Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2019

Bugünlerde dünya benim için evimden bile daha küçük.

"O İran'ın Bob Dylan'ıdır, Müziği ise Acem-Blues'dur." (Newyork Times)


Bir gün New York'ta davetli olduğum bir konserdeydim. Adını hatırlamıyorum ama Suriyeli başarılı bir sanatçının konseriydi. Bu çok üzücü bir hikaye. Bu tarz bir fikrin parçası olmaktan, birbirini kıran insanların bir parçası olmaktan nasıl nefret ettiğimi size anlatamam. Bu fikir beni üzüyor, kardeşini öldürdüğün birini sahnede izlemek... Bunu çok üzücü buluyorum. Bütün ülkeler bunun bir parçası. Bazısı masa altından silahlar, palalar satıyor. Sokaklarda ölü insanlar, kaçabilen dışarı kaçıyor. Bazı ülkeler de kurumlar kurup para toplamak istiyor. İşte hikayenin üzücü kısmı, o adamı oraya çağırma amaçları 'hadi gel festivalimizde çal, biz de senin için üzülelim' idi. Böyle bir sistem, bu bir oyun.

İran'ı terk ettim, Amerika'da yaşıyorum ama Türkiye artık benim ikinci evim. Gerçekten benim ikinci evim olacak, çünkü burada yaşayacağım. İki, üç Türkçe kelime biliyorum ama burada kendimi İran'daki birçok yerden daha rahat hissediyorum.

İranlı şairler arasında son zamanlarda Nima Yuşic favorim ama roman konusunda favorim bir İranlı değil, Japon yazar Kazou Ishiguro'yu okuyorum. Geçen aylarda onun romanlarına ve kısa öykülerine çok sarmıştım.

*

Sami Kısaoğlu: İran’da doğdunuz ve ilk gençlik yıllarınızı orada geçirdiniz. Kısa bir Avrupa döneminin ardından ise Amerika yıllarınız geldi. Farklı coğrafyalarda bulunmak bir müzisyen olarak sizi nasıl etkiledi?

Mohsen Namjoo: Yaklaşık altı yıldır İran`dan uzakta yaşamaktayım. İlk yıl Viyana`da Almanca öğrenmek ve müzikoloji çalışmak için bulunmaktayken bu fikrimden vazgeçip ABD`de altı şehirde ve birkaç ay sonra Kanada`da solo konserler verdim. Bu konserler esnasında Kuzey Amerika’ya yerleşmeye karar verdim ve California’daki Stanford Üniversitesi’nden araştırmacı olarak bir burs kazandım. 2012 yılının yaz ayında eşimle birlikte New York’a taşındık. 2 yıldan fazla bir süredir yaşamakta olduğum New York’u ve ABD’nin doğu sahilini evim olarak görüyorum. İran ile ilgili olarak içimde taşıdığım ya da üzerinde çalıştığım tek şey İran müziği ya da daha genel olarak Ortadoğu müziğidir. Bundan bir rahatsızlık duymuyorum, yani müzikal olarak bir İranlı, bir yurttaş olarak İranlı olmayan. Şu anda dürüstçe söyleyebilirim ki duygusal olarak İran’la ilgili birçok şeyi unutmuş durumdayım.

Sami Kısaoğlu: Amerika müzikal anlamda oldukça zor ve karmaşık bir pazar. Sizin bu yapı içindeki varoluş serüveninizi dinleyebilir miyiz?

Mohsen Namjoo: Amerika gerçekten coğrafi olarak çok geniş bir ülke, bir kıta. Amerika’daki müzik ile ilgili olarak aklımda şöyle bir benzetme var, ülke Pasifik Okyanusu gibi, içinde balinalardan küçük balıklara kadar pek çok canlı beraber yaşıyor fakat su her yerde ve her canlı için aynı. Amerika’daki müzikten bahsederken aslında küresel olarak tanınan çok popüler müzisyenlerle beraber daha az tanınan çok özel müzisyenlerden de bahsetmek zorundayız. Örneğin, Amerika’da 25,000 kişinin bir pop şarkıcısını dinlemek için bir araya geldiği konserlere gidebilirsiniz aynı zamanda New York’ta beş dolar giriş ücreti ödeyerek küçük bir kafede sadece on kişi ile birlikte bir caz piyanistini dinleyebilirsiniz. Bu piyanist hakkında biraz araştırma yaptığınızda belki de alanında dünyadaki en iyilerden biri olduğunu duyarsınız, mütevazı bir kariyeri olan bir müzisyen. Ben kendimi de en büyük ve en küçük balıkların arasında bir yerde bulunan bir balık gibi düşünüyorum. Finansal olarak Amerika’da hayatımı kazanmam çoğunlukla buradaki İranlılar sayesinde mümkün oluyor, müzikal olarak ise çok rahat bir durumdayım, çünkü müzisyen arkadaşlarınızla bir düşüncenizi paylaşmanızın bile çok zor olduğu İran gibi bir ülkeye kıyasla müzikal anlamda hem özgür hem başarılı bir şekilde yaşayabiliyorsunuz. 

Sami Kısaoğlu: Edebiyat ve şiir müziğinizin önemli hayat damarlarından ikisi. Özellikle İran şiiri. Dünya edebiyatı ve şiiri ile aranız nasıl?

Mohsen Namjoo: Edebiyat ve şiir oldukça ilgimi çekiyor. Eğer müzisyen olmasaydım bir yazar ya da şair olmayı isterdim. Şairlerden Allen Ginsberg, Charles Bukowski, T.S Elliot, Ezra Pound, William Butler Yates, Çin ve Japon geleneksel şiiri, yazarlardan ise Gabriel Marques, James Joyce, Raymond Carver ve Orhan Pamuk okuduklarım arasında. Onların ürettikleri üzerine bir şeyler yapmaktan çok ilham kaynağı olarak alırım. Şu an İngilizce de başlangıç düzeyinde sayılırım, en büyük isteklerimden biri İngiliz Edebiyatı konusundaki bilgimi artırmak. İngilizce dışındaki dilleri öğrenmeyi de o dillerde yazılmış eserleri orijinal metinlerinden okuyup bir duygu yakalayabilmek için isterim. Örneğin Pablo Neruda’yı anlamak için İspanyolca’yı, Arthur Rimbaud ve Mallarme’yi anlamak için Fransızcayı, Nazım Hikmet’i anlamak için Türkçe’yi. 

Sami Kısaoğlu: Geçtiğimiz sonbahar Brown Üniversite’sinde "Devrim ve Şairler: İran Şiirinde İçerik ve Form” başlıklı bir ders vermiştiniz. Bu dersin içeriğinden biraz bahseder misiniz?

Mohsen Namjoo: Tartıştığımız şeyler politik konular olmaktan çok modern Pers şiirinin almakta olduğu yol ile ilgiliydi. Pers şiirinde formalist bir yaklaşımları olan Nima Yushij ve Rıza Baraheni en sevdiklerimdendir. 4-5 tane parçamı onların şiirleri temel alarak bestelemişimdir. Dersin başlığı olan Devrim ve Şiir sadece devrimin öncesi ve sonrası arasındaki geçişi açıklaması anlamında kullanıldı. Devrimden sonraki en popüler ve en iyi bilinen akım dilbilimsel şiirdi.

Sami Kısaoğlu: İranda olduğunuz dönemde film müziği alanında da çalışıyordunuz. Bu dönem üzerine konuşabilir miyiz?

Mohsen Namjoo: İran’da yaptığım esas iş buydu. Albümlerimden hiçbirini İran’da çıkarmam mümkün değildi. Tiyatrocu arkadaşlarım sayesinde müzik üzerine çalışmaya başlamadan önce bu tür birçok iş bulabildim. İran’dan ayrıldıktan sonra bu tarzda en fazla iki ya da üç iş yapmışımdır. Sonuncusu Mayıs ya da Haziran ayında çıkacak bir film müziği olacak.

Sami Kısaoğlu: İlk gençlik yıllarınızda İran’da dinlediğiniz müzikler nelerdi? Şimdilerde neler dinliyorsunuz?

Mohsen Namjoo: Gençlik yıllarımda içinde yetiştiğim ailemin etkisi ile sadece geleneksel İran müziği dinlerdim, çoğunlukla Muhammed Rıza Şeceryan, Shahram Nazeri ve bestecilerden Hossein Alizadeh, birkaç yıl önce aramızdan ayrılan Parviz Meshkatian ve Muhammad Rıza Lotfi. İran kaynaklı olmayan müzikle 18 yaşımdan sonra tanıştım, ilk başlarda alternatif Doğu müzikleri ilgimi çekti, fusion türü Buddha Bar ve Amerika’da müzik yapan çeşitli İranlı gruplar. 24 yaşımda Tahran Üniversitesi’nden rock ve blues türü müzik yapan yeni arkadaşlar edindim ve diyebilirim ki ilhamımı onlardan ve müziklerinden aldım, onlara çok şey borçluyum. Şu anda Afrika müziği ve çeşitli dünya müzikleri dinliyorum, dinlediğim özel bir tür ya da bir grup yok.

Sami Kısaoğlu: Türk müziğine özel bir ilginiz olduğunu biliyorum. Türk müzisyenler ile unutamadığınız bir anınız var mı?

Mohsen Namjoo: Manhattan East Village bölgesinde Drom adında çok iyi bir müzik mekanı var. Yakın arkadaşlarım olan Serdar ve Mehmet adında iki Türkün sahibi olduğu bu mekan sunduğu müziğin çeşitliliği ile oldukça dikkat çekici. İlk olarak 2012 yılının Ağustos ayında orada İranlı bir perküsyoncu dostum ile bir konser verdim. Ama orada en iyi konserimi 2014 yılında Türkiye’den gelen kanun ve klarnet çalan iki müzisyenle birlikte gerçekleştirdim. İnanılmaz yetenekli müzisyenlerdi, provasız benim müziğime ayak uydurabildiler ve enstrümanlarını çalış tarzlarıyla beni büyülediler klarnetçi olanın adı İsmail, kanunimiz de Tamer’di. İstanbul’a İsmail ile birlikte gelmeyi düşünüyordum fakat vize problemleri dolayısıyla gelemeyecek. Türkiye’deki müzikten en çok etkilenmemi sağlayan çalışma Fatih Akın’ın “İstanbul-Köprüyü Geçmek” isimli belgeseli, bu belgeseli beşten fazla kez izledim ve çok şey öğrendim. Ne yazık ki İran müziğiyle ilgili bizde böyle bir belgesel mevcut değil. Fatih Akın’ın belgeselinden Candan Erçetin’in “İstanbul Hatırası” parçası üzerine çok çalıştım belki sonraki solo performanslarımda bu parçayı yorumlayabilirim.

Sami Kısaoğlu: Birazda gelecek günlerde sizi hangi projelerin beklediğinden bahseder misiniz?

Mohsen Namjoo: Bu uzun sürecek turdan sonra planım en son iki albümümden ve albümde çalan sanatçılarla birlikte San Francisco ve New York’ta birer konser vermek. Sonrasında ise benim için bir abla gibi olan tanınmış İranlı sanatçı Sirin Nesad`ın bir ses enstalasyonu projesinde onunla birlikte çalışacağım. Büyük ihtimalle Milan`da sergilenecek. Ondan sonrası için iki ya da üç adet yeni albüm fikrim var fakat Brown Üniversitesi`ndeki İran müziği üzerine dersler vereceğim için bir süre bu projeleri bekleteceğim.

Cazkolik.com / 26 Ocak 2015
Sami Kısaoğlu Müzikolog

*


"Mohsen Namjoo (29.04.2019 tarihinde)konserden sadece 2 saat önce annesinin vefat ettiği haberini alıyor. İran'a dönmesi yasak, sürgün. "Bugünlerde dünya benim için evimden bile daha küçük" diye bir bölüm var şarkıda. Ağlamaya başlıyor, "Toranj" şarkısını da ayakta ağlayarak söylüyor.

2015 yılında İstanbul konserinde de şöyle demişti; "ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana."




.

24 Mayıs 2018

Zümra Zülal Çalış

Hastane önünde incir ağacı (annem ağacı)
Doktor bulamadı bana ilacı (annem ilacı)
Doktor bulamadı bana ilacı (annem ilacı)
Baştabip geliyor zehirden acı (annem oy acı)

Garip kaldım yüreğime dert oldu annem dert oldu)
Ellerin vatanı bana yurt oldu annem yurt oldu)

Mezarımı kazın bayıra düze (annem oy düze)
Yönünü çevirin sıladan yüze (annem oy yüze)
Yönünü çevirin sıladan yüze (annem oy yüze)
Benden selam edin sevdiğinize, (sevdiğinize)

Başına koysun karalar bağlasın (annem bağlasın)
Gurbet elde kaldım diye ağlasın (annem ağlasın)




Zümra Zülal Çalış

Sakarya'nın Adapazarı ilçesinde doğum sırasında beyin felci geçirdiği için Serebral Palsili (beyin felci) olarak dünyaya gelen 12 yaşındaki Zümra Zülal Çalış, yaşadığı birçok zorluğa rağmen müzik tutkusuyla hayata tutunuyor.

Korucuk Mahallesi'nde yaşayan Osman ve Yasemin Çalış (41) çifti, mutlu giden evliliklerini çocukla taçlandırmak istedi. Sabırla çocuklarını kucaklarına alacakları günü bekleyen çift, kızları Zülal'in doğum sırasında beyin felci geçirmesiyle buruk mutluluk yaşadı.

Doğum esnasında felç geçirdiği için spastik engelli olarak dünyaya gelen çocuklarının sağlığına kavuşması için büyük mücadele ortaya koyan aile doktorların "yürüyemeyebilir" görüşlerine hiç aldırmadı. Zümra, uzun yıllar kendisini yürütmek için uğraşan anne babasının ilgisi ve tedavinin etkisiyle 6,5 yaşında yürüdü. Şu anda Arif Nihat Asya Ortaokulu'nda okuyan Zülal'in en büyük tutkusu ise müzik.

Küçük yaşlardan bu yana evde şarkı dinleyen Zülal, müzik öğretmeni Recai Hurma'nın desteğiyle okul korosuna seçildi. Uzun bir çalışmanın ardından okulun her yıl geleneksel hale gelen konserlerinde şarkı söylemeye başlayan Zülal, herkesin takdirini kazanıyor. Müzik tutkusu sayesinde yaşama sevinci artan Zülal'in en büyük isteği, çok sevdiği koroda şarkı söylemeyi sürdürmek.

- "Koroya katılması onu daha da mutlu ediyor"

Anne Yasemin Çalış (41), AA muhabirine yaptığı açıklamada, yanlış doğum nedeniyle beyin felci geçiren kızı Zülal'in 12 yıldır tedavi gördüğünü, 3 kez ameliyat geçirdiğini, okula başladığında çok zorlandığını, dışlandığını ama şu anda arkadaşlarıyla iyi vakit geçirdiğini anlattı.

Zülal'i büyütürken eşinin kendisine çok büyük destek verdiğini söyleyen Çalış, "Her şeyi nöbetleşe yaptık. Eşim işten gelene kadar hep ben koşturuyordum, işten geldikten sonra babası alıp gezdiriyordu. Ona yürümeyi biz öğrettik. Kolunun altından tülbentler bağlayarak hep ayakta tutmaya çalıştık." diye konuştu.

Yasemin Çalış, kızının küçüklüğünden beri müziği çok sevdiğini dile getirerek, "Koroya katılması onu daha da mutlu ediyor. Şarkı söylemek, onun çok hoşuna gidiyor. Evde bütün gün şarkı dinler." dedi.

Baba Osman Çalış (41) da kızının koroya katıldıktan sonra öz güveninin daha da yükselmeye başladığını belirterek, sahneye çıktığında çok heyecanlı olduğunu ama bu işi sürdürmeyi istediğini söyledi. "O yüzden biz de desteğimizi esirgemiyoruz." diyen Çalış, "Recai hocamıza ona bu şansı verdiği için gerçekten çok teşekkür ederiz. Onun koroda olması, genel hayatına da etki ediyor. Morali, motivasyonu daha yüksek oluyor, organizasyonlara katıldığı için kendini daha iyi hissediyor." dedi.

- "Yürüyemeyebilir" dediler ama başardı

Doktorların "yürüyemeyebilir ya da yürürse de 9-10 yaşlarına doğru yürür." dediğini aktaran baba Çalış, şöyle devam etti:

"Fakat Zülal 6,5 yaşından itibaren Allah'ın izniyle yürümeye başladı. Ama çok mücadele ettik, evde kendimiz de çok çalıştırdık. İşten geldikten sonra her gün 2-3 saat fizik hareketleri, yürüyüş yaptırdım. Tabii bunun yanında da dışarıda birçok zorluklarla karşılaşıyoruz. Çocuklar yanından kaçıyor. Zülal'den sorular gelmeye başlayınca bir dönem biz de biraz bocaladık. Çocukların neden kaçtığını, çekindiğini soruyordu. Ama onları manevi yönden anlatarak aşmaya çalıştık. İşte dünyaya gelme nedenimiz, var olma sebebimizi, bu hastalığın dünyada olacağını, hep böyle devam etmeyeceğini anlatarak o sıkıntılarımızı yavaş yavaş zamanla aştık. Psikolojik olarak biz de sıkıntılar çektik."

Toplumun engelli bireylere iyi davranma konusunda daha da bilinçlenmesi gerektiğini ifade eden Çalış, kızının bunun zorluklarıyla çok karşılaştığını kaydetti.

Baba Çalış, "Bu çocuklar da var hayatın içinde. Bunlara davranırken daha dikkatli olmalarını istiyoruz. Dışarıya bile çıkmaya çekinen, korkan aileler var. Birçok aile belli yaştan sonra bıkıyor, tedavisinden vazgeçiyor. Kesinlikle korkmamalarını, vazgeçmemelerini, çocuklarından desteklerini çekmemelerini tavsiye ediyorum." ifadelerini kullandı.

- "Çanakkale türküsünü adeta yaşıyor"

Müzik öğretmeni Recai Hurma da Zülal'in müziğe karşı ilgisinin çok hissedilir derecede olduğunu dile getirdi. Önceleri sınıf içerisinde bir şeyler yapmaya başladıklarını, daha sonra her yıl geleneksel hale getirdikleri konserlerde yer almaya başladığını aktaran Hurma, "Konserde de insanları etkiledi. Bu tür etkinliklerde yer almak, Zülal'in de çok hoşuna gitti. Bizim de amacımız oydu zaten. Okulumuzun bünyesinde bulunan öğrencilerimizi özel alt sınıf da olsa yapmış olduğumuz etkinlikler içerisinde değerlendirmek, bizden de onlara bir şeyler verebilmek." ifadelerini kullandı.

Zülal'in geçen yılki konserde oturarak şarkı söylediğini, bu yıl ayakta konser vereceğini vurgulayan Hurma, "Kendimize böyle bir hedef koyduk, Zülal de çok azimli, kararlı. Koymuş olduğumuz hedeflere mutlaka ulaşmak istiyor. Zaten müzik algısı çok yüksek. Hafta sonları çalışıyoruz. Zülal de hiç aksatmadan çalışma saatinde burada olur. Hiç bıkmadan, usanmadan şarkısını söylüyor. Bizde ondan çok şey öğreniyoruz." dedi.

Öğretmen Hurma, Zülal'in Çanakkale türküsünü seslendirirken adeta onu yaşadığına işaret ederek, bundan büyük keyif aldıklarını, yılın yorgunluğunu tamamen attıklarını sözlerine ekledi.

02 Ağustos 2017

Şadi

bir zamanlar, küçükken ben
bir çocuk vardı,
koruluktan çıka gelirdi
oynardım onunla ben
şadi idi adı.

ben ve şadi birlikte şarkı söylerdik,
karın üzerinde oynardık rüzgarda koşardık,
kısa öyküler yazardık
taşların üzerine,
aramızdaki sevgi içimizi ısıtırdı.

günlerden bir gün dünya tutuştu
insanlar birbirine karşı kavgaya girişti
kavga tepelere dek yaklaştı
tanıyamaz olduk hayatı.

kavga bizim vadiye de vardı sonunda
şadi görmek için koştu
korktum ve haykırmaya başladım
“nereye gidiyorsun, şadi? “
seslendim fakat duymadı beni.
uzaklaştı uzaklaştı vadinin içinde,

o günden sonra
görmedim onu bir daha
kayboldu şadi
karlar geldi gitti
geldi gitti karlar yirmi kez
büyüdüm ben
fakat şadi küçücük hala,
oynuyor karların üzerinde,
karların üzerinde…

Fairuz



Not: Bu şarkı Lübnan iç savaşında 6 yaşındayken öldürülen
şadi adındaki çocuk için söylenmiştir.


26 Aralık 2016

Dodan’ın parçalandığı an

‘O Ses Türkiye’de Dodan’ı görmek yaralayıcıydı. Kürt olduğunu söylemediği için değil. Alevi olduğunu söylemediği için değil. O jüridekilerin onun hakkında “karar verecek” yargıçlık evsafında olmadığı için değil. 22 yıl 'ana akım'ın dışında yol yürümüş bir müzisyenin, ana akımın sahnesinde su istemesiydi yaralayıcı olan. Herkesin birbirine benzemeye zorlanması yaralayıcıdır.

Dodan yaraladı. Evet, Dodan’ın “O Ses Türkiye”de sahne alması, not alması, beğeni alması yaralayıcıydı. İçim, yüreğim, burnumun direği sızladı.

Hayır, bilenlerin ilk tahmin edebileceği gibi Kürt olduğunu söyle(ye)memesi değildi yaralayıcı olan. Adını söylerken Kürtçeden bahsetmemesi tuhaftı elbette: “Dünde kalan zaman” anlamına geliyor adı ama hangi dilde? “Doğudan” diye anladı adını jürideki müzisyenler, haklıydılar da… “Doğu” Kürt dememenin bir yolu hem, hem de işte Kürtleri işaret etmenin bir yolu. Türkçe konuşanlar için “Dünde kalan zaman” ve “geçmiş zaman” anlamında bir isim karşılarına çıktığında “Ne demek bu” sorusunu “Hangi dilde” olduğu sorusu takip edebilirdi, etmedi. Acun biliyordu tabii ki, işini bilir, programında ne söylenip ne söylenmeyeceğini bilir. Kürtçenin ne zaman yasak, ne zaman serbest olacağını bilir. Jüri, yani yargı makamındakiler doğru yargıyı verdiler ve susulması gereken yerde sustular, Dodan da sustu. Kürtçe albümleri olduğunu, repertuvarının tamamına yakınının Kürtçe olduğunu da söyle(ye)medi. Bu da yaralayıcıdır elbette. Türkiye’deki birçok yara buradan, bu “söyleyememe” meselesinden çıkar. Muş Varto denilince Kürtlük bir dert, Alevilik bir dert Ermenilik ayrı bir dert olarak taşınır. Fakat o sahnedeki en yaralayıcı yan bundan değil.

‘DOĞUŞTAN BİR ŞEY OLMALI…’

Deyişin nasıl söylenmesi gerektiğini söyledi jürideki (Athena kardeşlerden Gökhan) biri. Zaten Athena kardeşler bu işi biliyor, “doğuştan bir şey olmalı” derken yine Gökhan müziğin spontan sosyolojisini iyi bildiğini gösterdi. Gökhan ve Hakan içten sevinmişti; sevinçleri, heyecanları, iyi bir sanatçının soykütüğünü okuyabildiklerini gösterecek kadar içtendi.

Dodan, ana akımın dışını seçmiş bir müzisyen, Kürt sedasını (çoğunlukla olduğu gibi Kürtçe de söylese, nadiren olduğu gibi Türkçe de söylese) kendine özgü bir sedaya çevirip, ana akımın dışında yürütmekte başarılı olmuş bir müzisyen. O alanda geleneğe yaslanıp kalanlarla geleneği az çok düzenleyip yürüyenlerden farklı olarak, 1990’larda beliren, 2000’lerden itibaren çokça görünür hale gelen yenilikçi arayışların isimlerinden biri. Xero Abbas gibi. Nizamettin Ariç gibi. Ciwan Haco gibi. Ahmet Arslan gibi.

İlk defa, tesadüfen, Beyoğlu’ndaki mekanlardan birinde (galiba Haymatlos’tu) karşılaşmış, çok mutlu ve mesut olmuştum. Güzel bir geceydi. Gece boyu susamadan söylemişti. Ana akımların dışında, kendisine bir dünya var edebileceği inancı ve gayretiyle yol yürüyordu. Yıllar öyle geçti. 22 yıl olmuş. 2010’da bir televizyon programına çıktı, Okan Bayülgen onu, iyi bir sanatçıyla karşı karşıya olduğunu bilen bir şovmen olarak, pek yapmadığı türden iltifatlar eşliğinde sunmuştu. Ama müziği değil şovu öne alan televizyon dünyası, ana akımı izleyenlerin aklında kalıcı olmayı kolay sağlamıyor çok çok uzun süredir. Bir çıktı, bir daha çıkmadı.

Elbette Dodan ve birçok benzer müzisyen, İMC TV’de sık sık göründü.


‘PEK BİR ŞEY OLAMADIK’

Sonra, işte yılar sonra “O Ses Türkiye”ye çıktı. (Biraz da İMC ve benzeri yerlerin bir bir kapatılmasından olabilir mi? Vaktiyle hiç olmamasından?) Jüri, hep birden “yüzünü ona dönerek” iltifatlarını esirgemedi. O da Hadise’yi seçti kendisini “yetiştirmesi” için. Yarıştaki koçluk için.

“Biraz münzevi, biraz mütevazı yaşayan bir adam olduğum için çok fazla şey olamadık” dedi. 22 yıllık sahne hayatı varken. Artık “mütevazı” olduğunu söyleyecek kadar tevazudan kopmak zorunda yeni sahnede, öğrenmiş. Yaralayıcı değil mi? Münzevi zaten olunmaz o sahnede. “Çok fazla şey olamadık” mı? Oysa olmuştu. Hiç az şey değildi olduğu.

Buyrun, Naim Dilmener anlatıyor beş yıl önceden, 27 Şubat 2011’de Radikal’de yazmıştı, okurun ve Dilmener’in affına sığınarak uzun bir alıntı:

“Kürt(çe) müziğine yeni kapılar aralamak isteyenlerden biri de Dodan. Bir zaman evvel Dodan Project adıyla ‘Be Naw’ adlı bir albüm yayınlamış bu genç şarkıcı, Okan Bayülgen’in programlarından birine konuk olduktan sonra herkesin merakını celbetmiş, herkes birden peşine düşmüştü. İstanbul’da, başta Haymatlos olmak üzere çok sayıda yerde sahneye çıkan Dodan’ı bir kere dahi seyredebilenler, sıradışı bir yorumcu ve müzisyenle karşı karşıya olduklarını gördüler. Sahnedeyken, şarkılarını söylerken, kelimenin tam anlamıyla kendinden geçen Dodan’ın halet-i ruhiyesi, sahneden salona her seferinde taşıyor ve anında herkesi etkisi altına alıyor. Arada söylediği bir iki Türkçe şarkı türkü dışında repertuarının tamamı Kürtçe olan Dodan, kalplere sızabilmek için ille de aynı dili konuşmak (ya da tek dilli olmak) gerekmediğinin ispatı. 
Dodan’ın yeni albümü ‘Şabun’da, Okan Bayülgen’in programında seslendirdiği ‘Neçe’ adlı şarkı da mevcut. Bu ve diğer şarkıların her biri, Dodan’ın türlü yerlerden beslenmiş benzersiz sound’unun işaret fişekleri. Öte yandan, ağırlıklı olarak cazdan beslenen Dodan için, aslında isimlerin, etiketlerin en ufak bir önemi yok gibi. Onun iddia ettiği asıl şey, başarılabilecekse eğer, “ses” ile her türlü oyunun oynanabileceği. Bu yönüyle (hem ruh hem de vokal tekniği anlamında) Klaus Nomi’nin çağdaş bir benzeri olduğunu söylemek de mümkün.”


SUSAMIŞ BİR SANATÇI

Dodan, su istedi sahnede jüriden. “Sizi tanıyalım” sorusu üstüne, “Suyunuz var mı?” Boğazı kurumuş. “Yapmış olduğumuz projelerin dışına çıkamadık” dedi bir de. Ne demek bu? Projeler mi kötüydü? Naim Dilmener “Hayır” diyor, güzeldi projeler. Dodan Project. Neydi peki o sahnede su isteten? Susuz bırakan Dodan’ı? Projelerin bir karşılığı olması gerekir, değil mi? Arkası dönük dört yargıcın huzuruna çıkmasına yol açan karşılık.

Arkası dönük jüri üyeleri, yeteneğinizi beğenirlerse size “yüzlerini dönüyor”lar. Yüzleri çok kıymetli, kolay kolay dönmüyorlar. Arkaları çok kıymetli, herkese, sanat için o sahneye gelmiş herkese arkaları dönük. Sanat çabasına ve sanat arayışına arkaları dönük. İşlerine bakıyorlar. Kendi sanatlarına. “Yırtmaya çalışan” bir dolu insanın şansını denediği bir arena kurmuşlar, yargıçlık ve koçluk yapıyorlar. Bir tür gladyatör hocası ve gladyatör seçicileri. Ne zaman ki işlerine yarayacak bir ses, seda, eda görürler, ancak o zaman yüzlerini dönerler. Jüri onlar, yargıç. Dodan’ı da yargıladılar ve pek bir beğendiler. İşte bu beğeni, Dodan’ın yargılanması, asıl yaralayıcı olandı.

Kürtlük mevzuu kenarda dursun, Alevilik mevzuu kenarda dursun, ana akımlara kapılmadan kendi yolunu yürüyen biri, yolunu ana akımın 22 yıldır yüz vermediği düzeneklerinden birine nasıl yöneltmiş olabilir? Oradaki iltifatlara ne ihtiyacı var? Eski bir sözde gizli ihtiyaç: Marifet iltifata tabidir.

Ana akım iltifatından kaçanlar, marifetlerinin iltifat görebileceği yollar, yolaklar, yaşama alanları varlığına güvenerek yol yürürler. Hem açılmış yollar vardır ana akım dışında hem açılabilecek yollar. Dodan hem açılmış yollardan yürüyordu, hem de açılabilecek yolları açıyordu. Fakat yol bitmiş olmalı ya da takat kesilmiş olmalı. O zaman Dodan, Dodan olarak ana akımın cilalı imaj (pespayelik demeyelim hadi) sahnesinde görünür ve oraya ruh katar, “paramparça eder” orayı. Athena bilir yine. Fakat, o anda, tam o anda acaba Dodan da paramparça olmamış mıdır? Yaralayıcı değil mi bu?

KENDİSİYLE YARIŞACAK

Dodan, çok beklenebileceği gibi Hakan ile Gökhan’ı niye seçmedi? Niye olacak: Aynı atmosferin sanatçısı Dodan. Yarışı sürdürmek için onlardan alacağı fazla bir şey yok, belki iyi bir alışveriş olabilirdi aralarında, zaten onlar saygılarını çok açık sergileyerek (“Siz” dediler özenle) bir “koçluk” değil, müzikal yoldaşlık arzusu sergilediler. Fakat Dodan diğer yarışmacılarla yarışmayacak ki, eksikleri müzikal değil ki, müzikal tercih yapsın! Sibel Can ve Murat Boz’un müzikal yönleri, buldukları ve doya doya içtikleri suyu saymazsak, Dodan’ın eksikleriyle zaten ilgili değil.

Peki Hadise’yi niye seçti? Hadise ona ne öğretecek? Hadise Türkiye içinde ve dışında iyi bir “pop”çu olarak, o sahneye çıkmadan önceki Dodan’ın bulamadığı suyu bulma yollarında yardımcı olacak, anlaşılan. Aradığı iltifatın “kalıcılaşması”nı sağlayacak. Anne babalar söyler, sanatla uğraşan çocukları için, “Ekmek yok bu işte. Yıllardır uğraşıyor, pek bir şey olamadı.” Pek bir şey? Para yok yani.

Dodan, diğer yarışmacılarla yarışmayacak. Dodan kendisiyle yarışacak. Eski Dodan’ı 22 yıl birçok bakımdan “çok şey olan” ama bir bakımdan “bir şey olamayan” Dodan’ı geride bırakamaz ama dışarda bırakabilir. Düzenek, eski Dodan’ı dışarda bırakma düzeneği zaten. Biz dinleyiciler için güzel bir sürpriz olan o sahnedeki Dodan, Dodan için bir boyun eğmenin, bir yenilginin, bir sıkışmanın, susuz kalmanın kendisi. Çölleşen bir iklimde susuz kalmış bir sanatçı olarak, ilaçlı suya razı gelmiş.

Eski Dodan, dünde mi kalacak? Geçmiş zamanda? “Projeleri”yle bulamadığı suyu, orada yaşadığı susuzluğu, jürinin yolladığı bir bardak suyla giderebilecek mi? Bir yanıyla evet: Ana akımlarda hayli ses getirecek kadar kabiliyet ve donanımı var. Bir yanıyla hayır: Oralarda, eski Dodan’ın bulamadığı para var belki ama peşine düştüğü sanat pek yok.

Herkesin birbirine benzemeye mecbur olduğu bir yerdeyiz. Çöl. Birbirinin aynı kum tanelerinden oluşan bir çöl. Durmadan aşındırıp kuma çeviren çöl. Şairden reklamcı çıkaran çöl. Ünlü ve gerçekten iyi öykücüyü tekstil reklamında oynatan çöl. Hegel üzerine kütük gibi doktora tezi yazmış felsefe profesörünü reklam mankenine çeviren çöl. Yarış, rekabet, çatışma dışında ilişki yöntemine saygı duymayan, duyurmayan çöl. 24 Ocak çölü, 12 Eylül çölü.

Benzememeyi becermişin benzemeye razı geldiği andı Dodan’ın o sahnedeki anı. Yarışmacı, rekabetçi gereklerden bilerek uzak durmuşken 22 yıl, karşısında durduğu yargıçların yargısına teslim oluş anı. Yaralayıcı. Dodan’ı orada güzel sesi ve yoğun çaba ürünü yorumuyla, kendi sanatına arkası dönük figürlerden su istemeye zorlayan çöl. Dilerim, umarım, Dodan bu çölü yaralanmadan geçer. O su can suyu olur sanatına, zehir değil.

Ali Duran Topuz
     

Kaynak: gazeteduvar

06 Kasım 2016

III. Yanık Gül

Kötü bir bahçıvan
Nasıl titrer de diktiği çiçeklerin üstüne
Öbürlerini unutursa
Ben de yer beğendireyim derken
Şiir denen şu huysuz çiçeğe
Gözüm görmez olmuş gayrı dünya bahçemi.
O telaşla ezdiklerim...
(Kimilerini bilerek tabi)
Ya şunlar... kurumuş hepsi...
(Sonra sulayacaktım!)
Ayrık otları sarmış tekmil gözlerim
Sade ardımdakileri değil
Önümdeki gülleri de yakmışım!

Erdal Alova


07 Eylül 2016

İşte Gidiyorum

İşte gidiyorum;
Birşey demeden
Arkamı dönmeden
Şikayet etmeden
Hiçbirşey almadan
Birşey vermeden
Yol ayrılmış, görmeden gidiyorum

Ne küslük var ne pişmanlık kalbimde
Yürüyorum sanki senin yanında
Sesin uzaklaşır herbir adımda
Ayak izim kalmadan gidiyorum

Gerdiğin tel kalbimde kırılmadı
Gönülkuşu şarkıdan yorulmadı
Bana kimse sen gibi sarılmadı
Işığımız sönmeden gidiyorum

Kazım Koyuncu


15 Şubat 2016

Hiç

Beni, bu erkeği kendine bırak
Beni tüm lanet acıyla baş başa bırak
Çünkü seni dünyada ki bütün solucanlar kadar seviyorum
Çünkü ben, dünyadaki bütün düşlar kadar ağlıyorum
Çünkü ben, senin yedi günlük adetlerin kadar acı çekiyorum
Çünkü ben, nedeni anlaşılmayan baş ağrılarına başım ağırır

Çünkü ben senin sesinle.. Kapatt..
..hayır kal daha!
Çünkü sen beni dünden azıcık daha çok seviyorsun
Çünkü senin göğüslerin arasında ansızın ağlayış olmak istiyorum
Çünkü senin hüzün sokaklarında sarhoşça koşmak istiyorum
Çünkü senin göğüslerin arasında ansızın ağlayış olmak istiyorum
Çünkü senin hüzün sokaklarında sarhoşça koşmak istiyorum

Bak bu kırık yatak her daim stresli
Bak bu bozulmuş abajur hala uyanık
Bak nasıl “Benan’ın” benim sesimle göz yaşları düğümlenmiş
Kal çünkü bu gece başındaki gözyaşlarım daha işin başlangıcı
Annene sçyle, “nefesin ne kadar kederli?”
Söyle çünkü içinde hapsolmış ve acı çekmesinin nedeni orada
Söyle su karşısında oturup serap gördüğünü

Sadece işkence işkence azap, ızdırap gördüğünü
Göğüslerin arasında ansızın gözyaşı olmak istiyorum
Sarhoşçasına, keder sokaklarında koşmak istiyorum
Göğüslerin arasında ansızın gözyaşı olmak istiyorum
Sarhoşçasına, keder sokaklarında koşmak istiyorum

Her daim bir yetim kadar rüya görürdün
Sen babamın yokluğundan, ben varlığından korkardık
Varlıklarımızın araısnda ikimizde babasızdık
kalp krizi ile kanser arasında, iki avareydik

Sana ant içerim bayan, ben mey içmeden sarhoş ve baygınım
Sen acımın, içtiğim tekila olduğunu düşündün.
Sen bunun, şiiirimin son beyti olduğunu düşün
Çünkü haykırıp, feryat edip yazıyor ve içiyorum
Çünkü haykırıp, feryat edip yazıyor ve yazıyorum..
Çünkü haykırıyor ve yazıyorum..

Şahin Necefi (Shahin Najafi)



03 Şubat 2016

Hayedeh, Feryat

Bir dost göndermiş… “Hayadeh”in duygu seli şarkısı “Faryad” ı…
Bu üzgün günlerimde canıma.. ruhuma şifa olsun diye…
Hem dosttan gelecek hem de Hayyam’ Ustanın diyarından..
Başım üstüne…
Şifa da olur… tatlı tatlı hüzün de verir... içimi içime dar da getirir.
Bilirim şifalarımın dahi, duygularımın isyanı olduğunu bedenime.

Öyle güzel beste, öyle duygu yüklü sözler,

Ve özlemin feryatlaşan seslendirilişi…
Bu feryad… bu dinleyiş.. bu iç çekiş.. bir blog gerektirmeli…
Nasıl olsa ara vermiştim uzun süredir yazmaya…
Sevdiklerimi, dostlarımı merak ettirerek…
Bilirler onlar sessizliğimin kapristen değil, gözümün derdinden olduğunu,
Zaten arıyordum ya… bahanem oldu….

"Ah Tanrım, ümitlerimi alma…
Ah Tanrım özleyen kalbimi kırma…
Tanrım, sevdiklerimden uzaktayım.
Cennetlerini gözlüyorum….”

Bende yürek Selanik, duygular pik, ruhum incesaz.... inlemede...

Şu an tekrar tekrar dinliyorum...
Sözlerlerin anlamıyla söyleyenin feryadı öylesine örtüşmüş ki...
Yürek mi dayanır buna...
Hele de benim ki... bazen sorarım kendisine...
"sen kiminsin… yoksa bedenime sığınmış belalım mısın" diye...

“Geleceği olmayanım ve yorgunum.
Sevdiklerimden uzaktayım
Rüzgâr, kırdı kanatlarımı. “

Yazmalıyım... Yoksa, bu yoğunluk sığmayacak içime...

Tende ürperme, gözlerde yaşarma, içerlerde bir yerlerde dinmeyen titreme...
Sona ermezse bu yürek sağanağı... vay halime....

En  iyisi, sığınağım olsun çocukluğumun mutlulukları..

Bir tutam alayım onlardan…
bir daha geri gelmeyecek olanlardan…
Alayım da kalbimin derinliklerine sığdırayım.
Şifa olsun hüzünlerime… mutluluklarıma diye…
Zaman olur hayali cihan değermiş…
Benimki “hayali cânâ değen” türünden olsa gerek..
Öyle uzaklar, öyle yabancılar ki…
Sanki yaşayan ben değilmişim gibi…
Sanki onlarla yoğrulup bu güne gelmemişim gibi...

“Kalbimin derinliklerinden,
Geçmişin mutlu günlerine sığındım.
Eğer kafesimin derinlerinden o günleri getirebilsem....
Bir sızı sarar kanatlarımı....”

Mutlu günler geride kaldı, çocukluğumun yaşam sevinciyle

Geride kaldıysa, yaşanmadı da değil ya.
Hayalleşselerde, geride kalsalarda,
Benimle yaşamaya devam edecekler
Yürek titredikçe, ten ürperdikçe.. içerde bir şeyler sızladıkça…

“O günler artık zayıf bir inlemedir, boğazımı saran….
Ne olursa olsun feryad edeceğim…
Zira bu fırtına, bu çığlıkları gerektirir…"

Tercüme etmeye çalıştım ama ne kadar olduysa

En iyisi linkini de vereyim.

Kendinize zaman ayırdığınızda

Duygularınızla baş başa kaldığınızda
Ilık rüzgarlarda koşmak istediğinizde
Yüzünüze birkaç damla yağmur vurduğunda
Azıcık elleriniz üşüdüğünde
Ürpererek sıcak yatağa sığındığınızda
Anılarla başbaşa ılık yorgana sarındığınızda
Tekrar çocuk olmayı, çocukça gülmeyi ağlamayı özlediğinizde
Yakınlarınızdan göz yaşlarınızı gizlemeye çalıştığınızda
Ve anneler gününde “ah annem” demek istediğinizde…
Şifa niyetine dinlersiniz… ruh ikizlerinizi düşünerek..

Kaynak: http://blog.milliyet.com.tr/ahmets

Benim ümidimi benden alma Allah'ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah'ım
Ben yuvamdan ayrıyım, başım gök yönünde
Yararım yok, yorgunum dostlarımdan ayrı düştüm
Fırtınanın belası yüzünden kanatlarım kırılmış
Benim ümidimi benden alma Allah'ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah'ım

Benim yüreğimdeki ipek heves rengini yitirmiş
Kafes içindeyken ben derdimi kime söyleyeyim
Yazıklar olsun ki kader benim kollarımı bağlamış
Gece gündüz boğazımda hıçkırıklar düğümlenir
Feryat ediyorum bu fırtınanın elinden
Aman bu fırtınadan, aman bu adaletsizlikten

Benim ümidimi benden alma Allah'ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah'ım
Ben yuvamdan ayrıyım, başım gök yönünde
Yararım yok, yorgunum dostlarımdan ayrı düştüm
Fırtınanın belası yüzünden kanatlarım kırılmış

Benim yüreğimdeki ipek heves rengini yitirmiş
Kafes içindeyken ben derdimi kime söyleyeyim
Yazıklar olsun ki kader benim kollarımı bağlamış
Gece gündüz boğazımda hıçkırıklar düğümlenir
Feryat ediyorum bu fırtınanın elinden
Aman bu fırtınadan, aman bu adaletsizlikten

03 Aralık 2015

M Treni Patti Smith

Gitmiştim, artık orada değildim; ama kimse bunun farkında değildi. Çünkü hepsine hâlâ oradaymışım gibi geliyordu; küçük yatağımın üstünde oturmuş, oyuna dalmış gibi görünüyordum.

*

Kaybettiğimiz eşyalarımız bizim yasımızı tutar mı?

*

Hiçbir şey hakkında yazmak o kadar kolay değildir.

*

- Siz ikiniz ne konuşuyordunuz?
- Tam emin değilim, o sadece Fransızca konuşuyordu.
- Nasıl anlaştınız peki?
- Kanyak.

*

"What a Wonderful World" şarkısı çalmaya başladı. Oturduğumda gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Arkama yaslandım ve şarkıyı duymamaya çalışarak gözlerimi kapadım.

*

Fakat uçakta çok az kitap okudum. Onun yerine Dünyanın Uzak Ucu'nu izledim. Kaptan Jack Aubrey Fred'i öylesine andırıyordu ki filmi iki kez izledim. Uçuşun ortasında ağlamaya başladım. Sadece geri dön. Geri dön işte. Seyahat etmeyi bırakırım; kıyafetlerini yıkarım.

*

Ran'ı Detroit'in kenar mahallelerinden birinde, yerel bir sinemada izlediğimi anımsıyorum. Kırkıncı yaş günüm için Fred götürmüştü beni. Güneş henüz batmamıştı ve gökyüzü aydınlık ve parlaktı. Fakat üç saatlik film süresince, ki bizim bundan haberimiz yoktu, dışarda bir kar fırtınası kopmuştu ve filmden çıktığımızda kar girdabıyla kaplı kapkara bir gök bizi bekliyordu.
- Film devam ediyor, dedi.

*

- Nasıl oluyor da birbirimizden uzaklaşıp uzaklaşıp yeniden hep birbirimize dönüyoruz?
- Gerçekten birbirimize mi dönüyoruz? diye yanıtladım. Yoksa sadece buraya geliyor ve miskince birbirimizle mi çakışıyoruz?
   Cevap vermedi.
- Topraktan daha yalnız bir şey yok, dedi.
- Niçin yalnız?
- Çünkü meret fazlasıyla özgür.
  Ve sonra gitti. Onun durduğu yere yürüdüm ve varlığının sıcaklığını hissettim.

*

Ferd öldüğünde anma törenini evlendiğimiz yer olan Detroit Mariners Kilisesi'nde düzenledik.

*

Sonunda Michigan'dan ayrıldım ve çocuklarımızla New York'a döndüm. Bir akşamüstü karşıdan karşıya geçerken ağladığımı fark ettim. Ama gözyaşlarımın kaynağını saptayamadım.


Patti Smith
M Treni /Domingo Yayınları
Take me now baby here as I am
-Şimdi al beni bebeğim, ben buradayken.
Pull me close, try and understand
-Yakınına çek beni, dene ve anla!
Desire is hunger is the fire I breathe
-Arzu açlıktır, o da soluduğum ateştir.
Love is a banquet on which we feed
-Aşk yediğimiz bir ziyafettir.

Come on now try and understand
-Hadi dene ve anla
The way I feel when Im in your hands
-Senin ellerinde olduğumda hissettiğim şekilde.
Take my hand come undercover
-Ellerimi alıp sarmala
They cant hurt you now,
-Şimdi canını yakamazlar
Cant hurt you now, cant hurt you now
-Seni incitemezler, canını acıtamazlar şimdi.

Because the night belongs to lovers
-Çünkü gece aşıklara ait.
Because the night belongs to lust
-Çünkü bu gece tutkuya ait.
Because the night belongs to lovers
-Çünkü gece aşıklara ait.
Because the night belongs to us
-Çünkü bu gece bize ait.

Have I doubt when Im alone
-Yalnızken şüphe eder miydim?
Love is a ring, the telephone
-Aşk bir telefon zili…
Love is an angel disguised as lust
-Aşk kılık değiştirmiş bir melek, tutku gibi…
Here in our bed until the morning comes
-Yatağımızdayım, sabah olana kadar.

Come on now try and understand
-Hadi şimdi dene ve anla!
The way I feel under your command
-Senin emrin altında hissettiğim şekilde.
Take my hand as the sun descends
-Ellerimi al, güneş batarken…
They cant touch you now
-Onlar artık sana dokunamazlar.
Cant touch you now, cant touch you now
-Sana dokunamazlar, şimdi sana dokunamazlar.
Because the night belongs to lovers …
-Çünkü gece aşıklara ait…

With love we sleep
-Aşkla uyuyoruz.
With doubt the vicious circle
-Şüpheyle, şiddetli kuşatmayla…
Turn and burns
-Dönüyor ve yanıyoruz.
Without you I cannot live
-Sensiz yaşayamam.
Forgive, the yearning burning
-Affet, özlem tutuşuyor.
I believe its time, too real to feel
-İnanıyorum ki zaman geldi. Hissetmek için çok gerçek.
So touch me now, touch me now, touch me now
-Bu yüzden şimdi bana dokun, şimdi dokun bana, dokun bana!
Because the night belongs to lovers …
-Çünkü gece aşıklara ait…

Because tonight there are two lovers
-Çünkü bu gece burada iki aşık var.
If we believe in the night we trust
-Gecenin içinde inanırsak, güveniriz.
Because tonight there are two lovers…
-Çünkü bu gece burada iki aşık var.

06 Ekim 2014

Bize miras kalan hep sonsuz keder oldu

Ey aşk! Ateştir senin nesebin...
Niteliğin dumandır kaynağın ise rüzgar 
Su tufana dönüştü toprak da küle 
Senin kokunla ateş rüzgara karıştı 
Şirin’siz her saray bisütûn gibi viranedir 
Ferhat’sız her dağ bir saman çöpüdür rüzgarda 
Yedi nesil öteye tüm atalarımız gâmdı 
Bize miras kalan hep sonsuz keder oldu 
Rüzgar esince toprağımızdan senin kokun geliyor 
Sadece Sen kalacaksın; biz hepimiz gidince.


Kayser Eminpur

20 Mayıs 2014

Mor Karbasi


Mor Karbasi'nin müziği, 1492'de İspanya Kraliçesi Isabella'nın Kilise ile el ele yayınladığı, bütün Yahudilerin ülkeyi terk etmesi fermanıyla yollara düşenlerin Karadeniz'den, Yunanistan'dan, Kuzey Afrika'dan sesleri. Yakın zaman önce Equinox Müzik'çe memleketimizle buluşturulan Karbasi'nin ilk albümü Beauty and the Sea, bu yolculuğun ilk işareti. Beauty and the Sea'nin kartonetinin içinde bir hikâye saklı. Yazarı, Mor Karbasi'nin annesi Shoshana Karbasi. Hikâyede kadınlar var. Pencereden bakanlar, yollarda aşkı arayanlar, deniz sularında gelinliğe hazırlananlar, sesleri içlerinde kalmış kadınlar... Her kadının hikâyesinden sonra bir şarkı başlıyor. Kadın seslerinin şarkılara karışmasının utanç sayıldığı büyük büyükanne Karbasi'nin zamanları, torun Karbasi'nin sesiyle dünyaya açılıyor. Karbasi'nin sesi, bir geleneksel Ladino şarkısı Mansevo del dor'daki gibi küçük bir çocuk sesi bazen, bazen müziğini sevgilisiyle yaptığı Roza'daki gibi seksi, Flamenko ateşli... Hüzünlü bir düğün şarkısı Shecharhoret'daki gibi yaşlı bazen, çöllerde gezen... 23 yaşındaki Karbasi, Beauty and the Sea ile The Guardian gazetesi tarafından dünya müziğinin mühim divalarından biri ilan edildi bile. Düğünden cenazeye geleneksel Ladino şarkıları, Hebrew dilinde şarkılar, Galiçya dilinde şarkılar, Sefarad şarkıları ve bass gitardan klasiğe gitar şahikası modern havalar barındıran albümünün üzerine, bir de konserde kendisini izleyip dinleyince, anladıkThe Guardian'ın övgüsünün de sebebini. 

- Albümdeki şarkıları bir hikâyeyle buluşturmak güzel fikirmiş. Kimden çıktı? - Annem ve menajerimden. 'Neden şarkılarla gidecek bir hikâye yazmıyoruz?' dediler ve her şarkının öyküsünü içinde barındıran bir hikâye yazdı annem. Albümün adı Beauty and the Sea de çok güçlü bir ad. Aynı zamanda bu adı da anlatacak bir hikâye olsun istedik. Böyle başladık. Annem çok sanatçı ruhlu bir kadın. Şarkılar söyler, tasarım yapar, çocuk kitapları, romanlar, hikâyeler yazar. Bu albümde pek çok şarkının sözünü de o yazdı. 

- Sevgiliniz, aynı zamanda grubun gitaristi Joe Taylor'la birlikte yaptığınız besteler ve yazdığınız sözler de var albümde. Sevgiliyle müzik yapmak daha iyi şarkılar çıkmasını sağlıyor mudur? - Olabilir. Gerçekten ilham verici. Tanıştığımız zaman nasıl şarkı yazılır onu bile bilmiyordum. Çok etkilenmiştim ve içimde anlatılması gereken bir sürü güçlü duygu, yeni fikirler vardı. O İngiltere'de, ben İsrail'deydim. Kaseti takıp kayıt ediyordum şarkıları. Tanışır tanışmaz başlayan güçlü bir aşk ve müzikle süren bir aşktı. Yeni biriyle tanışıyorsun ve o da müzisyen. "Beauty And The Sea"nin bütün süreci birlikte geçti sonuçta. İkimiz için de çok yaratıcı, çok özel bir dönemdi. 

- Nasıl tanıştınız? - Mısır'da tatilde. Mısır, tatil için gidilebilecek dünyadaki en güzel yerlerden biri. Çöl ve deniz... 

- Annenizin yazdığı hikâyeyi de okuyunca sanki sadece kadınlar için yapılmış bir albüm gibi geliyor Beauty and the Sea insana. - Bütün geleneksel şarkılar kadın bakış açısından geliyor diye belki de. Evde çocuklara bakarken, temizlik yaparken mırıldanılan şarkılar çoğu... Hüzünlü aşklardan, kınkançlıklardan, özlemlerden bahsediyorlar. Ninniler, düğün şarkıları, aşk şarkıları, doğuma ve ölüme yazılmış şarkılarla anlatıyor kadınlar kendilerini. Mutluluklarını, hayallerini, üzüntülerini anlatıyorlar. O dönem kadınların sahnede şarkı söylemesi utanç duyulan, fahişelikle bir tutulan bir şey. Sadece erkekler şarkı söyleyebiliyorlar. Ben biraz da buradan, bu kadınların bakış açısından bakıyorum diye size öyle gelmiş olabilir. Bir de tabii ailemde bana ilham veren çok fazla güçlü kadın var. 

- Mesela anneniz. - Evet ve büyük annem ve onun da annesi. Annemin anlattığına göre onun büyükannesi ayna karşısında kocası öldükten sonra "Neden beni bıraktın" diye ağıtlar yakan, kendi yazdığı şiirleri şarkı yapan bir kadınmış. Ağlamak gibi düşünün bunu. Fas'ta ölülerin arkasından ağıtlar yakılır ve bu da herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bunu yapan özel insanlar vardır. İşte annemin büyük annesi onlardan biriymiş. Annem de çok güçlü bir kadın. Sekiz tane çocuk yetiştirmiş. Ama tasa ve dertlerini hep şarkılarla anlatan biri. Benim büyük annem de Fas'ta şarkı söylermiş. O da çok güzel şarkılar söyler. Ve de çok güzel yemekler yapar. Durmaksızın yemek yapar. 

- Siz de öğrendiniz mi o güzel yemeklerden? - Tabii. Ben de yapıyorum ara sıra. Güzel Fas ve İran yemekleri yapar. İran yemekleri babamdan gelme. Babam İranlı. 

- Köklerinize bakınca dünya müziği yapan biri için büyük şans bu topraklar... - Kesinlikle. Grubumuzdaki insanlar da çok çeşitli yerlerden. Uruguay, Şili, İngiltere. Ve bu farklılıklar, bu renk de müziğe yansıyor haliyle. 

- İsrail'den İngiltere'ye gelmeye nasıl karar verdiniz? - Sevgilim İngiltere'de yaşıyordu ve ben de kalbimi takip ettim. Genelde kalbimi dinlerim ve onun yolundan giderim. Londra'da yaşayacağım aklımın ucundan bile geçmezdi yoksa. Gerçi Londra müziğim için iyi bir yer. İnsanlar her türlü müziğe çok açık. 

- Londra öncesi İsrail'de neler yapıyordunuz? - Öğrenciydim. Okul bittikten sonra askere gittim. İsrail'de kadınlara da erkekler gibi mecburi askerlik. 18 yaşımdan 20 yaşıma kadar ordudaydım ama orada da müzik yapıyordum. İnsanları mutlu edecek şarkılar söylüyordum. 

- Ordu ve müzik pek iyi bir ikili değil sanki. Zor olmuyor muydu? - Çok kolay değil. Kendi istediğiniz şarkılar yerine onların istediklerini söylüyorsunuz ama en azından şarkı söylüyorsunuz. Pek çok insan bunun için neler vermez. 

- Ne zaman huzura kavuşur o topraklar sizce? - Olanlar o kadar üzücü ki. Herkes aslında barış istiyor, barış içinde yaşamak istiyor. Hikâyenin iki tarafı var. Oraların huzura kavuşması biraz zor çünkü her şey gelecek nesillere bağlı ve gençleri, özellikle Filistin'de nefretle büyütüyorlar. Nefret bitmedikçe savaş da bitmez. Ben bu durumda sadece müziğimi yapıyorum ve her şeyin herkes için iyi olmasını umut ediyorum.

LADİNO BİR DİL DEĞİL, MİRAS
- Ladino ve Hebrew dilinde şarkılar söylüyorsunuz. Bunları aynı zamanda konuşabiliyor musunuz, yoksa sadece şarkıları mı biliyorsunuz? - İspanyolca ve Hebrew konuşabiliyorum. Ladino çok benzer İspanyolca'ya. Çok eski, Hebrew ile de karışmış bir dil. 

- Ladino'nun yolculuğunu biraz anlatabilir misiniz? - Ladino 500 yıl önce yaşamış İspanyol Yahudilerinin konuştuğu dil. Bir süre Müslüman rejiminde yaşadılar. O dönemler mutluydular. Müslümanlar onlara karşı çok anlayışlıydı. Yüksek ve önemli görevlerde bulundular hükümette, bilimsel alanlarda. Sultanın bile kişisel doktoru Yahudi'ydi. Daha sonra Katolik rejiminde yaşamaları istendi ve artık rahat değildiler. Ya kaçacaktılar, ya da öldürüleceklerdi ya da Katolik olmayı seçeceklerdi. Çoğu göç etti; Yunanistan, Türkiye, Bulgaristan, Kuzey Afrika... Bu insanlar 15.yy İspanyol diyalektiğiyle konuşmaya devam ettiler küçük gruplar içinde. Saklamaya çalıştılar. Ve bu dil bir süre sonra Türkçe kelimeler, Yunanca kelimeler, İncil'den Hebrew kelimelerle karıştı. Ladino dilden öte bir kültür, bir miras aslında. 

- Bu geleneksel şarkıları bulmak için özel araştırmalar yapıyor musunuz? - Elbette. En büyük kaynağım da Matilda Koen Serrano. İsrail'de çok önemli bir isim. Yaşlı bir araştırmacı. Bütün materyalleri topluyor ve kitap haline getiriyor. Daha yeni Ladino bir sözlük hazırladı. Kitapları ve kendisi çok yardımcı oluyor şarkıların ve hikâyelerinin keşfinde. Bir de eski kayıtları dinliyorum. Zaman zaman bu kayıtları grupla birlikte dinleyip aranje ediyoruz. 

- Örnek aldığınız bir müzisyen var mı, kim gibi olmak ister Karbasi?- Annem gibi olmak isterim ama örnek kimi alırım derseniz, Shloma Bar diyebilirim. O da Fas Yahudilerinden ve çok cesaretli bir müzisyen. İsrail'de yaşıyor ve orada kendi kültürünü kuruyor. İsrail çünkü her kültürü içinde eriten, herkesi kendisine benzetmeye çalışan bir yer. İnsanlar orada köklerinden utanırlar. Shloma Bar'sa kalbini takip eder ve müziğini yapar. 

- Genelde hüzünlü şarkılar var albümde. Düğün şarkıları bile hüzünlü. - Neşeli şarkılar da var aslında. İkisi de var, hayat gibi. Ben, mutlu olanlardansa hüzünlü olanları tercih ederim. Çünkü insan daha çok hüzünlü ve yalnız olduğu zamanlarda üretiyor. Yine de yeni albüm için daha neşeli Ladino parçalar seçtim. Her şarkıyı ayrı bir ruhta yaptım. Dinleyenler 'her birini bir başkası söylüyormuş gibi,' dediler. Planlı bir şey değildi, sadece içimden geldiği gibiydi. İlkbahar'da çıkması planlanıyor ve yine annemin sözlerde ve müzikte katkısı olduğu için "Tha Daughter of Spring/İlkbahar'ın Kızı" diye düşündük şimdilik ama kesin değil. 

- Sizin albümdeki en sevdiğiniz şarkı hangisi? - Sözlerini annemin yazdığı Tony ve bizim de müziklerini yaptığımız Judia. Judia Yahudi demek. Şarkı Yahudi kaderinden bahseden metaforik bir şarkı. 'Nereye gidersin git adın Yahudi olacak,'

ÇOK DİNDAR SAYILMAM 
- Dindar biri misinizdir, dininizin gerektirdiği ritüelleri yapan biri? 
- Çok dindar sayılmam ama ruhani biriyimdir. Ruhuma çok yakın hissediyorum dini. Bunu da müzikle anlatıyorum. İnsanlar artık kelimeleri dinlemiyorlar ama müziği dinliyorlar, dinleyecekler. Ben de umudumu, kalbime, oradan da müziğime koydum. 

- İlk albümünüzle bu kadar övgü alacağınızı tahmin ediyor muydunuz?- Güzel şeyler olacağını umuyordum ama yine de şaşırdım tabii. The Guardian'daki yazı çıktığında örneğin, İsrail'de tatildeydim, ailemin yanında. Menajerim aradı ve "Gazeteye bak" hemen dedi. "Benim bu benim, benden bahsediyorlar" diye çığlıklar attım. En iyi albümlerden biri diye yazmışlardı. Bu da büyük sürpriz oldu. 

- İnsanlar sizin isminizi Mariza ve Yasmin Levy'le birlikte sayıyorlar genelde. Müzikleriniz benziyor mu sizce? - Folk müzikle ilgili bir şey sanırım çünkü folk müzik parçaları pek çok ortak noktaya sahip. Gerçi özellikle benim yazdığım müzik düşünüldüğünde pek bir benzerlik bulamıyorum ben bu isimlerle. Ben Mor Karbasi'yim, ne Mariza, ne de Yasmin Levy.

HİP-HOP'LA ETNİK MÜZİĞİ KARIŞTIRMAM
- Siz de yeni neslin Matilda Koen Serrano'su olabilir misiniz? - Belki ama emin değilim çünkü bu benim ilk albümüm ve bu zamanlarda hissettiğim, peşinden gittiğim bir tutku. Sonuçta müzik bir bütün. Sınıflandırılamaz. 

- Bazı dünya müziği icracıları her türlü müzik türünü karıştırmayı seviyorlar. Hip hop yanına etnik müzik gibi. Siz nasıl bakıyorsunuz bu tür çalışmalara? - O kadar ileri gitmem sanırım. 

- Büyük müzisyenler ve sanatçıların pek çoğu Yahudi. Bunun bir sırrı var mıdır sizce?- En mutlu müzikler bile benim için en üzgün yerlerden çıkar. Diğerlerini bilmiyorum ama kendi tecrübelerime dayanarak konuşursam Yahudi kaderini ve ailemi her yere taşıyan biriyim. Ve bu tarih pek de mutlu bir tarih değil. Pek çok acılar yaşanmış bir tarih. Bana göre kalbinde tüm bunlarla gitmezsen gittiğin yerlere, inandırıcı, güçlü ve samimi olamazsın. Ruha ve kalbe dair olan yaratılar, en güçlü olanlar.


13 Ağustos 2013

Nina Simone - Don't Let Me Be Misunderstood




Baby, do you understand me now?
Sometimes I feel a little mad.
Don't you know that no one alive can always be an angel.
When things go wrong, it seems so bad.

Bebeğim, şimdi beni anlıyor musun?
Bazen biraz çılgın hissediyorum.
Hiçbir canlının sürekli bir melek gibi olamayacağını bilmiyor musun?
İşler ters gittiğinde, herşey çok kötü görünüyor.

I'm just a soul whose intentions are good.
Oh Lord, please don't let me be misunderstood.

Niyetleri iyi olan bir ruhum sadece.
Oh Tanrım, lütfen yanlış anlaşılmama izin verme.

Baby, sometimes I'm so carefree
With a joy that's hard to hide.
And sometimes it seems all I do is worry,
And then I show my other side.

Bebeğim, bazen çok kayıtsızım
Saklaması zor bir neşeyle.
Ve bazen tek yaptığım endişelenmek gibi görünüyor,
Ve sonra gösteriyorum diğer yanımı.

'Cause I'm just a soul whose intentions are good.
Oh Lord, please don't let me be misunderstood.

Çünkü ben niyetleri iyi olan bir ruhum sadece.
Oh Tanrım, lütfen yanlış anlaşılmama izin verme.

If I seem edgy, I want you to know
That I'd never mean to take it out on you.
Life has it's problems and I get my share,
That's one thing that I never mean to do.
'Cause I love you.

Eğer sinirli görünürsem, bilmeni istiyorum ki
Asla acısını senden çıkarmak istemem.
Hayatın kendi problemleri var ve ben payıma düşeni alıyorum.
Bu asla yapmak istemediğim tek şey.
Çünkü seni seviyorum.

I'm just a soul whose intentions are good.
Oh Lord, please don't let me be misunderstood.

Niyetleri iyi olan bir ruhum sadece.
Oh Tanrım, lütfen yanlış anlaşılmama izin verme.

Oh baby, don't you know I'm human
And have thoughts like any other one.
And sometimes I find myself alone,
Regrettin' some foolish things that I have done.

Oh bebeğim, benim bir insan olduğumu bilmiyor musun,
Ve tüm diğerleri gibi düşüncelerim olduğunu?
Ve bazen kendimi yalnız buluyorum,
Yaptığım bazı aptalca şeyleri inkar ederken.

'Cause I'm just a soul whose intentions are good.
Oh Lord, please don't let me be misunderstood.

Çünkü ben niyetleri iyi olan bir ruhum sadece.
Oh Tanrım, lütfen yanlış anlaşılmama izin verme.



13 Temmuz 2013

Kaybedenler Kulübü & Ne Yapar Şimdi

İyi geceler Sayın Dinleyen sizinle yatmış mıydık?

Cevabı olmayan herhangi bir şeyin sorusu da olmaz zaten sayın dinleyen. Sorular sadece cevabı duymak isteğiyle var olurlar.

Kaybedecek bir şeyinin kalmaması, özgürlük galiba.

Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?

Bazen büyük farklılıklar insanları birbirine daha da yakınlaştırır.

Yalnızlıkla öyle güzel dalga geçiyordunuz ki; sonraki akşamınınkini de dinleyeyim ondan sonra yaparım, dedim. Farkında olmadan baktım ki, sürekli sizin programı bekler oldum. Beklerken de bir baktım ölmeyi unutmuşum.


Hiç aradığın şeyi bulduğunda, bulduğun şeyin aradığın şey olup olmadığına dönüp baktın mı ?

+ Yıl 1917 falan viyanadayız.
- Işte bizim Karl var
+ Kral mı?
- Karl!
+ Kral diyoruz işte biz ona, Sakallı ışte.

Yeryüzünde sana en uzak nokta aslında sırtındır.

Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız. Madem hepimiz yatıyoruz neden yalnız yatalım?

Kadınların özelliği ne biliyor musun?
Seni sen yapan özelliklere âşık olup sonra senden o özellikleri almaya kalkıyorlar.

Bazen gidersin, sırf dönebilmek için.

İnsan karar vererek aşık olmaz. Sadece bir bakar, olmuş.

-Yaşlı bir Kızılderili ne kadar yanılabilir?
+Bazen yanılabilir.
- Bazen susar.
+ Bazen konuşmak ister.
- Bazen dinlemek ister.
+ Bazen yalnız kalmak ister.
- Bazen arkadaş ister.
+ Bazen gitmek ister.
- Gider bazen.
+ Bazen gidemez.
- Bazen hiç gidememekten korkar.
+ Bazıları sonsuz neşeye dolar.
- Bazıları sonsuz geceye.
+ Bazen ölürsün.
- Bazen ölemezsin.
- Bazen bütün koşullar uygunken bile ölemezsin.
+ Bazen kendinden uzaklaşmak ister insan.
- Bazen gidersin, sırf dönebilmek için.
+ Bazen ağlarsın bayağı.
- Bazen ağlayamıyorsun bayağı bayağı.
+ Bazen içiyorsun, bazen çok ama çok fazla içmek istiyorsun da …bazen sen zaten içmeye gidiyorsun.
- Bazen Acıbadem’den bir taksiye biniyorsun, Kadıköy diyorsun.
+ Bazen yüzüne bile bakmıyor.
+ Bazen bir kadın geliyor oturuyor karşına… ve ağlıyor.
- Kadınlar hep ağlıyor.
+ Bazen bir kadın sana… “En çok korktuğum şey, bir kadının göz yaşıdır” diyor, kendi adına.
- “Eğer çok sevdiysem” diyor… “Eğer çok sevdiysem…”
+ Oysa bilmiyor ki, sevmek de bir… An’a ait.
- Her şeyin başı su.
+ Felsefenin de.


- Üff eski sevgilimi hatırladım ya.
+ Hangisini?
- Ya,işte onu hatırlıyamadım…

Bazı insanlar aile kurmayı öğrenirler. Yani buna değer verirler. Bazıları ise başka bir takım şeylere, değer verirler. Onlara değer verirken niye değer verdiğini düşünmez birey, toplum için erimiş olan birey. Toplum koleje girmeyi bir değer olarak sunduğu için artık o kişiliğini yoksayma halidir. Koleje girmek için yarışır, üniversiteye girmek için yarışır, iyi bi işe girmek için yarışır, güzel bi kadınla evlenmek için yarışır. Devamlı bir yarış ve kazanma zorunluluğu.

-Naber?
+Standart.
-Allah standarttan ayırmasın.

- Nasılsın?
+ Standart.

İnanın burda sizlerle beraber sabah kadar kalıp program yapmak isterdik ama kabul edersinizki bizim de bir sex hayatımız var.

- Geçen cumaya gittim.
+ Ne zaman?
- Salı. Ben hep salıları giderim, daha sakin olur.

yol zamanın bi fonksiyonu değildir. hız , yolun zamana bölünmüş halidir. ivme ve sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez. yolda olmak bi hıza sahip olmayı gerektirir. aksi durum , yolda durmaktır.

durmak , sıkıcıdır ..

yolda durmak , yolda olmak anlamına gelmez .. yolda durmak , yolda durmak anlamına gelir ..

yolun bittiği yerde durulmaz ,.. ya önce durulur , ya durulmaz ..

bazen yolun kenarından renksiz duru sular akar. o sularda balık da vardır. yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak , diğeri bej olabilir.

su , aktığı yerin rengine bürünmez. ama , sana öyle gelebilir.

ayrıca .. yol ,

bitmez ..!!

o , labirentin duvarıdır ..

evet , yol .. asla bitmez ..


27 Haziran 2013

Mohsen Namjoo - Ey Sareban


ای ساربان
ای ساربان ، ای کاروان ، لیلای من کجا می بری ؟
با بردن لیلای من ، جان و دل مرا می بری.
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

در بستن پیمان ما ، تنها گواه ما شد خدا
تا این جهان ، بر پا بود ،این عشق ما بماند به جا
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

تمامی دینم به دنیای فانی، شراره عشقی که شد زندگانی
به یاد یاری خوشا قطره اشکی ، به سوز عشقی خوشا زندگانی
همیشه خدایا محبت دلها به دلها بماند ،بسان دل ما
که لیلی و مجنون فسانه شود حکایت ما جاودانه شود

تو اکنون ز عشقم گریزانی غمم را ز چشمم نمی خوانی
از این غم چه حالم نمی دانی
پس از تو نمونم برای خدا تو مرگ دلم را ببین و برو
چو طوفان سختی ز شاخه ی غم گل هستی ام را بچین و برو
که هستم من آن تک درختی که در پای طوفان نشسته
همه شاخه های وجودش ز خشم طبیعت شکسته

ای ساربان ای کاروان لیلای من کجا می بری ؟
با بردن ، لیلای من ، جان و دل مرا می بری. ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری




Ey Sârebân(Ey Kervancı)

Ey kervancı, ey kervan!
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Leyla, canım ve yüreğim olduğu halde?
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun,
Birbirimize yalnızken verdiğimiz sözlere tanrı şahitken?
Ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken?

Ey kervancı,
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun?

İnancımın tamamı geçici dünyaya dair,
Aşkın kıvılcımları yaşamın kendisi olmuş!
Oysa yarin hatırası aşkın bir damlasından bile güzeldir.
Aşık olmanın ateşi yaşamdan daha özgedir!

Tanrım kalplerdeki sevgiyi daima o kalplerde bırak,
Benim kalbimde bıraktığın gibi
Ve
Leyla ile mecnun efsane oldular,
Oysa bizim hikayemiz sonsuzluğa erişti!

Sen şimdi aşkımın tek göstergesisin,
Hüznümün, güzümden okunmayan hali.
Bu hüznün elinden hangi hallerdeyim bilmiyorsun,
Senden sonra var olmadım ben tanrı biliyor,
Kalbimin yapraklarını gör ve git!
Tufan gibi inşa et hüznün dallarını,
Gül idik, gülleri derip git.
Ki ben gül ağacıydım,
Tufanın ayakları dibinde oturan...
Vücudunun bütün dallarını,
Tabiatın hışmıyla kır!



ey sareban ey karevan
Leyla-yı men koca miberi?
ba borden-i Leyla-yı men
can o dil-i mera mi beri
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?


der besten-i peyman-i ma
tenha govah-i ma şod hoda
ta in cihan berpa buved
in ışk-ı ma bemaned beca
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?

tamam-ı dinem bedonya-yi fani
şerare-i ışki ki şod zindegani
beyad-i yari hoşa katre eşki
besuz-i ışki hoşa zindegani
hemişe hodaya mohabbet-i dilha, bedilha bemaned besan-ı dil-i ma
ki leyli o mecnun fesane şeved, hikayet-i ma cavidane şeved

to eknun zi ışkem gorizani
gamemra zi çeşmem nemihani
ez in gam çe halem nemidani
pes ez to nemunem beray-i hoda
to merg-i dilemra bebin o boro
çu tufan sathi zi şahei gam
gol-i hestiemra beçin o boro
ki hestem men an tek dırahti
ki der pay-i tufan nişeste
heme şaheha-yi vücudeş
zi haşm-i tabiat şikeste

ey sareban ey karevan
Leyla-yı men koca miberi?
ba borden-i Leyla-yı men
can o dil-i mera mi beri
ey sareban koca mirevi?
Leyla-yı men çera miberi?



Ey Sareban! Leylamı nereye götürüyorsun! Namjoo; kederden ölelim diye şarkılar söyleyen adam!

DOĞU’NUN LİRİK OZANI;
DERTLİ DENGBEJ MOHSEN NAMJOO

Bir gün tüm şairlerin bir araya gelerek toplanacağı o bereketli bahçenin garip bahçıvanı Hafız-ı Şirazi, tam bin yıl önce anlatmıştır bu toprakların tutkulu hikâyesini; şiirle, şiir gibi, şiirden yana. Beyitlerinden sayfalara dökülen kurumuş gül yaprakları, mürekkebinden kâinata yayılan baş döndürücü hakikat sancıları ve hüznün Farsçası sayılan o uzak ülke gazelleri…

Pers coğrafyasının kadim geleneğine ait işte tüm bu izler, modern dönemde İran kültür havzasında birikmiş sanatsal ilham’ın da omurgasını oluşturmuştur. Yalnızca Hafız’ın değil, Sadi’nin, Ferîdüddîn-i Attâr’ın, Rumi’nin, Hayyam’ın, Firdevsî’nin ve Hemedani’nin taşıdığı klasik Pers felsefesi ve edebiyatının, Abbas Kiyarüstemi’den başlayarak tüm İran sinemasına -dil’ini ve kimliğini bulması noktasında- büyük katkılar sağladığı yadsınamaz bir gerçektir. İran sinemasının ayakta durmasını sağlayan önemli ve sağlam bir sütun olan bu bin yıllık sözlü ve yazılı kadim edebiyat geleneği, sinema için olduğu gibi müzik için de özdeş anlamlar içeren bir kaynak / dayanak olmuştur.

İran Klasik müziğinin öncülleri arasında gösterilen Gulam Hüseyin Benan ile İran klasizminin yaşayan devleri Sima Biba, Muhammed Rıza Şeceryan ve Şehram Nazeri gibi isimler müzikal damar itibariyle bu kadim geleneğe ait sanatçılardır. Klasik İran müziğinin -geçtiğimiz yüzyıl boyunca- Sadi'nin ve Hafız’ın şiirlerindeki anlam dünyası üzerine bina edilmiş olması, genel yapının -yalnızca bu yüzden- hüzün ve kederle örüldüğü düşüncesini akla getirir. Ama İran’ın toplumsal köklerinin Kerbela ağıtlarından mülhem keskin bir matem havası ve hüzün kültürüyle birlikte derinleşmiş acılarla hemhal olduğu gerçeği ve meselenin böyle bir kodla okunması gerekliliği de, asla gözden kaçırılmamalıdır. Notalara sızmış bu derin keder, oldukça anlaşılır ve kabul edilebilir aslında. Sözgelimi Şehram Nazeri’nin de Sadi / Hafız yerine Rumi / Firdevsi çizgisini iradi olarak tercihi, müzikal tavrı açısından hüznün yanında coşku’yu da öncelediğinin bir göstergesi sayılır.

Son dönemde İranlı müzisyenlerin dünya çapında artan popülariteleri ile oldukça dikkat çekmeye başlamaları gözlerin yeniden Pers topraklarının mümbit hazinelerine çevrilmesine yol açtı. Kemençe üstadı Kayhan Kalhor ve Keman virtüözü Farid Farjad gibi isimlerin, tek bir enstrümanla dünyayı kendilerine hayran bırakacak kadar önemli işler yapmalarıyla, Batı’nın -bir bakıma- oryantalist olmayan gözlerinde adeta bir kıvılcım gibi hissedildiler. Geleneğin üzerine farklı formlarla gidilerek oluşturulan bu müzikal yapı, bir anlamda dervişane bir üslupla susuzluğunu gidermeye çalışan müzisyenlerin otantik bir arayışı da sayılabilirdi. İran müziğinin modern dönemdeki en önemli ve en dikkat çekici genç temsilcilerinden Mohsen Namjoo’yu da yine bu ‘suyunu arayan derviş’lerden birisi olarak kabul edebiliriz.

İran’ın geleneksel müziğini; rock, caz, blues ve etnik-pop ile birleştirerek / harmanlayarak kendine özgü bir sesleniş biçimi ortaya koyan Namjoo’nun türler arasındaki bu gezintisini kendi kişisel müzik yolculuğu içersinde değerlendirmek yaptığı işi daha iyi anlayabilmemizi sağlayacaktır. İran sonuç olarak, şiir’in güncel iktidarı yakalayabildiği bir ülke. Günlük konuşma diline sirayet eden dizeler, halkın ezberden şiirler okuduğu meydanlar, şair büstleri, Cumhurbaşkanlarının mitinglerde halka Türkçe şiirlerle seslenmesi, Şiraz şehri, Hafız’ın görkemli kabri, şiir albümleri, şiir festivalleri ve hala büyük kalabalıklar toplayabilen meşhur şiir geceleri ile şiire / şairlerine / şiir geleneğine sıkı sıkıya bağlı bir ülkeden söz etmek çok mümkün, ayrıca şiir’in sokağa çıktığı ve daha da önemlisi sokakta kalabildiği bir ülke olabilmiştir İran. Bu bağlamda şiir’in genel’e hitap edebilme meselesinin halledilmesi ve neredeyse kültürel bir mesele olmaktan çıkarak olağan devinime dâhil bir sosyoloji haline gelmesi, coğrafya üzerinde icra edilen tüm sanatsal faaliyetleri de doğal seyrinde fazlasıyla etkilemiştir.

Namjoo bu durumu şöyle açıklar mesela; ‘’Müziklerin ve şiirlerin kaynağı uçsuz bucaksız İran kültürü ve tarihidir. Bu ezgiler ve sözler, 400 yıldır çarpışan modernite ve geleneğin savaş alanı İran’dan bahseder ve İran kültüründe bulur anlamını’’ Onun müziği de sırtını bu öze yani bin yıllık (İslam sonrası dönem) Fars şiir geleneğine yaslamıştır. Namjoo, Sadi / Hafız çizgisine yakın bir müzisyen olduğu için gerek onların şiirlerinden bestelediği eserlerinde, gerek de kendi yazdığı sözlerinde, hep çok derin bir kederin izleriyle hemhal olduğu hissedilir. Müziğinin hüzünle eşdeğer bir çizgide ilerlemesi tercih ettiği kapı’nın, açıldığı deniz’in ve yürümeye talip olduğu yol’un kısmetidir biraz da.

Kendi yaşantısını, ezberlenen bir şiirdeki yalnız ama mutlu bir mülteci olarak özetler Namjoo, evet hikâyesinin özeti budur; ‘’1976 yılında torbate jam’de doğdum. İşler hiç tahmin ettiğim gibi yürümedi. Tahran Üniversitesi’nin eğitim sistemi beni hayal kırıklığına uğrattı. Başlangıçta müzik aşkımdan dolayı müzik okumaya karar vermiştim, sonunda müzik aşkım için müzik okumayı bırakmak zorunda kaldım. Sonunda, felaket yıllarımın ardından, müzik benim tek işim haline geldi. Eserlerim (100′den fazla), müzikle olan 18 yıllık yolculuğumun sonuçları. Toplumumdaki çelişkilere karşı, blues müziğinin gülen gam’ını ve söyleyişini kullanırım; harmanlayarak İran gamıyla ve söyleyişiyle. Anlatmak istersem eğer kederimi; İran söyleyiş tarzıyla Blues’a doğru yol alırım ya da bir mülteci olarak bulurum kendimi ezberlenen şiirlerde. Zor iştir birisi hakkında konuşmak, dolayısıyla emin değilim size söylediklerimin, söylemem gerekenler olduğundan…’’
Onun, geleneksel İran müziğine yaptığı modern dokunuşlarla kendi sesini bulma çabalarının ilk başta çok fazla kabul görmemesi ve halkta bulduğu karşılığın da cılız kalması, her yeni sancı gibi geçici olacaktı. İran müziğini alışılageldik kalıpların dışında bir formla sentezlemesi ve şarkılarının geleneği zorlayan bir tarza sahip olması nedeniyle üçüncü yılında üniversiteden atılması, Namjoo’nun müzikal kariyeri açısından her şeyin başlangıcı sayılabilirdi. Terk ettiği akademik ruh, başka bir dünyanın kapısını aralamıştı aslında ona. Üniversiteden atıldıktan sonra Tahran'da peş peşe verdiği üç konser; ‘eserlerinin güçlü lirizm’i ve sanki Mezopotamya’nın tüm ateşini bağrında taşıyormuşçasına yankılanan o kederli sesiyle’ tüm dikkatleri üzerine çekmesini sağlamıştı. Yıllar sonra New York Times tarafından ‘Acem- Bluses’ olarak adlandırılacak müzikal tavrının temelleri terk ettiği akademi hayatı sonrasında verdiği bu ilk konserlerinde atılmıştı aslında. (Küresel köyümüzde son dönemde ortaya çıkan world müzik meselesi, paket sanat seviciliği ve etnik-haplardan oluşan 'oldukça şematik' proje müziklerinin global bir dolaşımla hızla tüketime sunulması mevzusu 'değişik bir şeyler çal' diyen modern insan'ın iştahını kabartsa da, şablonlardan uzak durarak yapılan esaslı müziğin ruhu’nu yaralamayı henüz başaramıştır.)

Akademik ruh’un getirdiği müzikal disiplinden bile-isteye vazgeçen Namjoo, kendisini tamamıyla serbest bıraktığı bazı eserlerinde; bir takım deneysel çalışmalar, gırtlak oyunları, nağmeler, esler, iniş-çıkışlar kullanarak adeta bir gerilla gibi kendi müziğini sabote edecektir. Bu kasıtlı sabotaj onun müzikal algısına dâhil bir şeydir aslında. Namjoo, Val Sakhi ve Gees isimli eserlerinin bir kısmında kullandığı sure’leri, ‘’sünnet olan değil, İslam’a uygun olmayan yöntemle’’ teganni ederek, yani tecvide uymadan, kelimelerin ritmini bozarak okur. Bunun sonucunda -daha sonra amacının asla bir saygısızlık yapmak olmadığını belirten bir özür mektubu yayınlamış olsa da- beş yıl hapis cezasına çarptırılarak, çok uzaklara sürgün edilmiş bir ses olmuştur. İranlı bir Sünni olan Namjoo, müziğe ve Allah’a duyduğu aşkı geleneğin tanıdığı özgürlükler çerçevesi dışına taşıyarak hata yaptığını kabul etse de, memleketine dönüşü neredeyse imkânsızdır artık, evet gurbetine sürgün değmiştir.

  Klasik İran şiiri ve modern dönem İran şiiri’ ile kendi şiirini harmanladığı aşk ve keder dolu şarkı sözlerini hançeresine doldurduğu bin yıllık Pers ateşiyle ruhumuza üfleyen, yitik doğu ezgilerinin itibarı için kendi kapısında nöbet bekleyen, belki de bu yüzden akademik bir müzik penceresinden asla görülemeyen bir nefestir Namjoo. Doğu’nun tüm acılarına değen sesine dertli bir dengbej takılmış gibidir sanki ya da bir rockçı, bir cazcı, bir mevlithan ve bir ölümlü…


Meşhed’ten esen rüzgârların, damarın doruklarında gezinen şarkılarına ve mutlak hüzünlere çıkan notalarına söyleyeceği bir şey vardır. Kor’a söz verilmiştir, gırtlağı ateşe kesmiştir bu yüzden. İran’ı ve Pers topraklarını ayakta tutan güç de budur; Hafız’dır, gelenektir, kadim kültüre duyulan keskin bağlılıktır. Asıl sütun, asıl ittifak, asıl güç ve gerçek zenginleştirilmiş uranyum bura’sıdır aslında. İran bu yüzden üç bin yıldır ayakta ve yıkılmayacaksa da bu yüzden yıkılmayacak

Namjoo, hiç dinmeyen bir uzunhava gibi ciğerlerimizi delip geçen bir ses olur. O şarkısını söyleyince anlarız; yalnızca yağmurun sesidir bu içimize dökülenler.

Namjoo, Doğu’nun bereketli ezgilerini söylerken, gökyüzünde Doğu ile Batı arasında dolaşan bir seyyah durur. Batı’nın da Rabbi Allah, der gibi mırıldanarak...

Ama şüphesiz Doğu’ya ait, Asya’ya ait bir kederdir onun ki; ‘’Jabre Joghrafiai’’ şarkısının sözlerinde saklıdır tüm Ortadoğu; ‘’Ellerini başlarının üstüne koyuyorlar /  Senle hiç bir işleri yok / Seni oyunlarına almıyorlar / Seninle dalga geçiyorlar / Asya’da doğmana coğrafyanın zulmü derler / Kaderin azizliğidir / Kahvaltın çay ve sigaradan ibarettir…’’

Bu coğrafyayı sesiyle sakinleştirmeye talip bir dengbej ve bahçıvan’a yüz süren bir toprak gibi, hüznün Farsçasıdır ya da sadece, yazıldığı gibi hiç okunamayan...

Acının dili hep aynı, kalplerin sürgünlüğü de. Bir tufan inşa ederiz sonra içimizdeki tüm Nuh’un gemilerine,bir gün tüm kavgalar, tüm savaşlar ve tüm ölümler sustuğunda duyulacak diye, o güzel şarkıların sesi.
Ey sareban!(kervancı) bir büyücünün âşık olduğu iri zeytin gözlü Pers kızlarının hikâyesini anlat bize. İran’da bir Sünni’yi anlat ve kederli o Kürt çocuğunu en çok! Leyla’mızı götürmeden, Leyla’ya çıkan tüm yolları anlat bize. Her gün aşura’yı anlat, her yer Kerbela’yı…

Hazar kıyısında koşturan çocukların ayak seslerine, Nakş-ı Cihan’da su seslerine, Siesapol’da çay kaşıklarının unutulmuş seslerine, İsfahan’da Zayende nehrine bakıp hayal kuran Sadi’nin hüznüne…


 Hz. Hüseyin’in atının sendelediği o dünyanın en kahredici, en kalplere sığmayan kederini anlat bize!

Gülüşlerini yere düşürmeyen çocukların kokusuna, Şiraz’da Hafız’ın kabrine dökülen güllerin ruhuna,  Hz. Ali’nin gözlerindeki hiç bitmeyen o sükûta götür bizi ey Sareban!

Herkese iyi pazarlar.


Güven Adıgüzel - İtibar dergisi