Yahya Kemal Beyatlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yahya Kemal Beyatlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Temmuz 2023

Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok.

Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

Türk edebiyatının iki büyük şairi hayattayken tanışmış, genç Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi olmuştu. Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Hanım’a, Yahya Kemal’in ölümü üzerine 1 Kasım 1958’den hemen sonra yazdığı mektup, son duruşmada Yahya Kemal üzerine düşündüklerini ortaya koyuyor. Türk şiirinin iki büyük ismi arasında, edebiyattan kişisel ilişkilere uzanan hadiseler… 

NÂZIM HİKMET’İN TAMAMI İLK KEZ YAYIMLANAN MEKTUBU

Yahya Kemal-Nâzım Hikmet ilişkisinin çok iyi anlatılmamış olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki hep Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın gölgesinde kalmıştır: Nâzım Hikmet Deniz Lisesi’nde öğrenciyken Celile Hanım ve Yahya Kemal arasında duygusal bir yakınlık doğar. Bu yakınlık dolayısıyla “Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet” diye başlayan cümleler hemen sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesine dönüşür. 

Yahya Kemal, Celile Hanım’la 1916’da Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından götürüldüğü Çamlıca Bektaşi Dergâhı’nda tanışır. O sırada Celile Hanım, Nâzım Hikmet’in babasıyla evlidir. 1918’de ayrıldıklarında, Nâzım Hikmet aile dostları Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın aracılığıyla girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nde öğrencidir. Yahya Kemal de aynı okulda tarih dersleri vermektedir. Hayranlık duyduğu kadının oğluna özel ilgi gösterir. O zamanlarla ilgili bir anısını yıllar sonra Ekber Babayev’in düzenleyerek yayımladığı bir konuşmada şöyle anlatmış Nâzım Hikmet: 

“Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anam. Bahriye Mektebi’nde tarih öğretmenimdi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim, kediyi de görmek istedi ve şiirimde anlattığım kediyi gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana ‘Sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın’ dedi. (Yön dergisi, 1.5.1967) 

Nâzım Hikmet’in üçüncü şiirim dediği “Samiye’nin Kedisi” adlı şiiri şudur: 

Yeşil deniz gibi gözleri vardı 
Beyaz tüyleriyle bir küme kardı 
Ağzını süsleyen sedef dişlerdi 
Baygın nazarı ta ruha işlerdi 
Severken aldatıp birden kaçardı 
Okşarken apansız pençe açardı 
Onda bir kadının gururu vardı 
Sürmeli gözlerinden riya akardı 

Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden çıkan bir kitabın başındaki boş sayfalara Celile Hanım’ın çizdiği karakalem bir desende kedinin ismini de görüyoruz: Pisik. 

Nâzım’ın Yeni Mecmua’da yayımlanan Yahya Kemal’in düzelttiği şiiri. 

Ekber Babayev’in yazısında anlatıldığına göre, Yahya Kemal, öğrencisinin “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı ilk şiirini bazı düzeltmeler yaptıktan sonra Yeni Mecmua’nın 3 Ekim 1918 tarihli sayısında yayımlatmıştır. Yahya Kemal’in isim babası olduğu ve katkıda bulunduğu Yeni Mecmua, Ziya Gökalp tarafından çıkarılıyordu. Daha sonra ufak tefek değişikliklerle Ümit ve İnci gibi dergilerde de çıkan bu şiir şöyledir: 

Bir inilti duydum serviliklerde 
Dedim: Burada da ağlıyan var mı? 
Yoksa tek başına bu kuytu yerde, 
Eski bir sevgiyi anan rüzgâr mı? 
Hayata inerken siyah örtüler, 
Umardım ki artık ölenler güler, 
Yoksa hayatında sevmiş ölüler, 
Hala servilerde ağlıyorlar mı? 

Tam o yıllarda Celile Hanım-Yahya Kemal aşkının dedikodusu almış yürümüştür. Nâzım, evlerine kendisine ders vermek için gelen hocasının paltosunun cebine, bir gün annesiyle evlenmesine karşı olduğunu kesin bir şekilde belirten bir mektup koyar: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!” Mektubun ne kadar etkisi olduğu bilinmez ama, dedikoduyu fazla uzatmadan, Celile Hanım evliliğe hazırlanırken Yahya Kemal’in vazgeçtiğini söyleyelim. Otuz iki yıl sonra, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin’e gönderdiği 5 Nisan 1950 tarihli mektubunda Yahya Kemal’e yazdıkları için duyduğu üzüntüyü anlatır. O sırada Yahya Kemal, hapishaneden çıkabilmek için mücadele veren Nâzım Hikmet’in af dilekçesini imzalamaktan çekinmiştir: 

Fakat Yahya Kemal’in istinkâfına [çekinmesine] üzüldüm. Ters anlama, zavallı adamcağıza vaktiyle hiç de kendime yakıştıramadığım bir mektup yazmış olduğumu hatırlayıp üzüntülü bir hayıflanma duydum”. 
Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden 1895 basımı bir kitabın ilk sayfasındaki Celile Hanım çizimi. Üst tarafta “Samoş’un kedisi Pisik” yazıyor. 

Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in annesiyle evlenmesini istemez, ama onun mısralarına ilgisi hiç azalmaz. 1919’da Peyk-i Şevket Torpido Kruvazörü’nde yazıp Yahya Kemal’e ithaf ettiği “Şair” adlı şiirde onu anlatır: 

Her gün daha dalgın görürdüm onu 
Bu ıssız beldenin sokaklarında 
En acı gülüşün sezdim yolunu 
İri gözlerinin nemli akında 
Bir gün bakmıştım da gittiği yere 
Kimdir diye sordum ben geçenlere 
Dediler bir şair küskündür şehre 
Mersiye dolaşır dudaklarında 

Memet Fuat’ın Gölgede Kalan Yıllar adlı kitabında hem bu şiirin yazılışının hikâyesini, hem de Nâzım Hikmet’in 40’lı yıllarda Yahya Kemal’le ilgili düşüncelerini bulabiliriz. Memet Fuat, Nâzım Hikmet’in mahpus yattığı Bursa Hapishanesi’ne yaptıkları bir ziyareti anlatıyor: 

“Bir gittiğimizde müdürün odasında oturuyorduk. (Nâzım Hikmet) Birden bana dönüp, ‘Ankara’da bir dergi Yahya Kemal’le ilgili bir soruşturma açmış, gençler bol keseden atıp tutuyorlar. Sen de söyledin mi yoksa bir şeyler?’ diye sormuştu. ‘Hayır,’ demiştim. ‘Kaynak’ dergisiydi soruşturmayı açan. Genç kuşak sanatçıları Yahya Kemal’i yeren sözler ediyorlardı. Tanınmış bir yazar olmadığım için bana sorulmamıştı. Sorulsa, o toplu karşı çıkış içinde herhâlde ben de olumsuz konuşurdum. Nâzım, ‘Aman, oğlum,’ demişti, ‘Bunlar çok büyük sanatçılar, bütün o sözleri söyleyenler unutulup gider, Yahya Kemal gene dimdik ayakta kalır. Sonradan pişman olacağın şeyler söyleme bu çapta ustalar için…’ Arkasından, daha önceden de bildiğim bir olayı, gemide güverte nöbeti tutarken, Yahya Kemal’in bir dizesinin kuruluş özelliklerini çözmeye çalışarak, bir aşağı bir yukarı, nasıl sabahı bulduğunu anlatmış, elini göğsüne bastırıp, ‘Hocamdır’ demişti. Bana soru gönderilmemiş olmasına o anda çok sevinmiştim.” (Gölgede Kalan Yıllar, YKY, İstanbul 2013, s. 413) 
Yahya Kemal Beyatlı’nın 1947’de Tasvir için imzaladığı fotoğrafı. 

Nâzım Hikmet 1932’de basılan Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı kitabında, Roy Dranat’ı Benerci’yle konuştururken Yahya Kemal’in “Abdülhak Hâmid’e Gazel”indeki 

Yattık bülend servilerin gölgesinde şâd 
Dehrin bu hây ü hûyuna meclûb-i handeyiz 

beytine gönderme yapar: 

Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz, 
yaz: 
Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz 
Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz 

Roy Dranat’ın olumsuz bir karakter olduğunu gözönüne alırsak, bu göndermenin bir eleştiri olduğu düşünülebilir. Nâzım Hikmet bütün saygısına rağmen, yeri geldikçe, şiir konusunda Yahya Kemal’i eleştirmiştir. Bursa Mahpushanesi’nden Adalet Cimcoz, Kemal Tahir ve Memet Fuat’a yazdığı mektuplarda bu eleştirilerin örnekleri görülebilir. Örneğin Adalet Cimcoz’a Temmuz 1948’de yazdığı mektup oldukça teknik eleştiriler içermektedir. Yahya Kemal’in kafiyenin bütün tarz ve inceliklerini bildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor Nâzım Hikmet: 

“Fakat yine de, mesela son okuduğum ‘Endülüste Raks’ isimli şiirinde yedinci ve sekizinci, yani arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini şöyle tertipler: 

"…… yürür gibi
öldürür gibi 
sürmeli 
öpmeli” 

Yürür gibi ve öldürür gibi, çifte yani redifli kafiyelerin hemen arkasına yani gibilerin bi’leri ardından sürmeli ve öpmeli, yani li’ler… Üstad redifli, medifli, yani klasik, mukayyet kafiyelerle bu şiirini yazdığına göre arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini, mukayyet kafiye olmayan bi’ler ve li’lerle yapmamalıydı. Birinci beytin gibilerinden sonra, ikinci beytin kafiyeleri sesli harfle bitecekse, daha kalın olmalı yahut sessiz harfle bitmeliydi. Dedim ya bütün bunları üstad benden çok iyi bilir, elbette bilir. Fakat şimdiden söyleyelim ki, herhalde tenezzül etmediğinden değil, belki daha ziyade bilgisini tatbik edememesinden” (Şükran Kurdakul, Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, Broy Yayınları, İstanbul 1987, s. 39). 

Nâzım, aynı mektupta Yahya Kemal’in şiirini genel olarak eleştirirken, hakkını da verir: 

Yahya Kemal’in ne güzel mısraları, beyitleri, kıt’aları vardır da, bunlar bir kül halinde tek bir şiir olmadan önce dilden dile dolaşırken nasıl güzeldirler de şiir haline gelince, vahdet halinde, yani bir mimari içinde okununca değerlerini kaybediverirler” (Age, s. 32). 

Nâzım Hikmet, her mısraı çok güzel olan şiirlerin imkânlarının dar olduğu fikrini, şiir hakkında Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da incelemiştir. 

Yahya Kemal de Nâzım Hikmet’in şiiriyle ilgilenir, Vâ-nû’ları her ziyaretinde yeni şiirlerini dinlemek isterdi. Müzehher Vâ-nû, onun ziyaretlerine her gelişinde, “Nâzım’dan mektup var mı? Bizim oğlan ne yazmış, okuyun bakalım?” dediğini söyler ve şöyle devam eder: 
Balaban’ın çizgileriyle Münevver Andaç (1917- 1998) 

Sessizce dinlerdi şiirleri. Yepyeni bir tarz olarak çok beğendiğini söylerdi, belki gönül almak için bilemem. Tabii yazardık mektuplarımızda Nâzım’a, Yahya Kemal’den söz ederdik. Nâzım da onun gıyabi muhabbetine şu rubaisiyle yanıt vermişti: 

MUKAYESE

Osmanlıların en usta şairi Yahya Kemal gelir aklıma: 
bir camekânda şişman ve mustarip görürüm onu. 
Ve her nedense birdenbire hatırlarım: 
Yunan dağlarında ölen topal Bayron’u.” 

(Müzehher Vâ-nû, Bir Dönemin Tanıklığı, Cem Yayınevi, s.40) 

Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in “Açık Deniz” adlı şiirine gönderme yapmış gibi görünüyor. Şöyle başlıyor şiir: 

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; 
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. 
Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl 
Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl... 

Nâzım Hikmet, Bursa Mahpushanesi’nden Memet Fuat’a gönderdiği 09.01.1950 tarihli mektupta da Yahya Kemal’den bahsediyor. Memet Fuat daha önceki mektubunda, İngiliz filolojisini bitirirken üzerine tez yazdığı romantik İngiliz şairi William Wordsworth (1770- 1850) ile Yahya Kemal’i karşılaştırmış olacak ki Nâzım Hikmet şu satırları yazmış: 

Sonra unutma ki, ihtiyarlamanın bir de başka tarafı var: İhtiyarlamak kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. Kendinden başkasını sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan ölü olur. Senin İngiliz şairiyle bizim Yahya Kemal arasında belki şiir tekniği bakımından yahut senin şairin ihtiyarlığından sonra yazdığı şiirlerin muhtevası bakımından benzerlik vardır. Bilmiyorum. Dedim ya, o İngilizin şiirlerini hiç okumadım. Zaten İngilizce bilmem, tercümelerini de görmedim. Fakat bir meselede bizim Yahya Kemal’den ayrılıyor gibime geldi. Bizim Yahya Kemal teknik bakımdan, Türk diline yaptığı hizmet bakımından filan hakikaten usta şairdir. Fakat her zaman ihtiyardı. Hiçbir zaman genç olamadı. Hâlbuki İngiliz, gençlik günleri de görmüş, diyorsun.” (Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s. 106-107) 

İhtiyarlık üzerine yazdıkları, üç yıl önce yazdığı “Hatunumun Gözleri Elâdır Da…” başlıklı şiirinin son mısraına bir göndermedir: 

Kalın, beyaz boynu kırışan kızım, 
imkânsızdır ihtiyarlamamız bizim, 
etin gevşemesine bir başka tâbir gerek, 
zira ki ihtiyarlamak: 
kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. 


Bir sonraki, 27.01.1950 tarihli mektupta tartışma devam ediyor. Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in Türk şiir diline getirdiği ve kendisinin de çok faydalandığı temiz dili kabul ederken, bu haddinden fazla temiz dilin konuşma diline faydası olmadığını vurguluyor: 

“Yavrum, evladım, oğlum. Senin İngiliz şair, ne dersen de, bizim Yahya Kemal beye benzemiyor. Hatta dil meselesinde. Mesela, senin anlattığına göre, senin İngiliz, İngiliz şiirine tertemiz konuşma dilini getirmiş. Yahya Kemal Bey ise, Türk şiirine temiz bir dil getirdi ama, bu konuşma dili değildi. Temiz fakat apayrı bir ‘şiir’ diliydi. Yahya Kemal’in dilde ve Türk şiirinin umumiyetle teknik bahislerindeki hizmetini inkâr etmiyorum, bu hizmet büyüktür, ben şahsen ve benden sonrakiler bundan bol bol faydalandık. Fakat dedim ya, bu dil temiz, lüzumundan fazla temiz ve bundan dolayı da suni, cilalı, ölü bir ‘şiir’ diliydi ve ‘şiir dili’ ne kadar mükemmel olabilirse o kadar mükemmeldi. Yahya Kemal beyi öz bakımından ele alırsak, onu karakterize edecek bir cümle söylemek yeter: ‘Türk küçük burjuva münevverliğinin ümitsizliğe düştüğü yıllarda – geçen seferberlik yıllarının sonu ve mütareke yılları – yahut aynı münevverliğin irticaa doludizgin gittiği şimdiki yıllarda ve son dünya harbi yıllarında, yani iki büyük sıçramayla şöhretini yapmıştır. Bu iki sıçramanın arasında bir devir var, daha doğrusu iki merhaleli bir fasıla var: Milli Kurtuluş hareketinin devam ettiği yıllar, Anadolu’nun emperyalizme karşı ayaklandığı yıllar ve sonra Cumhuriyet yahut Atatürk inkılâpları devresinin yılları. Yahya Kemal Bey bu iki merhaleli fasılada unutulmuştur.” (AGE, s.109-110) 

Nâzım 13 yıl hapis yattıktan sonra cezası indirildiği için 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur. Bütün hastalıklarına rağmen 49 yaşında askere alınmak istendiğinden, üç aylık oğlu Memed’i ve eşi Münevveri bırakarak 17 Haziran 1951’de yurtdışına çıkar. 

Yahya Kemal Beyatlı 1 Kasım 1958’de öldü. Nâzım Hikmet aşağıdaki mektubu herhalde ertesi gün yazdı. Son duruşmada bir şairin, hocasını ve başka bir şairi hatırlaması, Nâzım Hikmet’in kendi duygularını da en güzel ifade ettiği mektuplardan biri: 
“Canım karıcığım. Dün gece radyoda dinledim: Yahya Kemal ölmüş. Büyük şair. Hocalarımdandı da, hem de çok şey öğrendiğim hocalardan. 73 yaşındaymış. Bir hayli zaman uyuyamadım. Yahya Kemal gençliğimdi biraz da. Büyük şair, usta. Telgraf çekeyim dedim… Kime? Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok. İşte böyle. Hava bu sabah açtı. Günlük güneşlik. Senaryoya başlıyacağım. Kafam bomboş, yüreğim keder dolu ağzına kadar, böyle bir ruh hâliyle senaryo yazmağa başlamak nasıl olacak bilmiyorum, ama başkaca çarem de yok, çalışmak lâzım, yaşamak için değil, unutmak için, dalıp dalıp gitmemek için, düşünmemek için kötü kötü. İşte böyle gülüm. Kusura bakma, senden uzaklık, sensizlik başta, muhacirlik, hattâ benimkisi gibi kardeş evinde de olsa, sevdiğim, inandığım bir dünyada da olsa, yazdımdı ya, ölümden beter. İşte böyle, ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır. Rahmet Yolları Kesti’nin Fıransızcasını aldım.

Hasretle. 

1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’daki karısıyla 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine, Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Bu mektuplar günyüzüne çıkmadı. Hâlbuki araştırmacı Aydın Aydemir 1999’da üçüncü basımı yapılan Nâzım Nâzım adlı kitabında Münevver’e yazıldığını belirtmeden, bu mektuplardan 30 sayfa alıntı seçerek “Nâzım Hikmet Anlatıyor” başlıklı bir bölüm oluşturmuş. Aydın Aydemir’in kitabı ve özellikle bu bölüm, Nâzım Hikmet hakkında çok değerli bilgiler vermektedir. 

Haluk Oral 
Tarih Dergi

03 Mayıs 2022

Ezansız Semtler

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtler­de doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minâreler görül­mez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Ço­cuklar müslümanlığın çocukluk rü’yasını nasıl görürler?

İşte bu rüyâ, çocukluk dediğimiz bu müslüman rüyâsıdır ki bi­zi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları, hava­sı ve toprağı müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, do­ğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübârek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ı Kerim sesini işittiler; bir raf üze­rinde duran Kitâbullâh’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülya- gı gibi bir rûh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak bes­meleyi şerifi öğrendiler; ramazan­ların, bayramların toplan atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir’leri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler hayata girdiler. Türk oldular.

Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine müslüman semt­lerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile de­ğilse bile yine müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun güzel rüyasını göremiyorlar. Bu ço­cukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alaf­ranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağ­lı kalabilsinler, yoksa ne muhit ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettirmez.

* * *

Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi frenk semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede müslümanlığın nûru belirir, beş vakitte ezan işitilir, aşmalı minare, gölgeli mescid peydâ olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi; Beyoğlu’nu ve Galata’yı sa­ran yeni yapıların yığını arasında o mescidlerden, o türbelerden bir ikisi kaldı da gördük ki cedlerimiz o kefere frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilâkis Şiş­li, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler müslüman ruhundan ârî, çorak ve kurudur. Bir Üsküdar’a bakınız bir de Kadıköyü’ne, Üsküdar’ın yanında Ka­dıköy Tatavla’yı andırır. Eski Türklerin rûhları ile yeni Türkle­rin ruhları arasındaki farkı anlamak isterseniz bu son asırda peydâ olan semtlerle İstanbul içlerini mukayese ediniz. Medenileştikçe müslümanlıktan çıktığımızı tabii ve hoş gören eblehler uzağa değil. Balkan devletlerinin şehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki baştan başa yenileşen o şehirlerin her tarafından çan kuleleri yükselir, pa­zar ve yortu günleri çan sesleri işitilir. Manzara halkın dinini ve milliyetini hatırlatır. O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi milli ruhtan ârî değildirler. Artık Türk milletinin ruhu bir rayiha gibi uç­tu mu? Hayır, büyük kütlede yine o ruh var fakat biz son nesil bir sürü gibi büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk, fakat daha uza­ğa gitmeyeceğiz, dönmeyeceğiz, tekrar büyük kafileye iltihâk ede­ceğiz. Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini meczedip, bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufûnetten kurtaracak mürşidler, şairler, edibler, hatîbler yetişmedi fakat gayet tabii bir revişle büyük kafileye kendi kendimize döneceğiz.

Dinsizliğin, kayıtsızlığın aksülâmeli başladı bile. Çocukluktan beri diyanet yolundan ayrılmamış olan kardeşlerimiz bizim gibi rücû hislerini itiraf edenlere henüz inanmıyorlar. Onlara tamamıyla iltica edeceğimiz zaman da bizi birden tanıyamayacaklar. Çünkü onlardan çok ayrı, çok uzak düştük.

* * *

Dört sene evvel Büyükada’da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat frenk hayatının gecesinde sa­bah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyükada’nın ma­halle içindeki sâkit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vâiz kürsüde vaazediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemâatin gözleri bana çevrildi. Beni daha doğrusu bizim nesilden benim gi­bi birini, camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Va’zı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim müslümanlar bütün ce­maatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed -aleyhisselam- sesi kulağıma geldiği za­man gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yekdil, yekvücûd olarak gördüm. O sabah, o müslümanlığa az âşinâ Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken, kapıda âyândan Reşid Akif Paşa durdu. Bay­ramlaşmayı unutarak elimi tuttu: “Bu bayram namazında iki defa ımes’udum, hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhûdâr ol oğlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dedi.

Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik ettiler. Bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzuzdular. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.

* * *

Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyü­dük. O mübarek muhitden çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!

Ve bir şiir:

ATİK-VALDE'DEN İNEN SOKAKTA

İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,
Kaç def'a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,
Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti
Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;
Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,
Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;
Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları
Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.
Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;
Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.
Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,
Bir nurlu neş'e kapladı kerpiçten evleri.
Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!

Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz.
Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı
Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.
Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;
Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
"Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.

Yahya Kemal

25 Haziran 2016

Özleyen

Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde,
Sen nerdesin, ey sevgili, yaz günleri nerde!
Dağlar ağarırken konuşurduk tepelerde,
Sen nerde o fecrin ağaran dağları nerde!

Akşam, güneş artık deniz ufkunda silindi,
Hulyâ gibi yalnız gezinenler köye indi,
Ben kaldım, uzaklarda günün sesleri dindi,
Gönlümle, hayâlet gibi, ben kaldım o yerde.

Yahya Kemal Beyatlı

18 Haziran 2016

Hazan Bahçeleri

Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş
Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş
Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

Yahyâ Kemâl Beyatlı

13 Haziran 2016

Göztepe Gazeli

Bir hayli yıldır açtığı yok gonca-î gülün
Feryâd-ı gelmez oldu bu gülşende bülbülün

Mecrâsı sênkzâre dönen cûylar gibi
Vâdî-i uzletinde hamûşuz tevekkülün

Varsın hurûş-i kahrına had bilmesün felek
Yoktur hudûdu bizdeki sabr ü tahammülün

Dünyâ biter o yerde ki mağlûb olur hayâl
Temdîd-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün

Ey bî-vefâ Kemâl'e şemîm-î vefâ yeter
Bir hayli mısraında kalan bûy-i kâkülün

Yahya Kemal Beyatlı

18 Mart 2016

Rubâî

Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir,
Dünyamızı nâgâh zalâm örtebilir,
Bir bitmeyecek şevk verirken beste,
Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir.

Yahya Kemal Beyatlı

11 Şubat 2016

İstanbul Ufuktaydı

Gurbetten, uzun yolculuk etmiş, dönüyordum.
İstanbul ufukta’ydı…
Doğrulduğumuz ufka giderken…
Sevdâlı yüzüşlerle, yunuslar
Yol gösteriyordu.

İstanbul ufuktan,
Sîmâsını göstermeden önce,
Kalbimde göründü;
Özentili kalbimde bütün çizgileriyle,
Binbir kıyı, binbir tepesiyle,
Binbir gecesiyle.

Yıllarca uzaklarda yaşarken,
İstanbul’u hicranla tahayyül, beni yordu.
Yer kalmadı beynimde hayâle.
İstanbul’a artık bu dönüş son dönüş olsun.
Son yıllarım artık
Geçsin o tahayyüllerimin çerçevesinde.

Bir saltanat iklîmine benzer bu şehirde,
Hulyâ gibi engin gecelerde,
Yıldızlara karşı,
Cânanla berâber,
Allah içecek sıhhati bahşetse…
Bu kâfî…!

Yahya Kemal Beyatlı

12 Ağustos 2015

Yol Düşüncesi

Bu def’a farkına vardım ki ihtiyarlamışım.
Hayâtı bir camın ardında gösteren tılsım
Bozulmuş, anlıyorum, çıktığım seyâhatte.
Cihan ve ben değiliz artık eski hâlette.
Mısır ve Sûriye, pek genç iken, hayâlimdi;
O ülkelerde gezerken kayıdsızım şimdi.
Bu gözlerim, medeniyetlerin bıraktığını,
Beş on yıl önce, görür müydü, böyle taş yığını?
Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddî.
Demek ki alemin artık göründü serhaddi.

Ne Akdeniz’de şafaklar, ne çölde akşamlar,
Ne görmek istediğim Nil, ne köhne Ehrâmlar,
Ne Bâlebek’te lâtin devrinin harâbeleri.
Ne Biblos’un Adonis’den kalan sihirli yeri,
Ne portakalları sarkan bu ihtişamlı diyâr,
Ne gül, ne lâle, ne zambak, ne muz, ne hurma ve nar,
Ne Şam semâsını yâlel’le dolduran şarkı,
Ne Zahle’nin üzümünden çekilmiş eski rakı,
Felekten özlediğim zevki verdiler, heyhât!
Bu hâli, yaşta değil, başta farzeden bir zât
Diyordu: "İnsana çarmıhta haz verir îman!"
Dedim ki: "Hazreti İsâ da genç imiş o zaman."

Eğer mezarda, şafak sökmiyen o zindanda,
Cesed çürür ve tahayyül kalırsa insanda,
-Cihan vatandan ibârettir, îtikadımca-
Budur ölümde benim çerçevem, murâdımca;
Vatan şehirleri karşımda, her saat, bir bir;
Fetihler ufku Tekirdağ ve sevdiğim İzmir;
Şerefli kubbeler iklimi, Marmara’yla Boğaz;
Üzerlerinde bulutsuz ve bitmiyen bir yaz;
Bütün eserlerimiz, halkımız ve askerimiz;
Birer birer görünen anlı şanlı cedlerimiz;
İçimde dalgalı Tekbir’i en güzel dînin;
Zaman zaman da "Nevâ-Kâr’ı" doğsun, Itrî’nin.
Ölüm yabancı bir âlemde bir geceyse bile,
Tahayyülümde vatan kalsın eski hâliyle.

Yahya Kemal

1918

Ölenler öldü, kalanlarla muztarip kaldık.
Vatanda hor görülen bir cemâatiz artık.
Ölenler en sonu kurtuldular bu dağdağadan.
Ve göz kapaklarının arkasında eski vatan,
Bizim diyâr olarak kaldı tâ kıyâmete dek.

Kalanlar ortada genç, ihtiyar, kadın, erkek,
Harâp olup yaşıyor tâli'in azâbıyla,
Vatanda düşmanı seyretmek ıztırâbıyla.
Vatanda korkulu rü'yâ içindeyiz, gerçek.
Fakat bu çok süremez, mutlaka şafak sökecek.
Ateş ve kanla siler, bir gün, ordumuz lekeyi,
Bu, insan oğluna bir şeyn olan Mütâreke'yi.


Yahya Kemal

İstinye

İstinye körfezinde bu akşam garipliği
Bir mihnetin sonunda teselli kadar iyi.

Hulyâ, serinleşen köyü, her an moratıyor;
Sessiz gelen saat başı sürdükçe artıyor.

Durgunlaşıp bir ayna kadar parlıyan suda,
Dünyâ güzel göründü resimleşmiş uykuda.

Binlerce lâle serpili yüzlerce bahçeden
Beş yüz yılın kadehleridir şimdi yükselen.

Eşsiz Boğaz! Şerefli hayâlin derindedir!
Senden kalan o levhada her şey yerindedir.

Yahya Kemal Beyatlı

05 Ağustos 2015

Gece

Kandilli yüzerken uykularda
Mehtâbı sürükledik sularda.

Bir yoldu parıldayan gümüşten,
Gittik... Bahs açmadık dönüşten.

Hulyâ tepeler hayâl ağaçlar...
Durgun suda dinlenen yamaçlar...

Mevsim sonu öyle bir zaman ki
Gâip bir mûsikîydi sanki.

Gitmiş, kaybolmuşuz uzakta...
Rü’yâ sona ermeden şafakta.


Yahya Kemal Beyatlı

31 Ekim 2014

Duyuş ve Düşünüş

Sevdiklerim göçüp gidiyorlar birer birer,
Ay geçmiyor ki almıyayım gamlı bir haber.

Kalbim zaman zaman bu haberlerle burkulu;
Zihnim düşünceden dağınık, gözlerim dolu.

Kaybetti asrımızda ölüm eski hüznünü.
Lakayd olan mühimsemiyor gamlı bir günü.

Çok şey bilen diyor: "Gidecek her gelen nesil
Ey sâde-dil! Bu bahsi hayatında böyle bil !


Hiç durmadan, hayât öğütür devreden bu çark.
Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark !"

İlmin derin görüşleri, aklın hükümleri
Doldurmuyor boşalmış olan hisli bir yeri.


Yahya Kemal Beyatlı

Büyü Şiir

Pâris'de genç iken koyu Baudelaire - perest idim.
Balkon'la, Yolculuk'la, Güzellik'le mest idim.

Sinmişti şi'ri rûhuma ulvî keder gibi;
Absent'e damla damla sızan bir şeker gibi.

Hulyâsının yarattığı iklîm o başka yer!
Gür defnelerle çevrili, afyonlu bahçeler...

Her zevki bir harâm olan efsunlu cennetin
Koynunda vardı lezzeti bin türlü nîmetin.


Bir gün vedâ edip o diyârın hayâtına,
Döndüm bütün bütün vatanın kâinâtına

Lâkin o bahçelerde geçen devre'den beri
Kalbimde solmamıştır o şi'rin çiçekleri.


Yahya Kemal Beyatlı

İstanbul'un Fethini Gören İstanbul

Üsküdar, bir ulu rü'yâyı görenler şehri!
Seni gıptayla hatırlar vatanın her şehri,
Hepsi der: "Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul'u fethettiğimiz mutlu günü!"
Elli üç gün ne mehâbetli temâşâ idi o!
Sanki halkın uyanık gördüğü rü'yâ idi o!
Şimdi beşyüz sene geçmiş o büyük hâtıradan;
Elli üç günde o hengâme görülmüş buradan;
Canlanır levhası hâlâ beşer ettikçe hayâl;


O zaman ortada, her sâniye, gerçek bir hâl.
Gürlemiş Topkapı' dan bir yeni şiddetle daha
Şanlı nâmıyle "Büyük Top" denilen ejderha.
Sarfedilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,
Karadan sevkedilen yüz gemi geçmiş Halic'e;
Son günün cengi olurken, ne şafakmış o şafak,
Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,
Görmüş İstanbul'a yüzbin meleğin uçtuğunu;
Saklamış durmuş, asırlarca, hayâlinde bunu.


Yahya Kemal Beyatlı

22 Ekim 2014

Hazan Gazeli

Hazan ki durmadan evrâk-ı sû-be-sû dökülür
Hazînesinden eteklerle reng ü bû dökülür

Ne inkırâz-ı bahâran ki hân-ı yağmâda
Şerâb mahzeni Cem'den sebû sebû dökülür

Nevâ-yı neydir esen bâd câm-ı meydir gül
Çemende eşk ile sahbâ misâl-i cû dökülür

Makaam-ı pîr-i mugandan akarken âb-ı hayât
Cihanda tâli'e bîhûde âb-ı rû dökülür

Hazan da erse Kemâl el çeker mi cânandan
Lebinden ol mehe îmâ-yı ârzû dökülür

Yahya Kemal Beyatlı




                                                     

15 Ekim 2014

Rindlerin Ölümü

Hâfız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz'ı hayâl ettiren âhengiyle.

Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.


Yahya Kemal Beyatlı

Bir Başka Tepeden

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü'yada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Yahya Kemal Beyatlı

24 Mayıs 2014

Açık Deniz

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.
Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl
Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl,
Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,
Duydum akıncı cedlerimin ihtirâsını,
Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu,
Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu...
Maplûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rü’yâma girdi her gece bir fâtihâne zan.
Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular,
Mahzun hudutların ötesinden akan sular,
Gönlümde hep o zanla berâber çağıldadı,
Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı!
Bir gün dedim ki istemem artık ne yer ne yâr!
Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar;
Gittim o anda diyâra ki serhaddidir yerin,
Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin!

Garbın ucunda, son kıyıdan en gürültülü
Bir med zamânı, gökyüzü kurşunla örtülü,
Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;
Gördüm güzel vücûdunu zümrütliyen deri
Keskin bir ürperişle kımıldandı anbean;
Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan.
Sonsuz ufuktan âh o ne coşkun gelişti o!
Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!
Yelken,vapur, ne varsa kaçışmış limanlara,
Yalnız onundu koskoca meydan ve manzara!
Yalnız o kalmış ortada,âsî ve bağrı hûn,
Bin mağra ağzı açmış, ulurken uzun uzun,
Sezdim bir âşinâ gibi, heybetli hüznünü!
Rûhunla karşı karşıya kaldım o med günü,
Şekvânı dinledim, ezelî muztarip deniz!
Duydum ki rûhumuzla bu gurbette sendeniz,
Dindirmez anladım bunu hiçbir güzel kıyı;
Bir bitmiyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.

Yahya Kemal Beyatlı

18 Şubat 2014

Madrid'de Kahvehane

Madrid'de kahvehaneyi gördüm ki havradır,
Bir yerdeyiz ki söz denilen şey palavradır.
Dalmış gülüp konuşmaya yüzlerce farfara,
Yorgun kulaklarımda sürerken bu yaygara

Durdum, hazin hazin, acıdım kendi halime
Aksetti bir dakîka uzaktan hayâlime,
Sakin Emirgân'ın Çınaraltı'nda kahvesi,
Poyraz serinliğindeki yaprakların sesi.

Bazen gönül dalar suların mûsikîsine
Bazen Yesâri hatlarının en nefîsine.


Yahya Kemal Beyatlı


25 Aralık 2013

Nazım Hikmet’in, annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an

Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı… İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı… 1900 yılında bu dillere destan güzellikte kadın Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi… Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı… 1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı…

O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı…Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı…Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu…O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi…

Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin yeğeni Oktay Rıfat’ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o…

***
Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi…
Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip
Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi…
Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri”
verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la
yakınlaştı…
Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya
Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı…
Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisi
olduğu Bahriye mektebinde duyuldu…

***
Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula
gelmedi…
Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı…
Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi:
“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk… Sınıfın bu
durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim…”
Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp
Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı…
Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle
“Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda…

***
Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort
resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya
Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu…
Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti…
Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün
cebine bir not bıraktı…
Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:

“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz…”

Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu…
Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi…
Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi…
Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün
İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet”
demişti…
Artık evlenmek istiyordu…
Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu
eviliğe yanaşmıyordu…

***
Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:
“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum…
Bu kadın yazın adada otururdu…
Ben de orada idim…
Deli divane olmuştum…
Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi…
1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu…
Ben müthiş muzdariptim…
Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar…
O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…
Gider gitmez benim için boşalıverirdi…
Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı
çıktı…
Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a
geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını
çağırırdı…
Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu…
Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim…
Gitmeyeceğine yemin etmişti…
Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi
bu gece davet veriyor… İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını
ettiklerini duydum…

***
Müthiş bir acıyla yerimden kalktım…
İskeleye doğru gittim… Son vapur çoktan kalkmıştı…
Sert bir lodos esiyordu… Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun,
sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim…
Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı…
Çok para verince biri ikna oldu…
Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı…
Denizde çalkalanıp duruyorduk… Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı…
Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek
müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum…
Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik…
Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım…
Yoktu…
Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim…
Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım…
Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark
etmemiştim…”

***
“Kan ter içinde Bostancı’ya geldim…
Vakit hayli geçti…
Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim…
Aradılar taradılar birini buldular..
Yine bir sürü para verdim…
Arabayla yola koyuldum…
Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!..
Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak
onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?
Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun
diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve
kaçta geldiğini araştırttım…
Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım…
Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor!
demiş… Geldi haber verdi… Sanki dünyalar benim oldu…
Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar
içtim…
Sabahleyin, doğru eve çıktım… Benim halim berbat. Toz toprak içinde
olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı… Sarmaşdolaş olduk…”

***
Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca
korkmuştu…
Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten,
belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım
Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?.. 

O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:

“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim…
Gelmedin mahzun oldum…
Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat
hep aklım sende idi…
Çok çok göreceğim geldi…
Beni niye aramadın…
Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi… Ben o günden beri
yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum… Evimiz için
çalışıyorum…” 

Hiçbir zaman o evlilik olmadı…
Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten…
Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden…
Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu…
Sosyalistti…
Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu…
Celile artık yaşlanmıştı…
O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu…
Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine
başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği…
Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal
Galata Köprüsü’nden geçiyordu…
Büyük aşkını gördü…
Ama yanına gitmedi…
Bir zamanlar “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni
istemiyorum” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık
grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi…
Hızla uzaklaştı oradan…

***
Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir
zarf çıktı Yahya Kemal’in…
Şöyle yazıyordu:
“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir… Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim…”
Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e
giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki
yapraklı çiçeği…

SESSİZ GEMİ…

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir…
Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi…
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri…
Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan
gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır…
Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu…
Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında
bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir…

***

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan…
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan…
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol…
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol…
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli…
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli…
Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu…
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu…
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler…
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler…
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden…”


Kaynak: http://bayansiirsevgisi.tumblr.com/