ibrahim tenekeci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ibrahim tenekeci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Haziran 2022

Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz.

Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında
bana çarpıp geçiyor günün kambur kuşları
Uğulduyor kalbim, nasıl da uğulduyor, sanki arı kovanı 

**

Bir merhaba gönder bana, suratıma kan gelsin
Çıkmak için bu kırılgan yokuşu

**

Çocuklar yarı yolda bırakır bizi Tanrım
Kendine gel diyorsun, gelsem olmaz mı sana

**

Bir serüven ki
Bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri
Ve terk etti bizi huzur denen sevgili
Kalakaldık şaşkınlığın avuçlarında
Billur bir kuş gibi.
...
İçimden dedim, gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu
Beraber yürüyelim olur mu 

**

Güzeldim galiba, bunu nasıl söylesem
Eline sağlık Tanrım, Leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da güzel olmuş
Keşke biraz ölmesem...

**

ıskalıyor beni annemin duaları

**

kırlar ki dünyanın en güzel elbisesi
dinle, mırıldanıyor dünya:
kurulu bir düzenim var
bu kıyamet neyin nesi

**

elimdeki gülü kaldırıp mezarlıkta
sağlığınıza dedim, hepinizin sağlığına

**

yavru bir kuşun daha ilk denemesinde
tutunmaya çalışması gibi göğe

**

ve sen, ey adaşım olan ibrahim
odana çık, odana çık
kalbine
yaşlı bir kedi gibi ol
her şeye razı

**

Seni yoksulken gördüm, daha  güzeldin
Gel ey mahcubiyet, saklan arkama.

**

Dikkatim dağılıyor, Rabbim beni bağışla..

**

Herkes mahcuptur kalbine karşı...

**

Dünya küçük demişlerdi, nerdesin?

**

bir şey geldi bize, bereketi olmayan
ekmeksiz yenilen yemekler gibi

**

Alışmak geliyor, çıkmıştır yola
Bıkmadan ölmek yok, insanlarından.

**

İnsan insana anlatamaz derdini
Denedin, olmadı, değil mi?

**

Benim hüzne yetecek malzemem var
Giderken bırakırım belirsiz bir nesne, yani gitmiş olmam
Gittimse aşk için kaldımsa aşk için
Öldümse aşk için döndümse aşk için
Ben şimdi bu şiiri harf harf yazdımsa aşk için
Unutulmak için uyuyanlar ne bilsin
Yaratılmışım demek sudan ve bahaneden

**

Yağmurda koşan bir çocuk olsam
Vedalaşır gibi bildikleriyle.
Kendinden mahrum kalır mı insan?
Kalsam.

Duralım burada, güzel esiyor!

**

Şu sıralar çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünüm.
Anladım ki, adına dünya denilen şey, bana göre değil.
Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün
Gitmek istemezken gittiğim o yer
Güneşin yok saydığı çelimsiz günler,
Bir anlık öfkeye verdiler beni;
Dünya zemin kat, yüksek kader…

**

bir hayat,mahçup ve duru
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru.

**

zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili
yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi.

**

eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş
keşke biraz ölmesem.

**

ben uzaktan severim
seni de öyle sevdim
bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza
kuş kanadı bir tutam
bıraktık korkularımızı
uçtuk gittik

**

Ateşin düştüğü yerdir yerim.
Şimdi ben ne demek istedim,
Dâima üzülürsün şairsen
İyisindir mutlusundur, değilsen.
Yani sen!

Devlet manzaralı evlerimizde
Kaybedip her şeyin derinliğini,
Bir örnek vereyim mi;
Kendi yasını bile
Tutmuyor artık kimse

**

Ey dünya telaşesinin üstünü örttüğü şey
Ey konaklarda büyüyüp aslını inkâr eden
Adın her neyse bana da uğra.
Uğra ki
Şu adamın nesi var demesin kimse,
Bir sukuşu gibi usulca öldüğümde
Isıtsın gittiğimi.
Hep soğuk mudur Tanrım,
Şairlerin döşeği.

**

Anlaşılır olmaya çalışmışımdır hep. Ritmi, müziği kuvvetli kelimelerle, tek başlarına dahi insanlara dokunan kelimelerle yazmaya, daha berrak, daha duru olmaya çalışmışımdır. Kendi aile evimde yüksek sesle okuyamayacağım bir şeyi yazmam. Hassasiyet, ölçü budur.

**

Şairlik bir nasip meselesidir. Şiiri ise yaşama çabası olarak görüyorum.

**

Şaşkınlığımı gizleyecek bir yer
Bulamadım şiirden başka.
Rabbim ne der?

Camiden eve dönerken ki ferahlık
Sadece müminlerin bildiği;
Şiir böyle bir şey mi?

Ne güzel, dökmek, şiirle içini;
Aynaya bakarken okunacak o dua
Güzel yarattın beni, ahlâkımı da
Güzel kıl; namaz gibi..

**

Yanlışın en ağır olanı,
-doğru- insana yapılandır.

**

Bana hitap etmiyor olmadığın gün
Harita kadar bir yer, işte Türkiye!
Yoklarım yolları, birazdan üzgün
Sonra tekrar şiire...

**

Şairler mutsuz insanlardır. Mutlu insanlar şiir yazamaz.

**

Nereye kaçsam dile geliyor hemen
Bana kalıyor rengi kaçan ne varsa.
Ey dünya telaşesinin üstünü örttüğü şey
Ey konaklarda büyüyüp aslını inkâr eden
Adın her neyse bana da uğra.
Uğra ki
Şu adamın nesi var demesin kimse,
Bir sukuşu gibi usulca öldüğümde
Isıtsın gittiğimi.

Hep soğuk mudur Tanrım,
Şairlerin döşeği.

**

Kar tutmuyor artık şehirleri nedense
Sesini teybe çekip sonra da beğenmeyen
Her kimse,
Ona benzetiyorum ben bu tuhaf ilişkiyi
Ki insan mütercimdir, kalbindeki o şeyi
Metal tadı olsa da ısırdığı her şeyde
Çevirir durur kendi dilince.
...
Şehir
Kaçak kat gibi çöküyor üstümüze.
Körün takım tutmasına benziyor bu,
Sempati besliyoruz
Ölümden başka her şeye.

**

Herkes mahçuptur kalbine karşı;
Büyük sözünden çıkmayan toprak
Bir çiğdemle uzun boylu konuşmak,
Hayata açılan bu kadar kapı
Mahrem konular gibi birden kapandı.

**

Ve korkum, o da sizinkine benzemez
Saflar sıklaştıkça korkarım

**

Her zamanki şeyler, geçim derdi vs
Ömrümüz usulca çekiliyor göndere.
Yürüdükçe yoruyoruz seni yol
İnsanlık öldükçe nüfus artıyor.
Ah diyorum, ne yapayım ben?
Gökyüzü kalıyor bizden geriye
Çalışmak, çabalamak, yine de ...
Yer arıyorum, üzülmek için;
Eskiler pişermiş kısık ateşte
Ayağa düştü şimdi büyümek bile.
Sıkılmak gibiyim sonuna doğru
Ne çok istiyorum akşam olmayı,
Yanağa yaklaşan öpücük gibi
Uykunun dallarına konmayı ...

**

Yetiyor bana babamın kitapları
Herkes dışarı!

**

Soğuyor insan ve evler
Geç ısınıyor, neden acaba?

**

Ey benim otuz yıl sonraki hâlim
Ölmediysen eğer, yaşıyorsan
Sözümü kesme de yanına geleyim,
Derdin nedir, torun ve torba
Sende saklı ziyan olan ne varsa
Bileyim.

**

Kopardıktan sonra suya koyarsan
Yaşıyor sanıyorsun birkaç gün daha.
Yüksek bir yerden düşer aklına
Solduğun zaman.

**

Bir gül düşün, gönülsüz açan
Olan her şeyi solduran zaman;
Çocuklardan önce yatan babalar
Gelmiş ve kalmış o yorgunluklar...

**

Sadece birini okudum ama
Dört kitapta yeri var; insan ölümlü.

Ey ölüm, lafını unutma..

**

Bir çiçek düşünün, yerini beğenmeyen
Çiçek işte, herkese nazı geçen
Solar çiçek, beğenmezse yerini
Yani sen, yani ben.

**

Çimenleri görür görmez ah dedim
Bir toprak kalmış sesini yükseltmeyen
Toprak işte, anladın mı ey fani
Sadece odur, yaşını göstermeyen.

**

Ağaçları düşünüyorum sonra; mesela elma
Sessiz ve çalışkandır, kendi halinde.
Kiraz da öyledir, konuşkandır fakat
Yüz verdiği için mi serçelere...

Alıç ve Ahlât’ın yeri ayrıdır bizde
Gitmemişlerdir çünkü köyden kente.

**

A benim 
Oğulotu bitmeyen topraklarda 
Şaşırıp kalan kalbim 
Senin Türkçen yok mu, anlatıyorum işte 
Bir kuş kalbi misin ki ürkmek için bahane 
Arayıp duruyorsun. 

Bize dönecek oysa o güzel ölüm 
Yatacağız beraber güzellik uykusuna 
Her gün bahar olacak ve onun temizliği 
Yeni yıkanmış tül perde ne ki 
Benzetecek bizi dağların doruğuna. 

Ölümden korkuyor musun diyor okurun biri 
Neden korkayım, ona ne yaptım ki 
Bir kez olsun binmedim saltanat kayığına 
Ve ömrüm boyunca 
Heyelan bölgesinde yaşadım sanki.

**

Ne giysem yakışmıyor, uçurumlardan başka
Dağıtamıyor hiçbir güneş ruhumdaki sisi
Ve ben hâlâ yarın güzeldir diyorum,
Kalmasa da albenisi… 

**

Canımı yakıyor dünyanın güzelliği 
Yetmiyor ömür, o büyük şiire. 
Rabbim, ne olur 
Sözümü kesme…

**

Kimsesizler Mezarlığının hemen iki yüz metre karşısında tripleks villalar. Birkaç kilometre ötede, trilyonluk villaları ile gündeme gelen Zekeriyaköy. Ve burada; parklarda, sur diplerinde, barakalarda aç susuz ölmüş, ilaç nedir bilmemiş, sıcak bir yuvaya hasret kalmış insanlar. “Hep bana” diyen zihniyet, tüm çıplaklığı ile kendini gösteriyor. 
… 

Hiçbir şeyin anlamı yok artık. Kimsesizler Mezarlığını gördükten sonra, bütün bunlar, bitmiş bir çek koçanı gibi anlamını, cazibesini yitiriyor. Hatta “aile mezarları”na gizliden gizliye bir öfke duyduğum bile söylenebilir.

**

Kar yağarken serçeleri seyrettim,
Çocuklarım geldi birden aklıma;
Sabırsızlanıyorlar büyümek için
Gelmeyin, burası derin! 

**

Düşman geliyor, kadim olan her şeye
Dine, disipline ve şiire…
Durmak olur mu?
Şiirdir,
Korugan kılar kırılgan kamışları
Taze tutar, ekmeği ve bayrağı
Can verir, ölüme bile
Nasıl bir şey, anladınız mı?

**

ey ölüm, ey yoksulların neşesi

**

“Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v) şöyle buyurmuştur; ‘Şâirlerin söylediği sözlerin en doğrusu, Lebîd’in söylediği şu sözdür: Biliniz ki, Allah’tan başka her şey yok olmaya mahkûmdur.”  

**

Ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.
Budanan oğullar gibiyim, sessiz ve narin
Nereye koysam geri sayım başlıyor
Kurcalıyor beni bir çırağın elleri
Ah, unufak olsam ve desem ki
Ağzın tat görmesin hayat
Kandırdın beni

**

Dünya tuhaf değil mi
Kızarmış ekmeğe tereyağ sürer gibi
Çocuklar yetiştiriyoruz ölmesi için

**

sözcük yapımında kullanılan
bir şeydir senin gülüşün
herkes güzeldir sustuğu kadar
sen de güzelsin bu mümkün

**

kusura kalma teselli hazretleri
sana layık bir mürit olamadım besbelli
büyük şehirlerin küçük içinde
dansa kaldırılan utangaç bir kız gibi
buldum bu dünyada kendimi.
ve camları hohlayıp da çizdiğim resimlerden
bir ben kaldım ve sevgilim
suyu ihmal edilmiş fesleğen gibi gitti
gözlerim terledi yolunu gözlemekten.

**

ey insan sana küstüm çünkü sen beni
birazdan kurşuna dizilecek bir mahkum gibi
bıraktın ve gittin endişe limanında.
ama sorarım, mesela samatyada
kimin bahçesi daha büyük
ölümden.

**

ah, unufak olsam ve desem ki
ağzın tat görmesin hayat
kandırdın beni.

sorma,
elim kırılsın bir daha
dokunursam güneşe.

kılpayı kaçırılmış bir şeyin
bıraktığı ardında
neyse oyum ben.
yaralı serçe, benim için dua et;
gök bir kayalık gibi şimdi üstümde

**

bağırıp duruyorum denizin ortasında,
su buradan ne kadar uzakta…

**

bana günahtır,
nereye gidersem orası senin yurdun
çünkü aklımdan çıkmıyorsun.

**

Samimiyet, dilimiz ile kalbimizin, yazdıklarımız ile yaptıklarımızın birbirini tutmasıdır. Elimden geldiğince böyle davranmaya çalışıyorum. İçtenlik ve samimiyet belki budur: Olanı olduğu gibi yazmak.

**

Dinle, ruhumun yatışmasını bekleyemem 
Gitmeliyim ve giderken 
Bakmamalıyım gözlerine dünya denen fakirin, 
Su içtiğim ellerden 
Bana bir pişmanlık gelmesini istemem.

**

Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında 
Bana yalan söylendi vahşi atlar yok burada 
Ve gelişi güzeldi neşenin, gidişini görmedim 
Kasvet mi, orası benim bahçem, o çitleri ben çektim

**

Dağların durduğu böyle anlarda 
Yalar yarasını içte bir geyik 
Her yerden görülen bir şeyken dünya 
Sağa çekip ağaçları seyrettik

**

Aşk diyor, başka bir şey demiyor kalbim

**

Bazen diyorum hayatta olsam 
Rabbim, biraz daha bağışla beni 
Herkesin korktuğu bir adamken yaşamak 
Kendimden ayırmadım, ey şiir, seni.

**

Öpmezdi, koklardı, dedem beni
İçine çekerdi, temiz hava gibi.

**


Turgut Uyar, tam elli yıl öncesinden bakarak, bugünü şöyle yazmış: "İnsanın yeri değişiyor."(Çıkmazın Güzelliği, 1963.)

İşte, altı ayı aşkın bir zamandır sosyal medyadayım. Aktif bir kullanıcı olmasam da, gözlemler yapıyor, notlar alıyorum.

İnsanları tanımak istiyorsan, onlarla yolculuk veya ticaret yap. Bize böyle öğretilmişti. Bu kadim nasihate bir madde daha eklemenin zamanı geldi: Sosyal medya.

Mevlana, "insanları tanımak, denizleri bardak bardak boşaltmaktan daha zordur" der. Sosyal medya, bu işi biraz kolaylaştırmış görünüyor.

Özellikle twitter, insanın nefsini (ego), yani aslında kim olduğunu ortaya çıkarıyor. Gerçek hayatta mütevazı kişiliğiyle tanıdığımız birçok insan, orada, başka biri olarak karşımıza çıkabiliyor. Eşi benzeri görülmemiş bir vefasızlık örneği sergileyen kimse, orada, vefa konulu cümleler kurabiliyor.
İnsanın kendine saklanması kolay, kendini saklaması zordur.

Şairliğinin yanı sıra sosyolog da olan Osman Konuk, bir konuşmasında, çok tehlikeli bir durumdan, nefsimizin soytarısı ve hizmetkârı olmaktan bahsetmişti. Durum, tam olarak böyle.

Sosyal medyada, kendisini dünyanın en önemli insanı sananların sayısı, hafife alınmayacak kadar çok. Anne-babamızın, çoluk-çocuğumuzun gözünde öyle olabiliriz. Fakat değiliz.

Evet, kâğıttan ekrana doğru bir geçiş yapıyoruz, yaptık. Kâğıt, daha bizdendi. Ekranın en önemli yan etkisi, insanın sadece kendisine dikkat kesilmesi. 'Güzel çıkmış mıyım' gibi bir şey bu.

Özellikle baktım; bazı kanaat önderleri, bir kişiyi bile takip etmiyorlar. Nedir bu? Sonuçta, hepimiz aynı işleme maruz kalmayacak mıyız?

Bir soru daha: Kendisiyle ilgili övücü şeyleri paylaşmanın kültürümüzde, inancımızda yeri var mıdır? Bunu, özellikle bu kültürü, inancı savunanların yapması, ayrıca nedir?

İbrahim Tenekeci




"Acıyla gülümser İbrahim'in şiiri. Ne gösteriş ne riya. Onun şiiri, parıldayan bir diş, buluttan sıyrılan güneş, kabuğu kalkmış yara, bir günahtan arta kalan pişmanlık, dumanı üstünde bir bardak çay, ne varsa yani kendiliğinden ve açık, işte öyle. Onun şiirlerini okurken aniden sesler kesiliyor, ortalığı derin ve hüzünlü bir sükût kaplıyor." 

Mustafa Kutlu

03 Ekim 2019

Terden Bembeyaz

iki kere yoruldum, ateşe atılırken bir
ismailin gözünü bağlarken bir de,
ey kimsenin istemediği dedim,
seni bana versinler ödül olarak
bir kuş olup uzağında durayım
bakayım içine uykumu açıp
kuzular çiğdemler ıhlamurgiller
ve güzel havalar, bu değil elbet.

bir şey geldi bize, bereketi olmayan
ekmeksiz yenilen yemekler gibi

şu sıkıntı, ne kadar düşkün bana
titriyor üstüme bile annemden
en dar vakitleri esirgemiyor
bozulmuş planları görülmüş hesapları
ne olmak isterim, manzara olmak
bakanlar bakınca titresin diye
hepsi bu.

ne çabuk bozuldu ekmek almaya giden
paçamı sıvadım ısırmasın diye su.

dünlerin biriktiği bu yongalıkta
seni de severim yolumun üstündeysen
kar olur yağarım terden bembeyaz
nedensiz sevinçler alırım sana
görsem de bakmam, aşk gibi kurnaz
gün bitti ve şaşırdık, bir kez daha
kaldırıp baktık, birer birer evlerin
ve dağların denizlerin altına.

seni yoksulken gördüm, daha güzeldin
gel ey mahcubiyet, saklan arkama.

İbrahim Tenekeci

18 Ekim 2017

Gündüz Ağacı

Seni sevmeye dağlardan başlıyorum
Kalbine yenilmek diyorlar buna.
Yürürsem yakındır, bakarsam uzak
Derinleşiyor birden, evet, yaşamak.

Ahmet Murat der, meyvenin hayatı
Dalların ucunda bir tutam heves-
İnsandan insana geçiyor ömrüm
Mezar yeri aldım dünyadan bugün.

İbrahim Tenekeci

23 Ocak 2016

Siper Sanatı

Alışmak geliyor, çıkmıştır yola
Bıkmadan ölmek yok, insanlarından.
Geçmiş aradan şu kadar zaman
Burada hayat var mıdır, vardır
Hiç kimse olmasa da.

Üzülürüm diye gitmediğin yer
Doğduğun sokak, büyüdüğün ev-
Göç alan şehirler gibi gözlerin
Yeşil bir harmandan dönersin her gün
Hep aynı sevinçle, pek bilmediğin.

Güneşi ezanla alıp bırakan
Senin tertemiz dilin ve dinin
Geçerken içinden dağ köylerinin
Dünya durdukça dönecek olan
Görürsün orada kalplerden derin

Şiirler yazıyorsun şimdi sadece
Kendinden habersiz akan ırmaklar.
Diyelim hayat, nasılsın edebiyat?
Güzeller ortadan yürüyüp gider
Dokunamazsın ona, merhaba keder.

İnsan insana anlatamaz derdini
Denedin, olmadı, değil mi?

İbrahim Tenekeci

04 Nisan 2015

Neyi ararsanız onu bulursunuz. Burada ironi arayan ironi, hüzün arayan hüzün bulur.

Şair olduğunuza sizi inandıran neydi?

Şair olduğuma beni inandıran, Mustafa Kutlu'nun mektubu oldu. Yanılmıyorsam 1993 yılıydı, Dergah dergisine şiir göndermiştim. Cevap olarak, Mustafa Kutlu imzalı bir mektup geldi. "Bir şair hassasiyeti taşıdığımı" söylüyordu. Çalışır ve ısrar edersem, bu iş olacaktı. Mustafa Kutlu böyle diyordu. O mektuptan sonra, gece yarılarına kadar, her gün saatlerce şiir çalıştım. Üç Köpük'teki şiirleri yazmak için masaya oturduğumda 62 kiloydum ve vücut geliştirme çalışıyordum. Üç Köpük'teki 27 şiiri bitirip masadan kalktığımda, daha doğrusu kalkamayıp kaldırıldığımda, 48 kiloya düşmüştüm. Yine de her zaman şunu söylüyorum: Şiir beni hiç üzmedi.

Peki, neden şiir yazmaya ihtiyaç duydunuz?

"İhtiyaç" kelimesi şiiri tam olarak karşılamıyor. Tuvalete gitmek veya su içmek, bir ihtiyaçtan dolayıdır. Buna, ihtiyaç gidermek deriz. Üstümüze kıyafet, ayağımıza ayakkabı almak da öyledir. Fakat şiir, bambaşka bir şeydir.  Onun ihtiyaçla falan ilgisi yoktur.

Bir kitapta, "kader büyüktür, fakat Allah kaderden de büyüktür" yazıyordu. Bu cümleyi hiç unutmadım. Ve bu cümleyi, hep şu şekilde mırıldandım: Dünya büyüktür, fakat şiir dünyadan da büyüktür.

Evet, "ihtiyaç" kelimesi veya kavramı, dünya ile ilgilidir. Ben ise, şiir yazmakla, başka şeylere talip oluyorum. Mesela, iyi şiirler yazarsam, O'nun gözüne gireceğimi düşünüyorum?

Günümüz şairinin eski ile ilgisi ne boyutta olmalıdır? Siz kendinizi hangi eskiye ait hissediyorsunuz?

İtiraf etmek gerekirse, sorunuzdan bir şey anlamadım. Ama insan, bazen anlamadığı şeylere de cevap yetiştirmeye çalışır.

Melih Cevdet Anday, "eski, hiç eskimeyendir" der. Bu cümleden yola çıkarsak, ki çıkmalıyız, yüzlerce yıl önce yaşamış, yazmış Yunus Emre, sıfır kilometre gibi yepyeni bir şekilde karşımızda durmaktadır. Buna karşılık, aramızda yaşayan ve çağdaşımız olan birçok şair, daha şimdiden eskiyip gitmiştir. O halde, sorumuz şöyle olmalıdır: Yolculuğunuz sırasında uğradığınız şairler hangileridir?

Evet, benden önce yaşayıp da şiirime katkısı olan şairler Karacaoğlan, Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil ve Cemal Süreya'dır. Yaşayanlardan ise İsmet Özel. Kendisine minnet borçluyum.


Çıkmaza giren Türk şiiri değil, Türk insanıdır

"Dünyaya alışan adam şiir yazamaz" der İsmet Özel. Gerçekten şairin bu zorluğu yaşadığını düşünüyor musunuz?

İsmet Özel üstadımıza katılmakla beraber; şiirin, yabani insanların işi olduğunu düşünüyorum. Gerçi, her ikisi de aynı anlama geliyor: Dünyaya alışan adam, yabani değildir. Yabanilikle ilgili somut örnekler vermek isterdim, fakat bu yanlış anlaşılabilir. Sadece şu kadarını söyleyeyim: Meraklı olanlar, İstanbul veya Ankara'daki "üstad"lardan birini ziyaret edebilirler.

Bana gelince? Bırakın ilk kez gittiğim, gördüğüm yerleri; otuz yıl boyunca oturduğum sokağa bile her çıkışımda, o toprağa ilk kez adımımı atıyormuş gibi oluyor. Sanki köşedeki ağacı, meydandaki çeşmeyi veya camiyi ilk kez görüyormuşum hissine kapılıyorum. Demek istediğim, daha doğrusu İsmet Özel üstadımızın demek istediği şu: Dünyaya bakıp da Hz. Adem'in o ilk şaşkınlığını yaşamayan kişi, şair olamaz?

Bugün Türk şiiri çıkmaza mı girmiştir? Eğer öyleyse çıkış yolunu nerede aramalıdır?

Çıkmaza giren, Türk şiiri değil, Türk insanıdır. Sadece edebiyat dünyasında değil, hayatımızın her alanında ciddi sorunlar var. Turgut Özal'ın iktidara gelmesinden sonra, adeta Türk insanının içi boşaltıldı. Toplu bir çürüme ile karşı karşıya kaldık. Bu süreçte, aileyi bozdular, değerlerimize zarar verdiler, ahlaksızlığı teşvik ettiler, sipariş romanlar yazdırdılar, yayıncıları edebiyatın dışına itip tüccar yaptılar, insanları maddiyat düşkünü haline getirdiler; fakat bir şeyi başaramadılar. O da şu: Türk şiiri yirmi yıl önce de büyüktü, şimdi de büyük.

Evet, ortamları bozdular, fakat şiir karşısında çok sık bozuldular. Birçok sorun çıkardılar, fakat Türk şiiri de onlara sorun çıkardı. İsmet Özel'in 1980'den sonra yazdığı şiir ve yazılara bir bakın! Onları kim yıkabilir? Kendisi bile yıkamaz!

Bir edebiyat dergisi için "edebi duruş" mu önemlidir, o edebi duruşun belli bir muhalif söylemin parçası olması mı önemlidir?

En önce, edepli bir duruş olması gerektiğine inanıyorum. Edebiyata önem vermeliyiz, fakat sadece edebiyata önem vermemeliyiz. Muhalif olmak, artistlikle, dik başlılıkla, oraya buraya laf atmakla olacak bir iş değildir. Bu bir kültürdür. Derin bir meseledir. Önce bunlara sahip olmak gerekir. Veya sahip olan bir yere tabi olmak? Örnek vereyim: Bugün İsmail Kara'nın ne yaptığını anlamak istiyorsak, sadece onun eserlerine değil; Hüseyin Avni Ulaş'ın hayatına ve Nurettin Topçu'nun yazdıklarına da bakmamız gerekir. Nurettin Topçu'yu iyi bilmeden İsmail Kara'nın eserlerini okursak, en çok da İsmail Kara üstadımıza haksızlık etmiş oluruz diye düşünüyorum.

Genç şairlerin kendi seslerini oluşturamamalarını neye bağlıyorsunuz?

Genç bir şairden, bir çırpıda kendi sesini (üslubunu) bulmasını zaten bekleyemeyiz. Bu, zamanla ve çalışmayla olacak bir şeydir. Olduğu zaman da, artık ona "genç şair" denmez. "Şair" denir.

Yalnız genç arkadaşlarla ilgili şu tehlikeyi görüyorum: Şiirle ilgilenen genç arkadaşlar, maalesef birbirlerinden haberdar değiller. Akranlarının ne yazdığını merak bile etmiyorlar. Oysa her şair, kendi yaşıtlarını iyi tanımak zorundadır. Çünkü yarışacak olduğu kişiler onlardır. Mesela bizim kuşakta, herkes birbirini iyi tanır. Bugün farklı mecralarda ve dergilerde görünen birçok isim, gençken, aynı odanın içinde bulunuyordu. Dolayısıyla, bizim kuşağa mensup birçok arkadaş, akranlarının sadece ne yazdığını değil, neler yazacağını da az çok bilir.

İroni, şiirinizin önemli bir unsuru gibi duruyor. Şiiri böyle söylemek, onu daha çekici mi kılıyor?

Bir şair şöyle demiş: "Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, büyük acılarımızı ancak ironiyle dışa vurabiliyoruz." Durum biraz bu. Evet, gülüyorum. Fakat "adam acı acı güldü" denir ya, öyle gülüyorum. Mesela Hayat Şartları başlıklı son şiirim şöyle bitiyor:

"Kar yağarken serçeleri seyrettim
Çocuklarım geldi birden aklıma.
Sabırsızlanıyorlar büyümek için,
Gelmeyin, burası derin!"

Neyi ararsanız onu bulursunuz. Burada ironi arayan ironi, hüzün arayan hüzün bulur.

İslami duyarlılığa sahip bir şair ve yazar olduğunuzu biliyoruz. Bu yönünüzün edebi kişiliğinizdeki etkilerinden bahseder misiniz?

Dürüstlüğün, yalan söylememenin, içki içmemenin, kumar oynamamamın bile meziyet olarak kabul edildiği günlerde yaşıyoruz. Oysa bunlar, olması gereken veya yapılmaması icap eden şeylerdir. "İslami duyarlılık" da öyle? Müslüman olduğumu kabul ediyorsam eğer, gereğini yapmalıyım. Hepsi bu.

Müslüman olmamın edebi kişiliğime de, ebedi hayatıma da büyük bir katkısı olduğu ve olacağı kesin. Yine de inşallah diyelim.

Bir şair olarak, Şuara Suresi'ni nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında, konuşmamızın başından beri yaptığım bu. Belli ki bir şeyler daha söylememem gerekecek. O halde, yayınlanmamış bir münacatımdan iki dize alayım buraya: "Sen söyle güzelken bana söz düşmez. / Bakma, şiirler yazdığıma?"

Şiir kitaplarınızın yanı sıra, Uçuş Denemeleri ve Son Düzlük isimli iki deneme kitabınız var. Bir şair, niçin düzyazıya da ilgi duyar ki?

Şiir, nesir ile büyür. İsmet Özel, Sezai Karakoç veya Necip Fazıl'a baktığımızda, bu isimlerin aynı zamanda iyi birer nesirci olduklarını da görüyoruz. Şiir duygu, nesir ise düşünce işidir. Asıl marifet, bu ikisini yan yana getirmek ve götürmektir. Bunu başardığınız vakit, ayakta kalmanız daha kolay olur.


İbrahim Tenekeci

06 Eylül 2014

Üzülmek İçin Gerekli Malzemeler

Yaratılmışım demek sudan ve bahaneden
Ama kurumuyor bir türlü günlerin ıslattığı
Bu değil sadece beni derinden üzen
Bulanıyor gökyüzü taş atınca bir kuşa

Bir mümin gibi kapanmış dünya
Kendi aşkının ayaklarına
Ben de şayet aşkıma bir ırmaktan yağacaksam
Bu ırmağı yağdırandan razı olsun mu Allah
Söyleyin yağmura beni görmeye gelsin
Üstüme yağsın ve anlasın ki
Kusursuz olmak yakışmıyor insana.

Sessiz olmalıyız bir bıçak gibi
Çünkü biz buradan gidince gitmiş olmayız
Bir şeyler bırakırız belki bir kırık nesne
Evden çıkarken aynaya bakamayanlar utançtan
Güneşe bakar gibi bakarlar ona

Bir yaprağı kim çizer ağaçtan daha iyi
İşte gök, bu mavi kumaştan dik ikimize bir elbise
İşte aşk, yüz vermeyen her tebessüme

Oysa bizim gibi değil onlar
Gidenler gidiyor gidenler gidiyor gidenler…
Mevsimleri kapatıp giden kuşlar gibi
Gidenler gidiyor gidenler gidiyor gidenler…
Oysa biz öyle değiliz
Benim hüzne yetecek malzemem var
Giderken bırakırım belirsiz bir nesne, yani gitmiş olmam
Gittimse aşk için kaldımsa aşk için
Öldümse aşk için döndümse aşk için
Ben şimdi bu şiiri harf harf yazdımsa aşk için
Unutulmak için uyuyanlar ne bilsin
Yaratılmışım demek sudan ve bahaneden


İbrahim Tenekeci

22 Eylül 2013

Bensiz Gittiğin Yerler

Kuşlar uçmuyor arkadaşlardan
Konulan şeyler gibi, suya, akşamdan,
Baktım elime, herkes birikmiş-
Demek ki kendini seçemez insan

Akşamın annesi vardır babası
Belki de incecik arkadaşları,
Ölürsen o vakit, nasılsın olur
Ey kalbim, anladın mı?

Herkesin adını biliyor taşlar
İmtiyaz diyorum ben buna kuşlar,
Yol geçmez, konuşmazsak, hatırlatılır;
Burası dünyadır, dır, dır.

Ağzımı arıyor kırk yıldır hayat;
Dokuz ekim pazar, ekmeğin gürültüsü-
Günlerin gözüne baktım da baktım,
Ölümün ev hali, son gecenin örtüsü...

Yağmurda koşan bir çocuk olsam
Vedalaşır gibi bildikleriyle.
Kendinden mahrum kalır mı insan?
Kalsam.

Duralım burada, güzel esiyor!

İbrahim Tenekeci

16 Eylül 2013

bir buğdayın içini dökmesi

Yaşadığımız devirde, bir insanın dürüst ve ahlâklı kalarak mutlu olması neredeyse imkânsız. Sorumluluk sahibi bir insanın rahatsızlığı gibi bir şey bu... Zengin ile fakir arasındaki uçurum her geçen gün açılırken, ahlakî çürüme tehdit boyutlarını bile aşmışken, bölücü terör dolayısıyla güzel vatanımız tehlike altındayken, İslam dünyasında şunlar ve şunlar olurken; mutluluğu ancak "durgun su" olarak ifade edebiliriz. Bu şartlar altında mutlu olan biri varsa, onun bizden olmadığını düşünüyorum. Evet, mutsuzluğumu, tedirginliğimi, çaresizliğimi, olan biten karşısındaki şaşkınlığımı, öfkemi şiire döküyorum. Fakat bu, ağlayıp sızlayarak değil de, bir buğdayın içini dökmesi şeklinde oluyor. Ayrıca mutlu insanların şiir yazamayacağına inananlardanım.

...

Şiirin nasip işi olduğunu düşünüyorum. Hesabı temiz olanın yüzü ak olur. Mehmet Akif'ten Ziya Osman'a, Ahmet Muhip'ten Behçet Necatigil'e, İsmet Özel'den Süleyman Çobanoğlu'na kadar iyi şairlerin yüzlerine bir bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ben, ancak iyi insanların iyi şiir yazabileceğine inanıyorum. Dikkat ettiniz mi, bilmiyorum. Ben ettim. İyi şairlerin çoğu sadece insanla değil, doğayla da yakından ilgilidir. İşte o söz: "Yerdekini kollarsan sen, kollar seni gökteki de..." Şiir, hayretle yazılan ve hayretle okunandır. O hayreti bulacağınız mekânlar ve zamanlar ise bellidir. Bir insan öğleye doğru uyanıyorsa, ona geçmiş olsun. Tabii bütün bunları söylemem; yetenek, işçilik, disiplin, sabır ve istikrar gibi olmazsa olmazları yok sayıyorum anlamına gelmemeli. Söylediklerim "elde var bir" olarak anlaşılmalı.

İbrahim Tenekeci

Barut Hakkı

Şaşkınlığımı gizleyecek bir yer bulamadım!
şiirden başka...
Rabbim ne der?

Camiden eve dönerkenki ferahlık...
Sadece müminlerin bildiği...
Şiir böyle bir şey mi?

Ne güzel dökmek şiirle içini?
Aynaya bakarken okunacak o dua...
Güzel yarattın beni ahlâkımı da...
Güzel kıl namaz gibi...

Canımı yakıyor dünyanın güzelliği...
Yetmiyor ömür o büyük şiire...
Rabbim ne olursun...
Sözümü kesme!...

İbrahim Tenekeci


25 Ağustos 2013

Kapalı Mekân

Ne kadar güzeldi, kirazların Türkçesi
Ekmek ören kadınlar, bahçenin sesi-
Giderken görürdük kimi kızları
Ellerinde baharın şaşkın dalları!

Bir gül düşün, gönülsüz açan
Olan her şeyi solduran zaman;
Çocuklardan önce yatan babalar
Gelmiş ve kalmış o yorgunluklar...

Artık durmadan kırk yaşındayım
Cebimden çıkmıyor dünyanın eli,
Nereye dokunsam eskiyor hemen
Günler günleri örtmüyor şimdi.

Kimsenin gücüne gitmesin diye
Ezberledim yolları, sulardan önce-
Bir kusur aradım, yalnızlığıma;
Ağaçlar gövdesinden tanınır, baba.

Böyle tanıdım o şairleri
Gündüzün uzaması, boyuma kadar-
Çınlasın adım, sözün kulaklarında
Ziyan olmasın güzel havalar.

Üzerinde göz var diyorlar bana.

İbrahim Tenekeci

28 Şubat 2013

Yıkım Kararı

Şu sıralar çiğnenmiş bir vasiyet gibi üzgünüm.
Anladım ki, adına dünya denilen şey, bana göre değil.
Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün
Gitmek istemezken gittiğim o yer
Güneşin yok saydığı çelimsiz günler,
Bir anlık öfkeye verdiler beni;
Dünya zemin kat, yüksek kader…

İbrahim Tenekeci

20 Şubat 2013

Düş ve Dua

yağmura, nisana ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim

ırmak inadıyla yürüdüm uzaklara
bir derviş olup yürüdüm uzaklara

yanıldı denektaşım geriye döndüm
Kutsal Sözler Panayırı'na sığınıp
ipeksi bir sessizliğe büründüm:

bir hayat,mahçup ve duru
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru.

İbrahim Tenekeci

10 Şubat 2013

Kar Yağarken Pencere

dilinin ucunda ne varsa insanın
işte ben ona inandım.
yavru bir kuşun daha ilk denemesinde
tutunmaya çalışması gibi göğe
ne bulduysam abandım
ve uça uça
karasular indi kanatlarıma

oysa bütün insanlar eşittir direksiyon başında
ama biri var ki şimdi yok aramızda
huzur yazıp da bulamayan tanpınar
inleyip duruyor narmanlı handa

dünya tuhaf değil mi
kızarmış ekmeğe tereyağ sürer gibi
çocuklar yetiştiriyoruz ölmesi için.
bir istek ki dövüp duruyor bizi
oynaşıp duruyor bizi
oynaşıp duruyoruz kapkaranlık sularda
kirletmek için o bembeyaz gömleği

dizlerinden vurulmuş bir adam ki o benim
ne kadar benziyorum emekleyen çocuğa
bir anda yıkılıyor cana yakın ne varsa
yemeğin etini seçmek gibi mesela.

dünyanın soluğudur kar yağarken pencere
silinen bir vazoya tozun konması gibi
ey dokunma duygusu
sensin bu bahçenin sahibi.

kar tutmuyor artık şehirleri nedense
sesini teybe çekip sonra da beğenmeyen
her kimse;
ona benzetiyorum ben, bu tuhaf ilişkiyi.
ki insan mütercimdir, kalbindeki o şeyi
metal tadı olsa da ısırdığı herşeyde
çevirip durur kendi dilince.

ve kaybolunca kapının anahtarı
duvarla kardeş olur güzelim kapı.

İbrahim Tenekeci

08 Şubat 2013

Bir Ki Deneme

zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili
yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi.

pır pır diye ses çıkardı yürürken yüreğimden
denizleri sulardım tozmasın diye deniz
sporu çok severdim çiçeğe yem vermeyi
kuşlara binerdim ve kaçardım basından
bak buraya yazıyorum diye milyar kelimeyi
ziyan eden de bendim hem de hiç sıkılmadan.

güzeldim de galiba bunu nasıl söylesem:
eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş
keşke biraz ölmesem.

İbrahim Tenekeci

23 Ekim 2012

Önce Özetler

Seni sayıyorum, işte ellerim!
Ey ima edenler, iman ediniz!
Bütün rekorların kırdığı kalbim,
Günlerin dün olduğu yerdeyiz.

Denizin suyuna giden gemiler,
Uzunları yakmış geliyor kader.
Yoktan yonga kopmuyor demek
Kağıt üstünde kalan o şeyler…

Çayımdan çıkan uzun boylu misafir;
Bir çiçeğin açarkenki üslubu,
Ceylanların dünyaya dokunuşu
Demeden daha, bitmeden şiir;

Başka neler anlatır?

Geceye geçen adamların içine
Günleri, güneşleri yürüten hatır
Aşk ile biliyorum seni ben;
Çocuklar daha eski acıkır.

Canının peşinden koşan insanlar
Zincir çok kısa, yaşamak kadar.
Gülleri güldüren hatır olmasa
Bir ırmak niye akar?

Kızım sana aldığım o oyuncak
Uzaklardaki birçok fakirin
Dalından düşen yaprak,
Ne güzelmiş, gözlerin!


İbrahim Tenekeci

01 Eylül 2012

Kırkı Çıkmamış Sevdamıza Şiir

paylaşılan mutluluğu severim
engin denizler kadar güzeldir o

I
bana ait olmayan cesetleriyaktım bütün gece
küllerini savurdum dans ettim
ay kaydı yıldızlar gülüştü pervasızca
ve saçlarımdan bir demet düştü suya
aldım öptüm gözbebeklerinden
cazibesini yitirmiş bir kadındın sen
seni ben güzel yaptım

II
davudi bir sesim vardı sonra kayboldu
yıldızların üzerine çığ düştü ve ellerim
damıttı ellerini-utandın-demek ki biliyorsun
ah,tarihsiz duyguların ilk resmini bulutlara çizilen
gözlerine çiy düşmüştü üşümüştün
aldım ısıttım seni

III
ben uzaktan severim
seni de öyle sevdim
bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza
kuş kanadı bir tutam
bıraktık korkularımızı
uçtuk gittik


İbrahim Tenekeci



06 Ağustos 2012

gelmeyin,burası derin!

kar yağarken serçeleri seyrettim
çocuklarım geldi birden aklıma
sabırsızlanıyorlar büyümek için
gelmeyin,burası derin!

İbrahim Tenekeci

08 Temmuz 2012

Susma Durağında İnecek Var!..

Susma Durağında İnecek Var!..

Madem şu çiğdemin bir fikri; şu serçenin özel eşyası; şu taşın yarına kalma kaygısı yok, bunların hiçbiri bende de olmasın... Diye çok düşündüm.

Hatta kendimce birtakım kararlar bile aldım.

Ama olmuyor. Bir yandan yazdıklarım vasıtasıyla fikir beyan ediyor, bir yandan olmadık şeylerin koleksiyonunu yapıyor, bir yandan da yarına daha fazla kalabilmek için tüm gücümle şiire abanıyorum.

Özlediğim veya heves ettiğim dünya ile içinde bulunduğum dünya arasında, kabul etmek gerekir ki, dünya kadar fark var.

Doğrudur, bir otun bile iddiası vardır. Fakat bunu asla dile getirmez.

Doğrudur, havaya attığımız taş bile tekrara düşmez. Bir kar tanesi bile kendini tekrar etmez.

Ama biz ederiz.

Çocukluğumun sokağında, küçükler suyun, yetişkinler ekmeğin, büyükler de ölümün sözünden hiç çıkmazdı.

Bir de 'ciddiyet'in sözü tutulurdu.

Çocukluğumun sokağında, insan olmanın ilk şartı, temiz olmaktı. Temiz olmayan, bozuk demekti. Evi dağıtıp kirlettiğimiz vakit, annemiz, "evi bozmayın" diye seslenirdi. Kirletmeyin değil, bozmayın...

O zamanlar, dünya hatır üzerine kuruluydu. Sadece annemizin ve babamızın değil; ağaçların, çiçeklerin, kuşların, suların da üzerimizde hatırı vardı. Ve bu hatır, her daim gözetilirdi.

Yine, başkalarına haksızlık yapılarak hak aranmazdı.

İnsanımız akli dengesini, ülkemiz ise adli dengesini henüz kaybetmemişti.

Devlet, "Lütfen kasaya doğru ilerleyiniz" demezdi.

Sonra devir değişti. Çok hızlı değişti hem de...

"Para benim için ikinci planda" diyenler gitti, yerine hesap makinesine benzeyen insanlar geldi.

İnci Enginün Hanım, "Nakit paranın önem kazanması, emek ve gayreti yenmiştir" diye yazmıştı. Yenilen sadece bunlar değildi tabii.

Kaç zamandır, "Ölümün hiç dostu yok, benim niye olsun" diye düşünüyorum. Daha doğrusu, düşünmeden edemiyorum.

Modern zamanlar, uzakları yakın kıldı.

Buna karşılık, en yakınımızdaki şeylerin uzağına düştük.

Sadece şu veya bu gıdanın değil, artık insan ilişkilerinin bile raf ömrü oldu. Her insanın son kullanma tarihi var. Çünkü insanlara insan olarak değil de, imkân olarak bakılıyor.

Şurada veya burada, bir avuç insan olarak, siyah beyaz bir gazete sayfasında yayınlanmış kırmızı güller gibiyiz.

Kırmızı olmasına kırmızıyız. Veya pembe. Fakat gazeteyi eline alıp bakanlar, haklı olarak, bunu görmüyor, bilmiyor.

Bir anlamda, herkesin rengi kendine gibi bir durum ortaya çıkıyor.

Bundan dolayı olsa gerek, yazdıklarımız bir yere değmiyor, bir şeyi harekete geçirmiyor. Maalesef bu böyle...

Müzikte, "susma durağı" diye bir şey var.

Oraya gitmeye ne dersiniz?

İbrahim Tenekeci

04 Haziran 2012

Kalbime sığmaz oldun


Sende kendime ait birşeyler buluyorum.
Bir resim, gizemli bir gülüş, naz, kapris, güzellik.
Hayır, bunlar sen değilsin.
Sen bu değilsin.
Farklı birşey.

Biblolar, kitaplar, kartpostallar, şiir defterin.
Hayır, bunlar da değil.

Evet sende kendime ait birşey buluyorum.
Şu çılgın fikirlerin, ya da umarsız davranışların.
Yapılmaması gereken şeyleri yapman, yolda sigara içmen mesela.
Ne bileyim, renkler eklemek istemen kırlangıcın kanadına,
her akşam balkonunda dudak payı bırakılmış hüznü yudumlaman.
Bazen de yüzünde bir karış melalle görmem seni.

İşte bunlar sensin.
Bitmez tükenmez hayallerin, merakın, hobilerin, yakınmaların,
aşıkların ve her seferinde sana yenilen gözlerim.
Konu-komşu, dedikodu kimin umurunda.

İkide bir yüzüme çarpılan bir günah gibisin.
Yine de seviyorum seni,
aklının eremeyeceği kadar.
Kalbime sığmaz oldun.

İbrahim Tenekeci/ Üzgünlük

25 Mayıs 2012

Mırıldanmalar

içimden dedim beraber yürüyelim olur mu
varsın gemilerimizi taşıyamasın sular
varsın yarı yolda uyuya kalsın
bize gönderilen bahar.

içimden dedim beraber yürüyelim olur mu
varsın gölgemiz olsun hüzün
dilediği gibiuzatsın canevimize ayaklarını
varsın annemiz olsun tütün
hayat daha sert vursun yumruklarını.

içimden dedim ilmeği kaçmış bir hayat bizimkisi
nedir alnımızdan öpmek için izimizi süren
kalmış mıdır kalesi düşmüş bir şehrin cazibesi
nedir yalnız bize yakışan bu serüven.

bu serüven ki
bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri
ve terketti bizi huzur denen sevgili
kalakaldık şaşkınlığın avuçlarında
billur bir kuş gibi.

içimden dedim gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu
beraber yürüyelim olur mu.

İbrahim TENEKECİ