Sadık Armutlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sadık Armutlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2022

Şem’ü Pervâne; İran Edebiyatı ve Divan Şiirinde Ateşe Uçan Kelebekler

"يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ   
"O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler."

(Kur'an-ı Kerim Kâri’a 4. Ayet)



Hatırlarım bir gece gözüme uyku girmedi
Duydum ki pervâne muma şöyle dedi:
Ben âşığım, eğer yanarsam yeridir,
Peki ya senin ağlayıp yanman nedendir?

Sa‘dî-i Şîrâzî 


Hali perişan bir pervâne vardı, 
Ateşe helâl kıldı tatlı canını. 
Yüzlerce ateş ve dert içinde olan mumu gördü, 
Sararmış yüzünün üzerinde gül rengi gözyaşı akıyordu.

Kâsım-ı Envâr


Kolumu kanadımı çırpıyorum pervâne gibi 
Her ne kadar benim mumum görüşten uzak olsa da. 

Seyf-i Fergânî


Senin yanağının mumunu arzulamaktayım 
Tıpkı aydınlığı arayan pervâne gibi. 

Seyf-i Fergânî


Tecelli mumunun nuru bizim gönlümüze kıvılcım attı 
Tüm bu nuru ve ziyayı o aydınlıktan bulduk. 

Ubeyd-i Zâkânî


Bazen mum gibi ışıldayıp parla aşk ile 
Bazense pervâne gibi yanıp tutuş aşk ile.

Ubeyd-i Zâkânî


Sen mum sıfatlı olduğun için herkese yönelirsin 
Ben ki pervâneyim ey mum! Benden yüz çevirme. 

Selmân-ı Sâvecî


Senin şevkinle pervâne gibi yanıyorum ben, 
Neden bir gece bile acımıyorsun bana, âşıkların mumu değil misin yoksa? 

Selmân-ı Sâvecî


Acaba meclisin mumu ve meliklerin kandili 
Pervâne gibi ne zamana dek yakacaksınız beni?

Selmân-ı Sâvecî


“… pervâne sabaha kadar kandilin etrafında döner, arkadaşlarının yanına gelir ve onlara bu yüce ilişkiden söz eder. Sonra vuslat özlemiyle kendini ateşin içine atar. Ateşin ışığı, hakikatin bilgisidir; sıcaklığı ve harareti hakikatin gerçekliğidir, o ateşte yok olmak ise hakikatin ta kendisidir. 

Ona ateşin ışığı ve sıcaklığı yetmedi. Sonunda kendini ateşin içine attı. Bu sırada arkadaşları, gördüklerini anlatması için onun gelmesini bekledi. Ancak pervâne yanıp kül olmuştu, ne bir şekli kalmıştı ne de bedeni!” 

Hallâc-ı Mansûr


Sen öfkelendiğin zaman 
Senin etrafında ben pervâne gibi binlercesi yanar.

Rûdekî


Cihanı yaratan Yaratıcı sensin, 
Dinin, gönlün ve canın sahibi sensin. 
Tıpkı geceyi aydınlatan ay mumu gibi 
Gündüzün gözü seninle aydındır. 

Dakîkî


Aydın ruhum rüyasında, 
Işıldayan bir mumun sudan çıktığını gördü. 

Firdevsî

Rüzgâr bizim kandilimizi söndürdüyse de, 
Mumumuz var, mum tutalım yolumuza! 
Eğer o sultan gittiyse, bıraktı bize 
Yüce ve soylu bir padişah! 

Ferrûhî-i Sîstânî


Yaratıcı’nın yaktığı her bir muma, 
Her kim tükürürse bıyığı yanar.

Muhabbet ateşinin yandığı gün, 
Âşık, yanmayı mâşuktan öğrendi. 
Bu yanıp yakılma sevgiliden ortaya çıktı
Mum alevlenmedikçe pervâne de yanmadı.

Ruhun kendisine kadeh olduğu şaraptan içtim,
Aklın kendisine divâne olduğu şeyle mest oldum. 
Güneşin kendisine pervâne olduğu o mumdan, 
Bana geldi bir duman ve düştü bir ateş!

Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr


Bu bedene düşmüş temiz can 
Işıldayan bir mumdur.

Esedî-i Tûsî 


Yıldız, güle döndü; felekse bağa bahçeye 
Ülker yıldızı pervâne, ay ise kandile.

Esedî-i Tûsî 

Gül, mum gibi yanınca (kızarınca) bülbül ona vuruldu 
Gül, gül dalından ötürü, bülbül gülden ötürü ötmeye başladı bülbül. 

Katrân-ı Tebrîzî


Nevruz gülünün kokusunu özlüyorum 
O âlemi yakan güzelin hasretini çekiyorum 
Mumdan üç şey öğrendim: 
Ağlıyorum, eriyorum ve yanıyorum.

Mes‘ud-i Sa‘d


Her ne kadar senin ayrılığında mum gibi ağlayıp inlesek de
Onun uğrunda yanmak için, erimek için gelmişiz.

Emîr Muizzî


Eğer ayın nuru ve mumun aydınlığı senin ise 
Öyleyse benim bu yanıp tükenişim niçindir? 
Eğer mum sen isen, neden benim yanmam gerekir? 
Eğer ay sen isen, neden benim eksilmem gerekir? 

Emîr Muizzî


Gözyaşından dolayı aşk kadehi olan bir gözüm var, 
Yanan bir canım var aşka pervâne olan! 
Aşk hanesinde her gün mukîm olan benim 
Tüm cihanın akıllısı, aşkın divânesi benim.

Emîr Muizzî


Sen saray mumusun, bense yanmış bir mum 
Sen gökyüzünde dolunaysın bense bir hilal.

Abdulvâsî-i Cebelî


İlkbaharın gelişiyle bahçe puthaneye döndü 
Gülün yanağı muma; rüzgâr ise pervâneye döndü.

Abdulvâsî-i Cebelî


Onun mum gibi olan yüzü, cihanın güzellik evi olduğu için 
Can sahibi olanlar ise kendini onun yüzüne pervâne eyledi.

Hasan-ı Gaznevî


Ağlamaktan bir an olsun vazgeçersem eğer 
Mum gibi birçok ateş saçarım ben.

Hasan-ı Gaznevî


Ayrılıkta yanıyorum hayalin utancı ile 
Vuslatta yanıyorum biter korkusu ile 
Mumun pervânesinin de hali işte böyledir, 
Ayrılıkta yanmaz ancak vuslat yüzünden yanıp tutuşur. 

Enverî


Yüzlerce nur ile dünyayı elinde tutan rahib 
Onun gece mumu, çam ağacıyla daha güzeldir

Hâkânî-i Şirvânî


Onun sayısız nefeslerinden öyle bir hararet gelir ki 
Yedi felek mumu (güneş) dahi erir mum gibi. 

Hâkânî-i Şirvânî


Ben eğer gül bahçesinin bülbülü, mahfilin pervânesi olursam 
Gül hazana döner, mum ise sönüp gider.

Zahîr-i Fâryâbî


Senin yüzün öyle bir mumdur ki her gece kendi nuruyla 
Pervâne bağışlar göklerin ayına. 

Zahîr-i Fâryâbî


Ey güzel sevgili! Sana cihanının mumu diye seslenirim ben, 
Senin vuslatını sonsuz yaşam olarak adlandırırım ben.

Rûzbihân-i Baklî


Senin aşkınla yanıp yakılıyorum uzaktan uzağa 
Çünkü pervânenin dayanma gücü yoktur nura.

Nizâmî


Pervâne gibi olan gönlü kederdeydi 
Sabahın mumu aydınlattı onun işini.

Nizâmî


Ona Hoten mumu diye seslenirim ve bilirim ki bu hata değildir, 
Hoten mumuna, Hoten mumundan başka ne denebilir? 

Mucîruddîn-i Beylekânî 


Ah ne çoktur o günler ki! Senin hayalinin huzurunda mum gibi 
Gece vaktine dek öldüğüm, seher vaktine dek yandığım.

Mucîruddîn-i Beylekânî 


Onun mum gibi yüzünün karşısında 
Yanmayı tercih etmeli bir pervâne gibi. 

Fahreddîn-i Irâkî 


Gönül her iki âlemi arzularken (iki âlemi de) kaybeder 
Ve her iki âlemin faydasını da zararını da kaybeder 
Kendini muma vuran bir pervâne gibi 
Senin göz kapağında canını feda eder.

Fahreddîn-i Irâkî 


Aklın ankası, kandilin pervânesi gibi köledir 
Senin cemâlinin mumunun parıltısı ile kanadı yanıktır.

Seyf-i Fergânî


Sen mum sıfatlı olduğun için herkese yönelirsin 
Ben ki pervâneyim ey mum! Benden yüz çevirme. 

Selmân-ı Sâvecî


Senin şevkinle pervâne gibi yanıyorum ben, 
Neden bir gece bile acımıyorsun bana, âşıkların mumu değil misin yoksa? 

Selmân-ı Sâvecî


Acaba meclisin mumu ve meliklerin kandili 
Pervâne gibi ne zamana dek yakacaksınız beni? 

Selmân-ı Sâvecî


Uzaktan ortaya çıktı bir pervâne 
Raks ederek gelmiş sanki bir divâne 
Mumun altında üstünde ziyadesiyle dolandı 
Öptü her an mumu baştan aşağı 
Ona yârim deyip işve yaptığında 
Duman gibi attı kendini ateşin ortasına 
Aydınlandı tüm vücudu baştanbaşa 
Bir od ağacı gibi hoşça yandı mum huzurunda 
Bir ses yükseldi, ey diri gönül! 
Ey bahtı güzel ve kutlu gönül! 
Aşk oyununun yolu işte budur vesselam! 
Nâsır’ın sırlarını arayarak bul!

Nâsır-i Buhârâyî


Toplantı meclisinde bir pervâne gibi 
Mumda yok eder tüm varlığını ve benliğini.

Abdurrâhmân-i Câmî


O aydınlıkta toplandılar 
Pervâneler gibi muma doğru geldiler. 

Abdurrâhmân-i Câmî


Pervâneyim ben, kendimi yakmak âdetimdir, 
Tamamen yanmadıkça gönlüm huzur bulmaz benim.

Vahşî-i Bâfkî 


Kendini senin için ateşe vurur pervâne 
Ey mum! Pervâneye hürmet göster sen de.

Vahşî-i Bâfkî 


Bir ateş yaktı ve gönül evi mutluluk mumuna döndü 
Can kuşu geldi, onun başının etrafında kanat çırptı ve gitti.  

Muhteşem-i Kâşânî


Hayâ perdesi ay ile sevgilinin arasında engeldir, 
Mumu pervâneden ayrı düşürense fanustur.

Sâib-i Tebrîzî


Mum ile gül sana âşıktırlar bülbül ile pervâne gibi, 
Ey hayat baharı! Ya sen kimin âşığısın peki? 

Sâib-i Tebrîzî


Her yere gidiyorum, o mumun hasretiyle yanıyorum 
Meclisten ayrılan pervâne için tüm cihan ateşe dönüşür.

Bîdil


Tamamen yanmadıkça bu çırpınışlar (sana) layıktır ey Bîdil! 
Cana ateş sıçramış pervâne meşrebliyiz.

Bîdil


Her ne kadar pervânenin süsü ziyneti kanadı olsa da 
Kendi kanadımı yaktım ve söylenmedim asla 
… 
Pervânenin kanadı bir kıvılcım ile yandı 
Mumun yanma mühleti ise geceden sabaha kadardır.

Pervîn-i İ‘tisâmî 


Aşk ateştir ve evi harabeye çevirir 
Ateşin huzurunda mumun gönlü ve pervânenin kanadı birdir.

İ‘mâd-i Horasânî 


Çemendeki pervâne (kelebek) dedi güle 
Haydi, bana söyle 
Sana kim vermiş de bana vermemiş 
Böyle rengi, böyle kokuyu. 

Reşid-i Yâsemî


Eğer bir kimse ile bir olmak istersen onun rengine gir 
Bak da gör pervânenin nasıl da gül renginde kanadı var.

Meliku’ş-şuarâ Bahâr 


Mum yerine kırmızı gül alevlendi çemende 
Bülbülün kanadı yandı pervânenin kanadı yerine. 

Meliku’ş-şuarâ Bahâr 


Gülün aşkıyla bülbül, mumun sevdasıyla pervâne 
Her biri yandı bir şekilde bir sevgili kederinde.

Meliku’ş-şuarâ Bahâr 


Bir kişiyi ya da bir meclisi aydınlatınca 
Parlaklığından bir şey kaybetmez mum 
Bir kelebek bir gülün üzerine konarsa 
O kelebekten bir zarar görmez gül.
...
Hoş kanatlı iki kelebek gibi 
Dizginlerini seher yelinin eline vermiş.

İrec Mirza


Çimenliğe bir kelebek geldi fakat konmadı gitti 
Dostlara yaptığın yersiz kahrın aklıma geldi. 

Rehî-i Mu‘ayyerî


Bizim mum gibi her gülüşümüz gözyaşı kaynağıdır 
Sanırsın bizim toprağımızı ağlayarak yoğurmuşlardır. 
Kanadı yanık pervânenin kıvılcımdan korkusu yoktur 
Şimşekten ne korkumuz olur bizim? 

Rehî-i Mu‘ayyerî

İnsanoğlu asırlardır duygularını ifade etmede, his ve düşüncelerini karşı tarafa aktarmada edebiyat, müzik, şiir ve resim gibi birtakım araçlar kullanmıştır. İçinde tattığı hissi, tecrübe ettiği birtakım derin ve yüce duyguları ifade etmede zorluk çeken sanatçı, şair ve edipler muhatabına anlatmak istedikleri hislerini, aslına en yakın ve uygun bir şekilde dile getirebilmek için bütün bu unsurlardan faydalanmışlardır. Bu araçlardan birisi de şüphesiz edebiyat ve şiirdir. Şairler, çeşitli edebî sanatlardan istifade ederek duygularını söze dökmüşlerdir. İran edebiyatı şairleri de aynı şekilde çeşitli mazmun ve edebî sanatları kullanarak özel bir dil ile duygu ve düşüncelerini kaleme almışlardır. Bu mazmunlardan birisi de çalışma konusu olarak incelediğimiz şem‘u pervâne mazmunlarıdır. Söz konusu bu gibi ikili mazmunlara çeşitli sembolik anlamlar yüklenerek zamanla birtakım hikâyeler meydana getirilmiş ve bu mazmunlar birer kahraman olarak değerlendirilmiştir.  Gül ü bülbül gibi şem‘ u pervâne de temsîli olarak sıkça kullanılan, sembolik anlamlar taşıyan bir hikâyedir. Başlangıçta tasavvufî çerçevede ateşin etrafında dönen pervâneye işaret edilmiş; sonraki asırlarda küçük de olsa bazı anlam değişiklikleri söz konusu olmuştur. Bu çalışmada İran edebiyatında genel çerçevede şem‘ ve pervâne kelimelerinin nasıl anlamlandırıldıkları; anlam değişikliğine uğrayıp uğramadıkları değerlendirilmeye çalışılacaktır.

İran Edebiyatında Şem‘ ve Pervanenin Anlam Serüveni


…Pervane, sabaha dek alevin çevresinde döner; arkadaşlarının yanına gelir ve onlara, görkemli bir anlatımla, bu tanrısal ilişkisinden söz eder. Sonra tam bir birleşmeyi özleyerek kendini alevin cilvelerine kaptırır.

Alevin ışığı, gerçekliğin bilgisidir; sıcaklığı, gerçekliğin gerçekliğidir; onunla birleşme (tek oluş) ise, gerçekliğin Doğru’sudur. 

Ona alevin ne ışığı yetiyordu, ne de sıcaklığı; kendisini alevin içine fırlatıverdi. Bu sırada, onun söylentilerle kanmadığını bilen arkadaşları, son içgörüsünü anlatması için gelmesini bekliyorlardı. Ama o anda pervane, yanmış, kül olmuş, dağılmıştı; ne bir biçimi kalmıştı, ne bedeni, ne de ayırtedici bir belirtisi. Şimdiki duyarlığıyla dönebilir miydi arkadaşlarının yanına? Şimdiki ruhsal durumuyla dönebilir miydi? O, içgörü aşamasına varınca, sözlerden uzaklaşmayı
başarmıştı. İçgörüsündeki varlığa ulaşınca da içgörüyle bir ilişkisi kalmamıştı.

Hallâc-ı Mansûr
Tavasin- Enel Hak


Senin zülfün zincirse, divânesi benim. Senin aşkın ateşse, pervanesi benim. Senin yeminine ant olsun ki kadeh benim. Senin aşkınla bizzat (sen oldum) ama sana yabancı da benim.

Ahmed Gazzâlî


Hem-reng oldu şem ' ile pervane yanıcak
Gerçi Hayali eylemez azdüd lctima' 

Hayali


Yakıp vücudunu eyler kebüd pervane
Görünce şem'i hemügüş-ı düd pervane

Naili


Pervane gibi yanmayıcak nar-ı ' aşka ten
Ol şem '-i hüsne vas i olımazsın cihanda sen

Şeyhülislam Yahya


Ey seher kuşu! Aşkı pervaneden öğren. 
Çünkü o yanmışın canı gitti de sesi çıkmadı.

Sa’dî-yi Şîrâzî 


Aşk ateşinin yandığı o gün; âşık, yanma usulünü maşuktan öğrendi. Yanma ve yakılma dost katından belirlendi, ortaya çıktı. Şem’, yanmadıkça pervane de yanmadı.

Ebû Sa’îd-i  Ebû’l-Hayr 


Güneş, senin aya benzeyen yüzünün utancından dolayı terlemekte. Mum, pervane gibi senin yanağın sevdasından dolayı yanma ve yakılmada.

Hâcû-yı Kirmâni 


Yüreği yanan mumun (dili) kerpeten/makas ile kesildiği için gönülleri (aşktan dolayı) solmuşlardan gönül sırrını gizleme.

Hâcû-yı Kirmâni 


Ey mum! (gözlerinden) kanlı gözyaşı dökme. Ağlamak(la) sarhoşlara ne(yi) öğretirsin?

Hâcû-yı Kirmâni 


Geceyi gündüze katıp safâ vü zevk kılmaga 
O bezmin yaktılar her gûşesinde şem‘-i tâbânı 

Hayâlî


Münevver oldı meclis ittibâ‘-ı şer‘-i enverle  
Ziyâ artar alındukda fetîl-i şem‘-i bezm-ârâ 

Kâmî


Heves iden yüzini görmege gerek ki yana
Ki şem’ odına pervâne bu hevâya düşer

Hoca Dehhânî


Benzümün rengi tonukdur yandugumı şem’e sor
Kim benümle yanmag içre her gice hem-reng olur

Hoca Dehhânî


Şem‘ Hak’dur kelebek sensin anı
Bulmayasın komayınça sen seni

Kendüzin terk ide Gülşehrî meger
Kim bula ol istedüginden haber

Kim ene Hû-y-ıla kaçan bir ola
Sen ene yigidericek Hû kala

Gülşehrî
Mantıku’t Tayr


Şem’a bir gice didi Pervâne ben
Âşık u ma’şûk-ile vuslatda sen

Yâr ile olmış senün işün şöyle nûr
Ben yanarken andan uş peyveste dûr

Şem’ dir âşık benem kim her gice
Subh olınca yanaram ucdan uca

Sini bir şu’le kaçurur şöyle hâm
Durur amuş ben yahılınca temâm

Ben bekâ virüp fenâyı almışam
Riştesin cânumun oda salmışam

Ana irdümvirdügüm-çün ben beni
Sen seni dirsin bulamazsın anı

Ahmedî
İskendernâme


Ben nice şerh eyleyem dil derdini dil-dâra kim
Şem‘ gibi tutuşan evvel zebânımdır benim  

Ahmed Paşa


N’ola sûz-ı derûnın yana yana aglasa ‘Âşık  
Ki şem‘ün aglamak yanmak yakılmakdur ezel şânı 

Âşık Çelebi


Hep yâr içün degül mi meclisde ey ‘Atâyî 
Hûn-ı derûnı câmuñ sûz u güdâzı şem‘üñ 

Nev‘î-zâde Atâyî


Yandursa n’ola şem‘-i ruhına beni dilber  
Şem‘üñ dahi pes yandugı pervâne içündür 

Muhibbî


Mahabbet mihr-i tâbından vücûdın yandırur yokdur 
Beni söylerler ey meh bir dahi şem‘-i şebistânı  

Rahîmî


Şâm-ı hecründe leb ü haddünle gördi sûzişem 
Cân eridüp subha dek yanup tüter her bâr şem‘ 

Rahîmî


Yandı yakıldı baña külbemde gice hâlin  
Odlar yanar başında varmış belâsı şem‘üñ  

Emrî


Meclisde germ olup saña öykündi nâgehân 
Ol şermden erir geçer ey gül-‘izâr şem‘  

Amrî 


Yandurdı lâlenüñ ruhuñ ey meh çerâgını  
Şem‘ün eritdi hasret odı içi yagını   

Mesîhî


Bu gice şem‘ senüñ sûzişüñ görüp ey dil
Eridi yüreginüñ yagı yana yana seni

Vasfî


Sanasın bir yalın yüzlü kuloğlı dil-beridür şem‘ 
Başında şu‘le anun Enverî sarı külâhıdur 

Enverî


Dilber hayâli şevki ile yandı subha dek 
Bir ayag üzre şem‘-i şebistân geçen gice 

Mihrî Hatun


Meclisde gice Emrî pervâneye gazabdan 
Bir pâre âteş oldı yandı likâsı şem‘üñ   

Emrî


Yok gonca ile gülde te’sîr-i nâzı şem‘üñ 
‘Âşık-küş olmag ile var imtiyâzı şem‘üñ   

Nev‘î-zade Atâyî


Böyle yandurmaz idi her gice pervânelerin 
Olmasa sencileyin şem‘-i şebistân ser-keş   

Hayretî


Âhir gülün gurûrı helâk ide bülbüli 
Pervâneyi oda yaka şem‘ün tegâfüli  

Şeyhülislam Yahyâ 


Nâ’ilî şu‘le-i hüsnün sakın âh-ı dilden 
Şem‘-i kâfûr-ı şebistân-ı melâhatdur o mâh

Nâ’ilî


Nûrdan ruhsâre vü kâfûrdan cism 
Emriyâ Şem‘-veş mahbûb-ı râ‘nâ ruh güzel kad nâzenîn  

Emrî


Şem‘-i ser-keş dir isem n’ola o nâzük-bedene 
Yüzidür şu‘le-i şem‘ ü saçıdur ana fetîl   

Revânî


Ben du‘â-gûyın sögerse tañ degül ol mâh-rû 
Dil uzadur kendüye cân virene her bâr şem‘ 

Ziyâ‘î


Şem‘-veş sarı külâhıyla beni yakdı begüm 
Bir gözi odlı yalın yüzli kuloğlı güzeli   

Enverî


Sanasın bâda karşu şu‘le-i şem‘-i münevverdür 
Geyer zerrin küleh hûbân gâhî rast gâhî kec  

Nev‘î


Hele bu gice kimün meclisinün şem‘i idün 
Ki hased odına yakdun beni pervâne gibi 

Revânî


Ol şem‘-i cem‘ geceler aglatmaga beni 
Meclislere rakib ile handân olup gider  

Ahmed Paşa


Egerçi şem‘ yalıñ yüzlü bir güzel kuldur 
Saña mı beñzer ol anuñ bahâsı bir puldur   

Emrî


Rûşen budur ki meş‘ale-dâr olmasa sana 
Halk arasında bulmaz idi i‘tibâr şem‘   

Revânî


Bir eti cânı yirinde hûbdur ol sîm-ten 
Şem‘üñ ey dil cism-i zârında ne et vardur ne cân  

Mesîhî


Tâc-ı zer ile germ olup öykündi yâra şem‘ 
Od oldı yakdı anı ser-â-pâ o tâc-ı zer   

Emrî


Düşer od şem‘ diline bu sebebden ki olur 
Dil uzadub geceler ol meh-i tâbân ile bahs 

Fuzûlî


Dil uzatdı sen şeh-i ‘âlî-cenâba gördiler 
Şem‘-i bezm-ârânun iy meh-pâre boynın urdılar  

Enverî


Şem‘ beñzer dil uzatmış yâra kim yanmazdan öñ 
Burnına kıl takdı üstâd eyledi ber-dâr hem 

Emrî


Göreli cânâ cemâlüñ şem‘ini pervâne-veş  
Bâl ü perden geçmişem küllî yakup nâr olmışam 

Emrî


Başka işimiz yohdı ki bir şem‘-i cemâlin 
Pervânesi âşüftesi sûzendesiyiz biz 

Nigârî


Hüsn-i dil-berden ziyâ uğurlamadıysa eger  
Dâ’imâ şem‘-i şeb-efrûzun neden boynunda ip

Revânî


Lebi mey gözi sâkî şem‘ yüzi 
Yine özi bize nedîm gerek 

Kadı Burhaneddin


Ehl-i dil yañagunâ şem‘-i münevver didiler  
Boyuña tûbâ vü dudaguña kevser didiler 

Ahmedî


‘Anber-âlûd olalı hâl u hatuñdan haddüñ  
Aña dil-sûhteleri şem‘-i mu‘anber dirler 

Emrî


Ruhlaruñ şem‘i virür nûrını şems ü kamerüñ 
Yüzüñüñ şevkiyile zulmeti gider seherüñ

Adlî


Ruhı bir şem‘-i nûrânîdür ol mâh-ı şeb-ârânuñ 
Bakılmaz rûyına gözler kamaşur âftâb-âsâ

Süheylî


Ehl-i ‘ışkuñ kimi handân kimi giryân oldugı  
Bu ki şem‘-i ‘ârızuñda nûr peydâ nâr hem 

Emrî


Bezm-i cemâle şem‘-i ruhun olalı sirâc 
Bâzâr-ı mihre komadı ey meh-likâ revâc

Helâkî


Yakub başında şevk-i ‘izâruñla nâr şem‘ 
Aglar gözi yaşını döker zâr zâr şem‘ 

Mesîhî


Meclisde ruhuñ şevkiyile şem‘ oda yandı  
Zevk-i lebüñi tuydı kadeh agzı sulandı 

Me’âlî


Yanmaga gelmiş imiş bezme ‘izâruñdan şem‘ 
Işılatmış ucını dün gice pervâneye nâr 

Emrî


Var iken mihr-i ruhuñ ortaya atıldı diyü  
Şem‘a bir yan başı geldi bu gice pervâne       

Gelibolulu Alî


Şem‘-i meclis germ olup öykündügüyçün yüzüne  
Astılar bâzârda sonra zebânın yaktılar

Ahmed Paşa


La‘line öykündügiçün lâle ruhsârına şem‘ 
Lâleye dâg urdılar şem‘üñ zebânın yakdılar 

Mihrî Hatun


Öykünürse ol kamer-rûya çıkup fânûsdan 
Bir tabancayla yüzün şem‘ün karardur rûzgâr

Enverî


Hatundur şâm-ı zulmet gerdenündür şem‘-i kâfûrî 
Fürûzân olmaga gül-nâr haddüñden alur nûn  

Bâkî


Bezm-i cemâl içinde şem‘ üzre dûda benzer  
Şol âteşin ruhunda bu ‘anberîn kâkül

Revânî


Perîşân olsa ol kâkül cemâlüñde bahâ artar  
Fitîl-i şem‘e beñzer kim tagıldukca ziyâ artar

Gelibolulu Alî


Eksük degül başından her bâr tîg-i mihnet  
Gîsûna öykünelden zülf-i dırâzı şem‘ün  

Şeyhülislam Yahyâ


Meger bir şem‘-i kâfûrî durur engüşti dildârun  
K’ucında nakş-ı hınnâdan olur geh geh ‘ayân âteş   

Revânî


Kadd-i sîmînüñ senüñ bir şem‘dür kâfûrdan 
Dûd-ı ‘anber-bûy farkında olan kâkül gibi  

Süheylî


Sen şem‘ gibi gayr ile meclisde gülersin 
Ben akıtırım yaş ile kan yandım elinden  

Ahmed Paşa


Dilber hayâli şevki ile yandı subha dek 
Bir ayag üzre şem‘-i şebistân geçen gice   

Mihrî Hatun


Bagrınun yagın eritdi subha dek akıtdı dem‘ 
Yâr önünde çok tenezzül eyledi dün gice şem‘ 

Şeyhülislam Yahyâ


Geh ayağı baglu geh boynu nedendür bilmezem 
Bir perî ışkında olmuşdur meger dîvâne şem‘  

Fuzûlî


Olmadı ol mâha rûşen yandugum hicrân günü 
Yandugum şeb tâ seher şem‘ün ne bilsün âfitâb   

Fuzûlî


Bir birümüzle belâ bezminde her şeb subha dek 
‘Işk odından yanıcı şem‘-i şebistânlar bizüz  

Hayretî


Şem‘-veş sûz-ı derûnı ‘arz ider Bâkî sana 
Yana yana kalmadı bî-çârenün bagrında yag

Bâkî


Ezelden ebede yanayım ben senün içün 
Ben şem‘ degülem ki yarım gice dükenem   

Kadı Burhaneddin


Yanmagı her gece benden ögrenir ey mâh şem‘ 
Marifet tahsil eder beklerse yanım sûhte      

Hayâlî


Şem‘ gibi sanmanız tenhâ zebânım sûhte 
Âteş-i âhımla oldu hânümânım sûhte  

Hayâlî


Ey Me’âlî gûyiyâ fânûsdur cismüñ senüñ 
Şem‘dür dil anda fânûs örtüsi pîrâhenüñ  

Me’âlî


Tenüm kanlu yaşumla âl fânûs-ı hayâl oldı 
İçinde dil yanar san şem‘-i pür-envâra dönmişdür 

Rahîmî


Fitîl-i şem‘-i meclis olsa bir şeb rişte-i cânım 
O şâh-ı hüsne bâri rûşen itsem sûz-ı pinhânım   

Neylî


Külbemde nâr-ı ‘ışk ile ey Emrî şem‘-veş  
Ten şem‘dânı içre yanar her bir üstühân   

Emrî


Nemdür dime sor Ahmedîyi kim ne sebebden   
Yahılur iken şem‘ bigi gözleri nemdür  

Ahmedî


Gözleriçün ölenün nergis dikün hâkinde kim  
Şem‘ yakmak dostlar ‘âdet durur sîn üstine  

Revânî


Kabrüm üzre serv diküñ şem‘ yakuñ dostlar 
Çün beni hâk eyleyen şevk-ı ruh u bâlâsıdur 

Adlî


Hâk olursa şevk-i ruhsâruñla cism-i sûhtem  
Kabrüm üzre şem‘-i kâfûrî ola her üstühân  

Mesîhî


Kabrüm üzre gel bu vaz‘ ile ol can diyeler  
Bir saru şem‘ ile zeyn olmış kimündür bu mezâr  

Ca‘fer Çelebi


Hasreti nârından ol mâhun ölürsem ey refîk 
Kabrüm üzre her gice yaksun benüm ahbâb şem‘ 

Zâtî


Şem‘lerle kûyuna gelmiş gece mâh-ı felek 
‘Âkıbet yüz karalığıyla tutulur ol levend 

Hayâlî


Gül meclisinde dâ’imâ bülbül şetâret itmede 
Pervâne-i bî-çâreyi nâr-ı mahabbet itdi kül   

Şeyhülislam Yahyâ


Ey perî pervâ yimez pervâne per yandurmadan 
Olmasun bir pâre tek şem‘-i şebistândan cüdâ  

Hayretî


Şem‘e gör pervâneler varın yakup eyler feda 
Yog iken yanında anuñ billâh perden lezîz   

Muhibbî


Her şeb zebân-dırâzlık eyler egerçi şem‘ 
Tahsîn ki sabr ider yine pervâne söylemez   

Gelibolulu Alî


Pervâneyi gör yârına hep varını verdi  
Fehm eyle ki Rahmî budur âdâb-ı muhabbet 

Harputlu Rahmî


Yan âteşe pervâne-veş itme yine efgân  
Ey ‛âşık-ı miskîn budur âdâb-ı mahabbet 

Şeyhülislam Yahyâ


‘Işk eri çokdur velî ‘âşık hemân pervânedür 
Terk-i cân idüp yanar şem‘e ol bî-pervâyı gör

Muhibbî


Cümle ‘âşık yanar ‘aşk âteşine yâr odına 
Zâhir egerçi bunu şevkile pervâne yapar 

Nigârî


Sen avurduñ ötdürürsin ‘âşık ey bülbül odur 
Yanar od içre girür pervâne feryâd eylemez  

Zâtî


Yanmayam mı âteş-i dîdârıña gördükçe ben
Haşre dek pervâne zîrâ nârdan olmaz halâs  

Leylâ Hanım


Hasta cânum ‘ışkı odına yahılursa n’ola  
Şem‘a düşüben yahılmahdur işi pervânenüñ 

Ahmedî


Şeb-i zülfinde çün gördüm cemâl-i şem‘-i ruhsârı
Yanan pervâne-veş evvel dutışan bâl ü perdür 

Muhibbî


Ayaga düşsem görüp tân mı cemâlüñ şem‘ini
Yanıcak şem‘ ayagına dökülür pervâneler   

Muhibbî


Subha dek yandım dolandım şem‘-i ruhsarıñ görüp 
Bezm-i ‘aşkın ‘âdetin fehm eyledim pervâneden  

Harputlu Rahmî 


Aña ‘âşık mı dirler şem‘-i hüsne 
Yanup pervâne-veş olmaya nâ-bûd   

Muhibbî


Şem‘-i cemâle meyl ile pervâneler gibi 
Yanup yakılmadadur işimüz rûzgârda   

Gelibolulu Alî


Bulduk şeb-i firâk-ı visâlinde inşirâh 
Pervâne-meşrebüz bize rûşen degül sabâh   

Kâmî


Şîve vü nâzı kamu hüsn ehli senden ögrenür 
Nitekim pervâneler yanmagı benden ögrenür  

Muhibbî


Nedendir itmez oldı âteşim te‘sîr cânâna 
Yanup yakıldıgım gördükçe hayrân oldı pervâne  

Leylâ Hanım


Ben yandım ‘aşkın âteşine gice gündüz âh 
Pervâne dahi gice yanar rûz u şeb degil   

Leylâ Hanım


‘Işk işin pervâneden ögren yüri ey ‘andelîb  
Kül ider eczâsını ‘ışk âteşi feryâdı yok

Zâtî


‘Işk işin pervâneden ögren yüri ey ‘andelîb  
Kül ider eczâsını ‘ışk âteşi feryâdı yok 

Zâtî


Pervâne verdi bezmde bir şem‘e varını 
Bülbül gibi çemende hezâr-âşnâ degil 

Harputlu Rahmî


Bülbül ü pervâne ger bir bâdeden serhoş  
Pes neden birisi gûyâ birisi hâmûş olur

Nehcî


Yanmagı pervâneden kıldım ta‘allüm tâ-seher  
Nâle vü efgânı ammâ bülbül-i şeydâdan ahz 

Leylâ Hanım


Kays u Ferhâd baña ‘aşkda emsâl olmaz 
Bülbül-i dil-şüde pervâneye hem-hâl olmaz 

Şeref Hanım


Eger meclisde âh itsem şerer-efşân olur nâlem  
Bu sâz u söz el-hak bülbül ü pervâneden gelmez

Mezâkî


Oda yakmışdur şeb-i zülfinde perr ü bâlini  
Şem‘ üzre sûhte pervânedür haddüñde hâl 

Emrî


Şem‘-i meclis germ olup öykündügiyçün yüzüne 
Asdılar bâzârda sonra zebânın yakdılar 

Ahmet Paşa


Germ olup kendüyi teşbîh itdügi’çün yüzüne 
Yakdılar şem‘ün zebânın asdılar bâzârda

Cem Sultan


San çârsû-yı hüsnde tarrâr-ı zülf-i dost 
Bir uğrıdurki dâmeni altında var şem‘ 

Mesihî 


Bezm-i hüsnüñe vücûdum şem‘dür pervâne dil 
Bu yanan cânum fetîlidür yüregüm yagıdur 

Mihrî Hâtun


Dil uzadur bahs ile ol ‘ârız-ı handâne şem‘ 
Od çıkar ağzından etmez mi hazer kim yane şem‘ 

Fuzûlî 


Anuñ teg kim perîşânlık ziyâsın arturur şem‘üñ 
Maña cevrüñ ziyâd olmak saña meylüm füzûn etdi 

Fuzûlî


Ey Fuzûlî şem‘-veş mutlak açılmaz yanmadan  
Tâblar kim sünbülinden rişte-i cânuñdadır 

Fuzûlî 


Derd-i dil söyler zebân-ı hâl ile her gâh şem‘ 
‘Aşk tavrından eder pervâneyi âgâh şem‘

Hayâlî 


Gönlümü kandîl-i tersâ gibi bir kâfir yakup 
Şâm-ı hecrinde Hayâlî eyledi hem-râh-ı şem‘

Hayâlî 

Virür zevk ehline şevki dem-â-dem  
Şeb-i ‘işretde bir yil mûmıdur nây

Bâkî


Çerâğ-ı mâh-ı enverden yakar ol ‘ârız u gerden 
Girîbânuñ senüñ bezm-i letâfet şem‘dânıdur

Bâkî

Göñlüme mihrüñ ziyâsı gelse ey hurşîd-ruh 
Aña beñzer ilte bir hayr ehli bir zindâna şem‘

Ravzî 


Her gice pervâneye gayzın idüp izhâr şem‘ 
Subha dek yel mumlarıyla gezdürür her bâr şem‘

Sâbit 


Mevlevîler gibi dönsün üstine pervâneler 
Oldı Mevlânâ-sıfat mustağrık-ı envâr şem‘

Sâbit 


‘Ahdinde emîndür kef-i ‘ayyâr-ı sabâdan 
Zer-tâc-ı ser-i şem‘-i fürûzân-ı zamâne 

Mezâkî


Kandîl-i hüsnüñe yañılup nâ-gehânî şem‘ 
Dil uzadalı odlara yandı zebân-ı şem‘ 

Cem Sultan


Asılmış iken odlara yakmak revâ degül 
Düşdi zemîne çün kesilüp rîsmân-ı şem‘

Cem Sultan


Her encümende encüm-i eşkin döküp yire 
Diñlenmeyüp yakar oda her gice cânı şem‘ 

Cem Sultan


Şem‘-i dîdârıña pervâne gibi yandım idi
Çekdiğim derd ü belâyı o zamân andım idi

Moralızâde Leylâ Hanım


Bezm-i aşka nitekim pervâne geldin ey gönül
Yan yakıl ol şem’-i hüsne yana geldin ey gönül

Şeyhülislâm Yahyâ Efendi


Âdâb-ı bezm-i vuslatı pervâneden görün
Bülbül gibi değil-durur ol ehl-i hâldir

Bâkî 


Yanmağa mûm ise dil şem’-i ruh-ı dildâra
Kimse gûş eylemesin nâleni pervâne gibi

Haşmet 


Aşk odu evvel düşer m a'şûka andan âşıka 
Şem'i gör kim yanmayınca yakmadı pervaneyi 

Fuzuli


Şem-i meclis gerin olup öykündüğiyçün yüzüne 
Astılar bâzârda sonra zebanın yaktılar 

Ahmed Paşa


Pertev-i şem’-i tecellî-i cemâlu’llâha
Özini ‘âşık-ı zâr yakmaga pervâne gelür 
...
Aşk-ı dilberle nedür hîç sorma ahvâlüm benüm
Şem’i gör pervânenün hâline yana yana bak 

Derviş Pervâne


İşte bu noktada mum, pervaneye; sabrı, arınmanın yollarını ve iç gözlemi öğreten bir kılavuz kimliğiyle çıkar karşımıza. Pervane, kendisini varlıktan haberdar ederek yoluna ışık tutan mumun kılavuzluğunda gerçek hedefini belirleyecek; böylece yalnızlıktan ve belirsizliklerden kurtulacaktır. Mumun alevi karşısında hayal kurmaya devam eden pervanenin "yalnızlığı artık boşluğun yalnızlığı değildir. Yalnızlık küçük ışık sayesinde somutlaşmıştır" (Bachelard);
...
Kendi alevinde, tükeninceye kadar, varlığını sürdürmeye çalışan ve gerçeğe ulaşabilmek için ne şekilde mücadele edilmesi gerektiğinin en güzel örneğini veren mum karşısında pervane hayranlığını gizleyememektedir. Zira "Aleve karşı doğal-cesaretle söylersek-doğuştan bir hayranlığımız var. Alev, görme hazzının vurgulanışını, her zaman görülenin ötesini belirler. Bizi bakmaya zorlar" (Bachelard)

Ateş karşısında kurulan hayaller, sıradan hayallerin çok daha ötesinde bir şeydir. Çünkü "Alev, dünyada, hayali davet eden nesneler içinde en büyük imge yapıcılarından biridir. Bizi hayal kurmaya zorlar. Onun karşısında, algılanan şey, daha hayal kurmaya başlanır başlanmaz, hayal edilenin yanında önemini yitirir. Kendi metafor ve imge gücünü en değişik tefekkür alanlarına taşır alev" (Bachelard). 

Pervanenin aleve beslediği bu hayranlık, ona geçmişteki hatıralarının kapılarını birer birer açmakta ve o bu hatıralarını hayallerle süslemektedir. Alev karşısında tefekküre dalan pervane, bir süre sonra, alevin titreyişinin, ilahı olanın karşısındaki acziyet ve sonluluk nedeniyle olduğunu anlayacak ve aleve duyduğu hayranlık neticesinde o da titremeye başlayacaktır.
...
Yaratılmış olan canlıların tümünde olduğu gibi, mumda da pervanede de ilahı olana yönelme ve buna bağlı olarak da yükselme iç güdüsü vardır. 
...
Gerçeğe ulaşmak zamanı hızlandırmakla mümkün olacaktır. "Ateşi düşünen kişi için ateş , değiştirme, zamanı hızlandırma ve yaşamı sonucuna ulaştırma isteği uyandırır. Bu koşullarda düşleme gerçekten büyüleyici ve çarpıcı olur. İnsan yazgısını açıp genişletir" (Bachelard). "Ateşle arındırma ilkesinin nedeni ateşin maddeyi ayrıştırması ve katkıları yok etmesidir. Başka bir deyişle, ateşten geçen bir şey türdeşleşir, böylece anlaşır" (Bachelard).

H. Gamze Demirel
"Şem' ve Pervane"nin İçsel Yolculuğuna Dair Felsefi Bir Yaklaşım


PERVANE VE MUM 

Hatırlıyorum bir gece gözüme uyku girmemişti; 
Mum pervaneye şöyle söylüyordu: 
“Ben âşığım, yansam revadır bana; 
Fakat sen niçin ağlıyor, niçin yanıyorsun? 
Dedi: “Ey benim bîçare âşığım! 
Gitti bal gibi tatlı Şirin’im benim”.
Şirin’im benden uzağa gidince, 
Ateş, Ferhat gibi eritti beni. 
Hep bu sözleri söylüyor, 
Her an sararmış yanağından gam seli akıtıyordu. 
Ey iddiacı! Aşk senin işin değildir; 
Çünkü ne sabrın var ne de buna gücün kuvvetin! 
Sen hamsın, bir kıvılcımdan kaçıyorsun; 
Bense tamamen yanıncaya kadar durmuşum. 
Aşk ateşi sadece kanadını yakar senin, 
Bir de bana bak, büsbütün yaktı beni.
...
Birisi muma ey alçak diye seslendi, 
Bir sevgiliye git ve sana lâyık olanı al! 
Ümit yolunu gördüğün yere doğru git, 
Sen ve mum sevgisi, nereden nereye? 
Semender değilsin, ateşin etrafında dolaşma, 
Çünkü (önce) mertlik gerekir, sonra savaş.
Bir bak yanıp yakılan pervane ne dedi, 
Hayret, ne kadar yansam da niye korkayım ki! 
Gönüldeki ateş Halil gibidir bana, 
Sanki bu alev bir gül gibidir bana. 
Ben kendimi isteyerek atmıyorum ateşe;  
Çünkü şevk zinciri vardır boynumda. 
(Ateş) uzaktayken yaktı beni, 
Şimdi yakmadı ateş beni. 
Benim yok olma isteğim nedendir bilir misin?
O olduğu sürece ben olmasam da revadır. 
Yanıyorum, çünkü makbul sevgili odur, 
Çünkü dostun ateşi sirayet eder ona.

Celâl Metînî


Söz canın neticesidir, canım neden azalsın? 
Sanma ki pervane gibi can düşmanımdır. 

Mes‘ûd-i Sa‘d 


Pervane ateşten nasıl korkar, nasıl uzaklaşır? 
Çünkü onun için ateşte huzur vardır.

Attâr 


Bahçe, misk kokulu nergisten dolayı kâfurdan mumu yaktığı zaman 
Hava ona gümüşten sayısız pervane saçar.

Ezrekî-yi Herevî 


Kendimizi yakıyor ve canı mum gibi feda ediyoruz, 
Mum meclisinin olduğu her yerde biz pervaneyiz. 
Asla insaf etmez, ben yaralı yorgun, 
Onun pervanesi olayım, o da meclisin mumu.
Bir gece perdeyi kaldır mum gibi, 
Hepimiz yanalım pervane gibi. 
Pervanenin gönül ateşi mumdan dolayıdır; fakat 
Mum olmasa da senin yanağın gönlümü eritir. 
Pervane gibi gönül huzuru müyesser olsa bana, 
Sevgilinin mum gibi olan yüzüne doğru uçarım ancak. 
Bu hikâyenin sırrını ancak mum dile getirir, 
Aksi halde pervanenin konuşmaya takati yoktur. 
Senin kandil gibi olan yüzüne pervane oldu mum, 
Ben seni düşünüyorum; haberim yok ki kendimden.

Hâfız 

Mumun gönlünün halini pervaneye sor. 

Hacû-yi Kirmânî 


Bizim aşkımızı konuşmaktan dolayı zamane unuttu
Gül ile bülbülün konuşmalarını, mum ve pervanenin hikâyesini.

Câmî


Pervanenin mum ile ne konuştuğunu duydun mu? 
Ayrılıkta sen mi daha çok yanmışsın ben mi, söyle? 

Vassâf 


Kendini övmek mumun işi değildir, yoksa mumun eli 
Bir pervanenin eteğini tutmak için uzun olurdu. 
Pervanenin dışarıda yanması garip değildir 
Çünkü sönmüş mum senin hareminde ışık saçmaya başlar. 
Mum çalıların arasında kıvılcımlar gibi uçuyor, 
Senin etrafındaki pervane ise bir kez uçuyor. 

Sâib 


Mumun ağlayışı pervanenin matemi için değildir, 
Sabah yakındır, o kendi karanlık gecesini düşünür. 
Gördün mü mum haksız yere nasıl kanına girdi? 
Bir an bile aman vermedi ki geceyi sabah etsin.

Hekîm Şifâyî 


Benim sırrım pervanen gemisinde yazılıdır, 
Mum, benim yanıp yakılmamın bir mısraıdır. 

Molla Fakîh-i Belhî 


Mumun gelini eğer fanusun mahfesine oturursa, 
Pervanenin kanadı mutluluk çölünde akan kuma döner. 

Mirzâ Muiz-zi Fıtrat 


Bir mum bir gecede binlerce pervaneyi öldürür. 
“Mecmûatu’l-emsâl”den, Hint baskısı. 
Bizim gönlümüzdeki ateşi hiç düşünmezsin sen, evet 
Mum pervanenin yanışından neden korksun ki? 

Kemâlî 


Pervanenin mezar taşında şu yazıyı gördüm; 
“Beni yakan ateş kendisini de yaksın.” 

Ateş eğer binlerce kıvılcım çıkarırsa 
Pervanenin kaynaması (yanması) hüküm olur. 

Sarhoş pervanenin tek amacı erimek, 
Mumun ayağında yanmak idi.

Urfi-yi Şîrâzî


Senin yüzünün aşığı pervane olur bülbül değil 
Bu ateşten dolayı yanar fakat feryat etmez. 

Dihkân-i Sâmânî 


Senin etrafında gönüller kuşu o kadar çok kanat saçtı ki, 
Senin kandilinin ağayı pervane kanadıyla dolmuştur.

Muştâk-i İsfehânî


Onun pervanesi canımı almak için gelirse bana, 
Mum gibi o an bir nefeste canımı feda ederim. 

Ey mum! Pervaneyi rahat bırak bu gece; çünkü ben 
Gönül ateşiyle senin huzurunda mum gibi eririm. 

Daha ne zamana kadar mum gibi küstahlık edeceksin, 
Murad pervanesi geldi, ey sevdalı, sus. 

Ayrılık gecesi bana bir vuslat pervanesi gönder (bana vuslat izni ver) 
Yoksa senin kederinle bütün dünyayı mum gibi yakarım. 

Hâfız


Çimenlikte mum yerine kırmızı gül ışık saçtı, 
Pervanenin kanadı yerine bülbülün kanadı yandı. 

Gülün şevkiyle bülbül, mumun sevdasıyla pervane 
Her biri bir sevgilinin gamında bir şekilde yanar.

Meliku’ş’Şuara Bahar


Eğer bir kişiyle dost olmak istersen onun rengine boyan 
Bak, kelebeğin kanadı gül ile nasıl da aynı renktir! 

Benim gönlümü aydınlatan o mum yuvamdan gitti. 
Gülümün takati yoktur; çünkü benim pervanem gitti.

Meliku’ş’Şuara Bahar



Mum eğer yelden dolayı söndüyse, garipsemeyiniz 
Varlık pervanesinin ömrü bitti; yele veriniz.

Meliku’ş’Şuara Bahar


Ey zarif yaradılışlı pervane, 
Ey şerefli yaratık pervane! 
Ey latif kanat sahibi, 
Düşmandan korkmadığın gibi 
Ancak ateşin yanında açarsın kanadını. 
Sen öldün ey pervane ve sanat öldü. 
Musiki, güzellik ve kelimeler öldü. 
Ey hain mum! Gamla, kederle perişan ol; 
Pervaneyi öldürdün, inkâr da etmiyorsun…

Meliku’ş’Şuara Bahar


Eğer mum ateşten kurtulmak istiyorsa, 
Ateş neden pervanenin harmanını yakıyor? 

Mumun vefasını överim; çünkü yandıktan sonra her an 
Pervanenin mateminde başına kül saçar, yas tutar.

Pervîn-i İ‘tisâmî


Ben, pervane ve mum dışında herkes uyudu 
Biz iki üç delinin hikâyesi uzun bir hikâyedir henüz. 
Dün gece bir kez olsun pervane gibi olayım dedim. 
Mum, güzelce gülümseyerek “bir kez azdır” dedi.

İ‘mâd-i Horasanî 


Ey Fars şiirinin mumu! Can, pervaneye minnet duydu; 
Senin için, dost olma derdiyle kendine yabancı oldu.

Mes‘ûd-i Ferzâd


Aydın kişilerin gönlünde yük değilim bir toz gibi; 
Yeşillikte ve gül üzerinde pervanenin gölgesiyim. 
Yeşilliğe bir kelebek geldi; fakat konmadan gitti. 
Senin dostlara yersiz kahrın aklıma geldi.

Daha çok öncekilerin şiir tarzının etkisi altında kalmıştır: 
Yarı canlı mum gibi senin hevesinde yandık 
Ağlayarak bina kurduk, senin için yandık. 

Bir gece pervane yandı ve onun canı rahata erdi, 
Biz ömürler boyu senin cefanın kederiyle yandık! 
Mum eğer eriyerek ölürse, ne gam! 
Çünkü aşkın ışığı ile Mehtabın nuru, pervanenin külünden yeşerdi.

Rehî-yi Mu‘ayyerî 


O güzel benli ve yüzlü kelebeği görüyor musun? 
Gömleğin kılıfından dışarı çıktı. 
Altın noktalarla dolu kol ve kanatla, 
Bir bir yeşillikteki güllere uğrar, 
Bunu öper, diğerine geçer.

Îrec Mirzâ


Çimendeki bir kelebek güle: “Bana söyle, 
Kim bu güzel rengi ve kokuyu sana vermiş, bana vermemiş?
Ey güzel yüzlü gül! Görüntü ve desen bakımından senden eksik değilim, 
Neden senin gibi güzel kokulu değilim, bana cevap ver! 
Cennet hurisi gibi nazlanarak her güle konmak istersin 
Bazen (güle) konar bazen de etrafta uçarsın.

Reşîd-i Yâsemî


Onca bahar geldi, kelebek ve gül sarhoş oldular. 
Ben ise hala uçma fırsatını arzuluyorum. 

Kelebeğin kanadı neden kırıldı? 
Neden her köşeye keder oturdu?

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)


Mumun yanmaktan korkusu yoktur, 
Çünkü o, bu yanışta yalnız değildir. 
Bu yolun sonunda ölüm olsa da, ona ne! 
Çünkü pervanesi de onunla birliktedir.

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)


Solmuş bir gül söylüyor ve dökülüyordu, 
Kesinlikle üzgün bir kelebek ah çekiyordu.

Mehdî-yi Ehevân-i Sâlis


Zifaf yatağından daha beyaz bir defterde 
Birleştiririz… 
Güneşin sıcaklığındaki çocuk, laleyi 
Tandırdan daha yakıcı sanıyordu. 
Hayalinin hamurunu o tandıra atmak ve 
Kendi ekmeğinden kelebeklere yiyecek vermek istiyordu.

Nâdir-i Nâdirpûr


Güller açıldı, 
Hoş renkli ve güzel. 
Nazla birlikte, 
Başları tutuldu. 
Kelebekler yeniden 
Birlikte uçarak 
Güller açıldığı için 
Güllere kondular. 
Dalga başını sahillere vuruyor 
Kayık ise sabahı izleyerek gitmiş. 
Uyku gözden kelebek gibi uçuyor 
Gözü uyandırmış geçiyor.

Abbas Yemînî-i Şerîf


ŞEM‘ u PERVÂNE
شمع و پروانه

Geceleri ışığın çevresinde dönen pervanenin klasik Doğu şiirinde âşığı temsil ettiği ve muma (şem‘) âşık olduğu yaygın bir kabul olarak yer almaktadır. Pervanenin mum ışığı etrafında her seferinde ona daha yaklaşarak döndükten sonra kendini aleve atıp yok etmesi sevdiğiyle yakıcı bir vuslata ermek şeklinde düşünülmüş ve bu düşünce şairler için orijinal bir ilham kaynağı olmuştur. Şem‘in yanarak ışık vermesi, pervanenin de bu ışık çevresinde dönüp durması âşık ile mâşukun durumuna benzetilmiştir. Ayrıca şem‘ çeşitli kelimelerle oluşturduğu terkiplerde kinaye yoluyla “ay, güneş, sevgili” anlamlarının yanı sıra “ilâhî nur, mürşid-i kâmil, Kur’an, Hz. Muhammed” gibi tasavvufî mânalarda da kullanılmıştır. Kur’an’da insanlar uçuşan kelebeklere benzetildiği gibi (el-Kāria 101/4) hadislerde de kendini ateşe atmaya çalışan pervanelere teşbih edilmiştir. Bunlar şem‘ u pervâne konulu şiirler için önemli bir ilham, telmih ve istişhâd kaynağı teşkil etmiştir.



Klasik edebiyatımızda hakiki aşkı anlatan metafor pervanedir. Mecazi aşkı bülbülle, gülle anlattığı gibi şairlerimiz, hakiki aşkı da pervaneyle anlatırlar. Pervane, mum etrafında dönerek can veren küçücük kelebeklerin adıdır; gözünüzle bile göremezsiniz, çok küçüktürler, muma aşıktırlar. Sevgililerin etrafında döne döne aşkları arttıkça yaklaşırlar, iyice yaklaşırlar, ateşe temas ederler ve külleri mumun dibine düşüverir. Şair de aşkın izini ancak pervanenin küllerinden bulabilirsiniz diyerek bize yol gösterir. Hakiki aşkı, feragati, fedakârlığı temsil eden şeydir pervane. Can veriyor bak sesini dahi çıkarmıyor. Bülbülü azarlar şair: “Niye bağırıyorsun feryat ediyorsun, hiçbir şey verdiğin de yok. Hâlbuki bak, pervane can veriyor ama senin gibi ses çıkarmıyor.” Niyâzî-i Mısrî: “Pervaneden al gizli sevda haberini sen” diyor. Pervane onu temsil ediyor. Filozof Rıza Tevfik’in bir şiirinde geçen bir mısra idi, biz oradan etkilendik, bize isim babası oldu o şiir: Bilmedim kim oldu bu hâle sebep, Ağladım ümidim hêba oldu hep, Bendeki sûz-i dil var mıdır acep, Tutuşup can veren pervanelerde.

Hayati İnanç


Esrar-ı suziş-i dili alup zebana şem '
Söyler Iisan-ıhal ile hep yana yana şem ' 

Beliğ Mehmet Emin


Layık ki encümende erürse hicibdan
Sırr-ı nihan-ı 'aşkı getürdi Iisana şem '

Beliğ Mehmet Emin


“Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşe düşmeyesiniz diye iç kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, (ateşe girmeye) çalışıyorsunuz.”

Hz. Muhammed (s.a.v.)


Kıyamet günü insanlar, Sırât (köprüsüne) sevkedilirler ve Sırât’ın her iki yanından kelebeklerin ateşe düşmesi gibi düşerler. Allah dilediği kimseyi rahmetiyle kurtarır. Daha sonra meleklere, peygamberlere ve şehitlere şefaat etmeleri için izin verir. Onlar da şefaatte bulunurlar ve (lehlerine şefaat ettikleri kimseler ateşten) çıkarılırlar. Yine şefaat ederler ve (ateşten) çıkarılırlar. Yine şefaat ederler ve (ateşten) çıkarılırlar. Kalbinde zerre kadar iman olan (ateşten) çıkarılır.

Hz. Muhammed (s.a.v.)


“Ey iman edenler! Kelebeğin ateşin peşinden gittiği gibi yalanın peşinden gitmenize sebep olan nedir? Şu üçü dışında tüm yalanlar ademoğluna günah yazılır: Bir adamın karısını hoşnut etmek için söylediği yalan veya bir kimsenin savaş hilesi olarak (düşmanı aldatmak için) söylediği yalan veya bir kimsenin iki müslümanın arasını bulmak için söylediği yalan.” 

Hz. Muhammed (s.a.v.)


“Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde meşale bulunan bir kandil yuvasına benzer. O meşale, bir cam fanus içinde; o cam fanus da, sanki ince bir yıldız gibidir. Ne doğuya ne de batıya ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı, hemen hemen ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üstüne nur! Allah, dilediğini nuruna ulaştırır ve insanlar için böyle misaller verir. Allah her şeyi bilir.”

(Kur'an-ı Kerim Nur suresi 35. ayet)
Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ
Ol âteşe girdi bî-muhâbâ 




- Şem u Pervane bercestesi derliyorum Üstadım. Kim ateş kim kelebek her şey karıştı

- Derli toplu olmuyor bazen derleyince.

24 Ağustos 2014

Kelebeğin Ateşe Yolculuğu: Klasik Fars ve Türk Edebiyatında Şem'ü Pervâne Mesnevileri

Bu makalede pervâne ile şem‘ kelimelerinin anlamları, Şem‘ ü Pervâne’nin kaynağı, manzum ve mensur eserler ile divanlarda yer alan Şem‘ ü Pervâne sembol ve şiirleri ele alınmıştır. Ayrıca bağımsız bir eser olarak Farsça ve Türkçe yazılan Şem‘ ü Pervâne mesnevileri hakkında bilgi verilmiştir.

Şem‘ ile pervâne arasındaki ilişki, eskiden beri şair ve ediplerin dikkatini çekmiştir. Şair ve edipler bu iki kelimeden birleşik sıfatlar ve tamlamalar oluşturarak, yeni kavramlar/semboller yaratmışlar, bu iki kelimeyi hem gerçek hem de mecazî anlamlar yükleyerek, beşerî ve mecâzî aşkı dile getirmişlerdir. Bu aşkı anlatırlarken de şem‘ ve pervâne sembollerinden yararlanmışlardır.

1. Kelime Olarak Şem‘ ü Pervâne

Şem‘; Arapça bir kelime olup mum, balmumu, aydınlanmak için yakılan herşey, çerağ, kandil manalarına gelir.1 Şem‘, aşağıdaki kelimelerle birlikte tamlama oluşturarak “güneş” anlamını verir: Şem‘-i âsmân, şem‘-i âftâb, şem‘-i encüm, şem‘-i hâver, şem‘-i rûz-ı rûşen, şem‘-i zer-endûde-i firûze-legen, şem‘-i
zümürrüd-legen, şem‘-i sipihr, şem‘-i gerdân-ı sipihr, şem‘-i çarh-ı revân, şem‘-i subh, şem‘-i kâfûrî-i subh2

Şem‘ kelimesi şu tamlamalar ile de “ay” anlamında kullanılır: şem‘-i âsmân, şem‘-i âsmânî, şem‘-i felekî, şem‘-i kâfûrî, şem‘-i şeb-efrûz, şem‘-i âlem-tâb.3

Bu kelime tasavvufî anlamlar da içerir: şem‘-i Hak ve şem‘-i Hudâ, Allah’ın nuru, ışığı4 ve mürşid-i kâmil’dir.5 Şem‘-i hû, şem‘-i zafer, hakiki bir aydınlık, İlahî nur anlamında kullanılır.6 Şem‘-i hudâ ve şem‘-i zü’l-celâlden mak-sat da Hz. Muhammed’dir.7

İstiare yoluyla Allah’a şem‘-i lâ-yezâlî denilmektedir8 Sâlikin kalbini yakan ilahî nurun parıltısı, müşâhede ehlinin kalbinde parlayan irfân nuruna da şem‘denir.9 Mutasavvıflar, İslâm dini ve Kur’an’a şem‘-i ilahî derler.10

Şem‘ kelimesi İslâmî doğu edebiyatlarında sevgili ve güzele teşbihte de kullanılmıştır. Bu teşbihe esas olan özellik, onun yüzü ve yanağıdır. Sevgilinin güzellik unsurlarından olan yüz ile yanak, parlaklık ve aydınlık yönüyle ele alınıp, çeşitli tasavvur ve tahayyüllerde kullanılmıştır. Bu duygular ifade edilirken şu tamlamalardan istifade edilmiştir: şem‘-i cemâl, şem‘-i cem, şem‘-i Çigil, şem‘-i Hoten, şem‘-i dil-efrûz, şem‘-i şeker-leb, şem‘-i Tıraz, şem‘-i Tarab11 Yine İslâmî doğu edebiyatlarında ortak kullanılan güzelliğin şem’e benzetilmesi, âşık veya gönlü ona yanan pervâne şeklinde hayal edilmesindendir. Yüz ve yanağın şem‘e benzetilişinde renk, parlaklık ve yakıcılık ile başka müşâhedeye daya-nan tasavvurlar rol oynar12.

Pervâne kelimesi Pervin, Ülker (yıldızı) anlamına gelen “perv” ile nispet bildiren “âne” son ekinin birleşmesiyle meydana gelmiştir.13 Bu kelime padişah fermanı, berat, havale, izin, icazet, ulak, öncü, asker, hacib, delil, rehber anlamına geldiği14 gibi, gemilerde torpidolara ve uçaklara takılan, bir motorla çalıştırılan itme, çekme ya da tutunma aygıtı (uskur) anlamında da kullanılır.15 Ayrıca otomobil, uçak, gemi ve benzeri şeyleri hareket ettirmeye yarayan veya hava akımı meydana getiren cihaz, çark da pervâne kelimesiyle ifade edilmiştir.16

“Aslanın önünde giderek yoldan çekilmeleri için diğer hayvanlara seslenen ve kara kulak” denilen bir hayvana verilen isme de pervane denilmiştir.17 Siyah-gûş da denilen kara kulak, pervâne nasıl ışığın etrafında dolaşırsa, bu hayvan da aslanın etrafında öyle dolaştığı için, pervâne adını almıştır.18

Pervâne kelimesi, genellikle karanlıkta ortaya çıkarak ışık çevresinde toplanan gece kelebekleri (Heterocera) öbeğinden pulkanatlılara verilen ortak ad19 için de kullanılır. Bunlar ısınmak için (soğuk gecelerde) ateşe giderler.

Pervâne kelimesi, bazı kelimelerle birlikte kullanıldığında; kendinden ge-çen, kararsız ve perîşan bir gönüle sahip, çekinmeden feda eden “âşık” anlamına gelir.20 Bu manada kullanılan kelimeler şunlardır: Pervâne-hû, pervâne-dil, pervâne-sıfat, pervâne-meşreb.21

2. Şem‘ ü Pervâne’nin Kaynağı

Şem‘ ü Pervâne eserlerinde yer alan pervâne sembolü, Kur’an ve hadislerde geçer: “O gün insanlar yayılan pervâneler gibi olacak”22 ayetinde insanlar, uçuşan pervânelere benzetilmiştir. Ayette geçen “ferâş” kelimesi “ferâşe”nin çoğuludur. Geceleri ışık ve ateş etrafında çırpınıp uçarak kendisini ateş içine atan ve Farsça’da olduğu gibi dilimizde de pervâne diye bilinen küçük kelebeklere “ferâş” denir. Ateşe çarptıktan sonra kanatlarını yayıp döşediği için “ferâşe” diye isimlendirilmiştir.23 “Mebsûs” ise yayılmış demektir. Yayılmış pervâneler tabiri, kelebeklerin ateş çevresinde çırpınıp sonunda yanarak yere düşmesini, serilmesini ifade eder.24

Kur’an’da geçen, insanların pervânelere benzetilmesi hadislerde de yer almıştır. Hadislerde bu durum şöyle belirtilmiştir: “Benim misalim ateş yakan bir adamın misali gibidir. Ateş, etrafını aydınlatınca, pervâneler ve benzeri hayvanlar içine düşmeye başlarlar. Adam onları engellemeye başlarsa da onlar kendisine galebe çalarak ateşe atılırlar. İşte benimle sizin misaliniz budur. Ben ateşten korumak için sizin eteğinizden tutuyorum: Ateşten uzaklaşın! Ateşten uzaklaşın diyorum. Siz, baskın çıkarak onun içine atılıyorsunuz.”25

Şairler, ayet ve hadislerde geçen “pervâne”den ilham alarak Şem‘ ü Pervâne hikayelerinde bunu sembol olarak kullanacaklardır. Bir başka ifadeyle; gerek İlahî, gerekse beşerî aşkın anlatıldığı Şem‘ ü Pervâne hikâyelerine pervâne kaynaklık edecektir.

İmam Gazzâlî (ö. 1111), Mişkâtü’l-Envâr isimli eserinde imanı, şem‘/ mum olarak sembolize eder. Gazzâlî’ye göre bu iman kalpte tecelli eder. Gaz-zâlî eserinin ikinci faslını bu konuya ayırmıştır.26

Gazzâlî’ye göre nurların kaynağı çeşitlidir. Hepsi de kalpte tecellî eder ve çerâğ, şem‘, meş’âle şeklinde görülür. Aslında görülen bu semboller, kalbin kendisidir. Kalpte tecellî eden iman ışığıyla kalp/gönül, çerâğa, şem‘e, meş’âleye dönüşmüştür.27 Bu manada lamba sembolü, Kur’an’ın 24. suresinin 35. ayetiyle uygunluk etmektedir: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. Lamba, cam içerisindedir. Cam sanki inciden bir yıldız…”28

Mutasavvıf şairler, şem‘ ile imanın kendisini kastetmişlerdir.

Evvelâ demiş idüm şem‘-i cihân
Andan murâd olmışdı zâtü’l-imân 29

Onlara göre iman, nefsin kötülüklerinden sıyrılmış olan insanın kalbinde tecellî eden bir ışıktır. Bu ışık insanın kalbine Allah’tan gelir ve egosundan temizlen-miş nefse, yani nefs-i mutmainne’ye bir lamba veya mum/şem‘ şeklinde görülür.30

Böylece Şem‘ ü Pervâne hikâyelerinde yer alan ve ışık sembolü ile gösterilen şem‘in kaynağı, Müslüman yazarlar tarafından Kur’an’dan alınarak işlenmiştir. Kalpte tecellî eden imanın ışık, lamba, çerâğ, şem‘ gibi sembollerle ifade edilmesi, Necmeddîn-i Râzî (ö. 1256)’nin Mirsâdü’l-İbâd adlı tanınmış eserinde de görülür.31


Işık sembolü ile gösterilen şem‘in kaynağını, İslâmiyet öncesine kadar götürenler de vardır. Buna göre İslam dünyasında sufîler ve sanatçılar Allah’ın nurundan bir nur olan insan ruhunu, eski geleneğe uyarak lamba, şamdan ve mum/şem‘ ile sembolize etmiştir. Karanlık kötülük ve ölüm demek olan nefse bir sembol bulmaları gerektiğinde, yine eski geleneğe uyarak, çok iyi bildikleri eski Babil’in ve Mani dininin yaratılış efsanelerinde kâinatın maddesini, kötülük prensibini temsil eden kanatlı ejderden ilham almışlardır. Tabii ki bu ilhamı, ışık ile onun etrafında dönerek ölen pervâne fenomeniyle birleştirmişlerdir.32

Şem‘ ile onun etrafında dönen ve sonunda kendini ateşe atmak suretiyle can veren pervâne arasındaki ilişki ayrı bir eser olarak yazılmadan önce, bazı yazar ve şairlerin manzum ve mensur eserlerinde yer almıştır. Şem‘ ü pervâne sembolü önce mensur eserler içerisinde kullanılmıştır. Özellikle mutasavvıf yazarlar, tasavvufî duygu ve düşünceleri açıklarken bu iki sembolden yararlanmışlardır.

3. Mensur Eserler İçerisinde Yer Alan Şem‘ ü Pervâne Sembolü
3.1 Hüseyin b. Mansur el-Hallâc

İslâmî literatürde pervânenin şem‘ ile olan hikâyesi ilk kez büyük sufî Hüse-yin b. Mansûr el-Hallâc (ö. 922) tarafından yazılmıştır.33 Hallâc, “Tavâsîn” adlı eserinde bu hikâyeye yer vermiştir.34

Sırlarla dolu Tavâsîn’in gizemli “fehm tasîn”i kısmında, pervâne, ateşten haber getirmek için ateş yönüne uçar ve ışığın etrafında sabaha kadar döner. Sonra nazlanıp övünür, vuslatta kemâle ulaşacağı için gururlanır. Pervâne, ışığa doymaz, onunla yetinmez. Hararetli bir şekilde kendini alevlere atmak ister. Ateşin etrafında dönen, uçan pervâne, kendini ateşe atarak yanar ve yok olur. Resimsiz, cisimsiz ve unvansız hale gelir.35

Hallâc’a göre pervânenin şem‘e/ateşe seyirleri üç aşamada gerçekleşir. Mumun ışığı: ilmü’l-hakîka (gerçeğin bilinmesi), mumun sıcaklığı: hakîkatü’l-hakîka (gerçeğin gerçeği), alevin içine dalıp yanma: hakku’l-hakîka (gerçeğin ta kendisi)dir. Buna göre pervâne, hakku’l-yakîn olmuştur.36

Hallâc’ın ifadeleri tasavvufî Fars edebiyatını derinden etkilemiştir. Ahmed-i Gazzâlî (ö. 1126), Aynu’l-Kudât (ö. 1131), Rûzbihân Baklî (ö. 1207), Ferîdüddîn-i Attâr (ö. 1221) gibi büyük mutasavvıf yazar ve şairler, Hallâc’ın tesirinde kalmıştır.


3.2. Ebû Tâlib el-Mekkî

Ebû Tâlib el-Mekkî (ö.1006), Kûtu’l-Kulûb adlı ünlü eserinin “nefsi tanı-mak ve âriflerin bulundukları vecd halleri” başlıklı 26. bölümünde pervâne ile şem‘ hikayesine yer vermiştir. O, bu bölümde insanlarda var olan nefsin sıfatları-nın iki noktada toplandığını söyler. Bunlar “tayş” yani hataya meyil ve “şereh” yani açgözlülüktür.37

Ebû Tâlib el-Mekkî, hırstan kaynaklanan “şereh”e örnek olarak pervâneyi göstererek, şunları söyler: “Pervâne, ışığa duyduğu şiddetli hırstan dolayı yanan bir ateşe cahilce atılır ve ışık ararken helak olur. Işığın az bir bölümüne ulaştığında onunla yetinmeyerek onun kaynağına, kısaca ışığın bizzat kendine ulaşmak ister. Halbuki o, yanan bir lambadır. Eğer uzakta durup az bir ışıkla yetinmiş olsa kurtulacaktır.”38

Görüldüğü gibi Ebû Tâlib el-Mekkî olaya farklı yaklaşmıştır. O, cahilce hırsının ardına düşen nefsi, pervâne örneğiyle açıklayarak, insanların nefsine hakim olmasının gerekliliği üzerinde durmuştur

3.3. Ebû Hâmid el-Gazzâlî

Hüccetü’l-İslâm lakaplı büyük İslam bilgini Ebû Hâmid Gazzâlî (ö. 1111) de şem‘ ile pervâneden, hem Mişkâtü’l-Envâr’da hem de İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn isimli eserlerinde bahsetmiştir.

Gazzâlî, Mişkâtü’-l Envâr adlı kitabında 2. faslının ikinci meselesinde “beşerî-nûrânî ruhların mertebeleri”ni anlatırken pervâneden de bahseder. Gaz-zâlî, eserinde “hayâlî rûh”tan bahsederek, bu hayal duyusunun bazı hayvanlarda bulunduğunu, bazılarında da bulunmadığını belirtir ve ateş üzerine atlayan pervânede bu ruhun/duyunun olmadığını söyler.39

Gazzâlî şöyle der: Çünkü pervâne, gün ışığına meftun olduğundan lambaya açılmış bir pencere zannederek kendini ateşe atar, ıstırap çeker. Fakat oradan biraz uzaklaşıp karanlığa düşünce tekrar lambaya atılır. Eğer lambanın ateşinin yaktığını tespit eden bir ruhu olsaydı, bir kere zarar verdikten sonra, kendisini aynı acıya sürüklemezdi.”40

Gazzâlî de bu konuda Ebû Tâlib el-Mekkî gibi düşünür. Yani pervâne, hırs ve açgözlülüğünden dolayı kendini ateşe atmış ve canını yakmıştır. Çünkü pervâne, duyuların kendisine ilettiği acıyı tespit ve kaydeden bir ruhu/duygusu olsaydı, bir kere acı çektikten sonra tekrar aynı şeyi yapmazdı.

Gazzâlî İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn isimli eserinde de pervâneden bahsetmiştir. O, insanoğlunun şehvetlerinin üzerine düşmesini, pervâne’nin ateşin üzerine düşmesine benzetmiştir.41 Gazzâlî: “İnsanoğlu kendisini şehvetin kucağına atarken pervâne gibi bunu bir aydınlık sanır. Oysa bu aydınlığın ardında kendisini farkında olmadan şehvet bataklığında gömülü bulur ve bu da onun sonu olur. Onun bu sonu, ebedî olarak devam eder” demiştir.42

Yine Gazzâlî, keşke insanoğlunun sonu da pervânenin sonu gibi olsaydı43 dedikten sonra şöyle devam eder: “Çünkü pervâne’nin sonu yanıp kurtulmaktır. Ama insanoğlu, şehvetlerinin peşinden gitmekle, şehvetinin esiri olmakla ya uzun müddet ya da ebedî olarak cehennem ateşinde yanar.44 Gazzâlî burada Peygamber’in, “Ben, sizi cehennemden korumak için bileğinizden tuttuğum halde, siz, pervâneler gibi kendinizi ateşe atıp duruyorsunuz” hadisini nakleder.45

3.4. Ahmed-i Gazzâlî

Ebû Hâmid Gazzâlî’nin kardeşi olan Ahmed-i Gazzâlî (ö. 1126) XII. yüzyıl-da yaşamıştır. Onun en tanınmış eseri Sevânih’tir. Ahmed-i Gazzâlî, Sevânih’in 39. bölümünde, pervânenin ateşin etrafında dönerek kendini ateşe atarak yanmasını işlemiştir.46Ahmed-i Gazzâlî’ye göre pervâne ateşe âşıktır. Ateş onu davet eder. Pervâne, kendi gayret kanadıyla ateşi özleyerek uçar, ateşe ulaşıncaya kadar birkaç kanat çırpar, ona ulaşınca da uçuş biter ve kendini ateşte yok eder.47

Hallâc’ın Tavâsîn’de ilk kez işlediği pervâne ile şem‘in hikayesini, Ahmed-i Gazzâlî daha da geliştirerek işlemiş ve ona âşıkâne bir özellik kazandırmıştır. Bundan böyle gerek beşerî aşkta, gerekse İlahî aşkta pervâne bir sembol/ model olacaktır.

Ahmed-i Gazzâlî’yi Hallâc’tan daha belirgin kılan en önemli bir husus, aşk konusunu işlemesidir. Bundan dolayı eser, baştan sona kadar aşkın metafiziğiyle doludur. Gazzâlî’nin pervâne ve ateş hakkında söylediği sözler, aşk ve âşıklıkla ilgili söylenmiş sözlerdir. Pervâneyi ateşin âşığı olarak görmüştür. Pervâneyi ateş yönüne götüren duygu, aşktır.48 Eserde pervâne, âşık; ateş de maşuk olarak işlenmiştir. Bu duygulara uygun olarak, bir rubâî de Sevânih’te şöyle yer almıştır:

“Senin zülfün zincirse, divânesi benim. Senin aşkın
ateşse, pervânesi benim. Senin yeminine andolsun
ki kadeh benim. Senin aşkınla bizzat (sen oldum)
ama sana yabancı da benim.” 49

Sevânih’te yer alan bu rubâî, daha sonra yazılacak olan, beşerî ve İlahî aş-kın ele alınıp işleneceği şiirlere ilham kaynağı olacaktır. Bu duyguların Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, Attâr, Fahreddin Irâkî, Sa’dî gibi büyük sufî şairler üzerinde etkisi büyük olmuştur. En önemlisi de Ahmed-i Gazzâlî, bu iki sembolü birlikte ilk kez kullanan şairlerin başında yer alır.

Ahmed-i Gazzâlî, eserinde “azık/gıda” ve “gıdalanmak/beslenmek” gibi yeni bir mefhuma yer vermiştir. Ahmed-i Gazzâlî, Sevânih’in 39. bölümünde hem âşığın azığından hem de maşukun azığından, ayrıca pervânenin gıdasından ve de ateşin gıdasından bahseder.50 “Aşkın hakikati ortaya çıkınca âşık, maşukun gıdası olur, maşuk âşığın değil. Pervâne ateşe âşıktır. Gıdası, ışıktır. Işığın özelliği pervâneyi kendine çeker. Pervâne ateşe ulaşınca da uçuş biter, ateşin onda ilerleyişi başlar. Artık pervâne için azık/gıda gerekmez. Çünkü pervâne ateşe azık olmuştur.”51

3.5. Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî

Pervânenin hikayesi ve onun ateşte yanmasını temsili olarak Aynu’l- Kudât-ı Hemedânî (ö.1131) de işlemiştir. Aynu’l-Kudât, bu sembolik anlatıma yeni irfânî manalarda katmıştır. Önce bu hikâyeyi, Kur’an’da geçtiği gibi onun beyanına uygun düşecek şekilde ele almıştır. Daha sonra Kur’an’da geçen ayetleri kendince yorumlamıştır.52

Aynu’l-Kudât’ın yorumladığı ayetlerden biri Kâri’a süresinin dördüncü ayetidir. Bu ayette insanlar mahşere çağrıldıkları sıra, kıyametin dehşetinden, şiddet ve korkusundan dolayı sağa sola, çeşitli yönlere yayılan pervânelere ben-zetilmiştir.53 Aynu’l-Kudât, bu ayetleri diğer müfessirler gibi yorumlamış ve kıyamet günü insanları ve görüntülerini, pervâne ve çekirgelere benzetmiştir.54


Ahmed-i Gazzâlî’nin Sevânih’te ilk kez ortaya koyduğu “azık” ve “gıdalanmak” kavramlarını, Aynu’l-Kudât’da eserlerinde işlemiştir. O, bu husus-ta şöyle der: “Ey aziz! Pervâne ateşten gıdalanır. Ateşsiz yapamaz. Aşk ateşi, pervâneyi öyle döndürür ki cihanı ateş görür. Ateşe ulaşınca kendini aradan kaldırır. Kendi olmaktan çıkar; ateşin içinde mi, dışında mı olduğunu farketmez. Çünkü aşkın kendisi zaten ateştir. Pervâne kendisini ateşin içine atar ve tümüyle ateş olur. Başlangıçta ateş, pervâne için bir azıktır. Onu besler. Bundan dolayı pervâne ateşin kendisine âşık olduğunu zanneder.55

Görüldüğü gibi Hemedânî, Ahmed-i Gazzâlî’nin Sevânih’inden olduğu gibi yararlanmış ve ondan etkilenmiştir. Sevânih’te geçen yorumlar, Aynu’l-Kudât’ın eserlerinde de yer alır. Temhîdat’ta şöyle der: “Pervâne ateşe âşıktır. Ateşten başka bir hazzı olmadığı için, ateşten veya onun ışığından ayrı kalamaz. Bundan dolayı kendini ateşe atar, varlığını kaybeder. Ondan bir belirti kalmaz. Artık pervâne, ateş olmuştur.”56

Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, pervâneyi dünya aşkının kaynağı olarak görür. O, pervânenin aşkını evrensel bir aşka dönüştürerek, evrenin tümüne yayarak bir ilki gerçekleştirmiş ve eserini felsefi bir bakış açısıyla yazmıştır.57 Ona göre ev-rensel aşk, sadece insanın değil, bütün yaratıkların âlemin yaratıcısına karşı duy-dukları aşktır.

3.6. Rûzbihân Baklî

Şem‘ ü Pervâne konusunu işleyenlerden biri de Rûzbihân Baklî (ö. 1207)’dir. Fars tasavvuf edebiyatında önemli bir yeri olan Baklî, bu konuyu Şerh-i Şathiyyât isimli eserinde ele almıştır. Baklî, pervânenin hikâyesini adı geçen eserde şöyle anlatır: “Pervâne ışığın çevresinde sabaha kadar uçar ve türlü şekillerde döner söz güzelliğiyle halden şekillerden haber verir. Yaratılış cilve-siyle vuslatta kemale ulaştı. Pervâne, hararete kanaat etmedi, ışıkla yetinmedi, kendini ateşe attı. Hala şekiller onu beklemede. Çünkü pervâne onlara “na-zar”dan haber vermeye (gönlü) razı olmadı. Dağıldı, küçüldü, resimsiz, cisimsiz, isimsiz, unvansız hale geldi. Artık ne için varacak şekillere, vuslattan sonra hangi hale dönecekti.”58

Görüldüğü gibi bu ifadeler, Hallâc’ın Arapça yazdığı Tavâsîn adlı eserinin Farsça tercümesi gibidir. Aynı ifadeler daha önce Hallâc’ın eserinde yer almıştır.59 Bu da Rûzbihân Baklî’nin Hallâc’ın tesirinde kaldığını gösterir.


3.7. İzzeddîn-i Makdîsî

İzzeddîn-i Makdîsî (ö. 1280), Keşfü’l-Esrâr an Hikemi’t-Tuyûr ve’l- Ez-hâr adlı eserinde, kuşların ve çiçeklerin hâl diliyle kendilerine söylenilen sırlarla dolu sözlerine yer vermiştir. Bu sırları açıklayan varlıkların biri şem‘, diğeri de pervânedir: Arıya babam, bala da kardeşim diyen Şem‘ onlardan ayrı kalmanın acısı yetişmiyormuş gibi, hiçbir günahı olmadığı halde, ateşin kendisine musallat kılındığını; yanarak hep acı çekmekte ve gözyaşı dökmekte olduğunu; bu haliyle başkalarını da aydınlatmaya çalıştığını; kelebek gibi bazı alçaklar kendisini söndürmeye kalkışacak olsa, onları yakacağını söyler.60

Pervâne de Şem‘e: “Ben senin uğruna kendimi fedâ ediyorum. Sen ise bana bir düşman gibi davranıyorsun. Oysa ki sana benim gibi âşık olan birisini bu-lamazsın” der.61

3.8. Necmüddîn-i Râzî

XIII. yüzyılın ilk dönemleinde yaşamış önde gelen sufîlerden Necm-i Dâye olarak bilinen Necmüddîn-i Râzî (ö.1256), Mirsâdü’l-İbâd mine’l-Mebde İle’l-Meâd adlı eserinde şem‘ ile pervâne sembolüne yer vermiştir.

Necm-i Râzî, eserinin 3. bab, 6. fasılda “nefsin tezkiyesi ve onun eğitilmesi” bahsinde, tasavvufî konuları örneklerle açıklarken, şem‘ ile pervâne sembolünü kullanmıştır. Örneğin nefis, azgın ve çılgın pervâneye benzetilerek nefsin yukarılara doğru yani en yüksek değere neden ulaşamadığını, pervâne sembolünü kullanarak anlatır: “Azgın sıfatlı nefis, çılgın pervâne gibidir. Zalimlik ve cahillik kanadından dolayı heves ve gazapla kendini celâl-i ahadiyyet şem‘ine bıraktı ve mecâzî varlığını/vücudunu terk ederek, elini, şem‘in visal boynuna attı. Öyle ki şem‘, pervânelik olan mecâzî varlığını, şem‘lik olan hakîkî varlığına dönüştürdü. Kendi cahillik ve zalimliğinden dolayı nefis en yüksek değere ulaşamadı ve bu makamda nefis, yetkinliğini bilemedi.”62

Pervâne’nin varlığını Râzî, mecâzî varlık veya mecâzî kanat ateşin veya şem‘in vücudunu da varlık veya hakîkî kanat olarak adlandırır. Pervâne’nin ateşte yok olması, gerçekte mecâzî varlığından kurtulup, hakîkî varlıkta var olması demektir. Bu da pervânelik olan mecâzî varlığını, şem‘lik olan hakîkî varlığa dönüştürür.63

Râzî, aynı şekilde 30. bab 8. fasılda “ruhun donatılması/süslenmesi” konusunu işlerken, ruhun zât-ı İlahî’ye kavuşması için çılgın bir pervâneye dönüşmesinin gerekliliği üzerinden sık sık dururken, pervâne’yi ruhun sembolü olarak görür. Ruh ezeli güzellik şem‘inin pervânesi olur. O, zalimlik ve cahillik kana-dıyla, sarhoş ve na’ra atan âşıklar gibi birlik sarayının harem dairesine doğru uçar. Bu makamda ilahî lütuflar ve “bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım.”, hadis-i kutsî’si karşılar ve ruha, ferahlık yaygısı yol verir ve “Allah onla-rı sever, onlar da Allah’ı sever” sözü ortaya çıkar.64

Necm-i Râzî, bir başka yerde de canıyla oynayan pervânenin kendisini ate-şe atmasını, “câhil hoş görülür” hadisiyle açıklarken65, Ebû Tâlib el-Mekkî ve İmam Gazzâlî gibi düşünür. Yine Râzî, sâlikin visal zamanı kendi varlığından el çekmesini ve maşukun varlığında ebedî kalmasını, pervâne ve şem‘ sembolünden yararlanmıştır.66

4. Mesnevilerde Yer Alan Şem‘ ü Pervâne Şiirleri

4.1. Ferîdüddîn Attâr


XII. yüzyılın ünlü mutasavvıf şairlerden Ferîdüddîn Attâr (ö. 1221) da şem‘ ile pervâne konusunu işlemiştir. Attâr, Mantıku’t-Tayr isimli mesnevisi-nin 29. makalesinde bulunan “Yedinci Vadi: Fakr u Fenâ Vadisi” kısmının üçüncü hikâyesinde, el-Hikâye ve’t-Temsîl başlığı altında şem‘ ile pervânenin hikâyesini anlatmıştır.67

Hikâyeye göre, bir gece pervâneler toplanarak, şem‘e kavuşmak ister. Bü-tün pervâneler: “Birimizin gidip, ondan haber getirmesi gerek” derler. Bir pervâne uçar gider ve şem‘in sarayını görür. Geri döner ve gördüklerini anlatır. Topluluğun içerisinde bulunan bir ulu pervâne, onun şem‘den haberi olmadığını söyler. Bunun üzerine bir başka pervâne gider. O da şem‘in etrafında döner, kanat çırpar ve geri döner. Bazı sırlardan bahseder, şem‘in vuslatından dem urur. Ulu pervâne onu da eleştirir. Bir başkası kalkıp gider, ateşe atılır, canından el çeker, kendisini yok eder. Kınayıcı ulu pervâne: “ İşte şem‘ den yalnız onun haberi var” der. Hikâye, “candan da cisminden de bihaber olmadıkça, nasıl olur da canandan haberdar olursun” denilerek biter.68


Attar, aynı konuyu Mantıku’t-Tayr’ın 30. makalesinin, ikinci hikayesinde de işlemiştir. Kısa olan bu hikâyede, bütün uçan kuşlar, pervânenin yanıp yakıldığını görürler ve hep birden: “Ey zayıf pervâne, ne zamana kadar tatlı canınla oynayacaksın” derler. “şem‘e kavuşamayacağına göre, bilgisizce canını verme” demeleri üzerine, pervâne üzülür ve “ Ona kavuşmasam da, arıyor soruyorum, diye cevap verir.69

Pervânenin ateşte yanması, canını veren âşık olarak ortaya çıkması ve azap görmesini, Attâr, Esrârnâme adlı eserinde de işlemiştir. Özellikle âşığın azap görmesi konusu üzerine duran Attâr, Esrârnâme’deki temsilî hikâyede Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî’nin mevcudata duyduğu evrensel aşkı da işlemiş ve Hemedânî gibi bu aşkı felsefi bir bakış açısıyla ele almıştır.70

4.2. Sa’dî-yi Şirâzî

İran’ın en tanınmış yazar ve şairlerinden biri olan Sa’dî-yi Şirâzî (ö. 1292) de şem‘ ve pervâne sembolünden yararlanmıştır. Ünlü eseri Gülistân’da yer alan ve çok beğenilen iki beyitte Sa’dî, kendisini aşk yolunda yakıp, canından geçtiği için aşkın pervâneden öğrenilmesi gerektiğini söylerken,71 Ahmed-i Gazzâlî’nin etkisinde kalmıştır.

Sa’dî, Bûstân isimli eserinin 3. babının sonunda bulunan ve 50 beyit olan hikâyede de şem‘ ile pervâne arasındaki ilişkiye yer vermiştir. Burada pervânenin şem‘e karşı duyduğu samimi sevgi anlatılır.

Münazara tarzında geçen hikâye, kınayıcı bir kimsenin Pervâne’ye: “Ümitsiz bir yolda yürüme, git de kendine göre bir sevgili bul. Sen kim, Şem‘e âşık olmak kim?” demesiyle başlar. Pervâne de “yansam ne çıkar?” Benim gönlümde öyle bir ateş var ki, Şem‘in şulesi onun yanında adeta gül olur. Yanmaya niçin can atıyorum biliyor musun: Çünkü sevgili varken, ben olmasam da olur. Âşığın maşukunun yanı başında ölmesi gerekir. Doğrusu da budur” diyerek cevap ve-rir.72

Sa’dî daha sonra Şem‘ ile Pervâne’nin münazarasına geçer ve münazarayı “sevgilin seni öldürdüğü zaman kurtulacaksın. Aşkın sonu budur. Bir kere baştan geçen insan, başına taş ve ok yağmuru yağsa da, dileğinden el çekmez” diyerek bitirir.73


Attâr ve Sa’dî’nin Şem‘ ü Pervâne hikâyelerinde kullandıkları motifler da-ha sonra yazılan mesnevilerde büyük ölçüde geliştirilerek işleneceğinden müstakil yazılan Şem‘ü Pervâne mesnevilerine kaynaklık etmiştir.

4.3. Mevlâna Celaleddîn-i Rûmî

Mevlânâ (ö. 1274) da şem‘ ile pervâne temsiline yer veren şairlerdendir. Mevlânâ, konuya farklı yaklaşmış, ayet ve hadislerde geçtiği şekilde ele almıştır. Ayet ve özellikle de hadislerde, insanlar ateşin yönüne koşmaya ve içine atılmaya çalışan pervânelere teşbih edilmiştir.74

Hadislerde bu benzetme, Mesnevî’deki “Firifte-i Münâfıkân Peygamber-râ tâ be-Mescid-i Dırâreş Bordend” başlıklı hikâyede sadece iki beyit olarak ele alınarak, hadise telmihte bulunulmuştur: “Ben çok ışıklı ve ziyade nahoş alevli bir ateşin kenarında oturmuşum. Siz pervâne gibi o yöne koşuyorsunuz: Benim her iki elim de pervâne sürücü (kovucu) olmuştur.”75

4.4.İmâdüddîn Fakîh-i Kirmânî

İmadüddîn Fakîh-i Kîrmânî (ö.1371)’nin hamsesini oluşturan beş mesne-viden biri olan Muhabbetnâme veya Muhabbetnâme-i Sâhib-dilân isimli ve sekiz babdan meydana gelen tasavvufî mesnevisinin altıncı babı, şem‘ ile pervâne ara-sındaki ilişkiye aittir. Altıncı bab “Münâzara-i Şem‘ü Pervâne” başlığında olup 75 beyitten meydana gelmiştir.76 Hezec bahrinin “mefâîlün mefâîlün feûlün” vezniyle yazılan mesnevinin tercümesi “İran Edebiyatında Münazara” adlı çalışmada verilmiştir.77

5. Divanlarda Yer Alan Şem‘ ü Pervâne Sembol ve Şiirleri

Divanlarda şem‘ ile pervâne sembolünü şairler de kullanmışlardır. Şairler daha çok tek başına şem‘ veya tek başına pervâne sembolüne yer vermişlerdir.78 Bu sembollerin şiirde tek başına kullanılması, X. yüzyıla kadar gider. Yok denecek kadar az kullanılan bu semboller, XI. yüzyılın ilk yarısında bile fazla rağbet görmemiş ve hiçbir zaman tasavvufî ve âşıkâne manada da kullanılmamıştır. Pervâne’nin yaratılış gereği ateşe yönelmesi, açgözlülüğü ve ahmakça davranışı nedeniyle kendini ateşte yaktığı işlenmiştir. Bu algılama Hallâc gibi tasavvufî, Ahmed-i Gazzalî gibi âşıkâne yorumlanmamış, Ebû Tâlib el-Mekkî ve Ebû Hamîd Gazzalî gibi yorumlanmıştır. Bu yorumlama hadislerde yer alan ifadelerle örtüşür79

XI. yüzyılın ortalarından, özellikle de XII. yüzyılın ilk yarısından itibaren şem‘/ateş ile pervâne sembolünün divanlarda/ şiirlerde yer aldığı görülür. Bu semboller daha çok mutasavvıf şairler tarafından kullanılmış ve rübâî nazım şekliyle yazılmıştır. Mutasavvıf olan veya olmayan şairler tarafından, âşıkane tarzda ele alınan bu sembollerden pervâne âşık, şem‘ de maşuk olarak görülmüştür. Beyit ve rubâîlerin içerisinde kısa mesnevilerde, genellikle de münazara tarzında yazılan ve fazla uzun olmayan Şem‘ ü Pervâne şiirleri olarak yer almıştır.

5.1. Ebû Sa‛îd-i Ebû’l-Hayr

Elimizdeki bilgilere göre şem‘/ateş ile pervâne sembolünü birlikte kullanan ilk şair, Fars tasavvuf şiirinin kurucularından Ebû Sa‛id-i Ebû’l-Hayr (ö. 1048)’dır. Onun rubâîleri Fars tasavvuf şiirinin ilk beyitleri olarak kabul edilmektedir. Kendisine atfedilen bir rubâî de, bu iki sembolü birlikte kullanmıştır.

“Sana kavuşmak nerede? Senden çok uzakta olan ben
nerede? İnci tanesi nerede? Karıncanın kursağı nerede?
Her ne kadar yanmaktan korkmuyorsam da, pervane
nerede? Tur dağının ateşi nerede? ”80

5.2. Emîr Mu‛izzî

Ahmed-i Gazzâlî’nin çağdaşı olan ünlü şair Mu’izzî (ö.1124) de ateş ve pervânenin ilişkisini, âşıkâne olarak dile getiren ilk şairlerden biridir. Mutasavvıf olmayan Mu‛izzî, aşağıdaki rubaîsinde duygularını şöyle ifade eder:

“Aşk kadehine gözyaşı döken bir gözüm var. Aşk
pervânesinin yanan canı gibi bir canım var. Her gün
aşk hanesinde mukîm benim. Bütün dünyanın
akıllısı ama aşkın delisiyim.”81

5.3. Senâ’î

XII. yüzyılın tanınmış mutasavvıf şairlerinde olan Hekîm Ebû’-l Mecd Mecdûd b. Adem Senâ’î (ö. 1140) de şem‘ ile pervâne sembolünü bir arada ve çeşitli yönleriyle özellikle de âşıkâne tarzda işleyen ilk şairlerden biridir. Rubâî ve gazellerinde aynı duygulara sık sık yer vermiştir.82 Aşağıdaki rubâî de bunlardandır.

“Mum, sevgilinin nurlarıyla yaşar. Sen de bir pervânesin.

Cana düşman, muma da nurlu bir köle ol. Mumun
etrafında dolaşarak kendini yakması pervânenin işidir.
Barî sen de bir pervâneden daha az iş yapma” 83

5.4. Nâsır-ı Buhârâ’î

Kaside ve gazel şairi olarak tanınan Nâsır-ı Buhârâ’î (ö. 1379), Divanının içerisinde “Hikâyet” başlığı altında yirmi beyitte şem‘ ile pervâne arasındaki ilişkiye yer vermiştir.

Münazara tarzında yazılan hikâye, bir kimsenin pervâne’ye “Aşkta güçlük çekiyorum. Buna çare bulmalısın. Bana aşkın yolunu anlat. âşıkların bu yoldaki ustalıkları nedir?” diye sormasıyla başlar.84 Pervâne de o kişiye gece olunca gelmesini söyler. Gece olur, hizmetçi gelir ve şem‘i/mumu yakar. Bir pervâne gele-rek mumun/şem‘in etrafında döner. Sonra da onun çağrısı üzerine kendini ateşe atar ve yanar. Derinden gelen bir sesin “ey gönlü uyanık! işte aşk yolu budur.” demesiyle hikâye biter.85

5.5. Kâsım-ı Envâr

XV. yüzyılın ünlü mutasavvıf şairi Seyyid Kâsım-ı Envâr da Külliyâtı içe-risinde şem‘ ile pervâne hikâyesine yer vermiştir. Remel bahrinde yazdığı “el-Hikâye fî Kemâli’l-Aşk ve’t-Tevhîd” başlıklı 38 beyitlik mesnevisinde, şem‘ ile pervâne ve şem‘ ile ateşi konuşturmuştur.86

Şem‘ ile Pervâne’nin karşılıklı konuşmaları, Pervâne’nin Şem‘e “her gece niçin sabahlara kadar yanıp yakılarak gözyaşı döküyorsun” demesiyle lar.87Şem‘ de “gönlümde ayrılık derdi vardır. Işığımı, sevgilimi arayıp bulma ümidiyle yakıyorum” diyerek Pervâne’ye cevap verir. Şem‘in bu sözlerinden etkilenen Pervâne heyecanının etkisiyle de, büyük bir iştiyakla kendini ateşe atar ve onun varlığında yok olur. Bunun üzerine Şem‘ “Varlığımdan utanıyorum. Pervâne gibi yok olmak istiyorum” diyerek ateşe seslenir. Ateş de şem‘e “gerçek âşık olan pervâne varlığından korkmadı ve kendi canını sevgilisinin önünde feda etti. Sonunda da sevgilisiyle bütünleşerek arzusuna kavuştu.” diyerek cevap verir. Böylece şem‘ topluluk içinde kendisini ifşa ettiğinden dolayı arzusuna kavuşa-maz.88


6. Bağımsız Bir Eser Olarak Yazılan Şem‘ ü Pervâne Mesnevileri

Başlangıçta sembol olarak kullanılan şem‘ ve pervâne kelimeleri, gazel ve rübâîlerde âşık-maşûk ilişkileri içerisinde ele alınmıştır. Sonra da herhangi bir eser içerisinde mesnevi nazım şekliyle, özellikle de münâzara tarzında yazılarak, pervânenin şem‘e karşı duyduğu aşk ve bu aşk uğrunda kendini ateşe atarak ca-nını feda etmesi işlenmiştir. Daha sonra da herhalde şairler tarafından çok beğenilmiş olacak ki başı şairler de ayrı bir eser olarak Şem‘ ü Pervâne mesnevileri kaleme almışlardır.

6.1. Farsça Yazılan Şem‘ ü Pervâne Mesnevileri

6.1.1. Ehlî-i Şîrâzî


XIV. yüzyılın sonu ile XV. yüzyılın ilk yarısında yaşamış ünlü bir şairdir. Ehlî-i Şirâzî (ö.1535), Şem‘ ü Pervâne mesnevisini Akkoyunlu hükümdar Sultan Yakub adına kaleme almıştır.89 Mesnevi, Allah’ın 1001 isminden dolayı, şair tarafından 1001 beyit olarak yazılmıştır.90 Hezec bahrinin “Mefâîlün mefâîlün feûlün” kalıbıyla yazılan Şem‘ ü Pervâne, yazarının ifadesine göre 1489’da ta-mamlanmıştır.91 Yedi el yazma nüshası tespit edilen92 Ehlî’nin Şem‘ ü Pervâne mesnevisi basılmıştır.93

6.1.2. Fehmî

Hayatı hakkında şimdiye kadar herhangi bir bilgi elde edemediğimiz Fehmî’nin kim olduğunu bilemiyoruz. Fehmî’nin bilinen tek eseri Şem‘ ü Pervâne mesnevisidir. Mesnevi 1486 yılında II. Bayezid adına hezec bahrinin “mefûlü mefâîlün feûlün” kalıbıyla yazılmıştır. Mesnevinin bugüne kadar tesbit edilen iki nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde, Fatih 4002 ve Kadızâde Meh-met Efendi 415 numaralarda kayıtlıdır.941009 beyit olan Şem‘ ü Pervâne mesnevisi Türkçe’ye tercüme edilmiştir.95

6.1.3. Şeyh Abdullah-i Şebüsterî-i Niyâzî

Ünlü mutasavvıf Şeyh Mahmûd-ı Şebüsterî (ö. 1320)’nin torunudur.İlk tahsilini Şebüster’de yaptıktan sonra tahsilini ilerletmek için bazı şehirler dolaş-mış ve 1520 yılında Anadolu’ya gelmiştir. Niyâzî, Yavuz Sultan Selim’in takdirini kazanmış, O’nun adına eserler yazmıştır. İstanbul’da Abdullah Niyâzî Efendi adıyla bilinen şair, Kanuni Sultan Süleyman adına kasîdeler de kaleme almıştır. Niyâzî 1529’da İstanbul’da ölmüştür.96

Nîyâzî, Şem‘ ü Pervâne mesnevisini Yavuz Sultan Selim adına kaleme almıştır.97 826 beyit olan mesnevi hafif bahrinin “feilâtün mefâilün feilün”98 kalıbıyla yazılmıştır. Mesnevinin bilinen tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Kadızâde Mehmed Efendi kısmı 415 numarada kayıtlıdır.99 Mesnevi Türkçe’ye tercüme edilmiştir.100

7. Türkçe Yazılan Şem‘ ü Pervâne Mesnevileri

Konunun kaynağı ve ilk çıkış noktası olarak Fars edebiyatında yazılan Şem‘ ü Pervâne mesnevileri, Türk şairlerinin de ilgisini çekmiştir. Ortak bir me-deniyetin temsilcisi olarak Türk şairleri kendilerinden önce Farsça kaleme alınmış şairlerin Şem‘ ü Pervâne mesnevilerinden etkilenerek, aynı tarz ve bağımsız olarak Türkçe Şem‘ ü Pervâne mesnevileri yazmışlardır. Fars edebiyatında olduğu gibi Türk edebiyatında da önce şiirlerde (gazel, kasîde, rubâî vb.) görülen şem‘ ü pervâne sembolü, XIV. yüzyıldan itibaren beyitlere paralel pek çok tasav-vufî eserde özellikle mesnevilerde küçük hikâyeler şeklinde görülür.101 Daha sonra da ayrı bir eser olarak Şem‘ ü Pervâne mesnevileri yazılmıştır:

7.1 Gülşehrî

XIII. yüzyılın sonu ve XIV. yüzyılın başında yaşayan Şeyh Ahmed-i Gül-şehrî’nin en tanınmış eseri Mantıku’t-Tayr’dır. Gülşehrî , Ferîdüddîn-i Attâr’ın aynı isimli eserini esas alarak yazdığı bu eserinde şem‘ ile pervâne hikâyesine yer vermiştir. Gülşehrî, pervânelerin hikâyesini anlatırken, Attâr’ın eserindeki konu-ya bağlı kalmakla beraber, kendine ait düşüncelere yer vererek, konuyu uzatmıştır. Attâr’ın 18 beyitte anlattığı pervânelerin hikâyelerini, Gülşehrî 62 beyitte anlatmıştır. Ayrıca hikâyenin başında 15 beyit tutan şem‘in tasvirini yapan Gülşehrî, 60. beyitte de adını zikretmiştir. Hikâyede kelebeklerin mumdan haber getirmeleri işlenmiştir.102

Ayrıca Gülşehrî, Feleknâme isimli Farsça mesnevisinde de şem‘ ile pervâne hikâyesine yer vermiştir. 44 beyit olan bu hikâye, Feleknâme’nin ilk hikâyesidir. Gülşehrî, Mantıku’t-Tayr’da işlediği konuyu, aynen Feleknâme’de de tekrar eder.103

7.2. Zâtî

Şem‘ ü Pervâne yazan şairlerden biri de Zâtî’(ö. 1546)’dir. Eser hezec bah-rinin “mefâîlün mefâîlün feûlün” kalıbıyla yazılmıştır. 1534’de yazılan mesnevi, 3937 beyittir. Eserin konusu Rum hükümdarı Şah Jale’nin oğlu Pervâne ile Çin Fağfuru’nun kızı Şem‘ arasında geçen aşktır.104 Dolayısıyla bu mesnevi, çift kahramanlı, aşk ve macera konulu eserlerden biridir. Zâtî’nin Şem‘ ü Pervâne mesnevisinin diğer Şem‘ ü Pervâne mesnevileriyle isim benzerliği dışında bir benzerliği yoktur. Mesnevinin şimdiye kadar bilinen beş nüshası vard105

7.3. Lâmi’î Çelebi

XVI. yüzyıl Türk edebiyatının tanınmış mutasavvıf şairlerinden Lâmi’î Çelebi (ö. 1532)’nin önemli eserlerinden biri de Şem‘ ü Pervâne mesnevisidir. Lâmi’î Çelebi mesnevisini Rodos’un fethi münasebetiyle yazmıştır. 1522 yılından yazılan eser, Kanuni Sultan Süleyman’a sunulmuştur.106 Eserin bugün için bilinen sekiz nüshası vardır.107 Mesnevi hafîf bahrinin “feilâtün mefâilün feilün” kalıbıyla yazılmıştır. Eser 1653 beyit olmakla beraber sonuna eklenen Kanuni’nin övgüsü (18 beyit), Rodos’un fethi üzerine söylenmiş bir kıt‛a ve padişah için yazılan dua (29 beyit) ile birlikte beyit sayısı 1704’tür.

7.4. Mu‛îdî

XVI. yüzyıl şairlerinden olan Mu‛îdî (ö. 1586)’nin hamsesini oluşturan mesnevilerinden biri de Şem‘ ü Pervâne’dir. Mu‛îdî mesnevisini hafîf bahrinin “feilâtün mefâilün feilün” kalıbıyla yazmıştır. Mesnevinin bilinen iki nüshası vardır. Bunlardan birincisi Millet Kütüphanesi, Ali Emirî kısmı, manzum 1193 numarada; diğeri de İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Türkçe Yazmalar, 2255 numarada 78b-121b sayfaları arasında kayıtlıdır. İstanbul Üniversitesi nüshası, 1418 beyit; Ali Emirî nüshası da 1496 beyittir. Mu‛îdî Halep’te ikamet ettiği bir sırada eğlence olsun diye eserini iki üç haftada yazmıştır.108

7.5. Feyzî Çelebî

Feyzî Çelebi’nin hayatı hakkında bilgimiz yok denecek kadar azdır. Şem‘ ü Pervâne mesnevisinde belirttiğine göre mahlası Feyzî, unvanı Çelebi’dir. Mesne-visini Osmanlı hükümdarı I. Ahmed (ö. 1614) zamanında yazıp, Niğbolu mutasarrıfı Tiryaki Mehmet Paşa’ya sunduğu doğru ise, Feyzî’nin XVII. yüzyılda yaşadığını söyleyebiliriz.109

Feyzî Çelebi eserini 1603 yılında yazmıştır. Mesnevi’nin bilinen tek nüshası vardır. Bu nüsha, Gönül A. Tekin’’in özel kütüphanesindedir. Eser 31 varak olup 987 beyitten ibarettir. Eserin sonu eksiktir. Orijinal yönü, eser mesnevi nazım şekliyle yazılmasına rağmen, eserde 11’li hece vezni kullanılmıştır.110 Bu bakımdan bu mesnevi, şimdiye kadar eşine henüz rastlanmamış bir özellik taşımaktadır. Yine Mesnevi’nin önemli özelliklerinden biri, belki de en önemlisi, Mesnevi’de geçen sembollerin hangi anlamlara geldiklerinin ifade edilmesidir. Mesnevi yeni harflerle neşredilmiştir.111

8. Şem‘ ü Pervâne Mesnevilerinde İşlenen Tema

Mutasavvıflara göre insan ruhu, ruhlar âleminden, bu hasret ve firak dünya-sına gelerek, muhabbet meclisinden, beden hapishanesine girmiş, beden ağı tarafından sıkıca bağlanmış ve geldiği yeri unutmuştur. Yine onlara göre insan, ayrıldığı bütünün yabancısı değil, sadece uzağına düşmüştür Yani insanla Allah iki yabancı değil, asılları bir fakat ayrı kalmış iki sevgilidirler. Ayrı kalmadan oluşan yabancılaşma, yakınlaşma ile mümkündür. Bu da istemek ve özlemekle olur.

İnsan ruhunun bedenden kurtularak unutulan aslî vatanına dönmeye davet edilmesi ve bu davete icabet ederek cevap vermesi yani asli vatanı hatırlaması mutasavvıflara göre imanla olur. Bunun temeli de aşk ve özlemdir. İman ve hidayet nuru kalpte parlar. Çünkü imanın madeni kalptir.112 Kalpte beliren aşk kıpır-danışları, Allah’ın bizi çağırmakta olduğuna delil sayılmıştır.113 İman nuru herkesin kalbinde parlamaz, yanmaz. Bu nur/ışık kalbini tasfiye ve tezkiye eden kimselerde yanar. Kalbin temizlenmesinden gaye; iman nurlarının orada hasıl olmasıdır.114Bu nur Allah’ın seçtiği insanlara verilir. “Allah, dilediği kimseye nurunu iletir.”115 beyanının sebebi budur. Böylece aslî vatana uzanan yolda çağrı/davet Allah’tan gelir, kul da ona cevap verir, yani icabet eder.


Yukarıda kısaca anlatılanlar Şem‘ ü Pervâne mesnevilerindeki Pervâne sembolüyle tam bir uygunluk içindedir. Allah aşkı, Pervâne’nin içini yakmış, dünya varlığından kurtulmuş, dünya yaşantısıyla ilgisini keserek Allah’a yönelmiştir. İşte Allah, nurunu seçtiğine yani Pervâne’ye de bu davete karşılık vermiştir. Bundan dolayıdır ki Pervâne nura/Şem‘e talib olmuştur:

Hasıl-ı kıssa ol şeb ol mehcûr
Mâh-ı nev gibi oldı tâlib-i nûr116

Maksada ulaşmak, nura/Şem‘e talib olmak için evini barkını terkeden Pervâne, karanlık ülke olan Şebistân’a/Şâm‛a gelir.

Didi gelmişdi mülk-i magribden
Şâma ol nev-civân-ı nahîf-beden117

Gedâ şeklinde ehl-i hiffet idi
Lîkin gâyet ehl-i ma’rifet idi118

Her ne kadar Şebistân veya Şâm’a kalender ve ehl-i marifet olarak gelen Pervâne bu uzun yolun henüz başındadır. O, marifet bağında yeni filizlenmekte olan bir yapraktır.

Bâg-ı ma’rîfetde berg-i ter idi
Evvel anda olmış müheyyâ idi119

Pervâne Şem‘e ulaşma yolunda daha çok makamlar geçecek, geçtiği her makamda kendiliğinden gelen bir takım ruhî yaşantıları/halleri yaşayacaktır. Pervâne bu hallerden önce “ yakaza”yı yaşar. Gaflet uykusundan uyaran kulun kendine gelme mertebesi “ yakaza”dır.120

Çeşmi dûş oldı şem‘-i dil-ârâya
Kapıldı şarkdan garba nûr-efzâya
Gaflet uyhusundan itdi çün kıyâm
Zâhir oldı çeşmine serv-i hırâm121

Gaflet uykusundan uyanan Pervâne “terk” ve “tecrîd” halini yaşar. O, dün-ya varlığından kurtulmuş, dünya yaşantısıyla ilgisini kesmiş ve halvet köşesinde nefsini öldürmüştür:

Terk ü tecrîdde kalender idi
Kişver-i aşka şâh ü server idi

Eylemiş âlem içre izzetler
Künc-i halvetde çok riyâzetler122

Masivadan gönlünü arındıran, nefsani arzularından sıyrılan Pervâne, gön-lündeki sevgi ateşiyle “maksad kıblesine” yönelmiştir. Yani Şem‘i aramaya kalkmıştır. Bu da bize Pervâne’nin sülûk yolunun başlangıç derecelerinden olan “irâde” makamında olduğunu gösterir. İrâde kalbin Hakk’ı aramaya kalkmasıdır.123

Pervâne zi-sûz-ı aşk-bâzî
Fârig zi-hakîkî vü mecâzî

Ez cân şod şem‘ râ taleb-kâr
Bî-çâre ne-dâşt cüz taleb-kâr

“Pervâne, aşk ateşiyle yanarak, hakiki ve mecazi derdinden fâriğ bir halde içtenlikle şem‘e talip oldu. Zavallının talep dışında bir işi yoktu.” 124

Pervâne doğru yoldadır. Pervâne’nin aslî vatana dönme eyleminde yükseklik/terakkî hali devam eder. Bunu Şem‘in tecelli etmesiyle anlıyoruz:

Didi kim burda ol durur çâre
Azm kılam bu gice gülzâre

Gördi ol perdeden çıkar bir nûr
Ruh-ı dehre onunla gerdûn yur125

Pervâne, Şem‘in ışığını/nûr müşâhedesini görür ona âşık olur, kendinden geçer ve bayılır. Pervâne “muhabbet” halini yaşar. Muhabbetin olduğu yerde ızdırap da vardır. Pervâne de ızdırap çeker ve yüzü sararır:

Çeşm-i ter u rûy-ı zerd dârî
Der-sîne zi-hicr-i derd dârî

“Yaşlı gözlerin, sarı yüzün, gönlünde de ayrılık derdin var”126

Nihayet Pervâne’nin Şem‘e karşı duyduğu aşk, o kadar fazlalaşır ki bu aşk ile kıpkızıl bir divâne olur:

Âşık oldı şem‘e çünki pervâne
Işk ile oldı kıpkızıl dîvâne127


Pervâne’nin yükselişine/terakkisine devam ettiğini sarı ve kızıl renklerden anlıyoruz. Kalpte tecelli eden ışıkların renkleri ile salikin içinde bulunduğu hal arasında paralellik vardır. Sarı renk zayıflığı, kırmızı da himmetin yani kudretin işaretidir.128

Bu da nefisle yapılan mücadelenin sertliğini gösterir. Buradan da Pervâne’nin nefs-i emmâreden sıyrılıp, nefs-i levvâmeye geldiğini anlıyoruz. Yine Pervâne’nin nuru müşahede etmesi de O’nun “levvâme” makamına ulaştığını gösterir.

Levvâme makamında kıpkızıl bir dîvâne olan Pervâne, derdine çare ara-maya başlar. Bu sırada karşısına Bâd-ı Sarsar/Nesîm çıkar. Pervâne bunlardan yardım ister. Bâd-ı Sarsar/Nesîm, Pervâne’ye acıyarak O’na yardım ederler. Bâd-ı Sarsar, Pervâne ile birlikte Şem‘in bulunduğu yere gelir, fakat Şem‘in dostu “ Fanus”tan büyük bir direniş görür. Sonunda Pervâne’yi Şem‘e ulaştıramayacağını anlayarak verdiği sözden dolayı utanır ve geldiği yere geri döner.129 Nesîm de Pervâne’yi Şem‘in sarayının dışına kadar götürmesine rağmen içeri sokmak için çok uğraşır, fakat başarılı olamaz. Neticede Pervâne’den özür diler ve pencereden çıkıp gider.130

Pervâne her ne kadar “levvâme” makamında bulunuyorsa da Bâd-ı Sarsar ve Nesîm gibi madde dünyasına mensup olan kişiler ile arkadaşlık yaptığı için kendisi hâlâ emmarenin izlerini taşıyor diyebiliriz. Çünkü nefs-i levvâmenin iki yüzü vardır. Bir tarafı nefs-i emmareye diğer tarafı nefs-i mülhime’ye yönelmiştir. Eğer nefs-i levvâme, nefs-i emmâre’ye tabi olursa, emmâre kuvvetlenir, vücud mülkünü eline alır, mutasarrıfı olur. Onda haram olan arzu ve istekler belirir.131 Bu da Pervâne’nin Şem‘e kavuşması için en büyük engeldir. Kendisinden yardım isteyen Pervâne’ye Anber şöyle cevap verir:

Çeşm-i cânunda yok durur ol fer
K’ide bî-perde âfitâba nazar

Hiç ola mı ki dîde-i huffâş
Tal‛at-ı âfitâbı seyr ide fâş

Yürü ey perr ü bâlı hasta-mekes
Vasl-ı ankâ da‛vasın itme heves132


Ayrıca Pervâne, Nesîm’e Şem‘in sarayının giriş yolunu sorunca güler ve “ bu şahın sarayına girmek için ne benim iznim var ne de sana bir yol var”133 diyerek cevap verir. Buradan da anlaşılıyor ki Pervâne’de hâlâ nefs-i emmâre’nin izleri kalmıştır. Pervâne zor durumdadır. Aslî vatanına geri dönmesi için yükselişe devam etmesi gerekir. Bu da bulunduğu hal ve makamı aşmakla mümkündür. İşte Bâd-ı Sarsar ve Nesîm’in Pervâne’yi Şem‘in bulunduğu yerde yalnız başına bırakıp terk etmeleri, aynı zamanda Pervâne’deki son heva ve isteklerin de O’nu terk edip gittiğine işarettir.134

Nesîm ve Bâd-ı Sarsar’ın Pervâne’yi Şem‘e ulaştıramamalarının sebebi, O’nu koruyan, yabancıların O’nun yanına yaklaştırmayan dostlarının olmasıdır. Bunların adı “Kâfûr”ve “Fânûs”tur. Kâfûr, Şem‘in etrafında Pervâne’yi görür, onunla münazaraya başlar. Onu incitir, eziyet eder ve onu kovarak, Pervâne’yi Şem‘in bulunduğu yerden uzaklaştırır.

Kerd û-râ cefâ-yı gûnâgûn
Kerdeş ângeh be-sad-cefâ bîrûn

Gûyed ân rûz k’ez cefâ kâfûr
Kerd pervâne-râ zi-cânân dûr

“Kâfûr ona çeşitli cefalar yaptıktan sonra, onu yüzlerce cefayla beraber dışarı çıkardı. Kâfûr, o gün cefâ ederek Pervâne’yi canandan uzaklaştırdı.”135

Fânûs da Şem‘i koruyandır. Şem‘i herkesten saklar, yüzünü kimseye göstermezdi. Pervâne’yi Şem‘e gammazlayarak, Şem‘in yanından uzaklaştırılmasını sağlar. Kâfûr ile Fânûs, âşık ile maşukun birleşmesini engelleyen unsurlar olarak karşımıza çıkar. Bunun tasavvufta karşılığı “hicâb/perde”dir.

Ol ki fânûs dinmişti şem‘e nikâb
Fi’l-mesel insânda yetmiş bin hicâb136

İnsan geldiği yerdeki ülfet ve ünsiyet zevkini unutmayıp orayı arzu ederse, aradaki perdeleri kaldırması gerekir. Visale en büyük perde insanın kendi benliği, vücududur:

Perde keşf ola dirsen âhir-i kâr
Çeşm-i lâ-perde hâsıl it yüri var

Perde sensin hemîn aradan çık
Terk-i cân it bu gam-serâdan çık137


Şem‘in etrafında tek başına kalan Pervâne, Şem‘den uzaklaştırılmasıyla aklı başından gider, deliye döner ve çöle yönelir. Çölde tek başına kalan Pervâne, sıkıntılı günler ve zifiri karanlık geceler yaşar. Pervâne korkulu anlar geçirmektedir. Bu korku gelecekte olabilecek kötü bir olaydan kalbin yanması, rahatsız olmasıdır. Çünkü Pervâne, çölde kendi kendine şöyle konuşur:

“Vuslata kavuştuğun zaman niçin ölmedim? Çünkü
bizim için ölmek arzuladığımız bir şeydi. Kim
bize Şem‘den haber getirir? Kim bizden Şem‘e
bir haber götürür? Kiminle onun bulunduğu yere
mektup göndereyim? veya ona can kuşunu yollayayım?”138

Pervâne’nin endişesi geleceğe ait endişelerdir. Çünkü çölde tek başına kalan ve içini dökecek bir dostu dahi olmayan Pervâne’nin olabilecek olayları bilmeden beklemekten başka yapacak bir şeyi yoktur. Zira bu, Şem‘e kavuşamama gibi hoş olmayan bir şey de olabilir. Pervâne, “havf” makamında “haşyet” halini yaşamaktadır.

Şem‘in yanından uzaklaştırılmasıyla Pervâne için “araf” makamı dönemi başlar. Araf makamında ruhun bekletilmesi gerekir. Bu bekleyiş maşuka olan muhabbeti ve hasreti fazlalaştırır. Öyle bir mertebeye ulaşır ki, gayb âleminden kerametler ve inayetler ulaşmaya başlar.139Yine bu “araf” makamında ruhaniyet nurları, gönül gözünde müşahede edilmeğe başlar ve salik kalbinin göğünde yıldızları ay ve güneşi temaşa eder.140

Şem‘den ayrılarak çöllere düşen Pervâne de uzun süre çöllerde dolaşır. Şem‘e karşı duyduğu şevk fazlalaşır ve önce, gökyüzünde yıldızların doğduğunu görür, onlarla konuşur ve “ben batanları sevmem”141 diyerek onlardan yüzünü çevirir. Sonra da gökyüzündeki ay ile konuşur, ondan yardım ister. Güneşle ko-nuşur, ondan da yardım ister, fakat sözlerine cevap alamaz.

Kimseden yardım göremeyen Pervâne’nin sabrı tükenir, takatı kesilir, feryat ve figan ederek aklını yitirme durumuna gelir. Pervâne, kendi varlığından bile bezme noktasındadır. Artık, O, “fakr” makamına ulaşmıştır. Kişinin kendisini mutlak surette Hakk’a muhtaç bilmesi demek olan “fakr” makamında yapacak tek hareket vardır. Allah’a yönelmek ve O’na yalvarmaktır. Çünkü Pervâne, kimseden yardım görmediği için Allah’a muhtaç olmuştur.

Fakr makamında bulunan Pervâne acz içinde Allah’a yalvarır. Pervâne’nin yoluna devam etmesi ve Şem‘e kavuşarak onda yok olması için, Allah’ın lütfunun Pervâne’ye ulaşması gerekmektedir. Pervâne’nin acz içinde yalvarması neticesinde Allah da katından O’na bir lütuf olarak Şeb-i Târîki/ Şeyh Nurullah’ı gönderir. Bu semboller Allah’ın yardımı olup, saliki Allah’a götüren yoldur ve güzel bir mükafattır:

Şeb-i târîk dimişdüm şem‘ün yâri
Hakîkatde oldı inâyet-i bârî142

Bu gelen mürşid-i İlahîdür
Düşmen-i sohbet-i melâhîdür

Gönlidür râz-ı gaybdan âgâh
Şeyh-i devrân ü adı Nûrullâh143

Bunlardan Şeyh Nurullah, Pervâne’nin önündeki visal engelini ortadan kaldırır. Şeb-i Târîk ve Nûr da Pervâne’yi bulduğu yerden alarak Şem‘in huzuruna getirirler. Şem‘in semtine gelen Pervâne’de Şem‘i görme arzusu aşırı derecede fazlalaşır. Çünkü O, bir şeyi arzu etmek, gönülden istemek sevilen bir şeye meyl ve teveccüh etmek demek olan “rağbet” makamına ulaşmıştır. Visali arzulayan Pervâne, Şem‘i arzulamaktan şaşkına dönmüş bir haldedir:

“Hızır’ın ab-ı hayatla yaşaması gibi, o da sevgiliye
kavuşma ümidi ile yaşamıştır. Ey güzel o, senin
muhitinde uzağında durmuş ve sana olan arzusu
nedeniyle kendinden geçmiştir.”144

Pervâne, Şem‘in huzuruna varınca sinesi tutuşup alevlenir, kendinden geçer. Şevkiyle mest olur, halden hale girer. İçinden bir ah çekerek dönmeye başlar. Artık Pervâne “sekr” makamına ulaşmıştır. Bu makamın derecesi sevginin kuvveti ile sevileni algılama gücü ile orantılıdır. Öyle ki Şem‘in hizmetçisi Şem‘in zülüflerinden tutup bir tutam kesince, Pervâne kendinden geçer, ah çeker, halden hale girer, etrafında döner ve sonunda Şem‘in ayağının dibine düşer:

“Meşşâte, Şem‘in zülüflerinden tutup bir tutam kesti.
Pervâne onun şevkiyle mest oldu, halden hale girdi.
Döne döne sonunda Şem‘in ayağına düştü.”145

Kul, marifette öyle bir sınıra varır ki Allah’ın kemal ve cemal sıfatlarını görür gibi olur, ruhunu Allah’a yakın görür. Hatta ruhu ve kalbi ile Allah arasındaki perdenin kaldırıldığını müşahede eder. İşte Şem‘ Pervâne’yi huzuruna çağırdığından hizmetçisi Meşşâte’den aradaki perdenin kalkmasını ister. Artık Şem‘ ile Pervâne arasındaki perdenin kalkma zamanıdır.


Hâhem ki ne-bâşedeş hicâbî
Ber-hîz ü be-rov be-kun sevâbî

“Arada perde olmasını istemiyorum: Kalk ve git, bir sevap yap”146 Zira perde, kulun kendi nefsidir. Allah onun nefsini aradan kaldırınca, kalp ve ruh Allah’a akar. Artık O, Allah’tan başkasını görmez. Çünkü basireti kapatan nefis perdesi açılmış, kalp gözünden bulutlar kaldırılmıştır.147

Nâgehân tarf-ı havza itdi nigâh
Âb içinden tecellî ider o mâh

Lîk perhîze kanı cânda mecâl
Kaplamışdur cihâñı nûr-ı cemâl

Derd ü gam bana kendü odumdur
Perde ol nûra bu vücûdumdur148

Böylece “mükâşefe” makamında bulunan Pervâne’nin önündeki engeller kalkmıştır. “Uyuyan bahtı uyanmış, gül bezminde mihnet dikeni kalmamış: Sev-gili yabancıları yanından uzaklaştırmış, ümid gözünü yola dikerek âşığını beklemede…”149. Artık Pervâne, “müşâhede” makamına ulaşmıştır. Mükâşefe’den sonra gelen müşâhede, perdenin tamamen kalkması; engelsiz, perdesiz açıktan açığa sırların kalbe açılmasıdır. Bu hal kalbin basîret denen kendine has gözüyle gizli gizli bilgileri algılamasıdır. Sır göğe, gölge yapan perde bulutlarından te-mizlenince, garet burcunda şühûd güneşi görünür.150 Şem‘, kendini tecellî ile Pervâne’ye gösterir:

Didi ey şehr-yar-ı hüsn ü cemâl
Bu tecellîye kimde ola mecâl

Tûr-ı aşkumda çagırup Lebbeyk
Hayretümden dirüm ki unzur ileyk151

Beşeri vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılan Pervâne, artık yanıp, yok olmaya hazırdır. O, yanarak vuslata nail olup, Şem‘le özdeşleşme noktasına gel-miştir. Yani “fenâfillah” mertebesine ulaşmıştır.152 Cüzlerin, kendi cüz’i varlıklarını zât deryasında yok edip, zât olmaları demek olan fenâfillah, başka bir vücutla


Allah’ın ışığında yeniden hayata doğmak demek olan “ bekâbillah” mertebesinin eşiğidir.153

Ân sûhte şod be-şem‘ vâsıl
Ber-vey mî-suht şem‘-râ dil

“O, yanarak Şem‘in vuslatına nail oldu. Şem‘ için yanarak onun gönlü/alevi haline geldi”154

Pervâne sevinç ve mutluluktan kendini kaybeder ve kendisini Şem‘in ateşine atarak, Şem‘in ışığında kaybolur. Daha doğrusu vücudu Şem‘in ışığına dönüşür. Şem‘le bir olmak bir yakadan baş çıkarmak isteyen Pervâne, arzusuna kavuşmuştur. Bu da bize Şem‘ ile Pervâne’nin birbirinden ayrı olmadığını göste-rir.

Böylece kelebeğin ateşe yolculuğu bitmiştir.

9. Şem‘ ü Pervâne Mesnevilerinde Sembolik Anlatım

Bilindiği gibi bir duyguyu, bir düşünceyi, bir kavramı ya da bir varlığı başka bir varlık ya da nesneyle somutlaştırarak, yani sembollerle canlandırıp anlatılmasına alegori denir. Başka tasavvufî eserlerde olduğu gibi Şem‘ ü Pervâne mesnevilerinde de alegoriye başvurulmuştur. Bu yolla da “bir şeyi, kendisiyle benzetme ilgisi bulunan başka şeylerle anlatma” denenmiştir.

Buradan hareketle sufîlerce nûr-ı ilahî demek olan şem‘ ve bu ilahî nura kavuşup onda yok olmak isteyen salik, pervâneye benzetilerek orijinal bir konu oluşturmuştur.

Fenâfillaha ermek isteyen salik/pervâne, maksada/şem‘e ulaşabilmesi için, çeşitli engellerle karşılaşarak, bunları birer birer aşması gerekecektir. Bu engel-ler, karşımıza başka başka semboller olarak çıkar. Böylece Şem‘ ü Pervâne mesnevilerinde şem‘ ve pervâne sembolünün yanında diğer semboller de yerlerini almış olur.

Bu semboller, Şem‘ ü Pervâne mesnevilerinde soyut ve somut kavramlar olarak karşımıza çıkar. Başka bir ifadeyle, eserlerdeki bazı kavramlar, sembollerle ifade edilmiştir. Mesnevilerde sembollerle ifade edilen kadrolar ile ne kastedildiğini bilemiyoruz. Zira bunların sembolik anlamları hakkında bilgi verilmemiştir. Sadece bu bilgiler Feyzî Çelebi’nin eserinde görülmüştür.

9.1.Ehlî-i Şîrâzî’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Anber: Şem‘in hizmetçisi, Nesîm: Şem‘ ile Pervâne’nin düşmanı, Fânûs: Şem‘ in otağı, Kâfûr: Şem‘in hizmetçisi, Nûr: Gizli sırları bilen, ümmî bir elçi


9.2.Fehmî’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Nesîm: İyiliğin sembolüdür. Meşşâte: Şem‘in hizmetçisidir.

9.3.Niyâzî’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Anber: Şem‘in hizmetçisi, Kâfûr: Şem‘in hizmetçisi, Nesîm: Sert huylu bir rakip, Hâce-i Nûr: Bir Allah dostunun kabri

9.4.Lâmi’î Çelebi’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Anber: Şem‘in hizmetçisi, Nesîm: Gönlü neşeli, içi aydınlık bir pir, Bahâr: Aydın görüşlü, eli açık ve cömert olup bağın amiri ve kumandanı, Bâd: Sert mi-zaçlı olup meclis ehlini yok eden, Kâfûr: Şem‘in hizmetçisi, Şeyh Nurullah: İlahî mürşid.

9.5.Mu’îdî’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Anber: Şem‘in hizmetçisi, Kâfûr: Şem‘in hizmetçisi, Hâce-i Nûr: Allah dostu birinin türbesi, Nesîm: Pevâne’nin Şem‘ ulaşmasına mani, engel olan

9.6. Feyzî Çelebi’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Bâd-ı Sarsar: Nefs-i emmâre, nefsin arzu ve istekleri, Fânûs: Âşığı, maşuktan uzak tutan engeller / perde, hicap, Şeb-i Târîk: Pervâne’ye gönderilen ilahî lütuflar, subh-ı sâdık: Halkı gaflet uykusundan uyandıran, Âfitâb: Subh-ı Sâdık’ın oğlu, âleme iyilik saçan birisi

10. Sonuç

Şem‘in çevresinde dönen ve şem‘in ateşinde kendini yakan kelebek ara-sındaki ilişki, şair ve yazarlara esin kaynağı olmuştur. Kelebeğin / pervânenin kendisini ateşe atarak varlığını yok etmesi, şairler ve yazarlar tarafından gerek beşerî aşkın, gerekse ilahî aşkın ifadesinde kullanılmıştır.

Şem‘le pervâne arasındaki ilişki, aşkı, âşığı ve sevgiyi sembolize etmiş-tir. Beşerî aşkta görülen âşık, pervâne sembolüyle, maşuk da şem‘ sembolüyle ifade edilmiştir. İlahî aşkta da pervâne, fenâfillah mertebesine ulaşmaya çalışan tarîk ehlini yani sâliki temsil ederken, şem‘de Tanrıyı simgeler. Ayrıca şem‘ ile pervâne kelimelerinden tamlamalar ve bileşik kelimeler teşkil edilerek, beşerî ve ilahî aşkta kullanılan yeni anlamlar da ortaya konulmuştur.

Şem‘ ü pervâne sembolleri önce mensur eserlerde yer almıştır. Özellikle de mutasavvıf yazarlar, tasavvufî duygu ve düşüncelerini açıklarken bu iki sembolden yararlanmışlardır. Şem‘ ü pervâne sembolleri daha sonra mesnevilerde küçük hikâye şeklinde ve münazara tarzında yazılmıştır. Mensur eserlerin ve mesnevîlerin yanında, divânlarda da şem‘ ü pervâne sembol ve şiirleri yer almıştır. Bu semboller, beyit, rübâî ve gazellerde, mutasavvıf olan veya olmayan şair-ler tarafından âşıkâne tarzda ele alınmıştır.

Başlangıçta sembol olarak kullanılan şem‘ ve pervâne kelimelerinden yola çıkarak XVI. yüzyıldan itibaren Fars edebiyatında müstakil bir eser olarak Şem‘ ü Pervâne mesnevîleri yazılmıştır.

Fars edebiyatında olduğu gibi Türk edebiyatında da önce şiirlerde görüle şem‘ ü pervâne sembolü XVI. yüzyıldan itibaren beyitlere paralel olarak pek çok tasavvufî eserde özellikle de mesnevîlerde küçük hikâyeler şeklinde görülmüştür. Daha sonra da XVI. yüzyılda Türk edebiyatında müstakil bir eser olarak Şem‘ ü Pervâne mesnevîleri yazılmıştır.

Böylece ortak kültürün insanı olarak, ortak malzemeyi kullanan şairler, gerek Fars diliyle gerekse Türk diliyle Şem‘ ü Pervâne mesnevîleri yazarak İslâmî doğu edebiyatlarında işlenen mesnevî konularına Şem‘ ü Pervâne’yi de katarak, bir geleneği, yani ortak malzemeyi kullanma geleneğini devam ettirmişlerdir.


KAYNAKÇA:

AFÎFÎ, Rahîm, Ferhengnâme-i Şi’rî, c. II, Tahran 1372 hş.
AHMED GAZZÂLÎ, Kitâb-ı Sevânih (nşr., Helmut Ritter), İstanbul 1942.
ARMUTLU, Sadık, Zâtî’nin Şem‘ ü Pervâne Mesnevisi (Basılmamış Doktora tezi), İnönü Üniversitesi SBE, Malatya 1998.
ATEŞ, Süleyman, Yüce Kur‛an‛ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, İstanbul 1991.
ATEŞ, Süleyman İslam Tasavvufu, İstanbul 1992.
ATTÂR, Feridüddîn, Esrârnâme (nşr. Seyyîd Sâdık-ı Gevherîn ), Tahran 1338 hş.
ATTÂR, Feridüddîn, Mantıku’t-Tayr (nşr. Seyyîd Sâdık-ı Gevherîn), Tahran 1348 hş.
AYNÎ, Mehmet Ali, Tasavvuf Tarihi, İstanbul 1992.
BAŞARAN, Orhan, Makdisî’nin Arapça Keşfü’l-Esrârı ve Farsça Tercümesi (Basılmamış
Yüksek Lisans tezi), Atatürk Üniversitesi SBE, Erzurum 1995.
Büyük Larousse (Sözlük ve Ansiklopedisi), c. XV, İstanbul 1986.
CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ, Mevlânâ, Mesnevî-i Ma’nevî, c. II, Tahran ts.
DİHHUDÂ, Ali Ekber, Lugatnâme,c. XXXI, Tahran 1349 hş.
Dîvân-ı Eş’âr-ı Nâsır-ı Buhârâ’î (nşr. Mehdî Dırahşân), Tahran 1353 hş.
Dîvân-ı Kâmil Emîr Mu’izzî (nşr. Nâsır-ı Heyyirî), Tahran 1362 hş.
Dîvân-ı Menuçehrî-i Damgânî (nşr. Muhammed Debîr Siyâkî ), Tahran 1347 hş.
Dîvân-ı Mes’ûd-ı Sa’d-ı Selmân (nşr. Mehdî Nûriyân), Isfahan 1364 hş.
Dîvân-ı Senâ’î (nşr. Müderris-i Radavî), Tahran 1354 hş.
el-HALLÂC, Kitab al-Tawâsîn (nşr. Louis Massıgnon), Paris 1913.
el-MEKKÎ, Ebû Tâlib, Kûtu’l-Kulûb (trc. Muharrem Tan), c. I, İstanbul 1999.
ENÛŞE, Hasan, Ferhengnâme-i Edeb-i Fârsî, c. II, Tahran 1381 hş.
ESEDÎ-İ TÛSÎ, Ebû Mansûr, Lügat-ı Furs (nşr. Fethullah Müctebâ’î-Alî Eşref Sâdıkî), Tahran 1365 hş.
EŞREFOĞLU RÛMÎ, Müzekki’n-Nüfûs (nşr. Ali Arslan), İstanbul 1991.
FEYZÎ ÇELEBÎ, Şem‘ ü Pervâne (haz. Gönül A.Tekin), Harvard 1991.
GEVHERÎN, Seyyîd Sâdık, Ferheng-i Lugat u Ta‛birât-ı Mesnevî-i Celâleddîn Muhammed b. Hüseyn-i elhî, c. II, Tahran 1338 hş.
GÜLŞEHRÎ, Mantıku’t-Tayr-Tıpkı Basım, (nşr. Agâh Sırrı Levend), Ankara 1957.
Gülşehrî ve Feleknâme (haz. Saadettin Kocatürk ), Ankara 2000.
HEMEDÂNÎ, Aynu’l-Kudât, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1341 hş.
İBN KAYYIM EL-CEVZİYYE, Medâricü’s-Sâlikîn, (trc. Ali Ataç ve diğerleri), c. III, İstanbul 1991.
İMAM GAZZÂLÎ, İhyâ'u Ulûmi’d-Dîn (trc. Abdullah Aydın), c. 4, İstanbul ts.
İMAM GAZZÂLÎ, Mişkâtü’l-Envâr (çev. Süleyman Ateş), İstanbul 1994.
İSMAİL-İ ANKARAVÎ, Minhâcü’l-Fukarâ, İstanbul 1328.
KANAR, Mehmet, Şem‘ ve Pervâne, İstanbul 1995.
KELÂBÂZÎ, Ta‘arruf (nşr. Süleyman Ateş), İstanbul 1979.
KURNAZ, Cemal, Hayali Beg Divanı Tahlili, Ankara 1997.
KUT, Günay, “Şem‘ ü Pervâne”, Türk Dünyası Edebiyat Kavramları ve Terimle-ri Ansiklopedik, Sözlüğü, c. V, Ankara 2006.
Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-i Şîrâzî (nşr.Hâmîd-i Rabbânî),Tahran 1344 hş.
Külliyât-ı Kâsım-ı Envâr (nşr. Sa’îd-i Nefîsî), Tahrân 1337 hş.
LÂMİ’Î ÇELEBİ, Şem‘ ü Pervâne, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi Kısmı, Nr. 2744.
MASSIGNON, Louis, La Passion de Hallaj, c. III, Paris 1975.
MEKKÎ, Hüseyin, Gülzâr-ı Edeb, Tahran 1329 hş.
MU‘ÎDÎ, Şem‘ ü Pervâne, Millet Ktp., Ali Emiri Kısmı, Nr. 1193.
MU‛ÎN, Muhammed, Ferheng-i Fârsî, c. II, Tahran 1360 hş.
MÜNZEVÎ, Ahmed, Fihrist-i Nüshahâ-yı Hattî-i Fârsî, c. III, Tahran 1348 hş.
NECMEDDÎN KÜBRÂ, Fevâihü’l-Cemâl/Tasavvufî Hayat (nşr. Mustafa Kara), İstanbul 1980.
NECM-İ RÂZÎ, Mirsâdü’l-İbâd (nşr. Muhammed Emîn-i Riyâhî), Tahran 1374 hş.
NİYÂZÎ, Şem‘ ü Pervâne, Süleymaniye Ktp., Kadızâde Mehmed Efendi Kısmı, Nr. 415.
ÖZTÜRK, Yaşar Nuri, Kur’an ve Sünnete Göre Tasavvuf, İstanbul 1990.
RUZBİHÂN BAKLÎ, Şerh-i Şathiyyât (nşr. Henry Corbın), Tahran 1344 hş.
SADÎ-Yİ ŞÎRÂZÎ, Şeyh Muslîhüddîn, Gülistân (nşr. Gulâm Hüseyn-i Yûsufî),Tahran 1377 hş.
SADÎ-Yİ ŞÎRÂZÎ, Şeyh Müslîhüddîn, Sa’dînâme yâ Bûtsân(nşr.İsmail Emîrhîzî),Tahran1317 hş.
Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi (trc. Ahmed Davutoğlu), c. X, İstanbul 1983.
Sohanân-ı Manzûm-ı Ebû Sa’îd-i Ebû’l-Hayr (nşr. Sa’îd-i Nefîsî), Tahran 1350 hş.
SÜHREVERDÎ, Avârîfü’l-Ma‘ârif (haz. Kamil Yılmaz-İrfan Gündüz), İstanbul 1989.
ŞEMŞEDDÎN SÂMÎ, Kâmûs-ı Türkî (nşr. Ahmed Cevdet), c. I, İstanbul 1317.
ŞÜKÛN, Ziya, Gencîne-i Güftâr, c. II, İstanbul 1984.
TARLAN, Ali Nihat, Şeyhî Dîvânı’nı Tetkik, İstanbul 1964.
TEZCAN, Nuran, “Bursalı Lâmi‘î Çelebi” Türkoloji Dergisi, c. VIII, Ankara 1979.
TOLASA, Harun, Ahmet Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara 1973.
ULUDAĞ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1995.
YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, c. 9, İstanbul ts.


Dipnotlar:

1. Ali Ekber Dihhudâ, Lugatnâme,c. XXXI, Tahran 1349 hş., s. 596; Muhammed Mu‛in, Ferheng-i
Fârsî, c. II, Tahran 1360 hş., s. 2077.
2 Rahîm-i Afîfî, Ferhengnâme-i Şi’rî, c. II, Tahran 1372 hş., s.1601-1608; Hasan-ı Enûşe, Ferhengnâme-i Edeb-i Fârsî, c. II, Tahran 1381 hş., s. 912.
3 Rahîm-i Afîfî, a.g.e.,c.II,s.1601.
4 Rahîm-i Afîfî, Ferhengnâme-i Şi’rî, c. II, s. 1603.
5 Ali Ekber Dihhudâ, Lugatnâme, c. XXXI, s. 598.
6 Rahîm-i Afîfî, a.g.e., c. II, s. 1606-1608.
7 Rahîm-i Afîfî, a.g.e., c. II, s. 1608.
8 Hasan-ı Enûşe, Ferhengnâme-i Edeb-i Fârsî, c. II, s. 912; Rahîm-i Afîfî, a.g.e., c. II, s. 1607.
9 Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1995, s. 491.
10 Ali Ekber Dihhudâ, a.g.e., c. XXXI, s. 598; Rahîm-i Afîfî, a.g.e., c. II, s. 1602; Ziya Şükûn, Gencîne-i Güftâr, c. II, İstanbul 1984, s. 1328.
11 Rahîm-i Afîfî, a.g.e.., c. II, s. 1602 vd.
12 Ali Nihat Tarlan, Şeyhî Dîvânı’nı Tetkik, İstanbul 1964, s. 104-105, 156, 163; Harun Tolasa, Ah-met Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara 1973, s. 277 vd.; Cemal Kurnaz, Hayali Beg Divanı Tahlili, Ankara1997, s. 244 vd.
13 Seyyîd Sâdık Gevherîn, Ferheng-i Lugat u Ta‛birât-ı Mesnevî-i Celâleddîn Muhammed b. Hüseyn-i Belhî, c. II,Tahran 1338 hş, s. 302; Ali Ekber Dihhudâ, a.g.e., c. XII, s. 242
14 Muhammed Mu‛în, Ferheng-i Farsî, c. I, s.761
15 Muhammed Mu‛în, a.g.e., c. I, s.761; Ziyâ Şükûn, a.g.e., c. I, s. 466; Büyük Larousse (Sözlük ve Ansiklopedisi), c. XV, İstanbul 1986, s. 9307.
16 Büyük Larousse Sözlük, c. XV, s. 9307.
17 Muhammed Mu‛în, Ferheng-i Farsî, c. I, s. 761; Ziyâ Şükûn, Gencîne-i Güftâr, c. I, s. 466.
18 Ziyâ Şükûn, Gencîne-i Güftâr, c. I, s. 466.
19 Şemşeddîn Sâmî, Kâmûs-ı Türkî (nşr. Ahmed Cevdet), c. I, İstanbul 1317, s. 353; Büyük Larousse Sözlük, c. XV, s. 9307-9308.
20 Rahîm-i Afîfî, Ferhengnâme-i Şi’rî, c. I, s. 377.
21 Rahîm-i Afîfî, a.g.e., c. I, s. 377.
22 Süleyman Ateş, Yüce Kur‛an‛ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, İstanbul 1991, s. 63.
23 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 9, İstanbul ts, s. 627-630.
24 Süleyman Ateş, a.g.e., c. 11, s. 65.
25 Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi (trc. Ahmed Davutoğlu), c. X, İstanbul 1983, s. 6005-6006.
26 İmam Gazzâlî, Mişkâtü’l-Envâr (çev. Süleyman Ateş), İstanbul 1994, s. 40-62.
27 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 41 vd.
28 Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. VI, s. 191.
29 Feyzî Çelebî, Şem‘ ü Pervâne (haz. Gönül A. Tekin), Harvard 1991, s. 96.
30 Feyzî Çelebî, a.g.e., s.6.
31 Necm-i Râzî, Mirsâdü’l-İbâd (nşr. Muhammed Emîn-i Riyâhî), Tahran 1374 hş., s. 301.
32 Feyzî Çelebi, a.g.e., s. 33.
33 Louis Massıgnon, La Passion de Hallaj, c. III, Paris 1975, s. 307.
34 el-Hallâc, Kitab al-Tawâsîn (nşr. Louis Massıgnon), Paris 1913, s. 16.
35 el-Hallâc, a.g.e., s. 16.
36 el-Hallâc, a.g.e., s. 17.
37 Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb (trc. Muharrem Tan), c. I, İstanbul 1999, s. 293.
38 Ebû Tâlib el-Mekkî, a.g.e., s. 294.
39 İmam Gazzâlî, Mişkâtü’l-Envâr, s. 54.
40 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 54.
41 İmam Gazzâlî, İhyâ'u Ulûmi’d-Dîn (trc. Abdullah Aydın), c. 4, İstanbul ts., s. 3986.
42 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 3987.
43 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 3987.
44 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 3987.
45 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 3987.
46 Ahmed Gazzâlî, Kitâb-ı Sevânih (nşr., Helmut Ritter), İstanbul 1942, s. 59.
47 Ahmed Gazzâlî, a.g.e., s. 59 vd.
48 Ahmed Gazzâlî, a.g.e., s. 59-60.
49 Ahmed Gazzâlî, a.g.e., s. 90.
50 Ahmed Gazzâlî, a.g.e., s. 59.
51 Ahmed Gazzâlî, a.g.e., s. 59 vd.
52 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1341 hş., s.144.
53 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, a.g.e., s. 144.
54 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, a.g.e., s. 144 vd.
55 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, a.g.e., s. 99-100.
56 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, a.g.e., s. 99-100.
57 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, a.g.e., s. 243.
58 Ruzbihân Baklî, Şerh-i Şathiyyât (nşr. Henry Corbın), Tahran 1344, s. 469-471.
59 el-Hallâc, Kitâb al-Tawâsîn, s. 16.
60 Orhan Başaran, Makdisî’nin Arapça Keşfü’l-Esrârı ve Farsça Tercümesi (Basılmamış
Yüksek Lisans tezi), Atatürk Üniversitesi SBE, Erzurum 1995, s. 11.
61 Orhan Başaran, a.g.t., s. 10.
62 Necm-i Râzî, Mirsâdü’l-İbâd, s. 173-187.
63 Necm-i Râzî, Mirsâdü’l-İbâd, s.185.
64 Necm-i Râzî, a.g.e., s. 218.
65 Necm-i Râzî, a.g.e., s. 385.
66 Necm-i Râzî, a.g.e., s. 383.
67 Feridüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr (nşr. Seyyîd Sâdık-ı Gevherîn), Tahran 1348 hş., s. 222.
68 Feridüddîn Attâr, a.g.e., s. 222 vd.
69 Feridüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr, s. 232 vd.
70 Feridüddîn Attâr, Esrâr-nâme (nşr. Seyyîd Sâdık-ı Gevherîn ), Tahrân 1338 hş., s. 38-39.
71 Şeyh Müslîhüddîn Sadî-yi Şîrâzî, Gülistân(nşr. Gulâm Hüseyin-i Yûsufî),Tahran 1377 hş.,s. 50.
72 Şeyh Müslîhüddîn Sadî-yi Şîrâzî, Sa’dînâme yâ Bûstân (nşr. İsmail Emîrhîzî), Tahran 1317 hş.,
s. 125-128.
73 Şeyh Muslîhuddîn Sadî-yi Şîrâzî, a.g.e., s. 127.
74 Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, c. X, s. 6005.
75 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, c. II/2855 Tahran hş., s. 343.
76 Mehmet Kanar, Şem‘ ve Pervâne, İstanbul 1995, s. 22.
77 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 23.
78 Hüseyin Mekkî, Gülzâr-ı Edeb, Tahran 1329 hş., s. 50-62.
79 Dîvân-ı Menuçehrî-i Damgânî (nşr. Muhammed Debîr Siyâkî ), Tahran 1347 hş., s. 26, 70; Dîvân-ı Mes’ûd-ı Sa’d-ı Selmân (nşr. Mehdî Nûriyân), İsfahan 1364 hş., s. 488; Ebû Mansûr Esedî-i Tûsî, Lügat-ı Furs (nşr. Fethullah Müctebâ’î-Alî Eşref Sâdıkî), Tahran 1365 hş., s. 218.
80 Sohanân-ı Manzûm-ı Ebû Sa’îd-i Ebû’l-Hayr (nşr. Sa’îd-i Nefîsî), Tahran 1350 hş., rubâ’i-yi çehârum.
81 Dîvân-ı Kâmil Emîr Mu’izzî (nşr. Nâsır-ı Heyyirî), Tahran 1362 hş., s. 725.
82 Dîvân-ı Senâ’î (nşr. Müderris-i Radavî), Tahran 1354 hş., s.1013, 1148, 1149.
83 Dîvân-ı Senâ’î, s. 311
84 Dîvân-ı Eş’âr-ı Nâsır-ı Buhârâ’î (nşr. Mehdî Dırahşân), Tahran 1353 hş., s. 428.
85 Dîvân-ı Eş’âr-ı Nâsır-ı Buhârâ’î, s. 429.
86 Külliyât-ı Kâsım-ı Envâr (nşr.Sa’îd-i Nefîsî), Tahran 1337 hş., s. 381-382.
87 Külliyât-ı Kâsım-ı Envâr,s. 381.
88 Külliyât-ı Kâsım-ı Envâr, s. 382.
89 Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-i Şîrâzî (nşr. Hâmîd-i Rabbânî),Tahrân 1344 hş., s.514-516.
90 Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-i Şîrâzî, s. 619/b.13.
91 Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-i Şîrâzî, s. 619/b.16.
92 Ahmed-i Münzevî, Fihrist-i Nüshahâ-yı Hattî-i Fârsî, c. III, Tahran 1348 hş., s. 1847 vd.
93 Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-i Şîrâzî (nşr. Hâmîd-i Rabbânî),Tahrân 1344 hş., s.571-619.
94 Mehmet Kanar, Şem‘ ve Pervâne, s. 57.
95 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 139-185.
96 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 58-59.
97 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 59.
98 Mehmet Kanar, a.g.e.., s. 69.
99 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 81.
100 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 91-138.
101 Günay Kut, “Şem‘’ ü Pervâne”, Türk Dünyası Edebiyat Kavramları ve Terimleri Ansiklopedik Sözlüğü, c. V, Ankara 2006, s. 388
102 Günay Kut, “Şem‘’ ü Pervâne”, a.g.e., s. 1388; Gülşehrî, Mantıku’t-Tayr-Tıpkı Basım (nşr. Agâh Sırrı Levend), Ankara 1957, s. 280-285.
103 Gülşehrî ve Feleknâme (haz. Saadettin Kocatürk ), Ankara 2000, s. 95-98.
104 Sadık Armutlu, Zâtî’nin Şem‘ ü Pervâne Mesnevisi (yayınlanmamış Doktora tezi), İnönü Üni-versitesi SBE, Malatya 1998, s. 230-237.
105 Sadık Armutlu, a.g.t., s. 400-403.
106 Günay Kut, “Lâmî’i Çhelebi and His Works” Journal of Near Eastern Studies, Volume 35,
Chicago 1976, number 2, p. 88.
107 Nuran Tezcan, “Bursalı Lâmi‘î Çelebi” Türkoloji Dergisi, c. VIII, Ankara 1979, s. 315.
108 Mu‘îdî, Şem‘ ü Pervâne, Millet Ktp., Ali Emiri Kısmı, Nr. 1193, v. 5b/str. 10.
109 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, s. 1-4.
110 Feyzî Çelebi, a.g.e., s. 2.
111 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, İnceleme-Metin (haz. Gönül A. Tekin), Harvard 1991.
112 Mehmet Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, İstanbul 1992, s. 283.
113 Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an ve Sünnete Göre Tasavvuf, İstanbul 1990, s. 402.
114 İmam Gazzâlî, İhyâ’u Ulûmi’-Dîn, c. III, s. 2206.
115 Nûr suresi, ayet 35.
116 Lâmi’î Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi Kısmı, nr. 2744, v.21a/str.6.
117 Lâmi’î Çelebi, a.g.e., v. 20a/str. 7.
118 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne , s. 15/b.13, 15.
119 Feyzî Çelebi, a.g.e.., s. 65/b. 489.
120 İsmail-i Ankaravî, Minhâcü’l-Fukarâ, İstanbul 1328, s. 141.
121 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, s. 65/ b. 493, 495.
122 Lâmî’î Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, v. 20b/str. 5, 7.
123 Süleyman Ateş, İslam Tasavvufu, İstanbul 1992, s. 167.
124 Niyâzî, Şem‘ ü Pervâne, Süleymaniye Ktp., Kadızâde Mehmed Efendi Kısmı, Nr. 415,13b/str. 4.
125 Lâmî’î Çelebi, a.g.e., v. 21b/str. 13, 14.
126 Fehmî, Şem‘ ü Pervâne, v. 26a/str. 5.
127 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, s. 68/b. 536.
128 Necmeddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl / Tasavvufî Hayat (nşr.Mustafa Kara), İstanbul 1980, s. 97.
129 Feyzî Çelebî, a.g.e., s. 73/b. 609-610.
130 Fehmî, a.g.e., v. 19a/str. 6.
131 Eşrefoğlu Rûmî, Müzekki’n-Nüfûs (nşr. Ali Arslan), İstanbul 1991, s. 243 vd.
132 Lâmı‛î, Şem‘ ü Pervâne, v. 23b/ s. 11-13.
133 Fehmî, Şem‘ ü Pervâne, v.15b/ s. 6-7.
134 Feyzî Çelebî, Şem‘ ü Pervâne, s.14.
135 Niyâzî, Şem‘ ü Pervâne, v. 18a/str. 2, 4.
136 Feyzi Çelebi, a.g.e., s. 96/b. 985.
137 Lâmi’î, Şem‘ ü Pervâne, v. 24a /str. 5-7.
138 Ehlî, Şem‘ ü Pervâne, s. 595.
139 Feyzi Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, s. 21.
140 Feyzi Çelebi, a.g.e., s. 22.
141 En‛am Suresi, ayet 76.
142 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, s. 96/b. 687.
143 Lâmi’î, Şem‘ ü Pervâne, v. 50a/str. 4-5.
144 Fehmî, Şem‘ ü Pervâne, v. 54a /str. 6-7.
145 Fehmî, a.g.e., v. 52a /str. 9-11.
146 Fehmî, Şem‘ ü Pervâne, v. 50a/str. 4.
147 İbn Kayyım el-Cevziyye, Medâricü’s-Sâlikîn, (trc. Ali Ataç ve diğerleri), c. III, İstanbul 1991,s. 195.
148 Lâmi’î, Şem‘ ü Pervâne, v. 43a/str. 5, 9, 12.
149 Lâmi’î, a.g.e., v. 45a/str. 3-5.
150 Süleyman Ateş, İslâm Tasavvufu, s. 476.
151 Lâmi’î, a.g.e., v. 43b/str. 2-3.
152 Sühreverdî, Avârîfü’l-Ma‘ârif (haz. Kamil Yılmaz-İrfan Gündüz), İstanbul1989, s. 646 vd.
153 Kelâbâzî, Ta‘arruf (nşr. Süleyman Ateş), İstanbul 1979, s. 182 vd.
154 Fehmî, Şem‘ ü Pervâne, v. 57b/str. 2, 5.


Dr. Sadık Armutlu
İnönü Üniversitesi Fen Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğrt. Üyesi.

A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 39, Erzurum 2009
Prof. Dr. Hüseyin AYAN Özel Sayısı