28 Ekim 2021

Sıcak Nal

I

Art çocuk, Muhyiddin Çelebi,
Molla Fenari'nin kısık fitili;
Okuduğu her beyitten sonra
Gülsuyuyla yıkardı ağzını;

Kirlidir şiir; ve söz atılmazsa zehirdir;
Bunu bilirdi;
Acı bir gölge geçerdi bakışından,
Mesir macununun içindeki çivit gibi.

Karısı yanındaydı hep,
Çocukluktan kalma
Ve artık değişmezlik kazanmış
Yanlış bilgi;

Odalarda ışıksız iki aslan
Derinliğine iki atla sevişirdi.

Kerbela yası hemen her zaman
Görünmez kılardı Mevlit sevincini;

Ölümü düşünen,
Daha doğrusu anımsayan yüzü
İlençler denizinde yüzerdi.


II

Dikenli tele takılmış çiçek,
Yüzyılımız çiçek diye seni getirdi.

Gökyüzüne çarpıp düşen kelebek,
Kumaşları mı diyeceksin şimdi?


III

Pencere silen kadınların
Uzaklarda bir yeri aynatmasından belli;

Giysilerden, bayraklardan, cenaze törenlerinden;
Ayakları dolaşan sandalyelerden;

Ağzı ağzına dolu telefonlardan
Gözleri bozuk paralardan

Saplantılı duvar saatlerinden
İçkilerin giderek küçülmesinden

Belli, iyi şeyler olmayacak.


IV

Meyvelerin turuncu aktığı oynak oluk,
Ayrımlar eşiği

Merhaba tahıl,
Yolun bilgisi işte bitti!

Evreşe,
Tek türküsüyle varolan ela gözlü kasaba,
Bir çocuğum olsun isterdim senden.

Adını değiştirmişler senin de mi?


V

Bir şey var şu bizim durumumuz ona benziyor

Umarsızlığı yüceltmek mi desem?
Renkleri beklemek belki...

Makbule geçmeyen armağan
Ya da
Zindanda gökbilim öğrenimi.

Ya da
Satın alınmak
Ezgiler tarafından.


VI

Yakup Cemil'in
Kurşuna dizilmeden hemen önce
Üst üste içtiği
Ömründeki ilk üç sigara.


VII

Ölü duvağı,
Ak altın
Boz altın.


VIII

Kafes de, diyorlar, kuşu neden istesin ki!

Gözlerine mendil bağlamış hocalar.

Nerden mi öğrendim, gazeteden mi?

Karaköy altgeçidinde bekliyor
Şemsiyesini tüfek gibi asmış omzuna
Ölüm meleği.


IX

Yazı arık günbatımında
Yazı bize geldi.


X

Bir şey var
Balkonlar kollarını açmışlar
Ona sarılacaklar.


Cemal Süreya

Yeniliş

Açılmamış bir şarap şişesiydim
Ki öyle kaldım
Acımı köpürtmedim
İçime sağdım
Gözyaşlarımı göstermedim
Ki sildim
Özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
Başaramadım

İçimde kara kara bulutlar sallandı
Ki sallandılar
Dışarı yağamadım

Ve yenildim ve sustum.

Edip Cansever

16 Ekim 2021

Şevk Gemisi

Kimse bilmez o rananın beni nasıl değiştirdiğini
O rana ki anbean suya ve ateşe atmaktadır beni

Sevgilinin kimyasının ümidi daim var toprağımda
Eğer yüz kere eritse de beni yine dönüşmem altına

Aşk hikayemle her dem gönüllerde yenilenmekteyim
Her ne kadar son bulsam da yine baştan başlamaktayım

Dolu bir kadehim eğer sevgili dudağımdan öperse beni
Güzel sesli bir sazım eğer sevgili elleriyle çalarsa beni

Şevk gemisinin yelkeniyim eğer deniz gönüllü biri
Tufanlı gecede korkusuz ve pervasızca açtırırsa beni

Ne zorluklarla götürmüştü aşk oyununa beni
Ne gariptir ki çok kolaylıkla oyundan çıkardı beni

Sevgili aynada kendini beğenmekte, Saye de kimdir
Öyle bir şekildeyim ki o beni şekilsiz yapmaktadır

Huşeng İbtihac

15 Ekim 2021

Burası devam edecek bir kent değil, yaşanacak yer değil burası

Burası devam edecek bir kent değil, yaşanacak yer değil burası.

Rüzgâr sert, zaman kötü, kazanç şüpheli, tehlike şüphesiz.
Ah, geç geç geç, geçtir zaman, geç çok geç, ve çürümüştür yıl;
Kemdir rüzgâr, ve şiddetlidir deniz, ve gridir gök, gri gri gri.
Ey Başpiskopos Thomas, geri dön; geri gön, geri dön Fransa’ya.
Geri dön. Çabucak. Sessizce. Bırak huzur içinde ölelim burada.
Alkışlarla gelirsin, neşeyle gelirsin, fakat kendinle birlikte
Cantenbury’ye ölüm getirirsin:
Memlekete hüküm, kendine hüküm, dünyaya hüküm.

Bir şey olsun istemeyiz.
Yedi yıl yaşadık sessizce,
Memnunduk fark edilmeden
Yaşamaktan ve kısmen yaşamaktan.
Zulüm ve gösteriş vardı burada,
Yoksulluk ve kargaşa vardı burada,
Küçük haksızlıklar vardı burada,
Gene de devam ettik yaşamaya,
Yaşayarak ve kısmen yaşayarak.
Bazen tahıl yüzüstü bıraktı bizi,
Bazen iyi oldu hasat,
Bir yıl yağmur yılıdır,
Başka bir yıl ise kuraklığın,
Bir yıl elmalar bereketlidir,
Öbür yıl eksik olur erikler.
Gene de devam ettik yaşamaya,
Yaşayarak ve kısmen yaşayarak.
Yortuları kutladık, katıldık ayinlere,
Bira ve elma şarabı yaptık,
Kış için odun topladık,
Ateşin başında konuştuk,
Sokakların köşelerinde konuştuk,
Her zaman fısıltıyla konuşmadık,
Yaşayarak ve kısmen yaşayarak.


T.S. Eliot (1888-1965)
(Katedral’de Cinayet'ten)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

KAYIP KÜÇÜK OĞLAN

KAYIP KÜÇÜK OĞLAN

“Baba! Baba! nereye gidiyorsun?
Ah yürüme bu kadar hızlı.
Konuş baba, konuş küçük oğlunla,
Kaybolacağım yoksa.”

Gece karanlıktı, yoktu orada hiçbir baba;
Çocuk çiğle ıslanmıştı;
Batak derindi, ve çocuk ağlıyordu,
Ve pus uçuyordu uzaklara.



BULUNAN KÜÇÜK OĞLAN

Issız bataklıklarda kaybolan gezgin ışığı
Takip eden küçük oğlan
Ağlamaya başladı; ama hep yakında olan Tanrı,
Beyazlara bürünmüş, babası kılığında ortaya çıktı.

Öptü çocuğu ve tuttu elinden,
Ve getirdi onu, ıssız vadi boyunca,
Acıdan bezmiş halde ağlayarak
Küçük oğlunu arayan annesinin yanına.

William Blake


Little Gidding

Karakışta bahar kendine özgü mevsimdir
Günbatımında donuklaşsa da sonsuzdur,
Zamanda asılı, kutupla dönence arasında.
Kısa gün ışıl ışıl olunca, ayaz ve ateşle,
İvecen güneş buzu tutuşturur gölcük ve hendeklerde,
Sıcaklığın yüreği olan rüzgihsız ayazda,
Yansıtarak suyumsu bir aynada
Bir ışıltıyı, körlüktür bu öğle saatinde.
Ve parıltı, daha yoğun çalı ve maltız alevinden,
Uyandırır suskun ruhu: yel değil yortu ateşi
Yılın karanlık zamanında.
Erimeyle donma arasında
Ruhun öz suyu titrer. Ne toprak kokusu vardır
Ne de yaşayan şeylerin kokusu. Bahar zamanıdır bu
Ama zamanın sözerdiği değil. Şimdi çit
Bir saatliğine ağarır geçici çiçekleriyle
Karın, daha beklenmedik bir çiçek
Yaz çiçeğinden, ne tomurarak ne de solarak,
Yani kuşak düzeninde değil.
Nerededir yaz, düşlenemeyen
Sıfır derece yaz?

…………………Buradan gelseydin,
Sapman beklenen yola saparak,
Gelmen beklenen yerden gelerek,
Buradan gelseydin Mayısta, görürdün çitleri
Gene bembeyaz, Mayısta, kösnül tatlılığıyla.
Gene aynı olacaktı yolculuğun sonunda,
Umarsız bir kral gibi gece gelseydin,
Neden geldiğini bilmeyerek gündüz gelseydin,
Gene aynı olacaktı, bozuk yoldan ayrılıp da
Domuz ahırı ardından sapınca iç sıkıcı yapıya
Ve mezar taşına. Niye geldim diye ne düşündüysen
Yalnız kabuğudur, kapçığıdır anlamın
Ki amaç yalnız o amaca ulaşılınca anlaşılır,
O da ulaşılırsa. İsterse hiç amacın olmasın
Ya da tasarladığın son’un ötesindedir amaç,
Ulaşılınca değiştirilir. Öyle yerler vardır ki
Dünyanın da ucudur, bazıları deniz mağaralarında,
Ya da karanlık bir gölde, bir çöl ya da bir kentte¬
Ama en yakını budur, yer ve zaman bakımından,
Şimdi ve İngiltere’de.


…………………Buradan gelseydin,
Saparak istediğin yola, başlayarak istediğin yerden,
İstediğin zamanda ya da istediğin mevsimde,
Hep aynı olacaktı: Savmak zorunda kalacaktın
Duygu ve düşünceyi. Burada gerekmez doğrulaman,
Eğitmen kendini, ya da merak gidermen
Ya da haber yayman. Diz çökmen gerekir burada,
Yakarışın geçerli olduğu yerde. Ve yakarış başkadır
Bir sözcükler dizisinden, bilinçli uğraşıdır
Yakaran kafanın, ya da mırıltısı yakaran sesin.
Ve ölüler neyi söylemediyse hiç, yaşarken,
Anlatabilirler sana, ölüyken: Haberleşir
Ölüler ateş diliyle, değil yaşayanların diliyle.
Burada, zamansız an’ın kesişme yeri
İngiltere’dir, başka yer değil. Hiç ve hep.


II
Yaşlı bir adamın yenindeki kül
Yanan güllerden kalan külün tümüdür.
Havada asılı kalan tozlar
Öykünün bittiği yeri gösterir.
Tozun solunmadığı yer bir evdi-
Bir duvar, bir lambri ve fare.
Umut ve umarsızlığın ölümü,
………Bu, ölümüdür havanın.

Taşkın ve kuraklık vardır
Gözlerde ve ağızlarda,
Ölü su ve ölü kum
Birbiriyle aşık atmada.
Kavrulup yarılmış toprak
Şaşkın bakar hiçliğine cakanın,
Güler ama neşesiz.
…………Bu, ölümüdür toprağın.

Suyla ateş yerini aldı
Kentin, otlağın ve yoz otların.
Su ile ateş alaya alır
Kurbanı ki yadsımıştık.
Su ile ateş çürütecektir
Bozuk temelini, unuttuğumuz
Mihrap ile koro yerinin.
………Bu, ölümüdür suyla ateşin.

O belirsiz saatte sabah olmadan
………Upuzun gecenin sonuna doğru
………Sonsuzun tekrarlanan sonunda
Bir kara güvercin, dili titreyerek
………Dalınca yuvaya dönüş ufkunun altına

………Ölü yapraklar teneke gibi takırdarken
Asfalt üzerinde, başka ses yokken hiç,
………Dumanlar yükselen üç bölge arasında
………Birine rastladım, yürüyordu, aylak ve ivecen,
Sanki sürükleniyordu metal yapraklar gibi
………Kentin tanyeli önünde, karşı koymadan.
………Ve ben yeğlemişken başım önde yürümeyi,
Bu, irdelemeyi gösterir ki onunla meydan okuruz
………Alaca karanlıkta ilk rastlanan yabancıya,
………Birden gözüme ilişti birkaç ölü öğretmen,
Onları tanırdım, unutmuşum, şöyle böyle hatırladım,
………Tek tek hepsini; derin yüz çizgileriyle
………Tanıdık ve bileşik bir hayaletin gözleri,
Hem içten, hem de kimliği belirsiz.
………Onun’çin ikili bir rol üstlenip seslendim
………Ve duydum birisinin sesini: ‘Ne! Sen burada ha?’
Olmadığımız halde. Ben gene aynıydım,
………Ama kendimin bir başkası olduğunu bilerek¬
………Ve o, yeni oluşan bir yüz; ancak sözler yetti
Öncelik verdikleri tanınmayı zorunlu kılmaya.
………Ve böylece, her günkü yelin önünde,
………Çekişmeyecek kadar birbirine yabancı,
Uyum içinde bu kesişme zamanında
………Bir yerde buluşamamanın, ne önce, ne sonra,
………Adımladık kaldırımları bir ölü yürüyüş koluyla.
Dedim: ‘Duyduğum şaşkınlığa düşmek kolaydır,
………Ama kolaylık nedenidir şaşkınlığın. Onun’çin konuş:
………Kavramayabilir, hatırlamayabilirim.’
Dedi: İstekli değilim tekrarlamaya
………Düşüncelerimle kuramlarımı, unuttuğun.
………Bir işe yaradı onlar: Bırak yarasınlar.
Seninkiler de öyle, ve yakar, bağışlansınlar
………Başkalarınca, nasıl yakarıyorsam sana bağışla diye
………Kötüyü ve iyiyi. Son mevsimin meyvesi yendi
Ve tam doyan hayvan tekmeleyecektir boş helkeyi
………Çünkü bıldırın sözleri bıldırın dilindedir
………Ve gel-yılın sözleri bir başka ses bekler.
Ama yolculuk şimdi hiç engel çıkarmadığından
………Ruhlara, yatıştırılmamış ve yabancı,
………İki dünya arasında, birbirine çok benzer,
Ve sözler bulurum, söylemeyi hiç düşünmediğim,
………Caddelerde, bir daha gezinmeyi hiç düşünmediğim,
………Uzak bir kıyıda bıraktığım zaman gövdemi.
İlgimizi çeken konuşmadır ve konuşma bizi
………Oymakların ağzını arıtmaya zorladığından
………Ve aklı uzgörüye yönelttiğinden,
Bırak açıklayayım yaşlılığa saklanan yetenekleri
………Taçlandırmak için hayat boyu süren çabaları.
………Önce, ölen duyuların soğukça sürtünmesi
Kendinden geçmeksizin, hiçbir şey sözermeden
………Gölge meyvenin acımsı tatsızlığından başka,
………Gövde ve ruh başlarken birbirinden ayrılmaya.
Sonra, bilinçli hadımlığı öfkenin
………İnsanın aptallığına, ve yırtılışı
………Kahkahanın, eğlenmeyi durduran şeye.
Ve en son, tekrarlamanın burucu acısı
………Ne yapmış ve ne olmuşsan; utancı
………Sonradan açıklanan güdülerin, ve kavramak
Ne varsa kötü yapılan, hem de başkalarının zararına,
………Ki erdemlerin deneyimi sanırdın eskiden.
………Evet, soytarının onaması yaralar ve onur lekelenir.
Sabrı tükenen ruh günahtan günaha
………İlerler, bağışlanmadıkça o arıtan ateşce,
………Orada ölçülü davranmalısın, bir dansör gibi.
Gün ağarıyordu. Çirkinleşen caddede
………Ayrıldı benden, bir tür vedalaşmayla,
………Ve gözden yitti borular öterken.


III
Üç durum vardır ki çok kez benzer görünürler
Ama bambaşkadırlar, aynı çitte gelişseler de:
Bağlılık kendine, şeylere ve kişilere; kopukluk
Kendinden, şeylerden, kişilerden ve aralarında büyüyerek, kayıtsızlık,
Ölüm nasıl benzerse hayata benzer öbürlerine,
İki hayat arasında olarak - çiçeklenmeden, arasında
Canlı ve ölü ısırganların. Anıların kullanımıdır bu:
Kurtuluş için - aşkın azlığı değil de aşkın
İstekten öte gelişmesi ve böylece kurtuluş
Geçmişten de gelecekten de. Böylece bir vatan aşkı
Kendi eylem ortamımıza bağlılık halinde başlar
Ve sonunda o eylemi pek önemsiz bulur,
Hiç de önemsiz değilken. Tarih kölelik olabilir,
Tarih özgürlük olabilir. Şimdi yok oluyorlar, bak,
Yüzler ve yerler, onları elbette seven benlikleriyle,
Üne kavuşmak, yücelmek için, bir başka düzende.
Günah gereklidir, ama
Hepsi iyi olacak, ve
Her türlü şey iyi olacak. Gene düşünürsem bu yeri,
Ve insanları, çoğu övgüye değmez,
Değil yakın hısımları ya da iyiliği,
Ama kendine özgü bazı dâhileri,
Hepsi etkilenmiş sıradan bir dâhiden,
Bölündükleri bir çekişmede birleşmişler;
Düşünürsem bir kralı gün batarken,
Üç adamla nicelerini, darağacında,
Ve bazılarını ki ölüp unutuldular
Başka yerlerde, burada, ülke dışında,
Ve birisini ki ölürken kör ve sessizdi,
Ne diye övüp onurlandırmalıyız
Bu ölü insanları ölenlerden daha çok?
Çanları geçmişe doğru çalmak değildir bu,
Ne de bir büyüdür
Hayalini çağırmak için bir Gülün.
Eski hizipleşmeleri canlandıramayız
Eski politikaları yenileyemeyiz
Ya da antik bir davulu izleyemeyiz.
Bu insanlar, ve onlara karşı çıkanlar
Ve onların karşı çıktıkları
Onaylarlar sessizlik anayasasını
Ve toplanırlar tek bir partide.
Talihlilerden ne kaldıysa bizlere
Biz almışızdır yenilenlerden
Bırakmak zorunda olduklarını - bir simge:
Bir simge, ölümde yetkinleştirilen.
Ve hepsi iyi olacak, ve
Her türlü şey iyi olacak
Arıtılmasıyla güdülerin
Bizim yakarma yerimizde.


IV
Dalışa geçen kumru havayı yarar
Akkor halindeki dehşetin aleviyle,
Ve o alevin dilleridir ilân eden
Tek kurtuluşu günah ve yanlılıktan.
Tek umut, yoksa, tek umutsuzluk

………Ceset için odun seçmededir, seçmede-
………Kurtarılmak için ateşten ateşle.

Kim buldu öyleyse üzgüyü? Aşk.
Aşk pek tanınmamış bir Ad’dır
O ellerin ardında, hep örüp durur
Dayanılmaz alevden gömleği,
Onu da insan gücü çıkaramaz.
Biz yalnız yaşarız, ah ederiz işte
Tüketilerek ya ateşle ya da ateşle.


V
Başlangıç dediğimiz çoğunlukla son’dur
Ve sona erdirmek başlangıç yapmaktır.
Son, yola çıktığımız yerdir. Ve her cümlecik
Ve cümle ki doğrudur (yani her sözcük yerindedir,
Ötekileri tamamlamak için yerini alır,
Sözcük, ne çekingen, ne de gösterişçi,
Eskilerle yeniler arasında kolay bir ilişki,
Halkın sözcüğü doğru, kabalaşmaksızın,
Resmi sözcük kesin, fakat bilgiççe değil,
Çiftlerin hepsi birlikte dans ederek)
Her cümlecik ve her cümle bir son ve başlangıçtır,
Her şiir bir yazıt. Ve herhangi bir eylem
Bir adımdır idam kütüğüne, ateşe, denizin gırtlağına
Ya da okunamayan bir taşa: ve bu, çıkış yerimizdir.
Biz ölürüz ölenlerle:
Bak, ayrılıyorlar, ve biz onlarla gidiyoruz.
Biz doğarız ölülerle:
Bak, dönüyorlar, ve bizi de getiriyorlar.
Gülün zamanıyla porsukağacının zamanı
Eşit sürelerdir. Tarihi olmayan halk
Kurtarılamaz zamandan, çünkü tarih bir düzenidir
Zamansız anların. Öyleyse, ışıklar zayıflarken
Bir öğleden sonra kışın, sessiz bir tapınakta
Tarih şimdidir ve İngiltere’dir.

……Resmiyle bu Aşkın ve sesiyle bu Çağrının

……Geri kalmayacağız araştırmaktan
Ve bütün araştırmalarımızın sonu
Yola çıktığımız yere varmak
Ve orayı ilk kez tanımak olacaktır.
Bilinmeyenler içinde, hatırlanan kapı

Ki toprağın sonu bıraktı bulunsun diye,
Bir yerdir ki başlangıç idi;
En uzun nehrin kaynağında,
Sesi, gizlenmiş çavlanların
Ve elma ağacındaki çocukların
Bilinmez, çünkü aranmamıştır
Ama duyulmuştur, yarı duyulmuş, denizin
Durağanlığında iki dalga arası.
Hemen şimdi, buraya, şimdi, hep
Bütünüyle bir yalınlık hali
(Her şeyden ucuza patlamayan)
Ve hepsi iyi olacak ve
Her türlü şey iyi olacak
Alevin dilleri bükülünce
Taçlanmış ateş yığınının içine
Ve tek varlık olunca ateşle gül.


T.S. Eliot
Çeviri: Suphi Aytimur 
Çorak Ülke-Dört Kuartet / Adam Yayınları

Simeon’a Bir Şarkı

Efendim, Roma sümbülleri çiçeklenir kâsede
Ve kış güneşi emekler karlı tepelerde;
İnatçı mevsim sürmekte.
Hayatım hafiftir, bekler ölü rüzgârı,
Elimin sırtındaki bir tüy misali.
Güneş ışığında toz ve köşelerde hatıra
Bekler ölü ülkeye doğru soğuk esen rüzgârı.

Bahşet bize barışını.
Dolandım uzun yıllar bu şehirde,
Tuttum inancımı ve orucumu, kol kanat gerdim yoksula,
Onuru ve rahatlığı hem verdim hem de aldım.
Asla reddedilmedi kimse benim kapımdan.

Gelip çattığında kederin zamanı
Kim hatırlayacak çocuklarımın çocuklarının yaşayacağı evimi?
Keçi patikasından gidecekler, ve tilkinin evine,
Firar edecekler yabancı yüzlerden ve yabancı kılıçlardan.

İplerin ve kırbaçların ve dövünmelerin zamanından önce
Bahşet bize barışını.
Issız dağın duraklarından önce,
Anaç kederlerin muayyen saatinden önce,
Ölümün bu doğum mevsiminde şimdi,
Çocuk, henüz söylenmemiş ve zımni Söz,
Bahşetsin İsrail’in tesellisini
Yarını olmayan seksen yaşındaki birine.

Sözüne göre,
Methedecekler seni ve ıstırap çekecekler her nesilde
Şanla ve alayla,
Işık üstüne ışık, tırmanır azizin merdivenine.
Bana göre değil şehitlik, düşüncenin ve duanın vecdi,
Bana göre değil nihai önsezi.
Bahşet bana barışını.

(Ve bir kılıç delip geçecek yüreğini,
Seninkini de).

Usandım kendi hayatımdan ve benden sonrakilerin hayatlarından,
Ölüyorum kendi ölümümde ve benden sonrakilerin ölümlerinde.
Bırak gitsin
Kurtuluşunu görmüş uşağın.


T.S. Eliot (1888-1965)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


Gerontion

Thou hast nor youth nor age
But as it were an after dinner sleep
Dreaming of both. (*2)

Buradayım işte, kurak bir ayda yaşlı bir adamım,
Bir oğlan kitap okurken, beklerim yağmuru.
Ne sıcak kapılardaydım
Ne de boğuştum sıcak yağmurda
Ne de dizlerim tuzlu bataklıklardaydı; pala sallamadım,
Sinekler ısırmadı beni, boğuşmadım.
Çürümüş bir evdir evim,
Ve ev sahibi, pencerenin denizliğine çömelmiş o Yahudi
Yumurtlanmış Antwerp’te bir meyhanede,
Kuluçkalanmış Brüksel’de, katmerlenmiş ve soyulmuş Londra’da.
O keçi öksürür geceleri yukarıdaki tarlada;
Kayalarda, yosunda, taştaki otta, hurdada, tezekte.
Kadın mutfak işlerini yapar, çay yapar,
Hapşırır akşama doğru, dürter huysuz olukları.

Ben bir yaşlı adam,
Bir donuk kafa rüzgârlı alanlarda.

İşaretleri mucizeler olarak algılarız. “Bir işaret gönder bize”: (*3)
Bir sözdeki söz, bir söz söyleyemeden, (*4)
Sarmalanmış karanlıkla. Yılın ergenlik çağında
Geldi o kaplan Mesih.

Baştan çıkmış Mayıs’ta, kızılcık ve kestane, çiçeklenen erguvan,
Yenmek için, bölüşülmek için, içilmek için
Fısıltılar arasında; Bay Silvero tarafından
Okşayan ellerle, Limoges’te (*5)
Bütün gece yandaki odada yürüyen kişi;
Hakagawa tarafından, Titianların arasında eğilmiş; (*6)
Madam de Tornquist tarafından, o karanlık odada
Değiştiriyor mumları; Fräulein von Kulp
Döndü salonda, kapıda bir el. Boş mekikler
Örer rüzgârı. Yok benim hayaletlerim, (*7)
Bir yaşlı adam cereyanlı bir evde
Altında rüzgârlı bir tepeciğin.

Bunca bilgiden sonra, ne bağışlaması? Düşün şimdi
Tarihin bir çok hin dehlizleri vardır, uyduruk geçitleri
Ve çıkışları, fısıltılı hırslarla aldatır,
Yönlendirir bizi kibirlerle. Düşün şimdi
Dikkatimiz dağılmışken verir bize
Ve verdiği şeyi de öylesi çevik bir şaşkınlıkla verir
Ki veriş teşne olur özleme. Çok geç verir
İnanılmayan şeyi, yahut eğer hâlâ inanılıyorsa,
Hafızada sadece, yeniden hatırlanmış şehvet. Çok yakında verir (*8)
Zayıf ellere, vazgeçilebileceği düşünülmüş olan şeyi
Reddediş bir korku yaratana dek. Düşün
Ne korku ne de cesaret kurtarır bizi. Tuhaf tutkuların
Babasıdır kahramanlığımız. Erdemler
Salınır üstümüze arsız suçlarımız tarafından.
Bu gözyaşları silkelenmiştir öfke taşıyan ağaçtan. (*9)

Yeni yıla atlıyor kaplan. Biziz parçalayıp yuttuğu. Düşün nihayet
Varamadık neticeye, ben
Katılaşırken kiralık bir evde. Düşün nihayet
Yapmamıştım bu işi amaçsızlıkla
Ve bu geri geri giden iblislerin zorlamasıyla (*10)
Yapılmış bir şey değil.
Seninle bu konuda dürüstçe görüşmek isterim.
Yüreğine yakın olan ben uzaklaştırıldım oradan
Dehşette kaybederek güzelliği, sorgudaki dehşette.
Yitirdim şehvetimi: niye koruma ihtiyacı duyayım ki
Korunan her şey yozlaştırılmak zorunda olduğundan?
Yitirmiştim görmeyi, koklamayı, duymayı, tat almayı ve dokunmayı:
Daha yakınına gelebilmek için nasıl kullanabilirdim duyuları?

Binlerce küçük düşüncelerle bunlar
Uzatırlar onların serin çılgınlıklarının faydasını,
Tahrik ederler zarları, duyu serinletildiğinde,
Keskin soslarla, çoğaltmak çeşidi
Aynaların sahrasında. Ne yapmak ister örümcek,
Askıya almak mı işlerini, buğdaybiti
Sonraya bırakır mı? De Bailhache, Fresca, Bayan Cammel, dönendiler
Titreyen Ayı’nın pençesi ötesinde
Parçalanmış atomlarda. Rüzgâra karşı martı, Belle Isle’nin (*11)
O rüzgârlı boğazlarında, yahut akarken o Burun’da, (*12)
Kardaki beyaz tüyler, Körfez’in istekleri,
Ve bir yaşlı adam sürüklenir Tropik rüzgârlarla
Uykulu köşelere.

O evin kiracıları,
Kuru beyindeki düşünceler kuru bir mevsimde.




T.S. Eliot (1888-1965)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çevirenin notları:
(*1) Gerontion, “küçük yaşlı adam” anlamına gelmektedir. Sözcük kökeni olarak Grekçe “yaşlı adam” anlamına gelen “geron”dan türetilmiştir. 1920 yılında yazılan Gerontion şiiriyle Eliot’un şairliğindeki İsevî dönemin başladığını gözlemleyebiliriz. Ayrıca, daha sonra “Çorak Ülke” şiirinde daha detaylı ele alınacak olan şüphe/inanç ve yağmur/kuraklık karşıtlıklarını da “Gerontion” şiirinde gözlemleyebiliriz.
(*2) Ne gençliğin ne de yaşlılığın sahibisin / Fakat neredeyse bir öğle uykusunda gibi / İkisini de düşlersin. Shakespeare’in ”Measure for Measure” adlı piyesinden (III.1.32-34)
(*3) ”Ya ağacı iyi, meyvesini de iyi sayın; ya da ağacı kötü, meyvesini de kötü sayın. Çünkü her ağaç meyvesinden tanınır. … Çünkü ağız yürekten taşanı söyler. İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik çıkarır. Kötü insan, içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır.” (Matta, XII, 12: 33-35) .
(*4) “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Hayat O’ndaydı ve hayat insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar ve karanlık O’nu alt edememiştir.” (Yuhanna, I, 1: 1-5)
(*5) Limoges: Fransa’nın orta bölgesinde bulunan porselenleriyle ünlü bir kent.
(*6) Titianlar, 1477-1576 yılları arasında yaşamış, tam adı Tiziano Vecelli olan fakat Titian olarak bilinen Venedigli portre ve dinsel konular ressamı tarafından yapılmış resimler anlamındadır.
(*7) “Günlerim çulhanın mekiğinden daha tez, / Ve bir ümit olmaksızın tükenmekteler.” (Eyüp, VII, 7:6) .
(*8) Shelley’in “Adonais”i: John Keats’in ölümü üstüne: ‘Çok yakında, ve güçsüz ellerle” (Too soon, and with weak hands.’)
(*9) Öfke taşıyan ağaç: iyiyi ve kötüyü öğreten bilgi ağacı. Bu ağacın meyvesini yemeleri üzerine Tanrı, Adem ile Havva’yı Cennet’ten kovarak ölüm ve acının bulunduğu dünyaya sürmüştür.
(*10) Geleceği görebilenleri “Cehennem”e yerleştirmiştir Dante. Ve ceza olarak onları geri geri yürümeye zorlamıştır.
(*11) Belle Isle: Labrador ile Newfoundland arasındaki bir ada.
(*12) Burun: Tierra del Fuego, Şili, Güney Amerika’nın en güneyindeki nokta. Charles Darwin’in “Voyage of the Beagle” adlı yapıtında “ölümün mekânı” olarak tanımlanmıştır.


La Figlia che Piange

O quam te memorem virgo… 

Dur merdivenin en üst basamağında
Yaslan bir bahçe vazosuna –
Ör, ör gün ışığını saçlarında –
Sarıl çiçeklerine acılı bir şaşırmayla –
Fırlat hepsini yere ve dön
Gözlerindeki firari bir içerlemeyle:
Fakat ör, ör gün ışığını saçlarında.

Böylece bırakabilirdim o adamı,
Böylece bırakabilirdim o kadını durup yas tuttuğu yerde,
Böylece bırakabilirdi adam
Ruhun yarılmış ve yaralanmış bedeni bırakışı gibi,
Zihnin kullandığı bedeni bırakıp gitmesi gibi.
Bulmalıyım
Işıklı ve marifetli eşsiz bazı yolları,
İkimizin de anlayabileceği bazı yolları,
Bir gülüş ve tokalaşma gibi sıradan ve vefasız.

Dönüp gitti kadın, fakat sonbahar havasıyla
Günler boyu zorladı imgelemimi,
Günler ve saatler boyu:
Omuzları üstünde saçı ve çiçeklerle dolu kucağı.
Ve merak ederim birlikte nasıl olurlardı!
Yitirmiş olmalıyım bir davranışı ve duruşu.
Bazen bu düşünceler şaşkına çevirir hâlâ
Tedirgin gece yarılarını ve öğle uykusunu.

T.S. Eliot 
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

İçre

Çocuğum geceleri hatıran
Tamamlar yarım kalmış masallarımı.
Renk içinde mevsimler hatırlarım,
Mevsimler ki okşar dallarımı.

Çocuğum, sabahları mektebin,
Çınlar uzak camiler gibi içimde.
Ki ben bir akşamüstü terk ettim,
Aşka ait arzular, kimde?

Çocuğum öğleüstü elbisen,
Parlar, vakta ait, nur gibi.
Garip gölgelerde sandallar dolaşır,
Ve bir nedamete bağlar dalgalar, kalbi.

Ve hayatı dehşetle hissederim
Bahçendeki ağaçlar uyudu mu?
Çocuğum geceleri yatağın,
Çağırır bir ninniye, vücudumu.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Rüzgârlı Bir Gece Rapsodisi

Saat on iki.

Aysı bir bireşimde tutulmuş
Sokakların kapsamı boyunca,
Fısıldanan aysı tılsımlar
Eritir belleğin döşemelerini
Ve onun bütün belirgin ilişkilerini,
Bölümlerini ve kesinliklerini,
Geçtiğim her sokak lambası
Çalar kaderci bir davul misali,
Ve karanlığın alanları boyunca
Hafızayı sarsar gece yarısı
Nasıl sarsarsa bir deli ölü bir sardunyayı.

Saat bir buçuk,
Titredi sokak lambası,
Söylendi sokak lambası,
Dedi ki sokak lambası,
“Bir sırıtış gibi
Kendisine açılan kapının ışığında
Sana doğru duraksayan şu kadına dikkatle bak.
Görürsün giysisinin kenarı
Yırtılmıştır ve lekelenmiştir kumla,
Ve görürsün gözünün kenarı
Kıvrılır eğri bir topluiğne gibi.”

Hafıza fırlatır yukarı yüksek ve kuru
Kıvrılmış şeylerin bir kalabalığını;
Aşınmış, pürüzsüz ve parlatılmış
Bir dal kıvrılmış kumsalda,
Sanki vazgeçmiş dünya
İskeletinin gizinden,
Kaskatı ve beyaz.
Kırık bir zemberek bir fabrika avlusunda,
Kuvvetin terk ettiği biçime tutunmuş pas
Çetin ve kıvrımlı ve çatırdamaya alesta.

Saat iki buçuk,
Dedi ki sokak lambası,
“Kendisini olukta yassılaştırmış kediye dikkatle bak,
Çıkartır dilini
Ve siler süpürür bir parça küflü tereyağını.”
Çocuğun eli de öyle, kendiliğinden,
Çaktırmadan cebe atar rıhtımda dönenen bir oyuncağı.
Hiçbir şey göremedim çocuğun gözü ardında.
Işıklı panjurlar arasından dikizlemeye çalışan
Gözler görmüştüm sokakta,
Ve bir yengeç bir öğle sonrasında bir havuzda,
Kendisini tuttuğum çubuğun ucunu kavramış,
Sırtında deniz kabuklarıyla yaşlı bir yengeç.

Saat üç buçuk,
Titredi lamba,
Karanlıkta söylendi lamba.
Mırıldandı lamba:
“Dikkatle bak aya,
La lune ne garde aucune rancune, (*)
Belli belirsiz göz kırpar,
Köşelere gülümser.
Çimenin saçını düzler.
Hafızasını kaybetmiştir ay.
Soluk bir çiçek bozuğu çopurlaştırır yüzünü,
Eliyle kıvırır toz ve bayat kolonya kokan
Kağıttan bir gülü,
Beyninde mekik dokuyan
Bütün o kadim gecesel kokularla yalnızdır.
Hatırlanır
Güneşsiz kuru sardunyalar
Ve çatlaklardaki toz,
Sokaklardaki kestane kokuları
Ve kadınsı kokular panjurları kapalı odalarda
Ve sigaralar koridorlarda
Ve kokteyl kokuları barlarda.”

Dedi ki lamba,
“Saat dört,
İşte kapının numarası.
Hafıza!
Anahtar sende.
Yayar merdivene bir haleyi küçük lamba,
Yukarı çık.
Yatak açık; diş fırçası asılı duvarda,
Ayakkabılarını koy kapıya, uyu, hazırlan hayata.”

Bıçağın son kıvrılışı.

(*) Ay kin beslemez asla.

T.S. Eliot (1888-1965)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Karl Marx'ın Paul Lafargue'a Mektubu

Azizim Lafargue,

Aşağıdaki gözlemleri yapmama izin vereceğinizi umuyorum:

1. Eğer kızımla olan ilişkilerinizi sürdürmek istiyorsanız, "kur yapma" yönteminizi yeniden gözden geçirmeniz gerekir. Gayet iyi biliyorsunuz ki, henüz verilmiş bir söz yoktur ve hiçbir şey de kesinleşmemiştir. Hatta Laura, sizin usulüne uygun şekilde nişanlınız olmuş olsaydı, yine de söz konusu işin uzun vadeli olduğunu unutmamanız gerekirdi. Çok fazla bir samimiyetin alışkanlıkları iki sevgilinin çetin tecrübeler ve ıstırap anlarıyla dolu olarak geçirecekleri ve zorunlu olarak da uzun bir süre aynı yerde oturacakları oranda yön değiştireceklerdir.

Yalnızca bir haftanın jeolojik devresi içinde, bir günden diğerine değişen davranış değişikliklerinizi dehşetle izledim. Fikrimce, gerçek aşk, ihtiyat, tevazu ve hatta aşığın putuna karşı olan çekingenliğinde ortaya çıkar; fakat asla ihtiras içinde kendini kapıp koyvermeyle ve vaktinden önce gelişen bu samimiyetin gösterileriyle değil...

Eğer melez mizacınızı müdafa edecekseniz, kızımla davranışlarınız arasına aklımı koymak da benim görevimdir.Eğer onun yanındayken, Londra meridyeniyle uyan bir şekilde sevmeyi bilmiyorsanız, onu uzaktan sevmeye rıza göstermek zorunda kalacaksınız.

2. Laura'yla olan ilişkilerinizi kesin olarak düzenlemeden önce, ekonomik durumunuz üzerine ciddi açıklamalara ihtiyacım var. Kızım işleriniz hakkında bilgi sahibi olduğumu zannediyor. Halbuki yanılmakta. Bu sorunu şimdiye kadar ortaya atmadım çünkü kanımca bu girişimin sizden gelmesi gerekirdi. Biliyorsunuz ki, elimde avucumda ne varsa hepsini ihtilalci savaşta tükettim. Buna pişman değilim. Tersine, eğer yeniden hayata başlama durumunda olsaydım, yine aynı şekilde hareket ederdim. Yalnız, evlenmezdim. Gücüm yettiğince, anasına hayatı zehir eden zorluklarda kızımı kurtarmak istiyorum. Bu iş benim doğrudan müdahalem olmaksızın (bu benim açımdan bir zayıflıktır) ve size olan dostluğumun kızımın hareketlerini etkilemeksizin hiçbir zaman bugünkü haline gelemeyeceğine göre, üzerimde ağır bir şahsi sorumluluk taşımaktayım.

Şu anki durumunuza gelince, aramadığım, fakat buna rağmen elime geçen bilgiler pek tatmin edici değil. Fakat bunu bir kenara bırakıyorum. Genel durumunuza gelince, henüz öğrenci olduğunuzu, Fransa'daki kariyerinizin Liege olayı nedeniyle yarı yarıya kırılmış bulunduğunu, İngiltere'ye alışmanız için en gerekli araç olan dilin sizde çok eksik bir unsur olduğunu ve en iyi halde bile başarı ihtimallerinizin (?) ne kadar şüpheli olduğunu biliyorum.

Gözlemlerimden çıkardığım sonuca göre, ateşli faaliyet başlangıçlarınıza ve iyi niyetinize rağmen, tabiat olarak çalışkan değilsiniz. Bu şartlar dahilinde, kızımla birlikte hayat gemisine binebilmeniz için size dışarıdan destek gerekecek.

Ailenize gelince, hiçbir şey bilmiyorum. Bir miktar zenginliğe sahip olduklarını farzetsek bile, bu onların sizin için fedakarlığa katlanmaya pek hevesli olduklarını kanıtlamaz. Hatta onların sizin bu evlilik projenizi nasıl karşıladıklarını bile bilmiyorum.

Tekrar ediyorum, bütün bu noktalar hakkında bana olumlu açıklamalar gerekiyor. Zaten hayata gerçekçi şekilde bakan siz de, kızımın geleceğine iealist bir görüş açısından bakmamı beklemezsiniz. Şiiri ortadan kaldırmayı düşünecek derecede müsbet bir kişi olan sizin, kızımın zararına olacak şekilde şairane davranışlarda bulunmamanız gerekir.

3. Bu mektuptan doğabilecek bütün yanlış anlamaları önlemek için, size şunu bildiririm ki, hemen şimdi evliliği akdetme iktidarına sahip olsaydınız bile, bu yine olmazdı. Kızım redderdi. Ben de bizzat bu işe itiraz ederdim. Evlenmeyi düşünmeden önce olgun bir adam olmanız ve hem sizin hem de kızım için uzun bir tecrübe devresi gerekiyor.

4. Bu mektubun sırrı ikimizin arasında kalırsa çok memnun olurum.

Cevabınızı bekliyorum.

En iyi dileklerimle.

Karl Marx


Sorgu

Yolun ötesine geçebilirdik, ama duraksadık,
Derken devriyeler geldi
Komutanları sorumlu ve kararlı,
Asık yüzlü ve kayıtsız öbürleri.
Beklerken sorgulama başladı. Her şeyin
Hemen açıklanması gerekiyormuş,
Kimmişiz, neciymişiz, nereden geliyormuşuz,
Amacımız neymiş, kimin adına,
Kime karşı çalışıyormuşuz.
Sorular, sorular.
Durup yanıtladık bütün gün;
Yolun öbür yanında, çitin ötesindeki
Aldırışsız âşıkları seyrettik
Bir başka yıldızda el ele dolaşan çiftleri,
Seslensek, bizi duyacak kadar bize yakın.
Yanıtlarımızı, davranışlarımızı
Seçecek durumda değiliz burada,
Az ötede aldırışsız âşıklar dolaşsa,
Kaygısız tarla çok yakınımızda da olsa.
Tam sınırdayız,
Nerdeyse tükendi dayanma gücümüz
Ve hâlâ sürüyor sorgulanmamız.

Edwin Muir

Ölen Çocuk

Hem dost, hem düşman evren,
Doldurdum yıldızlarını keseme,
Veda, veda ediyorum sana.
Bırakıp bırakıp seni böyle
Gitmek bir mucize kuşkusuz,
Babamın söylediğine göre.

Sen öyle büyük, ben öyle küçüğüm ki :
Ben bir hiçim, sense her şey
Ben hiç olduğum için böyle,
Gidebilirim yoluma. Yükselmeden,
Düşmeden, çünkü hiç kımıldamazsam eğer,
İzim kalmaz gününde.

Bazı anılar kalır, diyorlar
Öteki yerde, yağmurda çimen
Toprakta ışık, denizde güneş,
Geçici bir iyilik, hayalet gibi bir yüz,
Ama kararıyor dünya. Bir yer yok
Ne kendisine, ne de hayaletine.

Baba, baba, korkuyorum bu havadan
O uzak yanından umarsızlığın,
O soğuk, soğuk yerden esen.
Hangi ev, hangi destek, hangi el?
Bakıyorum sonsuzluk hiçlikle dolu,
Ve şu koca yer yuvarlağı zayıflıyor, eskiyor.

Tut elimden, sıkı tut - ben değişiyorum!
Tut ki, elinde elim artık hiç değişmesin
Seninki değişse bile. Sen burada, ben orda,
El ele umarsız iki yaprak -
Bilmiyordum ölümün bu kadar garip olduğunu.

Edwin Muir

Bir Ayağım Cennette

Bir ayağım cennette, durup
Bakıyorum karşı kıyıya.
Dünyada koca gün sona ermek üzere,
Ama ne garip ektiğimiz şu tarlalar
Sevginin ve nefretin tohumlarıyla.
Zamanın emeğine rahat vermiyor zaman,
Hiçbir şey ayıramıyor artık
Buğdayla burçağı yan yana biten.
Saplara sessizce dolanan
O süs otları; bunlar bizim işte.
Kötülükle iyilik yan yana
Hasadını toplayacağımız
Hayır ve günah tarlalarında.

Gene de cennetten sürüyor kök
Başlayan gün gibi tertemiz.
Zaman'toplayıp yemişlerini
Yakıyor o ilk yaprağı
Korkunun, acının biçiminde
Kış yollarında uçuşan.
Ama aç tarlayla kararmış ağaç
Çiçek açıyor bilinmeyen cennette.
Acının, iyiliğin tomurcukları
Yalnız bu karanlık tarlalarda açıyor.
Cennet nasıl bilebilir
Umudu ve inancı, acıma ve sevgiyi
Gömülü kalmışsa hep
Bellek buluncaya dek kendi definesini?
Cennette hiç bu garip mutluluklar
Yağmaz şu bulutlu göklerden.

Edwin Muir

Bakın! Bir Çocuk Doğdu

Taşları sanki birdenbire değişen ve umutla,
Kendileri gibi somut bir umutla, içgüdüye dönüşen
Bir evi ve o evin güzel bir sıcaklıkla ısınan havasını düşündüm;
Sevgi ve özlem dolu canların sıcaklığını,
Bir çocuğun doğumunu bekleyen o eve egemen gülümseyen kaygıyı.
Duvarlar kulak kesilmiş, fısıltıyla konuşuyordu herkes.
Yalnız ananın hakkıydı inlemek ve yakınmak.
Sonra da bütün dünyayı düşündüm. Kimin umurunda onun çabası,
Kim kucaklamak ister onu böyle bir sıcaklıkla?
O soylu amaca hiçbir katkısı olmayan kısır kalabalığın
Korkunç şamatası duyuluyor ve gelecek belirsiz.
Sakat bir doğum bu, o sıcacık evde, anasının karnında dönen
Ve daha şimdiden yaşamaya başlamak ve bir balık gibi
Tarihin akışına sıçramak için en uygun koşulları arayan,
Zamanı gelince de olgun bir meyve gibi dünyaya düşecek
O çocuğunkine hiç benzemeyen.
Ama nerede o Geçmiş, dönüp de Zamana gülümseyerek
Gözyaşları içinde yeni doğan oğluna seslenir gibi “Seni seviyorum,” diyecek?

Hugh MacDiarmid

Satıhta

Rüzgâr çürüdü, yelkenler fora!

Kayıyor ılık, peltemsi sıvıda
âteş gemisi ağır salınımlarla.
Açtığı yarık, o mecâlsiz, hâre
si yitmiş dalga, kapanıyor
hemen ardında.
Anla, izi kalmaz hiçbir
yolculuğun buralarda.

İskandil ulaşamıyor dibe. Kadim
kalıntılara. Meçhûl metaller gibi
uyuyor derinde, akkor arzular da.

Kutbu yok, kıblesi yok, yıldızı yok!
Nihayetsiz bir sefere çıkarken...
Yol, nedir ki yolcudan başka?

İşte teknem soğudu, saplanıyor pıhtı
laşan sıvıya. Meğer böyle hız keser
Miş her yol alış, bu ağdalı, bu yapış
kan asırda.

Tayfalar ki içli harflerdir, dalgın,
karanlık bir unutuşa benzeyen
maceramızda.

Şiir, ey mutlu fosil. Yırtık hayal
kalyonu. Süslü batık

İliştirilir bir gün elbet asri
hayat koleksiyonuna. Ne fayda?
Dilim ki nicedir tenime ezâ!

-Her şey o kadar apaçık ve satıhta!


Vural Bahadır Bayrıl

05 Ekim 2021

Korkuyu Beklerken

Fakat aramızda bir gerginlik olduğunu da sezmiyor değildim. Yalnız ne var ki, uzun sürmüştü bu gerginlik; alışmıştım.

*

Garip kaderime gülümsedim; aynaya bakarak tabii. Tatlı bir gülümseme. Eski neşemi kaybetmediğimi göstermek için. Sonra durgunlaştım. Neden? Unuttum. Dur, hayır; unutmadım. Yalnız kaldıkça, yalnız kalmaktan korktukça... Aynadan uzaklaştım; fakat, biliyordum, böyle bir düşünceydi. Köpekler sinirimi bozdu, şimdi kendime gelirim. Buldum: Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor. Bu sefer gerçekten gülümsedim. İster görün, ister görmeyin; gülümsedim işte. Her şeyimi kaybetmedim daha; çıkmayan candan ümit kesilmez, havlayan köpek ısırmaz. Hay Allah kahretsin!

*

Çünkü zarfım yoktu evde. Çünkü kimseye mektup yazmadım. Çünkü kimse bana mektup yazmazdı. Korktum. Çünkü, 'demek ki' diyemeyeceğim bir yerlere gelmiştim. İçime bir ağrı saplandı. Ne olurdu bir 'demek ki' daha diyebilseydim. 

*

Hemen okumadım. Beni bu kadar heyecanlandırmış olan bir şeyi, koridorda, ayak üstünde harcamaya gönlüm razı olmadı. Salona girdim, bütün ışıklan yaktım, sallanır koltuğuma oturdum. Sigara paketini unutmuştum ceketimin cebinde. Yarabbim! Her şeyi birden hiç akıl edemeyecek miydim? Sigarayı, acele etmeden yaktım, bir iki nefes çektim. Gerçek heyecanım geçmişti; kendimi ancak düşünerek heyecanlandırabilirdim artık. 

*

Yakında oturan bir yabancı var mıydı? Yürürken başını, kurumuş yapraklardan kaldırarak biraz çevrene baksaydın bilirdin. 

*

Ah, ne kadar öylesiniz! İşte ben bile, bunları bilmenin ezikliği içinde, yolda bana bir şey soran bir yabancıya yardım etmek için çırpınırdım; ona, uzun uzun bir şeyler tarif ederdim. Eve dönünce de, yabancıyla konuşurken yaptığım yanlışlıkları hatırlayarak kendi kendimi yerdim.

*

Bugün biraz gariplik hissettim içimde. Otobüste biletçiye para verirken neredeyse gülümseyecektim.

*

Adres kısmını karıştırdım. Bazı isimleri artık silmeliydim; hayır, yeni bir deftere geçirmeliydim. Bütün hayatım ayıklamakla geçti, gene de bitiremedim süprüntüleri atmayı. 

*

Yazma işini bıraktım. Esaslı bir adam olsaydım bırakmazdım. Her davranışımın yansında, başka bir heyecana kaptırıyordum kendimi. Heyecan mı? Bak bunu unutmuştum, diye mırıldandım. (Yalnız olunca insan daha rahat davranır: mırıldanır.) Klasik, yani ölü dillerle uğraşan bir üniversite öğretim üyesiydi bu arkadaşım. Öğretim üyesi. İnsanın, kartvizitine yazabileceği bir altlık, adını alttan besleyen bir destek. Bana da bir zamanlar, gel şu üniversiteye gir demişti; asistan olursun. Hayır, ben zengin olacaktım; kendi başıma yaratamadığım heyecan havasını, parayla satın alacaktım. Şimdi onun arabası var, katı var; bir insanın daha başka neyi olabilir? Ben, otobüse biniyorum; yüksek düşüncelerimi anlayamayacak kimselerle birlikte yolculuk ediyorum, yüzlerine bakıyorum: Hayır, anlamıyorlar. Üniversitedeki arkadaşım çok yorulunca, atlıyor arabasına; istediği yerde başını dinliyor. Ben sadece bir kere, otobüsle yapılan toplu bir gezintiye katıldım: Rezalet! Onun ayrıca tezleri var, yazıları ve kimsenin bilmediği ölü dilleri var; istesem de ona yetişemem. Kafamda yetişirim tabii. Sen kendini teselli et. Öğretim üyesi kim bilir ne esaslı şeyler düşünüyor şimdi? 

*

Telefona davrandım. Acaba iyi bir şey olacak mı? Hayır! dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiç bir şey çıkmaz.

*

Ne zaman vaktin var? dedi. Her zaman. Ona bu sözü söylemedim tabii. Her zaman vakti olanlara saygı duyulmaz.

*

...kelimeye vurulması çok güç olan birçok şeyi birden gözümün önünden geçiriyordum; kafamda birçok film üst üste oynuyordu. Ben bu işin içinden çıkamayacaktım. 

*

Köpeklerin yanından biraz tedirginlikle geçtim. Nedense, başlarını bile çevirip bakmadılar bana; belki de kedilerle, çöp tenekeleriyle meşgul oldukları için. Belki de dün gece bir yanlışlık oldu. Gergin oldukları bir sırada geçtim oradan. Belki, kimi görselerdi havlayacaklardı.

*

Sonunda, gururu bir yana bırakıp, yolumu sormaya karar verdim. Bazılarına, çok hızlı yürüdükleri için yetişemedim. Arkalarından koşarak Ölü Diller Bölümünü soramazdım ya. Bazı tarifler de belirsizdi: Koridorun sonu ne demekti? Bir koridor bitmeden başka bir koridor başlıyordu. Mesele çıkarma dedim kendime. Bir iki yanlış kapı açtıktan ve başlarını kaldırarak gülümseyen insanlar gördükten sonra buldum.

*

Bu arada, nasıl oldu bilmiyorum arabamı nereye bıraktığımı sordu. Yani, öylesine sordu; içinde bir kötülük yoktu. Fakat bu araba, insanlarla aramda ortak bir konuşma dili yaratılmasına engel oluyordu.

*

Ayrıca ihtiyatlı olmalı; insan, kafasındaki meseleyi durmadan düşünmeli ki sonuçla birdenbire karşılaşmasın. Yalnızlığa dayanmanın en önemli şartı, her şeye karşı hazırlıklı bulunmaktır. 

*

Kolay bir iki gün geçirdim: Geceleri başkalarına yemeğe gittim. Arada hiç boşluk bırakmadım: İşlerim için koşuştum, onları biraz düzelttim; yanıma bir kitap alarak otobüste, yazıhanede öğle tatilinde, otobüs beklerken okudum (pek bir şey anlamadım); eve geç döndüm ve yatakta Latince-İngilizce-Türkçe (dilbilgisi) çalıştım; sabahları ortalığı topladım; sinemaya gittim, reklam filmlerini bile seyrettim; arada gene kitap okudum (hayatım bir düzene giriyordu); yüksek ağaçlı yollarda yürüdüm (bir tanıdık beni görmüş, Düşünceli gördüm seni, nereye gidiyordun? dedi. Ben mi düşünceliydim?); bir gün eve dönerken yoldaki çingenelerden adını bilmediğim bir demet çiçek bile aldım.
Hemen teslim olmadım yani; fakat güzel şeylerin bir gün biteceğini biliyordum (çiçekler taze değilmiş, bir günde soldu). Bütün hayat bunlarla doldurulamazdı; bir gün düşünmek zorunda kalacaktım. 'Norgunk!' demişlerdi bana, beni uyarmışlardı (ya da dikkatinizi çekeriz gibi bir şey söylemişlerdi). 

*

Neyse, ben gidecekmiş gibi hazırlanayım (nereye?): Gitmezsem sevinirim.

*

Bütün gün kılımı kıpırdatmadım. Akşama doğru biraz bahçeye çıktım; bir sandalyenin üstünde, kitap okumaya çalıştım. Bir haftadır okumak için uğraştığım ve her birinde en çok dokuzuncu sayfaya gelebildiğim on sekiz kitaptan biriydi elimdeki. 

*

İşte savaşmadan yenilmiştim.

*

Büyük bir fırtınaya tutulmuştum. Evet, yabancılarla dolu, bana yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız başıma kalmıştım. Düşündüm. Avcuma aldığım nohutlara bakarak hayatımı, ne işe yaradığını bilmediğim zavallı yaşantımı düşündüm. Nohut ve makarna gibi, bir araya getirilemeyen parçalardan oluşan günlerime acıdım. 

*

Sonra, çalışmalarımı kısa bir süre için ertelemeye karar vererek, ortaya saçtıklarımın hepsini aceleyle eski yerlerine tıktım. Nedense, çıktıkları yerlere sığmadılar. 

*

Güneşin beni ısıtmasını, biraz canlandırmasını istiyordum. Onlar ya da ben, yenilgiye uğruyorduk. Kimin kaybettiği pek belli değildi. Çatışma açıkça olmuyordu. Gözlerim yanıyordu; güneşe, güneş ışınlarının çevremdeki yansımalarına bakamıyordum. 

*

Bir süredir biriktirdiği ve anlayışsızlığım yüzünden ortaya seremediği sözleri yığdı üstüme:

*

Sonra, fotoğraflan albümlere yerleştirmeye başladım (Tarih sırasında bazı yanlışlıklar oldu herhalde.) Yüzüm, günden güne hiç değişmediği halde (bunu, her sabah aynada yaptığım gözlemlerle biliyordum), resimler arasında vahim farklar vardı. Bu değişikliği, yüzümde izleyemediğim için üzüldüm; hiçbir şeyin gelişimini (ya da çöküşünü) izlemek mümkün olmuyordu. Fotoğraflarımda, hep bir şey düşünüyor gibiydim. (Günlük tutmalıyım; hiç olmazsa düşüncelerimin gelişimini ya da çöküşünü izlemeliyim.)

*

Ülkeme ve insanlarına kızmaya başladım: Kimsenin doğru dürüst okuduğu yoktu. Doğru dürüst hissetmesini bile beceremiyorlardı. Bu yüzden insan, duyduğu şeyleri söyleyen insanların kültürüne güvenemiyordu. 

*

Düşünme! dedim kendi kendime, düşünme. Düşünmeyi bile bilmiyorsun. Önündeki işe devam et: Birbirine benzemeyen fotoğraflarını yapıştır yan yana, bir işi de sonuna kadar götür. Ölmezsin ya. Belki de ölürdüm. Belki de ölmemek için, hiçbir işin sonuna kadar gitmiyordum. Böyle küçük çalışmaların üst üste eklenmesiyle doluyordu zaman. Ben de kelimeleri birbirine yapıştırarak yaratıyordum zamanı.

*

Aman yarabbi! Yapmam gereken ne kadar çök iş vardı! İyi ki şu mektubu almıştım. Yapacak bu kadar çok işimin olması birden sevindirdi beni: Yapmasam da önemli değildi; yapacak işlerim vardı ya. Acaba, yarım bıraktığım kitapların kaçıncı sayfasında kaldığımı hatırlayabilecek miydim? 

*

Bir yerden sevmeye devam edebilir miydim? Çünkü sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi. Ya hiç sevmemişsem bugüne kadar? Bir kitaba yeniden başlamak gibi, sevmeye yeniden başlamak pek kolay sayılmazdı herhalde.

*

Tabiattan, payıma düşen çok az şey kalmıştı. Ömrümü eşya ile geçiriyordum. 

*

Tabiatı sevdiğimi göstermek için, medeniyetten kaçan insanların görünüşüne bürünebilmek için, bu Allahın belası ıssız yerde bahçeli bir ev tutmuştum; fakat bahçeyi otlar sarmıştı. Hiçbir ağaç çiçek filan yetiştirememiştim buraya geldiğimden beri. İki kiraz ağacı da kurumuştu bu arada. Bir saksı bile koymamıştım; ne eve, ne de bahçeye. Gösterişten ibarettim. 

*

Kendime acımak istedim. Mutlak bir ümitsizliğe düşmek istedim. Belki tam düştükten sonra çıkmak kolay olurdu. Fakat, bütün bu düşündüklerimin, kelimelerden ibaret olduğunu biliyordum. Pencereye yaklaştım, başımı yukarı kaldırarak gökyüzüne baktım. Ay oradaydı. Bildiğim ay. Hayır, ben adam olmazdım. Gerçek bir acı duyduğumdan bile kuşkum vardı.

*

Hep kötü olaylar, can sıkıcı yaşantılar tekrarlanıyordu; güzellikler, bir kere görünüp kayboluyordu. 

*

Heyecanlarımı hep gelecekteki günler için saklamıştım; babam öldüğü zaman yeteri kadar üzülmemiştim, mezarın başında küçük ayrıntılara takılmıştım. Bir ağacı, kuşu filan seyrederken değil, düşünürken sevmiştim. Hayır belki de kendimi yaşanacak güzel günler için saklamamıştım: belki de sadece duygularımda her zaman biraz geç kalıyordum. Babam öldükten iki yıl sonra bir akşam üzeri, biraz üzülür gibi olmuştum. Bazı kitapların da yıllar geçtikten sonra anlamlarını sezmeye başladım. Babam ölmüştü. Eski kitapları da okuyamazdım artık. Bu konularda kendime fazla etki edemedim. Kötü bir öfke kaldı geriye; bahçedeki otların düzenlenmesine yararı olmayacak acı bir öfke. Bir kenara ittiler beni; işimiz acele, seni bekleyemeyiz dediler. 

*

Ben ucuz bir romandım. Hayır, kötü bir edebiyatın bile bir gerçekliği vardı: Can sıkıcı taklitçilikleri bile benden gerçekti. Ben yoktum; hatta ben yokum, olmadım diyemeyecek bir yerdeydim; kelimeler bile yan yana gelerek beni tanımlamak istemezlerdi. Ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana ait bir cümle, bir düşünce olsaydı. Binlerce yıldır söylenen milyonlarca sözden hiç olmazsa biri, beni içine alsaydı! 

*

Yaşasaydı acaba nasıl olacaktı? Çiçek açacak mıydı? Benden sorumluluk gitmişti. Saksıyı çukurun içine attım. Eve, yalnızlığıma döndüm.

*

Sıcak sonbahar bitmişti, birden serin bir sonbahar gelmişti. Bu şehirde yazın ve kışın varlığı pek iyi anlaşılmıyordu. Tabiata biraz daha dikkat etmeye karar verdim. (Bu sefer, sarı yapraklar kaybolmadan onları uzun uzun seyrettim. Her zaman kaçırırdım da. İnsanlar ne buluyordu bu sarı yapraklarda? Yağlıboya tablolarda gene neyse, fakat yerde? Bilmem ki.)

*

Yetişemedim. Yetişebilir miydim? Kaldırıma oturdum soluk soluğa; ağlamaya başladım. Yani öyle bağırarak değil, hafif gözyaşlarıyla. (Hiçbir işi gürültülü yapamazdım.) 

*

Ben! diye bağırdım bütün gücümle. Sonra adımı tekrarladım birkaç kere. Ben, burada gizli bir mezhebin kurbanı olarak bir saksı çiçeği gibi kuruyup gidiyorum. Ben, çiçeklere bakmasını bilmediğim gibi, kendime bakmasını da bilmiyorum. Ben, yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkûm edildim. Bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. Ben yalnızlığa dayanamıyorum, ben insanların arasında olmak istiyorum. İnsanların düşmanlara da ihtiyacı vardır.

*

Yeni bilgiler öğrenmek bir yana, eski bildiklerimi unutmaya başladım. Düşüncelerimin doğruluğunu ölçmekten yoksun kaldım artık. Kimsenin gözünde, anlattıklarımın yansımasını göremiyorum, artık? Her şeyi unutuyorum, noktalamayı bile? Ünlem işaretinin nerede kullanılacağını bilmiyorum? Üstelik ne ıstırap çekmeyi ne de gerçekten korkuyu öğrenebildim (ya da öğrenemedim). Hangi sözü kullanacağımı bilmiyorum. Yalnızlığımın yalnız bana zararı dokundu. (İşte, bir cümlede iki kere yalnız' kelimesi kullandım.) Yenildiğimi kabul ediyorum? Gizli mezhep kuvvetlerinin geri çekilmesini istiyorum. Burada konserve yemekten ve kitap okuyamamaktan bıktım. Söz veriyorum: Bana eski durumum bağışlanırsa, evi saksılarla dolduracağım ve böceklerin evi istila etmesi pahasına, yerlerin ıslanması pahasına onlara bakacağım. Tabiatı seveceğim, insanları seveceğim, yurduma yararlı olmaya çalışacağım, hiçbir düzene karşı çıkmayacağım. Herkese güleryüz göstereceğim, eleneceğim, çocuk yetiştireceğim, onların altını değiştireceğim, gece uyutmak için sabırla masal anlatacağım, dedikoduları dinleyeceğim, ilgi göstereceğim, ilgi!

*

Korkuyla beklemek, korkuyu beklemek gereksizdi; 

*

Ben, liseyi bitirdikten sonra üniversiteye girmek isterdim; babam ölmeseydi, birden kendimi yorgun hissetmeseydim. Annem de çok isterdi okuyup adam olmamı, para kazanmamı; bu yüzden serbest bir meslek seçtim ve başarıya ulaşamadım. (Önemi yok, önemi yok.) Memur da olsaydım, başarıya ulaşamayacaktım; zaten memur olmak, başarıya ulaşamamak demektir. Bana öyle söylemişlerdi. Memurun kamuyla bir ilgisi vardır, çünkü ona kamu kesimi denir; ben serbest kesimdeyim. Çok kazanmak istiyordum; fakat bu dünyada biliyorsunuz ancak işini bilenler kazanır. Ben de işimi bilmek istiyordum. Bu yüzden çok okuyordum. Birçok şeyi biliyordum. Şimdi bildiklerimi unutmamak için büyük bir savaş veriyorum.

*

Ben, oldukça hor görülmekle birlikte, bir vatandaşım. Vatandaşın hakları şunlardır: Bir: İstediği gibi gezer, yani seyahat hürriyeti vardır. Ben, bugüne kadar bir yere gidemedim, pek fırsat olmadı, para kazanmakla uğraşıyordum, fakat borçlardan bir türlü kurtulamadım. Seçmek de hürriyettir, insan istediğini seçer; fakat o seçtiği kimse, seçimi kazanmayabilir, çünkü demokrasi vardır.

*

Üç çeşit hafıza vardır: Göz hafızası, kulak hafızası, el hafızası. Bunlardan en iyisi el hafızası, yani yazarak öğrenmektir. (Ara sıra biraz da yazmalı. Dur bakalım, bir kerede yirmi filozof, on beş romancı, on devlet adamı, yirmi şair yazabilecek miyim? Sonra yazarsın, şimdi kendinden bahset.) Küçükken kabakulak oldum. Suçiçeği de geçirdim. Tifo olmadım. (Olmadıklarını bırak.) 

*

hiçbir dediğinizi yapmayacağım, çünkü yoruldum, çünkü her şeyi birbirine karıştırdım, çünkü bu dünyada gizli mezhep bile sonunda gelip Beni buldu fakat sevebileceğim bir kadın, bol para, insan yakınlığı beni hiç bulmadı. Ben de üç yıl dört ay önce acılaştım, huysuzlaştım, hiçbir şeyi beğenmez oldum para kazanamayacağımı, insanları sevemeyeceğimi anlayınca uzaklara gittim, kimse beni bulamasın diye. Onlar da beni ciddiye aldılar, gelmediler; sadece gizli mezhebi gönderdiler. Mezhepler, resmi dinden ayrılmış ve din kitaplarınca, papazlarca, hocalarca filan uygun görülmeyen... hayır onlar tarikatlardır; mezheplerin yalnız gizlileri kötüdür, bugün din ve dünya işleri ayrılmıştır, fakat kanun var diye suçlar ortadan kalkmamıştır. Her suçun bir cezası vardır ve insanlara karşı işlenen suçların çok cezası vardır; iki aydan başlar, dokuz aya kadar, on aya kadar, bir yıla kadar, ebediyete kadar..

*

Sonra, kötülük neredeydi, kötülük? Görünüşte hep sevgi, ahlak, güzellik sözleri vardı ama, bir yerde kötülük olmalıydı; gizlilikten bir kötülük doğmalıydı.

*

Kötü insanlar da bir araya geliyordu. Sonra, biraz daha okudum; bütün mezheplerin, dinlerin öteki dünya ile yetinmediğini, yalnız Allaha varmak düşüncesiyle tatmin olmadıklarını sezer gibi oldum. Başkalarına üstün olduklarını hissetmek, onlardan farklı yerlere vardıklarını elle tutulur bir biçimde görebilmek için kurbanlar seçtiklerini gördüm. En zavallı insanlardan kurbanlar buluyorlardı; ne dünyanın ne de ahretin farkında olmayan ve bir ekmek parası için ezilmişliklerini satan insanlardan yararlanıyorlardı, onları kötü ruhlar sayarak cezalandırıyorlardı.

*

Ona içimi döktüm. Artık kendimi savunacak gücümün kalmadığını söyledim.

*

Ona, okuduğum kitapları gösterdim. Beni cahil sanmasını istemiyordum.

*

(İnsan biraz şüphelenir benden, salak herif! Kimse kimseyle ilgilenmiyor ki.) 

*

Nedir bu başımıza gelenler? dedim Biz sözüyle ne demek istediğimi bilmiyordum. Herhalde, kendimi çok yalnız hissettiğim için 'biz' dedim. Sonra, ayılınca bunu hatırladım. Biz eve dönmeyelim artık, dedim. Bir otele gittim yattım. 

*

İşte gene, nereye gideceğimi bilmez bir durumda sokaklarda sürtüyorum. Evde korkuyla beklerken ya da korkuyu beklerken geçen zamanın ne de olsa bir önemi vardı, bir geleceği vardı.

*

Şimdi artık her şeyi kaybetmiştim. Bir yanlışlık olmuştu belki. Bu ülkede her şey çığrından çıkıyordu; her şey çözülüp, gevşeyip, dağılıp gidiyordu. Bir keresinde de bir kızı sever gibi olmuştum; bu kız bana söylemişti, her şey gibi aşk da soluklaşır demişti. Kendi de soluk benizli, zayıf bir şeydi. Dediği gibi olmuştu. Aşk da soluklaşmıştı.

*

Çok yoruldum, diye söylendim, bir ağacın gövdesine yaslanıp; dolaşacak, evden çıkacak gücüm kalmadı. Evlensem iyi olacak.

*

Nerelerdesin? diyenler çıktı ama, esaslı bir şekilde merak eden pek yoktu.

*

Akşamüzeri de, bu dünyada kalan son akrabama, dayı-amca-teyzeoğlu gibi birine gittim. Yılda bir görürlerdi yüzümü. Onun için durumun hiç farkında değillerdi.

*

Sonra, bir sözümün arasında, gene yalnız mı yaşıyorsun? dedi. Başımı önüme eğdim. Ben galiba evlenmek istiyorum teyze, dedim. Acaba bana göre bir şeyler bulunabilir miydi? Neden bulunmasın? Her zaman, yorgun erkekler için, kendine göre bir tane bulamayanlar için, eli yüzü düzgün bir şeyler bulunabilirdi. Bazı kızlar, hanım hanımcık evlerinde oturup böyle kısmetler beklerlerdi. Bu arada, ellerinde daima bir bez parçası, çeyizlerini hazırlarlardı. Her gün yeni bir yemek yapmasını öğrenirlerdi ve pencerenin kenarına oturup, kırmızı ya da soluk yanaklarını cama dayayarak o bilinmeyen, o tanımlanamayan, o nasıl olursa olsun gelecek kocalarını beklerlerdi. Evin erkeklerine hizmet ederek, gelecekteki kocaları için talim yaparlardı. 

*

Ağlayacaktım neredeyse; fakat ağlamadım, yanımda beni daha fazla duygulandırabilecek kimse yoktu çünkü. 

*

Bu arada, başka çiftlerin de baş başa yemek yediklerini fark ettim ilk defa. Ben de artık, yemekten sonra kızı evinin kapısına kadar götürüp öpenlerden biri olmuştum; fakat benim davranışlarımda yürümeyen bir şey vardı. Yalnız olduğum gecelerde, baş başa yemek yiyen çiftlerden bir ikisini izledim. Evet, onlar başkaydı. Belki onlar, düzgün bir yaşantının tabii bir sonucu olarak birbirlerini bulmuşlardı; belki sevgi diye bir şey vardı ortada. Birbirlerine bakışlarından, yolda yürüyüşlerinden, ayrılışlarından bunu seziyordum.

*

Hastalandığımı söyleyerek nişanlımı bir arabaya bindirip gönderdim. (Sevgi değil de seçme yoluyla kız aldığım için, böyle kolaylıklarım vardı.) 

*

Siz, elbette bilemezdiniz; ayrıca değişimin ne zaman olduğunu da durup dururken bana resmen bildiremezdiniz herhalde. Belki de bildirdiniz -yani onu demek istemiyorum.

*

Acaba, döndüğünüz zaman, beni odada bulamayınca ne düşündünüz?

*

Fakat, ben talihsizin biriyim muhterem efendim: Başka kalem bulamadığım için kırmızı tükenmezle devam etmek zorunda kaldım mektubuma. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Hep küçük dertler değil mi? Fakat, küçük bir köpeğim var -hayır, bunu daha sonra yazmak istiyorum. Doğrusunu isterseniz nerede kaldığımı da unuttum. Yazdıklarımı okursam da size bu mektubu göndermeye cesaret edemeyeceğimden korkuyorum. Önün için, kaldığım yerden değil, kalmadığım yerden devam ediyorum.

*

Uzun çabalardan sonra, beni dinlemesini sağladığım bir kadın... Sözü kadınlara getirmekte biraz acele mi ettim acaba? Tabii benim sözünü ettiğim kadın, sizin düşündüğünüz anlamda, cahilin biriydi. Ne yapalım ki ben.! (her şeyi anlatmaya kararlı olduğuma göre, böyle anlamsız noktalama işaretlerine sığınmamalıyım, değil mi?) evet ben, kadınlardan pek anlamam muhterem efendim. Daha doğrusu, onları tanımak konusunda fazla denemeden geçme fırsatını elde edemedim denebilir. Onların dilinden anlamam; sadece gözlerine kuşku ve endişeyle bakmasını bilirim. Fakat bu kadını -tabii istemeden-bazı arkadaşlarıma tanıtmak durumunda kaldığım zaman, onların gözünden, doğru bir iş yapmadığımı sezdim. 

*

Yani, demek istiyorum ki, bu kadını hiç olmazsa bir hafta filan aramayacak kadar küçük bir uğraşım olsaydı. Çünkü, efendim, anladı sonunda kendisinden başka ilgilenecek bir şeyim olmadığını.

*

Bunu inkar etmiyorum. Fakat muhterem efendim, sorarım size: Ebedi aşk nedir? İkimizin de 'yapacak hiçbir şeyi olmamak'tan başka ortak özelliklerimizin bulunması mıdır? Anlıyorum, yıllarca süren zorunlu bir yalnızlıktan sonra nasıl olur da bu kadar titiz davranabilirsin? diyeceksiniz. Fakat muhterem efendim, şurasını iyi biliniz ki bazı şeyler sorulamaz insana; bunu soran siz bile olsanız, gene aynı sözü söylerim çekinmeden. Ne demek oluyor yani? Burada, 'Benden daha iyisini ne hakla istiyorsun?' gözleriyle bana bakan bu talihsiz kadın gibi hissetmemenizi bekliyorum sizden. Büyük bir incelik göstererek beni çağırmış olduğunuz kokteyl partinizde: bile, bütün yüksekten bakışlarına rağmen, aslında birçok şeyin farkında olmayan birtakım insanların bulunduğunu siz benden daha iyi bilirsiniz. Ne var ki ben onlar gibi düzgün ve zarif hareketlerle konuşmasını, içki içmesini ve kadınlarla konuşmasını beceremiyordum. Gerçekten güzel kadınlar vardı ve ben yaşlı sevgilimden utanmaya başlamıştım.

*

Bu yüzden onu, cebimden çıkarıp gene bir duvarın üstüne bırakmayı bile düşündüm. Önce kaldırımın üstüne koydum; fakat yürümedi. Nereye bıraksam olduğu yerde kalıyordu. İhtiyar sevgilim gibi, benden başka gidecek yeri olmayan bir yaratık daha başıma musallat olmuştu. 

*

Saçmalıyorum, muhterem efendim; ne var ki beni tanıyorsunuz, benim birisine kötülük edebileceğimi düşünebilir misiniz? Her şeyden önce gücüm yetmez. 

*

Utanmıyor musun? gibi sözler duydum. Artık ne yaptığımı bilmiyordum. Oradan oraya koşarak önüme gelene bütün meseleyi baştan anlatıyordum. Herkes geri çekiliyordu. 

*

Daha uzun yazmak isterdim size. Fakat bir mektup ne kadar uzayabilir? Bu arada unutmadan şunu belirtmek isterim ki, size yazmaya hele bu kadar uzun yazmaya cesaret edişimin sebebi, son günlerde bana karşı gözlerinizde bir başka ilgi sezmiş olmamdır. Ya da bana öyle geldi, bilmiyorum.

Oğuz Atay
Korkuyu Beklerken