Hâl-i bî-reng-i ihtizârında
Sonbahârın bu solgun elvâhı
Ra’şe-dâr etti kalb-i eşbâhı
Kuru yaprakların kenârında!
Ey tuyûrun sehâb-ı seyyâhı,
Bâd-ı zarın cenâh-ı zârında
Sen uçarken, bütün civârında
Soluyor kâinâtın ervahı.
Bu zaman hissi iştidâd eyler.
Her gönül kendi gizli derdinde:
Gel… gel ey yâr-ı dem’a-rîz-i keder!
Ey gül-i nev-bahârî-i emelim,
Gelecek nev-bahârı bekleyelim,
Sonbahârın zılâl-ı zerdinde.
Cenap Şahabettin
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
Cenap Şahabettin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cenap Şahabettin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Mart 2017
Don Juan
Ey benim münhezim fütâdelerim,
Sevdiniz hep sevilmeden beni siz;
Yanmak isterdi göğsünüzde serim
Ateşimden kül oldu âteşiniz.
Dönerek mâzi-yi mükevkebime
Ne zaman etmek istesem sizi yâd
Getirir hâtırâtınız lebime
Gizli bir lezzet-i türâb ü remâd.
Sanki âvâre bir güneştim ben
Her su üstünde in’ikâs ettim:
Dîdeler parladı hayâlimden
Kimseden şu’le almadım kendim.
Sormadım nefsime ne kıymeti var
Avucumdan geçen hazînelerin;
Bir açık evde boş duran odalar
Bence timsâli oldu sinelerin.
Şübhe, kıskançlık, ârzû, hasret
Vermeyince biraz elem kalbe
Başka bir inhizâm olur elbet
Hep nevâziş ve dâimâ galebe!
Bir kadından geçince dîgerine
Zannederdim ki aşkı bulmuştum;
Usanıp bûseden kadın yerine
Maraz-i aşka âşık olmuştum.
Olmadı bir melikeye bende
Mülk-i nisvânda rûh-ı der-be-derim;
Şimdi ben kayserin serîrinde
Kimsesizlikten ağlayan neferim!
Cenap Şahabettin
Sevdiniz hep sevilmeden beni siz;
Yanmak isterdi göğsünüzde serim
Ateşimden kül oldu âteşiniz.
Dönerek mâzi-yi mükevkebime
Ne zaman etmek istesem sizi yâd
Getirir hâtırâtınız lebime
Gizli bir lezzet-i türâb ü remâd.
Sanki âvâre bir güneştim ben
Her su üstünde in’ikâs ettim:
Dîdeler parladı hayâlimden
Kimseden şu’le almadım kendim.
Sormadım nefsime ne kıymeti var
Avucumdan geçen hazînelerin;
Bir açık evde boş duran odalar
Bence timsâli oldu sinelerin.
Şübhe, kıskançlık, ârzû, hasret
Vermeyince biraz elem kalbe
Başka bir inhizâm olur elbet
Hep nevâziş ve dâimâ galebe!
Bir kadından geçince dîgerine
Zannederdim ki aşkı bulmuştum;
Usanıp bûseden kadın yerine
Maraz-i aşka âşık olmuştum.
Olmadı bir melikeye bende
Mülk-i nisvânda rûh-ı der-be-derim;
Şimdi ben kayserin serîrinde
Kimsesizlikten ağlayan neferim!
Cenap Şahabettin
Unutmalıyım
Uyuyor haste-yi sitem kalbim,
Rahm et ey yâdigâr uyandırma;
Uyusun iştiyâk-ı rmıztaribim
Ey tahassür, dokunma hâtırıma!
Kizb-i sevdayı sermedî sandık,
İkimiz de bugün peşîmânız;
İkimiz bir seraba aldandık,
Ayrı hislerle gerçi nâlânız.
Şimdi ru’yâ-yı buseden çıktık:
Seni ey hüsn-i bî-vefâ artık
Ağlaya ağlaya unutmalıyım.
Nazm edip ninniler enînimden
Zahm-ı kalbimde hiss-i firkati ben
Ağlaya ağlaya unutmalıyım!
Cenap Şahabettin
Rahm et ey yâdigâr uyandırma;
Uyusun iştiyâk-ı rmıztaribim
Ey tahassür, dokunma hâtırıma!
Kizb-i sevdayı sermedî sandık,
İkimiz de bugün peşîmânız;
İkimiz bir seraba aldandık,
Ayrı hislerle gerçi nâlânız.
Şimdi ru’yâ-yı buseden çıktık:
Seni ey hüsn-i bî-vefâ artık
Ağlaya ağlaya unutmalıyım.
Nazm edip ninniler enînimden
Zahm-ı kalbimde hiss-i firkati ben
Ağlaya ağlaya unutmalıyım!
Cenap Şahabettin
Giysû-yı Yâr
Zülfünü bî-nizâm ü bî-pervâ
Dağıtır şâne-yî tabîiyyet,
Cem’ eder bâ-kemâl-i istiğnâ
Lemse-yi şûh-ı bâd-ı nisviyyet…
Şimdi bir nefha-yi heves dağıtır,
Yine beyhûde topladın, ördün;
Ne kadar toplasan perîşândır,
Toplanır saçların dağılmak içün…
Kaldı gönlüm şu dâm-gâhında,
Dâm-ı zülf-i heves-penâhında
Ebedî bir esîr-i nahcîrin.
Zer-i zülfünde her ham-i sâhir
Sanki bir halka-yi muzıyyesidir,
Unk-ı ruhumda bağlı zencîrin…
Eylerse nasıl hüsn-i hazînin
Giysû-yı zerîninle tetevvüc,
Eyler şeb-i ekdârımın üstünde temevvüc
Bir fecr-i tesellî gibi giysû-yı zerinin.
Zülfün arasından bana mutlak
Âlem görünür nûr ile memlû;
Bir îd-i münevver gibi ey hüsn-i semen-bû
Ömrün bana zülfün arasından güler ancak.
Ba’zan onu ben rûyuma serper,
Okşar, öperim mest ü münevver;
Ba’zan o bana râz-ı bahârânı fısıldar.
Gönlüm ona her derdini söyler;
Her hissimi, her fikrimi dinler
Bir mahrem-i rûhumdur o giysû-yı ziyâ-dâr.
*
Saçların, âh o pür-vefâ saçlar
Şeb-i mihnette okşuyor başımı.
Sen uyurken yanımda ben ağlar,
Gizlerim saçlarında gözyaşımı.
Âh o giysû-yı tesliyet-kârın
Edemem ıtr-ı mihr-bânını terk;
Kefenim olsa zülf-i zer-târın
Bir müzehheb firâş olur bana merk.
Elem-i dâğ-ı ömrüm eksiliyor,
Saçların pür hevâ-yı müskir-i dil
Okşadıkça ser-i küdûretimi.
Leyl-i zahmımda an-be-ân siliyor…
Bir muattar, muzî, ipek mendil
Gibi zülfün dem-î felâketimi…
Cenap Şahabettin
Dağıtır şâne-yî tabîiyyet,
Cem’ eder bâ-kemâl-i istiğnâ
Lemse-yi şûh-ı bâd-ı nisviyyet…
Şimdi bir nefha-yi heves dağıtır,
Yine beyhûde topladın, ördün;
Ne kadar toplasan perîşândır,
Toplanır saçların dağılmak içün…
Kaldı gönlüm şu dâm-gâhında,
Dâm-ı zülf-i heves-penâhında
Ebedî bir esîr-i nahcîrin.
Zer-i zülfünde her ham-i sâhir
Sanki bir halka-yi muzıyyesidir,
Unk-ı ruhumda bağlı zencîrin…
Eylerse nasıl hüsn-i hazînin
Giysû-yı zerîninle tetevvüc,
Eyler şeb-i ekdârımın üstünde temevvüc
Bir fecr-i tesellî gibi giysû-yı zerinin.
Zülfün arasından bana mutlak
Âlem görünür nûr ile memlû;
Bir îd-i münevver gibi ey hüsn-i semen-bû
Ömrün bana zülfün arasından güler ancak.
Ba’zan onu ben rûyuma serper,
Okşar, öperim mest ü münevver;
Ba’zan o bana râz-ı bahârânı fısıldar.
Gönlüm ona her derdini söyler;
Her hissimi, her fikrimi dinler
Bir mahrem-i rûhumdur o giysû-yı ziyâ-dâr.
*
Saçların, âh o pür-vefâ saçlar
Şeb-i mihnette okşuyor başımı.
Sen uyurken yanımda ben ağlar,
Gizlerim saçlarında gözyaşımı.
Âh o giysû-yı tesliyet-kârın
Edemem ıtr-ı mihr-bânını terk;
Kefenim olsa zülf-i zer-târın
Bir müzehheb firâş olur bana merk.
Elem-i dâğ-ı ömrüm eksiliyor,
Saçların pür hevâ-yı müskir-i dil
Okşadıkça ser-i küdûretimi.
Leyl-i zahmımda an-be-ân siliyor…
Bir muattar, muzî, ipek mendil
Gibi zülfün dem-î felâketimi…
Cenap Şahabettin
Yakazât-ı Leyliyye
Gel bu akşam da ser-be-ser güzelim,
İhtizâzât-ı leyli dinleyelim:
Tâ uzaklarda işte bir piyano,
Tâze parmakların temâsıyle
Ağlıyor bir hazân havâsıyle…
Dinle ey yârim işte ağlayan o
Gecenin ka’r-ı pür-sükûnunda
Zulmet-i ebkemin derûnunda…
Gâh onun ihtizâz-ı pestiyle
Mütevahhiş, hazin, rakîk ü nizâr
Dağılır cevve bir sürûd-ı hezâr.
Geh onun irtiâş-ı mestiyle
Dolaşır kâinât-ı nâimeyi
Bir umûmî şehîk-i tenhâyî…
Onu kim dest-i ra’şe-dârıyle
Çalıyor, perde perde inletiyor?
Onu kim böyle gamla söyletiyor?
Tellerin lâhn-ı inkisârıyle
Hangi metruke böyle eğleniyor?
Hangi mâtem bu sesle söyleniyor?…
Gâh olur ince, nâzenîn bir ses.
Leyl içinde sürüklenir, inler;
Onu zulmet sükût ile dinler.
Gâh olur bir figân-ı tîz-i heves;
Bütün â’sâb-ı kâinâtı gerer;
Kalb-i hâbîde-yî cihân titrer.
Sonra bir şübka-yi bükâ olarak
Düşer âguş-ı leyl-i târike,
Çalışır rûh-ı samtı tahrike…
Sonra tedricen alçalıp solarak
O kadar pest olur ki öksürerek
Zannedersin tebâh olup gidecek…
Sonra baygın, kesik, sükût eyler;
Mûsikî-yî sükûtu okşayacak
Bir enîn-i hafî kalır ancak…
Kim bilir, kim bilir neler söyler;
Bu süreksiz, hevesli zemzemeler,
Bu susup durma, sonra söylemeler,
Bu nevâzişli, nazlı, hoş nağamât,
Bu rekâket, bu lüknet-î elhân,
Bu tereddüdlü mûsikî-yi figân,
Bu yarım cümleler, yarım kelimât,
Belki leyl-i hamûşa yalvarıyor;
Belki bir tûf-ı tesliyet arıyor.
Gâh mestâne bir şetâretle
Bâd-ı pür-gûyu eyliyor taklîd;
Uçuyor cevve pür hayâl ü ümîd;
Gâh bir muğşiyâne hâletle
İnliyor muhtazır, zebûn ü harâb;
Oluyor can-be-leb tuyûra cevâb…
Tâ uzaklarda işte bir piyano:
Onu, bî-şübhe, bir kadın çalıyor;
Mûsikîden cevâb-ı ye’s alıyor.
Dinle ey ruhum işte ağlayan o…
Cenap Şahabettin
İhtizâzât-ı leyli dinleyelim:
Tâ uzaklarda işte bir piyano,
Tâze parmakların temâsıyle
Ağlıyor bir hazân havâsıyle…
Dinle ey yârim işte ağlayan o
Gecenin ka’r-ı pür-sükûnunda
Zulmet-i ebkemin derûnunda…
Gâh onun ihtizâz-ı pestiyle
Mütevahhiş, hazin, rakîk ü nizâr
Dağılır cevve bir sürûd-ı hezâr.
Geh onun irtiâş-ı mestiyle
Dolaşır kâinât-ı nâimeyi
Bir umûmî şehîk-i tenhâyî…
Onu kim dest-i ra’şe-dârıyle
Çalıyor, perde perde inletiyor?
Onu kim böyle gamla söyletiyor?
Tellerin lâhn-ı inkisârıyle
Hangi metruke böyle eğleniyor?
Hangi mâtem bu sesle söyleniyor?…
Gâh olur ince, nâzenîn bir ses.
Leyl içinde sürüklenir, inler;
Onu zulmet sükût ile dinler.
Gâh olur bir figân-ı tîz-i heves;
Bütün â’sâb-ı kâinâtı gerer;
Kalb-i hâbîde-yî cihân titrer.
Sonra bir şübka-yi bükâ olarak
Düşer âguş-ı leyl-i târike,
Çalışır rûh-ı samtı tahrike…
Sonra tedricen alçalıp solarak
O kadar pest olur ki öksürerek
Zannedersin tebâh olup gidecek…
Sonra baygın, kesik, sükût eyler;
Mûsikî-yî sükûtu okşayacak
Bir enîn-i hafî kalır ancak…
Kim bilir, kim bilir neler söyler;
Bu süreksiz, hevesli zemzemeler,
Bu susup durma, sonra söylemeler,
Bu nevâzişli, nazlı, hoş nağamât,
Bu rekâket, bu lüknet-î elhân,
Bu tereddüdlü mûsikî-yi figân,
Bu yarım cümleler, yarım kelimât,
Belki leyl-i hamûşa yalvarıyor;
Belki bir tûf-ı tesliyet arıyor.
Gâh mestâne bir şetâretle
Bâd-ı pür-gûyu eyliyor taklîd;
Uçuyor cevve pür hayâl ü ümîd;
Gâh bir muğşiyâne hâletle
İnliyor muhtazır, zebûn ü harâb;
Oluyor can-be-leb tuyûra cevâb…
Tâ uzaklarda işte bir piyano:
Onu, bî-şübhe, bir kadın çalıyor;
Mûsikîden cevâb-ı ye’s alıyor.
Dinle ey ruhum işte ağlayan o…
Cenap Şahabettin
Temâşâ-yı Leyâl
Hâlid Ziyâ Bey’e
Gel bu akşam da ser-be-ser güzelim
Levha-i kâinâtı seyr edelim :
Gölge, hep gölge, her taraf gölge,
Gölgelerle bütün zemin mestûr;
Âsumân yalınızca nîm manzûr,
Görülen başlıyor görülmemeğe;
Bir dumandan kefenle cism-i cihân,
Kalıyor ka’r-ı leyl içinde nihân…
Şimdi her gûşe ebkem ü câmid:
Ne ağaçlarda zemzemât-ı riyâh,
Ne hadâyikte ihtizâz-ı cenâh…
Her taraf hufte, her taraf râkid;
Sanki engüşt-ber-dehân, melekût
Bütün eşyâya der: Sükût, sükût!
Bu hiyâbân-ı târ ü nâimde,
Camlar üstünde resm eder ancak
Ne ağaçlarda zemzemât-ı riyâh,
Ne hadâyikte ihtizâz-ı cenâh…
Her taraf hufte, her taraf râkid;
Sanki engüşt-ber-dehân, melekût
Bütün eşyâya der: Sükût, sükût!
Bu hiyâbân-ı târ ü nâimde,
Camlar üstünde resm eder ancak
Dest-i şeb şu’leden birer zambak..
Gelir ancak bu bâğ-ı muzlimde,
Gelir enfâs-ı zâr uzaklardan,
Tâ uzaklardaki dudaklardan…
Bu temâşâya karşı göz yorulur:
Hiss eder, seyr edenlerin nazarı
En kavi dalda bir elem tavrı!
Her şey artık bu dem tanınmaz olur:
Rû-yı eşyâya gölgeler, sisler
Bir tecâhül nikâbı ferş eyler.
Gecenin tûde-yi buhârından
Süzülen bir sükût-ı tenhâyî
Doldurur hep hayât-ı eşyâyı…
Seyr eder bir bulut kenârından
Bir hilâlin nigâh-ı tannâzı
Kalb-i zulmette titreyen râzı.
Âh, bak sevgilim bu zulmette
Ne kadar cüssesiz kalır insân,
Bizi gûyâ ezer bu leyl-i girân.
Bu karanlık leyâl-i kasvette
Öyle hiss eyleriz ki gûyâ biz
Ebediyyetle rû-be-rû geliriz.
Bu zalâm-i hamûş içinde hayâl
– Mütekallis, melûl ü zucret-ver, –
Varlığından da iştibâh eyler.
Bu rükûdet, bu samt ü cevf-i leyâl
Rûhu bir sekte-yi tereddüdle
Habs eder bir azâb-ı seyyâle…
Sevgilim… gölge, her taraf gölge;
Sana da düştü reng-i ye’si şebin,
Gölgelendi senin de reng-i lebin;
Sen bile başladın görülmemeğe…
Cenap Şahabettin
Gelir ancak bu bâğ-ı muzlimde,
Gelir enfâs-ı zâr uzaklardan,
Tâ uzaklardaki dudaklardan…
Bu temâşâya karşı göz yorulur:
Hiss eder, seyr edenlerin nazarı
En kavi dalda bir elem tavrı!
Her şey artık bu dem tanınmaz olur:
Rû-yı eşyâya gölgeler, sisler
Bir tecâhül nikâbı ferş eyler.
Gecenin tûde-yi buhârından
Süzülen bir sükût-ı tenhâyî
Doldurur hep hayât-ı eşyâyı…
Seyr eder bir bulut kenârından
Bir hilâlin nigâh-ı tannâzı
Kalb-i zulmette titreyen râzı.
Âh, bak sevgilim bu zulmette
Ne kadar cüssesiz kalır insân,
Bizi gûyâ ezer bu leyl-i girân.
Bu karanlık leyâl-i kasvette
Öyle hiss eyleriz ki gûyâ biz
Ebediyyetle rû-be-rû geliriz.
Bu zalâm-i hamûş içinde hayâl
– Mütekallis, melûl ü zucret-ver, –
Varlığından da iştibâh eyler.
Bu rükûdet, bu samt ü cevf-i leyâl
Rûhu bir sekte-yi tereddüdle
Habs eder bir azâb-ı seyyâle…
Sevgilim… gölge, her taraf gölge;
Sana da düştü reng-i ye’si şebin,
Gölgelendi senin de reng-i lebin;
Sen bile başladın görülmemeğe…
Cenap Şahabettin
18 Şubat 2017
Temâşâ-yı Hazân
Gel bugün de, sükût ile güzelim,
İhtizâr-ı hazanı seyredelim:
Ey benim, ey hazan-lika güzelim.
Bir dimagî vedad u ref’etle
Kalalım ser-be-scr tabîatle;
Elem-i arza iştirak edelim;
Mevsimin kâinat-ı ye’sinde
Olalım biz de bir gam-ı zinde...
Bu soluk mevsim-i küdûretten
Dağılır bir veda-ı bî-kelimât.
Pek hayalî, rakîk bir “heyhât!...”
Za’f ile diz çöken tabîatten
Yükselir bir fecî’ vaz’-ı dua.
Gizli bir şehka, bir sükût-ı reca.
Böyle leb-beste terk-i ömr etmek.
Nazarî bir lisan ile ancak
Ebedî iftirakı anlatmak.
Bir tahassürle dem-bc-dem dönere
Eylemek cebhe-i hayata nazar
Bu azîmette bir fecaat var!...
Sevgilim, dinle, işte bâd-ı hazan
Müteverrim misali öksürüyor.
Hem de bir öksürük ki çok sürüyor.
Bir bahar-ı terennümün her ân
Çâk olur sanki sadr-ı hâtırası:
Bu suâlin kesilmiyor arası;
Kâinat oldu sanki ser-tâ-ser
Bir büyük hastahâne-i etfâl.
Öyle bir yer ki pür-hurûş-ı suâl.
Bâd-ı pür-va’d-i nevbaharı eder
Bir enîn-i elîm ile tekzîb
Öksüren, inleyen şu bâd-ı ratîb.
Sar’a-ı ihtizâr içinde gusûn.
Çırpınır, çarpmır, kırar, kırılır;
Bâd-ı nâlâna haykırır, darılır...
Âh, ol dallardaki fütûr-ı derûn
Onların tavr-ı serzenişkârı,
Onların mâderâne ekdarı;
O nihalânda sallanan yuvalar,
O perakende, nâzenîn, muğber
Uçuşan, savrulan, düşen tüyler…
Âh, O son tüy ki muhteriz, kovalar
Câ-be-câ ruh-ı âşiyânesini,
Yuvanın yâd-ı pür-lerânesini...
Kim bilir hangi tâir-i şûhun
Yâdigâr-ı hayat-ı kalbîsi
Doldururdu bu lâne-i hevesi!
Kim bilir hangi pür-tarab ruhun
Yıkılan âşiyânda mahfidi
Râz-ı aşkîsi, râz-ı ümmîdi?...
Yıkılan lânelere birlikte
Dökülür âb u hâke yapraklar;
Na’ş-ı evrak ile dolar laklar...
Rûhu bâzû-yı bâd-ı hâlikte,
Ömr-i nâçizi gam-zedâ-yı ziyâ’,
Dökülür berg-mürde, lâl-i vedâ’.
O sararmış giyâh, o yapraklar
Bûse-i elvedâa nâ-kadir
Hasta, fırkat-resîde leblerdir...
Dökülürken hep, âh o yapraklar
Gamlı hemşireler gibi araşır;
Öyle hemşireler ki gam yaraşır…
Bu düşenler birer nahîf eldir.
Öyle eller ki tâlib-i rikkat,
Taleb-i rahm için eder hareket;
Öyler eller ki tavrı mühmeldir.
Gösterir âsumanı hâke düşer,
Emel-i arş ile helâke düşer.
Her taraf sisli, her taraf birden
Sanki der-beste-i nikab-ı buhar,
O nikab arkasında girye-nisâr.
Asuman bir sahîfe-i âhen.
Sisler üstünde âftâb-ı hazîn
Bir büyük dâne dürrc-i hûnîn...
Bir nikab-ı esef cebininde.
Her bulut bir hayal-i gam-dîde
Ki leb-i tesliyetle rencide...
Dağların sine-i hazininde,
Nevbaharın hayat-ı dil-rişi
Düşünür zahm-ı arzı tefrişi...
Bir küçük katre, şebnem-i mâtem
Mevsimin her yerinde lerzandır;
Her taraf gizli yaşla giryandır...
Her hıyabanda ser-be-dest-i elem.
Gizlice mâder-i sükût inler;
Eder ervahı ra’şedâr-ı keder.
Senenin cismi muhtazır gibidir
Şu mesâfât-ı bi-nihayette
Bister-i vâsi-i tabiatte...
Bu dram şimdi muntazır gibidir
Perde-i beıfin anca inmesine.
Kışın âsâyiş-i mukaddesine...
Yeter artık nezâremiz güzelim,
O senin mevti görmemiş dîden
Korkarım incinir bu rü’yetten;
Gel, bahar-ı hayali seyredelim..
Cenap Şahabettin
İhtizâr-ı hazanı seyredelim:
Ey benim, ey hazan-lika güzelim.
Bir dimagî vedad u ref’etle
Kalalım ser-be-scr tabîatle;
Elem-i arza iştirak edelim;
Mevsimin kâinat-ı ye’sinde
Olalım biz de bir gam-ı zinde...
Bu soluk mevsim-i küdûretten
Dağılır bir veda-ı bî-kelimât.
Pek hayalî, rakîk bir “heyhât!...”
Za’f ile diz çöken tabîatten
Yükselir bir fecî’ vaz’-ı dua.
Gizli bir şehka, bir sükût-ı reca.
Böyle leb-beste terk-i ömr etmek.
Nazarî bir lisan ile ancak
Ebedî iftirakı anlatmak.
Bir tahassürle dem-bc-dem dönere
Eylemek cebhe-i hayata nazar
Bu azîmette bir fecaat var!...
Sevgilim, dinle, işte bâd-ı hazan
Müteverrim misali öksürüyor.
Hem de bir öksürük ki çok sürüyor.
Bir bahar-ı terennümün her ân
Çâk olur sanki sadr-ı hâtırası:
Bu suâlin kesilmiyor arası;
Kâinat oldu sanki ser-tâ-ser
Bir büyük hastahâne-i etfâl.
Öyle bir yer ki pür-hurûş-ı suâl.
Bâd-ı pür-va’d-i nevbaharı eder
Bir enîn-i elîm ile tekzîb
Öksüren, inleyen şu bâd-ı ratîb.
Sar’a-ı ihtizâr içinde gusûn.
Çırpınır, çarpmır, kırar, kırılır;
Bâd-ı nâlâna haykırır, darılır...
Âh, ol dallardaki fütûr-ı derûn
Onların tavr-ı serzenişkârı,
Onların mâderâne ekdarı;
O nihalânda sallanan yuvalar,
O perakende, nâzenîn, muğber
Uçuşan, savrulan, düşen tüyler…
Âh, O son tüy ki muhteriz, kovalar
Câ-be-câ ruh-ı âşiyânesini,
Yuvanın yâd-ı pür-lerânesini...
Kim bilir hangi tâir-i şûhun
Yâdigâr-ı hayat-ı kalbîsi
Doldururdu bu lâne-i hevesi!
Kim bilir hangi pür-tarab ruhun
Yıkılan âşiyânda mahfidi
Râz-ı aşkîsi, râz-ı ümmîdi?...
Yıkılan lânelere birlikte
Dökülür âb u hâke yapraklar;
Na’ş-ı evrak ile dolar laklar...
Rûhu bâzû-yı bâd-ı hâlikte,
Ömr-i nâçizi gam-zedâ-yı ziyâ’,
Dökülür berg-mürde, lâl-i vedâ’.
O sararmış giyâh, o yapraklar
Bûse-i elvedâa nâ-kadir
Hasta, fırkat-resîde leblerdir...
Dökülürken hep, âh o yapraklar
Gamlı hemşireler gibi araşır;
Öyle hemşireler ki gam yaraşır…
Bu düşenler birer nahîf eldir.
Öyle eller ki tâlib-i rikkat,
Taleb-i rahm için eder hareket;
Öyler eller ki tavrı mühmeldir.
Gösterir âsumanı hâke düşer,
Emel-i arş ile helâke düşer.
Her taraf sisli, her taraf birden
Sanki der-beste-i nikab-ı buhar,
O nikab arkasında girye-nisâr.
Asuman bir sahîfe-i âhen.
Sisler üstünde âftâb-ı hazîn
Bir büyük dâne dürrc-i hûnîn...
Bir nikab-ı esef cebininde.
Her bulut bir hayal-i gam-dîde
Ki leb-i tesliyetle rencide...
Dağların sine-i hazininde,
Nevbaharın hayat-ı dil-rişi
Düşünür zahm-ı arzı tefrişi...
Bir küçük katre, şebnem-i mâtem
Mevsimin her yerinde lerzandır;
Her taraf gizli yaşla giryandır...
Her hıyabanda ser-be-dest-i elem.
Gizlice mâder-i sükût inler;
Eder ervahı ra’şedâr-ı keder.
Senenin cismi muhtazır gibidir
Şu mesâfât-ı bi-nihayette
Bister-i vâsi-i tabiatte...
Bu dram şimdi muntazır gibidir
Perde-i beıfin anca inmesine.
Kışın âsâyiş-i mukaddesine...
Yeter artık nezâremiz güzelim,
O senin mevti görmemiş dîden
Korkarım incinir bu rü’yetten;
Gel, bahar-ı hayali seyredelim..
Cenap Şahabettin
Makdem-i Yâr
Pervâne-i zerrin gibi her zühre-i zerrin
Titrerdi zümürrüd-geh-i lerzân-ı çemende
Çağlardı leb-i sîm-i hıyâbân-ı semende
Bir çeşme-i billûr ile bir cûy-i bilûrin
Düşmüştü siyeh berg-i şebe şebnem-i sîmîn
Şebnem gibi titrerdi kamer leyl üzerinde
Bir şeb-pere-i hutfe bir âhû-yı çerende
Vermişti bu nüzhet-gehe bir vahşet-i nermîn
Âhû ile şeb-perre vü evrâk ile azhâr
Nâ-gâh fısıldaştı leb-i âb-ı revânda
Zîrâ şu perî-hâneye karşı bu evânda
Ey dürr-i yetîm-i sadef-i şefkâtim, ey yâr
Sen bir meh-i zî-ruh gibi yükseliyordun
Muzlim korunun zıllı içinden geliyordun
Cenap Şahabettin
Titrerdi zümürrüd-geh-i lerzân-ı çemende
Çağlardı leb-i sîm-i hıyâbân-ı semende
Bir çeşme-i billûr ile bir cûy-i bilûrin
Düşmüştü siyeh berg-i şebe şebnem-i sîmîn
Şebnem gibi titrerdi kamer leyl üzerinde
Bir şeb-pere-i hutfe bir âhû-yı çerende
Vermişti bu nüzhet-gehe bir vahşet-i nermîn
Âhû ile şeb-perre vü evrâk ile azhâr
Nâ-gâh fısıldaştı leb-i âb-ı revânda
Zîrâ şu perî-hâneye karşı bu evânda
Ey dürr-i yetîm-i sadef-i şefkâtim, ey yâr
Sen bir meh-i zî-ruh gibi yükseliyordun
Muzlim korunun zıllı içinden geliyordun
Cenap Şahabettin
09 Ekim 2016
Şair
Elem-i mâteminden ayrılamam
Mâtemin en azîz hissimdir!
Seni yok unutmam artık ben
Sevdiğim şimdi hicr ü ye’simdir.
Cenap Şahabettin
Mâtemin en azîz hissimdir!
Seni yok unutmam artık ben
Sevdiğim şimdi hicr ü ye’simdir.
Cenap Şahabettin
Benim Kalbim
Bir civan bir siyâh meşcerenin
En karanlık yerinde yatmıştı;
Başını bir garîb şeb-perenin
Zıll-ı şeb-rengine uzatmıştı.
Nevhalar, giryeler, şikâyetler
Ana olmuştu câme-hâb-ı huzûr.
Bir müebbed şeb-i siyeh-peyker
Anı etmişti ser-girân-ı fütur!..
Gönlü ağlardı gülse çeşmânı;
Gözüne yaş gelirdi güldükçe;
İncinirdi hayâl-i giryânı
Gözünün yaşları döküldükçe.
Rû-yı zerdindeki uçukluktan
Mütehâşî olurdu berk-i hazân;
Leb-i zârındaki donukluktan
Lâl ü hayran kalırdı hep mürgân!
Sinesinde halîde bir hançer
Sallanırdı teneffüs ettikçe;
Rahm ile titreşirdi hâk ü hacer,
Ânın enfâsını işittikçe!
"Kimdir âyâ bu haste-yî muğber?"
Diye ettim semâya isticvâb;
Eyledi bir perî-yi zerrîn-per
Asumandan şu yolda bast-ı cevâb:
"Gördüğün dil-şikeste-yî takdir,
Bil, senin kalb-i nâ-ümîdindir!
Öyle takdir eder ki Rabb-ı Kadir,
Ebedî hastedir dil-i şâir!”
Cenap Şahabettin
En karanlık yerinde yatmıştı;
Başını bir garîb şeb-perenin
Zıll-ı şeb-rengine uzatmıştı.
Nevhalar, giryeler, şikâyetler
Ana olmuştu câme-hâb-ı huzûr.
Bir müebbed şeb-i siyeh-peyker
Anı etmişti ser-girân-ı fütur!..
Gönlü ağlardı gülse çeşmânı;
Gözüne yaş gelirdi güldükçe;
İncinirdi hayâl-i giryânı
Gözünün yaşları döküldükçe.
Rû-yı zerdindeki uçukluktan
Mütehâşî olurdu berk-i hazân;
Leb-i zârındaki donukluktan
Lâl ü hayran kalırdı hep mürgân!
Sinesinde halîde bir hançer
Sallanırdı teneffüs ettikçe;
Rahm ile titreşirdi hâk ü hacer,
Ânın enfâsını işittikçe!
"Kimdir âyâ bu haste-yî muğber?"
Diye ettim semâya isticvâb;
Eyledi bir perî-yi zerrîn-per
Asumandan şu yolda bast-ı cevâb:
"Gördüğün dil-şikeste-yî takdir,
Bil, senin kalb-i nâ-ümîdindir!
Öyle takdir eder ki Rabb-ı Kadir,
Ebedî hastedir dil-i şâir!”
Cenap Şahabettin
14 Eylül 2014
الحان شتا
،بر بیاض لرزه، بر دومانلی اوچوش
اشینی غاءب ایله ین بر قوش گبی قار
.گچن ایام نوبهاری آرار
،ای قلوبڭ سرود شیداسی
ای كبوترلرڭ نشیدهلری
:او بهارڭ بو اشته فرداسی
قاپله دی بر درین سكوته یری قارلر
.كه خموشانه دمبدم آغلر
ای اوچاركن دوشوب اولن كلبك
بر بیاز ریشه جناح ملك گبی قار
سنی صولغون حدیقه لرده آرار.
سن آچاركن چیچكلر اوستونده
،اوفه جیق بر چیچكلی یلپازه
،نعشن استونده شیمدی، ای مرده
باشله دی پرچه پرچه پروازه گارلر
.كه سماءدن دوشر دوشر آغلر
اوچدیڭز، گیتدیڭز سز ای قوشلر؛
كوچوجوك، سرسفید بایقوشلر گبی قار
.سزی داللرده، لانه لرده آرار
،گیتدڭز، گیتدڭز ای مرغان،
.شیمدی بوش قالدی سرتسر یووالر
یووالرده – یتیم بی افغان! –
صون قالان ماءی تویلری قووالر قارلر
كه حواده اوچار اوچار آغلار
25 Eylül 2013
Riyâh-ı Leyâl
Ey gizli kebuterlerin âheste sürûdu
Ey mirvaha-i lâne-i mürgân
Ey bâd-ı hırâmân
Âfâka inince gecenin sütre-i dûdu
Başlarsın ufuktan seyelâna
Bâlîn-i cihâna!
Ol dem ki olur, ey tarab-âmûz-ı hayâlât,
Bir nây-ı zümürrüd gibi nâlân
Destinde nihâlân...
Ol dem ki olur dest-i bilûrunda semâvât,
Bir çeng-i dil-âvîz-i müzehheb
Bir ûd-ı mükevkeb...
Ol dem getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
Ondan bana sen gizlice bir ses,
Ey bâd-ı peyem-res,
Ol dem getir ondan bana sen gizlice bir ses;
Ol dem götür ey bâd-ı şebângâh,
Benden ona bir âh!...
Bir ninni ile rûh-ı leyâli uyutursun;
Ervâha eder da'vet o ninni
Bir hâb-ı muganni!
Bir hâb-ı muganni ile rûhu avutursun;
Bir hâb-ı mugannide gönüller
Rü'yâları dinler!
Ey bâd-ı muganni ki hadâıkda verirsin
Her nağmeye, her saza muâdil
Yapraklara bir dil...
Ey bâd-ı muattar ki semâdan getirirsin
Her zühreye bir nâme-i hoş-bû,
Bir bûse-i dil-cû...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses,
Yâhûd götür ey bâd-ı şebângâh
Benden ona bir âh!...
Ey dağların en sâf ü tabiî nakarâtı,
Tekrîr-i sürûdunla ağaçlar
Cûlar gibi çağlar!
Dağlarda akan çeşmelerin hoş nagamâtı
Eyler seni, ey bâd-ı tabîat,
Dağdan dağa da'vet!
Ey zemzeme-fermâ-yı ser-âheng-i sahârî
Her sûdan edersin dil ü câne
İsâl-i terâne!
Senden alır elhânını ebhâr u mecârî;
Her sahile bir neşe verirsin,
Bir ses getirirsin...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses;
Yâhûd götür, ey bâd-ı şebângâh
Benden ona bir âh!...
Mizmâr-ı serâdan gelen âsûde nevâlar,
Cûlardaki sâzende hayalât,
Dağlardaki esvât,
Ebhâr u sevâhildeki bîhûde sadâlar
Vermez dil-i şeb-hîzime ârâm;
Etmez beni hoşkâm!
Ben neyleyim elhân-ı yek-âheng-i cihânı?
Ey lâne-i seyyâl-i mezâhir,
Ey bâd-ı meşâcir,
Anlat bana bir dildeki âheng-i nihânı;
Gönder bana bir zemzeme-i sâf,
Bir nağme-i şeffâf...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses,
Yâhûd götür ey bâd-ı şebângâh,
Benden ona bir âh!...
Cenap Şahabettin
Ey mirvaha-i lâne-i mürgân
Ey bâd-ı hırâmân
Âfâka inince gecenin sütre-i dûdu
Başlarsın ufuktan seyelâna
Bâlîn-i cihâna!
Ol dem ki olur, ey tarab-âmûz-ı hayâlât,
Bir nây-ı zümürrüd gibi nâlân
Destinde nihâlân...
Ol dem ki olur dest-i bilûrunda semâvât,
Bir çeng-i dil-âvîz-i müzehheb
Bir ûd-ı mükevkeb...
Ol dem getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
Ondan bana sen gizlice bir ses,
Ey bâd-ı peyem-res,
Ol dem getir ondan bana sen gizlice bir ses;
Ol dem götür ey bâd-ı şebângâh,
Benden ona bir âh!...
Bir ninni ile rûh-ı leyâli uyutursun;
Ervâha eder da'vet o ninni
Bir hâb-ı muganni!
Bir hâb-ı muganni ile rûhu avutursun;
Bir hâb-ı mugannide gönüller
Rü'yâları dinler!
Ey bâd-ı muganni ki hadâıkda verirsin
Her nağmeye, her saza muâdil
Yapraklara bir dil...
Ey bâd-ı muattar ki semâdan getirirsin
Her zühreye bir nâme-i hoş-bû,
Bir bûse-i dil-cû...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses,
Yâhûd götür ey bâd-ı şebângâh
Benden ona bir âh!...
Ey dağların en sâf ü tabiî nakarâtı,
Tekrîr-i sürûdunla ağaçlar
Cûlar gibi çağlar!
Dağlarda akan çeşmelerin hoş nagamâtı
Eyler seni, ey bâd-ı tabîat,
Dağdan dağa da'vet!
Ey zemzeme-fermâ-yı ser-âheng-i sahârî
Her sûdan edersin dil ü câne
İsâl-i terâne!
Senden alır elhânını ebhâr u mecârî;
Her sahile bir neşe verirsin,
Bir ses getirirsin...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses;
Yâhûd götür, ey bâd-ı şebângâh
Benden ona bir âh!...
Mizmâr-ı serâdan gelen âsûde nevâlar,
Cûlardaki sâzende hayalât,
Dağlardaki esvât,
Ebhâr u sevâhildeki bîhûde sadâlar
Vermez dil-i şeb-hîzime ârâm;
Etmez beni hoşkâm!
Ben neyleyim elhân-ı yek-âheng-i cihânı?
Ey lâne-i seyyâl-i mezâhir,
Ey bâd-ı meşâcir,
Anlat bana bir dildeki âheng-i nihânı;
Gönder bana bir zemzeme-i sâf,
Bir nağme-i şeffâf...
Bir ses getir ondan bana ey bâd-ı peyem-res,
Bir şeb getir ey bâd-ı peyem-res,
Ondan bana bir ses!...
Ey bâd-ı peyem-res getir ondan bana bir ses,
Yâhûd götür ey bâd-ı şebângâh,
Benden ona bir âh!...
10 Şubat 2013
Elhân-ı Şita
Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar
Gibi kar
Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar…
Ey kulûbün sürûd-i şeydâsu
Ey kebûterlerin neşideleri
O baharın bu işte ferdâsı
Kapladı bir derin sükûta yeri
Karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar.
Ey uçarken düşüp ölen kelebek
Bir beyaz rîşe-i cenâh-ı melek
Gibi kar
Seni solgun hadîkalarda arar.
Sen açarken çiçekler üstünde
Ufacık bir çiçekli yelpâze
Nâ’şun üstünde şimdi ey mürde
Başladı parça parça pervâze
Karlar
Ki semâdan düşer düşer ağlar!
Uçtunuz gittiniz siz ey kuşlar;
Küçücük, ser-sefîd baykuşlar
Gibi kar
Sizi dallarda, lânelerde arar.
Gittiniz, gittiniz siz ey mürgân
Şimdi boş kaldı serteser yuvalar;
Yuvalarda – yetîm-i bî-efgân! -
Son kalan mâi tüyleri kovalar
Karlar
Ki havada uçar uçar ağlar.
Destinde ey semâ-yı şitâ tûde tûdedir
Berk-i semen, cenâh-ı kebûter, sehâb-ı ter…
Dök ey semâ – revân-ı tabiat gunûdedir -
Hâk-i siyâhın üstüne sâfî şükûfeler!
Her şahsâr şimdi – ne yaprak, ne bir çiçek! -
Bir tûde-i zılâl ü siyeh-reng ü nâ-ümid…
Ey dest-i âsmân-ı şitâ, durma, durma, çek.
Her şâhsârın üstüne bir sütre-i sefîd!
Göklerden emeller gibi rizan oluyor kar
Her sûda hayâlim gibi pûyân oluyor kar
Bir bâd-ı hamûşun per-i sâfında uyuklar
Tarzında durur bir aralık sonra uçarlar
Soldan sağa, sağdan sola lerzân ü girîzân
Gâh uçmada tüyler gibi, gâh olmada rîzân
Karlar, bütün elhânı mezâmîr-i sükûtun
Karlar, bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun.
Dök kâk-i siyâh üstüne, ey dest-i semâ dök.
Ey dest-i semâ, dest-i kerem, dest-i şitâ dök:
Ezhâr-ı bahârın yerine berf-i sefîdi;
Elhân-ı tuyûrun yerine samt-ı ümîdi.
ey kış günlerinin gökyüzü
yasemin yaprağı, güvercin kanadı, sabah bulutu senin elinde yığın yığındır,
ey gök tabiatın özü uykudadır.
kara toprağın üstüne bembeyaz çiçekler dök.
her ağaçlık, şimdi yapraksız,çiçeksiz.
bir gölgelik, siyahlık ve ümitsizlik yığınıdır.
ey kış semasının eli, durma,
her ağaçlığın üzerine beyaz bir örtü çek.
kar emeller gibi gökten yağıyor,
kar her tarafta hayalim gibi koşuyor.
sessiz bir rüzgann saf kanadında uyuklarmış gibi
bir aralık durup sonra uçuşuyorlar.
soldan sağa, sağdan sola titreyerek ve kaçarak.
bazen tüyler gibi uçuyor, bazen dökülüyorlar.
karlar sessizlik ilahilerinin ezgileridir.
melekler âleminin bahçelerinin çiçekleridir.
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar
Gibi kar
Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar…
Ey kulûbün sürûd-i şeydâsu
Ey kebûterlerin neşideleri
O baharın bu işte ferdâsı
Kapladı bir derin sükûta yeri
Karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar.
Ey uçarken düşüp ölen kelebek
Bir beyaz rîşe-i cenâh-ı melek
Gibi kar
Seni solgun hadîkalarda arar.
Sen açarken çiçekler üstünde
Ufacık bir çiçekli yelpâze
Nâ’şun üstünde şimdi ey mürde
Başladı parça parça pervâze
Karlar
Ki semâdan düşer düşer ağlar!
Uçtunuz gittiniz siz ey kuşlar;
Küçücük, ser-sefîd baykuşlar
Gibi kar
Sizi dallarda, lânelerde arar.
Gittiniz, gittiniz siz ey mürgân
Şimdi boş kaldı serteser yuvalar;
Yuvalarda – yetîm-i bî-efgân! -
Son kalan mâi tüyleri kovalar
Karlar
Ki havada uçar uçar ağlar.
Destinde ey semâ-yı şitâ tûde tûdedir
Berk-i semen, cenâh-ı kebûter, sehâb-ı ter…
Dök ey semâ – revân-ı tabiat gunûdedir -
Hâk-i siyâhın üstüne sâfî şükûfeler!
Her şahsâr şimdi – ne yaprak, ne bir çiçek! -
Bir tûde-i zılâl ü siyeh-reng ü nâ-ümid…
Ey dest-i âsmân-ı şitâ, durma, durma, çek.
Her şâhsârın üstüne bir sütre-i sefîd!
Göklerden emeller gibi rizan oluyor kar
Her sûda hayâlim gibi pûyân oluyor kar
Bir bâd-ı hamûşun per-i sâfında uyuklar
Tarzında durur bir aralık sonra uçarlar
Soldan sağa, sağdan sola lerzân ü girîzân
Gâh uçmada tüyler gibi, gâh olmada rîzân
Karlar, bütün elhânı mezâmîr-i sükûtun
Karlar, bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun.
Dök kâk-i siyâh üstüne, ey dest-i semâ dök.
Ey dest-i semâ, dest-i kerem, dest-i şitâ dök:
Ezhâr-ı bahârın yerine berf-i sefîdi;
Elhân-ı tuyûrun yerine samt-ı ümîdi.
Cenap Şahabettin
Kış Ezgileri
bir beyaz titreyiş, bir dumanlı uçuş,
eşini kaybeden bir kuş
gibi kar
geçen ilkbahar günlerini arar...
ey kalplerin çılgın ezgileri
ey güvercinlerin marşları,
o baharın işte yarını bu:
yeri derin bir sessizliğe kapladı
karlar
ki sessizce sürekli ağlarlar.
ey uçarken düşüp ölen kelebek,
bir beyaz melek kanadının saçağı
gibi kar
seni solgun bahçelerde arar
sen açarken çiçek üstünde
ufacık bir çiçekli yelpaze gibi
ey ölü, şimdi senin cenazen üstünde
parça parça uçmaya başladılar
karlar.
ki gökten durmadan ağlar gibi düşuyorlar.
uçtunuz, gittiniz siz ey kuşlar
küçücük, beyaz başlı baykuşlar
gibi kar
sizi dallarda, yuvalarda arar,
gittiniz, gittiniz ey kuşlar,
şimdi yuvalar baştan başa boş kaldı,
yuvalarda - sessiz yetim kalan-
son kalan mavi tüyleri kovalayan
karlar
havada ağlar gibi uçuşuyorlar.
Kış Ezgileri
bir beyaz titreyiş, bir dumanlı uçuş,
eşini kaybeden bir kuş
gibi kar
geçen ilkbahar günlerini arar...
ey kalplerin çılgın ezgileri
ey güvercinlerin marşları,
o baharın işte yarını bu:
yeri derin bir sessizliğe kapladı
karlar
ki sessizce sürekli ağlarlar.
ey uçarken düşüp ölen kelebek,
bir beyaz melek kanadının saçağı
gibi kar
seni solgun bahçelerde arar
sen açarken çiçek üstünde
ufacık bir çiçekli yelpaze gibi
ey ölü, şimdi senin cenazen üstünde
parça parça uçmaya başladılar
karlar.
ki gökten durmadan ağlar gibi düşuyorlar.
uçtunuz, gittiniz siz ey kuşlar
küçücük, beyaz başlı baykuşlar
gibi kar
sizi dallarda, yuvalarda arar,
gittiniz, gittiniz ey kuşlar,
şimdi yuvalar baştan başa boş kaldı,
yuvalarda - sessiz yetim kalan-
son kalan mavi tüyleri kovalayan
karlar
havada ağlar gibi uçuşuyorlar.
ey kış günlerinin gökyüzü
yasemin yaprağı, güvercin kanadı, sabah bulutu senin elinde yığın yığındır,
ey gök tabiatın özü uykudadır.
kara toprağın üstüne bembeyaz çiçekler dök.
her ağaçlık, şimdi yapraksız,çiçeksiz.
bir gölgelik, siyahlık ve ümitsizlik yığınıdır.
ey kış semasının eli, durma,
her ağaçlığın üzerine beyaz bir örtü çek.
kar emeller gibi gökten yağıyor,
kar her tarafta hayalim gibi koşuyor.
sessiz bir rüzgann saf kanadında uyuklarmış gibi
bir aralık durup sonra uçuşuyorlar.
soldan sağa, sağdan sola titreyerek ve kaçarak.
bazen tüyler gibi uçuyor, bazen dökülüyorlar.
karlar sessizlik ilahilerinin ezgileridir.
melekler âleminin bahçelerinin çiçekleridir.
Cenap Şahabettin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












