiliriz: büyük 'paralarla bin beş yüz dolar istiyoruz. Aşağıda anlatılacağı şekilde para bu gcee yarısı daha evvelden cevabınızı atacağınız kutuya bırakılmalıdır. Bu şartlan kabul ederseniz, cevabınızı, bu akşam sekiz buçukta tek bir haberci ile gönderebilirsiniz. Poplar Grove’a yolda Owl Creek’i geçtikten sonra tarlaların yanında birbirinden yüzer metre aralıklı üç ağaç vardır. Üçüncü ağacın arkasındaki çitin altında kartondan bir kutu bulunacaktır. Haberci cevabı bu kutuya attıktan sonra derhal Summife dönmelidir. Eğer hileye teşebbüs eder, yahut dediklerimizi harfiyen yerine getirmezseniz, oğlunuzu bir daha göremezsiniz. Para yazıldığı şekilde ödenirse, üç saat zarfında çocuk size teslim edilecektir. Bu şartlar kafidir. Kabul etmezseniz başka bir teklif almıyacaksınız.
iki çılgın adam
Üstüne Dorset’in adresini yazıp mektubu cebime koydum. Tam gidiyordum ki çocuk yanıma gelerek: “ YılanGöz bana söz vermiştin sen gittiğin zaman Kara îzcı oynıyacaktık,” dedi.
Ben: “Ne istersen oyna,” diye cevap verdim. “Mr. Bili de seninle oynayacak. Ne biçim bir oyun bu?”
Kızıl Reis: “Ben Kara izciyim,” dedi. “ Kızılderililerin geldiğini kamptakilere haber vereceğim. Kızılderili olmaktan bıktım, artık, biraz da Kara İzci olacağım.”
Ben: “Pekâlâ,” dedim. “Zararsız bir oyuna benziyor. Eminim Mr. Bili bu korkunç vahşileri yenmende şana yardım eder.”
Bili, çocuğa şüphe ile bakarak: “ Peki, ben ne yapacağım?” diye sordu.
Kara izci: “ Sen benim atımsın,” dedi. “ Haydi diz çök, ellerini öne koy. Ben kampa atsız nasıl giderim?”
Ben: “Çocuğu meşgul et, Bili.” dedim. “ Şu işi bitirene kadar. Haydi gevşe biraz.”
Bili dört ayağı üzerine yattı, gözlerinde kapana kıstırılan bir tavşanın ifadesi vardı.
Bili, boğuk bir sesle: “Kamp uzakta mı, evlât?” diye sordu.
Kara İzci cevap verdi: “ Tam doksan mil. Haydi başla da vaktinde yetişelim. Deeh!..”
Kara İzci, Bill’in sırtına atladı ve, ayaklariyle kaburgalarını mahmuzladı.
Bili: “Allah aşkına, çabuk gel, Sam.” diye yalvarıyordu. “Keşke fidyeyi bin dolardan fazla istemeseydik. Hey, tekmelemeyi bırak, ayağa kalkarsam kafanı kırarım.”
Ben, Poplar Grove’a gidip, posta kutusunun bulunduğu bakkal dükkânına girerek, içerdekilerle konuşmaya başladım. Sakallı biri, bütün Summit’in Ebenezer Dorset’in çocuğunun kaybolması ile birbirine girdiğin söylüyordu. Bütün öğrenmek istediğim buydu. Biraz tütün aldım, fasulye Hatlarını sordum ve mektubu gizlice kutuya attım. Sonra geri döndüm. Bakkal postacının bir saat sonra gelip postayı Summit’e götüreceğini söylemişti. Mağaraya döndüğüm zaman Biîl’le çocuk görünürlerde
yoktu. Etrafı araştırdım, hattâ bir iki kere seslendim bile, ama cevap yoktu.
Ben de pipomu yakıp beklemiye başladım. Yarım saat sonra çalıların hışırdadığını işittim. Bili
mağaranın karşısında gözüktü. Arkasından, yüzünde koskocaman bir tebessüm, tıpkı izciler gibi parmaklarının ucuna bas arak tan çocuk geliyordu. Bili durdu, şapkasını çıkardı, yüzünü kırmızı mendiliyle sildi. Çocuk ta onun on metre kadar gerisinde durdu.
Bili: “ Sam,” dedi. “Bana kalleş diyeceksin, ama ne yapayım ki kabahat benim değil. Çocuk gitti. Onu evine ben gönderdim. Her şey bitti. Eskiden öyle din fedaileri vardı ki,” diye Bili devam etti. “Başladıkları bir işten dönmektense ölmeyi tercih ederlerdi. Ama onlardan hiçbiri benim gibi tabiat üstü işkencelere katlanmaya mecbur kalmamışlardır. Bizim soygun kaidelerine sadık kalmıya
çalıştım, ama her şeyin bir hududu var.”
Sordum: “ Ne oldu, Bili?”
“ Santimi santimine doksan mili gittik. Kamptakileri kurtardıktan sonra mükâfaten yem verildim. Ama arpa yerine kum pek de lezzetli kaçmıyor. Daha sonra tam bir saat, deliklerin niçin boş olduklarını, bir yolun neden iki ucu bulunduğunu, otların niye yeşil olduğunu anlattım. Sana söylüyorum Sam, bir insan bundan fazlasına dayanamaz. Yakasından yakaladığım gibi dağdan aşağı
indirdim. Bacaklarımı tekmeliye tekmeliye mosmor yaptı. Elimdeki ısırıkları da dağlamam lâzım.”
“Fakat gitti,” diye Bili devam etti. “ Summit yolunu göstererek bir tekmede onu oraya beş metre daha yaklaştırdım. Fidyeyi kaybettiğimize üzgünüm ama, ya o evine gidecekti, ya da Bili Driscoil tımarhaneye.”
Bili, ahlayıp, ofluyor, fakat pembe yüzünde tarif edilmez bir sükûnet ifadesi seziliyordu.
“Bili,” dedim. “ Sizin ailede kalb hastalığı yoktur, değil mi?”
“Hayır, müzmin sıtmadan başka bir şey yoktur. Niye sordun?”
“ O halde dönüp arkana bakabilirsin,” dedim.
Bili dönüp de çocuğu görünce, yüzünün bütün rengi gitti; olduğu yere oturarak maksatsızca etrafındaki otları yolmıya başladı. Tam bir saat aklını kaçırmış olmasından korktum. Sonra plânımızın muvaffakiyetle devam etmekte olduğunu, ve eğer Dorset kabul ederse bu gece fidyeyi alıp kaçacağımızı söyledim. Bunun üstüne Bili biraz kendine gelerek çocuğa gülümsedi, ve biraz daha iyileşince kalkıp onunla Japon harbinde Rus oyununu oynayacağını bile vadetti.
Fidyeyi kazasız belâsız almak için öyle ustaca bir plânım vardı ki, profesyonel çocuk hırsızları duysa mutlaka kopya ederlerdi. Altında cevabın -ve daha sonraları paraların bırakılacağı ağacın etrafı dümdüzdü. Eğer oralara bir polis gizlenirse cevabı almıya gelecek adamı daha yolda iken görebileceklerdi. Fakat hayır, efendim! Daha saat sekiz buçuk olmadan kurbağa gibi ağaca tırmanmış, dallar arasında haberciyi bekliyordum.
Tam vaktinde bisikletli bir çocuk geldi. Karton kutuyu buldu, içine bir kâğıt bıraktı ve tekrar Summit yolunu tuttu.
Emin olmak için daha bir saat bekledikten sonra ağaçtan inerek kâğıdı aldım; yarım saat sonra mağaradaydım. Lâmbanın yanına gidip Bill’le birlikten okumaya başladık. Kurşun kalemle yazılmıştı, şu mealdeydi:
İki çılgın adam,
Beyler: Oğlumun iadesi için istediğiniz fidyeyi bildiren mektubunuzu aldım. Biraz fazla istediğiniz kanaatindeyim. Kabul edeceğinize emin olduğum, başka bir teklifim var size. Johnny’yi eve getirir, bana da iki yüz elli dolar verirseniz onu elinizden alırım. Hem de mutlaka gece gelmelisiniz, zira komşular onun kaybolduğunu sanıyorlar, eğer geri getirildiğini görürlerse sîzlere ne yaparlar bilmem, Hürmetle selâmlarım.
Ebenezer Dorset
Ben: “Vay serseri,” diye haykırdım. “Vay utanmaz..”
Gözüm Bill’e ilişince tereddüt ettim. Gözlerinde, o güne kadar bildiğim konuşan ve konuşmayan bütün hayvanların yüzünde gördüğüm en yalvarıcı ifade vardı,
"Sam,” diyordu. "İki yüz elli dolar nedir ki? Paramız var. Bir gece daha kalırsa bu çocuk beni tımarhaneye gönderecek. Hakikî bir centilmen olmasından başka, böyle cömertçesine bir teklif yaptığından, Mr. Dorset ayni zamanda çok müsrif olmalı. Fırsatı kaçırmayacaksın, değil mi, Sam?”
Ben: "Hakikati söylemek lâzım gelirse, Bili,” dedim. "Bu kuzucağız benim de sinirlerime dokunmaya başladı. Bu gece evine götürür, parayı verir ve kaçarız.” O gece çocuğu evine götürdük. Babasının ona gümüş kaplamalı bir tüfek ve bir çift de mokasen ayakkabı aldığını ve ertesi sabah ayı avlamıya gideceğimizi söyleyerek kandırmıştık.
Ebenezer’in kapısını çaldığımız zaman saat tam on iki idi. İlk teklife göre benim ağacın altından bin beş yüz doları çıkaracağım an, Bili, Dorset’in eline iki yüz elli doları sayıyordu.
Çocuk onu evine bırakacağımızı anlayınca yaygarayı kopardı. Sülük gibi Bill’in bacaklarına yapıştı. Babası bir yaradan plaster çıkarır gibi onu yavaş yavaş çekmeğe başladı.
Bili sordu: "Ne kadar müddet sıkı sıkı tutabilirsiniz?”
İhtiyar Dorset: “ Eskisi kadar kuvvetim kalmadı,” dedi. “ Ama on dakika tutabilirim zannederim.”
Bili: “ Kâfi,” dedi. “On dakika sonra ben Orta, Güney ve Kuzey eyâletlerini aşıp Kanada hududuna doğru yol almış olurum.”
Gecenin o kadar karanlık, Bill’in o kadar şişman olmasına, benim de o kadar iyi bir koşucu olmama rağmen, Biîl’e ancak Summit’ten bir buçuk mil ötede yetişebildim.
O. Henry
Kader Yolları
Aşk ışığım, kalbim kuvvetli
Babasının ağılda uyuklayan koyunların yanından geçti - her gün çobanlık ettiği, kâğıt parçaları üstüne şiirlerini yazarken dağılmalarına müsaade ettiği koyunların Yvonne’un penceresinde ışık vardı, ânî bir zaaf karan ın sarsar gibi oldu. Belki de o ışık Yvonne’un üzüldüğü nü, uykusu kaçtığını gösteriyor, ve hattâ kimbilir sabah olunca... Ama, hayır! Kararı kat’î idi. Vemoy ona göre bir yer değildi. Orada onun fikirlerini paylaşacak bir kişi bile yoktu.
SOLDAKİ YOL
Kılıcının kabzasiyle masaya vurdu. Hancı dizleri titreyerek geldi. Bu büyük lordun kaprislerini evvelden tahmin ümidiyle kucak dolusu mum getirmişti. Marki, “Bir rahip çağır,” dedi. “Anlıyor musun? Rahip. On dakika içinde buraya gelmeli, yoksa...”
Rahip, yarı uykulu bir halde geldi. David Mignot ile Lucie de Varennes’i karı koca ilân etti, Marki’nin attığı altın parayı cebine yerleştirerek gecenin karanlığında kayboldu.
ANA YOL
Kaderi arıyorum
Yollarda.
Bana uzatmazlar mı yardım elini?
Yakalamak, hükmetmek, şekillendirmek için Kaderimi.
David Miynot’un neşredilmemiş şiirlerinden
Şarkı sona ermişti. Güftesi David’in, müziği bir halk melodisinindi. Han salonundaki müşteriler şarkıyı candan alkışladılar, zira şarabın parasını genç şair vermiş ti. Sadece kasabanın noteri olan M. Papineau başını sallıyordu: okumuş bir adamdı ve diğerleri gibi içmemişti.
Dışarda gece ayazı David’in kafasından şarap dumanlarını sildi. O zaman, sabahleyin Yvonne’la kavga ettiklerini ve o gece evini terkedip etraflarını saran büyük dünyada şan ve şeref aramıya gitmeğe karar verdiğini hatırladı.
Kendi kendine: “ Şiirlerim bir gün gelip de herkesin dilinde dolaşmaya başlayınca, herhalde bugün söylediği acı kelimeleri hatırlar,” dedi.
Meyhanedekilerden başka bütün kasaba halkı yataklarında idiler. David odasına girerek birkaç parçadan ibaret olan eşyasını topladı. Bir sopanın ucuna asarak V»moydan uzaklaşan yolu takib» başladı.
Babasının ağılda uyuklayan koyunların yanından geçti - her gün çobanlık ettiği, kâğıt parçaları üstüne şiirlerini yazarken dağılmalarına müsaade ettiği koyunların Yvonne’un penceresinde ışık vardı, ânî bir zaaf karan ın sarsar gibi oldu. Belki de o ışık Yvonne’un üzüldüğü nü, uykusu kaçtığını gösteriyor, ve hattâ kimbilir sabah olunca... Ama, hayır! Kararı kat’î idi. Vemoy ona göre bir yer değildi. Orada onun fikirlerini paylaşacak bir kişi bile yoktu.
Çiftçi sabanı kadar dümdüz yol, ayışığı ile aydınlanmış kırın ortasında üç fersah kadar devam etti. Köyde bir yolun hiç değilse Parise kadar gittiğine inanılırdı; şair yürürken bu ismi sık sık tekrarlıyordu. David, Vernoy’dan hiçbir zaman bu kadar uzaklaşmamıştı.
SOLDAKİ YOL
Üç fersah kadar gittikten sonra yol birdenbire karıştı. Daha geniş bir yolla birleşmişti. David, birkaç dakika kararsız durduktan sonra soldaki yolu seçti.
Bu geniş yolun tozları arasında az evvel geçmiş bir arabanın tekerlek izleri görülüyordu. Bunun doğruluğu yarım saat sonra dik bir tepenin altındaki derenin çamurlarına batmış bir arabanın görünmesiyle sabit oldu. Arabacı ile seyisler bağırıyor, dizginleri çekiyorlardı. Yolun bir kenarında siyah elbiseli, iriyarı bir adam, ve uzun, ince bir pelerine sarınmış, narin bir kadın duruyordu.
David seyislerin gayretlerinde beceriksizliklerini okudu. Sessizce işin idaresini eline aldı. Seyislere gürültüyü kesip, kuvvetlerini bir de tekerleklerde denemelerini söyledi. Sadece alışkın sesi ile arabacı hayvanları harekete geçirmeye çalışıyordu.
David kuvvetli omuzu ile arabanın arkasına dayandı; araba bir hamlede kuru toprağa çıktı. Seyisler yerlerine oturdular. David bir dakika kadar tereddüt ederek durdu. îriyarı adam elini salladı, “ Siz arabaya gireceksiniz.” Sesi de kendi gibi kalındı, fakat alışkanlık ve uğraşma ile düzgünleştirilmişti. Böyle sese itaatten başka yapacak şey yoktur. Emrin ikinci defa tekrarlanması ile genç şairin tereddüdü kısa sürdü. David arabaya girince kadının arka tarafa oturduğunu gördü. O, tam karşı tarafa oturacaktı ki, ses yine ona arzusunu yaptırdı. “Hanımın yanma oturacaksınız.”
Adam bütün ağırlığı ile karşılarına çöktü. Araba tepeye çıkmaya başladı. Kadın sessizce köşesine büzülmüş tü. David onun yaşını tahmin edemiyordu, fakat elbisesinden gelen levanta kokusu, şaire esrar perdesinin altında güzelliği gizli olduğunu hayal ettirdi. îşte çoktandır özleyip durduğu bir macera idi bu. Fakat anahtarı onun elinde değildi; zira ketum yol arkadaşları yol müddetince bir daha konuşmadılar.
Bir saat sonra David pencereden bakınca arabanın bir şehire girmiş olduğunu gördü. Sonra kapalı ve karanlık bir evin önünde durdular ve seyis inerek kapıyı sabırsızca yumruklamıya başladı. Yukardan bir pencere açılarak, takkeli bir baş uzandı.
“ Ne cüretle gecenin bu saatinde namuslu insanları rahatsız ediyorsunuz? Evim kapanalı saatler oldu. Zaten vakit de kârlı müşterilerin gelmesi için çok geç. Haydi gidin buradan.”
Seyis bağırdı, “Monsenyör Marki dö Beaupertuys’e derhal kapıyı açın.”
Yukardaki ses, “A h!” diye haykırdı. “Binlerce pardon, lord hazretleri, bilmiyordum -vakit o kadar geç ki evim lord hazretlerinin emrine amadedir.”
İçerden kilit sesi duyuldu ve kapı ardına kadar a- çıldı. Silver Flagon’un sahibi yarı giyinik, elinde şamdanı, endişe ve soğuktan titreyerek eşikte duruyordu.
David markinin arkasından indi. “ Bayana yardım et,” diye emredilmişti. Şair itaat etti. Kadının inişine yardım ederken avucu içindeki küçücük elin titrediğini hissetti. Sonra bir emir daha geldi, “ içeri girin.”
Hanın büyük yemek salonuna girdiler, içerde boydan boya tahta bir masa uzanıyordu. Adam masanın bir ucuna oturdu. Kadın yorgun bir tavırla duvar dibinde bir iskemleye çöktü. David, ayakta, nasıl müsaade isteyip yoluna devam edeceğini düşünüyordu.
Hancı yerlere eğilerek, “Lord hazretleri,” dedi. “Bu şerefi bahşedeceğinizi bilseydim, size çok şeyler hazırlatır dı m. F-ff-fakat şarap var, soğuk et var, b-b-beîki de./’
Marki tombul elinin beyaz parmaklarını kendine has bir tavırla açarak, “ Mum,” dedi.
“P-peki, lord hazretleri.” Yarım düzine kadar mum getirip, yakarak masanın üstüne koydu. “ Eğer efendimiz hususî bir Burgonya şarabı tatmayı arzu buyururlarsa... bir fıçı...” Marki parmaklarını açarak, “Mum,” dedi. “ Derhal lord hazretleri... şimdi getiriyorum efendim.”
Salonda birkaç düzine mum daha yandı. Markinin büyük cüssesi iskemlesinden taşıyordu. Boğaz ve bileklerindeki bembeyaz dantellerden maada tepesinden tırnağına kadar siyahlar giyinmişti. Hattâ kılıcının kabzası ile kını bile simsiyahtı. Yüzünde alaycı bir gurur ifadesi vardı. Yukarıya kıvrılmış bıyıklarının uçları neredeyse gözlerine değecekti.
Kadın hiç kımıldamadan oturuyordu. David, onun dokunaklı bir güzelliğe sahip genç bir kız olduğunu gördü. Markinin gürleyen sesi onu bu bikes güzelliğin tema şasından uyandırdı.
“Adın ne, necisin?’’
“David Mignot. Şairim.”
Markinin bıyıkları gözlerine daha ziyade yaklaştı.
“Neyle geçinirsin?”
“Ayni zamanda çobanım. Babamın sürülerine bakarım,” diye David cevap verdi. Başını dimdik tutuyordu ama yanakları kızarmıştı.
“O halde iyi dinle şair ve çoban efendi. Bu akşam talihin çok açıkmış. Bu hanım benim yeğenim. Matmazel Lucie de Varennes’dir. Asil bir aile kızıdır, ve senede on bin frank şahsî geliri vardır. Güzelliğini ise işte kendin görüyorsun. Eğer hoşuna gittiyse derhal senin karın olacaktır. Sözümü kesmeden dinle. Bu gece onu evvelden vâdetmiş bulunduğum nişanlısı Kont de Villenaur’un şatosuna götürdüm. Misafirler gelmiş, rahip bekliyordu; asil ve zengin bir insanla'evlenmesi için herşey tamamdı. Mihrabın önünde bu hanım, birdenbire dişi bir peor par gibi bana döndü ve beni zalimlikle itham etti, ve orada aptallaşan rahibin gözü önünde onun için verdiğim sö zü bozdu. Ben de o anda, şatodan çıktığımız zaman ister prens, ister hırsız olsun ilk rastlayacağım adamla onu evlendireceğime söz verdim. Sen, çoban, işte bu adamsın. Matmazel bu akşam mutlaka biriyle evlenecek. Sen olmazsan bir başkası. Karar vermek için on dakikan var. Beni suallerle kızdırma. On dakika, çoban. Geçmeye başladı bile.’’
Markiz beyaz parmakları ile masanın üstüne vuruyordu. Beklemenin perdesi arkasına çekildi. Sanki bü yük bir ev muhtemel bir taarruza karşı kapı ve pencerelerini kapatmıştı. David konuşacaktı ama, adamın bu tavrı cesaretini kırdı. Kadının iskemlesine doğru giderek selâm verdi.
“Matmazel,” dedi. Bu kadar zerafet ve güzellik kar şısında kelimelerin böyle kolaylıkla akmasına şaşmıştı. “ Çobanlık ettiğimi söylediğimi duydunuz. Bazı zamanlar şair olduğumu tahayyül ederim. Eğer güzele hayran olmak, güzeli korumak şairliğin bir imtihanı ise, bu tahayyülüm şimdi kat kat kuvvetlendi. Size bir yardımda bulunabilir miyim, matmazel?”
Kız alçak bir sesle: “Mösyö,” dedi. “Namuslu ve kibar bir kimseye benziyorsunuz. Bu adam benim amcamdır, babamın kardeşi ve dünyada yegâne akrabam. O, annemi severdi, anneme benzediğim için de benden nefret ediyor. Hayatımı dehşet içersinde geçirtti. Bana bakan nazarlarından korkuyorum, bugüne kadar ona itaatsizlik göstermeye cesaret edememiştim. Fakat bu gece beni benden üç misli yaşlı bir adamla evlendirmeye kalktı. Hiddetini sizin üstünüze çektiğim için affmızı rica ederim. Tabiî ki size zorlayarak yaptırmak istediği bu işi reddedeceksiniz. Fakat müsaade edin de nazik kelimeleriniz için size teşekkür edeyim. Çoktandır kimse benimle böyle konuşmadı.”
Şimdi şairin gözlerinde nezaketten başka bir şey daha vardı. Hakikaten şair olmalıydı; zira Yvonne unutulmuştu, bu yeni güzellik onu tazeliği ve fazileti ile kendine bağlamıştı. Onun büyüleyici kokusu çobanı tuhaf hislerle dolduruyordu. Ateşli bakışını kızın yüzüne çevirdi. Kız susamışçasma ona baktı.
David: “On dakika,” dedi. “Hayatım boyunca malik olaraıyacağım bir şeye sahip olmak için on dakikam var. Size acıdığımı söylemiyeceğim matmazel; hakikat bu de ğildir; sizi seviyorum. Sizden şimdiden benisevmenizi isteyemem, fakat müsaade edin de şu zalim adamdan sizi bir kurtarayım, zamanla aşk da gelebilir. Bir istikbalim olduğunu zannediyorum, daima çoban olarak kalmıyaca- ğım. Şimdi sizi bütün kalbimle koruyacak, hayatınızı daha neşeli yapmıya çalışacağım. Kaderinizi bana emanet edebilecek misiniz, matmazel?”
‘‘Ah! Bana acıdığınızdan kendinizi feda etmeye kalkıyorsunuz.”
‘‘Aşktan, matmazel. Vakit de hemen hemen doldu.” ‘
‘Pişman olacak, benden nefret edeceksiniz.”
‘‘Sizi mes'ut etmek, size lâyık olmak için bütün ömriimce uğraşacağım.”
Kızın ince, küçük eli onunkinin içine kaydı.
‘‘Size emniyet edeceğim,” diye fısıldadı. “ Hayatımı size emanet edeceğim. Ve -ve aşk- belki de sizin düşündüğünüz kadar uzakta değildir. Söyleyin ona. Bir kere onun gözlerinin kudretinden kurtulayım, herşeyi unutabilirim.”
David gidip markinin önünde-durdu. Siyah şekil kı mıldadı ve alaycı gözler büyük saate çevrildi.
“İki dakika kaldı. Bir çobanın zengin, güzel bir kızı kabul etmesi için sekiz dakika lâzım geliyor, ha? Söyle çoban, matmazelin kocası olmaya razı mısın?”
David, gururla: “Matmazel, karım olması teklifine razı olmakla bana şeref vermiştir.” dedi.
Marki, tebessümle: “ İyi söyledin,” dedi. “Çoban efendi sende asil bir ruh var. Matmazel daha kötü birine de rastlıyabilirdi. Şimdi kilise ile şeytanın müsaade ettiği nisbette acele işimize bakalım.”
Kılıcının kabzasiyle masaya vurdu. Hancı dizleri titreyerek geldi. Bu büyük lordun kaprislerini evvelden tahmin ümidiyle kucak dolusu mum getirmişti. Marki, “Bir rahip çağır,” dedi. “Anlıyor musun? Rahip. On dakika içinde buraya gelmeli, yoksa...”
Hancı elinden mumları atarak gerisin geriye koştu.
Rahip, yarı uykulu bir halde geldi. David Mignot ile Lucie de Varennes’i karı koca ilân etti, Marki’nin attığı altın parayı cebine yerleştirerek gecenin karanlığında kayboldu.
Marki meş’um parmaklarını hancıya sallıyarak: “ Şarap,” dedi.
Şarap geldiği zaman: “Kadehleri doldur,” diye emretti. Mumlarla aydınlanmış masanın başında ayakta duruyordu. Kin ve gururdan meydana gelmiş kapkara bir dağ gibiydi. Yeğenine baktıkça gözlerinde eski aşkın zehire dönmesi gibi bir şey parlıyordu.
Kadehini kaldırarak: “Mösyö Mignot,” dedi. “ Size şunu söyledikten sonra içeceğim: eş olarak hayatınızı mahvedecek birini almış bulunuyorsunuz. Onun damarlarında akan kan değil, annesinden miras kalan yalandır. Size utanç ve endişe getirecektir. Ona miras kalan ve bir köylüyü bile ayartmaya tenezzül eden şeytan, gözlerinde, derisinde ve ağzmdadır. işte sizin mes’ut bir hayat için malik bulunduklarınız. Kadehinizi kaldırın Matmazel, nihayet sizden kurtuldum.”
Marki şarabını içti. Kızın dudaklarından bir hıçkırık fırladı. David, kadehi elinde ilerîiyerek, Marki ile yüzyüze geldi. Tavrında pek çobana benzer bir hâl yoktu.
Sakin bir sesle: “Biraz evvel ‘Mösyö” demekle bana şeref verdiniz. Matmazelle evlenmemin düşündüğüm bir iş için hiç olmazsa biraz beni size eşit kıldığını ümit edebilir miyim?”
Marki: “ Evet, çoban, haklısınız,” diye alay etti.
David, kendisi ile alay eden gözlere elindeki şarap kadehini fırlatarak: “ O halde belki de benimle düelloya tenezzül edersiniz,” dedi.
Büyük lordun öfkesi, borudan fırlayan bir nağme gibi âni bir küfürle fırladı. Kara kınından kılıcını çıkararak, titreyen hancıya seslendi: "Çabuk şu ahmak herife bir kılıç getir.” Sonra kızm kalbini donduran bir gü lüşle ona döndü: “Bana çok iş çıkarıyorsunuz, madam,” dedi. “Anlaşıldı; bir gece içinde sizi hem kocaya vermeli, hem de dul bırakmalıyım.”
David: “Ben kılıç oyunları bilmem,” dedi. Karısının önünde böyle bir itirafta bulunduğu için yüzü kıpkırmızı olmuştu.
Marki alayla tekrar etti: “Ben kılıç oyunları bilmem. Köylüler gibi odunlarla mı döğüşeceğiz? Hey, François, tabancalarımı.”
Seyis arabanın silâhlığından kabzaları gümüş kaplı iki tabanca getirdi. Marki bir tanesini masanın üstüne, David’in yanma fırlattı. “ Masanın öteki ucuna geç,” diye bağırdı. “Bir çoban bile tabancanın tetiğini çekebilir. Bir De Beaupertuys’nin silâhı ile ölmek şerefi pek az çobana nasip olmuştur.”
Çobanla Marki uzun masanın karşısında birbirlerine döndüler. Hancı dehşet içinde havayı yumrukluyor, ve bağırıyordu: “M-mm-monsenyör, Allah aşkına... benim evimde yapmayın... kan dökmeyin... beni mahvedeceksiniz...” Marki’nin bakışı onu susturmaya kâfi geldi.
Beaupertuys markisi: “ Korkak,” diye bağırdı. “Diş lerini tıkırdatmayı bırak da, bize işaret verecek misin, onu söyle.”
Hancının dizleri yerde idi. Ağzını bile açamıyordu. İşitmiyordu bile. Yine de el hareketleriyle evinin ve ticaretinin selâmeti içirı yalvarıyordu.
Kadın, berrak sesiyle: “Ben söylerim,” dedi. Gidip David’i öptü. Gözleri parıl parıl yanıyordu; yanaklarına renk gelmişti. Duvara dayandı, iki adam tabancalarını nişanlayıp onun saymasını beklediler.
“ Un... deux... trois!”
İki ses de birbirine o kadar yakın geldi ki, mumlar sadece bir defa titrediler. Marki gülümseyerek duruyordu. Sol elinin parmakları masanın üstüne açılmıştı. David dimdik kaldı, başını yavaşça çevirerek gözleriyle karısını araştırdı. Sonra asıldığı yerden düşen bir elbise gibi yere yığıldı.
Dul kadm bir dehşet ve ümitsizlik çığlığı kopararak, David’in üzerine eğildi. Yarasının yerini buldu, sonra eskisi gibi gamlı, solgun bakışı ile başını kaldırdı. “Tam kalbinden,” diye fısıldadı. “Ah, tam kalbinden vurulmuş.”
Markinin kalın sesi gürledi: “Haydi, arabaya yürü bakalım.” Gün doğmadan elimden çıkmış bulunacaksın. Bu akşam tekrar evleneceksin. Hem de ilk karşımıza çıkacakla, kadınım, ister köylü olsun, isterse haydut. Eğer yolda kimseye rastlamazsak, kapımı açacak köylü ile.
Haydi, gir arabaya bakalım.” Amansız ve iriyarı marki, tekrar pelerinin esrarına bürünmüş olan kadın, elinde silâhlarla seyis, hep birden arabaya doğru yürüdüler. Ağır tekerleklerin sesi, uyuyan köyün içinde yankılar yaparak uzaklaştı. Silver Flago’nun salonunda yirmi dört mumun ışığı masanın üstünde dansedip göz kırparken, çılgına dönmüş hancı maktul şairin cesedi etrafında dönerek ellerini uğuşturuyordu.
SAĞDAKİ YOL
Üç fersah kadar gittikten sonra yol birdenbire karıştı.
Daha geniş bir yol'ıa birleşmişti. Davit, bir kaç dakika
kararsız durduktan sonra sağdaki yolu seçti.
Yolun nereye gittiği hakkında bir fikri yoktu. Fakat.
Davit, o gece Vernoy’yı arkasında bırakmaya karar vermişti.
Bir fersah daha gittikten sonra pek yakın bir mazide
büyük bir eğlentiye sahne olduğu belli olan büyük
bir şatonun yanından geçti; taş kapının önündeki tozlu
yolda misafirleri götüren arabaların tekerlek izleri görülüyordu.
Üç fersah daha gittikten sonra David yoruldu. Yol
kenarında otlar arasına yatıp uyudu. Sonra kalkıp meç
hul istikametine doğru yürümeye devam etti.
Böylece beş gün yürüdü; tabiat’m o hoş kokulu yataklarında
yahut küylülerin saman yığınları arasında
uyuyor, onların misafirperver kara ekmeklerinden yiyor,
İrmaklardan, keçi çobanlarının testilerinden içiyordu.
Nihayet bir köprüden geçerek, o, düuyamn bütün
gerikalan şehirlerinin hepsinden daha çok şair ezmiş veya
taçlandırmış, şehrine ayak bastı. Birzamanlar nüfuzlu
ve mühim şehirlileri barındıran bu sokak şimdi düş
künlere terkolunmuştu.
Yüksek evler hâlâ yıkılmış bir aseletin kalıntılarına
sahiptiler; fakat şimdi çoğu toz ve örümcekler tarafından
istila edilmiş durumdaydılar. Geceleri kılıç şakırtı
ları, ve meyhaneden meyhaneye dolaşan kabadayıların
gürültüleri işitilirdi. David burada kıt parasîyla münasip bir yere yerleşti. Gecenin mum ve gündüzün ilk ışıkları
cnu kâğıt ve kalemi başında buluyordu.
Bir öğleden sonra, koltuğu altında ekmeği, peyniri
ve bir şişe sulu şarabiyle dışardaki basit dünyaya yaptı
ğı yemek seferinden dönüyordu. Yukarı çıkarken, merdivenlerde
bir şairin bile hayalini durdurabilecek güzellikte
bir kadına rastladı - rastladı değil de buldu, zira kadın
duvara dayanmış duruyordu. Önü açık' bol siyah bir pelerinin
altında işlemeli elbisesi görünüyordu. Gözleri dü
şüncelerinin her değişişinde başka bir şekle giriyorlardı.
Bir an, küçük bir çocuğunkiler kadar yuvarlak ve mâsum,
sonra bir çingeneninkiler kadar çekik ve büyüleyici oluyorlardı.
Bir eli hafifçe elbisesini kaldırarak yüksek ök-
çeli, açık bağlan yana sarkan, küçük ayakkabılarım meydana
çıkardı. O, o kadar İlâhî, eğilmeğe o kadar gayri mü
sait, cezbedip emretmiye o kadar lâyıktı ki. Belki de
David’in geldiğini görmüş, onun yardımını beklemişti.
Ah, acaba mösyö merdiveni işgal ettiği için onu affedecek
miydi? Fakat şu ayakkabı! - Ah, şu yaramaz ayakkabı!
Fakat heyhat! Bir türlü bağlı durmuyordu ki.
Acaba mösyö bir lütuf gösterir de...
Hırçın bağları, bağlarken şairin parmakları titriyordu.
Onun varlığının tehlikesinden kaçacaktı ama bir çingeneniki
kadar uzayıp büyüleyen gözler onu yerine mıhladı.
Şarap şişesine sarılarak duvara dayandı. Kadın gü
lümseyerek: “O kadar iyilik ettiniz ki,” dedi. “ Acaba
mösyö bu evde mi oturuyor?”
“E-ee-evet madam, öyle sanırım madam.”
“Belki de üçüncü katta, o halde?”
“Hayır, madam. Daha yukarda.”
Kadın, parmaklarım hafif bir sabırsızlık hareketiyle
oynattı.
“Affedin. Sormakla düşüncesizlik ediyorum. Acaba
mösyö bu kusurumu hoş görecek mi ? Ona nerede oturdu
ğunu sormakla pek kaba bir harekette bulundum.”
“Madam, böyle konuşmayın. Ben yukar...”
“Hayır, hayır, söylemeyin. Hatâ ettiğimi şimdi anbyorum.
Fakat bu eve ve içindekilere öyle bir yakınlık
hissediyorum ki. Bir zamanlar ben de burada yaşardım.
Şimdi sık sık buraya gelir, o mes’ut günlerin hayâlini
kurarım. Müsaade ederseniz, bu da benim mazeretim olsun.”
Şair kekeliyerek: “Mazerete ihtiyaç yok,” dedi. “Ben
size söyliyeyim; en üst katta oturuyorum.”
Kadın başını çevirerek: “ Ön odada mı?” diye sordu.
“Arka odada, madam.”
Kadın sanki ferahlamış gibi içini çekti.
Yuvarlak ve masum bakışını takınarak: “ O halde sizi
daha fazla meşgul etmiyeyim, mösyö,” dedi. “ Evime
iyi bakın. Heyhat! Şimdi sadece hâtıraları bana kaldı.
Allaha ısmarladık, mösyö, nezaketiniz için lütfen teşekkürlerimi
kabul edin.”
Arkasında bir tebessüm ve lâtif bir rayiha bırakarak
uzaklaştı. David merdivenleri uykuda yürüyormuş gibi
çıktı. Biraz sonra uyandığı halde, tebessüm ve rayiha
onunla beraber kaldı, ve hiçbir zaman tamamen onu terketmedi.
Hakkında hiç bir şey bilmediği bu kadın ona,
gözlere gazeller, aşk şarkıları, kıvırcık saçlara kasideler,
ince ayaklardaki terliklere methiyeler yazdırdı.
Hakikaten şair olmalıydı, zira Yvonne unutulmuştu.
Bu yeni güzellik onu tazeliği, fazileti ile kendine bağlamıştı.
Sihirli parfümü onu tuhaf hislerle dolduruyordu.
Bir gece ayni evin üçüncü katında bir odada üç kişi bir masa başında toplanmışlardı. Odanın bütün mobilyasını
üç iskemle ile üzerinde bir mum yanan masa teşkil
ediyordu. Şahıslardan biri, siyah elbiseler giymiş, iri yarı
bir adamdı. Yüzünde istihzalı bir gurur ifadesi vardı. Yukarı
kıvrılmış bıyıklarının uçları neredeyse alaycı gözlerine
değecekti. Diğeri, gözleri bir çocuğunkiler kadar
yuvarlak ve mâsum, yahut bir çingeneninkiler kadar çekik
ve büyüleyici olan fakat şimdi herhangi bir suikast-
çınınkiler gibi haris ve sinsi bakışlı genç ve güzel bir kadındı.
Üçüncüsü atılgan, cesur ve sabırsız, ateş ve çelik
teneffüs eden bir muharipti. Ötekiler ona Yüzbaşı Desrolles
diye hitap ediyorlardı.
Yüzbaşı Desrolles yumruğunu masaya indirerek: “Bu
gece,” diye haykırdı. “Bu gece kiliseye giderken. Bu hiç
bir işe yaramıyan plânlardan bıktım artık. İşaretlerden,
şifrelerden, parolalardan, gizli toplantılardan nefret ediyorum.
Hain olacaksak hiç olmazsa namuslu olalım. Eğer Fransa ondan kurtulacaksa, onu alenen öldürelim, tuzaklar
hazırlıyarak değil. Tekrar ediyorum; bu gece kiliseye
giderken. Ben kendi elimle yapacağım bu işi.”
Kadın ona sıcak bir bakışla baktı. Kadınlar her ne
kadar yaradılıştan fesatçı iseler de böyle cesaret karşısında
daima boyun eğerler.
İri yarı adam bıyıklarını burarak; kalın sesiyle: “Aziz
Yüzbaşım,” dedi. “Bu hususta sizinle hemfikirim. Beklemekle
bir şey kazanmıyacağız. Saray muhafızlarının
teşebbüsümüzü muvaffakiyetle sona erdirecek mühim bir
kısmı bizim tarafımızdadır.”
Yüzbaşı Desrolles masayı tekrar yumruklayarak:
“Bu gece,” dedi. “ Söylediklerimi işittiniz marki. Bu işi
kendi elimle bitireceğim.”
İriyarı adam, yavaşça: “Fakat şimdi bir mesele var,” dedi. "Saraydaki taraftarlarımıza bir haber gönderip bir
parola hususunda anlaşmalıyız. Kralın arabasına en sadık
adamlarımız refakat etmeli. Bu saatte güney kapısı
na kim gidebilir ki. Ribout orada vazifelidir. Onun eline
bir haber ulaştırabilirsek herşey yoluna girmiş demektir.”
Kadın: ‘‘Ben bir haberci gönderebilirim.” dedi.
Marki kaşlarını kaldırarak: “ Siz mi, Kontes?” diye
sordu. “ Sadakatinizi hepimiz biliyoruz ama...”
Kadın ayağa kalkıp ellerini masaya dayıyarak: “Dinleyin,”
diye haykırdı. “Bu evin tavanarasında çobanlık
ettiği koyunlar kadar saf ve temiz bir köylü yaşıyor. Üç
dört kere merdivende rastladım. Buluştuğumuz odaya
yakın bir yerde oturmasından şüphelenerek sorguya çektim.
Eğer, istersem o benimdir. Odasında şiirler yazıyor
ve zannedersem beni düşünüyor. Ne dersem onu yapacaktır.
Saraya haberi o götürür.”
Marki, iskemlesinden kalkarak kadının önünde eğildi.
“ Cümlemi bitirmeme müsaade ediniz, Kontes,” dedi.
“Diyecektim ki, sadakatiniz büyük, ama zekâ ve cazibeniz
bundan kat kat üstün.”
Suikastçılar böyle meşgulken, David, amourette d’escalier’sine
beyitler düzmekte idi. Kapısının ürkek bir darbe ile vurulduğunu işitti, gidip açtı. Karşısında, gözleri
bir çocuğunki kadar mâsum ve kocaman, sevgilisi, sanki
başı bir dertte imiş gibi soluyordu.
“Mösyö,” diye inledi. “Büyük bir felâket içindeyim.
Sizin iyi ve hakikatli olduğunuzu biliyorum. Başka kimseyi
de tanımıyorum ki. O sokaktaki serserilerin arasından
nasıl da geçebildim ? Mösyö, annem son nefesinde. Dayım
kralın saray muhafızları alayında yüzbaşıdır. Ona
bir haber götürmeli. Acaba...”
David, gözleri ona bir hizmette bulunma arzusu ile
parıldayarak, sözünü kesti: “Matmazel, ümitleriniz kanatlarım
olacaktır. Siz bana onu nasıl bulacağımı söyleyin.”
Kadın, David’in eline mühürlü bir zarf sıkıştırdı.
“Güney kapısına gidin; anladınız mı? Güney kapısına; oradaki muhafızlara ‘Şahin yuvasını terketti’ deyin.
Sizi içeri bırakırlar. Sonra sarayın güney kapısına
gider ve parolayı tekrarlarsınız. Mektubu, ‘İstediği zaman
hücum etsin’ diye cevap veren adama teslim edersiniz.
Bu bana dayım tarafından verilmiş bir paroladır.
Şimdi memlekette karışıklık olduğundan, krala bir suikast
yapılacağından çekindikleri için böyle tedbirler alı
yorlar. Eğer bu hizmeti yaparsanız annem son bir defa
kardeşini görmüş olur.”
David, heyecanla: “Verin,” dedi. “Fakat böyle geç
bir saatte evinize yalnız dönmenize müsaade etmeli miyim?
Ben...”
“Hayır, hayır, siz koşun. Geçen her dakika çok kıymetlidir.”
Kadının gözleri çingeneninkiler gibi uzamış,
büyüleyici bir eda takınmıştı. “Başka bir zaman bu iyiliğiniz
için size teşekkür etmiye çalışırım.”
Şair mektubu gömleğinin içine koyarak, koşa koşa
merdivenlerden indi. Kadın da aşağıdaki odaya döndü.
Marki’nin kaşlarının sorduğu suale: “ Gitti,” diye
cevap verdi. “Koyunları kadar aptal ve hızlı haberi verrniye
koştu.”
Masa, Yüzbaşı Desrolles’ün yumruğu altında tekrar
sarsıldı.
“Allah cezasını versin,” diye Yüzbaşı haykırdı. “Tabancalarımı
unutmuşum. Başkasına da emniyet edemem.”
Marki, pelerinin altından parıl parıl, gümüş kakma kabzalı bir tabanca çıkararak: “Bunu alın,” dedi. “ Bundan
iyisini bulamazsınız. Ama iyi muhafaza edin, çünkü
üstünde armam kazılı. Zaten benden şüpheleniyorlar. Ben
bu gece Paris’ten çok uzaklarda olmalıyım. Sabah beni
kendi şatomda bulmalı. Buyurun, Kontes.”
Marki mumu söndürdü, iki adamla kadın yavaşça
merdivenlerden inerek Rue Conti’yi dolduran kalabalığın
araşma karıştılar.
David koşuyordu. Sarayın güney kapısında göğsüno
bir mızrak dayandı. David: “ Şahin yuvasını terketti” diyerek
bunu itti.
Muhafız: "Geç arkadaş,” diyerek ona yol verdi. “Âma çabuk ol.”
Sarayın merdivenlerinde bir kaç kere daha yakalamak
istediler ama, sihirli parola her seferinde muhafız
lan geri itiyordu. Aralarında biri ilerleyip: “ istediği zaman...”
diye söze başlamıştı ki, muhafızların arasında bir
kanşıklık beklenmiyen bir hâdisenin vukuunu gösteriyordu.
Sert bakışlı biri, asker adımlariyle arkalarından ge
çerek David’e yaklaşıp elinde tuttuğu mektubu aldı. David’i
de içeri çekerek: “Benimle gel,” dedi. Sonra mektubu
açıp okudu. Oradan geçmekte olan subay üniformalı
birine seslendi: “Yüzbaşı Tetreau güney kapısındaki
bütün muhafızları tevkif ettirip yerlerine sadık adamlarımızdan
yerleştir.” David’e dönerek: “ Sen beni takip et,”
dedi.
Uzun bir koridordan geçerek, koskocaman bir salona
girdiler. Matem elbiseleri giymiş kederli tavırlı bir
adam, düşünceli düşünceli deri kaplı bir iskemlede oturuyordu.
David’i getiren adam söze başladı.
“Efendimiz, size demiştim ki, lâğımlar nasıl fare kaynarsa
bu saray da casus ve hain doludur. Siz bunu benim vesvesem sanmıştınız. İşte bu adam kapınızın dibine
kadar onların göz yummaları ile gelebildi. Elinden aldı
ğım bir mektubu getiriyordu. Gayretlerimin lüzumsuz olmadığına
inandırmak için size getirdim.”
Kral iskemlesinde kımıldayarak: ‘‘Ben onu sorguya
çekerim,” dedi. David’e baktı; sanki gözlerinde bir perde
vardı. Şair diz çöktü.
Kral sordu: “ Nerelisin?”
“ Eure-et-Loir eyâletinin Vernoy kasabasından, efendimiz.”
“Paris’te ne arıyorsun?”
“ Şair olacağım, efendimiz.”
“Vernoy’da iken ne iş yapardın?”
“Babamın koyun sürülerine bakardım, efendimiz.”
Kral tekrar kımıldadı, gözündeki perde kalkmıştı.
“Ahh! Çayırlarda mı?”
“Evet, efendimiz."
“Çayırlarda, kırlarda yaşardın; sabah serinliğinde
otlar arasında uzanırdın. Sürü dağılır; susayınca akan
çaydan kana kana içer, gölgede tatlı kara ekmeğini yer;
dallar arasında öten ardıç kuşlarını dinlerdin. Değil mi,
çoban?”
David içini çekerek: “ Öyle, efendimiz,” dedi. “Çiçeklerin üstünde vızıldayan arıları, hem de belki karşı tepede
bağlarda çalışan işçilerin şarkılarını da.” dedi.
Kral, sabırsızlıkla: “Evet, evet,” dedi. “ Ama daha
ziyade ardıç kuşlarını dinlerdin. Ne kadar da güzel öterlerdi,
değil mi?”
“Hele Eure-et-Loir’da her yerden dalıa güzel, efendimiz.
Yazdığım birkaç mısrada cıvıltılarını tasvire çalışmıştım.”
Kral, merakla: “O mısraları tekrarlıyabilir misin?"
diye sordu. “Ne kadar zaman oldu ardıç kuşlarının ötüş
lerini dinliyemiyorum. Onların şarkılarını tasvir edebilmek
bir krallığa sahip olmaktan daha iyidir. Sonra geceleri
koyunları ağıla kapatır; sulh ve sükûn içinde ekmeğinin
başına otururdun. O mısraları tekrarlıyabilecek
misin, çoban?”
David, hürmetkâr bir arzu ile: “ Söyliyeyim, efendimiz,”
dedi.
“Koyunlarma bak, tembel çoban,
Nasıl sevinçle zıplıyorlar
Rüzgârda nasıl dansediyor çamlar
Dinle, nasıl çalıyor kavalını pan.
Biz seni çağırıyoruz dallar arasından
Uçuyoruz sürünün üzerinde
Yuvalarımızı ısıtacak yün ver bize
Dallarında............”
“Eğer efendimiz arzu buyururlarsa,” diye sert bir
ses sözünü kesti. “Bu şaire birkaç sual de ben sorayım.
Vaktimiz çok dar. Eğer selâmetiniz için endişem fazla
görünüyorsa, affınızı dilerim, efendimiz.”
Kral: “Dük d’Aumale’in sadakati ispat olunmuştur,”
dedi. İskemlesine gömüldü, gözlerine yine bir perde inmişti.
Dük: “ Önce getirdiği mektubu size okuyayım,” dedi.
“Bu gece veliahtm ölümünün yıldönümüdür. Eğer,
âdeti veçhile gece yansı oğlunun ruhuna dua etmek üzere
kiliseye giderse, şahin, Rue Esplanade köşesinde hü
cum edecektir. İşler yolundaysa sarayın güneybatı köşesindeki
üst odanın penceresine kırmızı bir lâmba koyun.”
Dük, sert bir sesle: “Köylü,” dedi. “Okuduklarımı
işittin. Sana bu kâğıdı kim verdi?”
David samimiyetle: “ Dük cenapları,” dedi. “ Söyliyeceğim.
Bir kadın verdi. Annesinin ağır hasta olduğunu,
bu mektubun dayısını onun yanma getireceğini söyledi.
Mektubun mânasını anlamadım ama, yemin ederim ki
çok güzel ve iyi bir kadındı.”
Dük emretti: “Kadını tarif et, hem de anlat bakalım
nasıl oldu da seni avlıyabildi ?”
David, ateşli bir gülümseme ile: “Tarif mi edeyim?”
diye sordu. “Kelimelerin mucizeler yaratmasını emrediyorsanız.
Peki o halde, o, güneş ışığı ile koyu gölgeden
yaratılmıştır. Bir geyik kadar narin ve seyyaldir. Yüzü
ne baktığınız zaman gözleri durmadan değişiyor, bir an
yuvarlak; sonra güneşin iki bulutun arasından görüldü
ğü gibi yarı kapanık oluyor. Geldiği zaman cenneti beraberinde
getiriyor; gidince kıyamet kopuyor, arkasına
yaban gülü tomurcuklan rayihası bırakıyor. Bana evime
Rue Conti’de yirmi bir numaraya geldi.”
Dük, krala dönerek: “Zaten birkaç zamandanberi
gözlemekte olduğumuz ev,” dedi. “ Şairin tasvirine medyunuz,
rezil Kontes Quebedaux’yu tanıdık.”
David, safça: “Efendimiz ve dük cenapları,” diye
söze başladı. “ Aciz kelimelerimin bir haksızlık yapmadıklarını
umarım. O kadının gözlerine baktım; hayatımı
ortaya koyarım ki o bir melektir. Mektuba şu kadar bile
ehemmiyet vermem. O bir melektir.”
Dük, sabit nazarlarla ona bakarak, ağır ağır: “ Sana
bunu ispat ettireceğim,” dedi. “Kralın elbiselerini giyip.
srabar ile bu gece kiliseye sen gideceksin. Kabul ediyor
musun?”
David gülümsedi: “ Onun gözlerine baktım,” dedi.
“Benim ispatım orada. Siz nasıl isterseniz yaparım.”
Saat onbir buçukta Dük d’Amnale pencereye kırmışa ışığı kendi eliyle koydu. Onikiye on kala da, kralın elbiselerini
giymiş David, başı pelerinin içinde gizli, ağır
ağır kendini bekleyen arabaya yürüdü. Dük onun içeri girip
oturmasına yardım etti. Araba kiliseye doğru hızla
yol almaya başladı.
Rue Esplanade köşesindeki bir evde Yüzbaşı Tetrau
ile yirmi adamı, suikastçıları bekliyorlardı.
Fakat, herhalde bir sebebi olacak suikastçılar plânlarını
değiştirmişlerdi, Araba Rue Christopher’e yakla
şınca, Desrolles’le kralı öldürecek olanlar hücum ettiler.
Muhafızlar şaşırdıkları halde, cesaretle dövüştüler. Yüzbaşı
Tetrau gürültüyü işiterek imdada koştu. Fakat, bu
arada, çılgın Desrolles, arabanın kapısını açarak, silâhı
nı içerde gördüğü kara hayâlin üstüne boşalttı.
Sokak, yeni gelen kral muhafızlarının kılıç şakırtılarıyla
inliyordu. Ürken atlar arabayı çekip götürmüşlerdi.
Yastıkların üstünde Monsenyör Marki de Beaupertuys’-
nin silâhından atılan bir kurşunla öldürülen sahte kral
ve şairin cesedi yatıyordu .
ANA YOL
Üç fersah kadar gittikten sonra yol birdenbire karıştı. Daha geniş bir yolla birleşmişti. David, birkaç dakika kararsız durduktan sonra, dinlenmek için bir kenara oturdu.
Bu yolların nereye gittiğini bilmiyordu. Her ikisinin ucunda da tesadüf ve tehlike dolu geniş dünya vardı. Orada öyle otururken, Yvonne’la birlikte, kendilerinin dedikleri yıldız gözüne ilişti; kararım çok acele verip vermediğini düşünmeye başladı. Bir iki acı söz söylendi diye, onu ve evini bırakıp gitmek doğru mu idi? Aşk, hakikatte delili olan kıskançlık tarafından kırılabilecek kadar nazik miydi? Sabah, gecenin kalp ağrılarına daima şifa getirirdi. Uyuyan Vernoy’lılarm gittiğini öğrenmeden geri dönmeye vakti vardı. Onun kalbi Yvonne’- undü; şimdiye kadar yaşadığı bu yerlerde şiirlerini yazabilir, aradığı saadeti bulabilirdi.
David ayağa kalkarak, yorgunluğunu ve kendini megl:ul istikametlere çeken çılgın hislerini silkti. Geldiği yola döndü. Vernoy’ya yaklaştığı zaman içindeki seyahat arzusu sönmüştü. Ağılın yanından geçti; koyunlar yabancı bir ayaksesi işitince kımıldanmaya başladılar, bu alışkın olduğu ses kalbini doldurdu. Sessizce küçük odasına girdi, ve ayağının yeni yolların tehlikesinden kaçtı ğına müteşekkir, yatağına uzandı.
Kadın kalbini ne de iyi biliyordu! Ertesi akşam Yvonne yolun aşağısında, gençlerin toplantı yeri olan çeşmenin başında idi. Göz ucu ile David’i araştırıyordu, amma ağzı merhametsiz bir tavırla kıvrıimıştı. David, bu bakışı gördü, ondan önce bir af, sonra beraber eve dönerken de bir öpücük kopardı.
Üç ay sonra evlendiler. David’in babası kurnaz ve zengindi. Üç fersah ötede bile lâfı edilen bir düğün merasimi yaptırdı. İki genç de kasabanın gözdeleriydiler. Sokaklarda alaylar çayırda danslar tertip ettiler. Misafirleri eğlendirmek için, Dreux’deıı bir cambaz ve bir kuklacı getirttiler.
Bir sene sonra David’in babası öldü. Koyun sürülerde ev David’e kaldı. Zaten kasabanın en evine düşkün kızı ile evlenmişti. Yvonne'un süt güğümleri, bakır tencereleri parıl parıldı, oradan geçerken güneş altında gözlerinizi kamaştırırdı. Bahçesindeki çiçek tarhları o kadar düzgün, o kadar cana yakındı ki, gözleriniz tekrar tabiî haline dönerdi. Tâ P£re Gruneau’nun nalbant dükkânının arkasındaki atkestanesi ağacının yanından, söylediği şarkılar işitilebilirdi.
Bir gün geldi ki, David çoktandır kapalı duran bir çekmeceden bir tabaka kâğıt çıkararak kaleminin ucunu çiğnemeye başladı. Yeniden ilkbahar gelmiş, kalbine dokunmuştu. Mutlaka şair olmalıydı, zira Yvonne artık unutulmuş gibi idi. Toprağın bu yeni güzelliği onu kendisine büyücülüğü, zarafeti ile bağlamıştı. Ağaçlarının, çayırlarının rayihası ona tuhaf bir şekilde tesir ediyordu. Eskiden her gün koyunlarını otlatmıya çıkarır, akşam hepsini sağ salim getirir, ağıla sokardı. Fakat şimdi bütün gün ağaçların gölgesinde yatıyor, kâğıt parçalarının üstüne kelimeleri diziyordu. Koyunlar dağılıyor, ormandan inen kurtlar her gün birkaçını kapıyorlardı.
David’in şiir stoku arttıkça, koyunları azalıyordu. Yvonne aksi aksi konuşmaya başlamıştı. Güğümleri ile tencereleri, parlaklıklarını onun gözlerine vererek, matlaşmışlardı. Şaire sürüyü ihmalinin eve zarar getirdiğini işaret etti. David koyunlara bakacak bir çocuk tutup, kendini evin tepesindeki küçük odaya kilitleyerek, şiir yazmaya devam etti. Çocuk da tabiaten bir şairdi, fakat hislerini dökecek bir mecrası olmadığından, vaktini uyku ile geçiriyordu. Kurtlar şiirle uykunun aynı şey olduğunu farketmekte gecikmediler, ve sürü daha ziyade azalmıya başladı. Bununla mütenasip bir şekilde Yvonne’- un huysuzluğu çoğalıyordu. Bazan bahçeye çıkar, David’in yüksekteki penceresi önünde bağırırdı. O zaman sesini, Pere Gruııeau’nun nalbant dükkânının arkasındaki atkestanesi ağacının yanından işitebilirdiniz.
Burnunun işaret ettiği herşeyi gören ihtiyar, akıllı, işgüzar, kasabanın noteri olan M. Papineau, bunu da görmüştü. David’e gitti, cesaretini bir tutam enfiye ile tazeliyerek, dedi ki:
“Azizim Mignot, babanın evlenme vesikasını ben imzaladım. Onun oğlunun iflâs kâğıdını imzalamak benim için çok ağır olacak. Fakat sonun budur, oğlum. Eski bir dostun sıfatiyle söylüyorum. Şimdi sana söyliyeceklerimi can kulağı ile dinle. Görüyorum ki, şiir yazmaya merak sarmışsın. Dreux’de bir arkadaşım var, bir mösyö Bril, Georges Bril. Baştan aşağı kitaplarla dolu bir evde yaşar, Okumuş bir adamdır; her sene Paris’e gider; birkaç de kitap yazmıştır. Eski Roma lâhitlerinin ne zaman bulunduklarını, yıldızlara nasıl isim taktıklarını, kuşların niçin gagaları olduğunu söyleyebilir. Sen nasıl koyunlann melemesinden anlıyorsan, o da şiirin mâna ve şeklinden öyle anlar. Ona bir mektup yazayım, sen götür şiirlerini onun önünde oku. O zaman yazmaya devam etmen mi, yoksa dikkatini karma ve işine vermen mi lâzım geldiğini anlarsın.”
David: “Mektubu derhal yazın,” dedi. “ Bunu daha evvel söylemediğinize çok üzüldüm.”
Ertesi sabah gün ağarırken, David, koltuğu altında kıymetli şiir destesi, Dreux yoluna düzüldü, öğle vakti, ayağının tozlarını Mösyö Bril’in kapısında temizliyordu. O okumuş adam, M. Papineau’nun mektubunun mührünü koparttı, muhtevasını, güneşin suyu çektiği gibi, gözlerde emdi. David’i içeri çalışma odasına aldı, bir kitap denizi ortasındaki küçük bir odaya oturttu.
Mösyö Bril vicdan sahibi bir adamdı. Parmak kalınlığındaki şiir demetinden ürkmedi. Okumaya başladı. Hiçbir tanesini atlamadan okudu; meyvenin çekirdeğini arayan bir kurt gibi sonuna kadar okudu.
Bu arada David, bu kadar kitabın arasında titreyerek oturuyordu. Bu deniz kulaklarında uğultular meydana getiriyordu. Burada seyahate çıkacak ne haritası, ne de pusulası vardı. Dünyanın yarısı kitap yazıyor herhalde diye düşündü.
Mösyö Bril son sahifeyi de bitirdi. Sonra gözlüklerini çıkararak mendiliyle sildi.
“Eski dostum, Papineau nasıl, iyi mi?” diye sordu.
David: “ Çok iyi,” diye cevap verdi.
“ Kaç koyununuz var, Mösyö Mignot?”
“ Dün saydığım zaman üç yüz dokuzdu. Sürüm bü yük bir talihsizliğe uğradı. Eskiden sekizyüz elli tane idi.”
“ Bir karınız, bir eviniz vardı, huzur içinde yaşıyordunuz. Sürüleriniz sizi geçindirecek kadar bir şeyler getiriyorlardı. Onlarla çayırlara çıkıyor, temiz havada ya şıyor, hoşnutluğun tatlı ekmeğini yiyordunuz. Dallarda ötüşen ardıç kuşlarını dinleyip orada tabiatın kucağında yatmaktan başka yapacak işiniz yoktu. Buraya kadar haklı mıyım?”
David: “ Evet, öyle idi,” dedi.
Mösyö Bril, gözünü kitap denizi üzerinde gezdirerek devam etti: “Bütün şiirlerinizi okudum. Şu pencereden bakın Mösyö Mignot; söyleyin bana ne görüyorsunuz?”
David dışarı bakarak: “ Bir karga görüyorum,” dedi.
Mösyö Bril: “ Bu kuş bana kaçındığım bir işi yapmakta yardım edecek,” dedi. “O kuşu tanırsınız, Mösyö Mignot, göklerin filozofudur. Kaderine boyun eğdiği için mesuttur. O alaycı gözü, o sallantılı yürüyüşü ile ondan neşelisine rastlayamazsınız. Çayırlar ona arzu ettiğini verirler. Tüylerinin diğer kuşlarınki gibi güzel renkli olmadığına üzülmez. Tabiatın ona verdiği sesi işittiniz. Sanır mısınız, Mösyö Mignot, ki bülbül ondan daha mesuttur?”
David ayağa kalktı. Karga acı acı bağırdı.
David ayağa kalktı. Karga acı acı bağırdı.
Yavaşça: “ Teşekkür ederim, Mösyö Bril,” dedi. “ O halde bütün bu kargalar arasında bir tane bile bülbül yoktu demek?”
Mösyö Bril içini çekerek: “Olsaydı kaçırmazdım,” dedi. “Her kelimesini okudum. Şiirlerinizi yaşayın oğlum; artık yazmaya çalışmayın.”
David, tekrar: “Teşekkür ederim,” dedi. “Ben şimdi koyunlarıma dönüyorum.”
Okumuş adam: “Eğer benimle yemek yerseniz, size sebeplerini anlatabilirim,” dedi.
Şair : “Hayır,” diye cevap verdi. “Koyunlarıma dönmeliyim.”
Şiirleri kolunun altında, Vernoy’ya doğru ağır ağır yürümeğe başladı. Kasabaya gelince, eline ne geçerse satan Yahudi Zeigler’in dükkânına uğradı.
“Dostum,” dedi. “Ormandaki kurtlar çayırlardaki koyunlarımı parçalıyorlar. Onları korumak için bir silâh almalıyım. Böyle bir şeyin var mı?”
Zeigler, ellerini iki yanına açarak: “Bugün benim için çok kötü bir gün, dostum Mignot,” dedi. “Anlaşıldığına göre sana değerinin onda birini bile getirmeyecek olan bir silâhı satmam lâzım gelecek. Daha geçen hafta bir adamdan satın almıştım. O da kralın emriyle satışa çıkarılan bir şatodan almış, Şato adım bilmediğim, krala karşı suikast hazırlamış büyük bir lordun imiş. İçlerinde çok güzel silâhlar vardı ama, bu -ah, bu tabanca, bir prense lâyık olan bu tabanca!- dostum sana sadece kırk franga mâlolacak, emin ol böyle yapmakla on frank kaybetmiş oluyorum. Yahut istersen büyüle bir tüfek...”
David, parayı tezgâhın üstüne atarak: “Bunu alıyorum,” dedi, “Dolu mu bari?”
“On frank daha verirsen hem doldurur, hem de bir kurşun hediye ederim.”
David tabancayı ceketinin altına saklayarak evine girdi. Yvonne evde değildi. Son zamanlarda hep komşulara dedikodu yapmaya gidiyordu. Fakat mutfaktaki ocakta ateş yakılmıştı. David şiirlerini ateşe attı. Yanarlarken bacada sert bir ses çıkarıyorlardı.
Şair: “ Karganın şarkısı,” dedi.
Sonra tavan arasına. giderek kapıyı kapattı. Kasaba o kadar sessizdi ki, kocaman tabancanın sesini herkes işitti. Hepsi eve koşuştular, kapısının aralığından duman çıkan oda onları yukarı çekti.
Bir adam şairin cesedini yatağına yerleştirdi. Kadınlar hep bir ağızdan konuşmaya başladılar, biri Yvvonne’a haber vermiye koştu.
İlk gelenler arasında olan M. Papineau silâhı yerden alarak ihtisas ve üzüntü karıştığı bir tavırla kabzanın gümüş kakmalarını gözden geçirdi.
Sonra alçak sesle rahibe izah etti: “ Monsenyör marki de Beaupertuys’nin arması.”
24 Mart 2015
Ihlamurlar
Unutmaya başladım oralarını
denize inen yol siliniyor
yokuşun başındaki ev
yoğurtçunun üstündeki top ağaç
balıkçı tezgahları çarşıda
soluyor önce sonra siliniyor
hızla giden bir araçtan
bakıyormuşum gibi görünüm
uzaklaşıyor önce sonra siliniyor
uçuyor gün geçtikçe resim
eksilmeyen bitmeyen sadece
gittikçe daha baygın daha dirençli
kokusu mayısta ıhlamurların.
Oktay Rıfat
denize inen yol siliniyor
yokuşun başındaki ev
yoğurtçunun üstündeki top ağaç
balıkçı tezgahları çarşıda
soluyor önce sonra siliniyor
hızla giden bir araçtan
bakıyormuşum gibi görünüm
uzaklaşıyor önce sonra siliniyor
uçuyor gün geçtikçe resim
eksilmeyen bitmeyen sadece
gittikçe daha baygın daha dirençli
kokusu mayısta ıhlamurların.
Oktay Rıfat
Nara Benzerdin
Nara benzerdin bir zamanlar, çoktun! N'oldu
Sana! Kırk atlı çıkardın dağa, yüz atlı
İnerdin dağdan. Kurşun bitmez tabancanda,
Atın şahlanır, kırbacın ıslık çalardı.
Miçoydun isteyince, kaptandın, korsandın;
Martıydı, buluttu, engindi yamacında.
Şarap fıçılarına yaslanır limanda,
Doğudan batıya usulca kayıp giden
Mavna dizilerine bakardın Zaman'ın.
Avcıydın, eski taşlara sinmiş günleri,
Tavşan yakalar gibi, çeker çıkarırdın
Kulağından. Bizans surları doruğundan
Bir Osmanlı vakti düşerdi ellerine.
Aşınmış tahtalara sürerdin yüzünü.
Hani paslı kancalarla çiviler! N'oldu
Damında kediler sevişen ev, rüzgârın
Tuzlu tüylerini döktüğü arka sokak!
Yitirdi çoktan düşlerindeki çocuklar,
Kumsala çekilmiş ölü kayıklar gibi,
Gecesiz gözlerinde yeşil ya da mavi
Bir güneşe benzer o öfkeyi! Kırıldı
İnce belli bardaklar. Küpeçiçekleri
Kavruldu gitti tozlu camların ardında.
Kenar semtleri İstanbul'un! Sisli, ılık
İlkyaz günleri! Cumbalar, şahnişler! Kızın
Yüzü, atın boynu, arabanın dingili
Bir kahve peykesinde verirdi kendini.
Duvar sürüp gider sessizliğin boyunca.
Ordan bir perdenin gülü, burdan bir zakkum
Dalı, sevinçler, aşklar toplardın torbana.
Üstüne serçe sürüsü inmiş, o mutlu
Ağaca benzerdin, deniz kokan yollarda
Şiirler düştü mü aklına! N'oldu sana!
Boşaldın, susuz değirmene döndün şimdi!
Sana! Kırk atlı çıkardın dağa, yüz atlı
İnerdin dağdan. Kurşun bitmez tabancanda,
Atın şahlanır, kırbacın ıslık çalardı.
Miçoydun isteyince, kaptandın, korsandın;
Martıydı, buluttu, engindi yamacında.
Şarap fıçılarına yaslanır limanda,
Doğudan batıya usulca kayıp giden
Mavna dizilerine bakardın Zaman'ın.
Avcıydın, eski taşlara sinmiş günleri,
Tavşan yakalar gibi, çeker çıkarırdın
Kulağından. Bizans surları doruğundan
Bir Osmanlı vakti düşerdi ellerine.
Aşınmış tahtalara sürerdin yüzünü.
Hani paslı kancalarla çiviler! N'oldu
Damında kediler sevişen ev, rüzgârın
Tuzlu tüylerini döktüğü arka sokak!
Yitirdi çoktan düşlerindeki çocuklar,
Kumsala çekilmiş ölü kayıklar gibi,
Gecesiz gözlerinde yeşil ya da mavi
Bir güneşe benzer o öfkeyi! Kırıldı
İnce belli bardaklar. Küpeçiçekleri
Kavruldu gitti tozlu camların ardında.
Kenar semtleri İstanbul'un! Sisli, ılık
İlkyaz günleri! Cumbalar, şahnişler! Kızın
Yüzü, atın boynu, arabanın dingili
Bir kahve peykesinde verirdi kendini.
Duvar sürüp gider sessizliğin boyunca.
Ordan bir perdenin gülü, burdan bir zakkum
Dalı, sevinçler, aşklar toplardın torbana.
Üstüne serçe sürüsü inmiş, o mutlu
Ağaca benzerdin, deniz kokan yollarda
Şiirler düştü mü aklına! N'oldu sana!
Boşaldın, susuz değirmene döndün şimdi!
Oktay Rifat
23 Mart 2015
Yüzün
Eskimiş bir konsolun
Çatlak aynasında durmadan,
Bir buluttur mehtabı inatla kovalayan.
Bir hüznü yansıtan alnının ortasında,
Yüzün müdür acaba yolumu dolaştıran?
Acının bu solgun haritasında,
Kendime yeni duraklar bulduğum.
Ulaştığım ıssız dağ doruklarında
Yüzün müdür hep sorular sorduğum,
Bakışının titrek aydınlığında?
Aslında ne bulunur bir gezginin yanında
Kendi yüzünden başka,
Hüzünle bileyen direncini.
Bir suyun ürpermiş aynasında
Apansız gözgöze geldiğim.
Ayakları ayaklarıma bitişik
Kımıltısız bir gövdeyle rüzgârın sildiği.
Bir bulup bir kaybettiğim
Yani bir gezginin hep gittiği,
Senin yüzün benim yüzüm değil mi?
Metin Altıok
Çatlak aynasında durmadan,
Bir buluttur mehtabı inatla kovalayan.
Bir hüznü yansıtan alnının ortasında,
Yüzün müdür acaba yolumu dolaştıran?
Acının bu solgun haritasında,
Kendime yeni duraklar bulduğum.
Ulaştığım ıssız dağ doruklarında
Yüzün müdür hep sorular sorduğum,
Bakışının titrek aydınlığında?
Aslında ne bulunur bir gezginin yanında
Kendi yüzünden başka,
Hüzünle bileyen direncini.
Bir suyun ürpermiş aynasında
Apansız gözgöze geldiğim.
Ayakları ayaklarıma bitişik
Kımıltısız bir gövdeyle rüzgârın sildiği.
Bir bulup bir kaybettiğim
Yani bir gezginin hep gittiği,
Senin yüzün benim yüzüm değil mi?
Metin Altıok
Muska
Üstümde bu ütüsüz gökyüzü,
Altımdaki tarazlanmış yol benim
Hep yanımdaydı zaten,
Kendimi bildim bileli.
Zaman zaman katlayıp bazen açardım,
Cebimde taşıdığım bir mendil gibi.
Yani bilirdim bir kamyon şoförünün
Göğsündeki motor sesini,
Uykuda bile dinlediğini.
Yüzünde hasret belirtileri bulunan biri,
Koynunda taşırdı bir aşk hikâyesini
Kabuk bağlamış muska gibi.
Ama yine de yaralıyor beni,
Yüzümün gölgesinde kırılan bu dal sesi;
Ürkütüyor bir şiirin içinden,
Göçebe kuş sürülerini
Ve ben böğrümde bir avlu serinliği,
Sessizce dinliyorum akıp giden geceyi.
Metin Altıok
Altımdaki tarazlanmış yol benim
Hep yanımdaydı zaten,
Kendimi bildim bileli.
Zaman zaman katlayıp bazen açardım,
Cebimde taşıdığım bir mendil gibi.
Yani bilirdim bir kamyon şoförünün
Göğsündeki motor sesini,
Uykuda bile dinlediğini.
Yüzünde hasret belirtileri bulunan biri,
Koynunda taşırdı bir aşk hikâyesini
Kabuk bağlamış muska gibi.
Ama yine de yaralıyor beni,
Yüzümün gölgesinde kırılan bu dal sesi;
Ürkütüyor bir şiirin içinden,
Göçebe kuş sürülerini
Ve ben böğrümde bir avlu serinliği,
Sessizce dinliyorum akıp giden geceyi.
Metin Altıok
Bin Mısra Kaçak Sonbahar Ele Geçirildi
BİN MISRA KAÇAK SONBAHAR
ELE GEÇİRİLDİ
iki sonbahar kaçakçısı
dün izmir'de yakalandı
şair olduğunu ileri süren sanık ve italyan
sevgilisi ilk sorgularından sonra tutuklandılar
Et je les écoutais, assis
au bord des routes
ces bon soirs de septembre
où je sentais des gouttes
de rosée à mon front
comme un vin de vigueur
rimbaud
- 1. yalnızgezer
bir ağaç soyunur pencerelerimde
hangi yabancılığa kendimi atsam
alımlı bir kadın kurak gecelerimde
giysilerin kınından sıyrılmış yalın
tepeden tırnağa vücuduma tamam
yeşil sarıklı bir çınar eğer istanbul'daysam
belki küçüksu'da belki büyükdere'de
ney ıslıklarıyla pırıltılı darmadağın
eğer paris'teysem şanlı bir atkestanesi
bolonya korusu'nun aydınlık gemisi
en kuytu limanında bir neuilly akşamının
izmir'deysem eğer ya bürümcük bir karabiber
ya dikenli bir palmiye ağustos delisi
ayışığında ya da bir turunç ağacı
yıldız serpintileriyle sırılsıklam
kadınsa o bildiğimiz bıçak sırtı kadın
her şehirde güzellikler değiştirerek
bazen konyak kıvamındaki sarışın
bazen gerçek mi yalan mı anlayamam
yukardan kahkahasıyla neredeyse erkek
elinde isteklerin delimsirek kırbacı
bazen gergef işler mendelsohn sokağı'nda
parmak uçlarında rönesans nakışları
gizli çiçeklerle süsler karanlık kışları
vahşi bir takımyıldız yalnızlığın ağacı
bir uzay panayırı kurulmuş pencereme
yüzlerimi aranırım hiçbirini bulamam
ensemde düşten bozma kadınların kıskacı
erkekliğim azalır git git şairliğime
o kadar uğraşırım yalnızlığımdan çıkamam
-2. semplon treni
bu iş lozan'la cenevre arasında oldu
semplon treni gecenin gözlerini oyuyordu
bir ben uyanıktım bütün kompartımanda
bir de cenova elleri avuçlarıma sığınmış
camlarda leman gölü yamyassı uyuyordu
hoyrat alp dağlarının ağırlığıyla ezilmiş
bu iş birdenbire oldu hiç hazırlığımız yoktu
benim sigortalarım yanmıştı cenova çocuktu
uykulu gözleri uzun kirpikleriyle gölgeli
böcek çıtırtıları bilezikli saatinde
saçları omuzlarıma akan altın yeşili
çocukluğundan titrek bir mandolin aklında
bense bir mısra kaçak sonbahar götürüyordum
tren yavaşlayacak olsa gizliden ürperiyordum
üstelik tıraş olmamıştım midem bozuktu
bir biz uyumuyorduk bütün kompartımanda
öbürleri her biri bir başka dilden uyumuştu
doktor lariviere elbette fransızca uyumuştu
dachau kampı'nın komünistler barakasında
nasıl kar yağıyordu uykusu buz tutmuştu
karnına saplı paslı bir mızraktı açlık
uzakta duman içindeki nöbetçi kuleleri
miss higgins beygir dişleriyle ingilizce uyumuştu
bir genç kız soyuyordu harıl harıl uykusunda
durmadan göğüslerine kocaman erkek elleri
ne dilden uyuduklarını bir türlü anlayamadık
iki zenci öğrenci ağızları kalabalık
düşlerinde nazlı muz ağaçları hurmalıklar
gözlerinde patrice lumumba'nın gözlükleri var
bu iş lozan'la cenevre arasında oldu
nasıl olduysa oldu hiç hazırlıklı değildik
artık cenova benim gözlerimle bakıyordu
ben onun bakışlarını kullanmaya başlamıştım
kanı damarlarımın ağacında akıyordu
tozlu karanlığım aydınlığına bulaşmıştı
büyük bir yaşantıyı birdenbire eskitmiştik
italyan sınırını gök gürültüleriyle geçtik
televizyon antenleri metal şimşek böcekleri
demir kapıların ardında yağmurlu gümrükçüler
-3. venedik
bir katedral koparıp ortaçağ bulutlarından
yığdılar çan sesleriyle san marco meydanı'na
rüzgâr susar susmaz pencereleri açtım
soluk yeşil bir balıkçıl sokuldu yanıma
dedim uyandın mı dedi çok üşüyorum
yorgunluk çizgileri çekilmiş alnına
yoksulluk gölgeleriyle savaş yıllarından
soluk yeşil bir balıkçıl sokuldu yanıma
adımı duyar duymaz uçuk dudaklarından
sevmek sorumluluğunu titreyerek anladım
dedim karnın aç mı dedi çok üşüyorum
dedim uzay ıslıkları yıldızların arasından
dedi vapur yanaşmış sabah karanlığına
dedim bu monteverdi venedik saraylarından
dedi tut ellerimi dedi sakın bırakma
dedim korkuyor musun dedi çok üşüyorum
-4. üç yaşamak
bir vuruşta kim kalbimi bulabilir
el değmedik yerlerimde saklıyorum
bazen adımın son harfinde gizlidir
bazen ben bile bulamıyorum
gökyüzünde bir yere çekilmiştir
venedik son telefon çaldığım şehir
almanca vapurları anlayamıyorum
iki ambar kimsesizlik yüklemişler
biraz hamburg oldukça rotterdam
marsilya'dan akordeon gülüşmeleri
batı yansımaları uzak camlardan
tanıdık bir limana demirlemişler
bir kanun taksimiyle uyanıyorum
istanbul son tutuklandığım şehir
şarkılar söyleyeni azaldıkça güzelleşir
en güzel şarkı eylül'ün getirdiğidir
alacakaranlıktaki yalnızlık sesleri
içimize uçuşan çınar yapraklarından
çekilip gitmekleri buluşmaklar mı
her sabah çocuk her akşam adam
bir bakışta tanıyıp gönüllü sürgünleri
paris son kapaklandığım şehir
-5. savcılıktaki ifademdir
biz aslında iki kişiydik
cenova'yı gümrükte tuttular
kaçak sonbahar sokuyormuş
hırsızlama bir ay incecik
yüz papel bilmem kaç kuruş
kadınlığı benden sorulur
adımı kaptana tamamladı
düşecek olsam eli kolumda
yadsımak kalleşlik olur
şiirlerimi ilk o anladı
metresim oldu sonunda
cenova saçların ne uyanmak
şişelerin birden patlaması
zilzurna ıslanan kirpikler
gözyaşı bir karış üç parmak
yolculuğun sonuna yaklaşması
bir günü beyliği beylikler
ben varsam onunla varım
kanımız kontakt kırmızısı
eşzamanlı vurur yüreğimiz
bu kaçakçılığı ben tasarladım
gemide saklayıp şarkımızı
karaya indim tertemiz
ya onu bırakın ya beni tutun
benim sonbaharı kaçıran
işim gücüm kaç türlü yağmur
geldim işte ne soracaksanız sorun
cenova'nın dalgası attilâ ilhan
öteki adı yılanlı çukur
Attila İlhan
Kaynak: menzilcambazi.blogspot.com.tr/
Sera Oteli
I
Üç çiçekten birini sevdiriyorum yakama: Zakkum
Üç sokaktan birini seçiyorum kendime: Şunu
Üç alandan hangisini mi: İşte
Ve
Geçmiş mi, gelecek mi, şimdi mi
Diye bir 'dalıp gitme' tamamlarken ivmesini
Duyuveriyorum seslerini yakından
Oldukça yakından -ama belli belirsiz-
İşte zaman, diyordu üç yaşlı kavas
Üçü de bir ağızdan: İşte zaman
Bir park kanepesinde oturmuşlar da
Konuşup duruyorlardı aralarında. Sanki
Durgun bir öğle sonuymuş da ortaçağ
Şimdiki gibi
Azıcık bir vakit kalmışmış akşama.
Görüyordum bense
Duyumsuyordum da
Üç kavasın üç ayrı yüzünde
Üç yalnızlıktan herbirini:
1. Yaşamı soruyordu kendine biri
Bir flavta eşliğinde bir başka flavta gibi.
2. Öyleydi, o idi, sanki
Gül içinde bir sümbülün iç çekişi.
3. Kim bilir kaç yaşında tanıdım onu
Sevdimdi tam otuzunda
Yitirdimdi on sekizinde bir genç kız iken
Şimdi belki yaşamadı hiç
Ya da
Bölündü bölündü bölündü
Denizlerden berkitilmiş bir deniz bıçağıyla
(1. Başındaki sarı gül eksik. Neden? Sarı gül yerin-
deyse kendisi nerde? Unutulmaya çizilmiş bir de-
sen miydi yoksa? Hayır, unutulmaya değil, başka-
lığa. Başkalık! kendini sorardı kendine hep, başıyla
bir şeyler çizerekten boşluğuna. (Ey gökyüzü neden
böylesin?) Flavta flavta flavta! Bir tını olsun yok
mu? Yok! Her şey kaçınılmaz bir ayrılıktı çümkü.
Her şey bir belirsizlik, bir yanıtsızlık, bir... Yani bir
avucumuz hep öteki avucumuzda. Öyle değil mi?
Öyle değil mi Sara?
2. Sümbüllerden bir vakit miydi, neydi. Yüzündeki
bir dakikayı masaya iliştirir, cibinlikli karyolasına
atardı herhangi bir saniyeyi. İsterse tutardı iki gaz
lambası arasında ve yansıtırdı günlerce bir hüznün
gittikçe ölen mavisini. Öyleydi. Bir dudak büküşüyle
aşkın doğasını ölçer ölçer ve üzünçler biriktirirdi.
Ve yetinmezdi. Buğulu bir cam imgesini eliyle siler
gibi yaparak ister ister isterdi. Haklıydı. Çünkü biz
iki ayrı kavimdik de sanki, sınırlarımıza gelince...
nedense bir bilinmezlikti...
3. Sahnede olsun; yanımda, karşımda olsun; geniş bir
alanın yüzlerce merdiveninden birine oturmuş ya da
öğle sıcağında bir terasta cin içiyorken olsun, sanki
bir yersizliğe sığınırdı boyuna. Ve bir devinim tersliğine
Makyajını mı tazeliyor, elinde bir fırça, evimizin bahçe
parmaklığını boyuyor olurdu bir yandan da.
Adım adım denize girer gibi giyinirdi ve hoşlanırdı
bundan ayrıca. Sırtını dönmüş, bir şeyler yazıyor
sanırdınız bir kâğıda -yazmazdı pek- bakardınız ki
sonra, kan içinde bir parmağı, ona dalmıştır yepyeni
bir olayın ayırdına varmışcasına. Hiç mi hiç, yatkın
değildi kusurluluğa da (işte en yalınından bir kemerle
renkli çoraplar ve simli ayakkabılar yan yana). Ve ne-
dense bir zamansızlıktan gelirdi sanki, öperdi hafifçe
dudaklarımdan, dönerdi yeniden o zamansızlığa.
Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse
her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm-
semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla.
"Uzaklardan geldin, atını değiştirdin, yeniden uzak-
lara gittin, geceyi bir handa geçirdin, uyanınca baktın
ki yola çıktığın yerdesin," derdi. Ve derdi: Ayrılıklar
tanışmamış gibi olmanın gene de bir suretidir.
Ey suret! neden iki kişisin?)
II
Bilmem ki hangi yıldı. Karışık bir akşamüstüydü. Bir panayır ölüsünü andırıyordu kent. Kar yağıyordu sürekli. İçimize yağıyordu, dışımıza yağıyordu. Oysa bir otel odasında, odanın varlığına duruşlarımızı uydurmuş, bir 'uzak-yakınlığa' koşullanıyorduk. Karşımda duruyordun, hemen karşımda. Çok uzun bir yolculuktan yeni dönmüştün. Yani kendinin bir o kadar uzağına düşmekten. Saçlarınla, boynun boynunla, her yerin her yerinle tek çizgide tek uyumda birleşiyordu da... yüzün mü? Merdivenlerden bir iniş gibiydi yüzün. Ama sevgiyle doluydun her zaman ki gibi, beni de aşan bir sevgiyle. Oysa sevmek belirsizlikti benim için. Anlamı baktığı yerde kalan bir çift göz imgesiydi. Öyleydi.
Çok gerekli bir şeyi ararken ararken dalıp gittiğimiz olur ya bazen bir buluta, duvardaki bir çatlağa, ne bileyim işte, bir güvercinin boşluğu bir cennet gibi oymasına. Tam böyle mi bulurdum seni? Bulamaz mıydım yoksa?
Çok sevmek sevmemenin içgüdüsel bir çılgınlığı mıydı acaba?
Anımsıyorum da...
III
Kıştı, bilmem ki hangi kıştı
Her yerdeki bir kumaşçıdan
Kumaşlar, kumaşlar satın alınırdı.Eski Yunandan çıkıp gelmiş bir terziydin de. Ellerin çarçabuk bir devinimle, parmaklarınsa yaylı bir çalgıyı en ustalıklı çalabilen unutulmuş bir bilimle, hep birden ne yaparlardı söyle? Yunan heykellerinin giysileri gibi sayısız giysiyi bir anda biçip dikerler miydi? Ve buluştururlar mıydı iğneyi saf mermerle? Bilmez miyim hiç, yalınlık bir dil edinmişti sende. Öyleyken... Evet öyleyken? Gerekli miydi çok, gözleri kapalı, kolları kırık, anlamı çoktan yitmiş heykeller gibi bir şeyler sevindirmek aramızda?
IV
Bir albüm ki zaman aralıklarını
Altından üstüne doğru ağır ağır kapayan. Bir yanda şapkacı kadın (tüller içinde), bir yanda otelci (hasır şapkalı ve kim bilir o gün hangi otelde), ortada Zaharyadis gibi bir adamın sadece adı (siyahlar giyinmiş bir ad), pantolonunun ütüsü bozulmasın diye iki eliyle iki dizini kavramış ve oturmadan kalakalmış öylece (adının elleriyle birlikte). Bense çizgili bir kaşkolun bırakılışı gibi bırakılıvermişim yere. Ve gelin en yukarıda (yazlık şemsiyesini sallamakta gök damlası meleklerine). Bir fayton görünüyor gerilerde, çok gerilerde (bir yağmur bulutu da olabilir, hayvanat bahçesinden kaçmış bir panter de). Ve faytonun arkasında bir kuş sürüsü ( bir duvar freskidir, bence). Çünkü bu ve başka kuş sürüleri her zaman olmuşlardır dondurulmuş çağların üstünde birer leke gibi.
Ve konuşuyorlar aralarında. Otelci: Ne iyi, ne iyi, birazdan yağmur yağacak, ıslanacak su perileri. Şapkacı: Dünyanın bütün şapkalarını şu karışımda duran gün gibi bir vitrine koyup sergilemeli. Gelin: Kapadım, kapadım şemsiyemi. Zaharyadisin adı: Cilalı, maun bir tabutu andırmıyorsam başka neyim ki? Ben: Katlanmışım, buruşturmuşum, öyleyse neden yakamda bir karanfil?
Ansızın kayboluyorlar hepsi de. Otelci otel otel sekerek ve dimdik. Şapkacı boğuk boğuk ağlayarak tüllerinin içinde ve ağarak göğe doğru. Zaharyadis adına yetişmek için hızla. Gelinle ben kalmışız yalnız. Bir de... arkamızda bir çan arpı, sağ yanımızda açık bir pencere, sol yanımızda uzun mu uzun bir kapı. Bir öğle sonrası. Ortalık ışıklar içinde. Ben hafifçe gülümsemişim, gelin de. Üç kişi daha eklenmiş bize. Evet, evet, tanıyorum üçünü de. Demek ki sahnede çektirmişiz bu fotoğrafı.
Ey geçmiş! silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın.
Ey şimdi! Geçmişle süslenirsin sen de.
Ey zaman aralıkları, zaman aralıkları! bilmem ki ne isterdiniz bir gidiş-dönüş biletine.
V
Orkide nasıl tutulur(du). Çünkü
Kış soldu, ortada kaldı su. Çekildiği zaman fotoğraf olmamış, çekilmediği zaman fotoğraf olmuş bir fotoğraf öyle. İlginç bir gardayız onunla (gelinle). Kalabalık. Kırmızı şapkalı, düdüğü ağzında bir hareket memuru (onlarca, yüzlerce gövdesi var sanki oraya buraya koşuşturmaktan. Tıpkı reklam filmlerindeki gibi art arda -peşi sıra-). Trenin penceresinde şişman bir kadınla şişman bir erkek tartışıyorlar (metal paraların üstündeki kabartma resimler gibi harcanırken ayırdına varılmayan). Ortalık bembeyaz duman köpükleri içinde. Sanki şapkacı intihar etmiş (ve etti, kendini astı ipek bir kurdeleyle). Ve sanki otelci ölmüş (ki öldü, ölüsünü buldular bomboş bir lunaparkta). O (gelin), kaygan ve ıslak bir alçı kitlesi (sanki). Ben, fularım açık renk, saçlarım ortadan ayrılarak taranmış ve güneşi elinden alınmış bir boşluk gibi karanlık ve sallantıda. Ve elimde bir orkide, beyaz eldivenli elimde. Siyah-beyaz çekilmiş bir mutluluk işte. Gene de... masasına kıvrılıp yatmış ufacık bir çanım ben, hüzünlü bir çınlamayla seslendiriyorum biraz biraz fotoğrafı.
VI
Adım adına karışmış bir ad gibiydi. Önceleri, çok önceleri. Atları kenar kenar otları yolan içi boş bir faytonun kış güneşinde çekilmiş anlamsız fotoğrafıydık. Yaz kuşları gülüp gülüp geçiyorlardı üstümüzden. Girmişti aramıza bir kez o yabancı. Sesini duymadığımız, yüzünü görmediğimiz, ne varolmuş ne de var olacak o yabancı. Ama vardı. Bir sanrı, bir hayalet gibi olsa da vardı. Sadece duyumsadığımız, ama bir türlü sorgulayamadığımız, insanlar arasında devinen bir başka insanlık gibi.
VII
Ey istemenin bir de hiç istememenin çoğu kez tersine işleyen o gizemli göstergesi.
Ey benim yalnızlığım! kirpiğime takılan bir kum tanesi gibi dünyaya takılmamı önerirsin.
Ey benim yalnızlığım! benzeşmez misin ki, orkestra geçmişte yeniden bulunmuş olsun da, bugünkünden apayrı partisyonlarla süregelerek, beni bir başıma bırakan yeni bir müzik insanlığı oluştursun.
VIII
Yağdı, yağdı, yağdı
Birikti caddeye uzantılı tentede
Birden iri bir delik açtı boşaldı.
Yayıldı kirli sular gövdeme
Kesildi sanki ayaklarım yerden
Dedim ki
Eh ben de neyim ki zaten, yıllardır
Kâğıttan bir gemi gibi suların akışına kapılmış
Umarsız, sevgisiz, başıboş
Yaşamışım yazgının o hileli zarını
Baksana şu yalnızlık taşkını yüzüm
-Hep de bir fotoğrafın en arkasında kalan-
Buruşuk bir üzüm tanesi gibi
Sarkmış da kalabalıklardan
Gün günden nasıl da çökmüş
Gün günden nasıl da sararmış dudaklarım
Ve işte
Üstümde ucuz tütün kokusu
Tersyüz edilmiş çeketim
Yana taramışım seyrek saçlarımı
Fularım soluk, üstelik iyi bağlanmamış
Ya şu belli belirsiz acı tam gülümserken
Nasıl da kaplayıvermiş
Bir mask gibi yüzümün bütün anlamını
Ah nasıl yitirdim ben gülen aslanı.
Duyar gibiyim şimdi uzaktan
O alkış seslerini sürekli
Ve bir de yaşlı uşak Firs'in
Vişne bahçesindeki Firs'in sesini
"Yaşam gelip geçti, sanki hiç yaşamadım"
Oysa ben yaşamın -ki yıllar geçti-
Dağıttım ellerimle o sırça çatısını
Ah nasıl da yitirdim ben gülen aslanı.
IX
Pastaneyi, bir iki bahçe duvarını
Mezarlığı, eski bir kameriyeyi geçtim
Terzi Abidin gibi bir şeyleri, bir yerleri
Ve otobüs durağını, eczaneyi
Geçtim, geçtim
Meksika'da dingili kırılmış bir arabaya benzeyen üç beş kişi
yanımdan geçtiler
İlkyaz, dedim, en son satılan bir bebek gibi tozlu
Bıraktı avuçlarıma kendini
Bir park kanepesinde kısa bir süre oturdum
Herhangi bir teyzenin veya halanın
Ağaçlarına baktım uzun uzun
Ve kalktım
Biraz daha yürüdüm
Kıyıdaki kapısı çıngıraklı lokantanın
Önünde durdum
Haç çıkardım -yani bir oyunumda haç çıkardım-
Kapıyı açtım, içeri girdim
Babamın kırık dökük masalarına baktım
Annemin sırları dökülmüş aynalarına
Cam önündeki bir masaya oturdum.
Yaşlı garson ortalığı topluyordu. Günaydın
-Günaydın
Sandviçle bira söyledim
Bir süre hiç konuşmadım
O da hiç konuşmadı
Şişeyi ağzıma götürdüm bir yudum içtim
Sonra bardağa dökerek içtim
İki tad alma duygusunu
Önce bir karıştırdım
Sonra ayırdım
Bana bir votka, dedim yaşlı garsona
Ağzını açtı, çürük dişlerinin arasından
Bir şeyler söyleyecekti ki
Vazgeçti
Yürüdü yürüdü
Az sonra geri döndü
-Votka mı
-Evet, limonlu, sodalı
Anlamış gibi yaptı ama
Asıl anlayacağını hiç anlamadı
Yöneldi tezgâha doğru, biraz bakındı
Ve döndü
Votka kalmamışmış, cin vardı.
(Ey anılar, benim anılarım
Ne çıkar azıcık yaklaşsam size
Bir deniz kıyısını, bahçeli
Küçük bir evi ya da
Sözgelimi bir yaz tatilini
Şöyle bir yedeğime alıp da
Yaklaşsam yanınıza
Ey bir kır yolu, pembe bir bulut
Bir yağmur sonrası, bir günbatımı
Geri vermez misiniz bana
Bir yüzün her şeyden önce belli belirsizliğini
Sonra da belki daha yakından
Bir duruşu, bir durgunluğu ve
Ne bileyim işte kısa bir dalgınlığı
Ardından
Sessizlikle kuşatılmış o tanıdık sözleri
Ve hatta bir sarılışı
O içten öpüşleri
Bilmem ki
Geri vermez misiniz bana.)
-Bana bir cin daha
-Cin de yok, votka da
Konyak içer miydiniz
(Ey ilk aldanışın doyumsuz payı
Seni de yitirdim çoktan.)
-Bir kokteyl istiyorum öyleyse
(Evet, evet, sana öğretmiştim ya, sevgilim. Biraz
buz, cin, vermut, bir damla da angostra. Bir parça
da portakal kabuğu. Ama iyi çalkalanmalı, sev-
gilim. Elbette, balkonda içeceğiz. Sen de bir içki
doldur kendine. Ne güzel bir akşam, sevgilim, ne
güzel bir akşam. Yarın... yarın sabah da New Orle-
ans'dayız. Her şey, her şey ne iyi...)
X
Otele döndüm. Şöyle ki
Bayraklar, bayraklar, bayraklar
Bayrakların arkasında bütün çalgılar
En önde borazanlar. Daha arkada
Yaylı sazlar, nefesli sazlar
Gitarlar, obualar, ziller, piyanolar
Ve çalgılar arasında boşluklar
Boşluklarda titreşimler
Ve billurdan haleler. Adını bilmediğim
Bir sürü renkler
Ve renklerden renklere
Kentlerin akışı gibi akan bir tren penceresinden
Birbirine karışmış yüzler
Ve borazanların ucunda kurdeleler
Kurdelelerin ucunda
Sağ ayağından bağlı
Sol ayağından bağlı
Ve
Hiçbir yerinden bağlı olmayan güvercinler
Bir doğa örtüsü gibi
Sarmıştı dört bir yanımı
Bir ara
Deniz bayrakları taşıyan bir topluluk geçti
Bir hayalet gemi bayrağı
Dikildi denizin ruhuna
Bir çiçek öbeği bayrağıysa
Yıkık bir konağın önünde
-Yalnızca flütlerin eşliğinde-
Ateşe verildi
Ve ateş bayrakları saçıldı ortalığa
Ayrıca
Her durumun bir bayrağı vardı
Sözgelimi unutulmanın bayrağı
Sevişmelerin bayrağı
Bayrakların bile bayrağı vardı da
Otel bayrağı, otel bayrağı
Diye bağırdım birden
Sırmalı dişleriyle güldü üç kavas
Park kanepesine oturmuş üç kavas
Her yerdeki üç kavas
İçimde sanki
Bir sümbül yarışması düzenlendi
Sarı sümbüller öne geçti
Ellerinde O'nun bayrağı
Sara'nın
İri bir gözyaşının, çok iri bir gözyaşının
Ardına gizlenmiş gibi
Merdivenleri ağır ağır çıktım.
Çıkmadım, indim
Dört mevsimden koparılmış bir kalabalık
Ama yaşayan
Her mevsimde yaşayan bir kalabalık
Çevremde toplandı hemen
Ellerinde otelin bayrakları
Yüzlerinde sevginin
Bakışlarında yaşamın
Bütün bayrakları
Bir bayrak da bana verdiler.
Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışardaydık
İçeri girmedik, çünkü hep içerdeydik
Bir oteldik ki hepimiz
Öylece otel kaldık.
Edip Cansever
Üç çiçekten birini sevdiriyorum yakama: Zakkum
Üç sokaktan birini seçiyorum kendime: Şunu
Üç alandan hangisini mi: İşte
Ve
Geçmiş mi, gelecek mi, şimdi mi
Diye bir 'dalıp gitme' tamamlarken ivmesini
Duyuveriyorum seslerini yakından
Oldukça yakından -ama belli belirsiz-
İşte zaman, diyordu üç yaşlı kavas
Üçü de bir ağızdan: İşte zaman
Bir park kanepesinde oturmuşlar da
Konuşup duruyorlardı aralarında. Sanki
Durgun bir öğle sonuymuş da ortaçağ
Şimdiki gibi
Azıcık bir vakit kalmışmış akşama.
Görüyordum bense
Duyumsuyordum da
Üç kavasın üç ayrı yüzünde
Üç yalnızlıktan herbirini:
1. Yaşamı soruyordu kendine biri
Bir flavta eşliğinde bir başka flavta gibi.
2. Öyleydi, o idi, sanki
Gül içinde bir sümbülün iç çekişi.
3. Kim bilir kaç yaşında tanıdım onu
Sevdimdi tam otuzunda
Yitirdimdi on sekizinde bir genç kız iken
Şimdi belki yaşamadı hiç
Ya da
Bölündü bölündü bölündü
Denizlerden berkitilmiş bir deniz bıçağıyla
(1. Başındaki sarı gül eksik. Neden? Sarı gül yerin-
deyse kendisi nerde? Unutulmaya çizilmiş bir de-
sen miydi yoksa? Hayır, unutulmaya değil, başka-
lığa. Başkalık! kendini sorardı kendine hep, başıyla
bir şeyler çizerekten boşluğuna. (Ey gökyüzü neden
böylesin?) Flavta flavta flavta! Bir tını olsun yok
mu? Yok! Her şey kaçınılmaz bir ayrılıktı çümkü.
Her şey bir belirsizlik, bir yanıtsızlık, bir... Yani bir
avucumuz hep öteki avucumuzda. Öyle değil mi?
Öyle değil mi Sara?
2. Sümbüllerden bir vakit miydi, neydi. Yüzündeki
bir dakikayı masaya iliştirir, cibinlikli karyolasına
atardı herhangi bir saniyeyi. İsterse tutardı iki gaz
lambası arasında ve yansıtırdı günlerce bir hüznün
gittikçe ölen mavisini. Öyleydi. Bir dudak büküşüyle
aşkın doğasını ölçer ölçer ve üzünçler biriktirirdi.
Ve yetinmezdi. Buğulu bir cam imgesini eliyle siler
gibi yaparak ister ister isterdi. Haklıydı. Çünkü biz
iki ayrı kavimdik de sanki, sınırlarımıza gelince...
nedense bir bilinmezlikti...
3. Sahnede olsun; yanımda, karşımda olsun; geniş bir
alanın yüzlerce merdiveninden birine oturmuş ya da
öğle sıcağında bir terasta cin içiyorken olsun, sanki
bir yersizliğe sığınırdı boyuna. Ve bir devinim tersliğine
Makyajını mı tazeliyor, elinde bir fırça, evimizin bahçe
parmaklığını boyuyor olurdu bir yandan da.
Adım adım denize girer gibi giyinirdi ve hoşlanırdı
bundan ayrıca. Sırtını dönmüş, bir şeyler yazıyor
sanırdınız bir kâğıda -yazmazdı pek- bakardınız ki
sonra, kan içinde bir parmağı, ona dalmıştır yepyeni
bir olayın ayırdına varmışcasına. Hiç mi hiç, yatkın
değildi kusurluluğa da (işte en yalınından bir kemerle
renkli çoraplar ve simli ayakkabılar yan yana). Ve ne-
dense bir zamansızlıktan gelirdi sanki, öperdi hafifçe
dudaklarımdan, dönerdi yeniden o zamansızlığa.
Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse
her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm-
semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla.
"Uzaklardan geldin, atını değiştirdin, yeniden uzak-
lara gittin, geceyi bir handa geçirdin, uyanınca baktın
ki yola çıktığın yerdesin," derdi. Ve derdi: Ayrılıklar
tanışmamış gibi olmanın gene de bir suretidir.
Ey suret! neden iki kişisin?)
II
Bilmem ki hangi yıldı. Karışık bir akşamüstüydü. Bir panayır ölüsünü andırıyordu kent. Kar yağıyordu sürekli. İçimize yağıyordu, dışımıza yağıyordu. Oysa bir otel odasında, odanın varlığına duruşlarımızı uydurmuş, bir 'uzak-yakınlığa' koşullanıyorduk. Karşımda duruyordun, hemen karşımda. Çok uzun bir yolculuktan yeni dönmüştün. Yani kendinin bir o kadar uzağına düşmekten. Saçlarınla, boynun boynunla, her yerin her yerinle tek çizgide tek uyumda birleşiyordu da... yüzün mü? Merdivenlerden bir iniş gibiydi yüzün. Ama sevgiyle doluydun her zaman ki gibi, beni de aşan bir sevgiyle. Oysa sevmek belirsizlikti benim için. Anlamı baktığı yerde kalan bir çift göz imgesiydi. Öyleydi.
Çok gerekli bir şeyi ararken ararken dalıp gittiğimiz olur ya bazen bir buluta, duvardaki bir çatlağa, ne bileyim işte, bir güvercinin boşluğu bir cennet gibi oymasına. Tam böyle mi bulurdum seni? Bulamaz mıydım yoksa?
Çok sevmek sevmemenin içgüdüsel bir çılgınlığı mıydı acaba?
Anımsıyorum da...
III
Kıştı, bilmem ki hangi kıştı
Her yerdeki bir kumaşçıdan
Kumaşlar, kumaşlar satın alınırdı.Eski Yunandan çıkıp gelmiş bir terziydin de. Ellerin çarçabuk bir devinimle, parmaklarınsa yaylı bir çalgıyı en ustalıklı çalabilen unutulmuş bir bilimle, hep birden ne yaparlardı söyle? Yunan heykellerinin giysileri gibi sayısız giysiyi bir anda biçip dikerler miydi? Ve buluştururlar mıydı iğneyi saf mermerle? Bilmez miyim hiç, yalınlık bir dil edinmişti sende. Öyleyken... Evet öyleyken? Gerekli miydi çok, gözleri kapalı, kolları kırık, anlamı çoktan yitmiş heykeller gibi bir şeyler sevindirmek aramızda?
IV
Bir albüm ki zaman aralıklarını
Altından üstüne doğru ağır ağır kapayan. Bir yanda şapkacı kadın (tüller içinde), bir yanda otelci (hasır şapkalı ve kim bilir o gün hangi otelde), ortada Zaharyadis gibi bir adamın sadece adı (siyahlar giyinmiş bir ad), pantolonunun ütüsü bozulmasın diye iki eliyle iki dizini kavramış ve oturmadan kalakalmış öylece (adının elleriyle birlikte). Bense çizgili bir kaşkolun bırakılışı gibi bırakılıvermişim yere. Ve gelin en yukarıda (yazlık şemsiyesini sallamakta gök damlası meleklerine). Bir fayton görünüyor gerilerde, çok gerilerde (bir yağmur bulutu da olabilir, hayvanat bahçesinden kaçmış bir panter de). Ve faytonun arkasında bir kuş sürüsü ( bir duvar freskidir, bence). Çünkü bu ve başka kuş sürüleri her zaman olmuşlardır dondurulmuş çağların üstünde birer leke gibi.
Ve konuşuyorlar aralarında. Otelci: Ne iyi, ne iyi, birazdan yağmur yağacak, ıslanacak su perileri. Şapkacı: Dünyanın bütün şapkalarını şu karışımda duran gün gibi bir vitrine koyup sergilemeli. Gelin: Kapadım, kapadım şemsiyemi. Zaharyadisin adı: Cilalı, maun bir tabutu andırmıyorsam başka neyim ki? Ben: Katlanmışım, buruşturmuşum, öyleyse neden yakamda bir karanfil?
Ansızın kayboluyorlar hepsi de. Otelci otel otel sekerek ve dimdik. Şapkacı boğuk boğuk ağlayarak tüllerinin içinde ve ağarak göğe doğru. Zaharyadis adına yetişmek için hızla. Gelinle ben kalmışız yalnız. Bir de... arkamızda bir çan arpı, sağ yanımızda açık bir pencere, sol yanımızda uzun mu uzun bir kapı. Bir öğle sonrası. Ortalık ışıklar içinde. Ben hafifçe gülümsemişim, gelin de. Üç kişi daha eklenmiş bize. Evet, evet, tanıyorum üçünü de. Demek ki sahnede çektirmişiz bu fotoğrafı.
Ey geçmiş! silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın.
Ey şimdi! Geçmişle süslenirsin sen de.
Ey zaman aralıkları, zaman aralıkları! bilmem ki ne isterdiniz bir gidiş-dönüş biletine.
V
Orkide nasıl tutulur(du). Çünkü
Kış soldu, ortada kaldı su. Çekildiği zaman fotoğraf olmamış, çekilmediği zaman fotoğraf olmuş bir fotoğraf öyle. İlginç bir gardayız onunla (gelinle). Kalabalık. Kırmızı şapkalı, düdüğü ağzında bir hareket memuru (onlarca, yüzlerce gövdesi var sanki oraya buraya koşuşturmaktan. Tıpkı reklam filmlerindeki gibi art arda -peşi sıra-). Trenin penceresinde şişman bir kadınla şişman bir erkek tartışıyorlar (metal paraların üstündeki kabartma resimler gibi harcanırken ayırdına varılmayan). Ortalık bembeyaz duman köpükleri içinde. Sanki şapkacı intihar etmiş (ve etti, kendini astı ipek bir kurdeleyle). Ve sanki otelci ölmüş (ki öldü, ölüsünü buldular bomboş bir lunaparkta). O (gelin), kaygan ve ıslak bir alçı kitlesi (sanki). Ben, fularım açık renk, saçlarım ortadan ayrılarak taranmış ve güneşi elinden alınmış bir boşluk gibi karanlık ve sallantıda. Ve elimde bir orkide, beyaz eldivenli elimde. Siyah-beyaz çekilmiş bir mutluluk işte. Gene de... masasına kıvrılıp yatmış ufacık bir çanım ben, hüzünlü bir çınlamayla seslendiriyorum biraz biraz fotoğrafı.
VI
Adım adına karışmış bir ad gibiydi. Önceleri, çok önceleri. Atları kenar kenar otları yolan içi boş bir faytonun kış güneşinde çekilmiş anlamsız fotoğrafıydık. Yaz kuşları gülüp gülüp geçiyorlardı üstümüzden. Girmişti aramıza bir kez o yabancı. Sesini duymadığımız, yüzünü görmediğimiz, ne varolmuş ne de var olacak o yabancı. Ama vardı. Bir sanrı, bir hayalet gibi olsa da vardı. Sadece duyumsadığımız, ama bir türlü sorgulayamadığımız, insanlar arasında devinen bir başka insanlık gibi.
VII
Ey istemenin bir de hiç istememenin çoğu kez tersine işleyen o gizemli göstergesi.
Ey benim yalnızlığım! kirpiğime takılan bir kum tanesi gibi dünyaya takılmamı önerirsin.
Ey benim yalnızlığım! benzeşmez misin ki, orkestra geçmişte yeniden bulunmuş olsun da, bugünkünden apayrı partisyonlarla süregelerek, beni bir başıma bırakan yeni bir müzik insanlığı oluştursun.
VIII
Yağdı, yağdı, yağdı
Birikti caddeye uzantılı tentede
Birden iri bir delik açtı boşaldı.
Yayıldı kirli sular gövdeme
Kesildi sanki ayaklarım yerden
Dedim ki
Eh ben de neyim ki zaten, yıllardır
Kâğıttan bir gemi gibi suların akışına kapılmış
Umarsız, sevgisiz, başıboş
Yaşamışım yazgının o hileli zarını
Baksana şu yalnızlık taşkını yüzüm
-Hep de bir fotoğrafın en arkasında kalan-
Buruşuk bir üzüm tanesi gibi
Sarkmış da kalabalıklardan
Gün günden nasıl da çökmüş
Gün günden nasıl da sararmış dudaklarım
Ve işte
Üstümde ucuz tütün kokusu
Tersyüz edilmiş çeketim
Yana taramışım seyrek saçlarımı
Fularım soluk, üstelik iyi bağlanmamış
Ya şu belli belirsiz acı tam gülümserken
Nasıl da kaplayıvermiş
Bir mask gibi yüzümün bütün anlamını
Ah nasıl yitirdim ben gülen aslanı.
Duyar gibiyim şimdi uzaktan
O alkış seslerini sürekli
Ve bir de yaşlı uşak Firs'in
Vişne bahçesindeki Firs'in sesini
"Yaşam gelip geçti, sanki hiç yaşamadım"
Oysa ben yaşamın -ki yıllar geçti-
Dağıttım ellerimle o sırça çatısını
Ah nasıl da yitirdim ben gülen aslanı.
IX
Pastaneyi, bir iki bahçe duvarını
Mezarlığı, eski bir kameriyeyi geçtim
Terzi Abidin gibi bir şeyleri, bir yerleri
Ve otobüs durağını, eczaneyi
Geçtim, geçtim
Meksika'da dingili kırılmış bir arabaya benzeyen üç beş kişi
yanımdan geçtiler
İlkyaz, dedim, en son satılan bir bebek gibi tozlu
Bıraktı avuçlarıma kendini
Bir park kanepesinde kısa bir süre oturdum
Herhangi bir teyzenin veya halanın
Ağaçlarına baktım uzun uzun
Ve kalktım
Biraz daha yürüdüm
Kıyıdaki kapısı çıngıraklı lokantanın
Önünde durdum
Haç çıkardım -yani bir oyunumda haç çıkardım-
Kapıyı açtım, içeri girdim
Babamın kırık dökük masalarına baktım
Annemin sırları dökülmüş aynalarına
Cam önündeki bir masaya oturdum.
Yaşlı garson ortalığı topluyordu. Günaydın
-Günaydın
Sandviçle bira söyledim
Bir süre hiç konuşmadım
O da hiç konuşmadı
Şişeyi ağzıma götürdüm bir yudum içtim
Sonra bardağa dökerek içtim
İki tad alma duygusunu
Önce bir karıştırdım
Sonra ayırdım
Bana bir votka, dedim yaşlı garsona
Ağzını açtı, çürük dişlerinin arasından
Bir şeyler söyleyecekti ki
Vazgeçti
Yürüdü yürüdü
Az sonra geri döndü
-Votka mı
-Evet, limonlu, sodalı
Anlamış gibi yaptı ama
Asıl anlayacağını hiç anlamadı
Yöneldi tezgâha doğru, biraz bakındı
Ve döndü
Votka kalmamışmış, cin vardı.
(Ey anılar, benim anılarım
Ne çıkar azıcık yaklaşsam size
Bir deniz kıyısını, bahçeli
Küçük bir evi ya da
Sözgelimi bir yaz tatilini
Şöyle bir yedeğime alıp da
Yaklaşsam yanınıza
Ey bir kır yolu, pembe bir bulut
Bir yağmur sonrası, bir günbatımı
Geri vermez misiniz bana
Bir yüzün her şeyden önce belli belirsizliğini
Sonra da belki daha yakından
Bir duruşu, bir durgunluğu ve
Ne bileyim işte kısa bir dalgınlığı
Ardından
Sessizlikle kuşatılmış o tanıdık sözleri
Ve hatta bir sarılışı
O içten öpüşleri
Bilmem ki
Geri vermez misiniz bana.)
-Bana bir cin daha
-Cin de yok, votka da
Konyak içer miydiniz
(Ey ilk aldanışın doyumsuz payı
Seni de yitirdim çoktan.)
-Bir kokteyl istiyorum öyleyse
(Evet, evet, sana öğretmiştim ya, sevgilim. Biraz
buz, cin, vermut, bir damla da angostra. Bir parça
da portakal kabuğu. Ama iyi çalkalanmalı, sev-
gilim. Elbette, balkonda içeceğiz. Sen de bir içki
doldur kendine. Ne güzel bir akşam, sevgilim, ne
güzel bir akşam. Yarın... yarın sabah da New Orle-
ans'dayız. Her şey, her şey ne iyi...)
X
Otele döndüm. Şöyle ki
Bayraklar, bayraklar, bayraklar
Bayrakların arkasında bütün çalgılar
En önde borazanlar. Daha arkada
Yaylı sazlar, nefesli sazlar
Gitarlar, obualar, ziller, piyanolar
Ve çalgılar arasında boşluklar
Boşluklarda titreşimler
Ve billurdan haleler. Adını bilmediğim
Bir sürü renkler
Ve renklerden renklere
Kentlerin akışı gibi akan bir tren penceresinden
Birbirine karışmış yüzler
Ve borazanların ucunda kurdeleler
Kurdelelerin ucunda
Sağ ayağından bağlı
Sol ayağından bağlı
Ve
Hiçbir yerinden bağlı olmayan güvercinler
Bir doğa örtüsü gibi
Sarmıştı dört bir yanımı
Bir ara
Deniz bayrakları taşıyan bir topluluk geçti
Bir hayalet gemi bayrağı
Dikildi denizin ruhuna
Bir çiçek öbeği bayrağıysa
Yıkık bir konağın önünde
-Yalnızca flütlerin eşliğinde-
Ateşe verildi
Ve ateş bayrakları saçıldı ortalığa
Ayrıca
Her durumun bir bayrağı vardı
Sözgelimi unutulmanın bayrağı
Sevişmelerin bayrağı
Bayrakların bile bayrağı vardı da
Otel bayrağı, otel bayrağı
Diye bağırdım birden
Sırmalı dişleriyle güldü üç kavas
Park kanepesine oturmuş üç kavas
Her yerdeki üç kavas
İçimde sanki
Bir sümbül yarışması düzenlendi
Sarı sümbüller öne geçti
Ellerinde O'nun bayrağı
Sara'nın
İri bir gözyaşının, çok iri bir gözyaşının
Ardına gizlenmiş gibi
Merdivenleri ağır ağır çıktım.
Çıkmadım, indim
Dört mevsimden koparılmış bir kalabalık
Ama yaşayan
Her mevsimde yaşayan bir kalabalık
Çevremde toplandı hemen
Ellerinde otelin bayrakları
Yüzlerinde sevginin
Bakışlarında yaşamın
Bütün bayrakları
Bir bayrak da bana verdiler.
Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışardaydık
İçeri girmedik, çünkü hep içerdeydik
Bir oteldik ki hepimiz
Öylece otel kaldık.
Edip Cansever
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













