5
Yıldızlar sofrasının o sonsuz bereketi
Adına şiir denen masal meyvesidir ay
21
Bil artık canevimde mayalanmış şiirin
Yalnız nesib'i deği methiyesidir ay
22
Sensin o sözün gözü / gözün düşsel gizemi
Gizemden şiir süzen söz divânesidir ay
31
Kış geldi yaz dediler / bahara güz dediler
Sözcüklerle seviştik / şiir-söz'e giz olduk
34
Hep'le hiç'e büründük / varlık diye göründük
Yokluğun sarnıcıydık / belli belirsiz olduk
35
Biz siz idik biz olduk / büyülü bir yüz olduk
Gizimiz çözdüler: Ayda kalan iz olduk
38
Ahmet Necdet övmedi kimseyi senin kadar
Besbelli o Nedîm'in nedîmesidir ay
40
Artık sözüm tükendi / elim boş kaldı deme
Şiirin bilinmedik mucizesidir ay
41
Dua et ki şairin yolu hep açık olsun
Unutma: Âşıkların kutsal hâlesidir ay
Ahmet Necdet
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
Ahmet Necdet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Necdet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Haziran 2017
26 Kasım 2016
Eğretileme
Saçları şarabının içinde sürüklenen,
Bu bir güzel kadındır, edalıdır herkesten.
Bir aşkın pençeleri, zehri batakhanenin,
Hep kayar, hep kirlenir granitinde tenin.
Gülümser Ölüme ve dert etmez Sefihliği.
Bu ejderler ki her dem keser ve biçer eli,
Yıkıcı oyununda saygı duyuldu yine
Bu sapsağlam vücudun kaba azametine.
Tanrıça gibi yürür, dinlenir sultan gibi;
Müslüman inancı var, öyle bir zevk sahibi,
Ve açık kollarında, göğsünün doldurduğu,
Çağırır gözleriyle bütün insan soyunu.
İnanır ve bilir ki, bu döl vermez bakire
Mecbur kalmış olsa da dünyanın gidişine,
En yüce armağandır bir vücut güzelliği
Bu yüzden affettirir her türlü rezilliği.
O ne Araf’ı bilir ve ne de Cehennem’i,
Ve gelip de çatınca kara Gece saati,
Bakacaktır Ölüm’ün soğuk yüzüne elbet,
Tıpkı bir bebek gibi, - ne nefret, ne nedamet!
Baudelaire
Bu bir güzel kadındır, edalıdır herkesten.
Bir aşkın pençeleri, zehri batakhanenin,
Hep kayar, hep kirlenir granitinde tenin.
Gülümser Ölüme ve dert etmez Sefihliği.
Bu ejderler ki her dem keser ve biçer eli,
Yıkıcı oyununda saygı duyuldu yine
Bu sapsağlam vücudun kaba azametine.
Tanrıça gibi yürür, dinlenir sultan gibi;
Müslüman inancı var, öyle bir zevk sahibi,
Ve açık kollarında, göğsünün doldurduğu,
Çağırır gözleriyle bütün insan soyunu.
İnanır ve bilir ki, bu döl vermez bakire
Mecbur kalmış olsa da dünyanın gidişine,
En yüce armağandır bir vücut güzelliği
Bu yüzden affettirir her türlü rezilliği.
O ne Araf’ı bilir ve ne de Cehennem’i,
Ve gelip de çatınca kara Gece saati,
Bakacaktır Ölüm’ün soğuk yüzüne elbet,
Tıpkı bir bebek gibi, - ne nefret, ne nedamet!
Baudelaire
22 Kasım 2016
İtiraf
Bir defa, bir defacık, sevimli, tatlı kadın,
Zarif kolunuz koluma
Dayandı (ve ucunda o ruh karanlığımın
Bu anı solmadı asla);
Vakit geçti; tıpkı bir yeni madalyon gibi
Bir ay kenti yıkıyordu,
Ve Paris üzerinde gecenin alayişi,
Nehir gibi akıyordu.
Evden eve ve araba geçen kapılardan,
Geçiyorlardı gizlice
Kediler, aziz gölgeler gibi veya bazan
Bizimle, kulak kirişte.
Ansızın, sıkı fıkı, özgür dostlar içinde
Solgun ışığa açılan,
Sizden, ey zengin ve gür sesli çalgı, ki neşe
Ve ürpertiyle ışıyan,
Sizden, ey duru ve şen, bir boru sesi gibi,
Kıvılcım dolu sabahtan,
Bir garip ses, sitem ve hüzün dolu bir ezgi,
Sıvıştı, çırpınıp duran
Sıska bir kız misali, pis, iğrenç, berbat halde,
Ailesinin utancı,
Göze çarpmasın diye, gizleyip bir mahzende
Uzun yıllar tutacağı.
Zavallı melek, şakıyordu, çığırtkan sesiniz :
“Dünyada doğru ne var ki,
Ele verir her zaman, düzgün çekseniz de siz,
Orda insan bencilliği;
Ne güç bir uğraştır güzel bir kadın olmak,
Ve nasıl bayağı bir iş
Çılgın soğuk dansöz gibi ayılıp bayılmak
Ağızda yapmacık gülüş;
Ne çirkin kişilerin kalplerine taht kurmak;
Aşk da yalan, güzellik de,
Ne ki onları atar bir sepete Unutmak
Sonsuz’a vereyim diye!”
Büyülü dolunayı hatırladım çok zaman,
Bu sessizliği ve usancı,
Ve bu dehşetli gizi kulağa fısıldanan
Kalbin günah çıkarttığı.
Charles Baudelaire
Çev,ren: Ahmet Necdet
Zarif kolunuz koluma
Dayandı (ve ucunda o ruh karanlığımın
Bu anı solmadı asla);
Vakit geçti; tıpkı bir yeni madalyon gibi
Bir ay kenti yıkıyordu,
Ve Paris üzerinde gecenin alayişi,
Nehir gibi akıyordu.
Evden eve ve araba geçen kapılardan,
Geçiyorlardı gizlice
Kediler, aziz gölgeler gibi veya bazan
Bizimle, kulak kirişte.
Ansızın, sıkı fıkı, özgür dostlar içinde
Solgun ışığa açılan,
Sizden, ey zengin ve gür sesli çalgı, ki neşe
Ve ürpertiyle ışıyan,
Sizden, ey duru ve şen, bir boru sesi gibi,
Kıvılcım dolu sabahtan,
Bir garip ses, sitem ve hüzün dolu bir ezgi,
Sıvıştı, çırpınıp duran
Sıska bir kız misali, pis, iğrenç, berbat halde,
Ailesinin utancı,
Göze çarpmasın diye, gizleyip bir mahzende
Uzun yıllar tutacağı.
Zavallı melek, şakıyordu, çığırtkan sesiniz :
“Dünyada doğru ne var ki,
Ele verir her zaman, düzgün çekseniz de siz,
Orda insan bencilliği;
Ne güç bir uğraştır güzel bir kadın olmak,
Ve nasıl bayağı bir iş
Çılgın soğuk dansöz gibi ayılıp bayılmak
Ağızda yapmacık gülüş;
Ne çirkin kişilerin kalplerine taht kurmak;
Aşk da yalan, güzellik de,
Ne ki onları atar bir sepete Unutmak
Sonsuz’a vereyim diye!”
Büyülü dolunayı hatırladım çok zaman,
Bu sessizliği ve usancı,
Ve bu dehşetli gizi kulağa fısıldanan
Kalbin günah çıkarttığı.
Charles Baudelaire
Çev,ren: Ahmet Necdet
Okuyucuya
Bönlükler, yanılgılar, günahlar, cimrilikler,
İşleyip tenimize, kaplar ruhlarımızı,
Ve besleriz sevimli pişmanlıklarımızı,
Kendi bitini nasıl beslerse dilenciler.
Günahlarımız katı, pişmanlığımız gevşek;
Sık sık ceza öderiz itiraflarımıza,
Ve sevinçle döneriz o çamurlu yollara,
İğrenç gözyaşlarıyla kirim çıkar diyerek.
Bu Kocaman Şeytan’dır kötülük yastığında
Esrimiş ruhumuzu uzun uzun sallayan,
Ve görkemli madeni irademizin o an
Bir buhar olup uçar bu bilgiç kimyacıyla.
Hep o Şeytan’dır bizim iplerimizi tutan!
Oltaya takılırız iğrenç olan her şeyde;
Her gün bir adım daha inerek Cehennem’e,
Ürkmeksizin, pis koku saçan karanlıklardan.
Sefih bir zavallının öpüp yemesi gibi
Eski bir fahişenin örselenmiş göğsünü,
Geçkin portakal gibi iyice sıkıp onu
Çalarız giderayak yasadışı bir zevki.
Bir milyon kurtçuk gibi, sıkışmış, kaynayarak,
Yer, içer bir Şeytanlar takımı beynimizde,
Ve ne zaman solusak, dolar ciğerimize,
Boğuk iniltilerle, Ölüm, görünmez ırmak.
İşlememişse o hoş desenleriyle henüz
Şayet ırza tecavüz, zehir, hançer ve yangın,
Adî kanavasını acıklı bahtımızın,
Cesur değil de ondan, ne yazık ki, ruhumuz!
Fakat çakal, panter ve zağarların içinde,
Maymunlar, akbabalar, akrepler ve yılanlar,
Uluyan, homurdanan, sürünen canavarlar,
Sefih hayatımızın o rezil bahçesinde.
Biri var ki en çirkin, en kötü ve en murdar!
Büyük çığlıklar atıp büyüklenmese bile,
Toprağı bir enkaza dönüştürür isterse
Ve bir esneyişiyle bütün dünyayı yutar;
Can sıkıntısıdır bu! –gözü hep yaşla dolu,
Darağaçları düşler çubuğunu içerken.
Bu nazik canavarı çok iyi tanırsın sen,
-Kardeşim, -benzer’im -ikiyüzlü okuyucu!
Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet
İşleyip tenimize, kaplar ruhlarımızı,
Ve besleriz sevimli pişmanlıklarımızı,
Kendi bitini nasıl beslerse dilenciler.
Günahlarımız katı, pişmanlığımız gevşek;
Sık sık ceza öderiz itiraflarımıza,
Ve sevinçle döneriz o çamurlu yollara,
İğrenç gözyaşlarıyla kirim çıkar diyerek.
Bu Kocaman Şeytan’dır kötülük yastığında
Esrimiş ruhumuzu uzun uzun sallayan,
Ve görkemli madeni irademizin o an
Bir buhar olup uçar bu bilgiç kimyacıyla.
Hep o Şeytan’dır bizim iplerimizi tutan!
Oltaya takılırız iğrenç olan her şeyde;
Her gün bir adım daha inerek Cehennem’e,
Ürkmeksizin, pis koku saçan karanlıklardan.
Sefih bir zavallının öpüp yemesi gibi
Eski bir fahişenin örselenmiş göğsünü,
Geçkin portakal gibi iyice sıkıp onu
Çalarız giderayak yasadışı bir zevki.
Bir milyon kurtçuk gibi, sıkışmış, kaynayarak,
Yer, içer bir Şeytanlar takımı beynimizde,
Ve ne zaman solusak, dolar ciğerimize,
Boğuk iniltilerle, Ölüm, görünmez ırmak.
İşlememişse o hoş desenleriyle henüz
Şayet ırza tecavüz, zehir, hançer ve yangın,
Adî kanavasını acıklı bahtımızın,
Cesur değil de ondan, ne yazık ki, ruhumuz!
Fakat çakal, panter ve zağarların içinde,
Maymunlar, akbabalar, akrepler ve yılanlar,
Uluyan, homurdanan, sürünen canavarlar,
Sefih hayatımızın o rezil bahçesinde.
Biri var ki en çirkin, en kötü ve en murdar!
Büyük çığlıklar atıp büyüklenmese bile,
Toprağı bir enkaza dönüştürür isterse
Ve bir esneyişiyle bütün dünyayı yutar;
Can sıkıntısıdır bu! –gözü hep yaşla dolu,
Darağaçları düşler çubuğunu içerken.
Bu nazik canavarı çok iyi tanırsın sen,
-Kardeşim, -benzer’im -ikiyüzlü okuyucu!
Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet
Cehennemlik Kadınlar
Delphine ile Hippolyte
Hippolyte, lambaların solgun ışığı vuran,
İçine koku sinmiş minderler üzerinde,
Düşlüyordu kızlığın perdesini kaldıran
Güçlü okşayışları, saf bir duygu içinde.
Fırtına bulanığı bir gözle arıyordu,
Uzaklaşmış göğünü günahsız yaşamanın,
Sanırsın ki başını mavi bir ufka doğru
Çeviren bir gezgindir, ötesinde sabahın.
O yorgun gözlerinin ağırlaşan yaşları,
Kırgın, uyuşuk hali, hazları kasvet veren,
Hurdaya çıkmış silah gibi, mağlup kolları,
Yansıtıyordu narin güzelliğini hepten.
Ayakları ucunda, sakin ve neşe dolu,
Ateşli gözleriyle onu yiyordu Delphine,
Avını gözleyen bir hayvana benziyordu
İzini bırakarak üstünde dişlerinin.
Önünde kuvvetli ve kırılgan güzelliğin,
Kibirli, şehvet dolu bir hazla içiyordu
Zaferinin şarabını ve derlemek için
Tatlı bir teşekkürü, uzanıp ona doğru.
Arıyordu gözünde sararmış kurbanını
Dilsiz neşidesini bir zevkin söylediği,
Ve bu yüceden yüce, bitimsiz bir şükranın
Gözkapağından çıkan uzun âhıydı sanki.
- “Hippolyte, aziz yürek, ne dersin sen bunlara?
Anlıyor musun şimdi, sunman gerekmez senin,
Onları solduracak şiddetli rüzgârlara
Kutsanmış kurbanını ilk açan güllerinin.
Öpüşlerim hafiftir susinekleri kadar,
Okşarlar duru büyük gölleri akşamleyin,
Yârin öpüşleriyse tekerlek izi açar,
İzi gibi araba ve saban demirinin;
Onlar zalim toynaklı, öküz ve at koşumlu
Ağır araba gibi geçecekler üstünden...
Hippolyte, kız kardeşim! Yüzünü bana doğru
Çevir ruhum ve kalbim, bütünüm, yarımım, sen,
Çevir haydi yıldız ve gök dolu gözlerini!
Bir tatlı bakış için, tanrısal umut diye,
En karanlık zevklerin kaldırıp peçesini,
Uyutacağım seni sonsuz düşler içinde!”
Ve Hippolyte o zaman kaldırıp genç başını:
- “Nankör değilim ben, asla değilim pişman,
Delphine’im, çok ağrım var, içim dışım sıkıntı,
Akşam berbat bir yemek yemişim gibi, inan.
Duyarım hücumunu ağır kokuların ben,
Perişan hayallerin kara taburlarını,
Beni işlek yollara yönlendirmek isteyen,
Orda kanlı bir ufkun her yandan kapattığı.
Son derece tuhaf bir eylem mi yaptık yoksa?
Açıkla bana, lütfen, acımı ve korkumu :
Titriyorum “Meleğim!” dediğin zaman bana
Ve birden dudaklarım gidiyor sana doğru.
Bana hiç öyle bakma, benim düşüncemsin, sen!
Sonsuza dek sevdiğim, biricik kız kardeşim,
Sen orada kurulmuş bir tuzak bile olsan
Ve bir de başlangıcı büyük felaketimin!”
Delphine silkeleyerek dağınık saçını ve
Demir sacayağında tepiniyormuş gibi,
Tekinsiz göz, konuştu zorbanın sesi ile :
- “Kim anlatabilir, kim, aşk varken Cehennem’i?
Binlerce lanet olsun o yaramaz düşçüye,
İlk defa arzuluyor aptallığa düşerek,
Namus karıştırmayı aşka değgin her şeye,
Kısır ve çözülmez bir sorunla sevişerek.
Gizemli bir ahenkle birleştirmek isteyen
Serin ile sıcağı, gündüz ile geceyi,
Bu kıpkızıl güneşte, adına aşk denilen,
Hiç ısıtamayacak kötürüm bedenini!
İstersen git ve ara, şapşal bir yavukluyu;
Koş, temiz kalbe zalim öpücüklerini ver:
Ve, mosmor, pişmanlıkla, korku ve dehşetle dolu
O dağlanmış göğsünü yeniden bana gönder...
Dünyada yalnız üstat hoşnut edilebilir!”
Ama çocuk sonsuz bir acı sergileyerek,
Çığlık attı: “ - İçimde genişliyor açık bir
Uçurum, biliyorum; bu uçurumdur yürek!
Volkan gibi yakıcı ve boşluk gibi derin!
Hiç doymaz bu canavar, bu sızıldanıp duran,
Ve bitmez susuzluğu asla Eumenides’in,
Meşalesiyle onu kanına kadar yakan.
Örtük perdeler bizi ayırsın bu âlemden,
Ve yorgunluk, getirsin bizlere dinginliği!
Derin göğüslerinde yok olmak isterim ben,
Yakalamak bağrında mezar sessizliğini!”
İnin, durmadan inin, açması kurbanlar,
İnin dibine kadar sonsuz bir cehennemin!
İnin en derinine, orada bütün suçlar,
Kırbaçlanır gelmeyen rüzgârıyla göklerin,
Kaynar karmakarışık fırtına ıslığıyla,
Çılgın gölgeler, koşun, arzunun ucuna dek,
Gem vuramazsınız hiç kudurganlığınıza,
Zevkleriniz dünyaya cezayı getirecek.
Taze ışık hiç düşmez mağaralarınıza;
Duvar çatlaklarından hep sıtmalı buğular
Süzülür tutuşarak bir fener gibi orda,
Sızar vücudunuza pis ve iğrenç kokular.
Sizin hazlarınızın dehşetli kısırlığı
Dindirir susuzluğu ve gerer cildinizi,
Ve tensel arzuların öfke dolu rüzgârı
Çırpınır teninizde eski bir bayrak gibi.
İnsanlardan çok uzak, serseriler, mahkûmlar,
Aç kurtlar gibi geçin çöllerin arasından;
Yazdırın yazgınızı gem vurulmayan ruhlar,
Ve kaçın içinizde var olan sonsuzluktan!
Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet
Hippolyte, lambaların solgun ışığı vuran,
İçine koku sinmiş minderler üzerinde,
Düşlüyordu kızlığın perdesini kaldıran
Güçlü okşayışları, saf bir duygu içinde.
Fırtına bulanığı bir gözle arıyordu,
Uzaklaşmış göğünü günahsız yaşamanın,
Sanırsın ki başını mavi bir ufka doğru
Çeviren bir gezgindir, ötesinde sabahın.
O yorgun gözlerinin ağırlaşan yaşları,
Kırgın, uyuşuk hali, hazları kasvet veren,
Hurdaya çıkmış silah gibi, mağlup kolları,
Yansıtıyordu narin güzelliğini hepten.
Ayakları ucunda, sakin ve neşe dolu,
Ateşli gözleriyle onu yiyordu Delphine,
Avını gözleyen bir hayvana benziyordu
İzini bırakarak üstünde dişlerinin.
Önünde kuvvetli ve kırılgan güzelliğin,
Kibirli, şehvet dolu bir hazla içiyordu
Zaferinin şarabını ve derlemek için
Tatlı bir teşekkürü, uzanıp ona doğru.
Arıyordu gözünde sararmış kurbanını
Dilsiz neşidesini bir zevkin söylediği,
Ve bu yüceden yüce, bitimsiz bir şükranın
Gözkapağından çıkan uzun âhıydı sanki.
- “Hippolyte, aziz yürek, ne dersin sen bunlara?
Anlıyor musun şimdi, sunman gerekmez senin,
Onları solduracak şiddetli rüzgârlara
Kutsanmış kurbanını ilk açan güllerinin.
Öpüşlerim hafiftir susinekleri kadar,
Okşarlar duru büyük gölleri akşamleyin,
Yârin öpüşleriyse tekerlek izi açar,
İzi gibi araba ve saban demirinin;
Onlar zalim toynaklı, öküz ve at koşumlu
Ağır araba gibi geçecekler üstünden...
Hippolyte, kız kardeşim! Yüzünü bana doğru
Çevir ruhum ve kalbim, bütünüm, yarımım, sen,
Çevir haydi yıldız ve gök dolu gözlerini!
Bir tatlı bakış için, tanrısal umut diye,
En karanlık zevklerin kaldırıp peçesini,
Uyutacağım seni sonsuz düşler içinde!”
Ve Hippolyte o zaman kaldırıp genç başını:
- “Nankör değilim ben, asla değilim pişman,
Delphine’im, çok ağrım var, içim dışım sıkıntı,
Akşam berbat bir yemek yemişim gibi, inan.
Duyarım hücumunu ağır kokuların ben,
Perişan hayallerin kara taburlarını,
Beni işlek yollara yönlendirmek isteyen,
Orda kanlı bir ufkun her yandan kapattığı.
Son derece tuhaf bir eylem mi yaptık yoksa?
Açıkla bana, lütfen, acımı ve korkumu :
Titriyorum “Meleğim!” dediğin zaman bana
Ve birden dudaklarım gidiyor sana doğru.
Bana hiç öyle bakma, benim düşüncemsin, sen!
Sonsuza dek sevdiğim, biricik kız kardeşim,
Sen orada kurulmuş bir tuzak bile olsan
Ve bir de başlangıcı büyük felaketimin!”
Delphine silkeleyerek dağınık saçını ve
Demir sacayağında tepiniyormuş gibi,
Tekinsiz göz, konuştu zorbanın sesi ile :
- “Kim anlatabilir, kim, aşk varken Cehennem’i?
Binlerce lanet olsun o yaramaz düşçüye,
İlk defa arzuluyor aptallığa düşerek,
Namus karıştırmayı aşka değgin her şeye,
Kısır ve çözülmez bir sorunla sevişerek.
Gizemli bir ahenkle birleştirmek isteyen
Serin ile sıcağı, gündüz ile geceyi,
Bu kıpkızıl güneşte, adına aşk denilen,
Hiç ısıtamayacak kötürüm bedenini!
İstersen git ve ara, şapşal bir yavukluyu;
Koş, temiz kalbe zalim öpücüklerini ver:
Ve, mosmor, pişmanlıkla, korku ve dehşetle dolu
O dağlanmış göğsünü yeniden bana gönder...
Dünyada yalnız üstat hoşnut edilebilir!”
Ama çocuk sonsuz bir acı sergileyerek,
Çığlık attı: “ - İçimde genişliyor açık bir
Uçurum, biliyorum; bu uçurumdur yürek!
Volkan gibi yakıcı ve boşluk gibi derin!
Hiç doymaz bu canavar, bu sızıldanıp duran,
Ve bitmez susuzluğu asla Eumenides’in,
Meşalesiyle onu kanına kadar yakan.
Örtük perdeler bizi ayırsın bu âlemden,
Ve yorgunluk, getirsin bizlere dinginliği!
Derin göğüslerinde yok olmak isterim ben,
Yakalamak bağrında mezar sessizliğini!”
İnin, durmadan inin, açması kurbanlar,
İnin dibine kadar sonsuz bir cehennemin!
İnin en derinine, orada bütün suçlar,
Kırbaçlanır gelmeyen rüzgârıyla göklerin,
Kaynar karmakarışık fırtına ıslığıyla,
Çılgın gölgeler, koşun, arzunun ucuna dek,
Gem vuramazsınız hiç kudurganlığınıza,
Zevkleriniz dünyaya cezayı getirecek.
Taze ışık hiç düşmez mağaralarınıza;
Duvar çatlaklarından hep sıtmalı buğular
Süzülür tutuşarak bir fener gibi orda,
Sızar vücudunuza pis ve iğrenç kokular.
Sizin hazlarınızın dehşetli kısırlığı
Dindirir susuzluğu ve gerer cildinizi,
Ve tensel arzuların öfke dolu rüzgârı
Çırpınır teninizde eski bir bayrak gibi.
İnsanlardan çok uzak, serseriler, mahkûmlar,
Aç kurtlar gibi geçin çöllerin arasından;
Yazdırın yazgınızı gem vurulmayan ruhlar,
Ve kaçın içinizde var olan sonsuzluktan!
Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet
10 Mart 2016
Mavi Yağmurluk
Yiğitliği, kahramanlığı, şânı
Bu kahpe dünyada unuturdum ben
Yanlı bir çerçevede ışıdı mı
Yüzün önümdeki masa üstünden.
Gün geldi ve sen gidiverdin.
Geceye attın aziz yüzüğünü.
Yazgını bir başkasına verdim,
Unuttum ben o güzel yüzünü.
Günler geçti, hep telaş içre,
Hayatımı yıktı şarap ve tutku…
Birden hatırladım ben seni ve
Gel dedim, gençliğime çağrıydı bu…
Çağırdım ama gelmedin nedense,
Çok gözyaşı döktüm, ilgisiz kaldın,
Mavi yağmurluğunu mahzun giyindin de
Yağışlı gecede benden ayrıldın.
Bilmem, gururun nereyi tuttu mesken.
Tatlımsın, sevgilimsin, her şeyimsin…
Mavi yağmurluğunla düşe daldım ben,
Yağışlı gecede giyip gittiğin…
Düş kurulmaz, yok artık şefkat ve ün.
Her şey bitti, geldi gençliğin sonu!
Yok artık yalın çerçevede yüzün,
Elimle masadan kaldırdım onu.
Aleksandr Blok
Çeviri: Ahmet Necdet - Kanşaubiy Miziev
Bu kahpe dünyada unuturdum ben
Yanlı bir çerçevede ışıdı mı
Yüzün önümdeki masa üstünden.
Gün geldi ve sen gidiverdin.
Geceye attın aziz yüzüğünü.
Yazgını bir başkasına verdim,
Unuttum ben o güzel yüzünü.
Günler geçti, hep telaş içre,
Hayatımı yıktı şarap ve tutku…
Birden hatırladım ben seni ve
Gel dedim, gençliğime çağrıydı bu…
Çağırdım ama gelmedin nedense,
Çok gözyaşı döktüm, ilgisiz kaldın,
Mavi yağmurluğunu mahzun giyindin de
Yağışlı gecede benden ayrıldın.
Bilmem, gururun nereyi tuttu mesken.
Tatlımsın, sevgilimsin, her şeyimsin…
Mavi yağmurluğunla düşe daldım ben,
Yağışlı gecede giyip gittiğin…
Düş kurulmaz, yok artık şefkat ve ün.
Her şey bitti, geldi gençliğin sonu!
Yok artık yalın çerçevede yüzün,
Elimle masadan kaldırdım onu.
Aleksandr Blok
Çeviri: Ahmet Necdet - Kanşaubiy Miziev
03 Mart 2014
26 Kasım 2013
Ne Çok Enkaz
sizi bir yerlerden tanır gibiyim
galiba bodrum'daydı geçen yaz
t-shirt'leriniz vardı türkuvaz
pabuçlar 'all star american'
ne tutucuydunuz ne de bağnaz
sabah kahvaltısında beethoven chopin
akşamları hacı ârif incesaz
n e ç o k e n k a z
sizi bir yerlerden tanır gibiyim
sanırım bodrum'daydı geçen yaz
güngörmüş saçlarınız vardı beyaz
bakışlarınız alaycı ve delişmen
mavi yolculuklarda yıldız-poyraz
balık yemekten ve çok sevişmekten
gut'a yakalanmıştınız biraz
n e ç o k e n k a z
sizi bir yerlerden tanır gibiyim
her halde bodrum'daydı geçen yaz
daracık sokaklarınız vardı çıkmaz
viskiyi çok sever az içerdiniz
gün boyu meyhane café-bar caz
'yine de en büyük rakı' derdiniz
iki cami arasında beynamaz
n e ç o k e n k a z
sizi bir yerlerden tanır gibiyim
elbette bodrum'daydı geçen yaz
sözcükleriniz vardı ince mecaz
aşklarınızı şiirle yıkardınız
bir yığın kadın huysuz utanmaz
her biriyle ayrı yatardınız
bin türlü işve bin türlü naz
n e ç o k e n k a z
sizi bir yerlerden tanır gibiyim
mutlaka bodrum'daydı geçen yaz
dostlarınız vardı köylü ve kurnaz
bireysel konularda acımasız
ülke sorunlarında vurdumduymaz
batı'lı düşünür doğu'lu yaşardınız
azıcık hicazkâr her dem şehnaz
n e ç o k e n k a z
galiba bodrum'daydı geçen yaz
t-shirt'leriniz vardı türkuvaz
pabuçlar 'all star american'
ne tutucuydunuz ne de bağnaz
sabah kahvaltısında beethoven chopin
akşamları hacı ârif incesaz
n e ç o k e n k a z
sizi bir yerlerden tanır gibiyim
sanırım bodrum'daydı geçen yaz
güngörmüş saçlarınız vardı beyaz
bakışlarınız alaycı ve delişmen
mavi yolculuklarda yıldız-poyraz
balık yemekten ve çok sevişmekten
gut'a yakalanmıştınız biraz
n e ç o k e n k a z
sizi bir yerlerden tanır gibiyim
her halde bodrum'daydı geçen yaz
daracık sokaklarınız vardı çıkmaz
viskiyi çok sever az içerdiniz
gün boyu meyhane café-bar caz
'yine de en büyük rakı' derdiniz
iki cami arasında beynamaz
n e ç o k e n k a z
sizi bir yerlerden tanır gibiyim
elbette bodrum'daydı geçen yaz
sözcükleriniz vardı ince mecaz
aşklarınızı şiirle yıkardınız
bir yığın kadın huysuz utanmaz
her biriyle ayrı yatardınız
bin türlü işve bin türlü naz
n e ç o k e n k a z
sizi bir yerlerden tanır gibiyim
mutlaka bodrum'daydı geçen yaz
dostlarınız vardı köylü ve kurnaz
bireysel konularda acımasız
ülke sorunlarında vurdumduymaz
batı'lı düşünür doğu'lu yaşardınız
azıcık hicazkâr her dem şehnaz
n e ç o k e n k a z
Ahmet Necdet
25 Ağustos 2013
Sana Bunca Yangından
geceler kör ve sağır/ses vermeyen bir kuyu
haklı kılar uykuyu ve uyuşturucuyu
ağzındır çiçek açan erguvan gökte
yeşertir bir aşkı ve küçücük bambuyu
anka'ya işmar eder zümrüt ve yakut
çıldırtmak için serkeş bir kuyumcuyu
bu yüzden kana boyar aklının saçağında
tüneyen tahta kuşlar bütün ortadoğu'yu
ne kadar içsen de kandırmaz artık seni
yaranı azdıran o bengisuyu
yürek bir mermi gibi sürülür yalnızlığa
mutlandırırsın tetiği ve namluyu
sendin ve büyüten de hep sen olacaksın
göğsünde akrep diye sakladığın korkuyu
ahmet necdet ne kaldı sana bunca yangından
kendine dert ettin de aşk denen kuruntuyu
Ahmet Necdet
haklı kılar uykuyu ve uyuşturucuyu
ağzındır çiçek açan erguvan gökte
yeşertir bir aşkı ve küçücük bambuyu
anka'ya işmar eder zümrüt ve yakut
çıldırtmak için serkeş bir kuyumcuyu
bu yüzden kana boyar aklının saçağında
tüneyen tahta kuşlar bütün ortadoğu'yu
ne kadar içsen de kandırmaz artık seni
yaranı azdıran o bengisuyu
yürek bir mermi gibi sürülür yalnızlığa
mutlandırırsın tetiği ve namluyu
sendin ve büyüten de hep sen olacaksın
göğsünde akrep diye sakladığın korkuyu
ahmet necdet ne kaldı sana bunca yangından
kendine dert ettin de aşk denen kuruntuyu
Ahmet Necdet
27 Mayıs 2013
Hiçliğin Tadı
Eskiden savaşçıydın, ey kasvetli ruh, heyhat,
Mahmuzuyla coştuğun o Umut, buna rağmen
Süvarin değil artık! Yat utanca düşmeden,
Ha bire tökezleyen zavallı ihtiyar at.
Kalbim, boyun ey, katlan; hayvanca uykuna yat.
Mağlup ve kötürüm ruh! Üçkâğıtçı ihtiyar,
Ne aşkın, ne savaşın tadı var senin için;
Hoşça kal boru sesi, ezgisi flütlerin!
Küskün bir kalbi artık ayartmayın, arzular!
Kokusunu kaybetti o güzelim ilkbahar!
Vücut nasıl donarsa içinde sonsuz karın,
Bak, her an, her saniye beni yutuyor Zaman;
Şu yuvarlak küreye bakıyorum yukardan,
Meraklısı değilim sefil sığınakların.
Ey çığ, al beni götür, içersinde karların!
Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet
Mahmuzuyla coştuğun o Umut, buna rağmen
Süvarin değil artık! Yat utanca düşmeden,
Ha bire tökezleyen zavallı ihtiyar at.
Kalbim, boyun ey, katlan; hayvanca uykuna yat.
Mağlup ve kötürüm ruh! Üçkâğıtçı ihtiyar,
Ne aşkın, ne savaşın tadı var senin için;
Hoşça kal boru sesi, ezgisi flütlerin!
Küskün bir kalbi artık ayartmayın, arzular!
Kokusunu kaybetti o güzelim ilkbahar!
Vücut nasıl donarsa içinde sonsuz karın,
Bak, her an, her saniye beni yutuyor Zaman;
Şu yuvarlak küreye bakıyorum yukardan,
Meraklısı değilim sefil sığınakların.
Ey çığ, al beni götür, içersinde karların!
Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet
07 Mart 2013
Sevincin İzini Sür
Şiirimi ne vakit armağan etsem sana,
Canların canı olur, canevimde durursun,
Öpücükler kondurup bu küçük armağana
Şiir-söz taşıyan bir güvercin uçuruyorsun.
Beni ayakta tutan başka ne olabilir?
Şiirin büyüsüyle hayata bağlanırım
Ve aşkı bu büyünün en büyük gizi bilir,
O yüzden gerçeği düş, düşü gerçek sanırım.
Övgülerimle en çok şiir kuşatır seni
Dizeler arasında bir gider, bir gelirim,
Anlatabilmek için eşsiz gÜzelliğini,
Bizi gizemli kılan sadece odur derim.
Can dostum Hiç'i unut, Hep'İn saatini kur,
Gamın kederin değil, sevincin izini sür!
Ahmet Necdet
Canların canı olur, canevimde durursun,
Öpücükler kondurup bu küçük armağana
Şiir-söz taşıyan bir güvercin uçuruyorsun.
Beni ayakta tutan başka ne olabilir?
Şiirin büyüsüyle hayata bağlanırım
Ve aşkı bu büyünün en büyük gizi bilir,
O yüzden gerçeği düş, düşü gerçek sanırım.
Övgülerimle en çok şiir kuşatır seni
Dizeler arasında bir gider, bir gelirim,
Anlatabilmek için eşsiz gÜzelliğini,
Bizi gizemli kılan sadece odur derim.
Can dostum Hiç'i unut, Hep'İn saatini kur,
Gamın kederin değil, sevincin izini sür!
Ahmet Necdet
24 Aralık 2012
Gökliman
Ne vakit yüzükoyun uzansam kuma
Saat daima on ikiyi vuruyor
İmam-hatip gözleriyle bir kadın
Yüreğini kaybetmiş beni arıyor
Yatsam diyorum seninle yatsam
Güneş Van Gogh gibi kuduruyor
Seni hiç yaşamadım belki de bunun için
Güneşi elimle kapatıyorum
Yalnızlığın çöktüğü işte bu saatlerde
Senden habersiz koynuna girip
Seninle yatıyorum
Kuşlarla balıkların öpüştüğü bir yerde
Geceyi durmadan kanatıyorum
Sevişmek diyoruz hep oysa bu tükenmektir
Can çekişmesi gibi bir şey limanda gemilerin
Ve her gün biraz daha alkolle yıkanarak
O hiç bizim olmayan denizsiz denizlerde
Köhneyip çürüyorum
Mutsuz değilim artık ama mutluluk nerde
Sigaramı göğsünde söndürüyorum
Saat daima on ikiyi vuruyor
İmam-hatip gözleriyle bir kadın
Yüreğini kaybetmiş beni arıyor
Yatsam diyorum seninle yatsam
Güneş Van Gogh gibi kuduruyor
Seni hiç yaşamadım belki de bunun için
Güneşi elimle kapatıyorum
Yalnızlığın çöktüğü işte bu saatlerde
Senden habersiz koynuna girip
Seninle yatıyorum
Kuşlarla balıkların öpüştüğü bir yerde
Geceyi durmadan kanatıyorum
Sevişmek diyoruz hep oysa bu tükenmektir
Can çekişmesi gibi bir şey limanda gemilerin
Ve her gün biraz daha alkolle yıkanarak
O hiç bizim olmayan denizsiz denizlerde
Köhneyip çürüyorum
Mutsuz değilim artık ama mutluluk nerde
Sigaramı göğsünde söndürüyorum
Ahmet Necdet
29 Temmuz 2012
Gökten Şiir Dökülür
yürek yorgun düşerse söyle gün neye döner
gündüzlerle tükenir / elbet geceye döner
bir bellek olur ışır çorum'dan alaybey'e
narkoz esrarı sürer / diazem meye döner
çokluk sürçen zamandır bir çifte kaburgada
ürperir sultan gelin / aşk bilmeceye döner
hüzne kapı açsa da dostluklar birer birer
pusudaki her kurşun bir konfetiye döner
tenha bir bahçedesin ki orda ahmet necdet
gökten şiir dökülür / söz düşünceye döner
Ahmet Necdet
gündüzlerle tükenir / elbet geceye döner
bir bellek olur ışır çorum'dan alaybey'e
narkoz esrarı sürer / diazem meye döner
çokluk sürçen zamandır bir çifte kaburgada
ürperir sultan gelin / aşk bilmeceye döner
hüzne kapı açsa da dostluklar birer birer
pusudaki her kurşun bir konfetiye döner
tenha bir bahçedesin ki orda ahmet necdet
gökten şiir dökülür / söz düşünceye döner
Ahmet Necdet
05 Temmuz 2012
Aşklar Şiirle Kanar
kimse taşıyamaz aşk acısını
yüreğe saplanan bir şiir kadar
insanoğlu içindeki yangını
söndüreyim derken daha çok yanar
yalansız her aşkta şair kanı var
aşklar şiirle kanar...
ve kimse kilitleyemez yüreğini
ölümcül aşkına olsa da gaddar
şiirin yazgısı düşsel intihar
acıya bulanmış şairler yazar
aşklar şiirle kanar...
aşk mıdır her işin başı ve sonu
şiir mi her gizi çözen anahtar
kırık bir hayatın aşk olduğunu
dile getirsem de bu neye yarar
odur anılara yağan sıcak kar
aşklar şiirle kanar...
Ahmet Necdet
yüreğe saplanan bir şiir kadar
insanoğlu içindeki yangını
söndüreyim derken daha çok yanar
yalansız her aşkta şair kanı var
aşklar şiirle kanar...
ve kimse kilitleyemez yüreğini
ölümcül aşkına olsa da gaddar
şiirin yazgısı düşsel intihar
acıya bulanmış şairler yazar
aşklar şiirle kanar...
aşk mıdır her işin başı ve sonu
şiir mi her gizi çözen anahtar
kırık bir hayatın aşk olduğunu
dile getirsem de bu neye yarar
odur anılara yağan sıcak kar
aşklar şiirle kanar...
Ahmet Necdet
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













