Karbonları silik çıkmayan bir hayat seçtim kendime.
Kendimi çok özledim. Bir martının sesini duyarım.
Bir çocuğum olur adını gün ışığı koyarım. Aşk dersem
sus! Aşk dersem öl! Hep sperma, hep yas, benim mi
bu mika aldanış. Sözleriniz ne güzel, gözleriniz sis,
lütfen yüksek sesle sevmeyiniz. Sıcacık bir serçe düşer
gözlerimden. Uzar akşamların sıkıntısı, uzar ay kılıklı
bir aşk, evlere sığmaz...
Yalnızlığım yalnız kaldı
Güvercin uçuşu bir öpücük alır mıydınız?
Saat altı. Hüznün mesaisi bitti.
Hadi içelim, şimdi insan olma vakti.
Bir adam çekip giderim buralardan ıslığıdır.
Çekip gidemez buralardan bu onun dalgınlığıdır.
Ey kül rengi kadın sahi siz en pıhtı tanıdığım
mıydınız? Gün bir uyanmak gibi gerinir. Neyimize
yetmez küf ve su, baharat konuşur. Öpün üşüyen
ağzımdan, köpürsün gövdem. Şaşırsın böcek!
Konuşsun lamba! Korkunç uyumsuzum. Ey
gecelerimin ormanı, düzelt hüznümü, köpürt!
Su rengi çiçeğim, kestane saçlım, buğum benim.
Gece ve çıplak. Çıngırak ve tomurcuğun sesi.
Ve hayat ve hayat komuta bende artık!..
Topallayan ah deli yüreğim
Böyle başlamak istemezdim...
Engin Turgut
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
Engin Turgut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Engin Turgut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Nisan 2015
15 Ağustos 2013
Derin Yara
Sevgili şair kardeşim Koray Feyiz için
Yağmurlardan gelmiştir bir elinde çiçek, öbür elinde çilekli pasta
Yaz denizi üzerinde gülümseyen bir martıdır, kokusuyla dolaşır aşkın
Bir sinema gibidir yüzündeki incelik, Fatih Akın filmleri gibi renkli
Serseri bir hüzünle ve efendi bir flüt sesiyle sokaklara karışır.
Kardeşliğin umuda koşan bulutlarıyla yıkanmıştır, nemlidir içi
Kalbine ay batmış, şiirleri taşın göğsünde mor çiçekler açmıştır
Kendini oyup, oradan kesik geceler ve kırık düşler çıkarmıştır
Dem olmuş bir şairdir, sıcacık kuşlu anılar biriktirmesi bundan.
Bir şarkının iskeletini bulmuşlar sahilde, yarası pas tutmuş diyorlar
Çocukluğun o cumbalı evinde bir maske can mı çekişiyor ne
Çürümüş yapraklar akıyor ağaçlardan, suçsuz bir kalbi parçalamışlar
Lodos yüzlü bir kadının gül sancısı tutmuş, taşa dönüşmüş şebboy.
Anneler derin bir yara taşırlar içlerinde, onlar uykusuz aynalardır
Sessiz rüya kapısıdırlar, kalbinden öperseniz ruhunuzdaki sis dağılır
Uzun bir üşümek kalır, çünkü masum bir avludur şairin kül ağzı
Anneler üzgün şairdirler, oğulları, kızları bozguna uğramış bir şiir.
Eskimeyen bir rüzgardan gelmiştir bir elinde evlat kokusu, öbürü küs
Rakının denize ilk defa bakışı gibi göğe bir karışması var ki
İşte bunu anlatarnam, bunu bahçeye düşen gölge de anlayamaz
Yaz dut yemiş bülbüle döner, güneş yorulmuştur sarışın olmaktan.
Şiir bir gurbettir, incinmiş kelimeler sokağından geçti keder
Gövde yanmaya yemin etmiş, çok yaşasın masallarımızdaki mavi
Bir daha hayat seferine çıkar mıyız, el yazısı alın yazısı mıdır, sus
Açık bir ışık gibidir gönlü, aşk gökyüzünde bir yıldız yalnızlığıdır.
Güz bir otel odası değil de nedir, hayatı kucaklayan bir ney sesiyim
Siyah kahırdı yaşadıklarımız, cesur bir güvercin ayaklandı bundan
Gözlerimiz mahcup bakardı, un ufak olmuş devrim çocuklarıydık
Aşk kadar kısacık ömrümüz vardı, korkmazdık uçurumlarda yaşamaktan.
Yağmurlardan gelmiştir bir elinde çiçek, öbür elinde çilekli pasta
Yaz denizi üzerinde gülümseyen bir martıdır, kokusuyla dolaşır aşkın
Bir sinema gibidir yüzündeki incelik, Fatih Akın filmleri gibi renkli
Serseri bir hüzünle ve efendi bir flüt sesiyle sokaklara karışır.
Kardeşliğin umuda koşan bulutlarıyla yıkanmıştır, nemlidir içi
Kalbine ay batmış, şiirleri taşın göğsünde mor çiçekler açmıştır
Kendini oyup, oradan kesik geceler ve kırık düşler çıkarmıştır
Dem olmuş bir şairdir, sıcacık kuşlu anılar biriktirmesi bundan.
Bir şarkının iskeletini bulmuşlar sahilde, yarası pas tutmuş diyorlar
Çocukluğun o cumbalı evinde bir maske can mı çekişiyor ne
Çürümüş yapraklar akıyor ağaçlardan, suçsuz bir kalbi parçalamışlar
Lodos yüzlü bir kadının gül sancısı tutmuş, taşa dönüşmüş şebboy.
Anneler derin bir yara taşırlar içlerinde, onlar uykusuz aynalardır
Sessiz rüya kapısıdırlar, kalbinden öperseniz ruhunuzdaki sis dağılır
Uzun bir üşümek kalır, çünkü masum bir avludur şairin kül ağzı
Anneler üzgün şairdirler, oğulları, kızları bozguna uğramış bir şiir.
Eskimeyen bir rüzgardan gelmiştir bir elinde evlat kokusu, öbürü küs
Rakının denize ilk defa bakışı gibi göğe bir karışması var ki
İşte bunu anlatarnam, bunu bahçeye düşen gölge de anlayamaz
Yaz dut yemiş bülbüle döner, güneş yorulmuştur sarışın olmaktan.
Şiir bir gurbettir, incinmiş kelimeler sokağından geçti keder
Gövde yanmaya yemin etmiş, çok yaşasın masallarımızdaki mavi
Bir daha hayat seferine çıkar mıyız, el yazısı alın yazısı mıdır, sus
Açık bir ışık gibidir gönlü, aşk gökyüzünde bir yıldız yalnızlığıdır.
Güz bir otel odası değil de nedir, hayatı kucaklayan bir ney sesiyim
Siyah kahırdı yaşadıklarımız, cesur bir güvercin ayaklandı bundan
Gözlerimiz mahcup bakardı, un ufak olmuş devrim çocuklarıydık
Aşk kadar kısacık ömrümüz vardı, korkmazdık uçurumlarda yaşamaktan.
Engin Turgut
13 Ağustos 2013
Babam ve İstanbul
Umudun en çalışkanı, hayatı incitmeyen adam
bir İstanbul çelebisi, sanki beyaz bir kuş
karanlığı topa tutan adam, mavi bir kâlp
yumuşacık bir deniz, bir geminin güvertesi
onurlu bir ömür, dürüst bir hayat
evinden ekmeğini eksik etmeyen sevgi kokusu
radyo tiyatrosu dinlerken hüzünlenen adam
Atatürk'ün sesini duyduğunda ağlayan adam
ne savaşlar görmüş de yenilmemiş
çekingen bir solgunluk, efendi bir güneş
mis gibi bir Türkçe, yürüyüşü ışıktan
yarasını gizleyen, alınyazısı güzel adam
erken büyümüş, vefa dolu, cesur adam
annemin en yakın evladiyelik arkadaşı
asidir, yorgundur, asabidir, burnunun dikidir
son şehir, son istasyon, son bahar, son çocuk
düzgün ceket, ütülü kravat, kırışıksız pantolon
avare olmamıştır hiç, dalavere nedir bilmez
iki yakası bir araya gelmeyen memur adam
aydınlığın özkardeşi, barış şarkısı bir adam
Babam; terleyen alnını sildiğim dua gibi bir adam!
bir İstanbul çelebisi, sanki beyaz bir kuş
karanlığı topa tutan adam, mavi bir kâlp
yumuşacık bir deniz, bir geminin güvertesi
onurlu bir ömür, dürüst bir hayat
evinden ekmeğini eksik etmeyen sevgi kokusu
radyo tiyatrosu dinlerken hüzünlenen adam
Atatürk'ün sesini duyduğunda ağlayan adam
ne savaşlar görmüş de yenilmemiş
çekingen bir solgunluk, efendi bir güneş
mis gibi bir Türkçe, yürüyüşü ışıktan
yarasını gizleyen, alınyazısı güzel adam
erken büyümüş, vefa dolu, cesur adam
annemin en yakın evladiyelik arkadaşı
asidir, yorgundur, asabidir, burnunun dikidir
son şehir, son istasyon, son bahar, son çocuk
düzgün ceket, ütülü kravat, kırışıksız pantolon
avare olmamıştır hiç, dalavere nedir bilmez
iki yakası bir araya gelmeyen memur adam
aydınlığın özkardeşi, barış şarkısı bir adam
Babam; terleyen alnını sildiğim dua gibi bir adam!
Engin Turgut
10 Temmuz 2013
Mor Rüya Barı
Sesin mektup olsa bir kuş gibi kanatlanır, dolaşır yeryüzünü
Ve içindeki keder mavileşir sen elmayı ısırdığın zaman
Sen turnalara baktığın zaman iklimler aşkla yer değiştirir
Sen üzgün evlerden güneş bakışımlı bahçeler yaparsın
Akan sularsın ağaçları şımartan, kalbisin çılgın sokakların
Ellerinde lirik telaş, ellerin gökkuşağı olmalı renkleri üzmeyen
Ellerin karanlığın penceresini kapatan bir kalp gözü sabahı
Ellerin aşk kurabiyeleri yapan mükemmel bir pasta ustası
Ah, biliyorum yaz okulu olmalı parmaklarındaki gülümseme
Çocuklar sevinsin diye parmakların dans ediyor renklerle
Ve şarkılar hatıra biriktiriyor, benim yerime de bak deniz orada
Deniz ve balıklar armağandır bizlere, roka ve rakı da öyle
Sevdiklerimiz de özler bizi ve inan ki ölmüyor hiçbir şey
Aşk istasyonunda ne kadar çok bekleyen varmış kendisini
Mor rüya barına gidelim, iki şiir parlatalım ve doya doya içelim
Ah, İstanbul'un gözleri senin gözlerine nasıl da benziyor ışıltılı
Gözlerin arkadaş ve sevgili, gözlerin gurbet gibi bakıyor
Gözlerin susmanın bulutlarını taşıyor ve masum yazlar
Sen incecik bir yağmur olmalısın ovaların kalbine iyi gelen
Küsmesin gözlerindeki martı, gözlerini al da gel adalara kaçalım
Lekesiz hevesler sahilinde rüzgâr olmalısın boşluğu kenara çek
İçimden geçen arsız kelimeler ıslık çalıyor duyuyor musun?
Biliyor musun nasıl da kıskanıyorum yenilmiş öteki yanımı
Bağışlar mısın şu geveze kalbimi, aklım hep şiirin diline düşüyor
Anlıyor musun herkese şiir yazılmıyor, üşüyor seyyah renkler
Erkenden uyanıyorsun sulardan önce, renkler kilit tutmuyor
Renklerin çocukluğu şen şakrak, renklerin kayığına binelim
Yalayalım renklerin, tuvalin, kâğıdın, boyanın kokusunu
Bir aşk kamaşması olsun hayat, sadece hayatın peşinden gidelim
Yırtılmasın daldaki mahcup gül, yırtılmasın kelimelerin saflığı
Rüyanın renkleriyle de yıkanır gövdenin güzden kalma akşamları
Kırlara inilir, bayırlara çıkılır, dumanı tüter yolcu olmuş ruhlarımızın
Yalnız ruhlar resitaline iki bilet aldım, ne kadar da kalabalıkmış salon
Hepimiz aşkın elinde oyuncak olmuşuz, kaybolmuşuz ıssız parklarda
Güngörmüş sokaklardan geçiyoruz, su gibi kardeşliğin yaz gecelerinden
Tanrının kalbine tırman, çok çalışsın ellerindeki ışık, şiirin ışığına tutun
Şehrin göğünü kucaklasın ellerin, çok olsun yüreği yufka dostların
Kediler gibi mırıldan renklerin duasını ve gölgeni de götür her yere
Düşlerini de götür, düşlerimizden daha büyük değiliz hiç birimiz
Komşun olsun kelimeler, kelimeler hiç bitmez hatırlamak için kendimizi
Eşyaların sessizliğine dokun, çünkü onların kalbi var, bakılmazlarsa ağlar
Kayıp bir eşya gibi durmayalım evlerin unutulan tozlu yerlerinde
Başkasına sığınmak ceza, kendimize sokulmak iyi olmanın şarkısı
Kasvet ve kahır o yaşlı trene binsin de gitsin, hakikat çiçeği el sallasın
Sahici bir vefanın alkışlarıyla ısınsın ellerimiz, gül koksun ellerimiz
Nefes olmanın bereketiyle gönlünü alsak şu yarası derin dünyanın
Arkadaşım gurbete sürgün olmuş, zalim anılar boşanıyor boğazından
Arkadaşım şiir olmuş, evlerden tuvallere, sokaklara kaçan solgun bir şiir
Şehirlerden, ülkelere uçan tek başına kalabalık bir resim meleği olmuş
Belki de bundandır fiyakalı bir aşkın dumanlı renklere doğru yelken açtığı
Engin Turgut
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
Ve içindeki keder mavileşir sen elmayı ısırdığın zaman
Sen turnalara baktığın zaman iklimler aşkla yer değiştirir
Sen üzgün evlerden güneş bakışımlı bahçeler yaparsın
Akan sularsın ağaçları şımartan, kalbisin çılgın sokakların
Ellerinde lirik telaş, ellerin gökkuşağı olmalı renkleri üzmeyen
Ellerin karanlığın penceresini kapatan bir kalp gözü sabahı
Ellerin aşk kurabiyeleri yapan mükemmel bir pasta ustası
Ah, biliyorum yaz okulu olmalı parmaklarındaki gülümseme
Çocuklar sevinsin diye parmakların dans ediyor renklerle
Ve şarkılar hatıra biriktiriyor, benim yerime de bak deniz orada
Deniz ve balıklar armağandır bizlere, roka ve rakı da öyle
Sevdiklerimiz de özler bizi ve inan ki ölmüyor hiçbir şey
Aşk istasyonunda ne kadar çok bekleyen varmış kendisini
Mor rüya barına gidelim, iki şiir parlatalım ve doya doya içelim
Ah, İstanbul'un gözleri senin gözlerine nasıl da benziyor ışıltılı
Gözlerin arkadaş ve sevgili, gözlerin gurbet gibi bakıyor
Gözlerin susmanın bulutlarını taşıyor ve masum yazlar
Sen incecik bir yağmur olmalısın ovaların kalbine iyi gelen
Küsmesin gözlerindeki martı, gözlerini al da gel adalara kaçalım
Lekesiz hevesler sahilinde rüzgâr olmalısın boşluğu kenara çek
İçimden geçen arsız kelimeler ıslık çalıyor duyuyor musun?
Biliyor musun nasıl da kıskanıyorum yenilmiş öteki yanımı
Bağışlar mısın şu geveze kalbimi, aklım hep şiirin diline düşüyor
Anlıyor musun herkese şiir yazılmıyor, üşüyor seyyah renkler
Erkenden uyanıyorsun sulardan önce, renkler kilit tutmuyor
Renklerin çocukluğu şen şakrak, renklerin kayığına binelim
Yalayalım renklerin, tuvalin, kâğıdın, boyanın kokusunu
Bir aşk kamaşması olsun hayat, sadece hayatın peşinden gidelim
Yırtılmasın daldaki mahcup gül, yırtılmasın kelimelerin saflığı
Rüyanın renkleriyle de yıkanır gövdenin güzden kalma akşamları
Kırlara inilir, bayırlara çıkılır, dumanı tüter yolcu olmuş ruhlarımızın
Yalnız ruhlar resitaline iki bilet aldım, ne kadar da kalabalıkmış salon
Hepimiz aşkın elinde oyuncak olmuşuz, kaybolmuşuz ıssız parklarda
Güngörmüş sokaklardan geçiyoruz, su gibi kardeşliğin yaz gecelerinden
Tanrının kalbine tırman, çok çalışsın ellerindeki ışık, şiirin ışığına tutun
Şehrin göğünü kucaklasın ellerin, çok olsun yüreği yufka dostların
Kediler gibi mırıldan renklerin duasını ve gölgeni de götür her yere
Düşlerini de götür, düşlerimizden daha büyük değiliz hiç birimiz
Komşun olsun kelimeler, kelimeler hiç bitmez hatırlamak için kendimizi
Eşyaların sessizliğine dokun, çünkü onların kalbi var, bakılmazlarsa ağlar
Kayıp bir eşya gibi durmayalım evlerin unutulan tozlu yerlerinde
Başkasına sığınmak ceza, kendimize sokulmak iyi olmanın şarkısı
Kasvet ve kahır o yaşlı trene binsin de gitsin, hakikat çiçeği el sallasın
Sahici bir vefanın alkışlarıyla ısınsın ellerimiz, gül koksun ellerimiz
Nefes olmanın bereketiyle gönlünü alsak şu yarası derin dünyanın
Arkadaşım gurbete sürgün olmuş, zalim anılar boşanıyor boğazından
Arkadaşım şiir olmuş, evlerden tuvallere, sokaklara kaçan solgun bir şiir
Şehirlerden, ülkelere uçan tek başına kalabalık bir resim meleği olmuş
Belki de bundandır fiyakalı bir aşkın dumanlı renklere doğru yelken açtığı
Engin Turgut
“Suyun Rüyası” adlı kitabından
26 Haziran 2013
Ayna
Aynadaki ruhun canı acımasın ki sır hayata dönüşüyor
tendeki gövde ve senin kadar bir sevgili gelmedi ki yeryüzüne
ama aşk bunu nerden bilsin. Ben insansam ve bir daha inansam
ve şarkılarım hep yarım kalsa. Uzun uzun çalsa şu gitar ve benim
nar yüzlü sevgilimin üzüm gibi bakan üzgün gözleri ışıldasa
ve şair kalbimize fısıldasa: “Sevmek ne uzun bir kelime”
ve “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni”. Köhne bir kır
kahvesinde yüzün mavi bir gurbetse ve hayat ve ben bu yüzden
düşmüşsek klişe bir inceliğe, benim gönlüm ayna kadar derin
kırılabilir sana, ama ne çıkar ki bundan!
Işığın kenarına bırak beni
Ben senden gidemeyenim!
tendeki gövde ve senin kadar bir sevgili gelmedi ki yeryüzüne
ama aşk bunu nerden bilsin. Ben insansam ve bir daha inansam
ve şarkılarım hep yarım kalsa. Uzun uzun çalsa şu gitar ve benim
nar yüzlü sevgilimin üzüm gibi bakan üzgün gözleri ışıldasa
ve şair kalbimize fısıldasa: “Sevmek ne uzun bir kelime”
ve “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni”. Köhne bir kır
kahvesinde yüzün mavi bir gurbetse ve hayat ve ben bu yüzden
düşmüşsek klişe bir inceliğe, benim gönlüm ayna kadar derin
kırılabilir sana, ama ne çıkar ki bundan!
Işığın kenarına bırak beni
Ben senden gidemeyenim!
25 Haziran 2013
Gar ve Tren
Hangi garda bu kadar güzel bir şair vardır
Gardını almışsa kötülük, bizden uzak dursun
Evine geç dönen şiirler yazmaktan sıkılmadım
Ama yoruldum, beni efkârdan yağmur yapacaklar
Hangi aşkın içinde bu kadar güzel bir dem vardır
Tren kalkınca hatırlanıyor o sıcacık, üzgün anılar
Herkesin derdinden bir şiir çıkmıyor eyvah
Ama susuyorum beni şiirden şarkı yapacaklar
Valizin içinde saklanan solgun fotoğraflar vardır
Cumbalı evlerden kalan, rüyalardan arta kalan
Sahici kimse kalmış mıdır, garda bir başına yürüyen
Ama uykusuzum beni bir annenin kalbine bırakacaklar
Hangi düşlerin içinde bu kadar çok hayat vardır
Gar lokantasında Haydar vardır, bir kadeh rakıdır
Eskişehir ile Ankara arasındaki aşk bir başkadır
Ama korkuyorum beni bir tren sanacaklar
Tren kalkıyor, raydan çıkmış bir vagon nereye
Giderse oradadır şair, şairden başka uçan turna yoktur
Sahici bir kimse kalmış mıdır garda bir başına ağlayan
Bir gün beni şiirden resim yapıp duvara çakacaklar
Gardını almışsa kötülük, bizden uzak dursun
Evine geç dönen şiirler yazmaktan sıkılmadım
Ama yoruldum, beni efkârdan yağmur yapacaklar
Hangi aşkın içinde bu kadar güzel bir dem vardır
Tren kalkınca hatırlanıyor o sıcacık, üzgün anılar
Herkesin derdinden bir şiir çıkmıyor eyvah
Ama susuyorum beni şiirden şarkı yapacaklar
Valizin içinde saklanan solgun fotoğraflar vardır
Cumbalı evlerden kalan, rüyalardan arta kalan
Sahici kimse kalmış mıdır, garda bir başına yürüyen
Ama uykusuzum beni bir annenin kalbine bırakacaklar
Hangi düşlerin içinde bu kadar çok hayat vardır
Gar lokantasında Haydar vardır, bir kadeh rakıdır
Eskişehir ile Ankara arasındaki aşk bir başkadır
Ama korkuyorum beni bir tren sanacaklar
Tren kalkıyor, raydan çıkmış bir vagon nereye
Giderse oradadır şair, şairden başka uçan turna yoktur
Sahici bir kimse kalmış mıdır garda bir başına ağlayan
Bir gün beni şiirden resim yapıp duvara çakacaklar
Engin Turgut
Yazdı, Bitti!
Mutsuz, ipeksi, kırılgan bir şeydi, yaz!
Ruhumuzu nereye taşısak yazdan
kurtulamayacaktık. Şapkanın dalgın-
lığından başka neydi ki yaz! Omuz-
larımızdan sarkardı sarışın bir ince-
liğin boynumuzda açtığı rüya. Kaçır-
dığımız tanrının ıslığı yaza nı ayar-
lıydı kimbilir belki de yaz yorgunu
bir hayatın karnından yuvarlanan
çakıltaşlarıydık!...
Aşkın yüzümüzle buluşmasında daha
kederli ve daha yalnızdı yaz! Çünkü
hep yaz çocuğu bellediler bizi…Ve
bu yüzden yaz, ormanın gözünden
kaçtı. Yaz bunu da atlatır biliyorum,
yaz duygusu kimseden saklanmaz bu-
nu da biliyorum peki ama nerden geliyor
boşluğun o müthiş zarif tadı!
Yazın rüzgârı ardına kadar balkon. Bak
nasıl da sığınıyoruz kendine gecikmiş
bir aşkın oyuncak saatlerine…Cumbalı
ama tuhaf bir ev kokusuydu ve öpücük-
lerle eğitirdi ayrılığı yaz! Ve fazla hatıra-
dan boynu bükük birden yaşlanırdı ağaçlar…
Aşk ve yaz o ilk şaşkınlık! İkisi de
düşleriyle gelir ikisi de çabuk biterdi…
Ruhumuzu nereye taşısak yazdan
kurtulamayacaktık. Şapkanın dalgın-
lığından başka neydi ki yaz! Omuz-
larımızdan sarkardı sarışın bir ince-
liğin boynumuzda açtığı rüya. Kaçır-
dığımız tanrının ıslığı yaza nı ayar-
lıydı kimbilir belki de yaz yorgunu
bir hayatın karnından yuvarlanan
çakıltaşlarıydık!...
Aşkın yüzümüzle buluşmasında daha
kederli ve daha yalnızdı yaz! Çünkü
hep yaz çocuğu bellediler bizi…Ve
bu yüzden yaz, ormanın gözünden
kaçtı. Yaz bunu da atlatır biliyorum,
yaz duygusu kimseden saklanmaz bu-
nu da biliyorum peki ama nerden geliyor
boşluğun o müthiş zarif tadı!
Yazın rüzgârı ardına kadar balkon. Bak
nasıl da sığınıyoruz kendine gecikmiş
bir aşkın oyuncak saatlerine…Cumbalı
ama tuhaf bir ev kokusuydu ve öpücük-
lerle eğitirdi ayrılığı yaz! Ve fazla hatıra-
dan boynu bükük birden yaşlanırdı ağaçlar…
Aşk ve yaz o ilk şaşkınlık! İkisi de
düşleriyle gelir ikisi de çabuk biterdi…
Engin Turgut
22 Şubat 2013
Şarabın Sözleri
Herkes ışığını alsın gelsin!
Bende melek selsebil!
Ruhumuz sütlüdür, taşarız şarabımızdan!
Bana güneşinizi üfleyin, üşüyorum yokluğunuzdan!
Her veda utanır kendisinden!
Haz biter, mana ölür, sıkılırız derdimizden!
İşte dimağ, işte tenha, sanki her şey kurudu!
Ateş sustu, iştah sonsuz, bıktım anlaşılmaktan!
Akşam güneşini bırakır duvarda!
Arz patlar, her şey rüya olur!
Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı!
Mahur bir korkuydu yüzümüz, yükümüz fazlaydı!
Akşamın tadını kaçırdılar, cümlemiz vesileyiz varoluşa!
Aşk hepimizi uçurur, hayat hepimizde başka!
Hadi gelin, gül kapılarını kıralım bülbül bile olamayalım!
Var mısınız yanmaya, işte ben gidiyorum, kubbedeki sonsuza!
Merak buyurdunuz söylüyorum:
Hayalden başka neyiz ki biz!
Bakın bırakıyorum sizi de boşluğa!
Engin Turgut
Bende melek selsebil!
Ruhumuz sütlüdür, taşarız şarabımızdan!
Bana güneşinizi üfleyin, üşüyorum yokluğunuzdan!
Her veda utanır kendisinden!
Haz biter, mana ölür, sıkılırız derdimizden!
İşte dimağ, işte tenha, sanki her şey kurudu!
Ateş sustu, iştah sonsuz, bıktım anlaşılmaktan!
Akşam güneşini bırakır duvarda!
Arz patlar, her şey rüya olur!
Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı!
Mahur bir korkuydu yüzümüz, yükümüz fazlaydı!
Akşamın tadını kaçırdılar, cümlemiz vesileyiz varoluşa!
Aşk hepimizi uçurur, hayat hepimizde başka!
Hadi gelin, gül kapılarını kıralım bülbül bile olamayalım!
Var mısınız yanmaya, işte ben gidiyorum, kubbedeki sonsuza!
Merak buyurdunuz söylüyorum:
Hayalden başka neyiz ki biz!
Bakın bırakıyorum sizi de boşluğa!
Engin Turgut
25 Eylül 2012
YAĞMUR İÇ, GÜNEŞ ISIR, AY ÇİĞNE
Kederlisin biraz nedense
Çiçek açmalısın oysa
Bahçe olmalısın, suyu ısırmalısın
Bu kadar çok mahsur kalma siyah odalarda
Kaması böğründe bir kuğu gibi durma
Sen şarkılar söylemeli, tango yapmalısın
Bu yaz bol bol kiraz ye
Heveslerini diri tut.
Dinsin yüzünün gürültüsü
Bak yağmur esniyor
Hıçkırıyor güneş
Sen yüzünü sokaklarla yıka
Çocuklara şeker, aşklara kuş,
Arkadaşlığa kelebek ol
Göğe bak, ne güzel bir lunapark o
Bir çocuk gibi büzülmesin alt dudağın
Denizin sesini topla
Saksıdaki çiçeklere su ver
Islığını sev gövdenin
Sen uyu tenin uyumasın
Uçurumlar biriktirme ruhunda
Sevincin ve umudun ışığı hep şımartsın seni
Bir serçenin rüyası gülümsetsin kelimelerini
lirik ol, esrik ol, hayat ol
Çılgın mor yatıştırsın ruhunu
Öyle tenha durma, kahkahalar at turuncu
Yağmur iç, güneş ısır, ay çiğne
Şaraba değdir sesini
Islık çal mavi düşlerinin gölünde
Yüzdür beyaz kayığını
İçindeki çalışkan yıldız üşümesin
Çünkü boşluğun da zarif bir tadı var
Ve öpücüklerinle eğit
Yorgunluğun solgun sarısını
Sen benim çok gülüşlü kalbi güzel
Düş çocuğu arkadaşım değil misin
Bitsin artık şu güz sıkıntısı
Bak bahar geliyor...
Engin Turgut
Çiçek açmalısın oysa
Bahçe olmalısın, suyu ısırmalısın
Bu kadar çok mahsur kalma siyah odalarda
Kaması böğründe bir kuğu gibi durma
Sen şarkılar söylemeli, tango yapmalısın
Bu yaz bol bol kiraz ye
Heveslerini diri tut.
Dinsin yüzünün gürültüsü
Bak yağmur esniyor
Hıçkırıyor güneş
Sen yüzünü sokaklarla yıka
Çocuklara şeker, aşklara kuş,
Arkadaşlığa kelebek ol
Göğe bak, ne güzel bir lunapark o
Bir çocuk gibi büzülmesin alt dudağın
Denizin sesini topla
Saksıdaki çiçeklere su ver
Islığını sev gövdenin
Sen uyu tenin uyumasın
Uçurumlar biriktirme ruhunda
Sevincin ve umudun ışığı hep şımartsın seni
Bir serçenin rüyası gülümsetsin kelimelerini
lirik ol, esrik ol, hayat ol
Çılgın mor yatıştırsın ruhunu
Öyle tenha durma, kahkahalar at turuncu
Yağmur iç, güneş ısır, ay çiğne
Şaraba değdir sesini
Islık çal mavi düşlerinin gölünde
Yüzdür beyaz kayığını
İçindeki çalışkan yıldız üşümesin
Çünkü boşluğun da zarif bir tadı var
Ve öpücüklerinle eğit
Yorgunluğun solgun sarısını
Sen benim çok gülüşlü kalbi güzel
Düş çocuğu arkadaşım değil misin
Bitsin artık şu güz sıkıntısı
Bak bahar geliyor...
Engin Turgut
Yolculuk İyidir
Gecenin alnına sür atını
Sedeften kelimeler tarlasına gir
Zamanı toprağından sök, zamanı işlet
Ceplerinden çıkar yakamozları
Gurbetle seviş, nutku tutulsun coğrafyanın
Çıkar üzerinden rüya elbiseni
İyiliğin dalgını, susmanın gecesi olma
Bir bisiklet olabilirsin sözgelimi
Yoldan ve baştan çıkabilirsin
Aşka pedal çevirebilirsin
Dünyayı yeniden okuyabilirsin
Hayat seni korkutmasın
Uçabildiğin kadar uç
Bırak uçurum başını döndürsün...
Gözlerini yıldızlardan ayırma
Yan sokaklardan geç, trenlere, gemilere
Uçaklara bin, otobüs bekle
İnsanların yüzlerine dokun
Hayatı bir yaprağa bakarak da öğrenebilirsin
Zaaflarını saklama kendinden
İpeklere sar yaralarını
Düşlerini gezmelere çıkar
Hayat evin olsun, kuşlarla, çiçeklerle konuş
Bir taş ustası gibi çalışsın ellerin ve gözlerin
Hiçkimse olmaktan korkma
Bırak uzaklara bakmaktan gözlerin kar toplasın
Kendini bir kuş, hayatı bir rüya sanabilirsin
Kalbindeki oturma odası açık kalsın
İçindeki denizin ruhunu şımart
Yüz verme vasat olana, bırak hurda orada kalsın...
Sakinliğe ve huzura doğru ilerle
Bak yalanlar cirit atıyor
Bir adam mavi kokulu şiirler yazıyor
Hayatla kardeş olmuş bir adam
Martılara simit atıyor...
Yüzümde söz dinlemeyen bir yaz duygusu
Evcil bir yağmur meleği şuramda
Ve uzun saçlı ay şarkısı bir kadın
Çok sisli bir kadın
Islık gibi dökülüyor kalbimden...
Sen şimdi git kalp falına baktır
Yaralı bir çağda yaralı bir rüyasın
Sen git yalnızlığın zemin katında ağla
Ben koynumda ateş biriktiriyorum
İmgelerimin hızına kim yetişebilir
Süt liman bir hayat seni bekliyor
Yüzümde eflatun bir veda yağmuru
Ah bir kızılderiliydim sana ben
Bıraksan kalbinde yıllarca uyuyacaktım...
Tanrının hüzünlü çocuklarıyız
Gözlerimiz yıldızlarla akraba
Sonsuz küçük şarkılar bahçesi ağzın
Uçurum şiirler baladı ağzın
Hercai düşler, esrik hayatlar ruhun senin
Hepsi ve her şey tuhaf ve yorgun şimdi
Yokluğum seni üzmesin
Gecenin alnına sür atını
Hayat seni korkutmasın
Uçabildiğin kadar uç
Ve şu benim çocuk yüzümü unutma...
Engin Turgut
Sedeften kelimeler tarlasına gir
Zamanı toprağından sök, zamanı işlet
Ceplerinden çıkar yakamozları
Gurbetle seviş, nutku tutulsun coğrafyanın
Çıkar üzerinden rüya elbiseni
İyiliğin dalgını, susmanın gecesi olma
Bir bisiklet olabilirsin sözgelimi
Yoldan ve baştan çıkabilirsin
Aşka pedal çevirebilirsin
Dünyayı yeniden okuyabilirsin
Hayat seni korkutmasın
Uçabildiğin kadar uç
Bırak uçurum başını döndürsün...
Gözlerini yıldızlardan ayırma
Yan sokaklardan geç, trenlere, gemilere
Uçaklara bin, otobüs bekle
İnsanların yüzlerine dokun
Hayatı bir yaprağa bakarak da öğrenebilirsin
Zaaflarını saklama kendinden
İpeklere sar yaralarını
Düşlerini gezmelere çıkar
Hayat evin olsun, kuşlarla, çiçeklerle konuş
Bir taş ustası gibi çalışsın ellerin ve gözlerin
Hiçkimse olmaktan korkma
Bırak uzaklara bakmaktan gözlerin kar toplasın
Kendini bir kuş, hayatı bir rüya sanabilirsin
Kalbindeki oturma odası açık kalsın
İçindeki denizin ruhunu şımart
Yüz verme vasat olana, bırak hurda orada kalsın...
Sakinliğe ve huzura doğru ilerle
Bak yalanlar cirit atıyor
Bir adam mavi kokulu şiirler yazıyor
Hayatla kardeş olmuş bir adam
Martılara simit atıyor...
Yüzümde söz dinlemeyen bir yaz duygusu
Evcil bir yağmur meleği şuramda
Ve uzun saçlı ay şarkısı bir kadın
Çok sisli bir kadın
Islık gibi dökülüyor kalbimden...
Sen şimdi git kalp falına baktır
Yaralı bir çağda yaralı bir rüyasın
Sen git yalnızlığın zemin katında ağla
Ben koynumda ateş biriktiriyorum
İmgelerimin hızına kim yetişebilir
Süt liman bir hayat seni bekliyor
Yüzümde eflatun bir veda yağmuru
Ah bir kızılderiliydim sana ben
Bıraksan kalbinde yıllarca uyuyacaktım...
Tanrının hüzünlü çocuklarıyız
Gözlerimiz yıldızlarla akraba
Sonsuz küçük şarkılar bahçesi ağzın
Uçurum şiirler baladı ağzın
Hercai düşler, esrik hayatlar ruhun senin
Hepsi ve her şey tuhaf ve yorgun şimdi
Yokluğum seni üzmesin
Gecenin alnına sür atını
Hayat seni korkutmasın
Uçabildiğin kadar uç
Ve şu benim çocuk yüzümü unutma...
Engin Turgut
24 Eylül 2012
Ah!
Her şeyi masal yaptım, yıldızlarda kaldım.
Evlere, sislere, kendime kaçtım
Ah! hangi sesleri gecesiz bıraktım.
Akşamcı dedeler olgun, pişmiş ve kül! Eller yukarı hayat, ey siyah kahkaha, gül!
Aklımı cebime koydum, çıktım yollara Düşlerimi gerçek sandım, attın beni aşklara.
Kumrular düşer balkonlardan, çürümüş akşamlar
Çıldırır bir düş, içini çeker sabahlar.
Kentlerde rüzgârdır gece ve gündüz
Ah! hüzündür bu, öldürür beni güz!
Karanlık tek giysim. Ayna kullanmam.
Sabırsız bir çığlıkla çözülür alfabenin sırrı.
Kaygan gecelerden sıyrılan korkular sevgili
birer ufukturlar. Yorgundur sızılarım.
Adresim nemli. Sözcüklerimin tozu alınmamış.
Güneş, buğu, su ve akortsuz bir keman.
Güz öğütürüm boyuna. Susuzluğuma utangaç
bir mavi saplanır. Alnımda ezik çocuk kokusu.
Bir çağ daha patlar ve her şey aşk olur! İçimdeki
büyüyü bozmayan bir uykuyum.
Yok kendimden başka kendim! Masallar yedi
kedilerimi, kuşlarımı, balıklarımı.
Nice hayatlar kırdım, düşler kemirip.
Fırlatırım denizlere güllerimi. Denize arkamı
dönmem. Hangi kuşu öpsem, bütün çiçekler
diz çöker acıyan yerlerime. Kimseye kızamam
çıt diye kırılırım.
Ah! neyi sevdiysem yanlış oldu...
Yalnızlığın bir ucu Kafka, öbür ucu süs!
Gecikmiştir yaşadıklarım, küs!
Banadır adressiz yolculuklar
Tahtadan dünya, esrik kuruntu
Hayat damarım! Bir düşten bin söz kalır
Aşk, cam olur ve nar çatlar.
Herkesin kendinden kaçtığı yerdeyim
Ey yalnızlığın kanlı çadırı, bana aitsin.
Göğe çalışırım, öyle çakır durmam
Karaya vurur içimin kayığı.
Bir yaradan kuş yapsalar
Dünya kalpten gider orada.
Adım çocuk: Ağaç yapmaya çalışıyorum
gökyüzünden.
Hayata takla attıran hayta çocukluğum. Siyah günlerle geçiyor ömrüm. Hapşırıyor içimdeki kırmızı. Bir kulağım şiir olmayanı duymuyor, öbürüne dağ yapıştırdım. Bir öcü daha kaçtı içime. Kimse benzemiyor kendisine. Mutsuzluk Nobel ödülünü
alıyorum. Hayatın yanağına kondurduğum öpücük dünyaya sığmıyor. Çocukların düşleri daha büyük evlerden! Hayat herkesi sevmiyor, herkes hayat değil çünkü.
Dünya kaçacak delik arıyor. Ey, düşlerimdeki hayalet kadın. Uçurtmamın en irisini sana uçuruyorum. Boynu kırılmış göğün. Herkes cesedine beyaz bir yalnızlık bırakıyor. Memesini emiyorum karanlığın. Deniz sürüyorum ağaçların gövdesine. Tek parmak kalıyorum bir şeyleri göstermekten.
İki gözüm önüme aksın
Boynumu yok sayın beklemekten.
Ağzımda çırılçıplak yüreğim
El yordamıyla akşamlara düşerim.
Uzun saçlı bir hasretten doğdum
Yarası açık bir aşk kalmıştır.
Aşk, bir ışık çizer etrafımda, siyah olur us!
İlerleyen göğün şarkısı sus!
İçimdeki korku konuşkandır.
Uzaklıktır yakınlık, ipek ses dalgınlıktır
Kaçar gider kimi dostlar, bana yürümek kalmıştır.
İç dünyam daha sahici, içime kaçsam
Ah! yüreğimin etrafında bir tur daha atsam...
Engin Turgut
Evlere, sislere, kendime kaçtım
Ah! hangi sesleri gecesiz bıraktım.
Akşamcı dedeler olgun, pişmiş ve kül! Eller yukarı hayat, ey siyah kahkaha, gül!
Aklımı cebime koydum, çıktım yollara Düşlerimi gerçek sandım, attın beni aşklara.
Kumrular düşer balkonlardan, çürümüş akşamlar
Çıldırır bir düş, içini çeker sabahlar.
Kentlerde rüzgârdır gece ve gündüz
Ah! hüzündür bu, öldürür beni güz!
Karanlık tek giysim. Ayna kullanmam.
Sabırsız bir çığlıkla çözülür alfabenin sırrı.
Kaygan gecelerden sıyrılan korkular sevgili
birer ufukturlar. Yorgundur sızılarım.
Adresim nemli. Sözcüklerimin tozu alınmamış.
Güneş, buğu, su ve akortsuz bir keman.
Güz öğütürüm boyuna. Susuzluğuma utangaç
bir mavi saplanır. Alnımda ezik çocuk kokusu.
Bir çağ daha patlar ve her şey aşk olur! İçimdeki
büyüyü bozmayan bir uykuyum.
Yok kendimden başka kendim! Masallar yedi
kedilerimi, kuşlarımı, balıklarımı.
Nice hayatlar kırdım, düşler kemirip.
Fırlatırım denizlere güllerimi. Denize arkamı
dönmem. Hangi kuşu öpsem, bütün çiçekler
diz çöker acıyan yerlerime. Kimseye kızamam
çıt diye kırılırım.
Ah! neyi sevdiysem yanlış oldu...
Yalnızlığın bir ucu Kafka, öbür ucu süs!
Gecikmiştir yaşadıklarım, küs!
Banadır adressiz yolculuklar
Tahtadan dünya, esrik kuruntu
Hayat damarım! Bir düşten bin söz kalır
Aşk, cam olur ve nar çatlar.
Herkesin kendinden kaçtığı yerdeyim
Ey yalnızlığın kanlı çadırı, bana aitsin.
Göğe çalışırım, öyle çakır durmam
Karaya vurur içimin kayığı.
Bir yaradan kuş yapsalar
Dünya kalpten gider orada.
Adım çocuk: Ağaç yapmaya çalışıyorum
gökyüzünden.
Hayata takla attıran hayta çocukluğum. Siyah günlerle geçiyor ömrüm. Hapşırıyor içimdeki kırmızı. Bir kulağım şiir olmayanı duymuyor, öbürüne dağ yapıştırdım. Bir öcü daha kaçtı içime. Kimse benzemiyor kendisine. Mutsuzluk Nobel ödülünü
alıyorum. Hayatın yanağına kondurduğum öpücük dünyaya sığmıyor. Çocukların düşleri daha büyük evlerden! Hayat herkesi sevmiyor, herkes hayat değil çünkü.
Dünya kaçacak delik arıyor. Ey, düşlerimdeki hayalet kadın. Uçurtmamın en irisini sana uçuruyorum. Boynu kırılmış göğün. Herkes cesedine beyaz bir yalnızlık bırakıyor. Memesini emiyorum karanlığın. Deniz sürüyorum ağaçların gövdesine. Tek parmak kalıyorum bir şeyleri göstermekten.
İki gözüm önüme aksın
Boynumu yok sayın beklemekten.
Ağzımda çırılçıplak yüreğim
El yordamıyla akşamlara düşerim.
Uzun saçlı bir hasretten doğdum
Yarası açık bir aşk kalmıştır.
Aşk, bir ışık çizer etrafımda, siyah olur us!
İlerleyen göğün şarkısı sus!
İçimdeki korku konuşkandır.
Uzaklıktır yakınlık, ipek ses dalgınlıktır
Kaçar gider kimi dostlar, bana yürümek kalmıştır.
İç dünyam daha sahici, içime kaçsam
Ah! yüreğimin etrafında bir tur daha atsam...
Engin Turgut
Bahar Hanım
Bahçemizde bir cümleydiniz bahar hanım, kalbinize
bir bulut gibi girerdim, bilirsiniz aşk hep kaybederdi
bir melekle yer değiştirirdi ruhumuzun iç kanaması,
heves hiç uyumazdı rüyalarımızda, durmadan bir mer-
mer daha kopardı şuramızdan, dağılan bir mürekkebin
lezzetiydiniz, mektuplarınızla boşluğunuz arasında
gümüş tüyler dökülür, masanızda kimseye gönderile-
meyen yoksul bir şiirin çocukluğu dururdu!
Sizin meleğinizi hiç üzmedim bahar hanım, kelimelerin
gurbetinden geçiyoruz, şiir hep genç ve yetim bir şey
değil midir bahar hanım, çilek sizi mırıldanıyor, herkes
kendisini kiraz sanıyor, sanıyorum sizin adresiniz de
kendisini bir mektup sanıyor, dili tutuluyor yazların
siz yazları terkedeli kaç yaz geçti allahaşkına!
Bahar hanım, bahar hanım, siz sonbaharın gövdesine
bir kere yayılın, tatlı bir kahve söyleyin kendinize
Hafız’dan, Erol Bey’den, Dede Efendi’den, efendime
söyleyeyim, hüzzamlar dinleyin, çünkü elleriniz ormanda
çalışanların feneri, pusulası gemicilerin, elleriniz güneş
burkulması, bakın kalbinizi saymıyorum, o hep bir
ay tutulması!
İyiliğin sokakları dar, suluboya bir haziran bekliyor
kapımızda, akşamlar hiç susmuyor, dünyanın sayfaları
gibi her gün hayata açılıyorsunuz, yağmurunuz herkese
yağmıyor, kuşlar kadar yalnız ve garip uçmaktasınız!
Bana suyunuzu ve nefesinizi bırakıp neden gittiniz
Bahar Hanım, bahar hanım, keşke bir hayal olsaydınız!
Engin Turgut
bir bulut gibi girerdim, bilirsiniz aşk hep kaybederdi
bir melekle yer değiştirirdi ruhumuzun iç kanaması,
heves hiç uyumazdı rüyalarımızda, durmadan bir mer-
mer daha kopardı şuramızdan, dağılan bir mürekkebin
lezzetiydiniz, mektuplarınızla boşluğunuz arasında
gümüş tüyler dökülür, masanızda kimseye gönderile-
meyen yoksul bir şiirin çocukluğu dururdu!
Sizin meleğinizi hiç üzmedim bahar hanım, kelimelerin
gurbetinden geçiyoruz, şiir hep genç ve yetim bir şey
değil midir bahar hanım, çilek sizi mırıldanıyor, herkes
kendisini kiraz sanıyor, sanıyorum sizin adresiniz de
kendisini bir mektup sanıyor, dili tutuluyor yazların
siz yazları terkedeli kaç yaz geçti allahaşkına!
Bahar hanım, bahar hanım, siz sonbaharın gövdesine
bir kere yayılın, tatlı bir kahve söyleyin kendinize
Hafız’dan, Erol Bey’den, Dede Efendi’den, efendime
söyleyeyim, hüzzamlar dinleyin, çünkü elleriniz ormanda
çalışanların feneri, pusulası gemicilerin, elleriniz güneş
burkulması, bakın kalbinizi saymıyorum, o hep bir
ay tutulması!
İyiliğin sokakları dar, suluboya bir haziran bekliyor
kapımızda, akşamlar hiç susmuyor, dünyanın sayfaları
gibi her gün hayata açılıyorsunuz, yağmurunuz herkese
yağmıyor, kuşlar kadar yalnız ve garip uçmaktasınız!
Bana suyunuzu ve nefesinizi bırakıp neden gittiniz
Bahar Hanım, bahar hanım, keşke bir hayal olsaydınız!
Engin Turgut
Üzgün Mektup
Saflığım ve telaşlı yanımla ruhunda bir sabah gülümseyişi
olmak, kelimelerimle sana dokunmak istiyorum. Yüzünde
sarışın bir huzur var. Gözlerindeki anlam bir yanıyla evcil,
öbür yanıyla sanki aşkın ayaklarına kapanacak kadar derin.
Sana teşekkür ederim gözlerindeki bahçe hep ışıldadığı için.
İçimin denizinde bir kayık yüzüyor bir de küskün kır çiçeği.
Seni düşünürken boynumun sokağından bir fayton geçiyor.
Seni düşünürken parmaklarım yasak meyveye dokunuyor.
Seni düşünürken bu şehirde kaybolmuş gibi oluyorum. Sanki
kalbime yağmur yağıyor. İçimden ılık bir ürperti kopuyor
ve ensemden başlayan sıcaklık hüznün buğusuna karışıyor.
Kulağıma deniz kokusunun o mavi sesi geliyor. İnsan bu
masmavi sesle yıkanır da kurulanmak ister mi hiç?..
Oysa ben ne kadar çok çocuk kalmışım. Tenimi sıksam
nehir fışkıracak. Ruhumu başa sarsam her yanımdan sokağa
dökülecek iflah olmaz bir yaz duygusu. Bak kırlangıçlar da
geldi. Birazdan haziran göz kırpacak aşk delisi kalbimize.
Martı yüzlü hayta bir çocuğum işte! Tatlı bir öpücüğün
esintisinden, hevesli ve cilveli bir bakıştan, sıcacık bir kalbin
fısıltısından, insanı incitmeyen masum günahlardan, incirin
ve narın sohbetinden, ruhuma dokunan sahici bir aşkın
inceliğinden başka ne isterim ki?..
Kedi gözlü, hercai güneş bakışlı, eflatun yürüyüşlü, hayatın
balına koşan, dallarından sisli bir İstanbul manzarası taşıran,
sevgisinde cömert, kuğu duruşlu göl çiçeği kadın! Sahi ben
sana yazdan arta kalanları değil; üşüyen düşlerimi ve
mimozaları anlatacaktım. Kirpiklerinden öpülecek bir yer ayır
bana. Issız ve bozkır yanım şımarsın. Yatışsın şu zalim hayat.
Ve herkese akmayan ahşap şiirlerim uslansın. Ah benim
lunapark şenliği çocukluğum ne kadar da dalgın ve konuşkan.
İçimizdeki cesur kıpırtı rüyasız kalmasın, renkler denizinin
sönmeyen ey mor feneri, hüzünlü bir şarkı akıyor ellerimizden
ve neden hiç susmuyor gönlümüzün şakrak kuşları? Ben de
akmak isterdim melekler deryası gözlerinden.
Sen kımıldayan göğün ruhu, sıcak şarap, üzgün mektup, çılgın
bir pınar olmalısın! Aşk denilen parkta sabahlasak da güneş
ruhumuzu yalasa ve sen bir kez daha yanımda uyusan ve ben
incelikler ülkesi kalbine sokulup oracıkta ölsem. Resim gibiydi
gövdemizin uykusuzluğu ve gözlerimizdeki parıltı en tutkulu
gecelerimizdi.
Sevgilim gevezeliğimi bağışla ve beni içindeki avluya çıkar.
Engin Turgut
olmak, kelimelerimle sana dokunmak istiyorum. Yüzünde
sarışın bir huzur var. Gözlerindeki anlam bir yanıyla evcil,
öbür yanıyla sanki aşkın ayaklarına kapanacak kadar derin.
Sana teşekkür ederim gözlerindeki bahçe hep ışıldadığı için.
İçimin denizinde bir kayık yüzüyor bir de küskün kır çiçeği.
Seni düşünürken boynumun sokağından bir fayton geçiyor.
Seni düşünürken parmaklarım yasak meyveye dokunuyor.
Seni düşünürken bu şehirde kaybolmuş gibi oluyorum. Sanki
kalbime yağmur yağıyor. İçimden ılık bir ürperti kopuyor
ve ensemden başlayan sıcaklık hüznün buğusuna karışıyor.
Kulağıma deniz kokusunun o mavi sesi geliyor. İnsan bu
masmavi sesle yıkanır da kurulanmak ister mi hiç?..
Oysa ben ne kadar çok çocuk kalmışım. Tenimi sıksam
nehir fışkıracak. Ruhumu başa sarsam her yanımdan sokağa
dökülecek iflah olmaz bir yaz duygusu. Bak kırlangıçlar da
geldi. Birazdan haziran göz kırpacak aşk delisi kalbimize.
Martı yüzlü hayta bir çocuğum işte! Tatlı bir öpücüğün
esintisinden, hevesli ve cilveli bir bakıştan, sıcacık bir kalbin
fısıltısından, insanı incitmeyen masum günahlardan, incirin
ve narın sohbetinden, ruhuma dokunan sahici bir aşkın
inceliğinden başka ne isterim ki?..
Kedi gözlü, hercai güneş bakışlı, eflatun yürüyüşlü, hayatın
balına koşan, dallarından sisli bir İstanbul manzarası taşıran,
sevgisinde cömert, kuğu duruşlu göl çiçeği kadın! Sahi ben
sana yazdan arta kalanları değil; üşüyen düşlerimi ve
mimozaları anlatacaktım. Kirpiklerinden öpülecek bir yer ayır
bana. Issız ve bozkır yanım şımarsın. Yatışsın şu zalim hayat.
Ve herkese akmayan ahşap şiirlerim uslansın. Ah benim
lunapark şenliği çocukluğum ne kadar da dalgın ve konuşkan.
İçimizdeki cesur kıpırtı rüyasız kalmasın, renkler denizinin
sönmeyen ey mor feneri, hüzünlü bir şarkı akıyor ellerimizden
ve neden hiç susmuyor gönlümüzün şakrak kuşları? Ben de
akmak isterdim melekler deryası gözlerinden.
Sen kımıldayan göğün ruhu, sıcak şarap, üzgün mektup, çılgın
bir pınar olmalısın! Aşk denilen parkta sabahlasak da güneş
ruhumuzu yalasa ve sen bir kez daha yanımda uyusan ve ben
incelikler ülkesi kalbine sokulup oracıkta ölsem. Resim gibiydi
gövdemizin uykusuzluğu ve gözlerimizdeki parıltı en tutkulu
gecelerimizdi.
Sevgilim gevezeliğimi bağışla ve beni içindeki avluya çıkar.
Engin Turgut
Islık ve Uçurum
"Dünyada bir tek hakikat vardı, cahiller onu çoğalttılar.”
Hayat ıslık çalarak geçiyordu önümüzden. Kokuşmuş, acı çığlık seslerinden geçilmeyen bu ikiyüzlü, bu vahşi, bu namussuz çağımızda cehennemi yasamadığımızı kim söyleyebilirdi? Bırakın ruhumuzun kirlenmesini, gövdemizi de yıpratıyorduk. Aşkın, üzümün sapına kadar yaşanması gerektiğine inanıyorduk. Aşkın varlığını ve yaşanabilirliğini hissetmek gerekti; aşka güvenmek ve onun hizmetine girmek lazımdı. Aşkı oraya buraya çekiştirip aşka yön vermeye kalkışırsak, aşkın altında kalırız diye düşünüyor ve aska inanmayanlara soruyordu: Aşk size inanıyor mu sanıyorsunuz? "Niye intihar edecekmişim; daha yaşayacağım onca hayal kırıklığı varken." Böyle mi demişti Emil Cioran. Doğrudur hem sanal, hem banal bir dünyada yaşadığımız. "Ancak kötü olabilecek kadar cesur olabilirsen, gerçekten iyi olabilirsin" diyordu birisi. Türkçenin saadeti geceleri uyumuyordu. Sürekli arzuda dolaşan, her şeye aşkla bakan, küçük şeylerden büyük hazlar çıkaran, derdi olan, derdi olduğu için şiirler yazıp, resimler yapan biriydi adam. Sanki uçurum çağına gelmiştik; vicdan çekilmiş, akıl çürüyordu sanki. Daha önce yazdıklarını düşünüyordu adam. Yazdıklarını tekrarlamaktan ve çoğaltmaktan da asla çekinmiyordu. İçinde yaşadığımız dünyanın ve ruhumuzdaki karanlığın, şiddetin, kuşkuların ve iletişimsizliğin ciddi bir şekilde sorgulanması gerekiyordu. Acıyı bir oyuna dönüştürerek mi yaşıyorduk yoksa? Kendi iyiliğinden başka aksesuarı olmayan kalbimiz karşısında, gerçeğin gözleri fal taşı gibi açılıyordu. ‘Yüzünde kaç maskesi var insanın’ dedi adam. ‘Sanki bir nükleer sonrası hepimiz tuhaf yaratıklara dönüşmüşüz! Sanki ne çekiyorsak, kendimizden çekiyoruz. Yüzlerde hep acı! Zaten acı dolu bir çağda yaşamıyor muyuz? Hepimiz kargaya benziyor ve bu dünya sirkinde utana sıkıla varlığımızı sürdürüyoruz’ dedi kadın.
“O sevgi gibi, hatta aşk gibi görünen şeylerin altında eşsiz hesapların yattığını” gördükçe canımız daha çok yanıyordu!
Engin Turgut
Hayat ıslık çalarak geçiyordu önümüzden. Kokuşmuş, acı çığlık seslerinden geçilmeyen bu ikiyüzlü, bu vahşi, bu namussuz çağımızda cehennemi yasamadığımızı kim söyleyebilirdi? Bırakın ruhumuzun kirlenmesini, gövdemizi de yıpratıyorduk. Aşkın, üzümün sapına kadar yaşanması gerektiğine inanıyorduk. Aşkın varlığını ve yaşanabilirliğini hissetmek gerekti; aşka güvenmek ve onun hizmetine girmek lazımdı. Aşkı oraya buraya çekiştirip aşka yön vermeye kalkışırsak, aşkın altında kalırız diye düşünüyor ve aska inanmayanlara soruyordu: Aşk size inanıyor mu sanıyorsunuz? "Niye intihar edecekmişim; daha yaşayacağım onca hayal kırıklığı varken." Böyle mi demişti Emil Cioran. Doğrudur hem sanal, hem banal bir dünyada yaşadığımız. "Ancak kötü olabilecek kadar cesur olabilirsen, gerçekten iyi olabilirsin" diyordu birisi. Türkçenin saadeti geceleri uyumuyordu. Sürekli arzuda dolaşan, her şeye aşkla bakan, küçük şeylerden büyük hazlar çıkaran, derdi olan, derdi olduğu için şiirler yazıp, resimler yapan biriydi adam. Sanki uçurum çağına gelmiştik; vicdan çekilmiş, akıl çürüyordu sanki. Daha önce yazdıklarını düşünüyordu adam. Yazdıklarını tekrarlamaktan ve çoğaltmaktan da asla çekinmiyordu. İçinde yaşadığımız dünyanın ve ruhumuzdaki karanlığın, şiddetin, kuşkuların ve iletişimsizliğin ciddi bir şekilde sorgulanması gerekiyordu. Acıyı bir oyuna dönüştürerek mi yaşıyorduk yoksa? Kendi iyiliğinden başka aksesuarı olmayan kalbimiz karşısında, gerçeğin gözleri fal taşı gibi açılıyordu. ‘Yüzünde kaç maskesi var insanın’ dedi adam. ‘Sanki bir nükleer sonrası hepimiz tuhaf yaratıklara dönüşmüşüz! Sanki ne çekiyorsak, kendimizden çekiyoruz. Yüzlerde hep acı! Zaten acı dolu bir çağda yaşamıyor muyuz? Hepimiz kargaya benziyor ve bu dünya sirkinde utana sıkıla varlığımızı sürdürüyoruz’ dedi kadın.
“O sevgi gibi, hatta aşk gibi görünen şeylerin altında eşsiz hesapların yattığını” gördükçe canımız daha çok yanıyordu!
Engin Turgut
10 Eylül 2012
Gözleriniz
Sesinizde şarabi bir yara var, uzaklığınızdan başım
dönüyor, uzaklığınızdan yaptım bu aşkı, lekesiz bir
kamaşma olmalısınız, ay ışığı sizden çok çekti, ruhunuzu
flütün dumanıyla mı yıkadınız, mavi dansların ateşli
fosforuyla mı aydınlandınız, ah, belki bana da turkuvaz
bir yaz geçer sihirli gözlerinizden!
Sanki çöl idim siz beni nehir yaptınız, içimdeki ıssızlığın
yüzünü güldürdünüz, ruhumdaki gemiler karaya
otururdu eskiden, hüzünlü bir elmaydım eskiden, şimdi
süt akıyor incecik ellerimden, özlemenin dayanılmaz
bir şarkısı vardır ya; işte oramdan kanıyorum, lirik yanım
sızlıyor, bozkır yanım üşüyor, kızılderili, ay ışığı sevgilim,
bıraksam yıllarca ateşimin üzerinde uyuyacaksınız,
kalbimde incelikler sarhoşluğu, sarı güller düşüyor
o masal gözlerinizden!
Gece ve sis içinde yürüyor yüzünüzdeki derenin şıkırtısı,
hüzün dünkü çocuk kalır yanınızda, gözlerinizde
yakamoz vakti ve ay sessizliği, kalbi acıkmış gece
fenerimsiniz, ah benim kanımı ısıtan zalim efendim,
içimdeki karları erittiniz, ağzınızın pınarıyla
susuzluğumu dindirdiniz, evcil bir yağmur meleği
olmalısınız, narın komşusu incir hanım olmalısınız,
bakın güneşiniz bir şarap gibi üzerime dökülüyor,
vazgeçemiyorum bir bahçe kadar derin bakan
gözlerinizden!
Sizden yaza çakılır, sahile inilir, sahilimiz aşk görsün de
büyüsün, şehir maskesini düşürsün de kurtulsun şu
yabancının dilinden, kalbi temiz kelimeler seçiyorum
sizdeki bulutsu anılarımı incitmemek için, bütün
hücrelerimi açık bırakıyorum, beyaz düşlerinize
sarılıyorum, şövalyeniz oluyorum, sizi üzebilecek
her geceyi kılıçtan geçirmek istiyorum, içinizdeki ay
batmasın diye kendimi her gün size yeniden
doğuruyorum, ışığı baştan çıkarıyor gözleriniz, şebboy
çocuğum beni gurbetinize kilitleyin, ah sıcacık bir ada
sıcacık bir gökyüzü geçiyor gözlerinizden!
Yüzünüzde kuğulu bir göl dalgınlığı, nefesimi kesen
güz makası olmalı tenhalarınız, beni kederimden okşar-
mısınız mor yanımdan, benimle eğleniyor ruhumun acısı,
kuşlarınız gölgemi gagalıyor, zalimce susuyor göğün
çamuruna batmış meleğiniz, ah ılık kadın, uzun kirpik,
hıçkıran rüzgârımsınız, erguvan ağrısı incecik ve ıslak
şiirlerimsiniz, uzaklığınız uzaklığıma değiyor, tutup
öpesim geliyor o masum düş deryası gözlerinizden!
Engin Turgut
dönüyor, uzaklığınızdan yaptım bu aşkı, lekesiz bir
kamaşma olmalısınız, ay ışığı sizden çok çekti, ruhunuzu
flütün dumanıyla mı yıkadınız, mavi dansların ateşli
fosforuyla mı aydınlandınız, ah, belki bana da turkuvaz
bir yaz geçer sihirli gözlerinizden!
Sanki çöl idim siz beni nehir yaptınız, içimdeki ıssızlığın
yüzünü güldürdünüz, ruhumdaki gemiler karaya
otururdu eskiden, hüzünlü bir elmaydım eskiden, şimdi
süt akıyor incecik ellerimden, özlemenin dayanılmaz
bir şarkısı vardır ya; işte oramdan kanıyorum, lirik yanım
sızlıyor, bozkır yanım üşüyor, kızılderili, ay ışığı sevgilim,
bıraksam yıllarca ateşimin üzerinde uyuyacaksınız,
kalbimde incelikler sarhoşluğu, sarı güller düşüyor
o masal gözlerinizden!
Gece ve sis içinde yürüyor yüzünüzdeki derenin şıkırtısı,
hüzün dünkü çocuk kalır yanınızda, gözlerinizde
yakamoz vakti ve ay sessizliği, kalbi acıkmış gece
fenerimsiniz, ah benim kanımı ısıtan zalim efendim,
içimdeki karları erittiniz, ağzınızın pınarıyla
susuzluğumu dindirdiniz, evcil bir yağmur meleği
olmalısınız, narın komşusu incir hanım olmalısınız,
bakın güneşiniz bir şarap gibi üzerime dökülüyor,
vazgeçemiyorum bir bahçe kadar derin bakan
gözlerinizden!
Sizden yaza çakılır, sahile inilir, sahilimiz aşk görsün de
büyüsün, şehir maskesini düşürsün de kurtulsun şu
yabancının dilinden, kalbi temiz kelimeler seçiyorum
sizdeki bulutsu anılarımı incitmemek için, bütün
hücrelerimi açık bırakıyorum, beyaz düşlerinize
sarılıyorum, şövalyeniz oluyorum, sizi üzebilecek
her geceyi kılıçtan geçirmek istiyorum, içinizdeki ay
batmasın diye kendimi her gün size yeniden
doğuruyorum, ışığı baştan çıkarıyor gözleriniz, şebboy
çocuğum beni gurbetinize kilitleyin, ah sıcacık bir ada
sıcacık bir gökyüzü geçiyor gözlerinizden!
Yüzünüzde kuğulu bir göl dalgınlığı, nefesimi kesen
güz makası olmalı tenhalarınız, beni kederimden okşar-
mısınız mor yanımdan, benimle eğleniyor ruhumun acısı,
kuşlarınız gölgemi gagalıyor, zalimce susuyor göğün
çamuruna batmış meleğiniz, ah ılık kadın, uzun kirpik,
hıçkıran rüzgârımsınız, erguvan ağrısı incecik ve ıslak
şiirlerimsiniz, uzaklığınız uzaklığıma değiyor, tutup
öpesim geliyor o masum düş deryası gözlerinizden!
Engin Turgut
09 Eylül 2012
Bahçeye Hayalden Girilir
.……………………………karayazım benim…yaz çocuğum…
…………………………….seni yaz diye sevdiler…
Sizi kazandığım için, size kaybederek yaşıyorum…
Susar kalır sarışın ay! Su gibi ten arar. Su, suretimiz
bizim. Ah, sokaklarda ağlar! Gölgenin oyununa gelelim,
neşeli bir ıslıkla o bildik bahçemize kaçalım. Canı
yanmasın diye aşkın, buhar olup göğe çıkalım. Kalbi
kasılarak, yalnızca kalbiyle yaşayan eski hayal
çocuklarıyız. Terk edildik ahşap bir cümleden…
Israrlı bir iyiliğin yıkılmayan hazzı. Benimle sussun
şarabın mistik gevezeliği. Ey avuntular tekrarı dünya,
çöl yağsın ki içime çocukluğunuz bende kalabilir,
kalsın saflığın tahtadan atı. Kimsenin tutunamadığı
camdan bir uçurum; size ne çok benziyor. Eşyayla
aramızdan geçen serin su peşimizi bırakmadı. Ve sizin
yere düşürdüğünüz aşkı tutup alnıma kadar taşıdım…
Her şey orada, trajik olana gidelim. Sonuna dek
yaşayalım ayrılığı, ayrılmayalım ayrılıktan. Ne kadar acı
çekerse ayrılık,
o kadar büyür… Büyüsün! Ne kadar zayıf kalırsak o
kadar güçleniriz. Kafesteki kuşu salalım, biz girelim
içine. Başkasından çıkıp kendimizde buluşalım. Ne
kadar kendimizin oyuncağı olursak o kadar iyi… Mutsuz
olmak yetmez! Mutsuz bile olmayalım…
İstemediğin kadar geçebilirsin kelimelerin üstünden.
Küllerin gölgesinde kalbin, çılgın bir vedaya takılır. En
masum gömleğiyle gezmelere çıkar rüya, çünkü aşk
hepimize uzun
bir beyazlık bırakır…
Engin TURGUT
…………………………….seni yaz diye sevdiler…
Sizi kazandığım için, size kaybederek yaşıyorum…
Susar kalır sarışın ay! Su gibi ten arar. Su, suretimiz
bizim. Ah, sokaklarda ağlar! Gölgenin oyununa gelelim,
neşeli bir ıslıkla o bildik bahçemize kaçalım. Canı
yanmasın diye aşkın, buhar olup göğe çıkalım. Kalbi
kasılarak, yalnızca kalbiyle yaşayan eski hayal
çocuklarıyız. Terk edildik ahşap bir cümleden…
Israrlı bir iyiliğin yıkılmayan hazzı. Benimle sussun
şarabın mistik gevezeliği. Ey avuntular tekrarı dünya,
çöl yağsın ki içime çocukluğunuz bende kalabilir,
kalsın saflığın tahtadan atı. Kimsenin tutunamadığı
camdan bir uçurum; size ne çok benziyor. Eşyayla
aramızdan geçen serin su peşimizi bırakmadı. Ve sizin
yere düşürdüğünüz aşkı tutup alnıma kadar taşıdım…
Her şey orada, trajik olana gidelim. Sonuna dek
yaşayalım ayrılığı, ayrılmayalım ayrılıktan. Ne kadar acı
çekerse ayrılık,
o kadar büyür… Büyüsün! Ne kadar zayıf kalırsak o
kadar güçleniriz. Kafesteki kuşu salalım, biz girelim
içine. Başkasından çıkıp kendimizde buluşalım. Ne
kadar kendimizin oyuncağı olursak o kadar iyi… Mutsuz
olmak yetmez! Mutsuz bile olmayalım…
İstemediğin kadar geçebilirsin kelimelerin üstünden.
Küllerin gölgesinde kalbin, çılgın bir vedaya takılır. En
masum gömleğiyle gezmelere çıkar rüya, çünkü aşk
hepimize uzun
bir beyazlık bırakır…
Engin TURGUT
05 Eylül 2012
Eflatun Görüntüler
1-
İçinde kelebeklerin ve şarabi kedilerin
dolaştığı melek yağmuru bir şehir olmalı
rüyandaki…
Uykusunda üzerine kirazlar dökülen
kristal bir bahçenin gülümsemesi olmalı
bakışlarındaki…
Herkese yanmayan bir lambanın kederi
alacakaranlığın mırıltısına karışır
başkasındaki…
Ah ne yapsam ruhu doymuyor rüzgarın
aşk ve nehir söz dinlemiyor, eflatun bir ıslık
ağzındaki…
2-
Arkadaşlığın kumsalına indim de ağzı
süt kokan bir parıltıyla buluştum
eflatun bir buğu damlıyordu alnımıza
bembeyaz omzunun gölgesinde serinledim
sepetimizde kırmızı şarap ve yakamoz
ve dal gibi gövdemizden sızıyordu denizin sesi
tülden perdesini araladık düşlerimizin
arsız ay ışığı bırakmadı peşimizi
sıcacık mavi bir çukur inliyordu arzudan
seni oracıkta öpüp pınarından içtim
ikimize de gülümsüyordu bitki ve böcekler
İştahla kımıldıyordu gökyüzü…
3-
Seni görememek korkusu
eflatun bir melek biriktiriyor uykumda
o muhteşem kalbin sanki yeni bir uygarlığın sevinci
ve senin şu çok bakımlı bakire ruhun
o mavi sesin, acılara direnen ruhun
sanki gülümseyen bir aşkın dirilişi
masalların var çünkü senin el değmemiş
hiç kullanılmamış şarkıların, tütsülerin var
Sevgilim hadi bana deniz taklidi yap
köpüğüne yaslanıp mavi düşlerinde kaybolmalıyım…
4-
Bir ağaç yanlış tutuyordu bir çiçeği
Gecenin morunu şaraba kattım, sana geldim
Gözbebeklerinde binlerce eylül ve ışık damlası
Ruhuna kadar isyan ve ince bir okşayışın yaratıcı eli
Kendini sıcacık tutabilen sessiz bir ilahe olmalısın
Ruhumun vicdanıyla hep acemi kaldım sana
Eflatun bir kıpırtıydı öteki yarım…
5-
Nerenden yanıyorsan en çok orayı anlat
ve bir mor daha düşür ve bir bulut daha
göğün asma bahçelerinden gelmedin mi
küçük kelimeler meleği beklemeyi bilir
ve bahar damlar ruhundaki kumsaldan
kristal tenindeki koku ormanını salar üzerime
ve billur gibi akar yazlardan yaptığımız bu aşk
senin kardelen çocuğun olurum
mis gibi bir rüyanın eflatun gecesi
ve gecelerin sana sokulgan kedisi olurum
uslanmayan bir aşkın dumanıyla
zıplarım o fazla beyaz gövdenin parkında…
Engin Turgut
İçinde kelebeklerin ve şarabi kedilerin
dolaştığı melek yağmuru bir şehir olmalı
rüyandaki…
Uykusunda üzerine kirazlar dökülen
kristal bir bahçenin gülümsemesi olmalı
bakışlarındaki…
Herkese yanmayan bir lambanın kederi
alacakaranlığın mırıltısına karışır
başkasındaki…
Ah ne yapsam ruhu doymuyor rüzgarın
aşk ve nehir söz dinlemiyor, eflatun bir ıslık
ağzındaki…
2-
Arkadaşlığın kumsalına indim de ağzı
süt kokan bir parıltıyla buluştum
eflatun bir buğu damlıyordu alnımıza
bembeyaz omzunun gölgesinde serinledim
sepetimizde kırmızı şarap ve yakamoz
ve dal gibi gövdemizden sızıyordu denizin sesi
tülden perdesini araladık düşlerimizin
arsız ay ışığı bırakmadı peşimizi
sıcacık mavi bir çukur inliyordu arzudan
seni oracıkta öpüp pınarından içtim
ikimize de gülümsüyordu bitki ve böcekler
İştahla kımıldıyordu gökyüzü…
3-
Seni görememek korkusu
eflatun bir melek biriktiriyor uykumda
o muhteşem kalbin sanki yeni bir uygarlığın sevinci
ve senin şu çok bakımlı bakire ruhun
o mavi sesin, acılara direnen ruhun
sanki gülümseyen bir aşkın dirilişi
masalların var çünkü senin el değmemiş
hiç kullanılmamış şarkıların, tütsülerin var
Sevgilim hadi bana deniz taklidi yap
köpüğüne yaslanıp mavi düşlerinde kaybolmalıyım…
4-
Bir ağaç yanlış tutuyordu bir çiçeği
Gecenin morunu şaraba kattım, sana geldim
Gözbebeklerinde binlerce eylül ve ışık damlası
Ruhuna kadar isyan ve ince bir okşayışın yaratıcı eli
Kendini sıcacık tutabilen sessiz bir ilahe olmalısın
Ruhumun vicdanıyla hep acemi kaldım sana
Eflatun bir kıpırtıydı öteki yarım…
5-
Nerenden yanıyorsan en çok orayı anlat
ve bir mor daha düşür ve bir bulut daha
göğün asma bahçelerinden gelmedin mi
küçük kelimeler meleği beklemeyi bilir
ve bahar damlar ruhundaki kumsaldan
kristal tenindeki koku ormanını salar üzerime
ve billur gibi akar yazlardan yaptığımız bu aşk
senin kardelen çocuğun olurum
mis gibi bir rüyanın eflatun gecesi
ve gecelerin sana sokulgan kedisi olurum
uslanmayan bir aşkın dumanıyla
zıplarım o fazla beyaz gövdenin parkında…
Engin Turgut
30 Temmuz 2012
Başkasının Kuğusu
Siz benim meleklerimden daha saydamsınız,
kirlenmeyen bir tek arzumuz kaldıysa
bağışlayın! rüzgârımızın arasına kibirden
bir cümle, yanlış bir hayal girmesin diye
sabahtan akşama kadar yalnızlığımı
sulara çarpıyorum!
İçimde hep bir hançer sıkıntısı var
her yanım delik deşik, bir köpek gibi
havlıyorum durmadan, birbirimizi bir
daha görsek boğulacağız, nefesini içime
dök, başım dönüyor bahçenizin nazından,
ruhumu ısırıyorum!..
aşk için deniz susuyor, yaprak titriyoruz
aşk için kelimelerden sihir yapıyoruz
yağmurun sokağında çocuk oluyoruz
dünyanın küçük ve güzel huylarını kapıyoruz
arkadaşlığın gövdesini sütümüze banıyoruz
gül parlatıyor, keder yontuyoruz
zamanın çıtı çıkmıyor, iştah sızıyor ışığımızdan
kanımız çalışkan, çıkarın şu yabancıyı aramızdan
siz benim aşktaki dalgınlığımı anlamadınız,
gururunuz, içinizde fenalık biriken çıkmaz
bir taşraydı! başkası birimize hep fazlaydı!
size her gün zarfsız mektuplar yazar,
gönderemediğim için pula dönerdim! siz
acı bir şarap, zalim bir bahane, başkasının
kuğusu değil miydiniz?
bakın şuranızdan uslanmayan hevesim geçiyor
çılgınlık işte! ateşinizle oynuyorum!..
Engin Turgut
kirlenmeyen bir tek arzumuz kaldıysa
bağışlayın! rüzgârımızın arasına kibirden
bir cümle, yanlış bir hayal girmesin diye
sabahtan akşama kadar yalnızlığımı
sulara çarpıyorum!
İçimde hep bir hançer sıkıntısı var
her yanım delik deşik, bir köpek gibi
havlıyorum durmadan, birbirimizi bir
daha görsek boğulacağız, nefesini içime
dök, başım dönüyor bahçenizin nazından,
ruhumu ısırıyorum!..
aşk için deniz susuyor, yaprak titriyoruz
aşk için kelimelerden sihir yapıyoruz
yağmurun sokağında çocuk oluyoruz
dünyanın küçük ve güzel huylarını kapıyoruz
arkadaşlığın gövdesini sütümüze banıyoruz
gül parlatıyor, keder yontuyoruz
zamanın çıtı çıkmıyor, iştah sızıyor ışığımızdan
kanımız çalışkan, çıkarın şu yabancıyı aramızdan
siz benim aşktaki dalgınlığımı anlamadınız,
gururunuz, içinizde fenalık biriken çıkmaz
bir taşraydı! başkası birimize hep fazlaydı!
size her gün zarfsız mektuplar yazar,
gönderemediğim için pula dönerdim! siz
acı bir şarap, zalim bir bahane, başkasının
kuğusu değil miydiniz?
bakın şuranızdan uslanmayan hevesim geçiyor
çılgınlık işte! ateşinizle oynuyorum!..
Engin Turgut
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















