Gökhan Ergür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gökhan Ergür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2026

KIRGINLARI TANIMA REHBERİ

Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi
İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı


Seanslarda çok sık gördüğüm bir insan profili var: Kırgınlar.

Kırgınlar, çevrelerine göre biraz daha sessiz, sakin, içe dönük ve kendi hallerinde olurlar. Bu kendi hallerinde olma kısmı önemli. Birilerinin ne giydiğine, nereye gittiğine, hangi pozisyona yükseldiğine, neye sahip olduğuna çok bakmazlar, bunun dedikodusunu yapmaz ve kıskanmazlar. Hak eden herkesin, gönlündekine kavuşmasını dilerler.

Dünyaya dair büyük hırsları yoktur. Para kazanmak, birikim yapmak, fırsat kovalamak, ince hesaplar yapmak onlar için dünyanın en önemli meselesi değildir. Maddi konularda modern dünyanın “başarı” olarak adlandırdığı şeylere ulaşamazlar çünkü bunu pek düşünmezler, dert etmezler. Genellikle cömert olurlar ve kazançlarının tuhaf bir bereketi vardır. Çok sevdikleri eşyalarını kolaylıkla paylaşırlar, hediyeleşmeyi severler. Birilerini mutlu görmek, mutlu etmek onlar için dünyanın sayılı nimetlerindendir.

Kırgınlar sanıldığı gibi asık suratlı olmazlar. Onları ya birilerine tebessüm ederken ya da dalgın dalgın bir noktayı izlerken görebilirsiniz. Kırgın, tebessümün sadaka olduğunu bilir. Dünyaya gelmenin şaşkınlığını, uğradığı kötülüklerin şiddetini, kırılan kalbinin sızısını da hiç unutmaz, bu şaşkınlığını ve keşkelerle dolu dalgınlığını saklayamaz.

Kalp kırıklığı, kötülüğe maruz kalmak, dünyanın karanlığına uğramak bazı kalpleri, ruhları daha da köreltir. Zulme uğrayan bazen zalimleşir, hakkını aramak, öç almak için çirkinleşir. Ama kırgınlarda bunların hiçbirini göremezsiniz. Kırgın, başına gelenin bir başkasına uğramasını istemez çünkü bunun insanı nasıl etkilediğini, insanın başına ne tür belalar açtığını bilir. Çevrenizdeki kırgınlara bakın mesela, büyük bir çoğunluğunun insan ilişkilerinin iyi olduğunu, karşısındaki insana her daim büyük bir muhabbet beslediğini, onun kalbini koruduğunu, muhatabına karşı hep sevgi ve saygı dolu olduğunu göreceksiniz. Çünkü kırılan, kırmak istemez.

Bir kırgınla kolay kolay kavga edemezsiniz. Trafikte, yolda ya da hayatın herhangi bir alanında bir insana zarar verdiklerine pek şahit olamazsınız. Belki sinirlenip ağız dolusu sövdükleri olur ama sinirleri geçince bundan da pişman olurlar. Büyük hırslara sahip olmadıkları için, bu fani dünyanın boş mücadelesinden kendilerini beri tutarlar. Öfkeyle öne atlayan, bir gün kesinlikle kaybedilecek şeylere tutkuyla sarılan, bencil, saygısız, terbiyesiz insanlara genellikle yol verirler, tartışmazlar, dikkate almazlar. Sadece tebessüm ederler.

Kırgınların büyük bir çoğunluğu istemeyi ve ummayı bırakmıştır. Çünkü dünyanın işleyişini azıcık da olsa anlamıştır. Zaten bu işleyişi anlayanın yaptığı ilk şey, hızlıca geri çekilmek oluyor. Gençken birçoğumuzun dünyaya dair büyük beklentileri vardı değil mi? Ama yaşadıkça ve fark ettikçe o beklentiler kayboldu. Dünyada, henüz tam olarak idrak ve kabul edemediğimiz bir gizem var. İyilere sunulan ve sunulmayan şeylerle alakalı. Bu gizeme bir zaman itiraz ediyoruz ve büyük bir kırılmadan sonra bu itiraz, sessiz bir kabule dönüşüyor. O andan sonra artık istemeyi ve ummayı terk ediyorsun. Dua ederken bile bir noktadan sonra dilediğin tek şey sevdiklerinin ve kendinin sağlığı oluyor. “Ama olur mu öyle şey, o sonsuz hazinelerden ve güzelliklerden istemekle mükellefiz hepimiz” diyenler elbette şimdilik haklısınız, bir gün gerçekten kırıldığınızda yeniden konuşuruz.

Kırgın, bu dünyadan geçmeye çalışan kişidir. Pişmanlıklarıyla, tövbeleriyle kalp kırmadan, gönül incitmeden temiz bir şekilde gerçek aleme dönmeye çabalayan kişidir. Dünyanın sahiden de çok da bir numarasının olmadığını fark eder ve dünyayı terk etmekten yani ölümden pek de korkmaz. Ama sevdiklerinin ölümünden derin bir endişe duyar çünkü bu dünyada sığınacağı, gideceği başka bir yeri ve kimsesi kalmamıştır. Allah sevdiklerimize sağlıklı ve uzun ömürler versin.

Kırgınlar kin gütmezler, kolay kolay hasımlık etmez, düşman biriktirmezler. İnsanın hata payını hiç unutmazlar. Kendilerine kötülük yapanlara zarar vermez ama o kişiyle arasına bitimsiz bir mesafe koyarlar. Bazı fenalıkları affetmek mümkün değildir çünkü.

Kırgınlar sanılanın aksine bu dünyadan kopmuş insanlar değillerdir. Bilakis kırgınların bu karanlık dünyada, kendilerine ait huzurlu, aydınlık ve sade bir iç dünyaları vardır. Kimseye dokunmadan, kimseyi rahatsız etmeden, çok da ayrıksı görünmeden kendi iç dünyalarında yaşamayı öğrenmişlerdir. O iç dünya, dışarıdaki kötülükten, karanlıktan ve gürültüden kaçıp sığınılacak son alemdir. O alemde dedikodular, hırslar, yalanlar bulunmaz. Sadece kırgının içeriye davet ettiği bazı telaşlar, umutlar, zamansız çıkıp gelen mutluluklar bulunur. Hepsi bu.

Tanıdığım tüm kırgınlar hayatlarının her alanında zevk sahibi insanlardır. Mesela sadece ruhlarına değil görüntülerine de özen gösterirler. Temiz kıyafetler, şık elbiseler, her daim parıldayan ayakkabılar, özenle taranmış saçlar, kaliteli atkılar. Bahsettiğim şeyler kesinlikle doğrudan maddi imkânlarla alakalı değil. İnsan, sahip olduğu sınırlı kıyafetle de bir zevki ve tarzı olduğunu gösterebilir. Hoş, burada kırgının amacı zaten göstermek ve görünmek değildir sadece kendisine ve yaratılmış olmanın felsefesine saygı duyduğu, estetiğin dünyanın özü olduğunu bildiği için iyi giyinmeye, temiz kokmaya, dünyaya varlığıyla bir hoşluk katmaya çalışır. Bu hoşluğu sadece görüntülerinde değil uğraştıkları işlerde ve ilgi alanlarında da görürüz.

Yazmanın en temel sebebi kırılmaktır. Yazarlara şöyle bir bakın, büyük bir çoğunluğu kırılmış insanlardır. Dünyadan umduğunu bulamayan, kötülüğe uğrayan, örselenen, yalnız kalan insanın sığındığı ilk yer, yazının kalesidir. Yazı macerasını profesyonel olarak sürdürmenize de gerek yok, kırıldığınızda aklına gelen ilk şeylerden birisi de yazmaktır. Günlük tutan, şiir yazan, öykü yazan arkadaşlarınızı hatırlayın, onların bu dünyadaki kırgın hallerini ve güzelliklerini. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Sadece yazmak değil, okumak da dünyadaki kırgınların sığınağıdır. Kirli düzene ayak uyduramayan, büyük hayal kırıklıkları yaşayan insanlar, genellikle kitaplara kaçarlar. Kitapların kurduğu o büyülü edebiyat evreninde kendisi gibi kırgınlara sarılıp yalnız olmadıklarını hissetmeye çalışırlar.

Kırgınlar sessizdir. Dünyanın bazen de susarak tecrübe edileceğini, anlaşılacağını bilirler. Her şeyi konuşmaz, her şeyi anlatmazlar. Bazı hisleri insanların gözlerinden kolaylıkla okuyabilirler ve bunu diğerlerinden de beklerler. Kırgınlar, sıklıkla susmanın kalesine sığınırlar.

Toplumun incittiği insanlar sessizce kendi dünyalarına geri çekilir ve yalnızlaşırlar. Bu yalnızlığın temel amacı insanlardan soyutlanmak değil, daha az yara almaya çalışmaktır. Çevresi tarafından anlaşılmayan, sürekli eleştirilen, filizlenmek için kendi gönlüne uygun bir toprak bulamayan ruhların bir zaman sonra bulunduğu ortamdan uzaklaşması ve orada yalnızlaşması son derece doğaldır. Orada kalmaya devam etmek, yanlışların bir türlü düzeltilmediği sofralarda oturmak için ısrarcı olmak, hatır için zorbalıkları, kötülükleri görmezden gelmek ve sadece yalnız kalmayayım diye tüm bu olanlara göz yummak insanın kendisine verebileceği en büyük zarardır. Ruhunu, benliğini, kendini ezdirmektense, yalnızlığın o soylu kalesine çekilmeyi bilmeli insan. İşte kırgınlar, o soylu yalnızlık kalesine çekilmiş yorgun ve asil ruhlardır.

Kırıldık sevgili okur. Yazgımıza, yaşadıklarımıza, maruz kaldıklarımıza, ailemize, çevremize ama sanırım en çok da kendimize. Şöyle demiştim bir keresinde: “Kendimden beklemezdim bunu.” Sahiden de beklemezdim bunu.

En çok kendimize kırılıyoruz günün sonunda. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımız için en çok kendimize kırılıp en çok kendimize üzülüyoruz. Ve yaşayıp gidiyoruz. Yaşamak denilen macera eğer buysa.

16 Mayıs 2026

KENDİ İÇİNE DÖNENLERE

Sonra üzerime bir tat geldi, hâlimi kabul geldi, hafriyatla ilgilenmez oldum. Çok da umursamaz oldum. Bu hayatı beğenir oldum, bu hayatın kendisi bana olabilecek hayatların en mânalısı geldi.

Şule Gürbüz


Kendini, herkesten ve her şeyden nasıl soyutladığını görüyorum. Tüm dost meclislerinden, arkadaş buluşmalarından, hafta sonu gezmelerinden kaçmak istediğinin farkındayım.

Birçok ortamda nezaketen bulunuyorsun ya da iş icabı. Zihninde o anlarda dolanan tek şey, bir an önce eve gitme isteği oluyor. O ortamlarda konuşulan şeylerin artık dikkatini çekmediğini fark ettin. Sahi, bu ne zaman başlamıştı? O boş, gereksiz, dedikodudan öteye gitmeyen cümlelerden ne zaman sıkılmıştın ilk? Sanırım yaşadığın o ilk sahici sarsıntıdan sonra.

İnsan, başına gelen o sahici yıkımlardan sonra, dünyada neyin gerçek neyin sahte olduğunu anlıyor ve yaşamını buna göre kurguluyor. Kendisine yük olan, zamanını ve hayatını bereketlendirmeyen beyhude insanlardan ve eylemlerden uzaklaşmaya başlayıp kendi hakikatinin peşinden gitmeye başlıyor. Bu hakikat genellikle modadan ve gürültüden uzak, kalabalıkların ilgisini çekmeyen, alkışlanmayan, aksine taşlanan şeylerle ilgili oluyor.

Ölümler, ayrılıklar, kayıplar, doğal afetler bizleri başka birine dönüştürüyor. O felaketlerden öncesi ve sonrası insan için bütünüyle farklı iki dünya oluyor. Hiç ölmeyecek, üzülmeyecek, kırılmayacak ve dağılmayacak gibi yaşayan insan, o felaketler sonrasında dünyanın geçiciliğini, insanın zayıflığını, çaresizliğini ve kırılganlığını fark edip bir süreliğine susuyor, içine kapanıyor. Bu susuş ve kendine dönüş insanın dünyada ruhsal olarak ilerlemesi, aşama katetmesi için önemli bir uğrak noktası. Kim olduğumuzu ve olacağımızı tam da o noktada belirliyoruz. Âlemde bir kum tanesi kadar bile yer kaplayamayan insan, bu geçiciliğini ve hiçliğini fark edip kendine ve dünyaya karşı konumunu, tavrını belirleyip buna göre davranmaya başladığında hayat artık onun için başka bir şeye dönüşüyor.

Ruh, bazı şeyleri artık taşıyamadığında kendi iklimini arar. Bu arayış dışarıdan bakıldığında soğukluk, isteksizlik, hatta nankörlük gibi görülebilir. Oysa insan bazen yalnızca içindeki son sıcaklığı korumaya çalışıyordur.

Çünkü dünya, insanın inceliklerini çoğu zaman hoyratça tüketir. Bir zamanlar içtenlikle verilen cevaplar, zamanla bir savunma biçimine dönüşür. İnsan ne hissettiğini anlatmak isterken yanlış anlaşılır, sustuğunda ise uzaklaşmakla suçlanır. Böylece kelimeler de yavaş yavaş güvenilmez hâle gelir. Anlatmanın insanı hafiflettiği zamanlar vardır elbette. Bazı zamanlarda bazı yaralar anlatıldıkça kapanmaz, daha çok görünür olur. Ve insan bir noktadan sonra görülmekten bile yorulur. Çünkü görülmek her zaman anlaşılmak değildir.

Belki de bu yüzden insan kendi içine yalnızca saklanmak için değil, anlaşılmanın imkânsızlığından kaçmak için de çekilir. Dışarıdaki hayat, sürekli bir açıklama talep eder. “Neden gelmedin, neden sustun, neden değiştin, neden eskisi gibi değilsin?” Oysa insanın en mahrem değişimleri çoğu zaman gerekçelendirilemez. İçte olup biten şey, dışarıdaki cümlelerin diline çevrildiğinde küçülür. Bazı dönüşümler vardır, onları izah etmek, onlara ihanet etmek gibidir.

İçine kapanan insan, çoğu zaman dünyaya küsmüş değildir. O, dünyanın kendisinden beklediği rolü artık sürdüremediğini fark etmiştir. Hayat, ona bir sahne gibi değil, bir imtihan gibi görünmeye başlamıştır. Eskiden kendiliğinden yapılan jestler, gülüşler, kabuller ve uyumlar artık ağır birer kostüme dönüşmüştür. İnsan o kostümleri çıkardığında çıplak kalmaz, aksine ilk defa kendi tenine temas eder. Ne var ki bu temas kolay değildir. Kendine yaklaşmak da bazen ürkütücüdür. Çünkü insan kendi içinde yalnızca huzuru değil, ertelenmiş acıları, yarım kalmış yasları, adını koyamadığı kırgınlıkları da bulur.

İşte bu yüzden iç dünya, sanıldığı gibi yalnızca bir sığınak değildir. Orası aynı zamanda bir yüzleşme mekânıdır. İnsan orada başkalarından kaçarken kendisine yakalanır. Unuttuğunu sandığı bir ses, çoktan geçtiğini düşündüğü bir anı, artık etkisini yitirdiğine inandığı bir cümle, sessizliğin içinde yeniden belirir. Kalabalık insanı dağıtır, sessizlik ise toplar ama toplarken de ne varsa ortaya çıkarır. Bu yüzden içe dönüş, romantik bir inziva hâli değil, çoğu zaman ağır bir hesaplaşmadır. İnsan kendi karanlığına gözleri alışana kadar orada rahat edemez.

Ama yine de insanı olgunlaştıran şey biraz da bu karanlıkta kalabilme cesaretidir. Modern hayat, insana sürekli dışarı çıkmayı, görünmeyi, konuşmayı, çoğalmayı, temas etmeyi, üretmeyi, yetişmeyi öğütler. Sanki insan ancak dolaşımda kaldıkça var olurmuş gibi. Oysa ruhun bazı hakikatleri dolaşımda değil, çekilmede belirir. İnsan bazı cevapları konuşurken değil, sustuğunda duyar. Bazı yönlerini başkalarının bakışında değil, kendi yalnızlığının aynasında tanır. Ve bazen var olmak, görünür olmaktan değil, görünürlüğün zorbalığından kendini korumaktan geçer.

Kendi dünyasını kuran insan, aslında bir anlamda ikinci bir doğumun eşiğindedir. İlk doğumunda ona bir isim, bir aile, bir dil, bir çevre, bir hikâye verilmiştir. Fakat yaşadığı büyük sarsıntılardan sonra insan, kendisine verilen bu hikâyenin tamamının kendisine ait olmadığını fark eder. Başkalarının beklentileriyle örülmüş bir hayatın içinde nefes almakta zorlandığını hisseder. O andan itibaren insanın asıl meselesi, kendisine verilmiş hayatla kendi seçtiği hayat arasındaki mesafeyi görmektir. Bu mesafeyi gören kişi, artık eskisi gibi yaşayamaz. Çünkü bir kere uyanan bilinç, eski uykusuna masumca dönemez.

Burada insanın yalnızlığı derinleşir. Fakat bu yalnızlık yalnız kalmış olmanın sıradan yalnızlığı değildir. Bu, artık aynı kelimelerle konuşamamanın yalnızlığıdır. Aynı sevinçlere sevinememenin, aynı hırslara kapılamamanın, aynı küçük hesapların içine yerleşememenin yalnızlığıdır. İnsan çevresindekileri sevmeye devam edebilir ama onların yaşama biçimine geri dönemeyebilir. Bu da tuhaf bir ara hâl yaratır. Ne tamamen dışarıdasındır ne bütünüyle içeride. Ne dünyadan vazgeçebilirsin ne de onun eski davetlerine inanabilirsin. Bir eşikte yaşarsın. Ve eşikler, insan ruhunun en çetin mekânlarıdır.

Fakat eşikte olmak yalnızca huzursuzluk değildir; aynı zamanda imkândır. Çünkü eşikte duran insan, hem geride bıraktığını hem de henüz varamadığını görür. Onun bakışı bu yüzden daha hüzünlü ama daha keskindir. Bir şeyin sonunu gördüğü için başlangıçlara daha temkinli yaklaşır. Faniliği bildiği için abartılı neşelere, büyük vaatlere, kendinden emin cümlelere kolayca inanmaz. Bu inançsızlık kuru bir kuşkuculuk değildir, hakikate karşı duyulan saygıdır. İnsan artık gerçek olmayan hiçbir şeyin kalbinde fazla yer kaplamasına izin vermek istemez.

Belki de bütün mesele burada düğümlenir: İnsan, dünyadan değil, sahiciliğini kaybetmiş ilişkilerden, anlamını yitirmiş meşguliyetlerden, ruhunu incelten temaslardan uzaklaşır. Kendi içine çekilmesi, aslında hâlâ bir şeyi korumak istediğini gösterir. Tamamen vazgeçmiş olan insan korunmaz, kendini bırakır. Oysa içine dönen insan, içinde hâlâ kirlenmesini istemediği bir yer bulunduğunu bilir. Bir çocukluk bakiyesi, bir merhamet izi, bir inanma kabiliyeti, bir güzelliğe iman etme hâli. Bütün bunlar dünyanın hoyratlığı içinde kolayca ezilebilir. İnsan bazen bu yüzden kapısını kapatır. Kapıyı kapatmak, içeride bir şeyleri hayatta tutmak içindir.

Bunu bilmeyenler, yalnızlığı yalnızca eksiklik sanır. Oysa bazı yalnızlıklar eksiltmez, damıtır. İnsanın içinde fazlalık olan ne varsa yavaş yavaş çöker, geriye daha az ama daha yoğun bir öz kalır. Herkesin sesi çekildiğinde, insan kendi içindeki en eski sesi duymaya başlar. Bu ses bazen dua gibidir, bazen pişmanlık, bazen çocukluğun uzak bir yankısı, bazen henüz yazılmamış bir cümle. İnsan o sesi duyduğunda anlar ki, uzun zamandır başkalarıyla konuşurken kendisiyle konuşmayı unutmuştur.

Yine de insan kendi içine çekilirken dikkatli olmalı. Çünkü iç dünya hem şifa hem de tuzak olabilir. Kişi orada kendini bulabileceği gibi, kendi yankısına da hapsolabilir. Yalnızlık, insanı derinleştirdiği ölçüde keskinleştirebilir de. Bu yüzden içe dönüşün nihai anlamı, dünyayı bütünüyle reddetmek değil, dünyaya hangi mesafeden bakacağını öğrenmektir. Ne her çağrıya cevap vermek ne de bütün çağrıları düşman bilmek. Ne herkese açılmak ne de kimseye görünmemek. Olgunluk biraz da bu mesafeyi ayarlayabilme sanatıdır.

Biliriz ki insan, yalnızca kendisiyle kalarak tamamlanmaz ama kendisiyle kalmayı öğrenmeden de başkalarıyla sahici bir bağ kuramaz. Kendi iç odasından geçmemiş bir yakınlık, çoğu zaman bağımlılık, alışkanlık ya da oyalanma olarak kalır. İnsan ancak kendi sessizliğine dayanabildiğinde, başkasının varlığına muhtaç olmadan onu sevebilir. Ve ancak kendini duyduğunda, başkasının sesini gerçekten işitebilir.

Bu yüzden şimdi yaşadığın şey bir son değil. Belki eski hayatının sonu, ama bütünüyle hayatın değil. Eski neşenin, eski tahammüllerinin, eski kalabalıklarının, eski kabullerinin sonu olabilir. Fakat bu sonun içinde daha sahici bir başlangıcın tortusu da var. İnsan bazen önce dünyadan çekilir, sonra dünyaya daha doğru bir yerden döner. Artık kendini ispat etmek için değil, kendini kaybetmemek için yaşar. Artık herkes tarafından anlaşılmak için değil, kendine ihanet etmemek için konuşur. Artık hayatına çok insan almak için değil, hayatına aldığı birkaç insanla hakiki bir bağ kurabilmek için var olur.

Belki bundan sonra daha az yerde bulunacaksın. Daha az insanla görüşecek, daha az şeye heyecanlanacak, daha az cümle kuracaksın. Ama belki de ilk kez, kurduğun cümlelerin içinde gerçekten sen olacaksın. İlk kez, sustuğunda eksilmiş değil korunmuş hissedeceksin. İlk kez, gitmediğin yerler için suçluluk değil, kendi ruhuna sadakat duyacaksın. İnsan bazen hayatı genişleterek değil, daraltarak derinleştirir. Çünkü derinlik çoğu zaman kalabalıkla değil, seçilmiş bir azlıkla gelir.

Ve şunu bilmek gerekir: Kendi dünyasını kuran insan, dünyaya düşman değildir. O sadece artık rastgele bir dünyanın içinde rastgele yaşamak istemiyordur. Gördüğü acı, onu duyarsızlaştırmamış, aksine bazı şeylere karşı daha hassas, bazı şeylere karşı daha mesafeli kılmıştır. Bu mesafe bir soğukluk değil, bir haysiyet biçimidir. İnsan, ruhunu her temasın geçip gideceği bir geçit yerine koymadığında, kendisine saygı duymaya başlar.

Belki de içe dönüşün en kıymetli tarafı budur: İnsan kendi varlığını yeniden ciddiye alır. Onu her gürültüye, her beklentiye, her çağrıya, her ilişkiye teslim etmez. Kalbinin de bir eşiği olduğunu, ruhunun da bir mahremiyeti bulunduğunu, insanın da tıpkı bir ev gibi kapısının, penceresinin, odalarının ve kilitlerinin olması gerektiğini anlar. Herkes içeri girmemelidir. Her söz içeri alınmamalıdır. Her bakışa, her yoruma, her davete açık yaşamak, insanı sonunda kendi evinde misafir eder.

Oysa insan kendi evinin sahibi olmalıdır. Kendi iç evinin. Orada neyin kalacağına, neyin çıkacağına, kimin oturacağına, hangi sesin yankılanacağına kendi karar vermelidir. Belki ruhsal olgunluk dediğimiz şey de budur: Dünyadan bütünüyle kopmadan, dünyanın istilasına da açık olmadan yaşayabilmek. Kendi içine kapanmadan, ama kendini de her gelene açmadan. Bir kapı aralığı kadar dünyada, bir oda sessizliği kadar kendinde kalabilmek.

Şimdi senin içe çekilişinde bir tükenişten çok, böyle bir yeniden yerleşme hâli görüyorum. Sanki ruhun uzun zamandır kiracı gibi yaşadığı yerlerden çıkıp kendi evine dönmek istiyor. Biraz dağınık, biraz sessiz, biraz yorgun ama kendine ait bir eve. Bu dönüşün aceleye ihtiyacı yok. Terapilerde sıkça gördüğüm şey şu: Bazı insanlar hemen iyileşmek ister, bazıları hemen eski neşesine kavuşmak, hemen sosyalleşmek, hemen unutmak, hemen normale dönmek ister. Oysa insan ruhu emirle toparlanmaz. Bazı yaralar zamanla değil, zamanın içinde kurulmuş yeni bir anlamla kapanır.

O anlam bulunana kadar insan biraz susar. Biraz bakar. Biraz bekler. Ve belki de ilk defa, hayatı kendisine dayatıldığı biçimiyle değil, kendi hakikatinin terazisinde tartar. Neyin kalacağına, neyin gideceğine, kime açılacağına, kimden uzak duracağına, hangi sesin kalbinde yer bulacağına karar verir.

Bu kararlar dışarıdan yalnızlık gibi görünür. Ama bazen yalnızlık, insanın kendine verdiği en asil cevaptır. Çünkü herkesin içinde kaybolmaktansa, kendi içinde bir süre beklemek daha onurludur. Gürültünün alkışladığı bir hayatı yaşamaktansa, sessizliğin içinde kendi hakikatini aramak daha sahicidir.

Ve işte senin hikâyen de burada başlıyor: Kalabalıkların bittiği, açıklamaların tükendiği, eski alışkanlıkların anlamını yitirdiği o yerde. Kimsenin fazla uğramadığı ama insanın kendisiyle ilk kez gerçekten karşılaştığı o iç şehirde. Orası karanlık olabilir, tenha olabilir, zaman zaman korkutucu olabilir. Ama unutma: İnsanın en sahici ışığı çoğu zaman dışarıdaki parlaklıktan değil, uzun süre baktığı kendi karanlığından doğar.

Gökhan Ergür

Bir eşikte yaşarsın. Ve eşikler, insan ruhunun en çetin mekânlarıdır.


29 Mayıs 2023

Bağların Yitimi ve Bize Kalan Boşluk

Yaşamanın değil de yaşayacak olmanın tedirginliği bu. Zamanın durmasını istediğim günlerde zamanın yok oluşuna şahitlik. Aynanın yalanladığı yüzüm, alnımda belirginleşen çizgiler, bazı hatıralara sımsıkı sarılan zihnim ve baba mirası keder. O en güzel pozu veremedik hâlâ dünyada. Tam her şeyi düzeltmişken bir şeyler oldu ve genelde bir şeyler olur tam her şeyi düzeltmişken. En güzel ve en yakışıklı zamanlarımızda bizi bulan, vuran, savuran bir şeyler. Bize en yakışan gömleği giyip yakamızı, saçımızı düzeltip tam o fotoğraf karesine girecekken bir şeyler oldu. Oysa ilk kez heveslenmiştik ve: “Tamam ulan, bu sefer sahiden de olacak herhalde” diye düşünürken, düşkünlüklerimizden vurulduk yeniden.

Ve yeniden dönüp bakıyoruz umut bağladığımız kapılara. Tüm bunlar olurken izleyecek misin? Oysa kapıları yüzümüze kapayan, üstümüze kilitler vuran, adımızı dünyadan kazıyan da sendin değil mi? Sendin bizi dünyaya inandıran ve tebessümünle kandıran. İnsan, inanmanın ve yanılmanın talihsiz ustası. En çok da umut bağladıklarına…

Bağlanmak, sabit kalmak, sıkışmak ve düğüm. Bir zaman sonra bu bağlılıklar işlevsiz hale getiriyor bizi, bağlı bulunduğumuz şey dışında bir şey düşünemiyor ve yapamıyoruz. Tüm dünyanın o bağdan ibaret olduğunu zannedip dünyamızın sınırlarını da buna göre belirliyoruz. Oysa dünya bir savruluştur, sürekli hareket gerektirir, ilerleme, devam etme, yeni sınırlar belirleme. Ama bazı düğümler bizi hareketsizleştirir, köreltir, özümüzü kıymetsizleştirir. Bu düğümlerin ortak noktası genellikle bize karşı umursamaz oluşlarıdır. Tüm gücünle ve inancınla sarıldığın o bağ ilk zorlukta senden kopup gidecektir.

Ve kopup gitti. Dünya, biraz da şu değil mi: İlk zorlukta kopup gidenlerin ardından bakmalar ülkesi.

Peki o bağ koptuktan sonra insan ne yapıyor ya da öncelikle sorulması gereken soru şu: O bağ sahiden de kopuyor mu? Cevabım hem evet hem hayır. O bağ fiziksel olarak kopuyor fakat ruhsal yatırımımız, benliğimizin, ruhumuzun, hatta bedenimizin bir parçası orada kalıyor ve dünya dönmeye devam ediyor. Bize ait büyük bir parçayı onda bırakıyoruz, onda hissediyoruz ve onda yaşıyoruz. Bu eksiklik hissiyatı özlemle beraber giderek daha da tahammül edilemez bir hâl alıyor ve özlüyoruz, çok özlüyoruz, kendimizin nadide parçasını ve O’nu. Fakat bir zaman sonra özlemek de yoruluyor, değişiyor ve bu eksiklik bizim bir parçamız haline gelip bizi bambaşka bir insana dönüştürüyor. Ayrılıklar, kaybedişler ve uzaklıklar insana biçim veren büyük ustalardır. İnsan ancak yitirdikçe, eksildikçe büyür ve gelişir. Olgunlaşmak ve yaşamın anlamını öğrenebilmek için bazen büyük kayıplar yaşamanız gerekir. Öğrenmenin bedeli yitirmektir. Bu yitirişlerin ardından derin ve ince bir sızı kalır, zaman zaman o sızı çok ağrır, işte bu da insan olmanın diğer adıdır.

Gelelim diğer soruya: O bağ koptuktan sonra insan ne yapar? Önce büyük bir şaşkınlık ve olup biteni idrak edememe hali. Kendimizi uzunca bir süre bu kayba ikna etmeye çalışırız. “Tüm bu olanlar benim başıma mı geldi yani?” diyerek şaşkınca etrafı izleriz. Sonra bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler.

O’nu değil de zamanın geçmesini bekler insan. Günlerin hızlıca akmasını, mevsimlerin çabucak geçmesini ve içindeki bu bitimsiz yangının bir an önce sönmesini. Ama bazı bağlar çok derin, içten ve köklere doğru inşa edilir, dolayısıyla bu bağların kopuşu daha şiddetli ve sarsıcı olur. Çünkü o bağ senin dünya ile kurduğun en kıymetli ve yeterli bağdır. Sadece dünya ile değil aynı zamanda gelecekle ve hatta dünya sonrasında da yaşatmak isteyeceğin bir bağdır. Bazen O’nu kaybetmek dünyayı ve ölümü kaybetmektir.

Büyük kayıplardan sonra derin bir boşluk doğar ve ardından bitimsiz bir hüzün. İşlere odaklanmak, kitap okumak, yemek yemek, uyumak, dışarı çıkmak, çalışmak büyük bir zorluğa ve yüke dönüşür. Artık hiçbir şeyden eskisi gibi tat almazsınız ve çevreniz sürekli olarak size ne olduğunu sorup durur. Bazen insan başına gelen belayı bile anlatacak gücü bulamaz kendinde, kalbinin en kuytu köşesinde altına hasır bir iskemle çekip susar çaresizce. Dünya dediğimiz o kocaman sözcük korkutmaz sevdiğinden ayrılanı ama sessizleştirir ve derinleştirir, her geçen gün daha derine ve derine.

Johann Hari: “Depresyonun da bir tür yas olduğunu fark ettim -ihtiyaç duyduğumuz ama sahip olamadığımız tüm o bağlar için tutulan bir yas.” olduğunu söylüyor. Hayatla, dünyayla, manevi olanla, kısacası ötekiyle kurduğumuz her ilişki bizi psikolojik olarak daha dayanıklı kılıyor, yaşadıklarımızla baş edebilmemizi kolaylaştırıyor. Bu bağlar ne kadar sık, kuvvetli ve gerçekçi ise yaşamın zorluklarına karşı elimiz ve kalbimiz güçleniyor. Ama bu bağların yok olduğu, zayıfladığı zamanlarda ise kişi kendini değersiz, yetersiz ve zayıf hissediyor. Bu olumsuz hislerin ardından doğan şey ise genellikle depresyon oluyor. Yaşamla ve insanla bağını kopartanların değişmez yazgısı, depresyon.

Şunu unutmamak gerekir ki insan sadece cinsel bir çekim ya da bir zorunluluk için ötekiyle romantik bir bağ kurmaz. Bazen bu kaotik ve yabancısı olduğumuz alemde beraber yol yürümek, kırlara çıkmak, Teoman dinlemek, J’adore’de çikolatalı pasta yemek ve dostça el ele dünyadan geçmek için bağ kurar insan. O bağın kopması bir dostu kaybetmektir. Bir dostu kaybetmek, dünyayı kaybetmektir. Beraber kurduğunuz o dünyayı kaybetmek de geleceği yitirmektir.

İnsanı ayakta tutan şey yarının varlığıdır, hayalleri, umutlarıdır. Ve insana yapılabilecek en büyük kötülük ise yarına olan inancının elinden alınması, geleceğinin gözleri önünde yok olmasıdır. Kopan bağlar bizim gelecekle kurduğumuz ilişkiyi zedeler, tahrip eder. Ayrılıklar sonrasında kişinin bu kadar çaresiz ve umutsuz hissetmesinin en büyük nedenlerinden biri de budur işte. O gitmiş ve yaşanacak güzel günleri beraberinde götürmüştür. Sahi, beraberinde götürdüğün o güzel günleri ne yapacaksın şimdi?

Yaşamak şunu öğretti: İnsanın kalbi ne kadar büyükse, öteki ile ne kadar çok derin bağlar kurabilirse ve ne kadar çok sevebilirse, kırgınlıkları, acıları ve hayal kırıklıkları da o kadar büyük oluyor. O büyük kalp acıyı en derininde hissedip acının ardından afallayarak kendini iyileştirmeye çalışıyor.

Herkes gitse bile dünyanın sonuna kadar ben buradayım, buradasın. Ve bilirsin ki herkes gitmeleriyle meşhurdur, bak işte yeniden baş başayız. Ben yeniden yazıyorum, yorgunluklarımı yazıyorum, yarınsızlığı yazıyorum, kaybolan çılgın neşemizi, geç gelen farkındalığın acısını, pişmanlıklarımı yazıyorum, elimden başka da bir iş gelmez bunu en iyi sen biliyorsun. Orada kimse olmasa bile, orada olmasan bile kelimelerimle sana el uzatıyorum. Ve biliyorum, bazen bir şeyleri mahvetmenin en kestirme yolu tüm gücünle o şeye sarılmaktır.

İsmine sarılıyorum.

Gökhan Ergür

18 Mayıs 2023

Burada Kalamam, Başa Dönemem

Yaradan beni ne ardıç ne çınar ufarak çayır
Koşumun gıcırdar ölmek dilerim
Bağrım kaynıyordur yüklerim ağır

Süleyman Çobanoğlu, Tekfurun Kızı.

 

Vuruldum. Kendi evimde vuruldum. Her şey yolunda ve hepimiz güvendeyken vuruldum. İki bıçak, bir tornavida, bir de mermi yarasıyla tanış olunca vurulmanın ne olduğunu az buçuk anlayabiliyor insan. Size yemin ederim ki vuruldum. Ellerimle kapatacak, akan kanı durduracak bir yaram yok ama vuruldum. Bu, vurulmaların en kötüsü. Tümden vurulmak, vücudunun her zerresinde o acıyı hissetmek, varlığının bütünüyle sarsılması, acıyla inlemek için bile ağzını açamamak, kalbine dünyanın tüm hüznünün yüklenmesi ama susmak, dudaklarını ısırıp parçalamak, öylece orta yere uzanıp Allah’ın çaresizlerinden olmak, dua etmeyi unutmak ve evini, kendini, tüm iyi günleri. Size yemin ederim ki vuruldum. Bakın işte karşınızda gördüğünüz bu adam bütünüyle bir yara. Vurulmanın ardından açan bir yara. Ölmekten ve vurulmaktan oluşan bir yara.

İnsan bu yarayla nasıl devam eder peki? Ona bakanlar ne görür; bir pazar yerinde, meyve tezgahlarının önünde, çalışırken, not alırken, ağaç gövdelerini dikkatlice izlerken, mecburen gülerken, nezaket gösterirken, halat düğümlemeyi öğrenirken? Oysa onlar aramızdalar, kantin sırasında, akraba düğünlerinde, Whatsapp gruplarında, belki de oturma odamızda, hep oradalar, yanı başımızdalar. Tümden vurulanları kolay fark edemezsiniz topluluklarda çünkü herkesten daha çok “her şey yolunda” mesajı verirler çevrelerine ve uyum içerisinde yaşamaya çabalarlar. Çünkü artık korkulan olmuş, kervan dağılmış ve ne şimdiden ne de gelecekten bir umut kalmamıştır. Yapılacak tek şey artık yaşamaktır; yemek yemek, okula gitmek, işten eve dönmek, kötü esprilere gülmek ve tekrar gülmek. Gülmek kısmı önemli çünkü ne kadar çok gülerseniz insanlar size o kadar az “iyi misin?” sorusunu yöneltiyor ve iyi olduğunuza kanaat getiriyorlar.

Tümden vurulmuşlar için hayat artık biriktirilecek güzel günlerden değil bir an önce bitirilmesi gereken günlerden oluşur. Saatlerin, günlerin, haftaların ve yılların anımsattığı tek şey sona yaklaşmak ve sonlanmak, belki de sırlanmaktır. Bir şey olur ve insanın zamanla kurduğu ilişki kopar, günleri değil de artık saçındaki beyazları, göz kenarlarındaki kırışıklıkları, ağrıyan kemiklerini saymaya başlar. Ne mutlu bize Tanrım, ne mutlu ki ölmek var, ağrıların, aşkların ve sevmelerin bir sonu var; yeniden ne mutlu bize Tanrım, bize bir ölmek yarattın ve üstelik bunun sorumlusu biz değiliz. Bir de şu yaşamak olmasa.

Peki nasıl devam edeceğiz şimdi? İnsan tepeden tırnağa, tümden vurulmuşken bu yara koleksiyonuyla nasıl devam eder? İnsan kendini teskin etmek için cevabını bilse de bazı soruları tekrar tekrar sorar, kendisine ve çevresine. Nasıl devam edeceğimizi elbette biliriz, sadece tetiği çeken o eli bir daha göremeyecek olmanın gerçekliğiyle yüzleşmek istemeyiz çünkü özleriz. İnsan en çok kendine tetik düşüren elleri özler ve unutmaz, o ellerin sahibini ömür boyu unutamaz. Unutmayalım. Hiç.

Kavga bitti ve de savaş. Façamız o biçim dağıldı. Dümdüz olduk. Şehrin orta yerine diz çöküp nereye döneceğimizi tartışıyoruz şimdi. Atlarımız ve taze meyvemiz yok, bitmeyen borçlar, hayal kırıklıkları ve alaycı gülümseyişler var üzerimizde. Bir savaştan daha mağlup ayrılmanın şerefli yalnızlığı. Tanrım yenilmek diye bir şey olmasaydı nasıl büyürdü insanın kalbi, nasıl şekil alırdık dövülmeseydik eğer hayatın demir örsünde ve ben kim olurdum, neyden yapılırdım olmasaydı yenilmek?

Nereye döneceğimi bilmiyorum. Kendime gelmek, ağzımdan akan kanı silmek ve aynaya yeniden bakabilmek için nereye gideceğimi bilemiyorum.

Kasımpaşa’da çorba içiyoruz Muzaffer Serkan Aydın ve Soner Karakuş’la beraber. “Efendim, duyamadım” diyorum dolu gözlerimi yerden kaldırarak. “Burada kalamazsın ve başa dönemezsin / Gitmek zorundasın. İsmet Özel, Of Not Being A Jew.” diyor Serkan Aydın. Babamın hastane raporunu ilk Serkan abiye atmıştım, kanserden ne yazık ki en iyi o anlar diye “anneye sahip çık Gökhan’ım, geliyorum hemen” demişti. Babam öldüğünde de ilk Soner abiyi aramıştım işten eve dönerken, ölümden en iyi o anlar diye. Neredeyse benimle beraber kavuşmuştu eve ve babamın cansız bedenini 5 kat indirirken cenaze arabasına, battaniyenin bir ucundan da o tutuyordu. Öğrendim ki edebiyat insana sadece estetik bir doyum sunmuyor, aynı zamanda sarsılmaz yol arkadaşları da kazandırıyor.

İşte yine beraberiz, peki ne için? Yıllardır beraberiz ve birbirimizi suskunluğumuzdan tanıyoruz. Ben anlatmasam da anlıyorlar bu sefer ne için sustuğumu. Serkan Aydın “yeni şiir var mı?” diye soruyor “var” diyorum başımı yerden kaldırmayarak. Üçümüz de biliyoruz ki insanın yaralandığı yerde mutlaka şiir vardır. Şöyle yazmıştı Soner Karakuş: “Yarayı aldık, kurşun içerde kaldı” ve Muzaffer Serkan Aydın: “Şimdi biri çıkıp vursa beni / İnan kendini daha çok yaralar”.

Sessizlik.

Hayat bazı anlarda fazlasıyla vazgeçilebilir gibi geliyor insana. O büyük idealler, öğretiler, sözler, hayaller hepsi önemini ve değerini yitirip koca bir boşluğa dönüşebiliyor. Bu fazlasıyla korkutucu çünkü elinizi atıp tutacak hiçbir şey kalmıyor ve zihninizde yankılanan tek şey gitmek oluyor. Gidersek her şey çözülecek ve her şey daha kolay olacakmış gibi hissediyor insan o anlarda. Oysa kalmak gibi gitmenin de bir bedeli vardır, bazen size bazen de sizden sonrakilere ödetilen bir bedel. Dünyada kalmak ve kalmaya devam etmek büyük bir meydan okuma ve cesaret isteyen bir iştir. Her şeye göğüs gerip her akşam o yatağa girmek ve tüm bu saçmalıklara rağmen her sabah uyanıp dünyaya koyulmak büyük bir kuvvet ve cesaret ister. Ama biliyorum ki insan bazen yorulur, hatta bazen yorgunluğun ta kendisi olur. Böyle anlarda devam etmek her şeyden daha zordur, biliyorum, ama bu zorluğa göğüs germek gerekiyor. Bazen bizi dümdüz etmesi, bazen de o zorluğun üstesinden gelmek için göğüs germek gerekiyor.

Bazen düşünüyorum, her şeyden vazgeçmek değil, her şeyden vazgeçebilme ihtimaline ve gücüne sahip olabilmek insana dayanma, devam etme gücü veriyor. Devam edeceğiz.

Devam edeceğiz çünkü bu aldığımız ilk yara değil ve son da olmayacak. O son yarayı alıp yerle bir olana kadar devam edeceğiz. Sokaklarda, yoksul kasabalarda, berbat otellerde, 2+1 giriş kat evlerin oturma odalarında paramparça olana kadar devam edeceğiz. Sana söz parçalanacağız.

Üzgünlük her zaman yavaşlatmaz ve hareketsizleştirmez insanı, bazen de üzüntü bitip tükenmek bilmeyen bir enerji verir insana, her yere koşturursun, her işi yaparsın, her yerde olmaya çalışırsın çünkü bilirsin ki durduğun an kendinle ve yaşadıklarınla baş başa kalacaksın, daha çok üzüleceksin, keşkeleri ve acabaları daha derin düşünmeye başlayıp derdine yeni dertler ekleyeceksin. İşte bu yüzden üzüntülü insanları bazen herkesten daha çok hareketli görürüz, yaşadıkları olayı atlattıklarını ve iyileştiklerini düşünürüz. Ama bu gerçek bir iyileşme değildir. Bilirsiniz, ölüm döşeğindeki hastalar ölümlerine yakın canlanır ve toparlanırlar, buna ölüm iyiliği denir.

Sevinebilirsin, şimdilik iyiyim.

Bazen tüm gücümüzü ve dikkatimizi biri olmak, bir şey olmak ve bir şeylerden uzak durmak için harcarız. Onun için çalışır, çabalarız, yıllarca. Fakat kaderin tuhaf bir oyunudur ki insan hep olmak istemediği o şeyle suçlanır, imtihan olur. Tüm hayatımızı harcadığımız ve bin kere düşünüp bir kere adımladığımız dünya, bizi bu kirli sokaklara mı getirecekti yani? Bunları mı duyacaktık yani filmin sonunda? Bu muydu uğruna yaşamayı göze aldığımız, canımızı peşimiz sıra sürüklediğimiz dünya?

Kaçtığın her şeyin seni eliyle koymuş gibi bulması ne tuhaf. Kaçmak üzerine düşünürken aklıma Deleuze’ün kaçış çizgisi kavramı geliyor. Diyaloglar’da şunu söylüyor Deleuze: “Kim bize bir kaçış çizgisi üzerinde bütün kaçtıklarımızı tekrar bulamayacağımızı söyleyebilir? Sonsuz ana babadan kaçarak, kaçış çizgisi üzerinde Oidipus oluşlarının hepsini tekrar bulmuyor muyuz? Faşizmden kaçarken kaçış çizgisi üzerinde faşist katılaşmalara yeniden rastlıyoruz. Her şeyden kaçarken, nasıl anavatanımızı, iktidar oluşlarımızı, alkollerimizi, psikanalizlerimizi, ana babalarımızı yeniden oluşturmadan kaçabiliriz?”1

Kaçamadık.

Dün sabah bir şiir okudum, erken vakitte. Osman Konuk: “Kendi en yükseğinden itilince herkes incinir” diyordu. Telefonu çıkartıp mesaj attım kendisine ve çok geçmeden cevap geldi, şöyle diyordu mesajın sonunda: “devam edeceğiz kardeşim”. Peki Çince’den bile zor olan bu yaşamaya nasıl devam edeceğiz Osman abi?

En derin oyuğu hep en sevdiklerimiz açar kalbimize çünkü aşkta olduğu gibi acıda da geçiş üstünlüğü vardır sevilenin. Ama yine kırılıyoruz, bir daha toparlanmamak üzere kırılıp dağılıyoruz. Üzüldüğümüz şey dağılmak değil de onun elinden dağılmak oluyor, keşke başkası yapsaydı bunları, keşke başkası söyleseydi de ondan duymasaydım deriz. İnsanı acıtan vurulmak değil, sevdiği tarafından vurulmak oluyor aslında. Ve bu vurgun, içinde en çok hayal kırıklığını barındırıyor, geçmişin ve gelecek güzel günlerin derin ve telafisi mümkün olmayacak hayal kırıklıklarını.

Ama olsun, biz, bize çatan belaya değil, belanın kimden geldiğine dönüp bakmayı çok önceden öğrendik. Belamızı yine çok güzel yerden bulduk, yaramızı o beyaz eller açtı. Hepsine kabul, hepsine olsun.

Senin güzel canın sağ olsun.

En çok da senin o güzel canın sağ olsun ulan.

İstanbul’un ve dünyadaki tüm İstanbulların bu eylül akşamına ve olanlara, maruz kaldıklarımıza: https://youtu.be/U5MlNk3LLaM

Gökhan Ergür 

26 Ocak 2023

ÂŞIĞIN SON NEFESİ

Yalnızız, yapayalnız. Şaşkın ve öfkeli gözlerle etrafımıza bakıp tüm bu olup bitene bir anlam vermeye çalışıyoruz. “Gördüğüm ve hissettiğim şey neydi?” diye sayıklayıp cevap bulmak için birilerini arıyoruz fakat anlıyoruz ki eşrefi mahlukat olan insanın hamuru bu şaşkınlıkla yoğurulmuş. Kesin bir cevap yok. Bildiğimiz tek şey geldik ve gidiyoruz. Misafiriz, evimize dönüyoruz.

Tüm bu gerçekliğe rağmen insan, kendisini teskin edecek, gönlüne ferahlık üfleyecek bir şeyler arıyor, bir gerçek ya da bir düş. Tüm bu zorlukların, acıların, ayrılıkların ve kayıpların üzerini örtecek bir rüyaya ihtiyaç duyuyoruz. Tam da bu noktada imdadımıza şiir yetişiyor ya da biz her düştüğümüzde “imdat” diyerek kapısını yumrukluyoruz şiirin. Biliyoruz ki o kapının ardında bize iyi gelen, yalnız olmadığımızı hissettiren ve bize ait bir parça var. Şiirin kapısı açılacak, telaşla kendimizi içeri atacak ve salonda örtüsü ağarmış o ikili koltuğa güç bela oturup biraz nefesleneceğiz. Şiir bize kendimizi ikram edecek, karşımıza bizden yapılmış bir ayna koyacak, şaşırdığımız ve öfkelendiğimiz ne varsa hepsinin bize ait, bize benzeyen şeyler olduğunu gösterip bizi sakinleştirecek.

Paul Valery düzyazıyla söylenmeyecek düşlerin şiirle dile getirildiğini söyler. Dünyaya gelmenin ve bu gelişi sürdürmenin başlı başına bir düş olduğunu biliyoruz. Bu bitimsiz düşlemi tanımlayan ve anlamlandıran en kuvvetli dayanak ise şiir oluyor. İnsan, dünyaya rağmen şiirle dünyaya karşı koyuyor. Pişmanlıklarını, umutlarını, aşklarını, mevsimleri ve ölülerini şiirle göğüsleyip kaldığı ya da düştüğü yerden yaşamaya devam ediyor.

Devam ediyorum. Kış geliyor ve devam ediyorum. İşler yine umduğum gibi gitmedi, tuttuğum ne varsa elimde değil de gönlümde kaldı. Aynada izlediğim yüzüm yavaş yavaş eskidi. Sanki yolun ortasına değil de sonuna gelmişim gibi bakıyor gözlerim. Sevdiklerimi yitirdim. Bu cümleyi tekrar ve tekrar yazmak istiyorum: Sevdiklerimi yitirdim, sevdiklerimi yitirdim. Ama kış geliyor ve ben devam ediyorum. Yaşamaya, dalgın dalgın göğü izlemeye, annemi aramaya, market kataloglarını dikkatle incelemeye, cenaze namazlarına ve şiire devam ediyorum.

Kış ve şiir deyince aklıma Sezai Karakoç’un Kar Şiiri gelir. Ocak 1953’te yazdığı o şiir. Öyküsel yönü ağır basan Leyla ile Mecnun, Hızırla Kırk Saat gibi şiirlere pek benzemez Kar Şiiri, daha çok İkinci Yeni’nin yaptığı gibi kelimeye yeni anlamlar kazandıran, özgür çağrışımlara olanak sağlayan ve yer yer şaşırtarak boşlukları okuyucunun doldurmasına imkân sağlayan bir yapıya sahiptir. Mona Roza, Şahdamar, Körfez ve Sesler de bu söyleşin en güçlü örneklerindendir.

Turan Karataş’a göre kış şairin unutamadığı çocukluk günlerini barındıran iklimdir. Babası Yasin Efendi’nin ahenkle, çoğu manzum olan gazavatnameler, siyer-i nebiler ve Hz. Ali cenkleri okuduğu zamandır, kış. Ancak kışın öteki yüzü, doğuyu tanımlayan birçok benzer gerçekten birinin temsilen on yaşındaki Sezai’nin paltosuz, hatta ceketsiz olarak uzak mesafedeki okula yarım metreyi geçen karda bata çıka gidişini de hatırlatır. Ve kış Sezai Karakoç için uzun sürer. Şöyle söylüyor kendisi: “Evet o kış, durmadan yağmur, kar yağıyor incecik bir pardesü içinde ben titreyerek ya Meydan Palas’a ya Osman Yüksel’in kitabevine Üstad Necip Fazıl Bey’i görmeye gidiyorum. (…) Ben o zamanlar çok zayıftım. Üşür dururdum, ama bu beni dolaşmaktan alıkoymazdı.”

Kar Şiiri; yalnızların, kışın ve son çaresini son cümleye yükleyenlerin şiiridir. Şiir bitince söylenecek bir şeyin artık kalmadığını hissedersiniz çünkü kar her şeyin üzerini sessizce örtmüştür. Şöyle başlıyor şiir:

Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta bir karış karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın

 Toprağı anlamak hayatı anlamaktır. Doğumu, ölümü, yaşamayı, sürdürmeyi ve bitirmeyi anlayabilmek için önce toprağın insan hayatındaki yerini anlamak gerekiyor. Yaratıldığımız ve sonra geri döndüğümüz toprak, bizim hem yurdumuz hem de gurbetimizdir. Hem yaşam alanımız hem de ölülerimizin örtüsüdür. Hem kara hem de aydınlıktır toprağın yüzü, bu sebepledir ki hayatın ta kendisidir.

Ve kar hüzünlüdür, hüznün bir parçasıdır. Zamanın geçtiğini, ömrün yavaş yavaş tükendiğini ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını, insanın geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini hatırlatır. O büyük ve olgun sessizliğiyle sokaklara, yüce dağlara, evlerin çatısına biriken kar teslimiyeti ve sonlu oluşumuzu çağrıştırır.

Dolu gibi yağan kar artık bitmiş, güneş yavaş yavaş açmış ve damların üzerindeki kar yavaşça erimeye başlamıştır. Bu bir çoğumuz için bu hüzünlü bir sahnedir çünkü insan karın eriyişiyle beraber büyük bir gerçekle yüzleşir, geldik ve gidiyoruz. Baharın, yeniden aydınlanmanın, çiçeklenmenin ve sıcaklığın habercisi olsa da ömrümüzden bir mevsim, bir parça daha kopup gitmiştir.

İnsanın hüznü bitimsizdir, bir müddet eğlenir fakat zaman geçtikçe yeniden insan olmanın hüznü göğsümüzde filizlenir. Karakoç ‘un kar içinde yanan kar ile bu hüznün sonsuzluğunu ve yineleyişini işaret ettiğini düşünürüm hep, durmadan yenilenen ve her geçen gün yeniden omuzlarımıza yüklenen hüznü anlatır sevgiliye.

Kış geliyor ve kar yeniden yağacak içimizdeki çorak toprağa. Kar, çatlaklardan sızacak kalbimize ve acıtacak, çok acıtacak, sevgili belki de bu kış o acıyı anlayacak.

Allah kar gibi gökten yağınca
Karlar sıcak sıcak saçlarına değince
Başını önüne eğince
Benim bu şiirimi anlayacaksın

İnsan dünya üzerinde sadece hüzünlü değildir aynı zamanda ve aynı şiddette yalnızdır da. Fakat bu yalnızlığı bir şekilde unutturulmuştur ona. Hayatlarımız çok kalabalık, her yerde tanıdıklar, akrabalar, arkadaşlar, dost meclisleri, söyleşiler, paneller, konferanslar, zihnimiz tıka basa dolu. Bu doluluk arasında yine iyi hissetmiyoruz, dolduramıyoruz o boşluk hissini ve bir şeyler hep eksik kalıyormuş gibi. Olmadığımız neresi varsa oraya koşuyoruz çünkü bizim olmadığımız neresi varsa orada insanların mutlu, huzurlu ve anlamlı olduğunu düşlüyoruz. Her mekâna, her tatil yöresine, her sergiye, her filme, her şarkıya ve her kitaba koşup gidiyoruz çünkü yalnızız ve bu yalnızlığımıza bir türlü çare bulamıyoruz.

Bu kalabalık içerisinde dikkatimizi çeken çok şey var. Hem kalbimizi hem de beynimizi meşgul eden, elle tutulan yüz binlerce nesnenin arasında sıkışıp kaldık ve bu bir alışkanlığa dönüştü. Artık karşılaştığımız her şeyin ispatını istiyoruz, bilimsel bir kanıtı, ölçüsü, ağırlığı, fiyatı var mı diye soruyoruz çünkü dünyaya artık fayda maliyet analiziyle yaklaşıyoruz. Merhametin, vefanın, sadakatin ve adaletin bu ölçüde azalması ve günümüz dünyasından yavaş yavaş geri çekilmesini hep beraber izliyoruz, bu elbette ki tesadüf değil. Saydığımız bu değerler sayı ile ölçülemez ve hesap edilemez, dolayısıyla modern yaşam dinamikleri arasında sıklıkla zafiyet olarak görüldüğü için dışlanır ve bu durum insan ruhunun tabiatına aykırıdır. İnsan değerleriyle, inançlarıyla, maneviyatıyla tamamlanır aksi halde hep yarımdır.

Bu yarımlık ve kısmi farkındalık içerisinde gökten kopan kar taneleri, insana dünyada yalnız olmadığını tarifi pek de mümkün olmayan bir şekilde hatırlatır. İnsan neden kar yardığında Allah’ı hatırlar, aynı güçlü etki neden yağmur yağdığında olmaz, açıklamak zor fakat o büyülü ve saf beyazlığın bize ulaşması, dokunduğumuz an kaybolması ve mekâna çöken büyülü sessizliğin bu durumda büyük bir etkiye sahip olduğunu düşünüyorum. Kar gökten kopup saçlarımıza yağar ve yalnızlığımız iyileşir, sakinleşir. Saçlarına kar yağan insan büyür, uslanır, derdi derinleşir, kabulü de.

Karın saçlara değmesi dünyanın bizi biçimlendirmesidir. Bu biçim bazen nazikçe bazen de şiddetli bir şekilde gerçekleşir ve insan önünde sonunda dünyayı kabul eder, verdiklerine ve vermediklerine razı gelerek yaşama devam eder. Kabul etmek, boyun eğmek ve rıza göstermek insanın kavuşacağı en üst mertebelerden biridir. Bu kabulleniş insanın kendisinden daha üst bir makam olduğunu ve bu makamın buyruklarını kabul ettiğini de gösterir. Ve her şey bu kabullenişten sonra başlayacak. Bu şiirin anlaşılması da.

Bu adam o adam gelip gider
Senin ellerinde rüyam gelip gider
Her affın içinde bir intikam gelip gider
Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın

Şairi yanlış anlamak da şiire dahildir ve belki can yangınıyla okuduğum bu şiiri yanlış anlıyorum, bilmiyorum ama devam ediyorum.

Âşık, bir eşiğin sevdalısıdır ama her daim onu o eşiğin önünde göremezsiniz. Bazen seneler boyu döşek serip uyuduğu kapının önünden bir hışımla kalkıp gider ve uzun süre görünmez. Şehirler gezer, otellerde konaklar, insanlarla tanışır, kendini toparlar, şarkı söyler, saçlarını kemik taraklarla tarar, güzel kokular sürünür ama bir gün yataktan doğrulur ve o büyük boşluk hissinin doğurduğu sancıyla sevdalı olduğu eşiğe geri döner, atar çulunu yere ve beklemeye başlar. Bu gitmeler ve gelmeler bazen bir ömür boyu sürer ve her gidip geldiğinde o adam bir başkasına dönüşür, bir başka türlü tutunur ve sever o eşiği.

O kapı önünde rüyalar görür âşık, dünyanın başka hiçbir uykusunda göremeyeceği rüyalar. Tüm bu zorluklar, gidip gelmeler, kara günler ve hasret bitmiş, kapı açılmış ve bembeyaz bir el kendisine gümüş bir tasta, taze erimiş kar suyu gibi soğuk bir tas su uzatmıştır. Âşığın gözleri fal taşı gibi açılır, kendisine uzatılan o suyu titreyen ellerle alıp kafasına diker ve günlerce, haftalarca, aylarca, belki de bir ömür o soğuk suyu kana kana içer, dünyası kendisine uzatılan o gümüş tasa dönüşür.

Ve âşık bu rüyaya bir tabir ister. Psikanalizin, bilinçdışına giden kral yolu dediği rüyalarına bir tabir bekler. Özlediği, beklediği, acı çektiği, görülmediği o eşiğin önünde bir tabir bekler, kapının sahibinden. Ve bekler ki iyi şeyler duysun, gördüğü rüyalar hep hayra çıksın, sevdiğine kavuşsun ve onunla yaşlansın. Ne olur bir şey söyle artık şu rüyaya, ellerine bıraktığım şu rüyaya bir şeyler söyle.

Affetmek aynı zamanda intikam almaktır. Sana yapılan ne varsa, atıldığın kaç kuyu varsa hepsini görüp, bilip yine de yücelik gösterip affetmek intikam almaktır. Affedilen hep yaptığıyla üzgün, mahcup ve tedirgin, affeden ise her şeye rağmen güçlü ve tetiktedir. Âşık affedilmek ister çünkü pişmandır ve çalacak başka kapısı kalmamıştır. Her türlü kazayı, belayı ve intikamı göze alıp affedilmek ister. Tüm mermilerini doldurup daya göğsüme revolveri, yeter ki affet.

Ben bu şiiri yazdım aşık çeşidi
Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ışıdı
Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın

Sezai Bey yazdığı bu şiiri âşık tarzda söylenen şiirlere benzetir ve aslında derdini de hüznünü de öylece orta yere bırakır. İhtiyacı olan alıp sahiplensin, yarasına merhem olarak çalsın diye.

Askere gittiğim günün ilk gecesi. Canım fena halde sıkkın, burada nasıl vakit geçireceğim diye düşünüyorum. O can sıkıntısı ve çaresizlikle uyudum. Rüyamda onu gördüm. En son ne zaman gördüğümü inanın hatırlamıyordum ama rüyamda onu gördüm. Sabah uyandım ve yüzüme bir tebessüm yerleşmiş, ruhum, gönlüm ferahlamış, açılmış gibiydi. Sonraki iki gece daha onu rüyamda gördüm. Benim için bir mucize gibiydi. Onu rüyamda görmek, düşünmek ruhuma ışık vermişti ve her şeyi kolaylaştırmıştı. İyi ki göreceğim bir rüya bıraktın bana Bahar. İyi ki.

Kış geliyor Bahar. Şehrimize kış geliyor. Kar yağacak ve biz ayrı sokaklarda, aynı karın sevinciyle yürüyeceğiz yine. Bunu düşününce içim eziliyor ve sen bunu bilmiyorsun. Bunu bilmemen daha çok eziyor içimi.

Beni anlaman, beni doğru anlaman neyi değiştirir ki bundan sonra? Bana dair hiçbir şeyi ama hayata dair her şeyi.

Ve her şey her geçen gün daha da zorlaşıyor. Uykularımı zorluyorum, seni bir kez daha rüyamda görebilmek, ruhumu ışıtabilmek için ama olmuyor Bahar, yapamıyorum.

Yoksa rüyalarımdan da mı ansızın gittin?

Ve kendi kendime tekrarlıyorum: Acı usta bir öğreticidir, istesen de istemesen de öğrenirsin güçlenirsin, uyanırsın, ayağa kalkarsın. Yeter ki acıyı lanetleme, yaranı öteleme, kabuğunu kusurdan sayma ve unutma; insan yarayla doğar, yarayla büyür ve nihayetinde yarayla gömülür.

Kendimle gömülüyorum.

Gökhan Ergür

11 Kasım 2022

Yerleşik Bir Yabancı: Metin Altıok

‘’Ben Metin Altıok, adanmış yüreği imgelerin.
Türkçenin gece gezen mahalle bekçisi’’



İzmir’in Bergama ilçesinde 1941 yılında Göçbeyli isimli bir köyde dünyaya gelir Metin Altıok. Orta halli bir ailenin ilk çocuğu. Yaradılış itibari ile içe dönük, çok konuşmayan, çok konuşulmasına tahammülü olmayan, utangaç bir çocuk. Fiziksel olarak yaşıtlarının gerisinde, cılız ve ufak tefek bir görünüme sahip.

Metin Altıok’un şiirinde ve kişiliğinde çocukluk döneminde yaşadığı travmaların etkisi büyük. Anladığımız kadarıyla annesi Melahat Hanım çocuklarıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan; otoriter, sert, hırslı ve sevgisini göstermeyen bir anne. Yoksulluğun ve memnuniyetsizliğin getirdiği öfkeyle bu olumsuz özellikleri giderek artar. Altıok’un, annesinden çok dayak yediği bilinir. Yaşadığı bu acılar onu yalnızlığa itip iç dünyasıyla muhasebe yapmasına, şiir yazmasına ve tavan arasındaki odasında resimler yapmasına neden olmuştur. Annesizliğin o derin üzüntüsünü yaşayan Altıok’un dünyası çocukluk döneminde kelimeler ve renkler üzerinde kurulmuş olur.

Küçük Tragedyalar (Tan, 1982) adlı kitabındaki Bir Gün Ölürüm başlıklı şiirde şöyle diyor: ‘’Ölümü arayarak geçti / Bunca yılım / Kötü annem / Beni komşunun oğlu kadar seven’’. Bir insanın annesine böyle hisler beslemek zorunda kalması fazlasıyla yıpratıcı, kendisini annesinin gözünde komşunun oğluyla denk gören ve o kutsal anne sevgisinden uzak yaşamak zorunda kalan Altıok, ruhunu acılarla yoğurmaya erken başlıyor ve bu yalnızlığını Sarıl Bana adlı şiirinde şöyle anlatıyor: ‘’Bu yaşa geldim içimde hep bir çocuk hâlâ / Sevgiler bekliyor sürekli senden / İnsanın bir yanı neden hep eksik / Ve o eksiği tamamlayalım derken / Var olan aşınıyor azar azar zamanla / Anamın bıraktığı yerden sarıl bana’’.

Altıok’un, arkadaşı Mehmet Taner’e anlattığı bu hikâyelerden birini Mehmet Taner yıllar sonra şöyle nakleder: ‘’Biliyor musun, beni kaynar kazanda kaynattılar’’ dedi birden. Yüzü karmakarışıktı. Mecazi bir şeyler söylüyor sanmış ama anlamamıştım. Anlatmıştı. Küçük bir çocukken, İzmir taraflarında, annesi ve babası tarla işleriyle meşgul olurken, onu bir ağacın altına bırakmışlar. O yaz sıcağında bir akrep tarafından sokulmuş. Akrebin zehrini alsın diye çevredekiler, ateşin üzerine koydukları bir kazan suya sokup Altıok’la birlikte suyu kaynatmışlar. Gözyaşlarına boğulmuştu. ‘Küçük yahu, daha küçücük bir beden suda kaynatılıyor, düşünsene’ demişti. Yaşadığı bu travma ise Yolcu, Acı ve Yılan başlıklı şiirine şöyle yansıyor: ‘’Acı, ah acı; sokabilseydim seni / Zehirim bu kadar yük olmazdı bana’’.

Gençlik yıllarında Metin Altıok’u herkes ressam olarak bilir. Hatta Altıok bireysel olarak ya da arkadaşlarıyla beraber resim sergileri açar. Bu sergilerde sattığı resimler onun üç-dört aylık geçimini sağlar ve bu dönemde bir işte çalışmayacak olması Altıok’u mutlu eder. Çalıştığı hiçbir işte mutlu olmaz, zaten disiplinli bir çalışma ona göre değildir, üniversiteyi tam sekiz yılda bitirmiştir. Füsun Akatlı’yla beraber bir yuva kuran şairin bu yuvayı idare etmesi için para gereklidir. Füsun Akatlı’nın babasının ayarladığı bir işte memur olarak görev yapar, bu arada da okumaya, yazmaya ve çizmeye devam eder. Geniş bir okuma yelpazesi bulunan Altıok şiirde en çok Lorca, Ezra Pound, Nerval, T.S. Eliot gibi isimlerden etkilenir ama bu etkiyi şiirine yansıtmaz.


Edebi Yolculuk

O dönemde İkinci Yeni rüzgârı esmektedir, toplumsallıktan uzak biraz daha bireysel ve anlaşılması güç şiirler yazılmaktadır. Altıok’un şiirleri biçim olarak değilse bile anlayış olarak İkinci Yeni’ye yakın özgün bir şiirdir. Eşi Füsun Akatlı ise bu konuda: ‘’Metin Altıok şiirde kendini İkinci Yeni kuşağına yakın görmüştür. Şiiri onlarınkine benzemez ama şiiri onlar gibi anlar, onlar gibi yaşar’’ demiştir. Şiirlerini Soyut Dergisi’nde yayınlamayı sürdüren Metin Altıok’un henüz kitabı yayınlanmamışken 1976 yılının Nisan ayında Milliyet Sanat Dergisi’nde Behçet Necatigil, Altıok’un Soyut’taki şiirleri için: ‘Dergilerde şiir konusunda en çok onunkiler düşündürdü, zenginleştirdi beni. Soyut Dergisi’nin Ocak ve Mart sayılarında taze bir duyarlılığın sekiz şiiri. Meseledir.’ der, Behçet Necatigil o sekiz şiire bakıp Altıok’un derin bir ‘mesele’ olduğunu anlar, derin ve acı bir mesele.

1976 yılında ilk şiir kitabı olan Gezgin, Dost Yayınları’ndan çıkar. Daha sonra; Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, İpek ve Kılaptan, Gerçeğin Öte Yakası, Dörtlükler ve Desenler, Süveyda, Alaturka Şiirler adlı kitaplar şairin edebiyat yolculuğuna eşlik eder. Bu kitaplarda ağırlıklı olarak; acı, aşk, ölüm, yalnızlık, yabancılaşma ve kaçış temalarını işler. Metin Altıok bu kitaplara ek olarak Şairin İlk Atlası adlı deneme kitabını da okuyucuya sunar.

İlk kitabı Gezgin, 35 yaşında yayınlanıyor bu kitap yayınlandıktan sonra Politika gazetesinde Turgut Uyar kitap hakkında şöyle bir yorum yapıyor: ‘’Metin Altıok birden yetkin bir ozan olarak karşımıza çıkıyor. Kusursuzluğun o ürkütücü sessizliğiyle… Metin Altıok şiire başkaldırmıyor, sanki ona boyun eğiyor gibi. Büyük bir tatla okudum Gezgin’i. Uzun zamandır duymadığım bir şiir tadıyla’.

Öğrencilik yıllarından itibaren sürekli siyasetle iç içe olmuştur Altıok. Bir parti üyesidir ve bu partinin çalışmalarına aktif bir şekilde katılıp ömrü boyunca da desteklemiştir. Burada enteresan olan şey siyasetle bu denli içli dışlıyken şiirine yansımayan siyasi olgulardır. Şiirlerinde sosyalizmden, savaşlardan, ekmek kavgasından ya da gelecek için umutlu günlerden bahsetmez. Düşüncelerini ve politikaya dair fikirlerini düz yazılarında okuyucuyla paylaşan şair, şiirlerinde bu tutumdan uzak durur. Bunu, ‘kimliğini şiir okuyucusundan kaçırma’ ya da ‘kendini gizleme’ olarak yorumlama hatalı bir çıkarım olacaktır. Zira Altıok, şairin nasıl olması konusunda şunları söylüyor: ‘‘Şair, iç yaşantısını ve iç değerlerini dışa vurmalıdır. Çünkü her şair şiiriyle olunması gereken bir insan modeli çizer. Duygudaşlık yoluyla okuru bu modele yönlendirir. Şairin nasıl biri olduğu bu insan önerisinde gizlidir’’. Tüm bunlar Altıok’un şiire verdiği önemin bir göstergesidir, şiiri siyasi propaganda aracı olarak kullanmak ona göre değildir, çünkü şiir daha naif, daha ulvi bir meseledir, günlük siyasi uğraşlar şiirin bu hassas dokusuna zarar verebilir.


Pars ve İntihar

Çalkantılı bir hayat yaşar Metin Altıok, çünkü ait olduğu bir yer yoktur. Kendini hiçbir yere ait hissetmez sürekli bir yolculuk ve arayış halindedir. İlk kitabının adı Gezgin ikincisi ise Yerleşik Yabancı’dır. Şair, Yerleşik Yabancı adını ‘Meteque’ sözcüğünden alır, bu kelimenin manası bir kente yerleşip orada ticaret yapan yabancı kişidir. Altıok dünya denen bir yere yabancı olarak yerleşmiş ve hayatla alışverişini devam ettirmiştir. Bu gezgin ruh ve yabancılık hali günlük problemlerle de birleşince şair Metin Altıok eşi Füsun Akatlı’dan ayrılır ve Bingöle’e felsefe öğretmeni olarak atanır ya da sığınır.

Küçük Tragedyalar (1982, Tan Yayınları) Altıok Bingöl’e gittikten yayınlanan ilk şiir kitabıdır. Kitap kızı Zeynep’e ithaf edilmiştir. Altıok kitabın başında Ernest Hemingway’in içinde on tane kısa öykü bulunan Klimanjaro’nun Karları adlı kitabından bir pasaj aktarır okura: ‘’Klimanjaro 6500 metre yükseklikte karlı bir dağdır… Tepeye yakın bir yerde kurumuş ve donmuş bir pars iskeleti vardır. Bu kadar yüksek yerde pars ne arıyormuş, kimse akıl erdiremiyor’’. Kitabın Bingöl’de yazıldığını bilmeseydik eğer bu küçük alıntı bizler için pek bir şey ifade etmeyebilirdi. Ama bu bilgiden sonra taşlar yerine oturuyor ve şairin kitabına neden böyle bir başlangıç yaptığını anlıyoruz.

Altıok Bingöl’e öğretmen olarak atandığında yeni bir dünyaya adım atmış gibi olur. Tek başına etrafında hiçbir tanıdığı yokken, iklimine, insanına ve hatta diline yabancı olduğu bir şehirde yaşamaya alışmak onun için zor olmuştur. İlk aylarda maaşını alamadığı için ucuz, kirli ve soğuk otel odalarında kalmak zorunda kalmıştır. Kendi deyimiyle Bingöl onun için berbat bir yerdir. Şairin hayatında bir kırılma noktası olmuştur Bingöl’e gidişi. Toplumun diğer yüzünü, acılarını, sorunlarını, kavgalarını daha yakından görmesi bu gerçeklikleri şiirine ustaca taşımasına yardımcı olmuştur. Artık kullandığı imgeler daha karanlık ve umutsuz bir hal almıştır; yabancılık, korku, ölüm, yoksulluk, otel odaları Altıok’un şiirinde belirgin bir hale gelmeye başlamıştır.

Bingöl yıllarında ilk defa intihar eylemini şiirine konu etmiş ve Tezgahında Acının adlı şiirinde şöyle demiştir: ‘’Bunun için intihar / Parçasıdır hayatın’’. Yazarın yoğun olarak yaşadığı bunalım ve yalnızlık onu intihar düşüncesine sevk etmiş ve intiharı bir kurtuluş olarak görmüştür. İlerleyen zamanlarda intihar düşüncesi aklında iyice yer etmiş ve bileklerini keserek bu acıdan kurtulmak istemiştir. Yaşadığı bu acı olayla ilgili şu dizeleri yazar Altıok: ‘’Köstekli şiiri ikide bir / Cebinden çıkarıp bakan / Şair ne oldu sana? / Kaç dikiş atıldı / Bileğindeki çentiklere? / Örselenmiş onurunla / Şimdi nerdesin?’’

Metin Altıok Bingöl’ün karlı dağlarında kendini yabancı bir pars olarak hisseder. İzmir Karşıyaka’da ömrünü denizle iç içe geçirmiş birinin bu karlı dağlar altına ne işi vardı? Hikâyede Hemingway’in de sorduğu gibi ‘Bu kadar yükseklikte o pars ne arıyormuş?’.

Kendini arıyordu Altıok, hiçbir yerde bulamayacağına emin olduğu kendini. Düşüp kalmaz o karlı dağlarda şair, alışır bir zaman sonra Bingöl’e. Hatta bir zaman sonra sevmeye başlar o karlı dağları, ikinci eşi Nebahat Hanım’a şunları söyler gülerek: ’’Beni hâlâ şaşkınlığa düşüren şey Bingöl’de gördüğüm şair muamelesiydi. O muameleyi bir başka yerde görmedim’’.


Acı Üzerine İnşa

Türkiye’de yavaş yavaş bir burjuva sınıfı oluşmaktadır, toplum siyasetten uzaklaşıp bireyci bir tüketim toplumu haline gelmektedir. Bir ‘meselesi’ olan şair bu gidişattan son derece rahatsızdır ve bu durum onun için acı vericidir. Kızı Zeynep’e yazdığı bir mektupta şöyle der: ‘’Zeynep’ciğim, seni bilmem ama ben hayata karamsar bakıyorum ve bu karamsarlığımın nedeni gittikçe çoğalıyor. Çünkü her saati pislik ve kan, konserve kutusu, naylon poşet, şampuan; her saat gırtlağımızı zorlayan bir çöp yığını oldu şimdilerde yaşanan. Çünkü spor toto, loto, altılı ganyan; iğdiş bir umutla sahici kılınan bir yalan oldu hayatımız’’. Toplumun bu hali onu yazmaya yönelten temel sebeplerdendir. Dışarıdan bakıldığında daha çok bireysel bir şiir olarak gözüken Altıok şiiri aslında toplumcu bir şiirdir. Bu toplumsal temalara açık olarak değinmese de anlattığı bireysel temalar ortak bilinçaltımıza hitap etmektedir yani evrenseldir. Bu konuda şunu söylüyor Altınok: ‘’Ben demek öznel duygularla dolu bir bencillik anlamına gelmemekle beraber, yığına değil insana seslenen şair için ben demek sen demekle eş anlamlıdır’’.

Herkesten çok kendini hırpalayan, hayatla bir türlü barışamayan Altıok kısaca acı üzerine kurmuştur şiirini. Ölümünden sonra, 1998 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan toplu şiirlerinin adı, tam da şaire yakışacak bir biçimde ‘Bir Acıya Kiracı’ olarak seçilir. Acı, Bir Acıya Kiracı, Yolcu Acı ve Yılan, Tezgâhında Acının, Acılarla Sorularla isimli şiirleri bile Altıok’un şiiri hakkında bir şeyler söyler bize. Bu temadan yola çıkarak şiirlerine yön vermesi kuşkusuz çocukluk yıllarına dayanır, sorumsuz bir anne, silik baba imajı ve yoksulluk.

Metin Altıok, Füsun Akatlı ile evlendikten sonra çevresi büyük bir değişime uğramış ve burjuva diye tabir edilen bir kesime yakınlaşmıştır. Oturup kalktıkları mekanlar, dostları ve vakit geçirdikleri kişiler ‘kentli’ insanlardı. Tüm bunlara rağmen Altıok doğayla arasındaki ilişkiyi sıkı tutmuş ve bunu şiirine büyük bir incelikle yansıtmıştır. Göç şiirinde: ‘’Bir daldan bir orman çıkaran / Usumuza her zaman’’, Bir Hüznün Dokusu şiirinde: ‘’Değiştirir senin de sesini / Bir akşam vakti iniltili ağaçlar’’, Ormanların Gümbürtüsü şiirinde ise şöyle diyor: ‘’Bir yüzük yaptım sana, bir yüzük ki / Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden’’.


Madımak’ta Ölüm

Bulunduğu ortam, hayatındaki insanlar, evlilikleri her ne olursa olsun Metin Altıok bu toprakların insanıdır, bu topraklarda yaşayan herkes gibi, bir tarafından toprağa tutunmuştur ve bunu da okuyucusuyla paylaşmıştır. Bu toprak sevgisinin kaynağını ve şiirinde neden kullandığını şöyle ifade ediyor Altıok: ‘’Bir toprağı anlatmak değil mi ki / Bir insanı anlatmaktır biraz da’’. Evet, Altıok bu toprakları anlatıyor şiirinde, yani bizi.

Ama içimizden bazıları Altıok’u ne yazık ki anlamadı. 2 Temmuz Cuma günü Sivas’ta düzenlenecek bir anma etkinliğine gitmeden önce ikinci eşi Nebahat Hanım’a tüm kitaplarını ‘sen de imzalı kitap setim yok’ deyip imzalıyor ve eşine elvedasını böyle yapıyor. Anma şenliklerinin yapıldığı şehirdeki Madımak Oteli’ne yapılan saldırıda acı bir şekilde 33 yazar, 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan zehirlenerek hayatlarını kaybediyorlar.

Madımak Oteli’nden Cumhuriyet Hastanesi’ne getirilen Altıok’u bir gün önce panelde dinleyen bir doktor fark ediyor ve nabzı sıfır olmasına rağmen şaire sahip çıkıp müdahale ediyor. Şair beş gün boyunca tedavi görüyor lakin 9 Temmuz Cuma günü daha fazla direnemeyip hayata gözlerini yumuyor.

Sözlerimizi Altıok’un Birini Bulurum adlı şiirinin son kısmıyla bitirelim: ‘’Biri mutlaka vardır / Zonguldak’ta, Sivas’ta / Yakında ya da uzakta / Binlerce baca arasında / Dumanı lekesiz biri / Ama ben anlaşılan / Kendimi karıştırıyorum’’.

16 Mayıs 2021

Dünyayı Bekleyen Tehlike: Travmatik Yas

Ve umutlar sonsuzdur. Çünkü en büyük yaslar
En büyük ölümlerden sonra tutulur.

Edip Cansever, Tragedyalar.



İşte yine buradasın ölüm, evimizin aynı odasında. Odada sadece ikimiz varız, üç ayların başlangıcı, bir Cuma günü, pencere açık, odayı ezanlar ve bahar dolduruyor. 30 yıllık yol arkadaşımın, babamın gözleri kapalı. Ben de sıkı sıkı kapatıp açıyorum gözlerimi bu rüyadan uyanmak için ama olmuyor. Yatağın kenarına oturup elini tutuyorum, öpüp başıma koyuyorum. Yaşarken hiç boynuna sarılıp ‘’seni seviyorum’’ diyememiştim utancımdan ama seni çok seviyorum baba.

4 Şubat günü yakalandığını öğrendiğimiz pankreas kanseri 28 Şubat 2020’de yol arkadaşımı benden aldı.

Ölüm, usta bir öğretici ve insanoğlunun en temel endişesi. Tüm fobilerin altında ölüm yatar, destansı sanat eserleri ölüme karşı verilmiş bir reaksiyondur. İnsan ölmek istemez çünkü, varlığını sürdürmek, sevdikleriyle ve dünyayla kurduğu bağı sonsuza kadar devam ettirmek ister. Ölümden kaçar insan, hem bilinçli hem de bilinçdışı bir şekilde ölümden kaçar. Bilincimiz ölümü unutur, sevdiklerimizin ya da kendimizin başına gelmeyeceğini düşünürüz hep. Bir noktaya kadar sağlıklı olan da budur aslında. Eğer her gün kendimizin ve sevdiklerimizin öleceğini düşünseydik hayata konsantre olamaz ve inandığımız değerler için mücadele edemez, ortaya bir güzellik çıkartamazdık.

Ölümü unutmak ve inkar etmek iki farklı kavram. Ölümü unutmak bizi hayata adapte ederken, ölümü inkar etmek anlamlı bir hayat yaşamamızı engeller. Şu an halihazırdaki tüm sosyal ve ekonomik faaliyetler ölümün inkarı üzerine inşa edilmiş vaziyette. 7/24 yanıp sönen reklam tabelaları bu dünyadan başka bir dünya olmadığını hepimize kanıtlamanın peşinde.

Avcı ve toplayıcı toplumda insanlar hayatta kalmak ve beslenmek için her gün öldürmek zorundaydılar. Buzdolabı ya da dondurucu gibi teknolojik aletler olmadığı için günübirlik gerçekleşen av seremonisinde ölüm, tüm ailenin alıştığı ve şahit olduğu bir şeydi. Sonrasındaki tarım toplumunda da ölüm bir şekilde hayatın içindeydi. Her gün olmasa bile erkekler belirli aralıklarla ava gidip taze et temin etmeye çalışırdı. Tarlaya giren domuzu, tilkiyi ya da vahşi hayvanları köy halkı öldürme eğilimindeydi. Evin bahçesinde tavuğun, horozun ya da küçükbaş hayvanların kesilip akşam yemeği için pişirilmesi çocukların bile alışık olduğu, garipsemediği bir durumdu. Köylerin girişindeki ya da çıkışındaki mezarlıkları hatırlayın, köy halkı gün içerisinde mezarlıkları görür ve ölümü hatırlardı. Kısaca ölüm hayatımızın içinde sürekli gezen ve bize ait olan, tanıdık bir haldi.

Büyükşehirler başta olmak üzere Anadolu’nun birçok şehrine son derece lüks ve devasa siteler inşa ediliyor artık. Güvenlikli, havuzlu, otoparklı siteler. İçerisinde marketi, berberi, lokantası, alışveriş ve eğlence merkezi olan siteler. Her şeyi olan ama mezarlığı olmayan siteler. Bu fikir garip geliyor hepimize değil mi? Hiç olacak iş mi yani o devasa sitelerin içerisinde getirip de mezarlık inşa etmek, hem çocuklar korkar, akşam dışarıya çıkamayız.

Oysa bizim sokaklarımızda evliya kabristanları olurdu, yatırlar olurdu. Okula giderken, işten dönerken o kabristanlarda durup dua okumazsak işlerimizin yolunda gitmeyeceğine inanırdık. Mezarlıklar mahallemizdeydi, evimizin yanı başındaydı. Binlerce kişinin yaşadığı devasa sitelerde ise ölüm dışlanır, mezarlığa gerek yoktur, çünkü içinde bulunduğumuz sistem son ana kadar bizi ölmeyeceğimize inandırır. Peki o lüks sitelerde ölenleri nereye gömüyor sistem? Cevap verelim: Şehrin en uç noktasına, kuş uçmaz kervan geçmez yerlere, dağ başlarına gömüyoruz artık sevdiklerimizi, bayramdan bayrama gideceğimiz ıssız yerlere. Geçtiğimiz yıl bir yakınımın cenaze merasimine katılmıştım. Ölüm haberini aldığımda, tabutunu omuzladığımda ve üstüne toprak attığımda ağlamadım. Sadece etrafıma bakıp ‘’bu dağ başında ne yapacak şimdi’’ deyip gözyaşlarımı kolumla sildim. Sanki ölmesi değil de bu ıssız yere tek başına gömülmesi yıkmıştı beni.

Ölümü ve ölümü hatırlatacak her şeyi merkezden, gündemden uzaklaştırmak istiyor dünya. Ölüme dair meseleleri de kendi uhdesi altına alıyor. Aile büyükleri kendi odasında ölürdü eskiden, ölüm döşeği diye bir şey vardı ve tüm hane halkı yaşamdan ölüme uzanan bu yolculuğa şahit olurdu. Sahi evlerimizdeki ölüm döşeklerini nereye serdik şimdi?

Ölümü taşere ediyoruz artık, profesyonellerin eline bırakıyoruz. Hastalarımız bir hastane odasında, ritmik sesler çıkartan makinelerin arasında kimin elinde öldüğünü bile bilmeden bu dünyadan ayrılıyor. Son anlarında, son sözlerini, son bakışlarını görmeden sevdiklerimizden ayrılıyoruz. Elbette ki ağır ve gerekli vakalarda hastanın rahatı için hastane ortamı şart fakat ağrısı, sızısı olmayan sadece kişisel bakımı evdekilere zor geldiği için hastanelere taşınan sayısız hasta var. Ölümü ve ölümün yükünü evlerimizde de istemiyoruz artık.


Toplu ölümler ve hikâyelerimiz


Hepimiz kendimizi biricik hissederiz, özel ve değerli. Çevremizdeki insanların ve dünyanın da bize özel davranmasını isteriz. Yaşadığımız şeyler, tecrübelerimiz, hikâyelerimiz bizler için çok kıymetlidir. Muhakkak siz de karşılaşmışsınızdır ‘’ben bunları anlatsam, yazsam roman olur’’ diyenlerle, oysa sıradan ve basit bir hikâyesi vardır ama onun gözünde bu hikâye fazlasıyla ilgi çekicidir. Bu son derece normaldir, hepimizin hikâyesi kendine has ve biriciktir. Sadece yaşadığımız güzel günlerin değil, zorlukların ve ölümümüzün de bize yakışır bir şekilde özel ve değerli olmasını isteriz. Biricik bir hayat biricik bir ölümle noktalanmalıdır çünkü.

Kıtlık, savaş, doğal afet ve salgın hastalıklardan kaynaklanan toplu ölümler insanların biricik hikâyelerini tehdit eder ve ellerinden almaya çalışır. Ölüm kişisel bir şeydir, toplu ölümlerde ise bu kişisellik ortadan kalkarak bizi herkesleştirir. Son dönemde yaşadığımız Koronavirüs’ün etkilerinden biri de işte bu, ölümlerin herkesleşmesi. İnsanların sosyal medya hesaplarından Koronavirüs kaynaklı ölüm ya da iyileşme sayılarını ‘’342 kişi + babam/annem/eşim’’ şeklinde paylaştığına şahit olmuşsunuzdur muhakkak, bu aslında şu demek: ‘’Benim, babamın, annemin, eşimin hikâyesi bu 342 kişiden daha farklı, biricikliğimizi bu kalabalık içinde boğmayın’’. Son derece haklı ve insani bir arzu.

Koronavirüs kaynaklı ölümlerde, vefat eden kişinin ailesinin üzerine bir utangaçlık bulutu çöküyor bazen. Damgalanmaktan, ötekileştirilmekten, insanların kendilerinden uzaklaşmasından çekiniyorlar. Bir de bu dönemde yakınlarının ölümünü anlatmak zorunda kalanlar cümlenin sonuna ‘ama koronadan değil’ açıklamasını eklemek zorunda hissediyorlar. Çünkü ölümü duyanlar peşinden ‘koronadan mı öldü?’ sorusunu soruyor ve yaralı insanları bir kez daha yaralıyor.

Dünya bir dar boğazdan geçmekte, hepimizin psikolojik dayanıklılığı giderek düşüyor fakat bu süreçte cenaze sahipleri herkesten daha çok yorgun ve görünen o ki bu yorgunluk bir müddet daha kendilerini zorlayacak. Çünkü alışık olduğumuz bir ölüm, cenaze ve yas süreci yaşamıyorlar.

Biraz empati kuralım. Hayatta belki de en çok sevdiğimiz insan adını ilk kez duyduğumuz bir virüsün pençesine düşüp hastaneye kaldırılıyor; yanına gidip elini tutarak ‘’iyi olacaksın inşallah’’ bile diyemiyoruz. Bir sabah telefon çalıyor ve ‘’yakınınızı kaybettik’’ diyor telefonun ucundaki ses. Yüzünü göremediğimiz beyaz tulumlu cefakar doktorlar yine yüzünü göremediğimiz beyaz tulumlu cenaze görevlilerine canınızı teslim ediyorlar. Cenazeniz aynı önlemler altında gasilhanede yıkanıyor, kefenleniyor ve siyah bir ceset torbasıyla özel tabuta yerleştiriliyor. Cenazeye 5-10 kişi katılıyor, cenaze namazı da sosyal mesafeye dikkat edilerek aralıklarla kılınıyor.

Mezar yeri de malum önlemlerden dolayı kalabalık olmuyor, yakınları bile ‘bana da bulaşabilir’ endişesiyle cenazeye katılmıyor. Alınan tedbirler sebebiyle İstanbul’un Avrupa ve Anadolu yakasında belirlenmiş iki mezar yerinden birine yüzünü göremediğimiz kişiler tarafından, ceset torbası ve özel tabutla defnediliyor. Ömrü boyunca hep güzel işler yapmış, binlerce insanın hayatına dokunmuş, ibadetlerini hiç eksik etmemiş birinin böyle 5-10 kişilik maskeli, tulumlu insanlar tarafından tuhaf bir şekilde defnedilmesi ağırınıza gidiyor ama bu tuhaflıkta da bir hayır vardır deyip yutkunuyorsunuz.

Hastanede yanında olamadık, son nefesini verirken yanında olamadık, yıkanıp kefenlenirken yanında olamadık, toprağa vermeden son bir defa yüzünü görüp doya doya sarılamadık, ellerimizle mezara yerleştiremedik, vedalaşamadık. Eşimize, dostumuza bile sarılamadık bizde de virüs olabilir şüphesiyle uzak durdular biraz. Acımız öyle orta yerde, sahipsizce kaldı.

Peki tüm bunlar ne demek?


Pandemi sonrası travmatik yas

Ölüm, evrensel ve kaçınılmaz bir gerçeklik, doğduk ve öleceğiz. Her şey bu kadar açık ve gerçekken yine de ölüm karşısında kendimizi çok mutsuz, çaresiz ve hüzünlü hissederiz. Sevdiklerimizin mutlaka öleceğini biliriz fakat onlar öldükten sonra derin bir mutsuzluğa saplanıp uzun bir süre keder yaşarız. İşte biz bu mutsuzluğa saplanma haline ve sürecine yas süreci diyoruz. Yas kavramsal olarak kayıp sonrası ortaya çıkan şiddetli ve uzun süreli acı veya keder olarak tanımlanmaktadır ve kaybın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan bir dizi fiziksel (ağız kuruluğu, nefes almakta güçlük), duygusal (şaşkınlık, öfke, şok, üzüntü), bilişsel (inanmama, karar vermede güçlük) ve davranışsal (uykusuzluk, iştah kaybı, ağlama) tepkilerin varlığını içermektedir.1

Yas süreci kişinin hayatına normal bir şekilde devam etmesi için muhakkak yaşanması gereken bir süreçtir. Yasın 6 ay ya da kişinin içinde bulunduğu koşullara göre 1 yıl sürmesini normal karşılıyoruz. Ölümü gelişimin son evresi olarak tanımlayan ve bu evrenin, yas süreci sayesinde yıkıcı bir durum olmaktan çıkıp kayıp yaşayan insanın gelişmesine yol açabilecek bir durum olarak nitelendiren Kübler Ross yas sürecini 5 farklı evre ile açıklar; inkâr ve izolasyon, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenmedir.2 Buraya kadar her şey normal fakat bir de travmatik yas dediğimiz kayıpların olağan dışı bir biçimde gerçekleşmesi sonucu oluşan yas türü vardır. Travmatik yas sevdiğimiz kişinin tuhaf, aniden ve beklenmedik ölümüyle ortaya çıkar ya da kişi içinde bulunduğu sosyal, psikolojik veya ekonomik nedenlerden ötürü yas durumunu travmatik olarak algılar.

Travmatik yas sorununda; travma sonrası stres bozukluğu belirtileri, vefat eden kişi hakkında gün boyu düşünme, uyuşma, amaçsızlık, kontrolü kaybetme, kaybı kabul etmede güçlük, ayrılık kaygısı belirtileri, yoğun özlem ve ölümü inkar etme gibi belirtiler ortaya çıkar.3 Pandemi sürecinde ölüm ve yas kavramlarıyla alakalı tüm dünyayı bekleyen iki büyük tehlike var. İlk tehlike ölümlerin travmatik bir şekilde yaşanması ve travmatik yasın doğması; ikinci tehlike ise yas sürecinin pandemi sebebiyle sağlıklı bir şekilde yaşanmayıp yasın travmatik yasa evrilmesi.

Yapılan araştırmalar dört temel etkenin kişinin yas tutmasına engel olduğunu ve kişinin zamanla travmatik yas sorunu yaşayabileceğini ortaya koyuyor. Bunlardan ilki çocuklukta yeterince ihtiyacı karşılanmayan kişilerin keder ve üzüntü hissetmelerini engelleyen duygusal yapıları, ikincisi kişinin kaybettiği yakınına aşırı bağımlı olması ve bitmemiş meselelerinin olması, üçüncüsü kişinin kaybettiği yakınını ani ve beklenmedik veya kötü bir şekilde kaybetmesi, dördüncüsü bireyin toplumsal kısıtlamadan dolayı yas tutma duygularını yansıtamamasıdır.4 Pandemi sürecinde duygusal olarak zorluklar yaşayan, sevdiği kişiyle henüz görecek güzel günleri olan, sevdiği kişi beyaz tulumlular tarafından toprağa defnedilmiş, yas sürecini korona tedbirleri sebebiyle yaşayamayan bir insan düşünün. Travmatik bir yas yaşaması için ne yazık ki tüm koşullar müsait.

Normal şartlar altında sevdiğini kaybeden kişi merhumun o süreçteki her haline tanık olur; hastane yatağında, gasilhanede, tabutta, musallada, kefenli haline ve en sonunda da toprağın içinde. Her basamak bizim sevdiğimizle vedalaşmamız için bir fırsattır fakat bu basamaklar pandemi sürecinde sekteye uğradı. İnsanlar sevdiklerine son bir defa sarılamadı, elleriyle toprağa teslim edemedi, hayatlarında ilk kez gördükleri bir cenaze merasimi yaşadılar, akrabaları virüs kaparız endişesiyle cenazelerine ve taziyelerine gelemediler.

Yas sürecinin travmatik yasa dönüşmemesi için en önemli faktör ailenin ve sosyal çevrenin desteği ve de bu kişilerle beraber dini ritüeller eşliğinde yas sürecini yaşamaktır. Fakat şimdi annesini, babasını kaybeden kardeşler bile birbirine sarılıp ağlayamıyor çünkü biri hastanede, öteki evinde karantinada. Eş dost zaten kapıyı çalamıyor. Bir araya gelip cenaze sahiplerine destek olmak, yalnız olmadığını hissettirmek için merhumun ardından yedisini, kırkını, elli ikisini beraberce okumak da mümkün değil. Haliyle ailesinden ve sosyal çevresinden destek alamayan kişi içine kapanıyor ve yasın içine gömülerek travmatik bir yas sürecinin eşiğine geliyor. Oysa yas beraber ağlayarak, sevdiklerimize sarılarak, inançlarımız doğrultusunda dini ritüelleri beraberce gerçekleştirerek çözülür. Ama bugün tüm çözüm yolları tıkanmış vaziyette.

Etrafımıza bakarken, insanların acılarını gözlemlerken, Koronavirüs kaynaklı bir ölüm haberi alırken lütfen bir yandan da o insanların içinde bulundukları ya da bulunacakları yas sürecini, yaşadıkları zorlukları düşünelim. Ölüm insanın en büyük acısı fakat ne yazık ki pandemi süreci bu acıyı yaşamamızı engelliyor aksine acıyı daha da derinleştiriyor. Acının derinleşmemesi ve kalıcı hale gelmemesi için bireysel ve toplumsal olarak neler yapacağımızın izini de önümüzdeki hafta burada sürelim.

Sevdiğini kaybeden ve hâlâ o acıyı gönlünde bir kor gibi taşıyan herkese sabırlar diliyorum. Allah hepimizin gönlüne ferahlık versin. Ne de olsa biz mahzun bir Peygamberin ümmeti değil miyiz?



Dipnotlar

1) Bonanno, G. A. ve Kaltman, S. (1999). Toward an Integrative Perspective on Bereavement. Psychological Bulletin, 125, 760–776.

2) Kübler-Ross, E. (1975). Death the Final Stage of Growth. New Jersey: Prentice Hall.

3) Boelen, P. A., van den Bout, J. ve de Keijser, J. (2003a). Traumatic Grief as a Disorder Distinct Study With Bereaved Mental Health Care Patients. American Journal of Psychiatry 160, 1339-1341.

4) Volkan, V. D. ve Zıntl, E. (2010). Gidenin Ardından. İstanbul: OA Yayınları.

03 Temmuz 2017

Panayır

Saatlerin yağmaladığı taze ömrüm,
Saklandığı şapkaya küskündür tavşan
Elimde değil diyorum, bu yaşamaktır
Söz alıp ayağa kalktığımda dağılıyor meydan

Dünya dedikleri bin damada gelin
Saçını evde boyamış kadınlar gibi öfkeli
Eskiyor günden güne acımak da
Kâğıt parayı cebe hızla atıyor dilenci

Başını dayayıp gökyüzüne hatırlattın:
İzlemek uçan kuşu keyiflidir uçmaktan
Ürkme diye tüm cıvıltılar avucumda saklıdır
Farkın kalmamış artık, tövbe tutmayan avcıdan

Babasına benzediğinde yaşlanır erkekler
Artık yapamıyorum dedin, gözlerini benden aldır
Gülümseyen bir fotoğrafınız olmalı, ölmeden önce
Tüm umutsuz adamlar tebessümüyle anılır

Gökhan Ergür
Üzüntüden / Profil Kitap / 2016

02 Temmuz 2017

Emin Değilim

Birlik ve beraberliğimize,
İhtiyaç duymadığın şu günlerde
Bir çocuk kaçar evinden öfkesiyle
Dolanmış boynuna ırmak asmış kendini
Saçılmış yere esvabı, utangaç ve kirli

Tesadüfen girdiğin o turist fotoğrafında
Asılıp kalmışsın yıllarca İngiliz bir duvara
Kadraj gülümsetirken herkesi
Kar yağmış ve mutsuzsun, Sultanahmet meydanında

Annemde kalmış ayrılırken, yüzümün velayeti
Patlatıp şişeyi üzerime yürüdüğün hani
Çiçekler topladım sana Türkiye kadar
Babalar maaş günü Bedir’den döner
Yer sofraları kuruldu asansörsüz binalara

Uzun geçer günler dönüş yolunda
Kaybetmenin türküsünü iyiler söyler
Her sabah uyandığın aynı kötü rüyadır
Kaç kurtar kendini benden
Güzel günlerimizi ben oyalarım.

Gökhan Ergür