ahmet erhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet erhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2023

DENİZ KIZI İÇİN ŞİİRLER

sunu

bedenini bir dünya haritası gibi dizlerime
serip de, yollar aradım yürümek için

içime çekmek için hava, koklamak için çiçek
ve bir kadın, yaşamı benimle bölüşecek

sevdiğim şeyleri sevecek, bir incir ağacından
damlayan süt dolarken memelerine

çocuklar doğuracak, kara gözleri
dünyaya bıkıp usanmadan sorular soran

kendiyle yüzleşmekten çekinmeyen, doğayla
ve insanla sonuna dek barışkın…

yüzünü ak bir kitap gibi ellerimde
açıp da, umutlar aradım yaşama ilişkin

uçurumların yamacında kök salacak ağaçlar
boğulanlara uzanacak bir kol belki

bunun için sevgilim, seninle başlattım bu şiiri.

şiir 1

sen bir deniz kızısın, saçları
düşlerimin erimince uzayan
yağmurda kıpırtılı, güneşte gümüşsün
bir yakamoz ağı, geceyle atılan

sen bir deniz kızısın, doğanın
yüzgörümlüğü olsun diye bana sunduğu
allayıp pulladığı ayışığının
yelin, terkisine atıp kapıma koyduğu

sen bir deniz kızısın, yaşamla ölümü
iki kaşının arasında öpüşür buldum
yaşamı seçtiysem sensin nedeni
ölümdeki sonsuzluğa seninle erdim…

şiir 2

sen yollara yürürsen, çiçekler de yürür
şaşarım gülüşünün ardından güneş doğmazsa
bir çocuk, kapıları kırıp kırlara koşmazsa
o ufuk çizgisinin düşüncesiyle özgür

bedeni ışık olup da yüzüme akan düş
eğninde samanyolu, ülker, çobanyıldızı
o uzak kıyıların, mersinlerin kızı
deyin ki, şairin yüreğinde açan bir gülmüş…

şiir 3

günlerce gözlerinin aylasında
dağılıp, devindi bütün biçimler
kimi bir çocuk sevinci buldum orada
kimi de uçsuz bucaksız keder

günlerce gözlerinin aylasında
dönüp durdum bir gece kelebeği gibi
kanına sinmek için, o ipek soluğuna
işığına gömüldüm de yaktım kendimi…

şiir 4

seviyorum, ırmaklar gibi boşanıyor
bu sözcükler yüreğimden
deniz oluyor da sonra, köpürüp inleyen
bütün kıyılarımda saçların uzanıyor

seviyorum, hiç solmayan bir çiçeğe
dal olmanın sevincini duyar gibi
uçsuz bucaksız gökyüzü belki
senin kanatlandığın bir mavilikte

seviyorum, bu sevdanın seninle
bitmeyeceğine inanacak kadar
yüreğimi dolamadım ki ben telörgülerle
sen gidersen, sana benzeyenler var…

şiir 5

ellerini tutarken kanın sızıyor damarlarıma
gözlerinle gözlerim arasında incecik bir köprü
kuruluyor ve üstünde iki yürek düşe kalka
yürüyor, kirpiklerinin kıvrımlarına düğümlü

usuldan bir yağmur başlıyor sonra
bir damla düşüyor aramıza ve giderek bir ırmak
oluyor da, biz iki ayrı kıyıda
bakışıp duruyoruz el sallayarak…

şiir 6

bedeninin her noktasından söz alıyorum
öpmek için, uğurlarken seni ayrılığa
boğazımdaki taş güle dönüşüyor
öyle görünüyor, dudaklarımın ucunda

beni böyle anımsa, böyle düşün istiyorum
gülümseyen bir adam, ağlar gibi, sarsak
anla ki, yitik bir ülkeyi korumaya benzer
bir şairin sevgilisi olmak…

şiir 7

okyanusun taşması bile bir damlanın günahıdır
ki sen bir ırmaktın yaşamımda
bütün çelişkilerin barıştığı bir alan
aykırı bir düş, bütün karabasanlara

bir çiçeği sıkıştırıp dudağımın ucuna
tek bir söz söylemeden insanlara seni soruyorum şimdi:
o ki, yürek gönderlerine her sabah çektiğim bayraktır
ölümden sonra inandığım tek dünya… görmediniz mi?

şiir 8

seni gülüşü gül olup da açan kız
uzandığım her kapıda yüzümü saran esinti
seni, yürüyüşü yağmur, kokusu nergis
seni, turuncu düş, seni deniz mavisi…

eksik kalmış tek sözcüğü uzun bir şiirin
bir dalın açmamış o son tomurcuğu
yüreğime selamsız sabahsız girdiğin
belli, geçerek o dikensiz yolu

seni, yaz günleri topraktan tüten buğu
o bir anlık, bir solukluk yağmurlardan sonra
seni, sevincin yangını, acının külü
gittin artık, bu şiirler kaldı bana

gittin artık, ardında mavi bir tütsü
saçarak, geniş ufuklarından sonsuzluğun
ey kara sevdalarımın göçmen kuşu
diyemem istesem de, seni unuttum…

şiir 9

gene şiirlere dönmeliyim, dargın ve uzak
bir gülüşü parçalayarak içimde
yaşamım hep böyle sürüp gidecek
karşılıksız soruların bildik seyrinde

gene şiirlere dönmeliyim, yenilmiş
binlerce kez taşlanmış bir adam olarak
şiirde kazanan aşkta yitirirmiş
zar tutanlar gülebilirmiş ancak

gene şiirlere dönmeliyim, öyle kırgın
öyle yalnızım ki, sığmıyorum sözcüklere
gene şiirlere, şiirlere sevgilim
burgaçlar yaratarak yorgun beynimde…

şiir 10

yazıya dökülmemiş masallar, saza vurulmamış türküler gibisin içimde
unutulmaya yakın, bir köşede saklanan
uyanılmış düşler gibisin gecenin bir yerinde
sabah olunca kopuk kopuk anımsanan

yüreğime oyalar işledi sevdan, turuncu, mavi
ipekten portakallar, deniz köpükleri, ama
bütün turuncular donuk kırmızıya
ve bütün maviler mora dönüşüyor şimdi..

şiir 11

yardım et bana, çıkayım bu uçurumdan
biraz da senin ellerinle kurtulur dünya
sen beni seversen çocuklar büyür
karşılık bularak bütün sorularına

yardım et bana, çok acı çekiyorum
bu şiir her sözcüğüyle bir yara bende
nasıl ki, yayından fırlayan ok
yatağına gerisin geri dönerse

sensin, sevgilimsin, beni bilirsin
usandım artık dünyayı sorgulamaktan
yardım et bana, kendimle barışayım
kanıtlar devşirerek taştan, topraktan..

şiir 12

şair, sevmedi seni o esmer çiçek
bu sevdada konuşacak şimdi ne kaldı?
o havva ki, adem’i kaburga kemiğinden
bir kez olsun yaratmadı

şair, sevmedi seni o esmer çiçek
bedeni bir taş gibi gömülse de sularına
boğuldu bütün denizlerinde, bunaldı
ve birdenbire çekip gitti sonra

şair, sevmedi seni o esmer çiçek
o aykırı düşlerin senin, soruların gelini
yitirdi rengini, yadsıdı anlamını artık
hep kendine bakan bir ayna gibi..

şiir 13

burada bitiyor bir sevda, yenisi nerde?
başlar; ya da başlar mı bilmem?
kendi derinliğiyle dolan bir kuyu mu
yüreğim; kendi boşluğuyla yetinen?

burada bitiyor bir sevda, ele avuca
sığmayan kederle, kimi gülüşler ve bir
o kadar da unutulmaya yatkın anılar
bırakarak geride; belki de birkaç şiir..

sürüp gidecek yaşamım, kimi yerlerde
sanki yeniden okur gibi bir romanı
ve gülümser gibi yine aynı şeylere
sıkıntılı, dalgın; çoğunlukla acılı.

burada bitiyor bir sevda, kaldım işte
yine dağlar, uçurumlar arasında bir başıma.
burada bitiyor bir sevda, önsöz gibiydi
bir çağrıydı, daha nice yeni sevdaya…

şiir 14

onun dolaştığı yollara yağmur yağmasın
yıllar sonra bulayım ayak izlerini
onun saçlarını yel savurmasın
dursun kıvrımları öyle, öptüğüm gibi

nasıl unuturum ki gülüşü gül olanı
sevgilimdi, ya da ben öyle sanırdım
o gitti, elimde bir çiçek dağınıklığı
bütün yolların ucunda kalakaldım.

deniz, ona çok sevdiğimi söyle
bir gün gelir de kıyına böyle durursa
sularını kollarım bil, o ak köpüklerinle
onu bir de benim için okşa…

sonu

ben dünyanın yitiği, yaşamın üveyoğluyum
acıyım, acıdan da öte bir şeyim belki

bir kız sevdim gülüşü düşlere akan
benim dışımdaki her yerden gelirdi sesi

burgaçlandı birdenbire gözleri- boğuldum…

Ahmet Erhan 

20 Mayıs 2021

uzun bir şiirin son dizeleri

1

Hayatı bir gömlek gibi sıyırsam mı üstümden
Yüreğimde, kuyruğunu bırakıp giden bir kertenkelenin tedirginliği

Ya da yollar, yollar, yollar boyunca
Bastırıp dursam mı yarama ellerimi?
O kadar kolay değil unutmak
Ölüm bile istemez olur adamı gün gelir
Son anda göze ilişen bir çiçek,
Uzaktan duyulan bir çocuk sesi...

Kan mı tutuyorum avuçlarımda?
Yoksa ufaladığım güller mi?
(Nerden geldi bu kırmızılık?)
Ölüme en uzak bildiklerimiz bir bir ölüyor.
Mezarlığa giden yolda ayak izlerimiz çoğalıyor.

(Nerden geldi bu karamsarlık?)
Bağırıp çağırmayı o ölülerin anılarına yakıştıramıyorum
Söylevleri de dinlemiyorum artık
Sen ölmedin, yaşıyorsunları...
O ölüleri yaşatacak olanların çoğu
Kapılarını erkenden örtüyorlar akşamları.

O kadar kolay değil kurutmak
Yaşlarla dopdolu gözlerini anaların

Yumruklarımız bir bayrak gibi dalgalansa da
Bakışlarımız uzak bir yerde, dişlerimiz kenetli...
Ölümse eşikte soluk soluğa
Ve nicedir silah sesleri boğuyor
Bu dünyanın en güzel sözlerini.


2

Her yazdığım şiiri bir kez okuyup, sonra yakmak isterim
Ya da son bir şiir yazıp, bırakıp gitmek
Beynimde yaralı bir cırcır böceği var
Tek dileği, bir türkü daha söyleyip ölmek.


3

Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık
(Başkalarının değil, kendi ölümümü)
Şurda bir silah patlasa, onun önüne ilk atılacak olan benim
Şurdan bir tren geçse, ancak beni ezer bu dünyada.

4

Belki bu, kapanan bir dönemdir hayatımda
Bilmiyorum belki de hayatımdır kapanan
Belki ölür, bir kurt olurum kırmızı bir elmanın içinde
Yaşarım ya da, ve taşırım o kurdu ölünceye dek yüreğimde.

5

Ölümle hayatın arasında bir yer varsa ben oradayım
Bekliyorum, gökyüzüne doğru açmayarak ellerimi
Ve bilmeyerek neyi beklediğimi.

6

Sözcükler taşa dönüşüyor boğazımda
Ve sular akıyor dört bir yanımdan iğrendirici, bulanık
Herkes o sulara girip yıkanıyor güle oynaya
Ben mırıldanıyorum: Şiir yazmayacağım artık!

Beynimdeki yaralı cırcır böceğini usulca elime alıyorum
O bulanık sulara alıyorum...


7

Beni bir denizin kıyısına bırakın,

Bir portakal ağacının dibine ya da
Ne olur, onun dallarına uzanıp kalayım

Belki yeniden bulurum türkümü
- O yitirdiğim türkümü
Bütün bu sözler benim değil çünkü

Beni bir denizin kıyısına bırakın
Bir çakıl taşının içine gömün orada
O zaman ölmüşsem bile ağlamayın

Deyin: - Son türküsü ölümdü!

8

Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarlarından
Benim ol, ve beni bir gecede yeniden doğur, derim ona
Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
Bir gecede sevgilim, sabahında anam ol
Sana hiç dokunulmamış şiirler söyleyeyim.

Seni, uçurumun dibinde tutunduğum dal bileyim

9

Geceydi. Aldı başını avuçlarına.
Serdi sonra kucağına, bugüne dek yazdığı bütün şiirleri
Gün ışıyana kadar hepsini bir bir okudu.

Sabahtı. Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
O, bunu da tersinden anladı
Kibriti çaldı, yazdığı bütün şiirlere.

Sonra, ağlarmışçasına kendi ölümüne
Uzun uzun ağladı...

10

Uzun bir şiirin son dizesindeyim
Bir sağnağın son damlası kaldı içimde
Bağıracak gücüm yok, fısıldasam kimse duymuyor
Sokaklara çıkıyorum ellerim yüreğimde

Benim gördüğüm şeyleri kimse görmüyor.

Bir nehir denize kavuşuyor düşlerimde
Kanım damarlarımdan sessizce çekiliyor
Bir şeyler sorup, yanıtlıyorum kendi kendime:
- Ölümün olmadığı o ülke nerde?
- Ölümdür, ölümün olmadığı tek ülke!

Uzun bir şiirin son dizesindeyim.

Artık yeni bir şiire başlayabilir miyim?


11

Bitiriyorum burada
Bütün silahlarımı içime akıtarak
Beni bu hayata bağlayan halat, gitgide inceldi

Ve gitgide soldu yüzüm
Aramam gereken dostlarımın adreslerini unuttum.
Ayışığı alnıma vurmuyor geceleri
Yıldızlara artık bakamıyorum.

Bitiriyorum burada
Bütün işlerimi görmüş gibiyim
Yazmış gibiyim bütün şiirlerimi

Bakıyorum tamamlanmış bir yapıya
Artık sevmiyorum dalgalı denizleri
Kuşların kanat çırpışları da içimi gıcıklamıyor
Beklemiş gibiyim yıllar boyu
Bulmuş gibiyim özlediğimi.
 
Bitiriyorum burada
Boğazımda patlamamış bir çığlık
Bağırmak, ağlamak yok artık
Uzun bir şiirin dizelerini bir bir yaşadım
Uzun bir şiir oldu hayatım
Ben niye kimselerin ağlamadığı yerlerde ağladım?

Kopardığım çiçeklerden niye hep kan fışkırdı?
Ben sokağa çıktığımda kapılar kapanır,
Anneler içeri çekerlerdi çocuklarını
Irmak aktı denize, yaprak toprağa düştü
Bana çakıl taşları, bana kuru dallar kaldı.

Bitiriyorum burada.

Artık hiçbir şey sorma.

12

Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Sesini arıyor şimdi, unutulmuş bir yazın kuruyan dallarında
Masasını topluyor, kitaplarını, sigarasını
Yazı makinasını kapatıyor usulca

Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Onu artık kim sorar, kim anımsar?
Soluk dergi sayfalarında kalmış birkaç şiiri
Nasılsa bir yerde su eritir, ateş yakar.

Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Bir portakal çiçeğinin koynundaydı doğumu
Karlarına gömülürken dumanlı bir kentin
Belki bundan, uzak bir denizin inleyişleri duyuldu

Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Bir yaşam boyu yarasını sözcüklerin ardına sakladı
Sevdi çoğu insanı, tükenircesine sevdi
Çoğu sevgisinde yanıldı

Sorarlarsa, onun karların üstüne düştüğü yerden
Bir portakal ağacı fışkırdı, dersin
Kanı özsu oldu, dallara yürüdü
Öldü dersin, ölümü uzun bir gülümseyişe dönüştü.

1980

Ahmet Erhan

ilk vasiyet

Oğlum Deniz'e

1

Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler

Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü

2

Uzun bir sözcükse ömrüm
Oğlum, son hecesin sen
Günüm geceye ilikli
Yanımda yok bir kimsem

O küçücük odada soluğun
Mavi resimler çizer havaya
Avludaki kiraz içini çeker
Elma, armut, akasya

Artık evin erkeğisin sen
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba

3

Geçip gidiyor günler
Boğuk bir sis altında
Elimin ucunda defter
Köpürüp duruyor boyuna

Ne yazdımsa oğlum
Bugüne kadar böyle
Sanki bir yaz günü
Savruldu akşam esintisinde

Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cinnet, cehennem, intihar...

4

Gecenin son otobüsü
Hoşça kal oğlum
Alnımda bir seğirme
Yüreğimde hüzün

Gecenin son otobüsü...
Şimdi soluk bir ışık
Gençliğimin kenti
Dönüş yok artık

Gecenin son otobüsü
Götür beni uzaklara
Gecenin son otobüsü
Oğlum gelir nasılsa .

5

Yağmurun diliyle konuştum
Uzandım taşların eliyle
Oğlum seni düşündüm
Galata' da eski bir evde

Denizin dikeninde uyudum
Uyandım ter içinde
Oğlum seni düşündüm
Geçmiş zaman kipinde

Yolların arklarından baktım
Gözyaşlarının merceğiyle
Oğlum seni düşündüm
Hasretlerin ikliminde

Deniz... ölümde bile...

6

Oğlum unutma adını
Sana boşuna konulmadı o
Oğlum unutma adını
Göğe çizilen resimleri hatırla
Oğlum unutma adını
Dağları teyelleyen suları
Oğlum unutma adını
Kardeşliği, cesareti ve yanılgıyı
Oğlum unutma adını
Tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla
Oğlum unutma adını
Ve tarihi olan sonra
Oğlum unutma adını
Hep ipte olacak boynun
Oğlum unutma adını
Yaralı, acılı bir yurdun
Oğlum unutma adını
Kanı, çiçeği olarak...

Deniz... unutma adını. ..

Galata, 1988


Ahmet Erhan

Her Şey Vatan İçin

1

Kilisenin avlusunda bir melengiç ağacı titriyor
Metruk kalbim, damar damar oluyor alnım upuzun bir suda 
Birdenbire atıldığı koca bir taşın, patladığı, dağıldığı 
Metruk kalbim. O suda, o upuzun suda eksik bir damla 
Gitgide eksilen bir damla gibi. Metruk kalbim. Kalıyor 
Koca bir halkın gün yüzü görmemiş aynasında metruk 
Kalbim, çoğaldıkça yeniliyor tarihin kadranında... 

2

Yalnızlığı gün gibi aşikâr; iner çıkar, iner çıkar 
Merdivenleri – gözucuyla baktığı şehri, o Süryani 
Toprağı son kez sürer gibi oynattığı kirpiklerini 
Tutar derin kuyulara batırır – sizin hiç ülkeniz öldü mü 
Ey gönülsüz pasaportlara uygun adım mihmandarlar 
Hani her şey vatan için’di... Saplar ve samanlar 
Ayrışırdı zamanla kendiyle barışık bir kimya gibi 

Bir geceyarısı merdivenleri ine çıka gitti.

3

Zulmün artsın! Gördün ya, dağların arasında incecik 
Bir su inadına akar, mazlum ve çevik 
Zulmün artsın! Duydun ya, göğümde dolaşır üç beş üvevik 
Edirne'den Ardahan'a, Sinop'tan Anamur'a selâm götürür 
Çapraz ateşinde devletlü gecelerin, pul ve mühür 
Ve faili meçhul bir kalem elinde, yazar durur 

Zulmün artsın! Ki ben de korkup adam olayım. 


Ateş yakar, su boğardı, geç anladım 
Metruk kalbim. Cesaretim uçurumlar boyuncaydı korkum dar'ül mekân 
Soğuk üşütür, bıçak kanatırdı – o ki meramım 
Göğsümdeki ayların yıldızların meseline kandım 
Yoktu, hiçbir şey yoktu – metruk kalbim 
Kuyuya atılan taş boşlukta uçtu durdu 
Yaprak kımıldamadı, su titremedi, onca isyan 
Bir yarasa telaşıyla derinliklere doldu 
Saçlarımdaki akların bağırtısına uyandım 

Bir Kalbimi dağladıkça, bombalandı dağlarım.


ek 

Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya 

Türk olmak, yenilmek demektir 
Dağbaşlarında, ıssız bir çoban yalnızlığında 
Sabah ayazında üşümüş, yorgun 
Upuzun bir vicdan sızlamasında 
Türk olmak, acı demektir 
Seviyorum ülkemi, Sinoplu bir balıkçının sevdiği kadar 
Alnımda yağmur lekeleri, gözümde bir zeytin tanesinin kederi durur 
Seviyorum ülkemi: Denizler, ırmaklar, dağlar 
Kalbimde bir saka kuşu büyür 
Ama yalnızım, konuşmuyor sokaklar  

Acıyor çocukların gözleri: Baba öldü! 
Acıyor anaların gözleri: Oğul öldü! 
Acıyor, hep acıyor, hep acıyor acıyor... 
Türk olmak, Plaza de Mayo'yu kıskanmak demektir. 

Dağlar ıssız, ovalar boş, rüzgâr dinmiş 
Ülkemin göğsündeki kanser dal budak salmış 
Kalemim üşüyor, parmaklarım köz 
Ve sürek avlarında yorgun düşmüş... 
Gazetenin en derin köşelerinde insanlar ölüyor 

Türk olmak, ölüm demekmiş... 

1995-96

Ahmet Erhan

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya
Alkolik bir babadan ıslaklık
Polis korkusundan bir çelenk
Askerlik şubelerinden bir son yoklama
Boynumda işsizlikten bir kement
Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık
Karımın sabahlarından bir suçlama
Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı...

- Bu oyun burada bitti mi amca?
- Hayır, yönetmen yeniden başa aldı.

Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum
Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen!
Belki de her yerde yanıldım ben
Şunun şurasında kaç yıl yaşadım

Bağışlayın beni
Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım...

1990

Ahmet Erhan

kadın, unutma...

Ardımdan ilk sen ağlayacaksın 
Kadın, kemerlerini bağla 
Ve beni unutma, sonum yakın 
Bir arpa boyu uzaklıkta 

Ölümün iksiri şırınga edilmiş 
Doğumda bana, kadın unutma 
Güzel şeyler de yaşadık şunun şurasında

Ellerim temiz, alnım pak 
Kimseye bir zararım yok 
Hayatın eleğinden düşmanlarımı sağıyorum 
Kadın unutma... onur, inanç ve kavga 

Ardımdan ilk sen ağlayacaksın 
Ben ölüme güldükten sonra...

1993

Ahmet Erhan

şair, dünya sana küsmüş diyorlar

Şair, dünya sana küsmüş diyorlar
Sen barışamazken kendinle bile
Her varlık beyninin bir uzantısı olsa neye yarar
Çığrından çıkmış bu evrende?

Doğanın bir anlık dalgınlığından doğdun
Suyun ve toprağın yalnızlığından
Hep kendi içinde yürür durursun
Tanrılarının gücenik kalması bundan

Kumdan kaleler yapıp bozmakta üstüne yoktur
Beş duyunu yüzle çarptığın görülmüştür
Şimdilik yirmi dört bilinmeyenli bir denklem yaşamın
Bir gün elbet aylara, günlere de bölünür

Şair, dünya sana küsmüş diyorlar
Enlemleri, boy lamları birbirine karıştırdığın için
Bizimle uzlaşmadı, diye bağırıyor dinibütün olanlar
Sonun kötüye varacak, bildiririm...

1982

Ahmet Erhan

en büyük özgürlük

Damarlarıma yeniden yayıldığını duyuyorum kanımın
İçtenlikle söylüyorum, seviyorum bu hayalı
Ölmek istemiyorum ama ölebilirim şimdi
Varsa ölümümün bu dünyaya bir yararı.

Koca bir çınar gibiyim, az da olsa yaşım
Kopmaz köklerim var hayatın yüreğinde
Şimdi ağlayıp sızlanan körpe dallanın
Onlar toydur biraz, başları gökyüzünde.

Yaşamak, bizim en büyük özgürlüğümüz artık
Acıların, gözyaşlarının da bilincine vararak
Bağırıp çağırmadan, boyun büküp ağlamadan
Yaşamak... enginlerde salınıp, yücelerde coşarak.

Bağırıyor içimde bir kuş, durmadan bağırıyor:
Şair, bir taşı oyup da içine girmenin zamanı geçti!
Bir kez daha gülümseyerek yanıtlıyorum onu:
Ağladım. Biraz rahatladım. İyiyim şimdi.

1979

Ahmet Erhan

Eski Bir Duvar

Hiç söylenmeyecek sandığım sözler
Bir bir kayıyor artık dudaklarımdan
Hiç ayrılınmayacak sandığım dostlar
Gülümsüyorlar şimdi kendi yollarından

Avuçlarıma çeşmelerden su dolduruyorum
Üstüne tutuyorum yazdığım şiirlerin
Yazılar silinmiyor, daha belirginleşiyor
O buruk anıları yaşanmış günlerimin

Hayata da ölüme de öylesine uzağım ki
Yüreğim eski bir duvar gibi delik deşik
Bir sevda mı onaracak şimdi onu
Geçip gitmişken benden sevgililik?

Ahmet Erhan
1979

16 Mayıs 2021

Resimli 'Ahmetler' Tarihi

1

Bir çocuğun resmi üstüme örtülü kaldı
Kalbimin çıkınında tıkış tıkış anılar
Kolalı yakasının beyazı keşke alnına vursaydı
Şimdi yıllardan kaç, kocaya mı vardı rakamlar

Oğluma ne kadar benzermişim, o bana benzemiyor
Bende tavanarası küfü, onda uysal isyanlar
Külümü karıştırsam hemen yalazlanıyor
Sanki her köşebaşında babama bir sözüm var

Yaraya tütün, kalbe hüzün adamım, ömre ölüm yakışır
Bul karıştır, tak takıştır, sonra bir de kaşın üstüne
Bütün cinnetlerine tamah ettiğim Hayat
Babamı ne kadar severmişim ah, oğlum beni sevmiyor

Şimdi yıllardan kaç? Şimdi yıllardan kaç?

2

Tesbih nerde koptu kesin bendedir
Babam külhanbey adam, sol taşağı mühürlü
Binüçyüzotuzsekizden beri Cumhuriyet çocuğu
Anası Rum, Dede Kafkaslar’dan, yüzbaşı...
Tesbih nerde koptu, kesin bendedir

Kırma döllerden karılmış şu Anadolu harası
Söyle şimdi oğlu Boşnak, babası devrimci midir?
Kırk yaşını aşarken kişneyerek ağladı
Tesbih nerde koptu, kesin bendedir
Ahmetler’den bir safkan, yüreği akıtmalı

Yine de oğlum iyi bak, adama benzer baban

Kirlenmemek için kendini alkolde saklar
Şu godoş dünyaya şu kazığı çaktık madem
Kişne sen de kendince, anlayan anlar
Tesbih bende koptu, elim sendedir

3

Fahişe yüzyıl, üç nesli emzirdin
Çoktan şiirden nesre göçtü adamlar
Elinden hiç değilse oğlumu kaçırdım
Sütübozuk yüzyıl, saat onikide donunu çıkar donan
Göndere çek, rüzgarlar bütün gece kussun
Geride boğulan bir Ahmet Erhan kalsın

4

Kara Mersin taşından üç kara boncuk
İzzet ve Deniz –iki cami arasında beynamaz bendeniz
Otuzyedi kardeştik, derdi babam
İki babadan ve bir çuval anadan
Ölüp gideceğim tapularıma bile kavuşamadan
Reddi miras eylesem belki gücenirsiniz
Biliyorum, biliyorum Mersin’i biz kurduk
Denizi gördük, asamızı taşa vurduk
Otuzyedi kardeşmiş... ben kendimi yolda görsem tanımam

5

Ben bu şiiri yazar mıydım hiç, azıcık drink alsam
Yetmişaltı yılında, bir haziran ayazında alkolden öldü babam
Bayrağı kaptığım gibi meyhaneye koştum
O gün bugündür camlarımda bir buğu
Boynum kırıldı kırılacak yetim bir kuğu
Ben bu şiiri yazar mıydım hiç, azıcık ayık kalsam
Şeytan diyor ki, yürü bre dağ bayır, bağır da bağır
Bir yerinde saklı tut solgun yüzünü
Ölünce kağıtlardan kazıyıp, kendime gömün beni...

6

Tarihim solgun:Milenyum! Milenyum!
Talihim beşte kalmış bir ganyan
Oğlum, tam şurada durup, boynuma sarılsan
‘Artık adam oldu diye babam.’
Şimdi yıllardan kaç, ne umurum?

Com. tr. –com. tr. - bippp. -aherhan?
Ah, Erhan!

Ahmet Erhan

16 Mayıs 2017

sorular

1
Bari sen susma, yolun kıyısında açan gelincik
Sustuk biz, kendi içimize gömüldük

2
Bıçak kemiği de delip geçti artık
İliklere buz gibi yapışıp parçaladı
Hepimiz, elimizden gelen bu, dedik
Ve eve erken döndük akşamları

Her şey tarih ırmağının akışına kaldı.

3
Ağır ağır açılıp gıcırdayan kapılar
Sorular sorular sorularla bölünür uykularım
Ben şimdi hangi çağın aynası,
Deşilmiş hangi yaranın ağrısıyım?

4
Çiçeksiz dal uçları şimdi usul usul
Şimdi usul usul kuruyup çatlamakta

Soru sorduğum her şey, soru soruyor bana

1981

Ahmet Erhan

16 Haziran 2016

Çöl

Yağmur oldum, paranoyak oldum
Canım sıkıldı, bir votka içtim
Deniz kıyılarında ağlama noktalarını ben seçtim
Hiç değmedi gözlerim yaşlarına

Sabahı polis korkusuyla aydım
Durdum yaslandım bir iş ilânına
Bin kere evlendim ben bu Hayat’la
Bir kere adam gibi boşanamadım

Telef oldum, uzun bir şiirde
Baktım hiçbir naneye yaramıyor
Yaranamıyor gönlüm bu sulara
Deniz eskisi bir göl oldum

Adım ummandan uzak… belki çöl oldum

Ahmet Erhan
-Şehirde Bir Yılkı Atı-

07 Ocak 2016

Sevgili çocuk

Sevgili çocuk
Hem sevgili hem de çocuk olan
Ah, bir de büyümeye çalışmasan
Anneni sev, çiçeğini kokla
Kaplumbağana biraz yeşillik ver
Durma benim gibi yağmur altında
Sevme benim gibi
Ölme benim gibi…

Ahmet Erhan

26 Aralık 2015

Alacakaranlıktaki Ülke

I
Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay
Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede
Suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağın.
Elimde henüz açmamış bir gül var
Ve boşanmayı bekleyen bir konuşma isteği dilimde
Perdeleri çekilmiş, kapıları sürgülenmiş evlerde
Yaşayıp giderken halkım.

Rüzgara bırakılmış bir mumun alevi gibi
Titriyor bakışlarımda bütün görüntüler
Tabak, çatal sesleri geliyor çok derinlerden
Fısıltılı konuşmalar, ürkek gülüşmeler...
Çocuklar, ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına
Sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını
Ve bir namluya dönüşeceklerinden kuşkulanarak çiçekler
Kırmak istiyorlar saksılarını

Yitirecekleri ne kaldı şimdi onların?
Doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri?
Birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar evlerinde
Güçlükle yorumlamaya çalışırcasına bir şeyleri
Öteki dünyalara ve düşlere dair kimi duygular
Usul usul yer değiştiriyor
Acımasız ve dünyasal olan birtakım kederlerle.

Her sabah evlerde yaşlı kadınlar uyanıyor
Yüzlerini yine dönüyor kıbleye, yine kalkıyor
Sabahın alacakaranlığında gökyüzüne elleri
Dilleri yine Tanrı'ya bir şeyler yakarıyor
Ama titriyor, yalancı bir çocuğun dili gibi.

Tedirginlik ve acı. Böyle yaşar halkım.
Evlerde, sokaklarda, yarınlardadırlar
Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun...

II
Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
Ben anlayamıyorum gece mi, yoksa gündüz mü?
Üç gündür yağmur yağıyor bu evlerin,
Bu ağaçların, bu yolların üstüne.
Sular alıp götürüyor sanıyorum
Ellerimi, ayaklarımı, yorgun yüzümü...
Günlerdir dökülüyor her yanım.

Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
Duvarda çiviye asılı bir takvim sallanıp duruyor
Her sabah birileri gelip, bir yaprak daha
Koparıyorlar ondan görünmez elleriyle.
Üç gündür yağmur yağıyor
Yakıyor artık ellerimi kitaplarım.
Dışardan zincirleme silah sesleri geliyor...

Üç gündür gökyüzü kanıyor
Dönüp duruyor kentin üstünde ara vermeden
Nerden geldiğini bilmediğim bir helikopter
Her yanım yara bere içinde neden?
Arkadaşlarım şimdi nerdeler?
Bir yumruk iniyor sırtıma, neye uğradığımı bilmeden.

Kahvede oturmuş kitap okuyordum
Kahveci ellerini boyuna önlüğüne siliyordu
Birdenbire silah seslerini duydum
Dışarda gelin telleri gibi bir yağmur yağıyordu...
Burası benim evim mi, ne oldu bana?
Ya bu kanlı sargı, sızlayıp duran başımda?
Yağmur dineli ne kadar zaman oldu söyle?
Kanlar içinde yıkılıyordu biri boylu boyunca.
Herkes bir şeyler söylüyordu kendince
Tedirgin gölgeler kollarıma giriyordu
Sonrasını şimdi hiç anımsamıyorum.

Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
Niye böyle uzak bana, ellerim, ayaklarım?
Her yanım uyuşmuş, öldürseler duymam
Ülkem şimdi niye bu kadar yakın?
Kollarımla sarabilirim sanki, uzansam...

III
Nicedir akşam kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
Perdeler örtük, kapılar sürgülü
Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.

Cebinden bir sigara çıkarıp yakıyor bekçi.
Bir köpek ürmesi. Haberleri veriyor televizyon.
Dalında kaldı karanlıkta açan erik çiçeği
Kimseler görmeden solup gidecek yarın.
Tek tük arabalar geçiyor yoldan
Bu karanlığı püskürtmek ister gibi.
Sonra bir sarhoş geçiyor elinde şişesiyle
Görmezden geliyor yaşlı bekçi
Döndürerek yüzünü ondan çok ötelere.

Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne...

IV
Kendi sesimden korkuyorum bazan, inanır mısın?
Gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan...
Gece oluyor. Bakıyorsun kimseler yok sokaklarda.
Karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi
Boşluğa asılmış bir levha gibi
Usul usul sallanıyor
Ve uykusundan çığlık çığlığa uyanan bir çocuk
Yanında anasının olmadığına inandırıyor kendini
Birdenbire yalnızlığının bilincine varıyor.

Üstüste yığılmış kitaplarım ve yazılmış şiirlerim
Kalakalmış odanın bir köşesinde.
Masanın üstünde bir bardak, dolup dolup boşalıyor
Ve bir kalem yazıyor kendi kendine.

Her gece odama yağmur yağıyor
Bu çığlığı sana nasıl anlatayım şimdi?
Çeneme kadar çıkıyor sular, boğulmuyorum
Belli belirsiz bir iz görüyorum ama
Sabah uyanınca duvarların üstünde
Ve geceden artakalan bir çizgi
Elimle alnımı yoklayınca.

Sana nasıl anlatayım, her gün
Ölüme gider gibi ayrılıyorum evden
Son kez dokunuyorum bir kitaba
Ve tanıdık bir yüze bakıyorum
Onun çok uzağındaki bir ülkeden.

Bazan hayat sarıyor beni, belimden kavrayıp
Yukarlara kaldırıyor - sevecen bir baba gibi...
Hatta bazan baktığım yüzlerde
İyilik dolu bir şeyler buluyorum
O zaman parmağıma doluyorum bir ipliği
Geceleri bunları anımsamak,
Bu güzel şeyleri düşünmek için belki.

Kim çekip alıyor parmağımdan o ipliği
İlk karanlık çökerken sokaklara?
Onunla elimi, ayağımı kim bağlıyor?
Dilim şişiyor konuşmaya korkan ağzımda
Ellerim bütün düşleri dağıtmaya başlıyor
Yalnızlığın taşları takılıyor ayaklarıma...
Görünmez bir el ışığın düğmesine uzanıyor
Işık sönüyor ve kalakalıyorum bir başıma.

V
Gece geç saatlere kadar yürüyüp durudm
Kentin bitip tükenmeyen yollarında...
Arkadaşlarımın ölüleri kayıp gitti parmaklarımın ucundan

Okul çocukları gibi adlarını saydılar,
Öldürüldükleri günü söylediler, yaşlarını
Yüzlerini bir türlü seçemedim
Boşanan gözyaşlarımın parıltısından.

Bir uçurumuın önünde sabırla bekliyoruz
Taşlar atıyoruz arasıra boşluğa
Uçurum dolacak bir gün ve biz
Karşıya geçebileceğiz diye...
Ama çekilen acılar oluyor günler, geceler boyu
Kırlara değil, mezarlıklara çıkıyor yolumuz
Sevda sözcükleri yer değiştiriyor
Ölüm üstüne söylenen birtakım sözlerle.

Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
Düşünüp durarak bir şeyleri,
Şarkılar söyleyerek, ağlayarak...
Bir ırmak donmak istiyordu kanımda,
Sanki bir nar dağılmak...

VI
Anlatmak isterdim ülkemin dağlarını, denizlerini
Çiçeklerinin, kuşlarının adlarını birer birer
Ama bütün bu güzellikleri görüp, duyacak olanlar
İnsanlarım, öldürüldüler, öldürülmekteler.
Nasıl mahzun durmasın meyveler dallarında?
Dönüp de kimsenin yüzüne bakmadığı şu kedi yavrusu,
Şu taş bile, ancak bir insan eli onu kavrayınca güzel.

Ve çocuklar bakıyorlar yüzümüze
Bir şeyleri sormak, anlamak ister gibi.
Kim yanıt verecek şimdi onlara?
Neye yarar bütün bu sözler,
Yazılmış ve yazılacak yığınla şey?
Artık unuttuk, onların düşlerini de
Çoğu şey gibi bu kargaşada.

Soruyor yedi yaşında bir çocuk:
- Niye bu silah sesleri, niye bu ölümler baba?

VII
Analar, çocuklarının ölümlerini düşünüyorlar
Kendi ölümlerinden daha çok.
Sokaklara bakan pencerelerde
Gözlerinin izi kaldı artık.
Bütün hayatlar tek bir çizginin üstünde
Birdenbire birleşti ülkemde.
Herkes birbirinin yüzüne sorar gibi bakıyor:
-Bugün kim ölecek?

Gencecik tarihler düşüyor
Mezar yazıtlarına yaşlı mermerci
(Mezarlığın yakınında dükkanı olan adam).
Soruyorum: -Alıştın mı buna baba?
- Mermer çatlamıyor diye şaşıyorum
Yavrum, elimin altında!

Kentin alanındaki çiçekçiler yakınıyor
Akbabalara benzetir olmuşlar kendilerini
- Bana bir çelenk yap kardeş,
Üstüne de bir şey yazma
Ölüler okumayı bilmez ki...

Korkarım, kalacak bu toprakta
Gitgide ağırlaşan gözyaşlarımın izi.
Dilerim, inci diye toplasınlar onları
Bizden sonra yaşayacak olanlar.
Dilerim, mermi diye toplamasınlar!

VIII
Penceresinde yağmuru dinleyen şu çocuk ölecekse
(Yüzünde kederi, çocukluktan öter her şeyin)
Duvarları kurşun yaralarıyla
Dökülüp saçılacaksa şu güzeşim evin.
Biri çıkıp da, bu geceki ayın görkeminden söz etmeyecekse
Artık ölebilirim, diyebilirsin
Yanımda, yöremde yıkıntılar
Ve yüreğimde, aynı ülkenin nüfus cüzdanını
Taşıyan birinin kurşunu var!

IX
Geceyarısı bindim bu otobüse
Yağmur yağıyordu.Titriyordu her yanım.
Fazlaca dolanmadım ortalıkta
Girip de ilk oturan ben oldum.

Başımı öndeki koltuğa dayayıp,
Evde bıraktığım yaşlı anamı düşündüm
Kitaplarımı, sonradan sarıya boyadığım
O küçücük odamı ve yola çıkmadan önce
Yaktığım mektupları düşündüm uzun uzun
Bindiğim otobüs gürültüyle hareket ederken
Gülümsedim yanımdaki köylüye.

Geceyarısı bindim bu otobüse...
Bir elma uzattı bir ara yanımdaki adam - aldım
Şaşılacak kadar saf ve hayata ilişkin
Bir şeyler sordu bana - yanıtladım.
Gidiyormuş uzaktaki kızını görmeye...

Niye durdu bu otobüs, söylesene?
Işıkları yandı, yolcular uyandılar
Önce hiçbir şey, hiçbir şey göremedim
Çevirdi otobüsün dört bir yanını eli silahlı adamlar
Boğuk bir ses yükseldi dışardan:
-Herkes aşağı insin!

Bir bir indi bütün yolcular
Sonunda ben de. Gizlenmeye çalışarak yüzümü,
O zaman ayırdılar beni bir kenara.
Ellerimi yukarı kaldırttılar
Kavuşturdum yukarda kollarımı;
Kaçırmamaya çalışır gibi bir kuşu,
Ya da düşürmemeye bir gülü...

Yaralı ülkemin özgürlüğünü...

X
Karanlık, alabildiğine karanlık
Kentimin üstünde, ülkemin üstünde...
Tutacak bir dalımız kalmadı mı artık?

Herkes bıkıp usanmadan birbirini suçluyor
Komşusuna atmaya çalışıyor, yüreğinde bekleyen ölüyü.
Polis arabaları gidip geliyor
Yol boyunca
ağır aksak.
Kapılar kapandı çoktan, perdeler örtüldü.

Karanlık, alabildiğine karanlık...

Gökyüzü hiç bu kadar yıldızlanmadı
Ay, inadına ışık sızdıran koca bir testi.
İnce ince bir yaz yağmuru başladı.

- Ölen kim? Öldüren nereye kaçtı?

Ana caddeyi askerler sardı.
Dışarıdakiler elleri başlarında duruyorlar öylece.
Bir enik, anasını arıyor incecik çığlıklarla
Onun o küçücük bedeninden çıkan
O cırlak sese şaşmıyor hiç kimse.
Bir kadın, yerde yatan ölüye bakarak
Örtüyor yüzünü elleriyle.

Karanlık, alabildiğine karanlık
Kentimin üstünde, ülkemin üstünde...

XI
Mermerlerin üstüne kazınacak
Sözler söylemediler bu dünyada.
Yüzleri bir ressama poz vermeye de uygun değildir
Çünkü değişir, acıdan sevince
Umuttan düş kırıklığına ikide bir.

Adlarını da aklında tutmaya çalışma.
Kahpece öldürüldüler, dersin
Çok severlerdi bu ülkeyi...
Böyle söylersin.Bir gün sonra olursa.

XII
Kitaplarını paket adersin
Ayırırsın bir bir yasaklanmış olanları
Sonra alırsın başını avuçlarına
Bir arkadaşını kefenlemişcesine suçlu.

İnce bir yağmur dalar gözlerini
Harlı bir ateş ellerini yakar
Yüreğin göğsünü delecek kadar büyümüşken
Bir el, sobanın kapağını açar.

Kibrit tutuşmamak için direnir bir süre
Yeniden okumak geçer içinden
Belki yüzlerce kez okuduğun o kitapları...
Alıp götürür gözünün değdiği her sözcüğü bir yalım.

Ve iki büklüm oturup da başına sobanın
İçini çekerek ağlarsın, tıkanırcasına
Gözyaşlarının da hiçbir ateşi söndüremediğini
O zaman anlarsın en sonunda.

XIII
Ölüm gelir. Ve dalar yüzünü, saçlarını
Hiç tanımadığın sinsi bir rüzgar.
Ölüm gelir. Evde seni bekleyen
Birileri var mı diye sormaz.
Ölüm gelir sonra silah sesleri,
Önce silah sesleri duyulur çok yakınında
Ve yankılanır az sonra uzak bir ülkede.
Ölüm gelir. Bir kapıyı örter gibi.
Doğum tarihlerine, düşlere aldırmaz.

Niye böyle bu, niye bu ölüm?
Nedir son düşündüğü acaba
Kahpece vurulup giden birinin?
İçinde portakal olan bir kağıt torba
Patlayıp, dağılır sokağın ortasında.
Dürülmüş, çok okunmuş bir gazete kanlanır.
Düşer bir can daha sessizce toprağa.

Ölüm gelir. Çiçekler ölülerin tabutlarına
Çelenk olmak için büyür.
Anaların gözyaşları bekler göz çukurlarında
Zamanı gelince akmak için.
Dudakları hep aralık durur
Bir gün ağıt yakmak için.
Gözleri hep yollara, yollara bakar.

Ölüm gelir. Bakılan o yollardan
Bir tek insan geçmez olur.
Ölüm gelir. Önce silah sesleri...
Ve bir el, hayatın sesini boğan
O çanlara, birdenbire dokunur.

XIV
Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
Halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
Şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
Oyun olsun diye boş, anlamsız...

Niye böyle gecikiyor o gün?
Niye her yerde bir naftalin kokusu?
Neyi saklayabiliriz ki yarına?
Tek görebildiğim, uçsuz bucaksız bir alacakaranlık
Herkes maskeler taşıyor koyunlarında
Nerede hangi maskenin - ve niçin,
Ne amaçla kullanılacağını biliyor.
Dokunsam bir adamın koluna dostça
Neden bir madeni ses çıkıyor ondan?
Kendi cebinde paslı bir bıçak taşıyan biri
Önüne çıkan herkesi katil sanıyor.

Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
Bu tedirginlik, bu çılgınlık, bu sancı biterse eğer
Bırakacağım şiir yazmayı
Gidip portakal satacağım bir denizin kıyısında
Ne bileyim, bir dalgıç da olabilirim örneğin
Sabahlara kadar yollarda dolaşabilirim
Üstelik sevdaya filan da tutulmamışken...
Şimdi kurumuş olan göz pınarlarım
En küçük şeylerde bile boşanabilir örneğin.
Yeter ki, silah sesleri gelmesin
Her gece kentimin sokaklarından
Yeter ki, hiç kimse ecelsiz ölmesin!

XV
Acılı oğulları ülkemin
Kahvelerde otururlar sessiz, sakin.
Gözlerine baksan çayırları görürsün,
Bir tavşanın ekinler arasında kaçarken açtığı yolu.
Bir ürkeklik, yabancılık hepsinde
Acılı oğulları ülkemin
Taşralılık sarılı bedenlerine.

Uçup şarap içerler, kötü sigara
Ceplerinde mutlak, kıvrılmış bir gazete vardır.
Bir gecekondu nemli bir oda.
Döşemenin üstünde telleri kopuk bir saz.
Masanın üstünde çay bardakları,
Ekmek kırıntıları, eski bir demlik.
Onun altında gazeteler, kitaplar.
Duvarlarda resimler ve yazılar...
Naylonla örtülmüş bir pencere - camları kırık.

Acılı oğulları ülkemin
Ölüp giderler bir akşamüstü
Karanlık, kuytu bir sokakta;
Gözleri sonuna kadar hayata açık.
Elleri kavuşmuş, bilmezmiş gibi
Ölümü ve kalleşliği bu dünyada.

Ertesi gün resimleri gazetelerde
Ve bir tarih resmin altında:
Doğumu şu yıl, ölümü üç nokta...

Ahmet Erhan

12 Eylül 2015

Son Düello

Be­hçet Aysan'a

Kaybettim ömrümün son düellosunda
Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
Cunda'daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
Buna dayanamam, bu yalnızlığa
Döktüm ceplerimdeki yıldızları, ifademi verdim
Köprüler yıkık, kıyı yok, teknem su alıyor
Ölümün itirafçısıymışım meğer, geç anladım
Kalbimin üstüne tütün bastım
kalem yorgun, defter bitkin... dayadım alnımı masalara
Kesik bir tırnak gibi parmağımı arıyorum
Tetik çekildi artık, kurşun havada uçuyor
Bir mıknatıs olayım karanlığımda

Geldim, gördüm, yenildim... ne var ki bunda?
Ölüme bir yer açtım hayatın sofrasında
Buymuş hikmetim, elimden gelenim
Kanarmış ellerim koskoca bir suda
Mızrağım, mataram, kalkanım... kalbim...


Ahmet Erhan

20 Mayıs 2015

Bir Resim Olarak

Önceden bir tutam hüzündüm- işte nasıl bilirsen
Ayaklarımı savurur da sonra toplardım sokaklardan evlere
Akşam olurdu; eşiklerde durur boyası dökük kapıları aralardım
Aklımda binlerce kitap adı ve binlerce şiirle.

Eski püskü bir resim olarak kimliğimde taşıyorum
Şimdi çocukluğumu
Ceplerimde papatyaları unutmaktan sanık ellerim
Bir ırmağın kaynağında dinelip, denize kavuşmayı
Düşlüyorum gün boyu
Kulaklarımda uğultusu motor seslerinin.

Göğün saçlarımla dalaştığını bilmesem, buna bir ad verirdim
Sofrada beni bekleyenlere ağaçları gösterirdim ya da
Çiçekli masa örtüsüne aldanarak dönüverirdim
O kırlara
Vitrinlere cepleriyle bakan insanları görmesem, buna
Bir ad verirdim
Aklım her gün sorularla uğunmasa
Belki de dünyayı bir anahtar deliğinden gözlemekle
Yetinecektim

Önceden bir tutam hüzündüm- işte nasıl bilirsen
Ayaklarımı savurur da sonra toplardım sokaklardan evlere
Akşam olurdu; eşiklerde durur boyası dökük kapıları aralardım
Aklımda binlerce kitap adı ve binlerce şiirle...

1976

Ahmet Erhan

07 Kasım 2014

Pencere

Pencerene kar buğusu bıraktım
Belki adımı yazarsın diye
Belki beni çizersin diye
Pencerene kar buğusu bıraktım

Külüm şenlendi, kanım ısındı yine
Neye baksam kar, neyi görsem kardan
İplik iplik tütüyorum göğün bacalarından
Belki beni seversin diye
Kar soludum sanki, açtım

Pencerene kar buğusu bıraktım...


Ahmet Erhan

06 Kasım 2014

yıllarca bir övgü cümlesi olarak üst cebimde taşıdım bu sözleri

Ahmet Erhan'ın Ardından

Ahmet Erhan’la Kitap Zamanı için bir söyleşi yapmıştık. Telefonda sesi gittikçe inceliyordu ve ben bunu nezaketine bağlıyordum. Daha ilk şiirlerinde nabız atışı gibi bir görünüp bir kaybolan ölüm epeydir yolunu gözlüyormuş meğer…

İlk şiir kitabım yeni çıkmıştı. İstanbul’da dönemin popüler kültür dergilerinden birinin ofisinde, onca tanınmış şair ve yazarın arasında, taşradan yeni gelmiş bir genç olarak bir köşede duruyordum. Odadaki genç şairler babaları yaşındaki şair ve yazarlara adlarıyla hitap ediyordu ve bu durumu çok garipsiyordum. Benim gibi sıkıntıyla oturan ve “abilik” sıfatını fazlasıyla hak eden biri vardı odada, ısrarla kendisine adıyla hitap etmemi istemesine rağmen bunu bir türlü beceremiyordum. Yıllarca yaşadığı Ankara’yı bırakıp İstanbul’a yeni gelmişti. Elleri titriyor ve sürekli terliyordu. Etraftakiler terini silmesi için ona peçete uzatırken göz göze geldik. Sonra da odadaki kalabalıktan kurtulup kendimizi derginin küçücük balkonuna attık. Aşağıdan geçen kalabalığa bakarken, “Kırk yaşında yazacağın şiirleri neden yirmisinde yazıyorsun?” diye sordu. O gün kendisine doğru dürüst bir cevap veremedim ama yıllarca bir övgü cümlesi olarak üst cebimde taşıdım bu sözleri.

Ahmet Erhan’la ilk ve son tanışmamız o derginin balkonundaki bu kısacık konuşmadan ibarettir. O gün ben geldiğim yere, Diyarbakır’ın ıssız bir köyüne döndüm; o da sonrasında bir türlü sevemediği İstanbul’un uzağına taşındı. Çok zaman sonra zar zor duyabildiğim bir sesle birkaç kez telefonda konuştuk. Bir de Kitap Zamanı için uzaktan bir söyleşi yaptık. Telefonda sesi gittikçe inceliyordu ve ben hastalığını çok da düşünmeden bunu nezaketine bağlıyordum. Daha ilk şiirlerinde nabız atışı gibi bir görünüp bir kaybolan ölüm epeydir yolunu gözlüyormuş meğer...

‘Vefa kuşağı’ndandı 

Ankara kökenli bir “vefa kuşağı”nın son temsilcilerindendi Ahmet Erhan. İlk şiirleri 80 darbesinin zor koşullarında yayımlandı. 23 yaşındayken o çok sevdiği Türkiye’nin en karanlık günlerinin ortasında yazdığı Alacakaranlıktaki Ülke adlı ilk kitabıyla aldığı Necatigil Şiir Ödülü, tanınmasında büyük pay sahibi oldu. Necatigil Şiir Ödülü töreninde Edip Cansever’le tanışmıştı. Türkiye’yi ve Türkçeyi, hemen her şiirinde beliren anne ve babasını, oğlunu, at yarışlarını ve futbolu (Adana Demirspor’da Fatih Terim’le beraber top koşturmuştu) çok sevdi hep. Ölüm her zaman şiirinde en çok tekrarlanan kelime oldu. “Gençken, güzelken, yakışıklıyken niye ölmedim ki bir zamanlar, diyecek kadar hem de. Futboldan ona yadigâr kalan bir duyguyla, yenmek kadar yenilmekten de haz aldı. Ancak, çoğu kişinin sandığının aksine, bu yenilgi duygusunu karamsarlıkla değil, ironi ile dengeledi. 12 Eylül öncesinde yedi kere kurşunlanmış biri olarak azıcık gülümsemeye hakkı olduğunu söyledi daima. Günümüz şiirinde ironiyi başarıyla kullanan çok az şairden biri oldu.

Ahmet Erhan şiiri, sıradan insanların dünyasına etki edebilmesi açısından da incelenmeye değerdir. Pek az şair bu iki uçta durabilme başarısını göstermiştir çünkü. Güneydoğu’da askerlerin hatıra fotoğraflarına bile girdi yazdığı şiirler. Eve gönderilen asker mektuplarına iliştirilen fotoğraflarda, yan yana dizilmiş mermilerle yazılan “Bugün de ölmedim anne” dizesi yer aldı. Bugün evden, evin maliklerinden uzakta bir hayat yaşayan genç kuşak onun popüler bir şarkıda yer bulmuş şu dizeleriyle dönüp geriye bakma zorunluluğu duydu belki de: “Anne ben geldim, ağdaki balık/ Bardaktaki su kadar umarsızım/ Dizlerin duruyor mu başımı koyacak/ Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın.”

Ahmet Erhan’ın 23 yaşımdayken bana söylediği cümlenin bir benzerini Edip Cansever’den duyduğunu yıllar sonra öğrendim. Cansever, Necatigil Ödülü töreninden sonra Ahmet Erhan’ın omzuna dokunup, “Evlat ne çok bahsetmişsin, daha çok gençsin oysa, kimden öğrendin ölümü?” diye sorar. Ahmet Erhan’ın cevabı sanki çoktandır söylenmeyi bekliyormuş gibidir: “Sizden öğrendim üstat!”

Ahmet Erhan şanslıydı. Henüz “gençken, yakışıklıyken, ölmemişken” uzak ustasına teşekkür etme imkânı bulmuştu. Bense yirmi yaşındayken kırk yaşında gibi yazmayı biraz da ondan öğrendiğimi hiçbir zaman söyleyemedim Ahmet Erhan’a.

Kemal Varol
Kitap Zamanı, Bölüm: Ardından, Sayı: 92.

Bir şairden tanıtım amacıyla beş- on şiir alabilirsiniz, ama benim ya da başka şairlerin bütün şiirlerini alan siteler var. İnsaf artık!

Ahmet Erhan, 1981 yılında, henüz 21 yaşındayken Necatigil Şiir Ödülü’nü almıştı. Sonrasında Türk şiirinde önemli bir okur kitlesi edindi. Şiirde 30. yılını dolduran, adı daima çeşitli tartışmalarla anılan Ahmet Erhan, yeni kitabı Sahibinden Satılık’la yeniden okur karşısında. Ahmet Erhan’la son zamanlarda yaşadığı sağlık problemlerini, şiiri hakkında yapılan tartışmaları ve şiirin bugününü konuştuk.




İlk kitabınız Alacakaranlıktaki Ülke gerçekten de talihsiz bir dönemde, 12 Eylül’den sonraki zor koşullarda yayımlandı. Ama aynı zamanda bu kitabınızla çok geniş bir çevreden ilgi gördünüz ve hemen peşinden de 1981 yılında Necatigil Şiir Ödülü’nü aldınız. Bu kitap, kendi kuşağınız içinde bir çeşit öncü görevi gördü kanımca. Ama gördüğünüz onca ilgiye rağmen çeşitli çevrelerden kimi suçlamalarla da karşı karşıya kaldınız.



Öncelikle kitabın talihsizliğinden öte bu ülkenin talihsizliğinden söz etmek gerekiyor sanırım. 12 Eylül gibi despot bir rejimin öncesi de, sonrası da bir kâbustu. Çok acılar çekildi, çok canlar yok oldu, çok ocak söndü. Alacakaranlıktaki Ülke şiirlerinin tamamı 12 Eylül öncesinde yazılmışlardı, ama kitap olarak 12 Eylül sonrasında yayımlandı. Aslında basbayağı bir cesaret işiydi. Darbecilerin varlığı bir yana özellikle de sol kesimden epeyce tepki aldım; ama sol ya da sağ olsun büyük destek de gördüm; aslolan da o. Kitabın sanıyorum bir öncülük işlevi oldu; ama ben yapmasaydım da nasılsa biri çıkar yapardı. Ödüle gelince, gerek seçici kurulun niteliği, gerekse “Necatigil” gibi bir şiir devinin o ödüle adını vermesi, 21 yaşındaki genç bir şair için kolay değildi (ki o kitabı 17-20 yaşları arasında yazmıştım.). Aradan bunca yıl geçtikten sonra bile Alacakaranlıktaki Ülke’nin baskısını üzerimde hissediyorum.

Şiirlerinizde bireysellikle toplumsallığın sürekli olarak at başı gittiği görülüyor. İlk kitabınızdan son kitabınıza kadar bu eşitlik hiç değişmedi.

Hayatın kendisi bireysellikle toplumsallığı birlikte götürüyor aslında. İnsan bütünsel bir varlık; bireyselliğimize nasıl ihtimam gösteriyorsak, namuslu bir insanın toplumsallığa, yani dünyaya, ülkesine duyarsız kalması düşünülemez. Hangi tarafta yer alırsa alsın, bu böyle. Şiir ve diğer edebiyat türleri için bu böyle de, bilim türleri için böyle değil mi? Hayattan ben de kaçamazdım; o kadar korkak değilim yani. Öte yandan, hayatın içinde bir olgu olarak ölümden de kaçamazdım. Şiirlerimin pek çoğunda ölüm de yer alır, bu bilinen bir şey.

Bu kısa girişten sonra, geçtiğimiz günlerde yayımlanan ve yine epeyce ses getireceğe benzeyen kitabınız Sahibinden Satılık’a getirmek istiyorum sözü. Öncelikle, gerek adı, gerekse kapak düzeniyle okuyucuyu hemen çarpan bir kitap…

Aslında ortada satılan bir şey yok. Kitap olarak baksak bile (ki öyle) artık şiir kitaplarının fazla bir alıcısı da yok üstelik. Ne yazık ki insanlarımız şiirleri internetten okumayı, kendi deyimleriyle “indirmeyi” yeğler oldular. Oysa bir kitabın güzelliğini, ancak o kitabı elinizde tuttuğunuzda anlayabilirsiniz. Kimse tutup da şimdi ekonomik koşullardan filan söz etmesin. Belki bu durum geniş hacimli, roman gibi türlerde söz konusu olabilir, ama şiire gelince hiç de inandırıcı değil. Ben şiir sitelerine karşı değilim. Bir şairden tanıtım amacıyla beş- on şiir alabilirsiniz, ama benim ya da başka şairlerin bütün şiirlerini alan siteler var. İnsaf artık! Şimdi bu da ayrı bir korsanlık değil mi? Bizim elimizden bir şey gelmiyor, bunlar için de tıpkı (deyim için özür dilerim) “et ticareti” yapan kimi sitelere yönelik yaptırımların uygulanması gerekiyor. Şiir siteleriyle bu tip iğrenç site bozuntularını bir tutmak elbette çok yanlış, ama yine de bunun bir çaresi bulunmalı, olmalı… Şiirin içine düştüğü durum bir ölçüde müzik eserleri için de geçerli. Ama hiç değilse onlar geçimlerini konser gibi etkinliklerle sürdürebiliyorlar; ayrıca güçlü örgütleri var. İnternetin olumlu-olumsuz özellikleri elbette ki var; şiiri alabildiğine yaygınlaştırdılar, öte yandan da iyice ayağa düşürdüler (bu konuda ‘şiir öldü’ diyenlere katılmıyorum). Yine de çocuğa nerede yazıyorsun, diye sorduğunuzda bilmem ne sitesinin adını veriyor, bir edebiyat dergisinin değil.

Son kitabınızın sanki bütün atmosferi kar üzerine kurulu: Kış, soğuk, yağmur, buğu, kurt ulumaları… Genellikle kış mevsimi zor koşulları nedeniyle bir yakınma duygusu uyandırır insanda. Ayrıca siz Akdenizli bir şairsiniz. Niye böyle gelişti bu kitap?

Doğrudur Akdenizliyim (Mersin); çocukluğum orada geçti. Ama söyledim ya 25 yılım da Ankara’da. Aslına bakarsan bunlarla ilgisi yok. Silivri’den Beylikdüzü’ne taşınınca kendimi çok yalnız hissettim; bir de üstüne hastalık bindi. Karamsar diyemeyeceğim, belki yalnızlıktan ötürü kasvetli bir kitap çıktı ortaya. Bir ara adını “Buğular Kitabı” koymayı düşündüm. Ama insanları o kadar da boğmaya hakkım yoktu. Bir de, ben kova burcuyum. Gazetelerdeki fallara pek inanmasam da bazen astroloji kitaplarına gözüm ilişir. Kış çocuğuyum - dolayısıyla en sevdiğim mevsim kıştır. Sonra elbette kışın habercisi olduğu için de güz. Sıcaktan nefret ederim; hele yazın plajlarda güneşlenenleri düşündükçe.

Şiirinizin belirgin özelliklerinden biri de, acı ve ironinin birbirini dengeleyen, hatta yer yer birbirlerini çelen unsurlar olarak öne çıkması oldu bana kalırsa. Sizin şiirinizde bugüne kadar acıyla eşit aralıkta ilerleyen ironi duygusunun son kitabınızda giderek azaldığı, acıdan ibaret bir şiire yöneldiğiniz görülüyor. İroni, şiirinizde dozunu neden azalttı?

Acı ve ironi birbirleriyle kan kardeştir. Acı ne kadar yoğunlaşırsa ironi de o ölçüde boy gösteriyor. Bende de böyle oldu bu durum; zamanla ironi öğesi şiirlerimin önemli öğelerinden biri oldu. Kendisiyle çok barışık bir insan değilim. Son kitabım Sahibinden Satılık’ta ironinin geri plana itildiğini de nerden çıkardın? Adı bile ironik değil mi sence? Doğru, ortada bir hastalık var; (haydi adını söyleyeyim iki yıldır gırtlak kanseri tedavisi görüyorum) bu hastalık, somut bir hastalık aslında; yine de (bence) bıyık altından dalga geçmemi engellemiyor. İki tane çok ciddi ameliyat geçirdim; ikincisinde ses tellerimden birini aldılar, üstelik bir de kalbim durmuş kısa süreli de olsa. İroni ciddi bir şey aslında, ölüm çok daha ciddi bir şey, 12 Eylül öncesinde (toplu ya da tek) yedi kere kurşunlanmış biri olarak azıcık gülümsemeye hakkım var sanki. Öbürlerini saymıyorum bile, nazar değer…

Ama yine de “kar biricik kefenim benim” diyorsunuz?...

Keşke olsa…(gülüyor) Ama şunu da diyorum, bana haksızlık etme: “Pencerene kar buğusu bıraktım / Belki beni yazarsın diye / Belki beni çizersin diye (…) Pencerene kar buğusu bıraktım / Belki beni seversin diye” Az şey mi bu?

Kitabın ilk şiiri değil mi? Sahiden çok çarpıcı, çok güzel bir şiir o. Daha ilk sayfalarda insanın tüyleri ürperiyor. Ayrıca çok güzel aşk şiirleri var kitapta. O sözünü ettiğiniz kasveti dağıtmak için mi?

Yok. Keşke o kadar hesapçı bir adam olsaydım. İlk kez bir kitabı bölümlere ayırma gereği duymadım. Hayatın bize bağışlanan katmanları (Türkiye, ölüm, aşk, doğa, şehir vb.) bir arada bulunsun istedim. Belki de bütün kitaplarımın mütevazı bir özeti oldu bu kitap. Rastlantılarla gelişti sanki. Belki de ölümün soluğunu ensemde hissedince, böyle bir şiirler toplamı ortaya çıktı.

Sanki önceki kitabınızla birlikte (Şehirde Bir Yılkı Atı) “Şiir Kesikleri” diye yeni bir tür yarattınız. Son kitabınızda da “Aşk Kesikleri” var. “Kesikler” bazılarınca çok seviliyor ama; hatta özdeyiş olarak görenler de var; bazılarına da kolaycılık gibi geliyor…

Hiç ilgisi yok. Bazı dizeler var, defterde kalıp duruyor; onları şiir bütünlüğüne bir türlü getiremiyorsunuz. Öyle “kalmaları”na da yüreğiniz elvermiyor. Kolaycılık değil de kâğıda ve kaleme bir vefa borcu diyelim.

Yeri gelmişken sorayım.. Özellikle Haydar Ergülen ve siz “kuşağınızın bir vefa kuşağı” olduğunun altını çiziyorsunuz hep.

Şiir tarihimize baktığımızda, bir kuşak kendinden önceki kuşakla hep kavga etmek zorunda hissetmiş kendini; sanki bu yolla rüştünü ispat yoluna gitmiş. Biz bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendimizce onları geleneğimiz olarak gördük, kendi sentezimizi yarattık. Bu nedenle 80’li yılların şairleri vefa şairleridirler. Kuşak dediğime bakma, lafın gelişi, kendi şiirlerimiz arasında da bir benzerlik söz konusu değil. Belki de erken olgunlaştık, toplumsal anlamda. Alınmayın ama yeni dönem şairlerinin az da olsa bir bölümünde, özellikle bize karşı her fırsatta bir “kayıkçı kavgası” yapma çabası var. Bir genç adam böyle şeylere kafa yoruyorsa ondan, kötü şairden başka bir şey olmaz. Örneğin adamın biri benim için yazıyor, hem de ülkenin saygın yayın organlarının birinde: küçükburjuva, konformist, sağcı, milliyetçi vb. Kitaplarımı okumuş mu? Yok. Beni insan olarak tanıyor mu? O da yok… Yazıktır. Günahtır. Cevap vermeye çalışıyorum; milliyetçi değil, yurtseverim. İkisinin arasındaki farkı biliyor mu? Bilmiyor, ne yapayım ben şimdi, ya da ne yapalım böyle adamları? İyi ki aynı mekânlarda filân değiliz, onlar genç, döverler bizi. Şimdi şu konuşmayı yapıyoruz ya Zaman’da, başıma gelecekleri biliyorum. “Ahmet Erhan dinci (Müslüman bile değil) olmuş” diyecekler. Sanki bu gazeteyi okuyanlar benim ne olduğumu bilmiyorlarmış gibi. Kusura bakma, ama bu konuda biraz dertliyim galiba, çenem açıldığına göre…

Geçenlerde Radikal Kitap’ta Orhan Kahyaoğlu’nun son kitabınız Sahibinden Satılık üzerine bir yazısı vardı. Biraz haksız bir yazıydı bana kalırsa.

Aksine, o yazının genelde iyi niyetli bir yazı olduğunu düşünüyorum. Şunu söyleyeyim, eleştiriler elbette ki olacak. Benim hayat felsefesi haline getirdiğim bir düşüncem vardır: Herkes beni seviyorsa kendimden kuşku duyarım. Bu yazılan yazılarda da öyle. Keşke herkes Orhan Kahyaoğlu gibi olsa, ayrıca kimi eleştirilerine de katıldığımı söylemeliyim. Örneğin bütün şiirlerimi ele alarak -bunu tek dergi sayfasında yapmasaydı keşke- bazı şiirlerimde vasatın altına düştüğümü söylüyor, ki doğrudur. 20 şiir kitabı yazmış biri için doğaldır da bu. (İşin tuhafı, ölürüm filân diye şiirleri ayıklamaya başladım bile; yani “Bütün Şiirleri”me almayacağım yığınla şiir var) Rahmetli Ahmed Arif bir gün demişti ki: “Ahmet, bir kitapta 3-4 tane iyi şiir varsa, o kitap iyi bir kitaptır; diğer şiirler o şiirleri besler.” Ben bu kadar kitap yazdım; iyi de Dağlarca’nın (kaç kitabı olduğunu saymaktan usandım) hiç mi “vasatın” altında şiiri yok örneğin. Orhan’ın ya da diğer arkadaşların anlamadığı şu; Dağlarca örneğini özellikle verdim, (yoksa hâşâ ben onun eline su bile dökemem) ne geliyor aklımıza, ilk kitabı Çocuk ve Allah değil mi? Ben de aynı kaderi paylaştım, nedir o, Alacakaranlıktaki Ülke. Ağzını açan o kitabı 20 defa yazmamı bekliyor benden. Açıkça söyledim daha önce de “benim en kötü kitabımdır” diye. Ben Orhan Kahyaoğlu’nun yazısında en çok “kendini tekrar ediyor” saptamasına takıldım. Yıllardır “bireysel” bile değil, “kişisel” bir şiir, tek bir şiir yazdığımı söylüyorum. Tek bir şiirde de bu geriye dönüşler, tekrarlar (bilinçli ya da bilinçsiz) olur, diyorum. Orhan’ın bunu anlaması gerek. Bir de vasat şiir- kült şiir gibi saptamalar var. Bunu neye ve kime göre belirleyeceğiz? Ölçütümüz ne? Neyse, ciddiye almış yazmış, eline sağlık. Samimiyetle söylüyorum, bütün eleştirilerini ciddiye aldım.

Yeniden şiirlerinize dönersek, Ankara ve İstanbul’la olan sancılı ilişkinin bir benzerini Türkiye ile de yaşadığınızı düşünüyorum. Bir yanda derin bir sevgi, ama öte yanda kıyasıya eleştirilen bir Türkiye vurgusu var kitaplarınızda. Bir şiirinizde (Türkiye Ayağa Kalk) sanık sandalyesine oturttuğunuz Türkiye ile olan hesaplaşmanız bitti mi?

Türkiye şiirimin ana damarıdır. Onu şiirlerimin dekoru olarak görenlere söyleyecek tek bir sözüm var, bir daha okusunlar. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana sanık sandalyesinden hiç inemedi ki! İşin gülünç tarafı bizi de indirmedi. Hesaplaşma hiç biter mi? İnsan çoğunlukla sevdikleriyle hesaplaşır. Sevgili yurdum, bizlere neleri revâ görmedi ki!

Türkçe şiirin bugünü hakkında neler söylemek istersiniz?

Şiirimizin bugünkü durumunu çok iyi buluyorum. Abarttığımı düşünenler olabilir, ama şiirimiz (senin deyiminle Türkçe şiir) dünyanın en iyi şiirlerinden biri bana kalırsa. Koskoca bir şiir geleneğimiz var; ama öte yandan bırakın Fuzuli, Nef’i vb. Yahya Kemal’i bile duymamış (okumamış demiyorum) genç “şair” arkadaşlarımız var. O zaman ne oluyor, ortaya güzel dizelerden oluşmuş bir imge yığını çıkıyor; şiirin sonuna geldiğinizde, ne okudum ki şimdi ben, gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Sakın yanlış anlaşılmasın, bu durumu genelleştirmiyorum, en az on tane olgunlaşmış genç şair sayabilirim de, şimdi yeri zamanı değil. Daha durun bakalım, (bunu söylemek bana düşmez, ama bizim kuşakta da müthiş bir elenme süreci başladı aslında) daha ne şairler göreceğiz. En büyük sorun da ne biliyor musun, kimse kendi dar çevresinin (bir çeşit cemaatinin) dışındakileri okumuyor, merak da etmiyor. Yazık…

50 yaşınıza çok ciddi sağlık sorunlarıyla girdiniz. Belki de bu sebeple son kitabınızda en çok yenilediğiniz, en çok üzerinde durduğunuz kelime “ses”. Şimdi nasıl sağlığınız?


Evet, yukarıda anlattığım gibi 50 yaşıma sağlık sorunlarıyla girdim. “Ses” diyorsun ya, en çok ağrıma giden şey, 20 yıl Türkçe- Edebiyat öğretmenliği yapmış birinin sesinden çocukların korkması. En çok ağırıma giden bu. Sağlığım bir gün iyi, bir gün kötü. Böyle götürmeye çalışacağız artık. Ötesi… Ne yazıyor sevgili devletimiz sigara paketlerinin üstüne: Sigara içmek öldürür! Ötesi bu.. Başka ne olacaktı ki?


http://kemalvarol.blogspot.com.tr/

02 Temmuz 2013

Umut

Usul usul geceleyin
Sirenler duyarsan derin
Kapını gökyüzüne dayayıp da bekle
Yolunu şaşırmış bir yıldız düşer belki üstüne
Başını yastığa göm
Yüreğini ayışığına ayarla
Yorganına sıkıca sarın
Derin bir nefes al
Ve sakın ağlama.

Ahmet Erhan